Mücahit dedesinin o muhteşem, yadsınmayacak tavrına göre adı Cahit olan babasının hiç gereği yokken; “Bayram gelmiş neyime(1)?” türküsünü çığırdığı bir bayram günü gelmişti dünyaya adı Said Umut olan genç adam.

Dedesi, emsallerine “İydiniz (Ya da “İğdiniz”) said olsun(2)!” dediği için torununun adının “Bayram” yerine “Said” olmasını desteklemiş, ardına ilk ve tek torun olduğunu göz önüne alarak “Umut” ismini de ekledikten sonra kendince yorum da yapmıştı;

“Adı Said Umut, baş harfleri birleşince ‘Su’ oluyor, inşallah su gibi aziz olur, ailemize bet-bereket getirir(3)!” demiş.

Said’in ilerleyen tarihlerde dili dönmeye başladığı, akıllandığı vakitlerde “Efendibaba” demesi hem kendinin hem de dedesinin hoşuna gider olmuştu. Şöyle ki…

Mücahit Dede bir fabrikatördü. Kendini, kendi başına emekliye sevk etmiş, fabrikanın idaresini iki oğluna devretmişti.

Büyük oğlu, yani Said’in amcası Cihat bereketsiz bir evlilik yapmıştı. Çocuğu yoktu, olmamıştı. İlerleyen yaşında kendi kanaatine göre kusur amcasında olsa gerekti. Çünkü kusur hanımında olsa boşar, doğurgan bir hanım alırdı (meselâ).

Bunu kendinin, amcasının, efendibabasının bildiği kadar herhalde bilmeyen yoktu!

Ailesinde kendinden başka bir doğum da olmamıştı, kardeşi yoktu, herhalde anlamadığı, bilmediği konuların çoğunluğu nedeniyle aklı ermemişti yahut da aklının ermemesi gerekiyordu.

Fabrikayı dedesi fabrika başındayken de, dedesi emekli olduktan sonra da daha çok yaşı ve dürüst olmak gerekirse aklı ve başka bir gailesi(4) olmadığı için genelde amcası Cihat idare ediyordu.

Babasının tembellik dâhil, içinden geçirdiği ancak söyleyemediği nedenlerle “Ah! Of!” gibi inlemeler dışında yönetime katkısı yoktu denebilirdi (kesinlikle).

Galiba amcasının da, efendibabasının da ölmeden önce Said’in mürüvvetinden(3) değil de “fabrikanın akıbetinden emin olmak(5)” dilekleri, arzuları (var gibi) olsa gerekti.

Yetişkinlerin çabuk ölmek gibi mecburiyetleri olmadığı gibi, zaten erken ve geç ölüm yoktu, ölüm her zaman ölümdü, saniyesi sekmeden(6), sektirilmeden, çocukların da çabuk büyümek gibi bir mecburiyetleri yoktu, bilinen.

Anaokulunu başarıyla bitirdikten sonra ilkokul için hazırlandığında kayıt için rutin belgeler istenmişti okula kaydını yaptıracak Mücahit Dedesinden; Nüfus Kâğıdı örneği, İkametgâh Belgesi falan. Bir de Sağlık Ocağından Sağlık Raporu; âdet yerini bulsun diye.

Sağlık Ocağındaki Pratisyen (yeni yetme) doktor, uzman değilse de dikkatli, hevesli, mesleğini gereğince yapma eğilimliydi. O yaşa kadar kimsenin fark etmediği bir gerçeğe yaklaşmıştı.

Üstünkörü, alelusul bir kâğıdı imzalamak yerine, itina ile çocuğun önce tansiyonuna bakmış, sonra göğsünü açıp, önce avucuyla, sonra kulağı ve en sonunda da tekrar tansiyon aleti ile Said’in kalbini dinlemiş ve telâşa kapılmayacak şekilde görüşünü iletmişti.

“Yaptığım kontrolü genel bir durum olarak yorumlayın lütfen. Said’in kalbinde bence şu anda önemli görünmeyen masum diye yorumlayacağım bir üfürüm var. Gecikmeksizin bir kardiyoloji uzmanına görünüp önemli olup olmadığı şeklinde durumunu gerçekleştirmenizde yarar görüyorum…

Okula kayıt olmasında engel yok, ama kontrolden geçmesinin gerekli olduğunu önemle tekrarlamak isterim.”

Mücahit Dede ortalığı velveleye vermemek(3) için kafasına not almıştı. Tek kusuru bunu karısına “Olur’u” ile fısıldamak, ya da çıtlatmak(3) yanlışlığı idi.

Nineler, dedelerden daha duygusal olsa gerekti. Ser de, sır da verirlerdi, gereğince, gerektiğinde, gerektiği kadar.

Çok bilene danışmak gerekti!

Ancak…

İşte o çokbilmiş, sokağın değil tüm semtin her şeyi bilen, her şeyden anlayan, çok bilen (öyle sanılan) Dursune Kocakarısı kanlarına girmeseydi (akıllarına tereddüt sokmasaydı, anlamında)!

Galiba Said beş ya da bilemedin altı yaşlarında olsa gerekti, okula gitmek için hevesli.

Nene ve Dursune konuşurlarken kulak misafiri olmak bir yana, sözler olağan ritimde çalınmıştı Said’in kulağına hem de o yaşta.

“Bu oğlan gidici…

Bugün mü olur, yarın mı olur, 3-5 yıl, 20-30 yıl sonra mı olur, bilinmez, ama Allah’ın takdiri. Ufacık bir heyecan, hop! Selâmünaleyküm! Hiç gücenme, dost acı söyler. Ben bildiğimi söylerim, doğruya doğru. Gördüğüm, ‘üfürük’ diye bildiğim budur. Ola ki yaşarsa sakın evlenmesin, karısı daha o gece dul kalır, benden söylemesi…”

Sözler nakış gibi işlemişti(2) Said’in beynine, daha o yaşta, karanlık bir hayat beklentisine alışma gayretindeydi.

Dedesinin götürdüğü Kardiyoloji Uzmanının yaptığı muayene ve tetkikler, söylenenler bir kulağından girip diğer kulağından çıkmıştı.

Büyüme gayretindeydi, ölecekse ölecekti, hayata pembe gözlüklerle bakma çabasındaydı. Dursune Kocakarısı kendinden önce göçmüştü engin bilgileriyle, daha ilkokulu bitirirken.

Ortaokul, lise derken ölümüyle babasının (yani kendi efendibabasının) kahrına dayanamayan annesi Cahide’yi, sonra nenesini ve daha sonra da dünyanın kahrını tek başına yüklenmiş(!) babasını yitirmişti, bir bakıma sırasıyla denilecek bir biçimde...

Yaşamda tek başına kalmıştı, kendince, kendine göre. Amcası da çökmüştü, “Gitti-Gidiyor!” tarzında idi. Desteğini bekliyordu amcası Cihat. O göçünceye kadar öğreneceği kadarını öğrenip fabrikayı ayakta tutmalıydı, üfürüm kendisini yok edinceye kadar. Sonrası?

Sonra…

Bilemiyordu, yaşama küskündü, liseyi bitirip, üniversiteye devam etmek arzusu olmasına rağmen fabrikanın yönetimine geçmeye mecbur hissetti kendini.

Lisedeki arkadaşı Mümtaz üniversiteyi kazanmıştı. “Allahaısmarladık!” demek için ziyaretine geldiğinde yardımını istedi.

“Derslerinin engel olmadığı zamanlarda, hafta sonlarında, sömestrlerde, yılsonu tatillerinde yardıma gel! Tek başıma bu işin üstesinden gelemeyeceğim. Amcam da iyice yaşlandı, yardımcı olmak istiyor, ama başaramıyor, onu fazla üzmek istemiyorum.”

Mümtaz’ın tek kelimelik cevabı mutlu etmişti onu;

“Peki!”

Galiba Allah Mümtaz’ın bu cevabını bekliyor olsa gerekti, Said’in Cihat Amcası o gece emanetini teslim etmişti, üstelik vasiyet bile bırakmadan.

Said’in kilo alamama dışında bir sorunu yok gibiydi. Öyle ki her ayki rutin muayenelerde; doktorlarıyla samimiyet kurmuş;

“Gel bakalım koca adam!”

“Hoş geldin masum üfürüm!”

“Ölmezsen çok yaşarsın!”

“Ölünceye kadar yaşarsın gibi!” bayat espriler bile serdedilir(3) olmuştu!

Her ihtimale karşı zamanı geldikçe raporlarını yenilemeyi, reçetelerini yazmayı ve önerilerini sıralamayı unutmuyorlardı doktorlar. Kan sulandırıcı, sakinleştirici, kalp ritmini ayarlayıcı ilâçlar, bol su içme, zayıflamayı önlemek istercesine kilosunu muhafaza etmesi için bol miktarda karbonhidrat ve protein tüketmesini öneriyorlardı...

Bunlar rahatlamasının sebebiydi, ancak, evin kalmış tek ferdi olarak “Endişen, korkun, tereddütlerin bitti!” yahut da “Artık sağlıklı bir insansın!” şeklinde bir tezahüratla karşılaşamamak boynunu büküyordu. Aklına takılan hep o Kocakarı sözü idi;

“Pattadak ölmek!”

Bu nedenle, arkadaşı Mümtaz’a hissettirmeden onu “İntifa Hakkı(7)” şeklinde kendine vasi tayin etmişti; “Öldükten sonra!” şeklinde. Bildiği kadarıyla Mümtaz’ın annesi-babası yoktu, sırf lisede okuyan kız kardeşinden ayrı olmamak için şehirdeki üniversiteye kaydolmuştu.

Kardeşiyle birlikte fabrikaya kendisini ziyarete geldiklerinde yaşamında değişiklikler olacağından habersiz gibiydi Said. Şöyle ki…

O gün, onların kendisini ziyaret ettiği vakitte, fabrikanın en değerli elemanlarından Tüm fabrikadan sorumlu Makine Mühendisi Ahmet kapıyı usulünce çalıp “Gir!” komutundan sonra içeriye girdiğinde şaşkınlıkla duralamıştı önce;

“Şey! Mümtaz Beyi tanıyorum, ama misafiriniz olduğunu bilmiyordum, sonra gelirim efendim, müsaadenizle!” deyip geri çekilmek üzereyken Said üstelemişti Ahmet’i;

“Mümtaz benim ortağım, Ayşe kardeşimiz. Onlardan ayrı-gayrım yok, ne istersen sorup isteyebilirsin, sakıncası yok!”

“Ben gene de sonra gelsem?”

“Gelmişken derdini söylemeden göndermeyi düşünemiyorum, söyle!”

“Şey efendim! Ben üniversite tahsili yapmış, şu kadar yıllık tecrübesi olan mühendisim. Sizin gibi genç bir patrondan…”

“Yani lise mezunu birinden…”

“Öyle de diyebilirsiniz, emir almaktan memnun değilim. Bu nedenle bugün itibariyle işimden ayrılmak istiyorum!”

“Kararında özgürsün, yokluğun mutlaka bizi geriletecektir. Ama kendine yeni bir iş buldun mu, peki?”

“Şimdilik, hayır! Aramadım bile!”

“O halde teklifim şu. Sana 15 gün izin…

İş ara bulduğunda senin gibi bir elemanı tazminatsız bırakmak istemem. Muhasebeye şimdi talimat veriyorum, Ayşe’ciğim, seni de boş zamanlarında muhasebede değerlendirmek istiyorum. Mezun olduktan sonra üniversiteye gidinceye kadar orada okul harçlığını çıkartırsın, ne dersin?”

Ahmet ve Ayşe’nin karşılıklı bakışmalarından anlam çıkarmakta gecikmemişti Said.

Ancak bu ikinci adımdı, kendisine göre. Çünkü lise mezunu olduğu yüzüne çarpılmıştı. İlk sınavlara Mümtaz ve Ayşe ile hazırlanacak ve dışarıdan neresi olursa olsun bir üniversiteye devam ederek üniversite mezunu olacaktı.

Ahmet ayrılmaktan vazgeçmişti ve üstelik hafta sonlarında fabrikaya mesai bürosuna gelen Ayşe’nin bir bakıma yanında staj gördüğü muhasip elemana ikide bir dilekleri oluyordu.

Kısaca; ateş bacayı sarmıştı, Ayşe Ahmet’i, Ahmet Ayşe’yi, Said de genç kızı mühendis arkadaşına istedi, Ayşe okulunu bitirdi, oldu ve bitti, kerevet(4) işlemi gerçekleşti. Ayşe okumaya devam etmedi, evinin kadını oldu.

Said, üniversiteye devam ettiğinden tecilli olmasına rağmen furyadan(4) yararlanıp yaz tatilinde üfürüme hiçbir şekilde hak tanımaksızın bedelli askerlikle görevini tamamladı, fabrikanın tüm sorumluluğunu tek başına Mümtaz’a yüklememek için bir bakıma istemeye istemeye.

Rutin bir yaşam şekli uğuldamaya başlamıştı. Fabrika, yalnızlık yüklü bir ev, Ayşe’nin hamaratlığına(4) ek olarak bulduğu yardımcılar, Mümtaz’ın ağır dersleri, kendinin rutin kontrol ve denetimleri ile ömür stabil(4) bir şekilde tükeniyordu.

Kardiyologlar üfürüm konusunda; “Evet!” demiyorlar, ancak “Hayır!” demekte de zorlanıyor gibiydiler. Kontrollerde muhtemelen tepkisi nedeniyle üfürümler artıyor olsa gerekti, kendisi kendisini kontrol ettiğinde kalbinde üfürüm diye şekillendireceği herhangi bir anormalliği hissetmiyordu.

Oysa o eko mu ne denilen alette, vücuduna o iğrenç sıvı sürülüp yapılan kontrolde gerçekten duyduğu seslere inanmamak içinden geçse de inkâr edememenin ezikliğini yaşıyordu.

Kadere inanması gerekti. Kader inanması için onu zorluyor gibiydi, galiba Dursune Teyzeye (Kocakarı demekten vazgeçmişti) inanma düşüncesini sabitlemesi gerektiğini yaşamaya başlamış gibiydi. Bunalmıştı. Bunalıyordu.

Yaz mevsimi gelmişti, yeniden. Yüreği de, bedeni de yorgundu, çaresizlikler yaşıyordu. “Bir yerlere gitsem, fazla uzaklaşmadan, bir deniz kenarı meselâ?” diye düşünüyordu.

Oysa kalabalıklar hiç hazzetmediği ortamlardı.

Şöyle dağ başı, sakin, kendisine kimsenin karışmayacağı, kendin pişir-kendin ye tavrında, yalnız, avam bir insan gibi insanlar arasında yaşayacağı bir yerler olsaydı. Yumurta alır yağda pişirirdi, salatasını yapardı, makarna yapmayı biliyordu, patates haşlardı, falan felan.

Canı çok çekerse yürüye yürüye bir yerlere lokantaya giderdi, öğrenerek. Arabasını saklardı.

Böyle bir yer, ara ki bulasın. Nerde? Hani bazen bazıları derdi, “Agop’un kazı gibi düşünmek(3)!” diye. Tavrı o şekildeydi.

Zaman, ne önüne barikat konulmasından etkilenerek gecikmek gibi, ne de arkasından iteklendiğinde acele etmek gibi bir şekildeydi. Kurallarına uygun olarak, kararında ilerliyordu.

Önce Mümtaz mezun oldu üniversiteden, sonra kör-topal şeklinde Said’in kendisi.

Mümtaz önce bedelli askerlik olanağından faydalanarak, maaşından taksitle kesilmesi şartıyla bedelli askerlik görevini tamamladı, sonra okulundan çıtı-pıtı bir öğretmenle evlenip evini, yuvasını kurdu. Maşallahı hak eder şekilde kısa zaman içinde biri kız, biri oğlan bebelere sahip oldu, sırasıyla.

Ahmet ve Ayşe de aynı seremoniyi iki seferde tamamlamışlardı, önce oğlan, sonra kız olarak.

Ve sevenleri Said’in derdini, sıkıntısını, hatta evlenmesinin “pattadak ölmek” mazereti ile mümkün olmadığını bile bile ısrar ediyorlardı;

“Yok mu gönlüne hükmedecek bir sultan?”

Oysa pisi gibi etrafına bakmaksızın, evine bile gitmeye erinerek fabrikada kaldığını bilmiyor gibiydiler. Nadiren hafta sonlarında zaruri ihtiyaçlar ve özellikle ayaklarını uzatarak televizyonda maç izlemek için evine yöneldiğini de bilmiyorlardı sanki.

Bu arada söylemek gerekli ki, Ayşe bebeklerini doğurduktan sonra, aynı nedenle Mümtaz’ın hanımı Memduha da eviyle irtibatlarını resmen ve tamamen Hörü (Huriye) Gadi’ye bırakmışlardı.

O; canı istediği zaman gelip gidiyor, çok zaman Cumalara rastlattığı bakımlardan sonra telefon ediyordu; “Dolapta yaprak sarma, fırında ıspanaklı kol böreği va!” Bazen bu “va” kelimesine patates salatası ve birkaç tatlı cinsinin birinden birini de ayrıca ekliyordu (sağ olsun)!

Günlerden bir gün Enişte Mühendis Ahmet gelmişti gene, kapıyı tıklatarak.

Eee! Kız kardeşlerini aldığına göre kendi aralarında ona “Enişte” demelerinde sakınca yoktu, her ne kadar Mümtaz alışamamış olsa da, Küçük Serçe kız kardeşini gelin etmekten dolayı. Gerçekten Küçük Serçenin işi zordu; kendi evi, ağabeyinin evi, Said’in evi.

Allah’tan Said fabrikada yiyordu yemeğini, bazen evine bile gelmiyor, fabrikada kalıyordu işgüzar(4) adam.

Mümtaz Ağabeyinin de fazla eziyeti yoktu, her akşam kız kardeşinin evinin demirbaş misafiri idi. Hafta sonları hariç!

Malûm olduğu üzere Ayşecik’in eziyeti doğumlarından sonra kısmen azalmış, ancak ağabeyinin askerliği ve mürüvvetinin gerçekleşmesi ile sona ermişti.

Ahmet’in gelişi manidar ve bir bakıma enişte emri gibiydi;

“Çok yoruldunuz efendim! İyi bir dinlenmeye ihtiyacınız var. Belki gözünüz gönlünüz açılır, o taraklarda beziniz olmadığını da biliyorum. Şöyle sıradan bir vatandaş gibi bir tatil yöresinde eğer uygun görürseniz on beş gün, baktınız sıkıldınız, zevk alamadınız, bir-iki günlüğüne sivil bir vatandaş gibi gözden ırak kendi kendinize bir tatil yapmaya ne dersiniz, ya da teklifime nasıl bakarsınız? Görüşünüzü alayım teklifimi öyle yapayım!”

“De bakalım, beyninde kırk tilki dolanıp da hiç birinin kuyruklarını birbirine değdirmeden dolaştıran eniştem!”

“Bizim elemanlardan adı Yasin olup da şakadan ‘Sübhaneke’ dediğimiz(8) elemanın babasından mı ne kalan bir devre mülkü varmış Bodrum dolaylarında. Çok seneler kiraya verip üç-beş kuruş harçlık ediniyormuş. Yakınlarda bebeği oldu…

Gidemediği gibi araştırma yapıp kiralayamamış. Benden yardım istedi. Ben de sizin böyle bir iyilikte bulunup kendinize avam şeklinde tatil yapmayı hak ettiğinizi düşündüm. ‘Hayır!’ derseniz, ısrarım yok tabii…”

“Neden olmasın! Güzel fikir, tuttum!”

“Orası lüks bir yer değilse de, olanakları genişmiş, Yasin’i gönderirim, size detaylı bilgi verir, artık harçlık, ya da kira meselesini de dönüşte aranızda halledersiniz. Yalnız tekrar ediyorum, orta gelirli insanların bir araya toplandığı yer, ‘Öyle arabanızla, iyi kıyafetlerle gitmeniz uygun olmaz!’ diye düşünürüm!”

“Bir daha mı geleceğim, dünyaya?” diye düşündü, doğduğundan beri hiç mi hiç tatil yapmadığını hatırladı, denemeye karar verdi Said. Elemanından öğrendi öğrenmesi gerekenleri, kısmi bir hazırlık yaptı, özellerinin eskilerini yükledi bir bavula Hörü Gadi.

Fabrikanın servis-pazarlama arabalarından birini zimmetine geçirdi, kendi lüks arabasını bırakıp, vedalaştı, herhangi bir talimat vermesine gerek yoktu. Vasiyetindeki ikinci yani yedek patron Mümtaz ve Ahmet her bir şeyin üstesinden gelirlerdi, kendisi dedesinin tasavvuruna karşın betsiz-bereketsiz, fuzuli idi zaten, üfürümden ne zaman öteye gideceğini bilemediği, omuzlarında ağır bir yük gibi taşıdığı idi geçmişteki sözler…

Askerlik hariç, şehirden ve fabrikadan hiç ayrılmamıştı o güne kadar, navigasyon(4) denen şeyi açıp yola koyulduğunda bunun iyi bir deneyim olacağından şüphe etmek aklından geçmiyordu.

Tatil yerine vardığında heyecanlıydı az-biraz da olsa. Kaydını yaptırdı. “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar(9)!” örneği küçücük bir kulübe idi kalacağı, kendisine fersah fersah yetecek(3).

Her bir şeyi vardı kendine yetecek, buzdolabı boş olsa da. Hörü Gadi’nin hazırladıklarını yerleştirdi dolaplara. Soyundu-dökündü, asacaklarını astı, gecikmişti…

Sanki deniz kendini bekliyordu, oysa yüzmeyi bilmiyordu ki. Kenarlarda, ayağının değdiği yerlere kadar su içinde tepinirdi, ama yakışmazdı.

Ne demişti Mümtaz; “Yüzmek için kendini denize atacaksın, can derdi kısa zamanda öğretir sana yüzmeyi!” Başka? Toplum karşısında konuşmayı bilmek için mezarlıkta mezar taşlarına anlatacaksın derdini!”

Evvel Allah ikinci konuda başarılı olmuştu, birinci için cesaretlenecek bir tavır gerekliydi, hoppa hop atamazdı ki kendini denize!

Mayo, üstüne şort, üstüne tişört, bileklik, anahtar, ilgili kartlar ve kitabını koyduğu ufak torba. Gök görmedik gibi bembeyaz ve üfürümlü bir vücutla saltanat arzusu. Şezlonglardan birini sahiplendi görevliye sahibi olup olmadığını sorarak. Her yer serbestti, istediği gibi ve kadar.

Karşıdaki genç kız çekmişti dikkatini. Kendisi de onun dikkatini çekmiş miydi, ne? Hüsnü kuruntuydu(5)! Bir kere hakkı yoktu? Üfürümlüydü! Bir hayatı zindan edemezdi! Hem neydi ki, ne umut etsindi ki? Gözlerini ayıramamasının sebebi?

Peki, onun çekinceli tavrı, yan gözle diyebileceği şekilde süzüşü!

“Dakka bir, gol bir!” hiç de hakkı değildi, ama bu yaşa kadar gelip de hiç bilmediği yaşamadığı hislerin sebebi ne olabilirdi? Nasıl olsa avamdı, ama bir genç kızın hayallerini harcamayı da istemiyordu, zaten başaramazdı, yaşamında bir kız arkadaşı bile olmamıştı, iki sözü uç uca ekleyecek. Ne diyecek, nasıl, niye diyecekti, niyeti neydi?

Ve baş belâsı üfürüm?

Ahmet’te de, Mümtaz’da da görmüştü. Sevdiklerine başlangıçlarında birer gül vermişlerdi, rengini hatırlamadığı, ama çiçeklerin dili olduğunu bildiği. Beyazın her türlüsünün özellikle karanfillerin saflık ve temizlik, kırmızıların sevgi anlamını öğrenmişti onlardan.

Yerinden kalktı, plaja fabrikanın servis arabasıyla gelmişti, ancak arabasının olduğunu belli etmek istemedi, siteye ait servise bindi, taksi durağında inip taksi durağından bir arabaya binip arabasının başına gelip, etrafını kontrol edip, taksinin durak numarasını beynine not edip, arabasıyla şehre gitti.

Kırmızı karanfil için zamana ihtiyacı olduğu kanaati geçmiyordu aklından, sevemezdi. Ama o genç kıza saflığını ve temizliğini anlatmak mecburiyetinde hissediyordu kendini, üstelik beklentisinin olmadığını anlatmak istercesine…

Çiçek elinde kaldı, o genç kız ve ailesi sandığı anne-baba yoktu ortalıkta. Gazetelerin olduğu kutuya özenle yerleştirdi beyaz karanfili.

Denize girdi kıyılarda, siftindi, yüzme talimleri yaptı, küçük çocuklarla şakalaştı; yüzmelerini takdir ederek, yüzme bilmediğini itiraf ederek.

Ertesi gün aynı senaryo, ancak değişik bir başlangıçla…

Sabah ilk servisi beklerken kendini ağaç gibi hissetti. Kulübesine gidip ikinci servis vaktine ulaşma vaktine kadar yeniden bir beyaz karanfil alıp döndü, sakladı sırtında, bedenini siper ederek.

Dönmüş olabilirler miydi? Bu; sükûtu hayal(5) demekti, kendi için, başlamadan son gibi. Reception’daki masalardan birinin üzerine bıraktı karanfili hissettirmemeye gayret ederek.

Hüzünle indi arabasıyla sahile. Umut dünyası, “Umut varsa yaşam var!” demekti, yaşamak ne işine yarayacaktıysa, gereksizdi kendince. O halde doktorların önerilerine uyma mecburiyeti de bu durumda ortadan kalkmalıydı. İlâçları bir torbaya istif edip kulübesindeki çekmecelerden birine yerleştirdi, kullanmamak amacıyla.

Şehre gidip bu kez beyaz bir gül aldı, şansını son kez deneyip, olmazsa geriye dönmek için.

Birinci servisi kaçırmıştı, ikinci servise yetişti, serviste kendinden başka genç yok gibiydi, iki-üç tonton teyze ve amca dışında.

Sahile inince gözlerine inanamadı. Onlardı tüm aile. Şaşırdı, şaşkınlaştı, elinde gülle karşısına dikildiğinde.

“Kabul eder misiniz?”

“Neden?”

“Güzelsiniz, etkilendim?”

“Maksadınız ucuz bir yaz macerası mı?”

“Böyle bir şeyi anne ve babanız olduğuna inandığım bu muhterem insanların yanında yapmazdım, hakkımı, haddimi bilip de beklentim olmayacağını bile bile, aciz olarak. Ufacık bir jest olsun istemiştim. Özür dilerim efendim…”

“Özrünüz kabul edildi, çekilebilirsiniz!”

Yanlarından görevli bir genç geçmekteydi.

“Affedersin genç arkadaşım. Hanımefendiye sunmak istedim, kabul etmedi, eğer kız arkadaşın varsa ona vermek ister misin?”

“Tabii efendim, memnun olurum!”

Gülü verirken alüminyum folyoda gizlenmiş diken parmağını yırtmış, kan sulandırıcı kullanmasının etkisi nedeniyle parmağı kanamaya başlamıştı. Kenardan ses yükseldi;

“Ah garibim, uf oldu, parmaktan gazi(10) şimdi!” sesi ilişti kulağına.

“Size yakıştıramadım genç bayan!” dediğinde genç görevli;

“Hemen serviste yara bandı var! Merak etmeyin efendim!” deyip içeriye koşan gencin peşine takılırken diğer eliyle kan akan bölgeye tampon yapmıştı.

Genç adam plasteri doladıktan sonra “Geçmiş olsun ağabey!” dediğinde beynindeki kurguyu tamamlamıştı Said.

Diğer taraftaki şezlonglardan birine yerleşti eşyalarını alıp, takip edilmesi umurunda değildi, beklentisi yoktu, ama reddedilmesi değil, gazi olması gücüne gitmişti.

Sahil yolundan atlama iskelesine gidip profesyonel bir yüzücü gibi balıklama atladı denize, su yüzüne çıktı, debelenmesi yüzmekti artık. Kalktı duşunu aldı, giyindi, şortunu giydi, arabasını unutup yürüyerek kulübesine yöneldi.

Maksadı kendini dinlemek ve karar vermekti, akşama kadar vakti vardı. Küsmüştü, bilmediği bir huydu bu, o güne kadar yaşamadığını sandığı. Kararsızdı.

Alışkanlıkları da yoktu ki, doktor tavsiyelerine uygun, teselli için arasın. Hem bu zaten yaşadığı üfürüm nedeniyle çabuk ölmesi için sebep değil miydi, doktorların usulen ve usulca tembihledikleri.

Şeytan dürttü derler, sabah kalkıp ilk servise yetişti, maksadı plajda bıraktığı arabasını alıp, hesabını kesip geri dönmekti. İsmini bile bilmediği onu gördü, sanki şaşkın, mahcup, gergin gibiydi. Umursamadı.

Servis kendisi bininceye kadar yaşlı insanlarla doldu. Kendisi ve o genç kız dışarıda kalmıştı. Servis Şoförü;

“Yolcuları bırakıp hemen geri dönüp kendilerini alacağını” söylemişti. Said;

“Gerek yok, yolu biliyorum! Ben inerim, siz hanımefendi için gelin, isterseniz!” dediğinde genç kız da;

“Ben de yolu biliyorum, benim için de gelmeyin!” deyip arkasına bakmadan plaja doğru yola koyuldu. Said’in yapacağı bir şeyi yoktu, genç kızın peşinden o da aynı doğrultuya yöneldi, sessiz.

Arkalı önlü gidiyorlardı, genç kız kendisine yetişip de bir şeyler söylemesi, kısaca lâf atması dileğini hissettirircesine yavaş yürüyordu. Küskündü, gücenikti Said, oralı değildi.

“Kadının fendi erkeği yendi!” derler, genç kız belki bilerek, belki de istemeden ayağını burkup, büyük bir acı ile çığırarak diz çökercesine kıvrıldı tenis kortunun tel örgülerine.

“Ne oldu bir tanem? Geçmiş olsun! Yardım edeyim mi?”

“Bir tanem?”

“Yaşamımda ilk kez bilinçsizce sarf ettim, özür dilerim, ne olur ‘Kabul ettim!’ deme. Aç telefonunu annene, babana haber ver kapıya gelsinler, ben de taksiye telefon ediyorum, hemen hastaneye gidiyoruz!”

“Abartma istersen, ufak bir burkulma!”

“Olmaz, benim için, bana değer vermemiş, hor görmüş olsan da değerli birisin! Seni bu durumda bırakamam, mutlaka hastaneye gideceğiz!”

Başka bir davranışta bulunmasına fırsat bırakmadan sırtından ve ayaklarından tutarak ayağa kaldırdı, spor kompleksinden çıkarken annesi, babası ve taksi kapıya gelmişti. Genç kız;

“Önemli değil!” demesine rağmen, “Önemli olabilir!” demişti Said.

Hastaneye ulaştıklarında Said, bir insana nasıl davranmak gerektiğini, bir insanı adam yerine koymanın ne demek olduğunu anlatmak ister gibi şoföre yöneldi.

“Şu benim kulübemin anahtarı, şu da kasanın anahtarı. Yukarıdan gidip eve in, kapıyı ve kasayı aç, cüzdanımı al, getir koçum, üstümde hiçbir şey yok. Tek dileğim, beni açıklama ki ben de sana ömür boyu dua edeyim…”

“Abi sen de geleydin, biri bir lâf söyler, altında kalırım.”

“Senin durağın telefonu bende var, telefon numaramı aklında tut, ya da sizin durakta kayıtlı, Ben bu aileyi böyle bırakamam, tanımıyorum, etmiyorum, ama insanlık ölmedi daha. Ben seni görünceye kadar onların muayene ve tedavileri için beklerim…

Ha! Ben güvendim sana. Güven çok önemli, bu kadarı yeterli sanırım. Hadi koçum, acele yavaş git, Allah esirgesin, çoluk çocuğun varsa Allah bağışlasın, bu gece sevaba gireceğinden emin ol!”

“Sağ ol, abi, inancın geri tepmeyecek inşallah!”

Şoför gelince eğer vakit müsait olursa onun için bir demet beyaz gül aldırmayı vadetti kendine. O buna değerdi çünkü.

Şoför geldi, gülleri aldı, onların hastaneden çıkmalarını beklerken.

İçtenlikle “Nasılsın?” dediğinde, kahırla cevapladı sanki; “Senin yüzünden oldu! Bir de soruyorsun?”

Senli-benli basbayağı kavga ettiklerinin farkında değillerdi.

“Sana lâyık değil, ilk seferde birini kabullenmedin, sanırım bu demeti kabullenirsin?”

“Neden, bir özelliği mi var?”

“Sadece geçmiş olsun, dileğim olarak!”

“Gereksiz! Taksi parasını ve hastane masraflarımızı evimize gidince ödeyeceğiz, lütfen son hesabı çıkarıp bekleyin!”

“Evimi bilmiyorsunuz ki?”

“Telefon numaranız yeterli, sanırım onu da belirtirsiniz!”

“Bu kadar sert olmanıza gerek yok! Her şeye peki! Siz yorulmayın, ayağınız sargılı, ben geleyim, ya da yarın plajda görüşelim, sonra ‘Git!’ dersiniz, giderim! Benden bu şekilde uzak durma hislerinizi anlamakta zorlanıyorum çünkü!..

Sadece içtenlikle etkilendiğimi söyledim, ailenizin yanında, dersimi de aldım, o kadar!”

“Peki, yarın plajda…”

“Teşekkür ederim!”

“Ben size teşekkür ederim!”

“Evet! Kahırla! Anladım!”

Said’in bilemediği yahut da aklından geçiremediği nefretle sevgiyi ayıran çizginin inceliği idi(11), bunun ispatı da kolaydı, çünkü genç kız gülleri alıp göğsüne bastırdığında, koklamıştı da…

Yaşadığı ve kendince dert edindiği üfürüm nedeniyle duygusallığı kötürümdü ve etrafıyla at gözlüğü karakteriyle ilgilendiği için genç kızın hareketini fark edemedi, çok şey kaybettiğini hissedemedi, bilemedi Said.

Üstelik “Kadın Dayanışması” diye bir gerçek vardı, Reception’daki halden anlayan(!) genç görevli kızdan, âşık olduğunu söyleyip Said’e ait gereken bilgileri öğrenip, Said’in Site ve diğer telefon numaralarını ve bu konuda gönüllü olarak her türlü bilgiyi vermekten çekinmeyen Mümtaz sayesinde bilmesi gerekenlerin tümünü öğrenmişti Mesude.

Bildiklerini, bilmiyormuş gibi Site telefonundan Said’i aradı Mesude.

“İsmim Mesude, yani doktora götürdüğünüz öğretmen. Nasıl oldu, benim için yaptığınız masraflarla ilgili hesabı çıkarabildiniz mi acaba? Hiçbirimizin yarına senedimiz yok, herhangi bir şey olursa size karşı borçlu kalmak istemem efendim!”

“Ben Said, tekrar gibi olacak. Üstelik beni yalan söylemek mecburiyetinde bırakmasanız. Sadece insanî bir görevi üstlendim, üstelik bana karşı kahır ve sinirinizin gerginliği nedeniyle ayağınızı incitmenize ben neden oldum, ceremesini(4) de yüklenmem gereken bir sıkıntı yaşadınız…”

“Diyorsunuz ve benim buna inanmamın beklentisi içindesiniz…”

“Özür dilerim, gene yüce bir şekilde sinirli ve kahırlısınız, hissediyorum. Sakinleşin, sözlerinizin neden olacağı ahenksizlikle birbirimizi kırmayalım isterseniz, bu konuşma olmamış gibi yarın karşılaşıp karşılıklı konuşalım desem, tepkiniz ne olur?”

“Peki, uygun! İyi geceler!”

“Bakın ne güzel! İstediğinizde iyi dileklerinizle dilinizden bal damlıyor. Ben de size içimden geçen en iyi dilekleri sunuyorum!”

“Sizin de benden farkınız yok!”

Sükût; ikrardan gelirdi(5). Sustu Said!

Ertesi gün, Said ilk servisle inmişti plaja, aklında herhangi bir tasarı olmaksızın. Mesude ve ailesi ise ikinci servisle.

Karşılaştıklarında can alıcı bir şekilde sordu Mesude;

“Günaydın efendim, umarım iyice dinlenmişsinizdir!”

“Siz kendinizi nasıl hissediyorsunuz hanımefendi? Tekrar pansuman, sargı gerekiyorsa, yardım etmemi isterseniz yardıma hazırım!”

“Ha! Evet! İlk ve ikinci karşılaşmalarımızda arabanız olduğunu saklamıştınız! Hayırdır, şimdi bu yakın ilgiyi neye borçluyuz, söyleyebilir misiniz? Çekinmeyin annemden, babamdan dobra dobra anlatın(3) ne gerekiyorsa?”

“Bağışlayın! Ayağınızın incinmiş olmasını göz ardı etmem ve ‘Gelin, anlatmam için şöyle iki-üç adım yürüyelim!” desem, mantıksız! Oysa bu, benim size anlatmamdan ziyade sizin bana bence sebepsiz diyeceğim nefretinizi haykırmanız için iyi gelirdi…

Farz edeyim ki, demek istediklerinizi demediniz, demek istemediniz, bağışladınız, meselâ! Peki size ailece çay ya da yemek ısmarlayayım desem, tepkiniz…”

“Denemenizde sakınca yok, bence, ancak…

Anne ve babam için daha sonra, lütfen!”

“Peki, ufacık bir şans…

Yardım etmemi ister misiniz?”

“Asla!”

“Anlıyorum, hâlâ menfi ve arzulamadığım, istemediğim bir tepkiniz var. Oysa tekrar ediyorum, etkilenmiş olduğumu içtenlikle itiraf ediyorum, kabullenmeniz şart değil. Ancak haddimi, haklarımı ve geleceğimin olmadığını, geleceğe ulaşamayacağımı kesinlikle biliyorum Mesude. O halde biraz hoşgörülü olmanı beklemem yanlış mı, ya da size çok mu zor görünüyor?”

“Uzun cümleler kurmakta maharetiniz inkâr edilemez. Sözlerinizi anladım. Bir çay içimi için siz buyurun önden gidin, ben arkanızdan yavaşça geleceğim. Sözlerinizin devamını kurgulayın lütfen, kalanları geldiğimde döker, dökülürsünüz, rahatlarsınız, patron bey, adam!”

Söylenmek içinden geçti Said’in;

“Gene iğne, hem bu sefer çuvaldız gibi…”

Mesude geldi ve masada Said’in yanına değil, karşısına oturdu;

“Önceliği ister misin?”

“Hayır!”

Öylesine bir “Hayır!” deyişti ki; bir şimşeğin çakışı, bir yanardağın kükreyişi, bir depremin silâh kuşanması, Tsunaminin kükreyişine hazırlık yapışına benzeterek devamının şerrinden insanın korkması mümkün, katlanması mümkünsüzdü.

Kontrolsüz bir yığılmadan çekinen Said, susmayı ve sözlerin devamını bekledi, olabildiğince, sakince.

“Sen söyle!”

Başlangıç fena değildi, söz; ünlem yüklü olsa da netice itibariyle başlangıç; “Sen!” idi.

“Seni başlangıcından sonra çekimser yapan, ileri adım atmanı engelleyen ne? Gelecek düşünmeyişinin, ileri adım atmamakta direnmenin sebebi sadece ‘Üfürüm’ dediğin o yaşlı insanın üfürdüğü olay mı, anlat bana…

Durgunlaşma, geri adım atmaya seni itekleyen ne idi, sadece o saçmalık mı, yani üfürüm?...

Hem neden varlıklı oluşundan sıkıntı duyup gizlenmek isteğinden bahset! Avamdan olmanın sana rahatlık sağlayacağı avantajını mı düşündün önce, benimle karşılaşıncaya kadar?..

Doğal olarak sakıncası yoksa ilgimi çekmeyi başarıp önce elimden tutmayı isteyip(12) de, sonra öcüymüşüm gibi uzak durma, gerileme, geri durma, çekimserliğe bürünme çabanın hikâyesini özetlemeye çalış bana... “

Kesik kesik, nefes nefese, zulmetmeye çalışır gibi, ancak beklentisinin hissedilmesini ister gibi ikide bir derin derin nefes almaya ihtiyaç duyar gibi sorguluyordu Said’i Mesude sanki.

“Sizinle bir yaz macerası geçirmek gibi bir düşüncemin, hakkımın, haddimin ve geleceğimin asla olmadığını, ama güzelliğinizden, tavır ve hareketlerinizden etkilendiğimi söylemeye çalışmıştım. Muhtemelen hatırınızdadır…

Üstelik içtenlikle ve gerçekten içimden geçirerek size ‘Bir tanem!’ dedim, yaşamımda ilk kez. Ayağınızı incitmenize ve bir bakıma bu incinmeye sebep olduğum için gerçekten çok üzüldüm…

Tüm gayretim öncelikle insanlığımın, sonra da etkilenişimin gereği ve gerçeği, inanın lütfen! Tekrar ediyorum; hakkım olmamasına, belirlenmiş bir özrüm olmasına rağmen bende kalsın isteği ile yakınlığınızı da hissetmeme rağmen…”

Said’in sözlerinin bu anında daha önce masaya bırakılmış ve soğuma moduna giren çaydan bir yudum alan Mesude yüzünü buruşturdu, sözü kesmesini umursamaksızın;

“Aramızda kalsın, burada ilk kez çay içmeyi denedim ve ayıplamazsanız bardağı böylece bırakacağım. Konuya devam etmek için, sizi bizim kulübeye davet etsem, size çay demlesem?..”

Bir başlangıcın arifesinde gibi olsa gerekti Mesude, Said’in ona uyması, geleceği için asla sakıncalı gibi görünmüyordu.

“Genç, güzel ve iyi bir hanımefendisiniz. Elin ağzı torba değil(5) ki, ‘Ayağınız sargılı, size zahmet olmasın benim kulübeme buyurun!’ diyemem, çekinirim. En iyisi size, balkonunuza yönelmek iyi olacak galiba, bana göre de. Elimden gelir, size zahmet olmasın, yerlerini gösterin çayı siz dinlenirken ben demleyeyim…

Kim bilir belki ‘Aferin!’ dersin, bilmeden, etmeden yanlışım olduğunda, ya da olursa; ‘Affedersin!’ derim, sen de af edersin, ondan sonra da haddini bilen zavallı garip bir yaratık olarak; ‘Allahaısmarladık!’ derim!”

“Bu konuya; ‘Deme!’ diyerek sonra devam etsek?”

Cep telefonunu açıp, çaldırdı;

“Babacığım! Biz buradaki çayı beğenmedik! Centilmen Patron Bey, bana bizim evde çay demleyip ikram etmeyi ve balkonda içmemizi vadetti. ‘Biz de gelelim!’ derseniz, bekleyelim, sizi de alıp öyle çıkalım evimize…

Peki…

Olur…

Siz servisle gelin, çay kendinden geçip kararmadan yetişmeye çalışın, e mi? Gerçi çay olacak mı bakalım, ondan şüphem var, pek de emin değilim ya, hani ‘oldu!’ diyeyim!”

“Bizim, oralarda bir söz vardır, karşıdakinin canını yakmak, sitemi etraflıca hissettirmek için söylenen söz için; ‘Vur abalıya(5)!’ denir!”

“Anlamı, söylediğin gibi mi?”

“Canım yandı! ‘Patron Bey!’ yerine ‘Said’ demek ve ‘Çay olacak mı, emin değilim!’ demeyi ertelemek çok mu zordu?”

“Anladım! Tekrarında ‘Said Bey!’ derim!”

“Sadece Said!”

Cevap vermedi Mesude.

Mesude, arabaya Said’in yardımını beklemeden arka kapıyı açarak kendi bindi, buna; ‘Hâlâ’ ekini unutmaksızın ‘İnadı üstündeydi!’ demek uygun bir söz olsa gerekti.

Mesude tarif etti evini, beraberce ulaştılar, Mesude binişinde olduğu gibi, inişinde de aynı inatla kendi başına, Said kapı önünde dikilirken yardım almadan indi arabadan, kulübe kapısını açmadan evvel balkondaki sandalyeleri düzeltti, masayı itekleyerek düzgünce.

Kapıyı açtı, üç-beş dakika sonra dışarı çıkarak elindeki örtüyü, masa üstünü ıslak mendille titizce silerek, örtüyü serdi ve canını alacak bir şekilde gözlerini Said’e dikerek;

“Su kaynamak üzere, servisi hazırladım, çay demlenmek ve gereğince ikram edilmek üzere ellerinizden öper efendim! Zahmet olmazsa becerirsin, de mi?” dedi.

Ve eklemeyi unutmadı oturması için, karşısındaki sandalyeyi de silerek, denize sırtını dönmesini işaret ederek emreder tavrında…

“Ciddi misin?”

“Tatil yöresinde arkadaş olan, sohbet edecek iki insanız nihayetinde…”

Çayları demledi, karşısında durgunca biraz eğlendikten sonra içeri girip çay servisini tamamladıktan sonra yerine otururken sormak gereğini hissetti Said;

“Peki! Nerede kalmıştım?”

“Peki!” derken  “i” harfini olağandan öte uzatmıştı, sitem eder gibi.

“En son; ‘Çok iyi çay demlediğini’ söylemiştin! Çay güzel görünüyor, ‘Dışarıda oturalım!’ dedim, ama çayı beklerken üşüdüm biraz. Ne dersin çayları getirirsin mi, içeride içelim, ne dersin?”

Eşikten adımını atarken sendeledi, belki de tavırlı, belki de gerçekten. Said belinden tutup kanepeye oturttururken Mesude gereken için zamanın uygun olduğunu düşünüp Said’i öptü, Said anında cevapladı bu öpüşü ve üfürüm dediği belâyı umursamaksızın doymamış gibi bu kez kendi öptü Mesude’yi.

Mesude, elini kaldırdı sanki tokatlamak ister gibi, belki de Said’in sevgi dolu bir şekilde yanağını okşamak için, yorum gerektirir gibi. Said elini tutup avucunun içinden öptü ve sordu;

“Neden? Öptün, öptüm. Öptüm, cevap verdin, bu tokatlama tavrın, isteğin neden?”

“Ben sana cesaret vermek, üfürüm denen garabeti beyninden çıkarıp silmek için, sevgimi belli etmek için seni öptüm. Sense, bir kerecik bile ‘Seviyorum!’ demeden; ‘Ya Allah!’ der gibi!”

“Sana doyamayacağım, bu üfürüm denen musibet nedeniyle öleceksem de sende öleyim, diyerek acele davrandım. Seninle ilk karşılaştığımızda gönlüme hapsedip sevdim seni. Seni seviyorum bir tanem. Ölmekse senin kollarında, seni, seninle yaşarken ölmeyi diliyorum. İyi ki ayağını incittin de sana yaklaşmamı sağladın bana…”

“Belki de ilgini kazanmak için ayağımı mahsus sakatlamış olamaz mıyım?”

“Asla! Sen iyi, güzel, dürüst ve yalanı olmayan bir kızsın. Sana gül verip de reddettiğinde dudağının sağ alt tarafını çiğner gibi ısırman ve ‘Uf oldu!’ dediğinde tebessümün benim olacağının kesin işareti idi ve ben sabrettim, sabretmesini bildim!”

“Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır, dense de, başlangıç olarak yardımımı inkâr edemezsin herhalde, her ne kadar kadının fendi erkeği yendi, dense de…

Neyse üşümemiştim zaten…

Babamlar gelebilirler. Ben dışarıya çıkıyorum, sen çay servisini yenile, şekersiz ve babamlara ne diyeceğini kurgulamaya, bana da kalan hesabını ödemeye gayret et! Haydi! Çabuk!”

Çayları getirdim, övünme payımı eksik etmeksizin;

“Tavşankanı(4) mübarekler, elime sağlık! Ancak bu çaylar hiç önemli değil, senin akıl etmen, beni yönlendirmen ve aklımdaki üfürümü yok ederek sevebileceğimi, âşık ve mutlu olup mutlu ve mesut edebileceğimi öğütledin bana. Sana medyunum(4) ve annenden, babandan izin aldıktan sonra bana ‘Evet!’ dersen, benden mutlu ve neşeli bir insan yaşıyor olmayacak dünyada, demek istediğim yani; bizim dünyamızda…”

“Nasıl yani?”

“Hissettiğimi, bir vaat olarak hissediyorsun, biliyorum, bir ömrü beraber üleşmemiz gibi. Çünkü o cesareti verdin bana, yaşamla ilgili olarak üfürüm dâhil kalan-kalacak hiçbir şey önemli ve umurumda değil. Sanırım başlangıcına iade ettiğimle beni emin ettim sana, değil mi?”

“Anladım, evet! Evet!”

“Yalnız bir dileğim var. Sana kırmızı, annene beyaz güller almak istiyorum. Burada sadece avam birine yakışacak elbiselerim var. Anne ve babana kızlarına talip olan gerçek bir beyefendi gibi görünmek istiyorum. Anlatabiliyorum, değil mi? Şehre bir koşu gidip gelsem, diyorum!”

“Sakın ha! Olduğun gibi görün! Benim de burada bir şeyim yok, hele ki bu sargılı ayakla yanında sekerek durmayı istemem. Bu seremoniyi ‘Söz vermek’ gibi düşün. Patronsun, patronlar ağadır, bir bakıma, ellerinden tutulmaz…”

“Bu sözü illâ ki söylemek zorunda mısın sevgili insan, bir tanem, yaşamımdaki ilk, tek ve son varlığım. Kaşındın, üzüldüm! Galiba; ‘Üzüntü kanserdir(13)!’ diye bir söz vardı, hatırladığım…”

“Ağzından yel alsın, demedim, tamam, demedim! Bir daha da demeyeceğim; söz!  Canın yerine geldi mi?”

“Tamam, mutluyum. Eve gidip, istediğin gibi giyineyim, ama mutlaka şehre gidip o gülleri almam gerek. Senden bir haber gelince de ziyaretinize koşarak gelirim, şimdi, gitmeden önce, kucaklamama izin verir misin?”

“Balkonda, böyle, uluorta?”

“Sakıncası var mı?”

“Yok, seninim!”

“Evet, ben de seninim ve seni seviyorum!”

Sadece kucakladı Said, arkasından kovalayan varmış gibi acele ederek değil, ehlen ve sehlen(5), sağlıklı yaşam için yürüyüş yapar gibi, önce evine, sonra arabasıyla gülleri almak için şehre yöneldi.

Mutluydu, kim tutardı ki onu?

Döndüğünde, beklentisi sadece Mesude’den alacağı sinyaldi, sözleştikleri gibi ve o sinyal geldi, telefonu bir kez çaldırılmış olarak.

Bu; “Gel, beni iste, beni evde kalmış kart bir kız olmaktan kurtararak sevaba gir!” anlamında bir telefon çağrısı olabilir miydi Said için?

“Tövbe, Allah’ım! O; benim bu şekildeki düşüncemi değil duymak, hissetse bile kör bir bıçakla lime lime doğrardı beni. ‘Kıyardı!’ yok ‘Kıyamazdı!’ gibi sözleri bir kenara koymak gerekli! Saadete ulaşmayı dilerken şaka ile bile olsa halt etmeğe gerek yok!”

Bu nedenledir ki Said; “Tek rakibim THY (veya YHT!)” diyen bıçkın taksi şoförleri gibi kendisi için hak verilen ve hak ettiğine inandığı kısa süre içinde kalmak kaydıyla ulaştı sevdiğinin evine.

Mutluluğu, eve ulaştığında kapıyı açan yaşamda tek sevdiği ve ulaşmak istediği olunca heyecanla titrediğini hissetti, üfürüm korkusu(14) yaşamaksızın.

“Sebeb-i ziyaret” ne demek? Ne için geldiği belli değil miydi, üstelik ne bayramdı, ne de seyran? Ancak kendisinin “Detaylı olarak belli olmadığı” kanaatini yaşadı, olağanmış gibi, gene de “Galiba?” demeyi içinden geçirdi, sevdiğinin kendisini anne-babasına anlatmadığı şüphesiyle!

Kendi kendine konuştu, içinden; “O halde konuya kısaca ve doğrudan doğruya girmemde sakınca olmasa gerek!” dedi çiçekleri usulünce ve en uygun bir biçimde(!) sahiplerine sunarak ve anında gereği için dillendi, zorlanmaksızın;

“Mesude anlatmıştır herhalde beni, yalnızım, kimsem yok, işim-gücüm, evim-barkım var. Önce Allah’ın emri, sonra sizlerin ve henüz iznini almadığım için Mesude’nin izinleriniz olursa Mesude ile yuva kurmak ve ömrümün sonuna kadar onu mutlu ve mesut etmek istiyorum…”

Hazırlanan seremoniyi gerçekleştirmek için hazırlıklı olsa gerekti baba;

“Sözün öz ve kısa olması, istek, dilek veya meramın doğrudan anlatılması felsefeniz olsa gerek, bu benim de kanıksanmayan huylarımdan biri. Sizler aynı yöne bakıp(15), aynı yolu beraber yürümeye karar verince baba ve anne olarak bizler de ellerimizi öpmenize izin veriyoruz!”

Bunun anlamı, doğrudan doğruya “Evet!” demekti. Bunu anlamamak için zırcahil olmak yanında, insancıl duygulardan uzak olmak demekti bir bakıma. Öncülüğü Mesude yapınca, Said peşine takıldı, önce annenin, sonra babanın ellerini öptüler, evlât gibi sarılmayı ihmal etmeksizin.

Birbirlerine ise sadece baktılar, çay servisinden önce, görücü olarak gelinmiş de sanki birbirini ilk kez görüyorlarmış da, yenice tanışmışlar gibi. Bunu diğer bir benzetme olarak lokantada Menü Listesine duygusuzca bakmak, seçimde sıkıntı çekmek olarak da tasvir etmek mümkündü.

Çaylar sessizce içildi. Olaylar usulüne göre gençler tarafından konuşulup, düşünülüp, kararlaştırılıp, uygulanmaya konacak, müzevir(4) ve ispiyoncular(4) dâhil (isim vermek gibi olmasın Mümtaz ve Ahmet Beyler) anne ve babalarla liste dâhilindeki akrabalar bilgilendirileceklerdi.

Her şey, gelin adayı Mesude’nin dediği gibi, “Emir demiri keser!” tavrında olacak, ara sıra(!) ve de dâhi gerekirse(!) Said’e de “Usta! Sen ne düşünüyon bu hususta!” diye fikir beyan etme şansı verilecekti!

Ancak tüm bunlar için başlangıç olarak iki mecburiyetin hemen düşünülüp gerçekleştirilmesi lâzımdı.

Birincisi; Mesude’nin ayağının tamirinin tamamlanması, iyileşmesi ve sağlığının yerine gelmesi idi.

İkincisi; özlemin doruğa ulaşmaması için devre mülk sezonunun bitiminde evlere dönüşün hemen sonlarında evli-evine, köylü-köyüne modunda Mesude ve Said için insanların onların kerevetlerine çıkmalarının bir bakıma mecburiyet olarak gerçekleşmesi…

Tatil bitmeden üç gün kadar önce, üçüncü kez sargısı açılıp Mesude; Mahmure olmaktan kurtulmuştu. Onun sekerek yürümesini şarkıdaki Mahmure gibi; “Sek sek sekerek Mahmure(16)!” gibi yorumlayıp şarkıdaki gibi söylemişti içinden Said çünkü.

Söz ve sesle? Mümkün değildi!

Said devre mülkün kendileri için belirlenen süresi sona erdiğinde şehirlerine arabası ile götürmüştü onları, 500 kilometrecik(!) kadar bir mesafe sorun değildi zaten!

Ancak Mesude…

“Ben öğretmenim, devam edeceğim, öğrencilerimden kopamam, Atatürk’ün öğretmeni olmaktan beni ayırmak yakışmaz sana Said!” dediği ve orada kalmak zorunda kaldığı için acele-alelusul nikâh yapmışlardı.

Nikâh Cüzdanı fotokopisini, Mesude’nin Nüfus Kâğıdını ve dilekçesini yanına alan Said, fabrikaya döndüğünde gereken evraka ek olarak fabrikanın antetli(4) kâğıdına kendi imzasıyla Mesude’nin eşi olduğunu belirten yazıyı Milli Eğitim Bakanlığına taahhütlü olarak göndermesinin yanında, birkaç arkadaşının-dostunun da kulaklarını çınlatıvermişti!

Bu çınlatış asla torpil, tavassut(4), adam kayırma amaç ve niteliğinde değildi, sadece yasal bir teşvikle olayın çabuk gerçekleşmesinin ve gerçek nikâhın ve sevdiğine kavuşmayı beklentisinin çabuklaştırılması arzusu idi.

Mesude’nin tayini çıkınca evlenmeleri, yani düğün dernek için sakıncaları kalmamıştı, özlemle bekledikleri ayrı kaldıkları süre yeterliydi çünkü kendilerine göre.

Nikâhtaki Nikâh Şahitlerden, anne babanın nikâhtaki ve düğündeki zaaflarından, kızlarına özlemleri nedeniyle kendilerinin de asil tayinlerini damatlarının şehrine kendiliklerinden yaptıklarından bahsetmek uygun değildi.

Evlerini satılığa çıkartmışlar, oturdukları evi de satın alma opsiyonlu(4) olarak kiralamışlardı. Oysa damatları her şeyin üstesinden gelen damat değil, evlâttı, ev kendilerinindi. Sadece “Haberleri olmasın!” dileği ile tapu kendi üzerineydi, o kadar! Sonrasında karısına itiraf edecek(!) ve o ev de karısının olacaktı, her şeyin karısının olacağı gibi, çünkü sevgi, maddiyat gerektirmeyen bir yaşamdı.

Yaşam güzelliklerle ve fakat Said’in banallığı(4), şu sözlerle bilgisizliği ile devam ediyordu;

“Mesude! Güzel karım! Bir tanem! Hayatımın ışığı! Sen kilo mu alıyorsun, şişmanlamaya mı başladın, yoksa bana mı öyle geliyor?”

Mesude biliyordu bilmesi gerekeni, bazı olaylarda gecikmesinin nedeni olarak, üstelik de uzunca denecek bir zaman dilimi için. Tembel de olsa, gereği için kocasının bu sözlerini dikkate alarak doktora gözükme teşebbüsünü öne aldı…

Şaşırdı…

Çünkü doktor iki kalp atışı sesinden bahsedip duyurmuş ve; “Müjde! İki oğlan katılıyor nüfusunuza!” deyip ultrasondaki görüntünün fotoğrafını vermişti Mesude’ye.

Şaşkın bir şekilde eve geldi Mesude, ne yapmasının gerektiğinin bilgisizliği ile, önce annesine danıştı telefonla, sonra da Said’e telefon etti;

“Şişman karının söyleyeceği var, hemen eve gel!” dedi, telefonu kapatmadan önce de kocasının telâşlanacağını düşünerek ekledi, sürprizi bozmak istemeksizin;

“Merak etme ben iyiyim, bugün dersim yoktu, canım sıcak bir Suböreği istedi, gelirken alıver yakışıklı kocam, bil ki seni çok özlediğim için erkenden gelmeni istedim!..”

Ayak seslerini hissedip kapıyı açınca;

“Ellerini yıka da gel, otur!”

“Şişmanladın, dedim diye gücendin mi yoksa?”

“Bilâkis…”

“Ne demek bu? Anlayamadım!”

“Evet! Şişmanladım! Söylemin nedeniyle, düşüncelerimi erkene alıp doktora gittim, benden başka yaşamda hiçbir şey bilmeyen Said’im! Doktor bana bir fotoğraf verdi, bak bakalım, ne göreceksin?”

Yaşamında ilk kez gördüğü siyah-beyaz şekillerden hiçbir şey anlamamış olsa gerek ki, dudaklarını büzerken, soran gözlerle Mesude’ye baktı Said.

Mesude, sevincini müjde ile üleşmek istercesine Said’e sarılıp öptükten sonra;

“Bizim oğullarımız sevgilim, hem de ikiz…”

Said, sarsılır gibi yerinde sallanınca sözlerinden pişman olmuşçasına nabzını yoklayarak kanepeye oturttururken çılgınlaşmışçasına bağırdı Mesude;

“Üfürüm olma! Deme! Çocuklarımızı gör mutlaka!”

“İyiyim bir tanem! Telâşlanma! Allah’ıma çok şükür! İnşallah o günlere de ulaşırız. Yanımda kal! Hiçbir şey yapma! Fabrikaya telefon et! Bugünüm senin!”

Mesude soydu Said’i, pijamalarını giydirdi, kendininkiler üstündeydi zaten. Yataklarına götürdü onu el elden, yorganlarını açarak, beraberce uzandılar, birbirine sarılarak.

Mesude tereddütteydi, kolundan nabzını, kulağıyla nefesini kontrol ediyordu, üfürüm denen lânetten etkilenmişçesine.

Geçen zamanın farkında olmadılar, sessizliklerinde, akşam karanlığının farkına vardığında Said;

“Karnım acıktı, yiyecek bir şeyler var mı?” diye sordu.

“Olmaz mı? Var tabii, zeytinyağlı. ‘İstersen, hemen makarna yapayım!’ diyecem, ama bu vakitte olmaz! Hadi kalk! Hafif ye! Fazla doyunma(3)! Ben de bebeler için sana arkadaş olayım. Sonra sana ılık bir süt! Sanırım, ikimize de iyi gelir. Sana doyamadım! Hadi sonrasında gene beraberce yatıp uyuyalım!”

Sabahlar tüm insanlar için olduğu gibi onlar için de umuttu. Giyinip biri okuluna, diğeri fabrikasına yöneldi, yaya olarak, okul da, fabrika da evlerine çok yakındı.

Said, fabrikaya gelip de masasına oturduğunda akşamki olayı; bedeni, ömrü için tehdit gibi yorumladı! Dünün haberlerini alıp gereklilikleri Ahmet ve Mümtaz’dan öğrendikten sonra bir kâğıt alarak içinden geçenleri yazmaya çalıştı, vasiyeti olarak.

“Yasaların emrettiği bana ait ne varsa hepsini karım Mesude’ye bırakıyorum, ben öldükten sonra. Fabrikamı 10 eşit parçaya bölüyorum, maddi olarak. 4+4= 8 pay olarak, iki oğluma, birer pay olarak da Ahmet ve Mümtaz’a. Sağlığım yerinde ve başka talebim ve itirazım yok!”

İmzaladı, fotokopisi çekti notere ve aile doktoruna telefon etti;

“Öğle vakti buluşalım mı? Ve sonra beraber yemek yeriz!” diyerek!”

Mümtaz ve Ahmet’e yalan söylemek zorunda hissetti kendini,

“Bankaya gidiyorum! Gereken herhangi bir şey var mı?” diyerek.

“Yok!” cevabı, rahatlatmış gibiydi kendini.

Buluştular, gerekli imzalar atılıp, mühürler, kaşeler basıldı, yemek yenildi, yazılanların bir örneğini kendine aldı Said, televizyonun altındaki çekmeceye eşinin kontrol edeceği umuduyla saklamak üzere.

Ve herkes normal yaşamına döndü!

Sayılı günler, hatta saatler, dakikalar, normal doktor kontrolleri ve gerekliliklerle ve de her akşam Said’in Mesude’yi normal kontrolleriyle geçerken doğum öncesi raporunu alırken daha bir düşkün olmuştu Said, eşi Mesude’ye karşı.

Öyle ki, sırf Mesude, sıkıntı çekmeden rahat etsin diye, ancak ayrı olmayı da dileyip istemeyerek portatif bir yatak alıp akşamları yanında yatıp kalkmaya başlamıştı, Mesude’nin annesi de aynı arzuyu taşımasına rağmen.

Saymakla tükendiği sanılan beklenilen günlerin devamı olan bir günün öğlesi sonunda beklemediği ve fakat umduğu telefon haberini aldı, kaynanasından.

“Müjde! Gözün aydın! Oğullarınız geldi!”

Herhalde “Gözümüz” ve “Torunlarımız” demeyi içinden geçirmiş olmalıydı “oğullarınız” derken üstesinden gelemediği kesintili sesinin kulağına ulaşmasını engelleyememişti damadının.

Hüzünlüydü Said, acele bir şekilde hastaneye yönlenmek üzereyken. Çünkü doğum sırasında karısının elini tutup kendisine destek olacağını vadetmişti.

Karısına ulaştı, yorgundu o, geldiğini hissedip gözlerini kendini görmek için açarken gururluydu, anne idi artık kendisi.

Anneanne özür dileme modundaydı;

“Aniden sancılandı, zor yetiştirdik hastaneye, sana hemen haber veremedik…”

Sözlerini bitirirken iki hemşire mavi tulumları içinde suskun bebeklerini getirdiler, bebekler de anneleri gibi babalarının varlığını hissetmişler gibi aynı anda açtılar gözlerini.

Gözler çakıştı.

Sendeledi Said. Dizleri kıvrıldı, dizlerinin üstüne çökerken başını Mesude’nin yorgan altındaki dizine dayadı usulca.

“Bir varmış, bir yokmuş” hükmündeydi!

Tanrı; “Üfürüm” denen olguyu, Said’de olmadık bir zamanda yaşam sonucu olarak masumiyetine ihanet ederek çevresi için gerçekleştirmişti…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Üfürüm (Üfürük); Genellikle çocuklarda sık duyulan bir bulgu olup kanın kalp içerisinde dolaşımı sırasında kalbe ait yapıların titreşimiyle oluşan üfleme ya da uğultu sesine benzeyen sese 'üfürüm' adı verilir. Üfürüm kalp kapaklarının kapanmasıyla ortaya çıkan kalp seslerine ek olarak duyulan bir sestir. Kalp üfürümleri genellikle kalbin içindeki anormal kan akışından kaynaklanır. Doğru çalışmayan bir kalp kapakçığı tipik olarak üfürüme neden olur. Kalp üfürümleri “masum” veya “anormal” olarak sınıflandırılır. Masum kalp üfürümleri tehlikeli değildir ve genellikle tıbbi müdahale gerektirmez.

Diğer bir ifade ile; birkaç çeşidi olan, normal kalp sesinin, şiddet ve frekansı (patolojik ve masum üfürümler) değişebilir üfleme şeklinde duyulması, bir bakıma (ağır veya hafif) kalp sorunlarına neden olup ölüme kadar insanı yönlendirebilmesine denir.

Öyküde de belirtildiği gibi; bu araz; bayılma ya da bayılacak gibi olma,  göğüste ağrı (hastalık kaygısı olmaksızın, tedavi olasılığı olmayan,  ritim bozukluğu nedeniyle) halsizlik, çabuk yorulma, çömelme gibidir.

Üfürüm çeşitleri, tedavi usulleri ile ilgili geniş bilginin edinileceği alan bellidir. Uzatmaya gerek görmedim.

(*) Devre Mülk; Genellikle dinlencede kullanılmak için yapılan çok daireli bir yapıda çok ortakça, ortaklaşa satın alınan, ortaklarca dönem dönem, belli bir dönem ve gün sayısınca kullanılabilen daire.

(1) Geceler yârim oldu… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesini kimin yazdığı bilinmemektedir.Bestesi Şükrü TUNAR’a aittir. “Bayram gelmiş neyime” ve “Evvel böyle değildim, aman anam garibem” dizeleri yer almaktadır.

(2) İydiniz said olsun; Osmanlıda yaygın bir bayram tebriki olup; “Bayramınız mübarek olsun!” (Said=Sait; Kutlu, uğurlu. İbadet etmiş. Tanrıya karşı görevini yerine getirmiş kimse); anlamındadır.

(3) Agop’un Kazı Gibi Düşünmek, Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek, Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek veya Agop’un kazı gibi yutmak şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş, alıkça bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim.

Bet Bereket Getirmek; Bolluk, yücelik, her türlü imkânın olması, gelmesi.

Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.

Dobra Dobra Anlatmak; Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden,  korkmadan, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.

Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.

Fersah Fersah Yetmek; Pek çok, bol bol, kat kat yetmek, yeterli olmak. Arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç noktada, çok ileride bulunmak.

Nakış Gibi İşlemek; Bir şeyi, özenle işleyip, yapmak, beyine usulünce ve uygunca yerleştirmek.

Ortalığı Velveleye Vermemek; Gereksiz bir heyecana, telâşa düşürmemek.

Serdedilmek; İleri sürülmek. Başında, başlangıcında söz konusu edilmek.

(4) Antet; Bir kuruluşun simgesini, adını, adresini ve bunun gibi bilgileri taşıyan zarf ya da kâğıt başlığı.

Banallik; Banal (Bayağı, sıradan, basmakalıp, adi , umumi) olma durumu.

Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

Furya; Olağandan bol, aşırı çoklukta bulunma.

Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, çalışkan, elinden iyi iş gelen, her işte becerikli kadın.

İspiyoncu; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında başkasına, başkalarına, ilgili yerlere bildiren, yetkili kişilere ileten muhtemelen de bu işi menfaat karşılığı yapan kişi.

İşgüzar; Gereği yokken, genellikle kendini göstermek için her işe karışan kimse. Eli işe yatkın, becerikli.

Kerevet; Aslı Rumca bir kelime olup üzerine şilte serilerek yatmaya, ya da oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları tahtadan olan sedir, seki, yatak yeri (Kerevetine Çıkmak (Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!); Sonu iyi biten masalların bitiş cümlesi. Başkasının evlenmesiyle ilgili onların sevinçleriyle sevinmek, mutluluk dileme anlamında bir söz).

Medyun; Verecekli, borçlu olan.

Mürüvvet; İnsaniyet. Daima dinin emirlerine riayet etmek, nefsin şerrinden sakınmak, misafire ikram etmek. İnsanlık, mertlik, yiğitlik, cömertlik, iyilikseverlik. Bir ailede çocukların doğumu, sünneti, evliliği, iyi bir işe sahip olmaları, göreve atanmaları gibi olaylardan duyulan mutluluk, sevinç.

Müzevir; Arapça tezvir (Yalanı süslemek) anlamındadır. Söz taşıyan, bir haberi, bir sözü ilâveler yaparak başkalarına yetiştiren, ispiyoncu.

Navigasyon; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren bir sistem olup, yazacağınız adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzendir.

Opsiyon; Bir alışverişin karara bağlanması için genellikle satıcının alıcıya tanıdığı süre. Bekleme Hakkı. Seçme Yetkisi. Belli bir tarih için vapur, uçak, otel vb. önceden ödeme yapılmadan şarta bağlı yer ayırtma.  Bankacılık işlemlerinde süre tanıma.

Stabil; Dayanıklı, sağlam, dengeli, düz, kararlı, değişmez, istikrarlı. Hasara karşı direnç gösteren ve normal yapısını sürdüren bir kimyasal madde ya da bileşik olarak da anlamlandırılmaktadır.

Tavassut; Yardım amacıyla araya girme, aracılık etme, ara bulma, aracılık.

Tavşankanı; Çayın çok ve bereketli olması nedeniyle söylenen bir sözdür, rengiyle alakası yoktur. Tavşanın kanı, tavşan kesildikten sonra durmak bilmez, hatta kimi zaman avcılar gömerek karda bekletirler.

 (5) Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.

Elin (Milletin, Âlemin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, dedikodu ortamı doğunca herkes yalan, yanlış, haksız her şeyleri söyler anlamındadır.

Fabrikanın Akıbeti; Fabrikanın geleceği, sonu, sonuç durumu. Eninde sonunda, en sonunda, sonunda fabrikanın durumu.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Sükût İkrardan Gelir; Bir insanın kendisine yöneltilen itham, yargı ya da suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında sözlü, ya da kaş-göz işaretleriyle cevaplamak yerine susuyorsa hareketi o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. Kısaca yanıtlanması gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. Susmak doğrulamaktır. Ve buna en uygun sözlerden biri de; “İnkâr da aşktan gelir!”  sözüdür. ATASÖZÜ

Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

Vur Abalıya; Bütün özverinin yumuşak huylu kişiye yüklenmesi, sessiz güçsüz kişinin hırpalanması, hakkının çiğnenmesi durumu.

(6) Saniye sektirmeden ölüm; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(7) İntifa Hakkı; Kişinin başkasına ait bir bir mal üzerinde ömür boyu kullanma hakkına sahip olmasıdır. Bir mala sahip olmak, ya da malın bir kişiye ait olması anlamında değildir.

(8) Yasin yerine Sübhaneke demek; Bir fıkradan alıntı. Kur’an’da en uzun surelerden biri; Yasin, en kısa olan surelerden biri ise; Sübhaneke. Kur’an Kursunda isimlere göre ayetleri okutan hocaya ismi “Yasin” olan öğrencinin asıl adım “Sübhaneke” demesi.

(9) Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar… Hüseyni Makamında bir Malkara Türküsü.

(10) Turgut Özal'a yapılan suikast; 18 Haziran 1988. Kartal Demirağ'ın 2 el ateş ederek suikast girişiminde bulunduğu Özal'ın seken kurşundan parmağından yaralandığı biliniyordu. Oysa Turgut Özal, yere eğildiği sırada cam parçalarından elini keserek yaralanmıştı ve bu olay espri olarak “Parmaktan gazi” şeklinde dillendirilmişti.

(11) Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.

Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi gibi, sevgi ile nefreti ayıran çizgi de çok ince. (Söyleyeni hatırlayamadığım bir) ALINTI.

Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur. Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen. Gautama BUDHA

Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”

(12) Önce tuttun elimden, sonra neden bıraktın… Güftesi; Salih KORKMAZ’a, Bestesi; Suat SAYIN’a ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(13) Üzüntü kanserdir; Kanserden ölen Dale CARNEGIE, “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak!” adlı eserinde; “Üzüntü, kanserdir!” demiştir. (Bir bakıma CARNEGIE, yazdıklarına rağmen “Çok mu üzülmüştü, çok mu stresi vardı?” diye sormak gerektiğini düşünüyorum. )

Üzüntü ve stres kanser sebebi değildir; Yukarıdaki ve kaleme alamadığım yaklaşımlara karşın Prof. Dr. Michael HUN; “Üzüntü ve stresin kanser yapmadığını” iddia etmiştir.

(14) Korku, aklın düşmanıdır. Akıldışı tepkiler korkunun sonucudur.  Korkunun yol açtığı duygusal belirtilerden biri de öfkedir. Soner YALÇIN

(15) Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE

Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

(16) Mahmure; Sarhoşluğun verdiği sersemlik. Uyku basmış baygın göz. Elinde cımbızı, aynası, cumbada oturur Mahmure… şeklinde bir Soner OLGUN şarkısı.