Bir bakıma uğur/lu rakamımdı; 333. Fazla detaya girmememe gerek yok, hani bazı sanatkârların, özellikle artistlerin fotoğrafları çekilirken cheese (İngilizce. Türkçesi “Peynir”) demek yerine “Dudaklarının görüntüsü iyi çıksın!” diye söyledikleri söz gibi bir söz, düşüncelerimle hiç de alâkası olmayan.
Ama aslı öyle değil.
Rahmetli babam, gecikmeli bir kooperatiften emekli ikramiyesini heba ederek, kenarda-köşede birikmişlerini hibe edip, eşten-dosttan destek, bankadan accıcık(!) kredi ile bir ev sahibi olmuştu.
Evi sahiplenmek için o kadar çok ümitle beklemişti ki kira ile oturduğumuz evde.
“Evimde bir gün bile oturmadan ölürsem, gözlerim açık gideceğim!” deyip de (tesadüf denmesi mümkünsüz!) 3 Bloktan oluşan sitenin, 3 Numaralı Bloğunun (8. Katında) 33 numaralı dairesini sahiplenmiş, ancak 3 Yıl, 3 Ay ve 3 Gün oturduktan sonra rahmetli olmuştu!
Fark; kendisinin yokluğunu hisseden annemi de hemen yanında götürmüş olmasıydı. Öyle ki Muhtarlığın ihbar gibi telkiniyle gelen polisler ve Hükümet (ya da Aile) Doktoru (Her neyse) olayı intihar ya da öldürülme (cinayet gibi) yorumlamışlar, 333 ile hiç ilgisi olmaz bir şekilde beni, Site ve Blog Yöneticilerini, komşuları sorgulamışlardı.
İlgililerce otopsi yaptırılmıştı, normal ölümdü, kalp yetmezliği(!) gibi bir buluşla, akıl-sır erdiremeyecek gibi. Bir karı-koca, merkezi sistem kalorifer destekli bir evde, yan odada horlayan oğullarına hissettirmeden, belki de ve neredeyse aynı anda kalpleri durarak nasıl ölürlerdi ki?
Sitenin ilk yönetiminin, Yönetim Plânında kesin kurallarından biri tüm site sakinlerinin (Kiraya verildiği takdirde kiracıların da) evli (doğal ve tercihli olarak çoluk-çocuklu) olmaları, sitede öğrenciler dâhil yalnız olanlara ev kiralanmaması ve evlerde kedi, köpek gibi hayvanların beslenmemesi şartları vardı, akla gelebilecek diğer ağır şartlar yanında.
Nefes almak serbestti!
Annemi, babamı aynı gün yitirip, gereklilikleri yapıp çeşitli badireler atlattıktan(1) sonra acımı bile hazmedemeden Site Yönetimi tarafından “Bekâra ev yok!” kuralıyla sorguya çekilmek, anlaşılamamak üzmüştü beni ve kesin tavrımı belli edip fikrimi söylemek zorunda kalmıştım.
“Ülkemde kurallar uygulanmamak üzere konulmuştur. Sırf “Yönetim Plânında yazılı, siz istiyorsunuz!” diye evlenmem mümkün değil ki! Allah’ımın ilâhi takdiri nedeniyle ya bu deve güdülecek, ya da hapırsanız da, köpürseniz(1) de bu deve güdülecek! Konu benim yönümden kapanmıştır…”
Site Yönetimi yine de boş durmayı uygun görmemişti! Hayret ettim, sitede ne kadar çok güzel, hanımefendi, edepli, terbiyeli, bekâr kızlar varmış. Belki ithal edilenler de vardı, tesadüfen karşılaşıp da içimden fesatlık(2) geçirmediğim.
Gönlüme sultan gerekti, görerek heveslenerek değil, Tanrımın işareti ile sevmem, sonunda aile olmaya karar vermem, zorla değil, yıllar geçse de hiçbir şarta-şurta, kurala, cisme önem vermeksizin evlenmeliydim. Aramakla bulunmazdı ki, meğerki rastgele!
Ancak bir yuvaya, anne-babaya alışkın olan ben, evimi çeviremiyor, döndüremiyordum. Yemeğimi dışarıda yiyor veya sipariş veriyordum, bulaşıklarımı yıkayabilir, çamaşır makinesini çalıştırabiliyor, televizyonu, lâmbaları açıp kapatabiliyordum! O kadar işte!
Her yer, özellikle kapısını açıp havalandırmayı bile beceremediğim anne-babamın odalarında abartı gibi görünecek olsa da neredeyse parmak kalınlığında toz birikmişti. Diğer bölgelerde ise parmak izlerimin hüner ve maharetleri kesinlikle belliydi.
Yaşamaktan yorulduğumu hissettiğim, ömrümün tükendiğini, ama bitmediğini, bitemediğini hayretle gözlemlediğim solgun dünyamda bir tatil gününün akşamüzerine doğru, dışarıya çıkamadığım için devamlı olarak kapalı duran kapımın parmak uçlarıyla tıklatıldığını neredeyse duymadım, galiba hissettim.
Gelenler karşımdaki daireden Bilâl Ağabey, Gülbiye Teyze ve Feraye Abla idi, annemin-babamın has, güzide(2), neredeyse temel komşuları diyeceğim. Kapıyı açmamla beraber;
“Öf! İğk! Huh! Bu ne ya! Hiç m havalandırmazsın evini?” gibi sözler çalındı kulağıma, iğneler gibi, hangisini, kimin söylediğini fark edemediğim. Feraye Abla;
“Sen bize gel bir, misafirimiz ol hele, birer çay içelim. Burada da konuşuruz, ama sen yarın maçlara mı gidersin, sinemalara mı gidersin, yoksa özelin var da meşgul mü olursun, ne yaparsın bilemem. Ancak sabahtan evin bize ait olacağı için anahtarı bize bırak. Hatta gerek yok, annenler yaşarken bir yedeği bizde vardı zaten, sen kaybolduğunu bildir, yeterli!”
“Anladım ablam, peşinen teşekkür ederim!”
Kapıyı çektim, iki adımlık mesafede karşı eve girdiğimizde mikrofonu (aslında; “sözü” demem gerek) Gülbiye (“Teyze” demiştim, ama ona da herhalde “Abla” demem gerekti!) aldı eline;
“Bak oğlum! Yalnızlık Allah’a mahsus! Benim koca kız, bugüne değin tüm nasiplerini reddetti. Bugün biz varız, peki, yarın? İllâ sevecekmiş, prensi beyaz atıyla gelecekmiş, falan. Sen, bizim kız gibi yapma, ara, gayret et, tatil yap sık sık, bir yerlere git!..
Tamam! Yarın evini pırıl pırıl yaparız, bu; bizim için angarya olmaz, ama çözüm gerek. İyi düşün. Feraye Ablan gibi olma! Şöyle geniş bir ufuk çiz kendine, manavdan sebze-meyve alır gibi karşı tarafı rahatsız edecek şekilde bakmaksızın karşındakini gör! Yardım istersen destek olalım!”
Sözlerini bu kadarla mı noktalamıştı Gülbiye Abla? Belki! Ondan sonra mikrofonu Feraye Abla almıştı;
“İstersen destek olayım. İş arkadaşlarımın çoğunun yetişkin kızları, kardeşleri, baldızları, görümceleri var. İstersen seni onlarla karşılaştırayım vesile icat ederek. Kim bilir senin sayende benim de kısmetin açılır, bakarsın beyaz atlı prensimle karşılaşırım. Artık leblebinin kırığı, üzümün diye sızlanacak devrim geçmek üzere, neredeyse yakında EKKKA olacağım, yahu!”
“O ne demek Abla?”
“Evde Kalmış Kart Kız Adayı!”
Gülbiye Abla taşı gediğine yerleştirmekte gecikmedi;
“Ha, şunu bildin ya! Artıkın(2) gözüm açık gitmem!”
Ablam daha baskın çıktı;
“Demek bu evde göze batacak kadar fazla olmaktayım, öyle mi? Sözlerini ağzından yel alsın. Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın! Hazırsa bir şeyler, ne yapalım, hem ağlarım, hem giderim!”
“Bir de duygu sömürüsü(3) yaparmış! Nereden nereye? Ben oğlandan, Tolga’dan bahsediyorum, söz nerelere geldi? Neyse! Konu şu oğlum, dediğim gibi. Yalnızlığın, kimsesizliğin sana dert. Evinin bakıma ihtiyacı var, eşini buluncaya kadar, hatta bulsan bile…
Biz, Bilâl Ağabeyin dâhil üçümüz de üç koldan evine bakacak birini bulmaya çalışalım mı? Bütçeden böyle bir gider için para ayırabilecek misin? Eğer evine bakacak kişi, kendi evde olduğu zamanlar seni evde istemezse bu şartı ya da her neyse isteği yerine getirebilecek misin? Merak etme, gerekirse kızım veya ben, birimizden birimiz ona da, sana da destek oluruz…
Ancak sana karşı yüzümüzün eğik olmaması için bulabileceğimiz ya da tavsiye üzerine sana göstereceğimiz adayın, soyunu-sopunu incelemeden kesinlikle evine almayız, ancak sakın ola; “Evine al!’ dediğimizi de sen iyice araştırmadan evine alma!”
“Abla! Ne kadar iyi fikirleriniz var!”
Bilâl Ağabey söze karışmak gereğini hissetti (Herhalde);
“Eee, oğlum! Atalarımız; ‘Ev alma, komşu al!’ demişler. Babanı iş yerinden tanıdığım için, hemen komşu oldum, babana. İyi insandı baban, Allah rahmet etsin!”
“İyiliğinizi unutmayacağım. Evin anahtarı sizde var zaten. Gene de bendeki yedek anahtarı da size bırakayım. Yarın sabahtan itibaren akşama kadar kaybolacağım…
Bence önemli, şimdi ve hemen söz veriyorum. Eğer bana yardım edecek bir kardeş bulursanız, hemen izin alıp tatile çıkacağım ve ‘Gel!’ demedikçe geri dönmeyeceğim. Çünkü evim birkaç günde kendine gelecek gibi değil; ‘Öğk! İğk!’ dediniz ya! Ablalarım, ağabeyim esirgemediğiniz kardeş yönelişi için sonsuz teşekkürler. Çay, kurabiye, poğaçalar için de ayrıca…
Feraye Abla seni unutmam mümkün değil, asla! Beni ne zaman yakıştırırsan yanına Fizan’a da, umreye de, hacca da giderim seninle. Belki beyaz atlı prensini bulursan, bu sana olan minnet borcumu ödemem için de şans yaratmış bile olur! Kısaca; emrindeyim ablam…”
Türkçemizde tekerleme olan güzel bir söz var; “Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan, nınnırınınnın(2)” gibi. Ancak duygu sömürüsü yapmak Allah’ın gerzek(2) kullarını şımartışıydı;
“Sizleri üzdüm, meşgul ettim! Bana doyum olmaz, çevreme verdiğim rahatsızlık için…”
Bilâl Ağabey çıldırır gibiydi;
“Sırtın kaşınıyor gibi görünse de, ayaklarımın altına almamak için sabır gösterirken…”
“Anladım Ağabeyim! Allah’ın izniyle evime gidiyorum, o sözü söylemeden…”
Günler ve günler, geceler, haftalar geçti daha sonraları soran bakışlarımın cevapsız kaldığı, çünkü ablamla aynı iş yerinde çalışmaya başlamıştım, isteğim üzerine, yatay geçiş yaparak...
Yine günler ve günler, geceler, haftalar geçti sözüm ona ablama kısmet çıkacak beklentisi ve umuduyla.
“Ne dersin, bugün -yine- abla-kardeş mesaiden sonra evlerimize yürüyerek gidelim mi? Çok sinemasadım… Tiyatrosadım… Lunaparka gidelim mi? Sana İskender ısmarlayayım mı?”
“Bugün kandil abla! Simitleri ben alayım, akşam sizde ya da benim evimde simitle akşam yemeğini geçiştirelim, iftar yapıyormuşuz gibi, sonra da mevlidi dinleriz kanalların birinden…”
Sustuğumda, “Yok! Yok!” diye iç geçirdim. Ablamın şansına prens, bana sultan gözükmüyordu caddelerde, sokaklarda, mekânlarda da.
“Tuzsuz kabak çekirdeği alalım oğlum, mevlit olamazsa, bulamazsak televizyonda yeni bir dizi başlıyormuş, bence anne ve babamla birlikte bizde seyredelim, kafamıza uyarsa ne âlâ, uymazsa, senin dediğin gibi; ‘Evli, evine! Sana doyum olmaz!” anlamında…”
Kuru yemişçiye girdik ve…
Feraye Ablam, neredeyse diz çöker gibi bayılmak üzereyken zor zapt ettim kendisini.
İçeride omuzunda iki yıldız olan haki elbiseli bir subay vardı, deyim yerindeyse; “Tığ gibi, dipçik gibi” artı yakışıklı, cengâver, “Huyu ablamın huyuna denk, uygun!” denecek gibi…
“Abla! İyi misin? Taksiye kadar yürüyebilecek misin?” diye sorduğumda, o subay da hareketlendi, ama edebi, görgüsü, dikkati ve hissettiğim kadarıyla endişesi nedeniyle dokunmamaya dikkat ederek, hemen peşimizi takip etmeye başladı. Taksi gelip de ablamı taksiye bindirirken; “İzninizle, mecburum!” diyerek ön tarafa oturdu, hastaneye doğru giderken yüzü arkaya dönüktü yol boyu ilerlerken.
Serüveni uzun uzun şekillendirmeye, renklendirmeye çalışmamın gereği yok. Tıpta ismi karışık söylenen bir olgu. Karşılıklı olarak heyecanla hissedilip yaşanan; ablam için beyaz atlı prensi, uluorta herkesin isimlendireceği gibi “Love Story”…
Ablam kendine gelip doğası gereği karşısındakinin “Geçmiş olsun!” dileği, daha sonra “İyi misiniz?” daha da sonraları bir iki kez daha; “İyi misin?” tezahüratı ve Tolga’nın (Bu; benim, tekrarlamam gereksiz) dama atılan pabucu!
“Harç bitti, inşaat paydos!” gereği ve gerçekten Tolga’ya doyulamayacağının gerçek ispatı; “Herkes yoluna, sevgililer birbirinin koluna” dileği ile iyi bir başlangıç…
Onlar erdiler muratlarına ama sadece nikâh olarak, sebebini ablamdan daha sonra öğrenecektim çok sade bir şekilde yerine getirilen nikâh töreni sonrası. Kerevetlerine çıkanlar arasında ben de vardım, iyi dileklerimle!
Yaşam; damat adayının izin süresi kadar içinde onlarla iyi geçiyor olsa gerekti, oysa benim için; “Hay-huyla” geçiyordu, abla desteğinden mahrum, yoksul olarak.
Ablam bir gün telefon etti;
“Unutmuşum, hangi yemekleri severdin?”
“Oh! Ho!”
“Anlaşıldı, yarın Cumartesi, öğle yemeğinde bizdesin. Ha bir de hemen bir hafta-on gün kadar izin alıp bir yerlere tatile gitmeyi planlamaya başla demek isterim!”
“Abla, yoksa?”
“Ağır ol da molla desinler(4), acele işe şeytan karışır. Bana anlattığına göre; o da arıyormuş senin gibi gönlünün sultanını. Benim neyi beklediğimi biliyorsun zaten. Şimdi şark görevindeymiş, görev süresi dolduğundan ve üsteğmenlikteki süresi yeterli olduğundan ataması yapılacakmış, ayrıca kurmaylık(2) için de çalışacakmış. Bana dediği; ‘Bekle! Atamam yapılsın, evlenelim, ayrılma sorunu yaşamaksızın, bilmeksizin…’
Bekleyeceğim, yaşamımda beklediğim tek şans o…”
“Abla bu kadar kısa zamanda İkametgâh Belgesi, Nüfus Kâğıdı Sureti, zimmetleme…”
“Orda dur, kaşınma istersen…
Tamam, bazı şeyler sayende oldu, ama sağ elinin de sol elinden haberi olmaması gerek, değil mi? Bilmem, anlatabildim mi? Dilerim ve isterim ki bir gün sen de gönlünün sultanına rastladığında…”
“Hayır dualarını eksik etme abla!”
“O zaman sevildiğini bil ve yarın öğlene bize gelmeyi unutma!..”
Öğle yemeğinde hanım-hanımcık Emine adında dul bir abla vardı masada…
Konuşuldu, konuştuk, “Anlaştık!” sözü yavan kalırdı, ben muhtaçtım himmete, o; “Olursa olur!” tavrındaydı.
Tatil için plân yapmak hiç aklımdan geçmediği için araştırma yapmamıştım. Yorucu bir çalışma bekliyordu beni internette; 3 ve 333 şeklindeki saplantılarım için.
Arayan Mevlâ’sını da, tatilini de, oda numarasını da bulurdu 333 olarak, nitekim buldum da. Akdeniz’de bana “İyi” intibaını(2) ve “Her şey güzel olacak!” havasını veren bir otelde tatil yapacaktım.
Gün; uçak bileti alma, bankadan para çekme, Emine Ablaya evimin ıcığını-cıcığını(3) anlatma, bırakmam gerekenleri bırakma, evine git-gel yapmak yerine evimde kalabileceğini tembihleme veya rica etme ve “Allahaısmarladık!” tezahüratıma “Güle Güle!” eklentisi içtenlikle (gibi/galiba)!..
Tatilim, tatildi hani, her şey dâhil, ancak monotonluk sıkıyordu insanı. “Homini gırtlak, tumba yatak…(5)”
Alışkanlık ya da hobilerim yoktu ki, hani resim yapmak, öykü yazmak, şiir dizmek gibi…
Üstelik her şey dâhil olsa da içki alışkanlığım da çoğu göbekli, sutyenlerine sığmayan memeleri sarkık, genelde yabancı olan, konuşma adabından yoksun, gürültücü daha sabahtan içkiye başlayan kişilerle vakit geçirmek o kadar zordu ki benim için!
Nihayet beklediğim telefon geldi; “Gel!” şeklinde. Ancak şanssızlık o gün için uçakta yer yoktu. Mecburen ertesi gün için aldım biletimi. Danışmaya (“Ertesi gün için” dediğimi sandığım düşüncemle) çıkış işlemlerimi hazırlamalarımı söyledim.
Yavaş yavaş toparlanma moduna girmeliydim, girdim de. Etajer üstüne koyduğum bavuluma son gün kullanacaklarım dışındakileri önce sırasını sekisini düzenlemek için yatağın üstüne koymağa başladım. Pantolon, gömlek, tişört, iç çamaşırların incinme(!) şekillerine göre yavaş yavaş yerleştirmeye başlayacaktım, bir bakıma sevinçle diyeceğim bir şekilde.
Kapı anahtarı hani şu kapıyı açmaya olduğu gibi elektriklere de kumanda eden kart bende olmasına rağmen kapım parmak uçlarıyla çalındı.
Kapıyı açtığımda neredeyse üryan diyeceğim bir genç kızla bir otel görevlisi vardı, karşımda, her ikisinin de gözleri hayretten açılmış, dillerini yutmuşlar gibi.
Karşılıklı bakıştık, o benim bakımsız Tarzan gibi bedenime, pazu mazereti olan kollarıma bakarken, ben onu baştan aşağı süzmek değil, gözden geçirir gibi röntgenini çekiyordum sanki!
Veya bir bakıma fotokopi ile çoğaltıyor gibiydim desem, daha doğru bir söz dizisi yakalamış olacaktım.
Atlet vardı üzerinde, yoksa tişört, buluz, gömlek mi, demeliydim. Dekoltesi açık, askılı gibi bir şey ve nasıl bir sutyen takmıştıysa meme uçları dışarıdan belli gibiydi, diriliği, iriliği ile ilgili bir kanaat serdetmem uygun değildi (affedersiniz!), hoş olmazdı hem.
Gömlek ya da üstündeki her neyse belinden düğümlüydü, göbeği açık, utansam da yeniden “affedersiniz!” kapsamlı mini ötesi bir şort ve parmak arası terlik ve tekrar etmemde sakınca olmayacak hayret dolu deniz yüklü gözlerle süzmeye devam ediyordu beni.
Saçları başlangıçta fark etmemiştim, aşağılara bakmaktan yukarılarla meşgul olmamıştım galiba, ayıp ki ayıptı, sarıydı saçları. Kaçıncı kez, belki de son defa; affedersiniz!
Biraz sonra bell boy(3) denen görevli, bir minibüs(!) cesametindeki bavulunu getirdiğinde hâlâ iki kelimeyi uç uca getirememiş bizlere hayretle baktı. Nihayet ilk gelen diline komut verdi;
“Hanımefendi, bugünden itibaren odanın yeni sahibi…”
“Ben daha çıkmadım ki, yarın çıkacaktım?!”
“Valla efendim, talimat vermişsiniz! Müşteri memnuniyeti bizim için esastır, hesabınızı ödeyeceğinizden dolayı endişemiz olmadığından, oda talebinde bulunan bu yorgun hanımefendi için başka bir odamız da olmadığından odayı ona vermek zorunda kaldık.
Olga Hanım sadece depozit değil, kalacağı tüm günlerin bedellerini de peşinen ödedi. Sanırım sorununuzu Danışma ile çözmeniz gerekecek!”
“Önemli değil! Yurdumuza gelen yabancı bir misafir. ‘Başka bir odamız yok!’ diyorsunuz. Revirde falan yer yok mu, personelden biri bu gece için evine gidemez mi?”
“Sanırım konu, benim yetkim dışında!”
Genç kızın yabancı olduğunu aklıma getirmeksizin yahut da önemsemeksizin;
Hanımefendi siz dinlenekoyun(1), ben ödememi yapıp odayı boşaltayım, servise telefon edin, çarşafları, havluları falan değiştirsinler, odanın genel temizliğini usulünce yapsınlar, odayı size öyle teslim etsinler. Sanırım benim hatam, ‘Yarın’ demeyi unutmuş olsam gerek. Dolaysıyla da ceremesini çekmeliyim!”
Genç kız dilini yutmuş gibi karşımda dikilmeye devam ediyordu. Avucumun içiyle alnıma vurdum ve görevliye sordum,
“Tabii ya! Bu hanım kız yabancı, de mi? Zırnık Türkçe bilmiyor tabii…”
“Rus efendim!”
Genç kıza dönüp İngilizce sordum;
“Do you speak English(6)?”
Dilindeki sorun devam ediyor olsa gerekti. Başparmağı ile işaret parmağı arasında yarım santim kadar açıklık bırakarak işaret verdi. “Anlamı; “Biraz!” olsa gerekti, ağzını açmadığına göre. Sesi kıymetli miydi yoksa? Hemi de çok?
“Danışmada Rusça bilen var, efendim!”
Mademki işaret dili ulusal bir dildi, lâvaboyu işaretledim. Saatimi gösterip “10 minutes(6), Wash your face(6)! Have a rest or relax(6)!” dedim. Cümleyi doğru kurup kuramayacağım önemi yerine, anlayıp anlayamayacağı konusunda tereddüdüm olduğu için, cüzdanımı çıkartıp, şaklabanlık gayretim dâhil, “Hesabı ödeyip, hemen döneceğimi” söyleyip parmaklarımla yürüme işaretiyle belgeledim!
Anladı galiba, ben görevlilerle Danışmaya inerken o da beni takip etti.
Danışma, ya da Reception her neyse ben sakin sakin derdimi, bir bakıma hatamı anlatırken, o bağıra-çağıra, sabah olmasına rağmen ortalığı ayağa kaldırdığına önem vermeksizin konuşuyor, daha doğrusu tam anlamıyla öğürerek kusuyordu(1)!
Sonuç; rıza göstermişti, daha doğrusu acıyıp uygun karşılamıştı, kendisi için sakıncasının olmadığını ilgililere belirterek. Odaya portatif bir yatak konacak erkenden yatıp, erkenden kalkacaktım, odayı üleştiğimizde yayla gibi yatak onun olacaktı.
Lâvaboyu kilitleyecek, herhangi bir daha doğrusu onun her durumunda, soyunurken, giyinirken, dişini fırçalarken, pijamasını giyerken, akla ne gelirse sırtım daima dönük olacaktı!
Kendi kendime sessizce, hatta içimden; “Olmaz! Mümkün değil!” sözünü; “Olur! Olur! Bal gibi olur!” şeklinde tercüme etmiştim kendime! Bir tam gün ve gece kuluçkada yatan gurk tavuk gibi yerimde (yani portatif yatağımda) bekleyecek, uyuyabilirsem, uyuyacaktım.
Üstelik şaşkınlığımı hoş görmesini dilemem gerekli ki temizlik için gelen görevlilere ben dışarılarda “lây lây lôm(3)” şeklinde çaresizliğimi yaşarken o yayla gibi yatakta benim yatacağımı işaretlemiş.
Enteresan olan diğer konu, yine şaşkınlığımın karesi, hatta küpü halinde yatak üstünde bıraktığım çamaşırlarımı (evet iç çamaşırlarım dâhil, hepsini) bavuluma düzenli bir şekilde yerleştirmişti, otele ait kalem ve A-4 kâğıda yerlerini işaretlediği bir kâğıtla.
Titiz olsa gerekti, nereden, nasıl temin ettiğini bilmediğim plâstik ve poşetlerle kaplı idi bavulumdaki tüm envanter(2) düzenli ve tertipli olarak.
Ve sonra ben grand tuvalet gibi otelin orasında-burasında saklanmaya, gizlenmeye çalışırken o benim her anımda yanımda, yakınımda olma gayreti yaşıyordu.
İşaret etti; “Soyun! Denize gidelim!” şeklinde. Türkçemizde “Yo! Yo!” İngilizcede “No! No!” demekti, Rusçasını bilmiyordum. Daha doğrusu “Evet!” demenin “Da!” olduğunu biliyordum da, “I-ıh!” demeyi öğrenememiştim!
Denize gitti, geldi. Duşunu almış olsa gerekti, üstüme doğru gelip ıslak saçlarını serpme hareketini ikinci bir “Yo! No!” sözlerimle kösteklemeye çalıştım.
Gülümsedi, bacaklarına havlusunu sarmıştı, gülümsemek deniz artı gök olarak o gözlere o kadar mı yakışırdı?
“Hop! Ne oluyor? Kim var orada? Bu giyim kuşamlı asar-ı atika(3) adam, çölde bir Eskimo, kutupta bir yamyam değil miydi, nevi şahsına münhasır(3), hem yalnız, kimsesiz, kalbi boş! Üstelik sıcacık bir iklimde olmasına karşın; titreyen, şaşkın, kendini yitirmek üzere olduğunu bilmeyen, bir âfeti devran(3) karşısında Türkçesini bile unutmaya meyilli, kişiliğini yitirmeye çeyrek kaldığının farkında olmayan Tolga isimli çaresiz, yaşam için gereksiz adam…
Günün bitimine şu kadar artı bir de uzun bir gece vardı, sabah nasıl olsa; “Yolcu yolunda gerek!” tavrında olacaktı, eğer sabretmekte başarılı olursa.
Şimdiden sonra jokeri olmadığı gibi, kaçıp kurtulması da yoktu veya mümkün değildi. Yok olmak? Çare olabilirdi belki, ama nasıl? Yiğitlik; doğru bir deyimle tutulmak, tutuklanmak, sevgi dağarcığında esamisi bile olmayan bir bilinmeyene yönelmek % 99 başarı demek miydi? Saçma!
Kargacık-burgacık yazılarla donatılmış yazılar ve altına Türkçe yazılmış cümlelerle yanıma gelip defterini açtı;
“İskender meşhur, ısmarla bana!”
Arenada savaşan gladyatörler gibi işaretledi başparmağını önce aşağıya, sonra yukarıya birkaç kez ve “Ne olur?” işareti ekinde; “Uyuma!” ertesi gün için; “Uçma!” şeklinde.
Başparmağıma yukarıyı gösterdim, elinden tuttum, koluma girdi, sekerek yürürken birkaç kez; “Tolga” dedi, oysa uyumluydu isimlerimiz, gene de ismini aklımda tutamamıştım.
Taksi şoförüne adres sordum, “Oraya götür!” dedim…
“Yedik, içtik! Afiyet olsun!” sözünü İngilizce diyecek kadar bile takatim kalmamıştı, gözlerine bakarken, hapis gibi kalarak. O defterini açtı yeniden, okuttu ve tekrarladı; “Afiyet olsun!”
Daha gün bitmemişti bile, kolumdaydı, ben bende değildim. Ben beni yitirmek üzere değil, doğrudan doğruya, ben beni düpedüz yitirmiştim. Beklediğimdi, bulamadığım, bulmamın asla mümkün olamayacağı, bir tam gün içine sığamayacak bir rüya, bir hayal, imkânsız, bana hiç de “Yazık” değil, ama hissettiğim kadarıyla ona “Yazık olmaz mıydı?”
Nihayeti iznimi uzatırdım, ama ne işe yarardı, sonunda, sonuçta ayrılık işkencesi olacak olduktan sonra.
Düşünmekten yorulmak üzereyken, gözlerini gözlerime dikerek sahilde bir kanepeye oturtturdu beni. Bildiği bir şarkıyı söyleyerek kendi kendine, kendi başına dans etmeye başladı, etrafını, meraklı bakışları, gözleri umursamaksızın.
Ne ay bugüne kadar böyle parlamamış, ne de yıldızlar bir genç kızın dansına bu kadar gönüllü olarak katılmamışlardı. Mehtap uyanıktı, yakamozda tüm canlılar genç kıza, yani Olga’ya eşlik etme çabasındaydılar.
Nefes almaya çalışırken “Nasılsın?” diye sorduğumda, defterini açıp cevapladı; “İyiyim!” diyecek kadar uzundu cevabı!
Dünyaya gelişime şükrediyordum. Eğer daha önce dünyaya gelmişsem böyle bir serüven kesinlikle kalmamıştı aklımda. Dünyaya bir kez daha gelsem yeniden böyle bir yaşama kavuşmam asla mümkün değildi, reenkarnasyon-dejavu(7) ikilemi; imkânsız.
Dün zaten geçmişti, boş hem bomboş, hatta tüm dünler, yarın ne olacağım bilgim dâhilinde değildi, ne olacağım belirsizdi, bugünse bitmeye zorlamaktaydı kendini.
Ve itiraf etmem gerek 24 saat bile olmamıştı, nefesini solumadan, konuşmadan, kucaklamadan, sıcaklığını hissedip yaşamadan.
Sevmiştim bu kızı, hatta daha ilerisini de bilmediğimi söylemem gerek ki âşık da olmuştum. Âşıktım bu kıza, bir nefes kadar yakın, bir ömür kadar uzak olma mecburiyeti ile sessiz. Zaten aşk yaşanıyorsa kelimeler, cümleler, sözler kifayetsiz(8) kalmıyor muydu?
Zaten lisana da gerek yoktu, aynı yöne bakmak(9) yeterliydi ve bakışlar(10) tüm denilmek istenenlerin tercümesiydi, hele ki gök, deniz ve gözler bir araya gelince, susamadan, acıkmadan…
Durdu Olga, yanıma gelip oturdu, defterde bir cümleyi aradı, okutmadan önce, elleriyle gözlerimi kapatıp açtı, sonra gözlerini kapatarak yapmamı istediğini belirtti, gözlerini bir süre kapatıp sonra açarak.
Gözlerimi kapattım, sanırım çevremizdeki kimseyi umursamamıştı, dudaklarıma dokundu dudaklarıyla ufacık bir ıslık gibi, gözlerime dokundu, açmamı ister gibi ve defterin o sayfasını açıp eliyle; “Oku!” der gibi işaret etti.
“Seni seviyorum”
Tekrarladı, hazmedercesine, hece hece noktalar gibi;
“Sen sev-yo-rum!”
Galiba Türkçeye çeviren “i” harflerini unutmuştu, bence sakıncası yoktu!
Kol saatim yoktu, cep telefonumdaki saatten de anlatmam zordu. Meydandaki saati işaretleyip 9 dan 21 e kadar bir tam tur işaretleyip havaya bir soru işareti çizdim.
Kafasını “Evet!” anlamında sallayıp kalbini işaretledi ve sonra kalbimi işaretleyip parmağıyla kalbimin üzerine soru işareti çizdi.
Omuz silkemezdim. Hem de dünyayı umursamadım dünyayı, eğildim dudaklarına iade etmek ister gibi onun dokunuşunu.
Öptü, yaşamımda ilk kez bir kız öptü beni, öpüştük, utandık, hızlıca bir taksi durağına yöneldik.
Otel kapanmamıştı, ışıklar yanıyordu, zaten kapanması da mümkünsüzdü. Lobide oturdum, işaretle yüzünü yıkamasını, pijamasını giymesini belirttim, kol saatim varmışçasına, kolumu işaretleyip işaret parmağımı ortasından kesiyormuş gibi işaretledim.
Kim ne derse desin, kadınlar erkeklerden daha zeki, akıllı, anlayışlı, âşık, Tanrının sadece onlara bağışladığı altıncı hislere sahiptiler, sezileri güçlüydü. Yoksa kadının fendi, erkeği her zaman nasıl yenerdi ki?
Oda kapısının kartı ondaydı zaten, sakıncası, daha önce de dediğim gibi ışıkların yanışı da o kartın kullanımına bağlı olmasıydı ve eğer uyursa bu sokakta kalışımın tescili olacaktı.
Unuttuğum konu; meziyetlerini tek tek sayıp belirttiğim halde beni unutmayacağını düşünemememdi. Elektrikler sönük ve kapı kartı kapı üzerindeydi.
Yıkanmış, pijamalarını giymiş, portatif yatakta derin bir şekilde soluyarak uyumaya başlamıştı. Bilmediğim tek şey; bavul üstündeki adresimin yazılı olduğu adres kartımı sahiplenmiş olmasıydı.
Oysa ben onun Olga isminden başka hiçbir şeye sahip değildim, hatta soy ismi bile dâhil. Ahlâkım; çantasını ve özellerini karıştırmama engeldi.
Ses etmemeye gayret ettim. O vakitte; “Sen kalk, yatağa yat, ben portatif yatağa yatayım!” şeklinde bir gösteri gerçekleştirmeme gerek yoktu
Üstelik güzel ötesinde güzeldi, değil öpmeye, sevmeye bile kıyamazdın, hele ki cinsellik? İnsan aklından geçirmeye bile kalksa Allah taş ederdi insanı, hem Allah bu konuda egemenliğini hissettirmeye mecburdu, affı asla ne konu ne de kabul etmeliydi!
Olga’nın kolları tıpkı bebeklerin rahat uyuyuşlarının sembolü gibi başının iki yanındaydı. Ellerini üşümesin diye pike altına sokma çabası yaşayarak uyandırma ihtimalini göz ardı etmek istemedim. Aynı düşünceyle üstünü örtme düşüncesini de aklımdan geçirmedim.
Üşür gibi olduğunu hissederse nasıl olsa bürünürdü nevresimine. Yorgundu, dinlenmeliydi, benim, bana vakit ayırması bencil yüklü dileğimi asla hissetmemeliydi.
Usulca yattım, ne özenle sayı saymam, hani ne de çitten atlayan koyunları beynimde görüntülemem yeterli değildi. Melekler de gökten saf saf inmiyorlardı(11)!
Gecenin o vaktinde güneş aydınlığı gibi aydınlandı dünyam.
“Seni seviyorum!” dedi unutmamış olarak dudaklarıma dokunduğunda. Yanıma uzandığında gündüzden farklı olarak tek eli kalbimin üzerinde idi ve yaşamımda ilk defa çok rahat uyudum, hiçbir şey düşünmeksizin.
Sanmak zorundayım, o da aynı rahatlığı hissederek uyumuş olsa gerekti.
Evde olsaydım, annem de yaşıyor olsaydı; onun “Tembel çocuk!” şarkısıyla uyanırdım. Bu sabah ve burada ise, dünyada her şeyin tek sahibi olan bir kız tarafından; “Seni seviyorum!” denilerek uyandırıldım, sıcak, ufacıcık bir dokunuş gibi olsa da Olga’nın dudaklarıyla.
Ve bitmemesini dilediğim bir gün başladı ben pike altında tembelliğe devam ederken; Olga dişlerini fırçalayıp duşunu alıncaya kadar.
Çektiğim, çekmekte olduğum ve çekeceğim, bitmesi mümkün olmayacak eziyeti çabuk unutmaya başlamam için kahvaltı etmeme gerek yoktu. Bavulum hazırdı zaten, hırsla elime aldım.
Bundan böyle kâbus gibi devam edeceğine inandığım günler için acilen terminale ulaşmalı, bir an önce unutma modunda kendim kendimde yer almalıydım.
“Seni seviyorum!” dedi yeniden, sonra elimden tutup Danışmaya götürdü beni. Dagıl-dugul(3), zambırık-zumburuk(3) diyeceğim bir şeyler konuştu lisan bilen elemanla. Tercüme etti çocuk;
“Gitmesin!” demiş, “Beni de götürsün!” demiş, “Sevdim, çok seviyorum!” demiş.
“Usulünce tercüme etmeye çalış genç arkadaşım; Onun yaşadığı bir gençlik heyecanıydı, bir tam gün bile sürmedi. O çocuk daha, unutur benim gibi içi geçmiş bir faniyi. Onun önünde aydınlık bir gelecek var, benimse mecburiyetlerim ve yalnızlığım. Unutsun beni!”
“Bu kadar güzel sözü kıt Rusçam ile çeviremem ki efendim. Siz ‘Hoşça kal!’ deyin, ben de ‘Hoşça kal!’ dedi diyeyim. Kalan sözleriniz için ek olarak söyleyebileceğim bir şey yok, efendim!”
Odundum ben, kereste bile değil, âdet yerini bulsun kabilinden sarıldım, ona sadece, kucakladım, öpmek ne haddimeydi, ulusal bir söz dizisini fısıldadım;
“Bay bay!”
Elini sallamadı muhtemelen, ben sırtımı döndüm, o da döndü mü, bilemiyorum. Ama dönmüş, gözleri yaşlıydı, taksiye binmeden önce elindeki not defterini alıp; “Beni üzme, unut!” diye yazdım.
Anlamamış gibi gözlerle baktı. Şakağını işaretledim işaret parmağımla, kendimi işaretledim ve havaya misket fırlatır işareti yaptım, işaret parmağımı başparmağımla sıkıştırdıktan sonra.
Ve kollarımı açıp kuşlar gibi uçma hareketini yelpazeledim.
İyice höykürmeye(1) başladı. Ben de tüm sınırların sonuna ulaşmıştım, en üst limiti zorlarken tükenmiştim.
“Kucakladım, bavulumu elimden yere ancak bırakarak. “Yaz!” diye yazdım defterine, bavulumun kapağından eksilen etiketi fark etmeksizin, kartlarımdan birini vererek işaretle “Ben sana yazacağım!” dediğim, oysa dediğim gibi, değil adresini soyadını bile bilmiyordum, söylemiş olsa da unutmam gerekliliği ile hatırımda tutmamayı yeğ tutmuş olsam gerekti.
Ben şehrime döner dönmez Rusça öğrenme gayreti yaşamaya başlayacaktım, âşıktım çünkü resmen ve tam anlamıyla.
O ise ben otelden ayrılır ayrılmaz ülkesine dönmüş, Türkçe öğrenmeyi plânlamış ve ülkesine döner dönmez öğrenmeye başlamış, bilmez hem bilemezdim!
Uzunca bir süre mektup hariç Türkçe, Rusça başka hiçbir lisan olmaksızın, kibrit çöpleri, karakalem çizgi resimlerle destekleyerek haberleştik, her türlü haberleşme imkânlarını kullanarak cep telefonlarıyla bile; “Eee! Aıı! Hım!” gibi sözlerle duraklayarak.
En çok kullandığımız söz; “Seni seviyorum!” idi ve daima Türkçe.
Özlemle, hasret çekerek ne kadar süre bu şekilde haberleştiğimiz aklımda değil, ben Rusça öğrenimimde “çat-pat” ilerisine geçmiştim, kısıtlı imkânlarımla, Olga galiba anlaşacak kadar veyahut da şöyle söyleyeyim Türkiye’de yaşasa Türkçesiyle “Aç kalmayacak gibi/kadar” rahat rahat yaşardı.
Sohbetimiz konuşmalarımızda koyulaşmıştı, annemi-babamı nasıl yitirdiğimden, yaşadıklarımdan, Bilâl Ağabey, Gülbiye ve Feraye Ablalardan bahsetmiştim doğal olarak. Hatta “komiklik olsun!” diye evli olmadığım için siteden atılmama ramak kaldığımdan bile bahsetmiştim, içten pazarlıklı olma amacım var mıydı?
Hayır!
Elbette birbirimizi seviyorduk, ama o kadar. Rusya neresiydi, Türkiye neresi? “Gel!” dese, gidemezdim. “Gel!” desem, şüpheli! Hem kendi adıma yapıp karşılayamayacağım bir dileği karşıdan beklemem eziyet olmaz mıydı ona?
Sinsi imiş, hissedememişim. Ağır bir söz oldu, o halde değiştirmeye gayret edeyim, sürpriz yapmaya ve sevgide doruğa ulaşmaya, bir genç kız olarak duygularını karşısındakine istediği gibi yaşatacak kadar güçlüymüş Olga.
İçimde hissedemediğim, daha doğrusu anlamlandırmakta sıkıntı çektiğim bir heyecan, mutluluk, sevinç vardı. Öyle ki asansörün ya da ayaklarımın sesinden etkilenen Bilâl Ağabey “Gel! Ablan ıspanaklı kol böreği yaptı!” dedi.
Reddetmemin mümkün olmadığı bir davet idi.
“Tamam Ağabey, hemen geleceğim, hele bir elimi yüzümü yıkayayım, biraz dinleneyim, içimdeki heyecanı sorgulayayım, hemen geleceğim!” dedim.
Oysa “Dünyada biricik sevdiğim(12)” dediğime neler anlatmamıştım ki? Bu nedenle üç-beş parça istiflediği bavulla Bilâl Ağabeyin kapısını çalmış. Kendini anlatmış “Sevgilisiyim!” diyerek Feraye Ablaya. Israrlarına rağmen kalmak istememiş, “Sürpriz yapacağım!” deyip, evimin yedek anahtarının kendilerinde olduğundan emin olarak, kapı anahtarımı istemiş.
Başarılı bir şekilde anahtarımı almış, evime yerleşmiş, hepsinde kendi olan pasaklı odam dâhil hiçbir yere dokunmadan, bavulunu gizlemiş, pijamalarını giyerek kapıda dönecek anahtar sesini duyabilecek şekilde kapıya yakın kanepe üstüne pusu kurmuş gibi uzanmıştı, ancak uyuklama moduna geçmeyi aklından bile geçirmeksizin, yüreğinde biriktirdiğini (sandığım) tüm özlemle.
Gülbiye ve Feraye Ablalar Bilâl Ağabeyin davetinde sürprizi bozmamak için ses çıkarmamışlardı. Yoksa ayak seslerimi, Bilâl Ağabeyin seslenişini duyup da bana sataşmamaları, lâf atmamaları mümkün müydü?
Nasıl olsa heyecanımın gerçekleştiğini duyamasalar bile hissedeceklerdi.
Kapıda dönen anahtarın sesini duyması ile birlikte hareketlense de, yapmaması gereken hatayı fark etmişti, ayakkabıları ayakkabı dolabında düzenli bir şekilde görünür konumdaydı. Benim bunu fark etmeyecek şekilde davranışım düşünülemezdi. Gene de farkında değilmişim gibi yaptım.
Usulca karşıma geçti;
“Ben geldim!” demesi ile birlikte hareketinin usulcalığına karşılık özlemle öptü beni.
Haberim yoktu, haberim oldu ve soluk soluğa kalıncaya kadar öptüm onu.
Sevgi yaşanırdı, her türlü fedakârlık üstlenilerek, aksi takdirde ilerisi asla aşk olmazdı!
333 iddiam, otele vermekte eksikli kaldığım bir talimat dilek veya istek; 24 saat içine sığmak yanında bir ömür için şekillenmişti.
“Seni seviyorum!”
“Seni seviyorum!” dediğinde mükemmel Türkçesi ile;
“Hadi ama…”
“Benimle evlenir misin?” dediğimde cevap üç kez aynı idi sonuncusunda ek olarak;
“Evet! Evet! Sonsuza kadar evet!”
Gerekli formaliteler, bürokratik ve yasal zorunluluklar tamamlandıktan sonra Feraye Abla ile aynı gün evlenecektik.
Tek farkla biz şehirde kalacaktık. Feraye Abla ile damat asker ağabey diğer bir şark hizmeti için görev yerine gideceklerdi, balayı niyetine.
Olga’nın yaşamında sadece anne ve babası olduğundan onlara da Türkçe öğrettiğinden ve bizim evlenmemizden sonra Türkiye’de (kabul etmeyeceğimi bildiği halde bizden ayrı olarak ayrı bir mekânda) her ne olursa olsun yaşamayı kurguladıklarını söylemediği için bilmek bir yana hissedemezdim bile…
Yaşıyoruz…
Başka söze gerek var mı?...
YAZANIN NOTLARI:
(1) Badire Atlatmak; Sıkıntılı bir dönemi atlatmak, tehlikeden kurtulmak, belâları savuşturmak.
Dinlenekoymak; Dinlenir durumda olmak, kalmak.
Hapırıp, Köpürmek; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun her hal ve şartta vaz geçmeksizin uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
Öğürerek Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler ederek kusar gibi, kusacak gibi öğürtü sesi çıkarırcasına konuşmak. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan hakaret niteliğinde sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.
(2) Artıkın; Yöresel olarak “Artık” kelimesi yerine kullanılan; “Bundan böyle, bundan sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.
Envanter; Döküm. Bir işletmenin para, değerli kâğıtlar, taşınır-taşınmaz mal varlıklarıyla, alacaklarını ve borçlarını oluşturan bütün öğeleri, miktarları ve ayrıntılarıyla gösterme ve bu durumu gösteren çizelge.
Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile, hilekârlık durumu.
Gerzek; Geri zekâlının (IQ’su eksik, düşük, zekâ seviyesi yaşından geride olan) kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
Güzide; Elit. Seçkin. Hâkim ve varlıklı. Toplumda seçkin bölümden olan.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
Kurmay; Sınavla bir harp akademisine girip oradaki eğitimini başarıyla bitirerek askerlik ve savaş bilgisiyle donanmış subay. Kurmaylık niteliği olan, bu yetkiyle donanmış (subay).
Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.
(3) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
Asar-ı Atika; Asar-ı Antika da denilmekte. Kentlerin düzen tasarlarında, özel koruma önlemlerine konu yapılmaları gereken, çağ bilim, güzelduyu ve sanat yönünden büyük değerler taşıyan eski yapıt ve yapılar ve bunlardan kalan kişisel eşyalar.
Bell Boy; Bellboy şeklinde yazılmalıdır. Aslı; Büyük otellerde “Valiz Taşıyan Görevli” . Otele gelen misafirlerin otele giriş ve otelden ayrılışlarına kadar olan süre içinde onların bagaj, eşya, soru vb. gibi tüm konularında yardımcı olan ayak hizmetlerine bakan elemanlardır.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, tüm ayrıntıları, hepsi.
Lagul-Lugul, Dagıl-Dugul, Zambırık-Zumburuk; Türkçemizde karşılığı olmayan kuru gürültüyü, karmaşıklığı anlatmak için “Eften-püften, falan-filân” tipinde çaresizlik durumunda uydurulan anlamsız kelime dizileri.
Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(4) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.
(5) Homini gırtlak … Püfüdü Kandil… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(6) Do you speak English? (İngilizce); İngilizce biliyor musunuz?
10 Minutes (İngilizce); 10 Dakika.
Wash your face (İngilizce); Yüzünü yıka!
Have a rest or relax (İngilizce); Dinlen ya da rahatla!
Reception (Desk) (İngilizce); Resepsiyon. Danışma masası.
(7) Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme (yeniden doğuş), tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.
Dejavu; Yaşanan bir olayı veya anı daha önceden bire bir oranında tekrarlandığı yaşanmışlık halini, hissini yaşamak. Görülen bir yerin daha önceden görülmüş olma duygusu. Pek çok kişide zaman zaman yaşanmaktadır
(8) Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle. Bilmezdim, Şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce! Orhan Veli KANIK, “ANLATAMIYORUM”
(9) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
(10) Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir. Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar… Jean Jacques ROUSSEAU Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)
(11) İndiler gökten melekler sâf sâf / Kâbe gibi kıldılar beytim tavaf… Süleyman ÇELEBİ’ nin Mevlidinden bir beyit.
(12) Dünyada biricik sevdiğim sensin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a Bestesi; Akın ÖZKAN’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.