Nedenini çözemediğim bir yalnızlıkla apartmanın ikinci katındaki evimizin penceresinden yağan karı ve sokağı seyrediyordum. Lise yıllarımda her kar tanesinin etrafını çerçeveleyen ortamın sıcaklığı, nem ve rüzgâr nedeniyle ayrı boyut, şekil, desen, ağırlık ve biçimde olduğunu öğretmişti öğretmenlerimiz.

                Ve bir yazar yaşadığı zaman içinde, elektrik direklerinden yayılan solgun ışıkların, asfalt ya da kaldırımlar üzerinde yer yer parlak düzlemler oluşturduğundan direkler etrafında daha çok kar yağdığını gösterdiğini belirtmişti bir romanında(1), bence haklıydı.

Benim o yazarla da, herhangi bir üstatla da kendimi kıyaslamam asla mümkün değil. Ama benim iddiam diğer insanların düşüncelerine, yazılmışlara göre karın lâpa lâpa değil, pala pala yağması ve havayı da temizleyen ilk kardan sonra yağan karın “Kar Helvası(2)” için uygun olması idi.

Mecburiyetler yaşayan, ama ekonomik sıkıntıları göz ardı ederek çözüm üretmeye çalışan, ana kuzusu(2) olmaktan sıyrılamamış, üniversiteye henüz başlamış, birinci basamağında yürüyüp ilerlemeye çalışan, belki de henüz “Delikanlı” vasfını bile hak edememiş bir çocuktum.

Zamanında, apartmanımız merkezi ısıtma sistemli olarak plânlanmış, inşaat sırasında doğalgaz ve kombi olayları gerçekleşip, açıkgöz müteahhidin tamahı da kabarınca(3) kalorifer düzeni yerine zaman ve masraftan tasarruf etmek yanında, fazladan daire (ve dolaysıyla kazanç) edinme kolaylık olarak görünmüş.

Ve dahi mühendis de cazip teklifler(!) karşısında belediyede işleri halledince merkezi ısıtma sisteminden usulünce vazgeçilmiş.

Ancak Allah var, müteahhit projedeki kalorifer tesisatını merkezi ısıtma sistemi varmış gibi yapmak yanında, kombileri, petekleri toptan, projeye uygun olarak tesisatları da yerleştirip ev sahiplerine teslim etmiş, ek bir para talebinde bulunmamıştı!

Babam, emekli ikramiyesi, borç-harç, kredi-mredi desteği ve annemin ısrarı ile “Bir daha ellerin evlerini boya-badana yapmaya, ev sahiplerinin ağız kokularını çekmeye Allah mecbur etmesin beni!” diyerek sokağa bakan bu daireyi daha temelden sahiplenmesini rica etmiş babama, herhalde emredecek değildi ya!

Rahmetli babam annemi seven, bana göre de iyi adamdı, eve oturduktan, her emekli maaşını aldıktan sonra titizlikle borçlarını ödeyip bitirdikten tam rahata erip de derin bir “Oh!” diyeceği zaman aramızdan ayrılmayı tercih etmişti, Tanrının emriyle doğal olarak!

Oysa sapasağlamdı bize göre, ama kalbini görme imkânımız yoktu ve “Bana bir şeyler oluyor!” sözleriyle “hemen hemen” demenin ertesinde, ağzının kenarında balon şeklinde tükürük kabarcığı oluşmuş, hastaneye yetiştirmeye çalışmamızın cevabı “Ex(4)” ve “Başınız sağ olsun!” şeklinde gerçekleşmişti.

Tanrı herkesin ölümü tadacağını(5), bunun bir vaktinin olduğunu(6) Yüce ve Kutsal kitabımızda belirtmişti.

Babamdan kalan dul ve yetim maaşı tek gelirimizdi. Ancak liseyi bitirip, parasız yatılı sınavı kazanınca, hele ki 25 yaşıma ulaşmamış olmama rağmen, ancak 18 yaşımı bitirdiğimi bilip gören devletim benim yetim maaşına ihtiyacım olmayacağını düşünüp, hak etmediğime karar vererek maaşımı kesmişti.

Başımızdakilerin bu konuda haklı olduklarına dair kesin kanaatim vardı! Malûm; bir elim yağda, bir elim balda, yediğim önümde, yemediğim ardımda idi, devletin memurları benim ihtiyacımı benden iyi bilmezler miydi? Çok da iyi bilirlerdi herhalde!

İtibardan tasarruf olmayacağına(7) göre, benim yetim maaşım mutlaka itibar için stoklanan miktara eklenirdi. Mademki gerekliydi; o halde Allah’tan bir de belâmı mı istemeliydim?

Annem babamı yitirdiğimizden beri kış aylarında, kombiyi en alt seviyesinde tutup, evin tüm ışıkları sönük, sadece televizyonun ışığından yararlanarak kazak-hırka örerek, ördüğü kazak-hırkalarla oturuyor, namazlarını karanlıklarda kılıyor, ancak ben liseden döndüğümde, daha doğrusu dönüşüme çeyrek kala kuvvetlendiriyordu kombiyi, sırf ben üşümeyeyim diye. Kendine ve bana birer kazak hırka yettiği halde diğerlerini kim ve kimler için ördüğü belli değil miydi, zaten?

Geceleri ikişer kat yorgana bürünüyor, annem sabah namazına kalktığında önce odaları havalandırıyor, sonra dürtükleyiveriyordu kombinin düğmesini, ben evden ayrıldıktan sonra yeniden bildiği konuma getirerek.

Benzetmem ayıplanmazsa, gamlı bir baykuş(2) gibi, benimle ilgili geleceğe ait bir şeyler düşünmeksizin ömrünü tüketiyordu, yokluğumda, doğal olarak yokluk ve eksikliklerimizle. Her türlü ısrar ve dileklerime kesinlikle uymuyor, ölümlük-dirimlik(2) dediği Belagate Sandığına(2) her aybaşı eklentiler yaparken, bir taraftan da; “Bana bir şey olursa, beni ortada bırakma oğlum!” diye de devamlı olarak tembihliyordu beni.

Belki sıra harici konuşmuş gibi görüneceğim, namaz dışında, ara sıra Kur’an okumaya dalan, kim bilir kaçıncı kez hatmettiği Kur’an ve tercümesi ve devamlı televizyon izlemesi nedeniyle annem eğer okumuş olaydı; başta iyi bir cami hocası olurdu…

İyi bir gazeteci, iyi bir magazin editörü(4), iyi bir meteoroloji uzmanı, sağlıkçı, siyasetçi… komple bir insan olurdu, tüm adam olmasını bilmeyenlere adam olmayı(8) öğretecek kadar hepsinin üstünde, hak-hukuk-adalet bilerek, üstelik meccani(4), hiçbir ücret istemeksizin dört duvar arasında, irticalen(4)

Annem çok nadiren çıkardı çarşı-pazara. Yaşarken konu babamın göreviydi, arada sırada benim de görevimdi bu gibi işler, konular…

Babamı yitirdikten sonra, liseyi bitirip üniversiteyi kazanıncaya kadar da görevi ben üstlenmiştim. Üniversite eğitimim dolaysıyla şehirden ayrılmam zor olsa da okumam için annem desteklemişti şehirden ayrılışımı.

Bu; karşı komşumuzun güzel kızlarının (aç parantez; yanlış bir anlaşma olmasın, “Ablalarımın” kapat!) devreye girmesi demek olmuştu.

Yaşam devam ediyordu, ömür mumunun fitili bitinceye kadar(9) da devam edecekti, dediğim gibi Kutsal Kitabımız emretmişti.

Annem kombinin düğmesini sıfıra doğru yönlendirmişti biraz galiba. Pencere camında anında eriyerek su haline gelen kar palaları soğuğu ben hissetmeyişime rağmen nazlana nazlana veyahut da şöyle demem daha doğru; “kırk bin nazla(2)” kendilerini son noktaya kadar direnerek erimeksizin süzüyorlardı, bir bakıma “Direnme hakkımız engellenemez!” gibi çığlıklarıyla!

Karşıdaki, yoğun kar yağışına engelleme amaçlı egemen olma çabasındaki elektrik lâmbasına hükmeden direk, bir anda şefkat ve sevgi ile eğilmiş gibi göründü bana, sanki altındakiler pala pala kar yağışına karşın birbirlerini iyi görsünler ister gibi.

Cinsiyeti belirsiz, üstündekinin sadece bir hırka olduğunu sandığım bir beden, elindeki koca bir somun ekmek görüntüsündeki bir şeyi hem tomuruyor(3), hem de karşısında birikmiş köpeklere elindekinden kopararak teker teker ağızlarına veriyordu, muhtemelen de sırayı şaşırmadan.

10-12 bilemedin 12-13 yaşlarında bir hayalet gibiydi, bu havada orada, o direk altında olup da köpekleri doyurmasının nedenini bilmemin mümkün olamayacağı.

İçim daraldı(3), kendi muhtaç himmete(10) şeklinde düşünmeksizin pencereyi açtım. Anında yanıma dikildi annem, annemin varlığına karşın eylemimi yarım bırakamazdım;

“Pıst! Baksana arkadaşım! Sıcak bir çorbaya ne dersin?”

Kafasını kaldırdı, korkmuş olsa gerekti, sokak direği de ona uydu, direk doğruldu yerinde hemen. Sokak direğinin şansı yoktu, kıpırdayamazdı, dikilmekten başka elinden bir şey gelmezdi, ama o beden peşine köpeklerini de takarak bir anda kayboldu karlar ötesinde, sır gibi.

“Ah, benim merhametli oğlum, kuzum, evimin direği, yalnızlığımda, her şeyim. Annesini yalnız bırakmaya razı olmayıp bir de ele kucak açmayı düşünür, aklından geçirirmiş. ‘Alçak gönüllüğüne sınır koy(3)!’ diyeceğim, ama baban gibi sen de bu konuda başarılı olamazsın…

Babanın iki yakası bir araya gelemedi ölünceye kadar, hiç olmazsa sen biraz tedbirli ol! Ama bu demek değil ki, muhtaç olanı görmezden gel, el uzatma! Ama sınırı da unutma oğlum!”

Bir ara bahsettim mi, hatırımda değil, bir evin tek çocuğu idim, adım Utku, malûm Zafer Bayramında doğmuşum. Babamın teklifi, annemin onayı ile şekillenmiş ismim. Sırası gelirse tekrarlarım öykümü. Olmazsa olmaz, dert değil! Babam ben lisedeyken bırakmıştı bizi, Allah’ın emriyle.

Tüm menfi etkenlere karşın kör-topal denilecek biçimde zorlanarak da olsa bitirmiştim liseyi.

Okumak, öğretmen olmak arzumu, babamın ölümünü de bilen öğretmenimin ve Okul Müdürümün dikkatlerini çektiğinden, diğer öğretmenlerimin de destek ve zaman harici ders vermeleri nedeniyle üniversite parasız yatılı sınavlarında başarılı olmuştum.

Annem yalnızdı, desteğe ve hayata tutunmaya ihtiyacı vardı. Taşıma suyla değirmen dönmezdi(11). Uygulanabilecek iki şık vardı önümde; “Ya bu deveyi güdecektim, ya da bu deveyi güdecektim(12)!”

Mezun olduğum lisemin müdürü ve öğretmenimin destek ve himayeleri, yatılı yurt müdürümün anlayışı büyük bir nimetti benim için. Kapı karşı komşu ablalarımızın yeni teknolojiye uygun cep telefonu edinmeleri, eskilerini makine olarak bana ve anneme vermeleri nedeniyle on beş günde bir okuduğum şehirden bu şehre gelip ablalarımın himmetlerinden eksik kalan annemin ihtiyaçlarını karşılıyor ve huzurla geri dönüyordum okuluma.

Tanrı bedel olarak züğürtlüğü biz için uygun görmüş olsa da diğer bakımlardan eksikli bırakmamıştı özellikle beni.

“Öhö!” demem gereksiz! Örneğin; aptal değildim, artı salak olduğumu da kimse iddia edemezdi. “Zeki ve akıllı olmam” ise benim iddia edeceğim bir konu olamazdı, karşımdakilerin yeterliliğime karar vermelerine rıza göstermem gerekirdi.

Sevilen bir öğrenci olduğum geçiyor aklımdan, yüz ve beden fukarası olmadığım. Azıcık da olsa benimle ilgilenen birileri var mıdır, kesinlikle bilmiyorum. İlgilendiğim var mı, peki! Kesinlikle; no! Neden “Hayır!” değil de, “No!” Eee! Mademki özellikle sporda yeni teknolojiyi uyguluyoruz…

“File hatası var mı? No! Top çembere değdi mi? No? Gol mü? No? Çizgiye bastı mı? No!”  Vb. gibi…

Eh! Bu durumda cebimde akrep olmasa(13) da hoşlandığım, daha doğrusu hoşlanma hakkını hak ettiğimi sandığım, ola ki inandığım birine bir çay bile ikram etme imkânımın olmamasının karşılığı da “No!” olmalı, diye düşünmekteyim!

Karların direğin ışıklarına samimiyeti zayıflamıştı, ancak gözlerimde köpeklerle o ekmek üleştiren siluet canlılığını, yerini terk etmemişti. Nedense “Çorba teklifime” iltifat etmemesine, kabullenmemesine, hatta kaçmasına üzülmek yanında lâf aramızda, bozulmuştum da.  Şimdi, şu anda o kapkara şeyin ekmek kırıklarına kuşlar üşüşmüşlerdi.

            Hani insan beyninde dolaşıp da kuyrukları birbirine değmeyen tilkiler var ya, o tilkiler gibi benim beynimde de bir sürü merak dolu soru kendi-kendilerine gelin-güvey olmuş birilerinin düğününde horon tepen davetliler gibi karmakarışık bir halde idiler.

Beni, açık pencere önünde dımdızlak hayale dalmış gibi görmeye dayanamayan annem;

“Üşüdün! Yat, ısın! Ya da kombiyi aç! Karşıdaki çorbayı sevmeyen biri galiba? Isıt, sen iç! Şifa olsun!”

Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş…(14)

O kara gölgeden ayrılmış mıydım ki, etkilenmiş gibi? Yoksa gelecek sabahın akşamına doğru okula yönelmek mecburiyetinde oluşumun hüznünü mü yaşamaya başlamıştım, şimdiden?

İlk defa ayrılmıyordum ki? Tek fark kar, direğin saygısı ve direğin altındaki şeydi! Evet; şey? Ama ney? Ne yani? Her beynin bir tahammül noktası varmış, yaşım henüz on sekize ulaşma çabasını yaşamaktayken bunu anlamaya çalışmak fırsatçılık gibi görünmüştü bana.

 “Kar beyaz bir örtü, belki yorgan,
Kiri kapatıp, götürüyor hem yorgun,
Bir çalı tepesinde bir-iki serçe durgun,
Omuzlar çökük, hatıralarla solgun.

Kar taneleri dört yanda hevenk hevenk,
Kalmamış doğada beyazdan başka renk,
Gönlümde kar bestesi yaşarken ahenk,
Yaşama karışan ölüm olur mu denk?

Karda yarışır, gecikir karda izler,
Karda sonsuzlaşır tatsız yavan sözler,
Umut umutsuzluğu umutla izler,
Ve de gecikme için nemlenir gözler.

Keşke kar örtse bütün günahları da,
Ümitlerle yaşasak sabahları da,
Gece kahrında duran; ‘Eyvah!’ ları da,
Sevaplar yok etse kalan; ‘Ah!’ ları da.
(15)

Sanatkâr; “Karda zordur yürümek…(16)demiş, bestesinde. Bence “Hiç de zor değildir, karda yürümek!” Ancak felsefe olarak karda yürüdüğüm zaman kar tanelerini incitiyor muşum gibi bir hisse kapılırım, “Kıyır! Kıyır!” sesleri “kar halkının çektiği ıstırabın sesi” gibi ulaşır kulaklarıma, onların hüzünlerini hükmedercesine anlatır (sanki) bana.

Ve yağmurda sulu sepken, sinsi, çiğil çiğil, bora-tufan her ne şekilde olursa olsun yürüdüğümde aldığım zevki tam olarak hissettirmez bana kar yağışı…

Bu nedenle sadece seyretmekle yetinirim; hem kar yağışını, hem kar üzerinde bir şeyler arayan, hem de baca kenarlarına sığınarak ısınmaya çalışan kuşları izlerken…

Zamanında annemden dünyanın azarını, fırçasını, sitemini işittiğim o kadar çok kadrolu kuşum vardı ki, hepsine Nüfus Kâğıdı çıkartmış gibi isimler bile vermiştim.

“Lâpa lâpa, hem bak pala pala yağıyor kar,
Dudaklarıma konarken etmiyor hiç ısrar,
Heyecanla gönlümden sevinç ederken firar,
Ekmek kırıntılarına doluşuyor kuşlar...

Kar sessiz, kar güzel, kar beyaz, bembeyaz dingin,
Kuş cıvıltılarında ahenk öylesi zengin,
Gök kuşağında muhabbet eden yedi rengin,
Birleşimi yoğunlaşır karda olsun bilgin.

Beyazlar içinde gönlünde olamaz kırık,
Boğazında düğümlenemez bil ki hıçkırık,
Kuşlar şarkısını söylerken sevdanın ılık,
Çevren sütliman olur, biter, gider yalnızlık...

‘Su, para, kadın sesi!’ demiş... Kim? Bilmiyorum...
Fikrine saygı gösterip yapmıyorum yorum,
‘Kar yağarken kuş sesleri dinlenir!’ diyorum,
Sadıktır kuşlar, sevilir, asla olmaz sorun...

Sevgim tükenmez, uçsuz bucaksız karda sakin,
Mutluyum kar yağarken, tutamam siyaha kin,
Kar yağarken bir davet alsam, denilse; “Gelin!”
Damat olurum mutlaka, Azrail’se gelin!
(17)

Bu vesileyle, hemen eklemeliyim ki evde kafesinde kuş, akvaryumda balık, sepetinde kedi, tasmasıyla köpek beslemek bana onların yaşamlarını kısıtlamak, yaşamlarına yasaklar koyarak gasp etmek gibi geliyordu hürriyetlerini, özgürlüklerini. Bu aynı zamanda annemin de fikri olduğundan özenme hakkımın bile olmadığını söylemek istedim.

Ben üniversiteye hicret ettiğimde(3) annem dul ve yalnız bir kadın olarak, benim kadrolu kuşlarımla baş edemezdi, nitekim edememişti de. Bu nedenle özlem hakları, “Bir zamanlar buralarda bizlere kol-kanat geren Utku adında müşfik(4) bir çocuk vardı!” düşünceleri saklı olsa da kuşlarım da kendi başlarının çarelerine bakmış olsalar gerekti!

Portmantoya doğru yönelince önce diklenmek(3) istedi annem;

“Hani karları ezerek incitmeyi istemezdin sen? N’oldu?”

            Ben cevap vermeksizin paltomu giymeye devam edince, devam etti;

“Yufka yürekli oğlum, kaşkolünü takmayı unutma, bereni, eldivenlerini takmayı da…

O kızcağıza yardım etmeye gidiyorsun, değil mi? Benim eski bir montum vardı, dur onu da gardolaptan(4) çıkarıvereyim, giysin, sevap olur!”

“Kızcağız olduğuna nasıl karar verdin ki sevgili annem, ben bile uzaktan kararsızdım…”

“Anneler kış-kıyamette, karları ezmekten çekinen oğullarının huyunu-suyunu bildikleri gibi, bir garibanın kimliğini de ta uzaklardan da olsa hissedip bilirler. Sen gene de dikkatli ol oğlum, ‘Yardımcı olayım!’ derken, bir yanlışa, yanlışlığa uğrama. Hırlısı var, hırsızı var, soylusu var, soysuzu var, tetikte ol!”

Annem gene ve yeniden aklına gelmiş gibi; “Dur!” dedi, gizli bir düşünce kendini tetiklemiş gibi, hata emir gibi;

“Biraz eylen! ‘Çorba!’ dedin, ona rastlarsan verirsin, rastlamazsan sen içersin. Isıtıp sefertasına koyayım. Ekmek, peynir, peçete…

Şu eşantiyon gibi olan poşetlerden vardı hani, içinde plâstik kaşık, çatal, bıçak, tuz, biber, toz şeker, kolonyalı mendil falan olan…

Bir torbaya da onlardan koyayım…

Bir de garibim, özenip özlemiştir belki, bir de kare çikolata koyayım. Dur bakayım, biraz da para koysam fena olmayacak, pabuçlarını giymedin henüz, di mi? Hadi bir koşu çantamı getir, yatak odamda kapının arkasında asılı. Ne olur, ne olmaz, ama mutlaka sevap olur! Kız olsa da, oğlan olsa da yararı olur. İnşallah rastlarsın ona, hadi selâmetle!”

Çenemiz düşünce, çorba kendiliğinden kaynamıştı, “Daha iyi!” dedi, annem, ben start almış bir yarış atleti gibi depar atmaya hazırlandığımda.

Gerçekten ana gibi yâr olmazdı. Yoksa Tanrı neden cenneti anaların ayaklarının ucuna getirecek kadar cömert ve hakşinas(4) olsundu ki?

Ve de ana hakkını kim ödeyebilmişti ki? Kendimden bahsetmiyorum, ama şunu da söylemezsem Allah beni taş yapar.

Annem arkamdan bir tas su dökmekle beraber, dudaklarını da kıpırdatmaya başlamıştı, kapıyı arkamdan kapatmadan evvel. Sanki bir yabancı garibanı aramaya, bulmaya, yardım etmeye değil, askere, cenge gidiyordum(3).

Karlar, kar olalı beri, benim gibi gözleri fıldır fıldır köşe bucak dolaşan, kulakları kirişte(2), nefes alış-verişlerinde düzensizlik olan birini görmemiş olsalar gerekti.

Ve dahi sözüm ona kar yağdığında hava ısınırmış efsanesine hak verircesine, başındaki beresinin de imkânları hasıraltı etmeksizin(3) desteklemesiyle başında zıtlaşırcasına oluşan terleri kurutmak için kâğıt mendille uğraşan bir üniversite öğrencisi olduğunu da görmemiş olsalar gerekti karlar (sanırım).

Hani garabet sözler vardır; Bir çuval pirinç içindeki beyaz bir çakıl tanesini, ya da samanlıkta her ne işi vardıysa bir iğneyi bulmak gibi.

İyi anlamda o iğne ya da taşı arayanların onları bulacağını Tanrının böyle durumlarda o insanlara kesin olarak yardımcı olduğunu akıllarına getirmiyorlardı, çevrelerindeki diğer insan(cık)lar..

Arayanın Mevlâ’sını bulamaması karşısında(18) öğrenilmiş çaresizliklerle boğuşmaması gerektiğini düşünmekteyim. Aynı şekilde bir kereliğine Mevlâ’yla karşılaşmamak, benzerlerinde aynı sonuca ulaşmak anlamında olmamalı. Kaldı ki bu, benim ilk kez annemle birlikte yaşayacağım bir şekilde izindi.

Ulaştığım mahalde görünen köpekler, galiba ona gizlenmesini öğütlemişler, ancak kendileri saklanmasını bilmediklerinden dolayı genç kızın bulunduğu yeri işaretlemelerinin sakıncasının farkında değil gibiydiler.

Konu her ne olursa olsun, benim de saklanmak isteyene saygı göstermem gerekmez miydi? Karanlığa doğru seslendim;

“Merhaba kardeşim! Beni duyduğuna ve Türkçe bildiğine inanıyorum. Bir sebebi var ki gizlenme, saklanma gereğini duyuyorsun. Benim de senin bu tavrına şüphesiz bir şekilde saygı duymam gerek! Annem de, ben de halinden etkilendik. Sana mont ve çorba gönderdi annem. Ağacın dalına asıyorum. Karar senin. Adım Utku. Annemin adı Zübeyde… 

Ben üniversitede okuyorum, yarın akşam okula gitmek üzere bu şehirden ve evden ayrılacağım…”

Havaya konuşuyor gibiydim, ama devam etmeliydim;                               

“Yardıma ihtiyacın olduğu için değil, ama yardım istersen annemle konuş, o sana destek olur. Az okumuş bir kadın, ama sanırım herhangi bir sorunun varsa çözüm arar, bulmaya çalışır. Gerekirse bana ders dışında telefonla arayarak haber verir. Hadi kal sağlıcakla! Kendine dikkat et! Çorba soğumasın. Arkama bakmadan geri döneceğim, eğer yardım etmemi istersen; ‘Ağabey!’ de, yeterli!”

Ses beklemeden sessizliği ve karanlığı adımladım, kendi halinde düşüncelerimle sessiz. O karanlık; gerçekten bir kız çocuğuna ait olabilir miydi, annemin tahmin ettiği gibi? Ne alâka? Hem ne önemi var? Oğlan da olsa amaç, yardımcı olma, yardım etme, elinden tutmaksa yaş, cinsiyet, dil, din, mezhep, ırk, ülke, ilke önemli miydi o kadar?..

“Görüşemedim, ama hissettim, torbayı ve montu ağacın dallarına astım, ayrıca karanlığa doğru, anlayacağı umuduyla iki-üç kelime ettim, duymuştur herhalde! Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(19), anneciğim!..

Yitirmediği bir aklı varsa, aklını kullanır, gelir, sana sığınır. Senin analık vasfının kendini koruman için yeterli olduğuna inancım tam, o kara gölge ola ki ve eğer gelirse...

Ancak bir sıkıntı ya da yanlışlıkla karşılaşırsan komşu ablalardan yardım istemekten çekinme, bana da hemen haber ver. Tamam mı anneciğim? Hem zaten yarın gelirse akşama kadar evdeyim nasıl olsa, sözlerim yarından sonrası için…”

Pencere önüne çöktüm tekrar, nedeni belirsiz, bilmeksizin. Kar dinmiş, masmavi bir gökyüzü bırakmıştı bizim âlemimize. Karın damlara yığışan aileleri ve bıraktığı temiz hava; hâlâ ucuz, çoğu kömür vasfında olmayan seçim torbalarıyla evlere ulaştığından varoş(4) mahallelerindeki bacalardan tütme ve şehir havasının tümünü rezil ve kepaze etme amacındaki korkulara etki edememenin teessürlerini yaşıyor gibiydi (Oralardan ta uzaklarda olan ben açık pencereden havayı hissediyor olsam da nereden biliyorduysam? Hissediyor olmama rağmen okuduklarımdan ukalâca tahmin ederek galiba).

Şehirden ayrılacağım vaktin kullanma süresinin en ucuna kadar olan vakti annemle geçirme arzusunu yaşamama rağmen, düşüncelerim beni yormuştu, yattım ben de. Zamana hükmetmek hiçbir Allah kuluna, Allah’ın egemen olduğu hiçbir varlığa hak değildi. Varlıkların düşünme imkânları yok, ama insanlar keşke ara sıra da olsa, yaşamlarının ufacık bir anına nokta koyup düşünebilseler(di).

Sabah kapımızın parmak uçları ile çalınması olağandı. Karşı komşu Zülfiye Teyze ile Handan ve Candan Ablalar, kısaca; sevgililerimdi onlar. Ne zaman yapsalar, ne zaman okula geri döneceğimden haberdar olsalar çörek, börek, poğaça, gözleme, mercimek köfte veya zeytinyağlı yaprak sarma yapsalar benim evde bulunduğum zamanlarda kapımızı tıklatma haklarını kullanırlardı, sevgide ayırımları olmaksızın ailece.

Annem hayıflanmamam, daha doğrusu keyiflenmem için o işareti alınca benim de bildiğimden emin olarak kapıyı açma hakkını bana kullandırırdı. Çünkü ablalarımın, erkek kardeşleri olmadığından, dünyadaki en yakışıklı kardeşleri, yani kısaca “sevgilim” dedikleri sevgilileri bendim. 

Üstelik onların da benim gibi babaları yoktu ve “Aramızda kalsın!” iki evin “baba” hüviyetli tek varlıkları da bendim.

Zülfiye Teyzem hüzünle mırıldanmıştı günlerden bir gün, yüzüme doğru; doğru, doğru dosdoğru hem;

“Ah oğlum! Böyle ufak tefek olmayaydın da, alaydın ya şu evde kalmış kızlarımdan birinden birini sevabına, evde kalmalarından, kartlaşmalarından önce…”

Tadı kaçık bir espriydi, ama hoşuma gitmemiş de değildi. Demek ki ilerilerde gönlümü açacağıma inandığım, benim gibi bir çulsuza gönlünü verecek, bana âşık olacak biriyle karşılaşma imkânım olacak, olabilecekti.

Umutlanmam?

Haksızlık olmamalıydı!

Bunun gerçekleşmesi için bir kısım olasılıkların vücut bulmasını, hatta düşüncelerimde hiçbir önlem, engel, sıkıntı ve kısıtlama olmaksızın ablalarımın yardımlarını da esirgemeyeceklerini beklemem hayal olmasa gerekti.

Örneğin katırların doğurması, mandaların söğüt dallarına yuva yapması, balıkların kavak ağaçlarına tırmanması, develerin tellâl, pirelerin berber olması gibi birçok olasılıklar vardı! Başka örnekler de olmalıydı ve onlar bir kenarda ehven-i şer(2) olarak yedekte, Alaattin’in sihirli lâmbasındaki bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan devin himayesinde kalsalar fena olmazdı gibime gelir!

Ablalarımın biri, küçük Candan olan öğretmen olarak devlet memuru, diğeri büyük olan Handan bir firmada görevli idi, hamarat, elleri açık ve bana ve anneme karşı görünür şekilde sevgi dolu olmalarına rağmen gönüllerine ulaşacak birer sevgili sultanla karşılaşmamış olsalar gerekti. Gidişime yakın bu sefer de ellerinde kurabiyeler vardı.

Nasip, ya da kader denilen bir şaşkınlık vardı, benim indimde; “Mükemmel insanlar” diyeceğim ablalarımın yaşamlarında. Ufaktan büyük hataları olduğuna inandığım “Kör bekârlar” diyeceklerimin mükemmelleri göremeyecek kadar kör olmalarına aklım ermiyordu.

Ablalarımın kurabiye getirmeleri yanında kapıyı tıklatmalarının bu kez sebebi farklıydı.

Akşam ağaca astığım torba ellerindeydi ve isabet kaydettiklerine % 1000 emin gibi; “Dış kapıya asılı bulduk. Mutlaka sizindir!” demişlerdi, istihzalı bir şekilde.

İçinde sefertası ve kapağına özenle sıkıştırıldığı belli, kıvrılmış peçeteden başka bir şey yoktu. Gariban teşekkürü böyle bir şey, Handan ve Candan ablaların adreste isabet kaydetmeleri nedenini anlayamadığım daha değişik bir şey olsa gerekti.

Nadiren de olsa kafam çalışıyordu, az-birazdan biraz fazlaca gibi. Sanırım ben akıl edinceye kadar annem karşıdaki karanlık için kendi düşüncesini aktarmış olsa gerekti. İstihzalı şeklin başka türlüsüyle bugüne kadar hiç karşılaşmamıştım çünkü ve savunmalıydım kendimi!

“Ablalarım! ‘Buyurmaz mıydınız?’ diyeceğim, ama buyurdunuz bile. Sizlere elceğizimle birer neskafe ikram edeyim!”

Herhalde; “Sorgulamanız için hazırım!” gibi bir eklenti yapmama gerek yoktu, niyetlerini hissettirmişlerdi zaten, açık-seçik olmasa da! Handan ablam kavis, yani U dönüşü yapmadan doğrudan konuya girme amaçlı olarak, aslında gıcığı olmayan boğazını temizledi, sadede gelmesi için gerekliymiş gibi.

“Dün akşam nasıl olduysa fazla mesai yapmışsın galiba? Anlat bakalım, nedir konu? Ufukta görünen bir şeyler mi var yoksa? Gençsin, yakışıklısın, çağındasın. Ablaların olarak araya girmemizi istersen, bak yalvarmana gerek kalmadan onu da yaparız yani. Kendimiz bir halt edemedik(3) kardeşimizin başımız üstünde yeri var yani!”

“Ablalarım fol yok, yumurta yok, üstelik annemin tahmininden başka bir şey de yok ortalıkta. Siz çok mu kitap okuyorsunuz, yoksa ben yokken yokluğumu fırsat bilip, başınızda erkek olarak ben olmadan, fırsat bu fırsat deyip tiyatrolara, sinemalara mı gidiyorsunuz yoksa? Ben kimim ki? Sizler için bir sevgili kardeş!..

Etim ne? Budum ne? Gökten halka yağsa başımdan geçmez bir tanesi bile. Piyango Bileti alsam, amorti bile vurmaz! Üstelik ne hakla? Hangi akılsız bana bakar ki, düşündüğünüz anlamda. Ben üniversiteye henüz başlamışken, hakkımı, hududumu, haddimi bilmeksizin bu yoksul parasız-pulsuz durumum, dil bilmeyen, okumak için ancak vakti, imkânı olan bu kısır halimle hangi kıza ‘Arkadaşım ol!’ diyebilirim ki?..

Annemin ve sizlerin sevginiz benim için her şeyden önemli, üstelik tahmininizden ileriye gitmeyen bir gariban var karşımda, kız olsa bile. İnsanın elinde olmayan görünmeyen imkânsızlıkları, her şeyin bir zamanının olduğunu öğreten sizlersiniz bana. Ha! Bakın, ‘Sen bize neskafe falan ikram etme, kalsın! Biz sana çay, bir şeyler ikram edelim!’ diye bir şeyler derseniz, maksadınız ders vermek olsa bile bakın ona bugüne kadar olduğu gibi asla ‘Hayır!’ demem…

Sizlerin mutlaka boğazı gidişen(3) benim gibiler için bir kenara ayırdığınız börek, çörek, poğaça, kurabiyeniz vardır. Hele ki onları ikram etmeden önce, biriniz hazırlık yaparken, ötekiniz şu gariban kardeşinin kulunçlarını kıracak(3) gibi masaj yapsa, rahatlamış olarak okula döndüğümde sizlere hep hayır dua etsem, fena mı olur ki?”

Duygu sömürüsü(2) katkılı olarak ne düşündüysem söylememin rahatlığı içindeydim

“Oğlum amma uzun konuştun yahu! ‘Dedim ki, dedim ki!’ diyerek! Sabah sabah çeneni kapa istersen, ablanları meşgul etme, rahatsız etme!”

“Zübeyde Teyze, hadi sen işine bak! Biz Utku’ya el koyduk. Kim bilir belki bugün değilse de belki ilerilerde bize gerçekten iyi haberler ulaştırabilir, bizi yönlendirecek başka kardeşimiz mi var, ondan başka?..

Hem siz, bizim içimizle ilgili onun bildiklerinden fazla ne biliyorsunuz ki bizim hakkımızda, annemizin ‘Evde kaldılar!’ sözünden başka? Hadi azat et onu! Sevgimizle onun hiçbir yerini kırıp-dökmeden aynen iade edeceğimizden emin ol, lütfen!”

“Ablalarım, her zamankinin aksine bu kez kendimi zorla davet ettirdim. Çözemediğim, çözmekte zorlandığım, üstesinden gelemediğim, üstelik ne olduğundan emin olamadığım bir çözümsüzlük var içimde. Yoo! Öyle aşkla-meşkle, okul, ekonomik sorun gibi bir şey değil bu, ne olduğunu çözemediğim bir çözümsüzlük…”

“Dökül bakalım, yakışıklı sevgilim!”

“Aaa Abla! Ağır ol da molla desinler(20). Utku sadece senin değil, iki evin bir tanesi, hepimizin sevgilisi, ona göre söz et!”

“İnsanların, yani üniversiteye yeni başlamış, ailesinden ilk kez ayrılan, ya da annesini, sevdiklerini kendi başlarına bırakan tıfıl bir üniversitelinin kafasının tası ne zaman atar biliyor musunuz? Sormam garabet, mutlaka biliyorsunuz…”

Ablalarım, ikisi de ağızlarına fermuar işareti yapıp, diğer elleriyle emme-basma tulumba kolunu çeker gibi “Devam et!” anlamında işaret ettiler.

Eşekbaşı değildim ya, as bir politikacı gibi;

“Eee! Bana bu şansı verdiğiniz için, öncelikle…

Sahi! Bundan sonra bir miktar vatan, millet, Sakarya edebiyatı da yapmam gerekiyor mu? Ama yapmayacağım, şaklabanlığın sırası değil çünkü. Üstelik özet yapmak, kestirmeden anlatmak da içimden gelmiyor. Sizler okumuş, ayrıcalıkları olan iyi ablalar, insanlarsınız, yaşamımın bugüne kadarki devresinde iyi ve kötü, yardıma ihtiyacım olan rehberlik dilendiğim her anımda, ana-oğul olarak hep ve her anımızda…”

“Sadede gelsen(3), diyoruz!”

“Hemen! Önce cümlemi bitireyim; ‘… hep yanımızda oldunuz, bizi sevdiniz, korudunuz, kısaca yaşamamıza destek oldunuz, sizlere şükran borcumuzu asla ödeyemeyeceğiz!...’

Şimdi devam ediyorum; karın yağışını izliyordum. Sokak lâmbasının direğinin birden saygı gösterir gibi eğildiğini sandım…

Baktım, direk altında bir insan, genç biri, elinde tomurmağa çalıştığı kocaman bir ekmek somunu, muhtemelen bahçe demirlerine asılmış poşetlerden aldığı. Hem kendi yiyor, hem de etrafına doluşmuş köpeklerin ağızlarına veriyordu lokma lokma, çekinmeden, üleştirir gibi, belki sırasıyla ayırt ederek, hakkaniyetle...

Etkilendim! ‘Gel bir çorba iç!’ dedim. Telaşlandı, korktu herhalde, koştu, kaçtı…”

“…Da, ne?”

“Sabahki poşetin hikâyesi…”

“Enteresan!”

“Küsmemi, susup kaçmamı mı istiyorsunuz?”

“Sustuk!”

“Annem de, ben de ekilendik. Annem onun bir kız çocuğu olduğunu söyledi, hislerini yoğunlaştırarak, ben emin değilim. O poşeti hazırladı, ben de o hayaletin peşinden gittiği yöne doğru koştum. Köpekler bulunduğu yeri işaretledi, yaptıklarının yanlış olduğunu bilmeksizin, ama içten duygularıyla, sanırım. Ama mademki saklanmıştı, benim de onun derdine çare olmadan önce onayını almam gerektiğini düşündüm. Saklandığı yere yönelmedim…

Poşeti ve annemin verdiği eski montu ağaç dalına asıp eve geri döndüm. Ama uyuyamadım, üstelik bu akşam da hiçbir şey bilmeksizin okuluma dönmek zorundayım. Sabah bulduğunuz poşet onun için ağaç dalına astığım poşet, iade etmiş, evi bilerek, demek akıllı. Sanırım kıvrık peçete de teşekkür ettiğinin işareti…

Devam edeyim mi?”

“Evet! Lütfen!”

“Cinsiyeti her ne olursa olsun, bu insanın bir derdi var, küçük kafamla çözümlememin mümkün olmadığı, bilmediğim, anlatmazsa bilemeyeceğimiz. Ama ablalarım, sizler okumuş, zeki ve Tanrının siz kadınlara bahşettiği doruktaki inancım o ki, sizler önsezi, altıncı his, analık duygusu gibi üstün meziyetlere sahipsiniz…

İçimden bir his onun size geleceğini, ya da sizlerin onunla karşılaşacağınız duygusunu yaşatıyor bana. Sorununu çözümleyeceğinize aklım kadar eminim. Yeter ki o gelsin, sizden çözüm dilesin. Ben size yardımcı olamayacağım, mümkün değil,  biliyorsunuz, okuluma dönmem gerek!

Onun sessizliğinde, gizlenişinde, karanlıkta beni ve annemi anlattım ona, dilimin döndüğü, heyecanını ve korkusunu bastıracak kadar. Keşke beynim çalışsaydı ona sizleri de anlatmayı akıl edebilseydim. İnancım o ki, poşeti kapıya astığına göre bu çocuk bu apartmanı, hatta belki evimizi biliyor, onu, ona yardım edebileceğimiz konusunda ikna edebildiğimiz düşüncesini yaşıyorum...

Bir akşam, bir gece aniden kapımız çalınırsa, annemin başında olun lütfen. Oğlansa haber edin, kızsa zaten sizler üstesinden gelirsiniz. Bu durumda benim varlığıma gerek yok! Türkçe bildiğini sanıyorum, aksi takdirde poşeti kapımıza asacak kadar cesur ve akıllı olamazdı…

Sizleri tekrar gerçek olan meziyetlerinizle yüceltmeme gerek yok, eğer elinizi uzatmanızı beklediğini söz ve davranışlarıyla ifade etmeye çalışırsa sizlerin de onun ağzındaki prangayı çözüp onu dünyasına iade edeceğinizden eminim…

Şimdi soracağınız soruyu hissediyorum; neden? Dünyada hiç kimseye nasip olmadığını düşündüğüm, belki de kendi aklımdan uydurduğum bir görüntü. Yoğun kar yağışını dikkate almayan bir sokağa ait aydınlatma direğinin, altındaki yarım lokmasını köpeklerle üleşen bir çocuğa saygıyla eğilmesi…”

“Oğlum! Yani sevgilimiz anlamında, sen Edebiyat Fakültesinde okuyordun, değil mi?”

“Evet, abla! Neden sordun ki?”

“Edip, yani edebiyatçı olmana gerek yok, sen daha okula başlamadan edebiyatçı olmuşsun bile, sanırım iyi bir öğretmen olacaksın!”

“O, sizlerin iyi niyetleriniz ablalarım. Ama formda olduğum bir gün, ilham keçileri beni rahat bırakırlarsa, ilham melekleri başucuma dikilip emrederlerse, yani hissettiğim anda sizlere dünyanın en güzel dizelerini sıralamak, dizmek için gayretli olacağım…

Söz vermem abes, çünkü hissetmem gerek! Ancak, şimdi sizlerden beklentim şu; annemi yalnız bırakmayın, anneme yardımcı olacağınızı vadedin, söz vermeniz gereksiz…”

“Ne demek oğlum! En ufak seste yahut da sessizlikte, eğer mesaide değilsek, hop annendeyiz, merak etme!”

“Allah’ıma şükürler olsun, kapı komşumuz değil, teyzem ve ablalarım var, dünyamda!”

“Bizim de candan, sevgili güvendiğimiz, inandığımız bir kardeşimiz…”

Sanatkâr; “Yol göründü, gurbet ile giderim…(21) demiş. Ben; “Yol göründü, önce adam, sonra öğretmen olmak için okuluma giderim!” diyordum. Her zamanki gibi akşamın sonunda, son kalkacak otobüsün bir yerlerine sığınarak okuluma ulaşmak için annemin koynundaydım…

Paraya kıydım, taksi tutarak yetiştim otobüse, trenler çoktan koyulmuşlardı yollarına. Beş, bilemedin altı dakika kadar zaman vardı, otobüsün kalkmasına.

O da ne? Pasaklı çocuk, annemin montu üzerinde karşılardan bir yerlerde görünüyor, sanki beni gözlüyor gibiydi. Yoksa bana mı öyle gelmişti? İnsan insana benzediğine, hatta insanlar düşünülenin aksine çift yaratıldıklarına(22) göre, direğin saygıyla eğildiği pasaklıya benzer benzer montu giyen bir başka pasaklı da olamaz mıydı?

Doğal değil miydi bu? Yahut da salak bir üniversite öğrencisinin benzetmesi, ya da kurgusu, hem sebebini bilemeksizin, cinsiyetsiz…

Gerçek mi? Gerçek! Karşılaşmış gibi olmak yanında, kaybetmek, yitirmek de kararsızlık hükmünde değildi ki?

Hareket vakti, ziller çaldı, otobüsün sağ tarafı 16 numaralı koltuktaydım, otobüs hareket etti, çapaçul, pasaklı beden gözüktü uzaklardan, el sallayarak, basiretim bağlandı(3), ya da beni engelleyen bir his şoföre “Dur!” dememi engelledi, el bile sallayamadım.

Oysa “Dur!” desem de, el sallayarak cevaplasam da ne kaybederdim ki? Uzaktan görmeye çalıştığım o gözler, eminim ki acı doluydu!

Ben kimdim? O kimdi? Biz kimdik, kısaca? Bir kar yağışında hırsız-polis gibi, ama kimin hırsız, kimin polis olduğu kargaşasında, kimin çalan, kimin çaldıran, kimin o olup kimin o olmadığı bir konumdaydık!

Tek gerçek yoklukta varlığı aramayan bir siyah gölgeye insanların yapamadığını bir elektrik direğinin yapmaya çalışmasıydı, saygı göstererek eğilmek şeklinde. Bu; karşındaki küçük olarak görünenin büyüklüğünün azameti idi…

Boş, bomboş, sessiz, hiçbir haber alamadığım, ne sağlığımın, ne derslerimin merak edilmediği, on beş gün geçti, izin alıp da eve yönelmem gereken. Doğal olarak telefon açtığımda “Ne var, ne yok?” şeklinde merakla sorgulamalarımın cevabı hep “İyilik, sağlık!” olarak geçiştirilmişti.

Bana âşık olan ablalarım bile sessizliğe bürünmüşlerdi sanki “Hayırlara vesile olsun!” diye dua ettiğimde!

Elbette ki kendimi yitirmiş değildim. Netice itibariyle bir elektrik direğinin saygı gösterdiği bir karaltıyı (her nedense) aklımda tutacak, derslerime boş verecek kadar boş bir varlık değildim ki! Hem neden?

Velev ki karşımda annemin düşündüğü, tahmin ettiği, hatta tasarladığı gibi, etkileme hanesini boş bırakacağım şekilde, güzelliğinden bihaber olduğum bir genç kız olsa da.

Ola ki, he! 10-12, hadi bilemedin 13-15 yaşlarında bir çocuk ile eşek kadar on sekizlerinde cıbıl, önünde uzun seneler olan ben. Hem neden, hem niye?

İnsanın bilmediği, duymadığı, hissetmediği birine kamuflaj(4) bir görüntü ile ilgi duyması ne kadar ve nasıl mümkündü ki? Dünyada ölümden başka her şeyin çaresi, çözümü ve sebebi vardı(23) tüm dünyaya, âleme göre, ama bana göre, ben hariç!

“Derslerim çok ağır, vizelerim var, ablalarım ilgilensinler çarşı-pazar konuları için lütfen, bu hafta beni ‘Yok!’ sayıver anneciğim!” dediğimde mesajım anında cevaplanmıştı; “Gel!” şeklinde, hiçbir izah karesi işaretlenmeksizin, üstelik sözün sonuna kerelerce işaretlenmiş ünlem işaretleriyle, emir, demiri keser modunda!

Ben, ben olarak hele ki hayattaki tek varlığım olan annemin (muhtemelen dış güçlerin de etkisinin olduğu!) bu çok ünlemli çağrısını alıp da sözüm ona, ağır olan derslerimi, vizelerimi sebep sayarak nasıl gitmezlik ederdim ki?

Yaşamda hiçbir şey sebepsiz değildi(24), vardı elbette ki her bir şeyin sebebi, sebepleri.

Eve ulaştığımda oğlan çocuğu görünümlü bir genç kız vardı karşımda, oğlan görünümü sözünü sadece saçlarının dipten kesilmiş olması nedeniyle vermiştim ona, kimseye aldırmaksızın neredeyse koşarak diyeceğim bir tavırla gelip bana sarılmış, kucaklarken; “Utku Ağabey!” sözlerini esirgememişti.

Anlamamıştım! Anlamam gerekenleri anlattılar ablalarım ve annem.

Ve ben adını bile bilmediğim, ama ablalarımın ona yakıştırdığı Nüfus Kâğıdı bile olmayan Tutku’nun o ana kadar ki ve o andan sonra şu ana kadarki yaşam öyküsünü dinlemek için sabırsız bir durumdaydım.

Ancak kapıyı ilk kez çalıp da göründüğünde annemin, sonra ablalarımın onu nasıl ite-kaka banyoya soktuklarını, nasıl bir genç kız haline getirdiklerini anlatmak geçmiyor içimden...

Anaokuluna giderken ikiz kardeş oğlan-kız olarak fidye için kaçırılmışlardı, baba tarafından köken olarak içlerinde oldukları örgüt tarafından. Sonrasında haber ulaşmıştı; “Ya! Ya da! İkisinden biri” tercih olarak ve fidye istenmişti. Baba oğlunu tercih etmiş, fidyeyi istenildiği şekilde ve usulünce ödemiş ve oğlunu kurtarmıştı.

Sıra kızına geldiğinde örgüt mızıkçılık yapmış, fidyeyi ödemesine rağmen babayı sağmal bir inek gibi görüp kızını iade etmemişti yıllar boyu. Örgüt ne zaman paraya ihtiyacı olsa, kızının saçından bir tutam ile tükürüğünü aldığı bir ekmek parçasını DNA Testini(25) yaptırması için babasına göndererek kızının sağlığını belirtiyor ve yaşadığını kanıtlıyormuş.

Üstelik gönderilen notta; “Şu kadar lirayı, şuna ver!” ya da “Şuraya şu tipte bir çanta içinde bırak, yoksa kızın ölür!” şeklinde. Bunlar yaşadığımız şu anda elde edindiğim bilgiler değil, yeri ve sırası geldiğinde, ilerilerde ilgililerden edindiğim bilgi eksikliğini tamir ve tamamlamak için söylüyorum.

Tutku çaresizlik, imkânsızlıklar içinde yaşamış yıllar boyu örgütteki annelerden birinin himayesinde. Muhtemelen baba, doğal olarak anne ve kardeşi de devamlı olarak çaresizlik içinde, hiçbir çabalarından sonuç alamamalarının hüznü ile elleri kolları bağlı yaşamış olsalar gerekti yıllarca, tıpkı Tutku gibi.

Gerçek olmayan adıyla Tutku, örgüt anası ölünce, o kadar yıl beyninde kurguladığı, öğrendikleriyle ve analığının “Bunun sonu yok!” telkinleriyle ve öğrendikleriyle bir yolunu bulup kaçmış, çocuk olmasına rağmen gelişmiş olan aklıyla.

Dağ-bayır, ova-nehir, çok zaman aç-susuz, çaresizlikle kimselere görünmemeye çalışarak yayan-yapıldak yaşadıkları şehre ulaşmıştı.

Yürüyeceği, gitmeyi, ulaşmayı düşündüğü yollar vardı, bilmediği, aklında kalmayan. Bilmesi gereken öğrenmesi gerekenler olmasına rağmen yol yordam bilmiyordu. Kendisine aydınlık için eğilen direğin altında yalnızlığını ve açlığını köpekleriyle paylaşırken, karşıdaki pencereden kendine ulaşan “Çorba” teklifinde ummadığı insanlığı görmüş, hissetmiş ve fakat korkmuş, başlangıçta güvenememişti de.

Sonra karanlıkta o sözlerle aydınlanmış, kendini güvende hissedince de kendine göre Zübeyde, Zülfiye, Handan, Candan annelere sığınmıştı. Onların hepsi, şefkat ellerini uzatan, o elleri sevgiyle öptüğü, kendisini iğrenmeden kucaklayan temiz-pak eden annelerdi, kendisine göre.

Evet, üstünde yılların biriktiği kirler varmış, yalap çalap iki su dökünmekle temizlendiğini sandığı. Yağlı saçlarını önce makasla, sonra berberden alıp getirdiği makine ile sıfırlamış annem.

Ablalar bir genç kız olarak ona neler gerekiyorsa onu yapmışlar erinmeden, iğrenmeden, öğreterek, olması gereken şekilde. Belki abartı gibi görünebilir, ama beni kucakladığında misler gibi kokuyordu, bana yakışmayacak duyguları hissetmeksizin.

Düzeltmekte zorlandığı Türkçesine karşı onu yönlendiren benim sözlerim olmuş. Onun için evim olarak uzatmış elini bana, benim elimi uzatışımın içtenliğine inanarak.

Kaldığı izbe mekânlar ardından evimize misafir oldu. Onsuz tek anım boş geçmedi, sordum, söyledi, anlattı.

Ben okula döndüm, ama aklım onda kaldı, yoo öyle sevgi gibi bir tutkuyla değil. Annem ona benim yatağımı vermiş, o sahiplenmiş, ben de kanepede sabahlamıştım, iki gün; Cuma ve Cumartesi ve iki gece olarak, Pazar günü yol görünmüştü zaten akşamüzerine doğru.

Elbette ki gelecek de gelecekti(26), ama ne zaman olacağı meçhul, o yuvasına kavuşturulacaktı, kavuşacaktı. Ben on beş günün hesabını bilmiyordum, bilemezdim de, anneler ve ablalarım öylesine alışmışlardı ki ona.

Oysa iki gün içinde onların alışkanlığı gibi bir alışkanlığa ben de sahiptim ve onun alışkanlığıyla dolu olan evlerimizde gün gelecek onsuz olarak avuçlarımızı yalayacaktık, muhtemelen değil, mutlaka, iki-iki eşittir dört, çarpsan da, toplasan da…

Sömestre tatiline ulaştık.

“Gel bakalım Tutku, yeterince konuşamadık, önümüzdeki süreyi senin adına uygun bir şekilde değerlendirmemiz için, aklında kalan bilgi kırıntılarından yararlanmamız gerek! Birinci soru; bizimkilerin sana verdiği Tutku adı dışında kendi adını hatırlayabiliyor musun? Yokla beynini, kimsin?..

Aklında ne varsa önce anlat bana! Şehir? Anne, baba, kardeş? Evinizin şekli, arabalar, ağaçlar, bahçe? Sevdiklerin? Hoşlanmadıkların? Anaokulun? Nasıl gidip geliyordunuz okulunuza? Şoförünüz var mıydı? Nasıl biriydi o, insan olarak?..

Aklında neler kaldıysa, hadi güzelim, anlat bana bir tanem! Seni ailene kavuşturmak benim çorba teklifimin devamı olsun! Ben de akıllı-uslu bir şekilde eğitimime devam edeyim?”

“Güzelim? Bir tanem?”

“Sözün gelişi güzel ve küçük çocuk! Dağlar, terör aklını zayıflatmış olsa gerek senin! Yoksa bir ağabeyin içten bir seslenişini böyle soracak şekilde yanlış anlamazdın. Ablalarımın ikisi de bana ‘Sevgilim!’ der. Yani ben onların sevgilisi mi olmuş olurum, seslendiklerinde? Hadi şimdi konumuza dönelim. Ne dersin?”

“Anladım!”

Ve aklında kalan tüm birikimleri anlatmaya çalıştı, tekrarları tekrar ederek farkında olmadan.

Anaokulundan çıkışta almış birileri onları, kendilerini getirip götüren şoför amcaları yerine aynı arabalarıyla. Sonra bir yerlerde kendi arabalarından inip bir başka arabayla dağlara gitmişler, yürüyerek. Biraz kalmışlar orada. Sonra erkek kardeşi gitmiş, kendi kalmış yalnızca…

Yaşlıca bir kadın, uzatmış ona elini, karşısındaki kocaman adamla anlamadığı bir şekilde konuşarak. Yedirmiş, içirmiş, o kadın ve onunla hep Türkçe konuşmuş, yıllar boyu, oradan oraya ağır postallar ve elbiselerle yüklü, neredeyse kamburu çıkacak gibi yürüyerek, hoplayarak, zıplayarak, dağlardan, kayalardan, taşlardan, bayırlardan, derelerden-tepelerden sekerek, bazen tok, çok zaman aç olarak…

Bilmediklerim; öğrenebildiklerim yanında solda sıfır mertebesindeydi. Ancak benim gibi aklı kıt (Bir karış havada olması mümkün olmayan) bir üniversite öğrencisi dışında olup da akıllarını uzay seviyesinde kullanan, akıl ve zekâlarından şüphe edilmeyecek, eksikliğinden söz edilmeyecek Handan ve Candan ablalarım vardı, benim.

Kolları, elleri, gözleri, kulaklarıyla isimsiz bir kız çocuğu için her şeylere, her yerlere kadar uzanacak ve zamanı gelinceye kadar susmak gibiydi tavırları.

Ve eğer bir şeyleri gerçekleştirmek arzuları uçuk bir derecede kendilerine egemense susmaları gerektiği kadar susmak, masrafsa gerekeni gerektiği kadar yapmak, sevaba girmek için araştırmayı usulünce gerçeğe ulaşacak gibi yapmak, ipuçlarından gerektiği kadar yararlanmak olarak başlamıştı Handan ablam çözüme doğru.

Önemli olan ve en başta araştırması gereken konu; kökeni nedeniyle fidye ödeyecek kadar varlıklı, zengin iş insanı olan bir baba idi. Böyle bir insanın çocuğunun kaçırılması, her ne şekilde tehdit edilmiş olursa olsun olayın fısıltı haber olmak dışında gazetelerde yayınlanmış olması gerçeği idi, saklanması asla mümkün olamazdı. Sonralardaki, ilerleyen zamanda oluşan sessizlik terör örgütünün artan tehdidin göstergesi olabilirdi.

Bu nedenle Handan Abla yıllık izninin bir bölümünü alarak kütüphaneye kapatmıştı kendini Tutku’nun muhtemel yaşını düşünerek bugünden geriye doğru giderek arşivlenmiş gazeteleri bilgisayar ortamında taramaya başlamıştı, belki “Kitap Kurdu(2)” sözüne yakışacak şekilde “Kütüphane Kurdu” sayılabilirdi bu araştırmasında.

Aradığını bulmuştu.

Ebrar-Nasuh çiftinin Ece ve Efe adındaki çocukları beşinci yaşlarını bitirip, normal olarak yasaların belirlediği süre olan 69 aylık devreye ulaşmak için kalan süreyi değerlendirmek üzere anaokuluna devam ederlerken kaçırılmışlardı.

Gazetedeki haber tarihi ile bugün arasında 8 yıldan fazla bir süre vardı, bu Ece’nin dağlarda ömrünü boş ve boşa tükettiği(27), ailesinin hüzünle tüketmeye mecbur kaldıkları süre idi.

Acele etmeksizin acele etmeliydiler! Saniyelerin de müjdenin de, sevincin de gecikmeye tahammülü yoktu. Candan Abla gecikmeksizin bir uçağa atlamış, olay mahallindeki işyerine, daha doğrusu fabrikaya ulaşmıştı.

Fabrikanın çaycısının karşısına geçmiş bir vesile ile hanım tarafından uzak akrabalarından biri olarak, ne kadar inandırabildiyse. Adam ağzını açmamış pek, ketum(4) unvanını hak eden biri gibi çıkmış karşısına;

“Ha? Şu! Oğlanı kurtardılar, ama kızı öldürmüşler galiba!” deyip yoluna devam etmiş, umursamaksızın, ablamın her şeyi bilebildiğini düşünmeksizin. Abla fabrika girişindeki koca levhada Güvenlik Görevlisinin dikkatini çekmeksizin tüm yazılanları not etmiş.

Bir akraba ziyareti için geldiğini, mesleği ile ilgili olarak okulu ziyaret edip öğretmenlerle ilgili konuyu ağız arayarak detay olarak bir şeyler öğrenemeksizin geriye dönmeden önce nasıl ki şehrin gazete haberleri berberlerden öğreniliyorsa, o da kuaförlerin de bu konuda bilgisi olacağı düşüncesiyle bir kuaföre uğramak istemiş.

Sorup-soruşturup şehrin en meşhur kuaförünün adresini öğrenip yönünü oraya çevirmiş.

Para tatlıymış, randevulu çalışmalarına rağmen, görevli olarak gelip hemen dönmesi gerekliliğiyle Candan Ablayı sıra harici içeriye almışlar. Yerel gazeteleri karıştıran Candan Abla Ece’nin babasının resmini görmüş, fabrikanın kapısındaki tabelâda görüp not aldıklarına ek olarak.

Elinde olmayan ev adresini ve telefon numarasını da de oradaki Telefon Rehberinden dikkati çekmeyecek şekilde not almış.

Kararsızlık yaşamış bir ara, aile hakkında hiçbir bilgisi olmadığı için; aileyi kızlarının yaşadığı konusunda bilgilendirsin mi, yoksa bir sürpriz yaşamalarını sağlamak konusunda. Ablası kısaca; “Gel!” demiş.

Ben de başlangıç olarak Handan Abla gibi düşünmüştüm, ancak sonunu akıl edememiştim, sorun; Ece’nin uçağa binmesi için gerekli olan Nüfus Kâğıdının olmaması idi.

Otobüslerle gitmenin de çekince yaratmayacağı da kesin değildi. Araç kiralamak…

Ehliyetim yoktu, o uzun yol için ehliyetleri olan Handan ve Candan Ablaları riske atmak içimden geçmiyordu. Handan Ablanın işyerinden araç temin etmesini istemek pek akıl kârı gibi görünmemişti bana. Bu, gereksiz sorularla karşılaşmaları, bir çuval incirin heder olmasına(28) bile sebep olabilirdi belki.

Of ki of! “Bir of çeksem, karşıki dağlar yıkılır!(29) örneği. Sonuçta şoförüyle birlikte araç kiralamayı düşündük. Planlama, kiralama konusu Handan Ablanın inisiyatifinde(4) gerçekleşecekti, sadece bizler olarak.

Ancak annemin ve Zülfiye Teyzemin de Handan ve Candan Ablaya eklenmeleri ihtimali, artı şoför diye düşünürsem; anneler iki, ablalar iki, ben ve Ece iki ve de şoför yedi kişi…

Terazinin o sıkleti çekmesi(30) mümkün değildi, ya minibüs tutacak, ya da vazgeçmesi gerekenler vazgeçecekti. Hadi “Ben gelmeyeyim!” desem, çözüm, değildi ki? Annelerimizi zor ikna ettik, dört biz, bir de şoför sorun değildi artık.

Ertesi sabah erkenden yola çıkacaktık, ufacıcık da olsa bilgilendirdiğimiz Ece’yi zapt etmemiz mümkün değildi, “Yerinde duramıyordu!” deyimi Türkçemize onun sayesinde eklenmiş bir deyim olsa gerekti. Sabaha kadar bütün gece uyumamıştı demek yerine uyuyamamıştı, üstelik beni de uyutmamıştı demek daha doğru bir bilgilendirme olacaktı.

İkide bir başıma gelip yanağımı okşamasını sanki uyuyormuş gibi yapıp tersleyemiyordum. Üstelik annem de farkındaydı onun heyecanının. Doğrusu 8 yıldan fazla bir yalnızlığın sonrasında ertesi güne ulaşmanın heyecanını düşünmekte zorlanıyordum.

Oysa onun yarınıyla ilgili benim hiçbir katkım yoktu; onu temiz-pak eden, bulması gerekenleri bulmak için çaba gösteren sadece ablalarımdı, ben sadece “Çorba” demiştim, ama gerçeklikle içimden gelerek, acıyarak, kız çocuğu olduğunu bilmeksizin.

Ve şimdi de nedense, belki de temelli ayrılacak olmanın olasılığı nedeniyle hüzünlenmeye başlamıştım.

Sabah oldu tabii, gerekçesiz. Genç, takım elbiseli, beyefendi unvanını yakıştıracağım bir şoför vaktinden önce apartmanın önündeydi. Handan Abla şoförü görünce durakladı, irkilir, sendeler gibi oldu, gidip-gitmemek, araca binip-binmemek tereddüdü yaşar gibiydi. Şoför gülümsemekle yetindi sadece, bagajımız yoktu. Tutku Ece;

“Sen yanımda otur abi!” deyince anlamsızlığını anlamlandıramadığım Handan Abla, şoförün yanına ön koltuğa oturmak zorunda kaldı. Ben araca biner binmez elimi tutan Ece cıvıl cıvıldı, eksiklerini, eksikliklerini umursamaksızın.

Hareket edince Handan Abla surat asıklığıyla şoföre döndü;

“Neden?”

“Tesadüf! Sözleşme yaptığınızda ben de orada, babamın yanındaydım. Her zamanki gibi soğuk olarak beni görmediniz, farkıma bile varmadınız. Belki de rakip iki firma elemanı gibi değil de, iki insan olarak el sıkışıp belki sıcak bir ortama ulaşabiliriz umuduyla düşünüp bu seyahatinize şoförünüz olarak ben katılmayı düşündüm. Karar sizin…”

“Bıkmaksızın…”

“Kardeşiniz, genç bir arkadaş ve cici küçük bir kız varken, beni gerçekleri tekrarlatmaya zorlamayın isterseniz. Ben ne isem oyum, başlangıçtan beri, değişmeksizin, sabırlı…”

“Siz önünüze bakın, dikkatli olun lütfen!”

“Çocukluğumdan beri direksiyondayım ve kendimden değil, sadece karşımdaki şoförlerden emin değilim. Gene de uyarınızı dikkate alıyorum Handan Hanım!”

“Teşekkür ederim Adnan Bey!”

“Ömür biter, yol bitmez!(31) derler. “Senin de yolun biter!(31)demiş şair. Yol bitti, gideceğimiz yer konusunda tereddüt yaşadık, kararsız kaldık, sonra fabrikaya gitmeye karar verdik. Candan Ablanın tasviri ve tarifiyle fabrikaya ulaştığımızda Ece sabırsız bir beklenti içindeydi. Candan Abla görevi Handan Ablaya devretmişti, yol ve iz bilme konusunda uzmanlığının tartışılmaz boyutu nedeniyle.

Fabrika kapısında Güvenlik Görevlisi, içeride Sekreter haddinden fazla bekletmişler onu, sonunda, yerinden sitemle kalkan Handan Abla çat kapı patronun kapısını açıp, dehşet, hiddet ve korkuyla açılan gözlerine aldırmaksızın;

“Nasuh Bey! Bir baba olarak cesur, güçlü ve kuvvetli olacağınızı düşünerek önce size haber veriyorum. Kızınız Ece sabırsızlıkla sizi kapı önünde bekliyor!” deyince ablam cümlesini tamamlayamamış.

Nasuh Baba yıldırım, jet her ne hızıyla denirse densin o hızla, sekreterin, civarındakilerin şaşkın bakışlarına, kendini takip etmekte zorlanan Handan Ablaya dikkat etmeksizin, koşar adımlarla merdivenleri inip o kısa park alanını koşarak geçmiş, giriş kapısında kendisini bekleyen Ece’ye sarılıp havaya kaldırmıştı.

8 yılı aşkın korkunç bir teessürle biriken heyecanı, özlemi bu safhada anlatmak hiç kimse için mümkün değildi.

Yanına yaklaşan sekretere; “Arabam gelsin, teyzene de oluruyla telefon et, Ece’miz geldi!” dediğini duymasam da hissettim sanki.

İnsanlar bazen değil, her zaman olmasa da aşırı sevinçten çok zaman çok şeyi unutuyorlar, göremiyorlar, kaba anlamda etrafındakilerin “İyot gibi açıkta kaldıklarını(2) fark edemiyorlardı. Handan Abla ve biz yoktuk artık.

O kocaman kız, bizim Tutku’muz, babasının Ece’si, önce defalarca bir salon saatinin sağa sola sallanması gibi defalarca sallandıktan sonra şimdi babasının kollarında havalarda idi. Temiz kıyafetli bir şoför lüks bir aracın arka kapısını açıp onların dünya umurlarında olmaksızın binmelerini bekledikten sonra araçla birlikte hemen kaybolmuşlardı.

Büyük sevinçler, hele ki sekiz yılı aşkın bir süre sonra gelen yeşermeye başlayan umutlar, aynı oranda unutkanlıklara da neden oluyordu, bir ufacıcık da olsa teşekkür etmeyi, vedalaşmayı bile unutmak gibi.

Aslında iyilik yapıp denize atmak(32), sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmaması(32) uygundu. Ancak gerçek şu ki, almadan vermek de sadece Tanrıya mahsustu(32), insanlar da karşılıksız vermeyi akıl etmeliydiler.

Aslında o yaşlar için gereksiz gibi görünse de, kıvılcımlandığı fark edilen duyguları da göz ardı etmek mümkün değildi.

Handan Abla, belki alışkanlık, belki hüzün, belki istek, belki gerçekte olup da sakladığı duyguları ortaya çıkardığını fark etmeksizin Adnan Ağabeyin yanına otururken bize hayretle bakan fabrika elemanlarının farkında değil gibiydiler.

“Yol göründü, geri dönelim!” dedi sessizce.

Yola koyulduk selâmsız-sabahsız. Yolun handiyse yarılarında cep telefonu çaldı Adnan Ağabeyin. Emniyet şeridine geçip mikrofonunu ve telefonunu açtı;

“Efendim baba? Hayırdır? Emaneti teslim ettik, geri dönüyorduk!”

“Ece diye bir hanım telefon etti!”

“O, güzel bir kız çocuğu baba!”

“Hiçbir şey söylemeden, hiçbir iz bırakmadan ayrılmışsınız, güvenlik kamerası ve araç plâkasından ancak büroya, bürodakiler de bana ulaşıp haber verdiler. Telefon numarasını kaydet, artık ne yaparsınız bilemiyorum. Zaten kendisi de annesi ve babasıyla yola çıkmışlar, arkanızdan geliyorlarmış!”

Telefonu ben açtım, telefonun onda olduğu varsayımıyla;

“Tutku! Lütfen şoförünüze söyle, sürat yapmasın, biz durduk, sizi bekliyoruz. Ablalarımızın ve Adnan Ağabeyin işleri, güçleri, benim de okulum var, biliyorsun. Dönmemiz gerek. Sevinçten bir kısım şeyler aklınızdan çıkmış, unutmuş olabilirsiniz, dert etmeyin, sen de önemseme!..

Ve izin verin, siz gelmek için gayret etmeyin, yorulmayın, biz devam edelim!”

“Hayır, bekle! Beni kurtardın, yoksa ölümü gör!”

“Nasıl söz o, öyle! Unut! Peki! Bekliyoruz!” demek dışında çaresizdim, Adnan Ağabey mikrofonu açınca ben de açarak konuşmuştum, duymuşlardı. Adnan Ağabey ve Handan Ablamın başlarını eğmeleri onaylamalarının işareti gibiydi.

Candan Ablam elimi arayıp bulmuş ve sıkmıştı, demek ki o da aynı fikirdeydi.

Deli kız! Rehabilitasyona(4), meditasyona(4), kısa zamanda okuyup kendini yetiştirmeye ihtiyacı, Efe’ye yetişip onunla birlikte tahsile devam etmesi gerekliliği vardı, nasıl bilmeden gelebilirdi ki? Peki, ben onu neden bu kadar çok düşünüyordum ki?

Evet! Saçmalamak gibi bir huyum vardı, ama bu tedavisi mümkün bir hastalık gibi görünüyordu bana, yoksa “Görünmüyordu!” demem mi gerekti?

Yetiştiler.

Ön koltukta oturuyordu, neredeyse araç durmadan açmıştı kapısını. Annesi olan hanımefendi bavul gibi araçta oturmayı tercih etmiş olsa gerekti. Nasuh Bey şoförün açtığı kapıdan ehlen ve sehlen(2) inmeye çalışırken zahmet çekiyor gibiydi.

Koştu, kucakladı beni Ece, sonra öptü her iki yanağımdan da, birincisinde “Çabuk büyüyeceğim!” diye fısıldadı, ikincisinde “Sensiz yaşayamam!” şeklinde, elimi de öperken. Aynı şekilde ablalarıma da, enişteme de…

Pardon, Adnan Ağabeye de öyle davrandı, pas geçmeyi asla aklından geçirmeksizin.

İçimden; “Bir çorba iç!” deyip direğin eğilir gibisine saygısını göstermesine sebep olmak “Henüz başlangıcında olan bir ömrü şimdiden hak etmeyi istememin sebebi miydi?” diye düşünmeden edemedim.

Güzel çocuk, daha yaşın ne, başın ne, benim gibi kazık kadar birine şimdiden bağlanmayı istemen, beni şimdiden sahiplenmeye çalışman doğru bir hareket mi? Nene gerek be Ece kuzum?

Baba, gururundan fedakârlık etme gerekliliğiyle, belki de istemsiz bir mecburiyetle Adnan Ağabeye doğru yürüdü;

“Kalaydınız? Misafirimiz olaydınız? Hiç olmazsa beraber bir yemek yiyeydik, sohbet edeydik biraz, anlataydınız, sonra devam ederdiniz?”

Sözleri rica değil, sanki “Yap, et!” gibi bir alışkanlıkla emir gibiydi. “Teşekkür ederiz!” dedik bir ağızdan, Ece’ye telefonda söylemeye çalıştığım mazeretle.

Dikkatimi çeken Efe’nin gelmemiş olmasıydı. Kardeşinden haberi olup da gelmemiş olamazdı bana göre. Demek ki çocuklar bile ikiz olmalarına karşın, kardeşinden önce tercih edilmiş olarak daha erken büyüyor, her ihtimale karşı gelecek için geleceğe daha önce ve bir bakıma veliaht(4) olarak daha uygun görülüyor olsa gerekti, her ihtimale karşı.

Utandım düşüncelerimden, kendi kendine beynimde oluşturduğum sözlerimden. Buluşmanın heyecanı, yokluğumuzun fark edilip hemen arkamızdan ailece yola çıkmaları nedeniyle, okuldaki Efe’ye haber verilememiş olması en doğal görünüm olmalıydı.

Nitekim de; “Öyle olmuştur!” diye değiştirdim, aykırı düşüncemi.

 O ihtimal de şu anda bana göre ufukta öncelikle gözüküyor gibiydi, başlangıçtan, hatta kaçırılışlarından sonra ilk tercih hakkı olarak Efe’nin kurtarılışı ve kurtuluşu, değişmeyecek bir kural olarak Ece evin bir ferdi olarak yuvasına dönmüş olmasına rağmen, şimdi bile, hakkı olanın hakkı gibi görünüyor olsa gerekti (gene de).

Et tırnaktan ayrılmazmış(33), sözde kalan bir lâf, annenin kuluçkaya yatmış gurk tavuk gibi arabadan dışarıya adım atmamasının sebebi bu olsa gerekti, acı, ama bana göre gerçek.

Babanın tavrı da gerçekçi gibi görünmemişti bana göre, ancak anaya göre daha insancıl bir tavır yaşatmıştı, yasak savar gibi olsa da görünüşe göre.

Para Sadece Napolyon’un dilinde(34), Rüçhan ÇAMAY’ın şarkısında(34) söylenen bir söz değildi, aynı zamanda bir gurur abidesinin önündeki taşta yazılı bir ibadet sözü gibiydi. Zannımca küçük dağların kimlerin eserleri olduğu belliydi, büyük dağları imal edenler ise, sadece başlarını eğmekle iktifa edenlerin(3) imalâtları olsa gerekti.

Meselâ ben de şöyle dillendirmeye çalışmıştım; Para denilen nesneyi dizelerde.

“Aranmaz sadece düşülünce dara,
Aydınlıkta-karanlıkta umar; para,
Yaşam biçiminde onarılmaz yara,
Bin bir dert içinde bile çıkar; para!

Üç şeyin sesi güzelmiş, şu dünyada;
Hem yaşamda, hem rüyada, hem hülyada,
Su ve kadın sesi, para sesi ya da
Üçü için de en güzel karar; para!

Üç şey varmış, yenirmiş; elma, armut, nar,
Üç şey sevilirmiş; ana-baba ve yâr,
Bir de ‘Para’ denilen tapılan şey var
Zannedilir ki, her şeye yarar para!

Düşmemiş Napolyon’un dilinden bile,
Garibanlar çekmiş yokluğundan çile,
Yoksul, fukaranın getirdiği dile
Tüm düşüncelerin içinde var para!

Hesaplarda görünür en küçük çıkar,
Kavga, münakaşa, savaş ondan çıkar,
Görmez insanın gözü ne kâr, ne zarar
Kâra, zarara da paradır kâr; para!

Sadaka, yardım, iane için iyi,
İltimasın, rüşvetin kötü deneyi,
Kişi geçmemeli en küçük dereyi
Tek damla suda bile parçalar para!

Ödenir mi parayla birikmiş günah?
Sevabın karşılığı da olmaz ki Ah!
Kaybedene, kazanana veren Allah
Yine de insan şaşırır arar; para!

Candan dost, dostu satar mı, para için?
Akraba kazık atar mı, para için?
Kuzu kurtla hiç yatar mı, para için?
Peki, nedendir her şeye ısrar para?

Para dediğin ne ki? Elinin kiri,
Namus, şeref yoksa olunmaz ki diri,
Giderlerse (bilinir) gelmezler geri
Çoğu da zarar, azı da zarar para!

Daha fazlasını söylemek; boş kalır,
Uzun söze karşı kısa söz; hoş kalır,
Parasızsan, gündüzler bile loş kalır
Karanlığa da güneşi sarar; para!
(25)

Anlayamadığım şey, bir âlimden bir zalim, bir zalimden bir âlimin doğduğuna inanmamdı. Bu; gerçek olarak Ece’nin şekli miydi? Yoksa 8 yılı aşan meşakkat(4) ve çile ile geçirdiğine inandığım dağ havasının onu iyileştirmesinin gecikmiş sonucu mu?

Bana ne idi ki? Alan almıştı, ben de savmıştım, başımdan! Yapılan bir iyilik ve iyilik yapmış olmak, iyimserlik düşüncesiyle gururlanmak yerine, kendi adına da, karşısı adına da mutlu olmayı bilebilmeliydi insan. Peki, benim hüznüme sebep neydi?

Seyahatin yani Ece’yi teslim etmemizin tek yararı; Handan-Adnan yakınlaşmasıydı. Daha doğrusu buzların çözülüp Adnan Ağabeyin uzattığı elin Handan Abla tarafından iteklenmeyip, geri çevrilmeksizin tutulması ve Adnan Ağabeyin bu tutuşu sıkı sıkı sabitleyip bırakmaması idi!

İster talih, ister kader densin, bu; Candan Abla için de umut var olmamın görüntüsüydü, ona gönlüne bir sahip bulması konusunda destek olmaya çalışmamı kim engelleyebilirdi ki? Etkimin olmasını umduğum ufak tesadüflerin ömür boyu sürecek gerçeklere ulaşması mümkün olamaz mıydı?

Küçücük bir yardımı kim fark edebilirdi ki, üstelik temelli ablasız kalmayı, onun mutluluğu için göz kırpmaksızın göz ardı ederek?

Uzun zamandır…

“Yalan!” Çok sert oldu! “Yanlış” diyerek düzeltmeye, geçiştirmeye çalışayım. Candan Abla ile aynı ismi taşıyan mahzun tipli Başasistan Öğretmenim (Aslında “Hocam” derdim, neyse aldırılmasın!) dikkatimi çekiyordu! Ancak yollar öylesine uzaktı ki, iki Candan arasında.

Benim aklımdan geçirdiğimi gerçekleştirmem için barikat dolu olduğuna inandığım yolları nasıl aşabileceğimi düşünmek bile yoruyordu beni. Öyle ki görüşüme ve görünüşe göre deveye hendek atlattırmak(12) daha kolay gibiydi.

Dünyada hiçbir şey çaresizlikle yüklü değildi, her şeyin bir sebebi olduğu gibi, çözümü de olmalıydı. Dur bakayım, nasıldı o söz; “Çaresizseniz, çare sizsiniz(36)!” Demek oluyor ki çare; bendim!

Derslerim ağır, hem de çok ağırdı, derinden öte de bir sessizlik egemendi yaşamıma, yaşamadığım yahut da yaşayamadığım…

Üst üste vizeler, kullanamadığım on beş günde bir yaşamam gereken tatilleri annemden özür dileyerek yaşayamamam, içi boşalmak zorunda, boşaltılmak gereğini yaşatan kurgular…

Candan Abla, Başasistan Candan Hoca…

“Of!” çekme ihtimalim görünmüyordu. Karşıki dağlar maden arayan, ağaç katilleri, arsız müteahhitlerin müsrif gayret ve çabalarına ihtiyaç göstermeksizin kendiliğinden yıkılmışlar, dümdüz olmuşlardı beynimde.

Ancak ben mademki Candan Ablam için bu yola baş koymuştum, ölmem mümkündü, ama dönmek yoktu, yeter ki umduğum gibi; kalpler kalplere karşı olsun(37)!

Gecikmiş olarak eve geldiğimde gazete haberi olarak, yani “Love Story(2)” şeklinde Handan Abla ve Adnan Enişte (Henüz aday!) gazetenin ilk sayfasında mutluluk görüntüsü vermişler gibiydiler.

O halde Candan Ablama mutluluğu için el atmam, onun için çaba göstermem, sünnet, vacip sınırlarını aşmış, farz olmuştu.

“Ablam!” dedim. “Vizelerim konusunda Başasistanımla bir kısım sorunlar yaşıyorum. Handan Ablam hayal dünyasında, oldukça meşgul galiba, şimdi ona ‘Bana yardımcı ol!’ diyemem. Annem zaten ‘Oy, romatizmalarım, ay, konuşmasını bilmem!’ gibi kırk dereden su getirir(3). Bana bir kol atıp yardımcı olsan, hocamla konuşsan…

Yol parana falan karışmam, ama acıkırsan sana ekmek arası döner ısmarlayabilirim…”

“Ama şu sıralar derslerim, yazılılarım, ödevlerim çok sıkı Utku!”

Cümlemi tamamlamama fırsat bırakmamıştı! Oysa bilmez miydi ki, “Sevgilisinin” en kötü huyu; küsmektir. Gaflet işte! Başka bir söz söylemeden yanından kalkıp kapıya yönelirken sözümü esirgemedim;

“Tamam, ablam! Bir şey demedim, istemedim, bana müsaade!”

“Benim bir tanecik sevgilim, hemen gücenirmiş de, küsermiş de…

Kırk yılın başında gibi hallere girermiş de…

Sanki kırk yaşlarını geçmişmiş de…”

“Yani?”

“Otur bakalım! Aslında gözlerinden zekâ fışkıran bir bebesin, ama bir derdin olsa gerek! Tamam, ben izin konusunu hallederim. Şu; ikimizin de otobüs parası, sanırım yeter. Benim biletimi gidiş-dönüş al, son otobüs olarak, ama geç vakte de kalmayayım olur mu oğlum? Ekmek arası dönere de gerek yok! Ekmek arası çorba, ya da gravyer peynir katkılı simit yeterli yahut da bir poğaça. Rüşvet olarak da…”

Sözlerinin devamına gerek yoktu;

“Aslan ablam!” deyip sarıldım, elini öpüp başıma koydum.

Önce “Har!” gibi aslan sesi çıkarmayı denedi, başaramayınca diklendi;

“Evde kalmış kart bir kızmışım gibi elimden öpeceğine yanağımdan öpeydin ya! Neyse sevgilim, gel ben seni öpeyim, sevabıma!”

Hayırlı bir işin başlangıcındayım gibi hissediyordum kendimi. Yeter ki bir ara kendi kendime söylendiğim gibi, kalpler karşılıklı çarpma eğiliminde olsunlar, aynı isimli iki vatandaş, ömürlerinin bundan sonrasını üleşmeyi düşünsünler.

Umudum bu, insan umutsuz yaşayamaz ve yaşamamalı da zaten. Hevesler, gerçeğe ulaşmalı, ulaştırmalıydı insanları.

Oldu bu iş!..

Derslerim vardı, hem hocamın odasında ne işim vardı benim, Candan ablamı da ite-kaka sokmamıştım ya hocamın odasına. İşaret parmağımın ucuyla kapısını hafifçe tıklatmış ve “Gel!” sözünü işittikten sonra hocamın gözlerinde heyecanı fark edince; “Özür dilerim, derse yetişmem gerek!” diyerek, anlamı üstünde sıvışmıştım, olay mahallinden. Onlar, eğer gerekirse, isterlerse beni de konuşabilirlerdi, akıllarına gelirsem!

Öğleden sonraki dersi için Başasistan Hocamızın işi çıkmıştı, derse yeni asistanlardan biri girdi onun adına, maşallahı vardı bir yıl öncesinin öğrencisinin. Sular seller gibi değil, dereler, ırmaklar gibi çağıldadı neredeyse! Neyse ki verilen teksirlerden ezberlediklerini anlatışını takip etmemiz kolay oldu…

Aradım ablamı ders paydosunda.

“Hocan bana şehri tanıtıyor, gezdiriyor!” deyip kısa kesip kapattı telefonu. Bu benim taş atmamın isabet ettiğinin, kolumun da yorgunluk hissetmediğinin deliliydi. Vakti gelince mercimek de fırına verilirdi artık!

Teşekkür mü? Değmezdi! Ama çifte düğün? Olur mu, olurdu, hem neden olmasındı ki, eğer iki insan birbirini içtenlikle seviyorlarsa geçen zaman israf olmaz mıydı? Benim dünya güzeli ablalarım dünyada birer taneydiler, ayrı ayrı ve mutlu olmayı da hak ediyorlardı.

Ben mi? Benim onlar gibi bir mutluluğu hak etmem için bir fırın ekmek yemem gerekliliği yanında, bahtımın da açık olacağına inanacağım bir duaya “Âmin!” diyecek kadar cesur ve hazırlıklı olmalıydım.

Daha henüz birinci sınıftaydım ve koskoca bir üniversiteyi bitirecektim ki, tam yerine cuk oturacak şekilde ünlü bir uzmanın(!) dediği gibi; “Ölme eşeğim, ölme!” sözünü tekrarlarken, “Âmin” demek yerine efekt(4) olarak “Nın-nırı-nın-nın(4) demek daha gerçekçi olacaktı benim için, sanırım.

Sonuç mu? O kadar ısrar etmeme rağmen, “Daha vakit var!” demişlerdi. Herhalde bunun anlamı benim üniversiteyi bitirmeme kadar geçecek bir vakit olmasa gerekti, “Yok daha neler?” bağlamında, yani? Böyle bir şeyi akıllarından geçirmemeleri gerektiğini öğütledim(!) onlara!

Sevap işlediğimin farkına vardılar nihayet ve ben ikinci sınıfı bitirdiğimde dediğime gelip bakmaları gerektiği gibi aynı yöne baktılar(39).

İki bayram arası(40) gibi bir safsata yaşamaksızın, ama iki düğün bir arada olarak Handan Ablam Adnan Eniştemle, Candan Ablam, atamasını nikâhlı olarak bekleyerek Candan Eniştemle ısrarlarıma muhatap olarak(3) beni kerevetlerine çıkarttıktan(3) sonra evlendiler.

Hemen eklemeliyim ki, kerevet olayında annem ve Zülfiye Teyzem beni yalnız bırakmadılar. Ancak ablalarımın evden azat olmaları demek, on beş günde bir olsa da kendimi % 50 oranında iki eve üleştirmemi gerektirmişti, sıkıntı yoktu. Çünkü…

Sair zamanlarda Adnan Eniştem şehrin yerlisi olduğundan sadece şehir içinde uçma hakkını kullanan Handan Ablam onları sık sık ziyaret ediyor, gerekenler konusunda yardımcı oluyordu.

Bu arada Candan Abla ve Candan Eniştemin ayrıca sevaba girdiklerini itiraf etmezsem, olmaz. Eee! Candan Ablam, Candan Eniştem ve evleri de okuduğum şehirde olunca, rahatsız etmeme kontenjanından yararlanarak, canım bir şeyler çektiğinde, ya da Candan Ablam canımın bir şeyler çektiğini düşündüğünde “Gel!” diyordu sadece, ısrar etmeden, ben de ısrarına dayanamayıp “Hop!” orda oluyordum(41).

Eniştemin mızıkçılık etme hakkı yoktu belirtmeliyim.

Sonrası…

Sonrası oldukça uzun hikâye, bitmesi mümkünsüz gibi…

Benden sonra vakit kalırsa, tahammül edebilen kalırsa çevremde ablamları, eniştemleri, sayıları ve cinsiyetleri hakkında kesin bilgimin olmayacağı dünya tatlısı olmaları garantisi olan yeğenlerimden de doğal ve yasal olarak bahsetmeye çalışırım. Şimdi sıra bende…

Tutku’yu ailesine teslim etmemizin üzerinden yaşadığım düğün telâşları, onun kendine gelmesi için zamana karşı yarışını bekleyerek ikinci yılı bitirmiştim okulda…

Buraya ufacık bir parantezi tekrar eklemem gerek, ablamların nikâhları bu beklenti içindeyken gerçekleşmişti.

Tutku, zannederim iyileşme, kendine gelme, kendini bulma için anne-baba-kardeş üçgeni içinde, soy soya, bulgur suya çeker(42) formatında mutlu olsa gerekti, unutulması gereken unutulmuş olsa da unutamayan unutamıyordu, kim farkında olurdu ki, karanlıkta göz kırpan birinin varlığından?

O yanaklarımı öperek uğurlandığı günden üçüncü sınıfı yaşadığım bugünlere kadar bir bakıma öpüşünün izleri kalsın diye yanaklarımı yıkamayı hiç istememiştim; “Neler oluyor?” ya da “Neler oldu bana?” şeklinde kendimi sorgulamaya gerek görmeksizin. Gerçeği biliyordum, sorgulamama gerek yoktu ki?

Üstelik sözlerinin tek kelimesini bile unutmamıştım, aklımdan unutmayı geçirmeyi bile yasaklamıştım kendime.

“Çabuk büyüyeceğim!”

“Sensiz yaşayamam!”

Küçücük, ama yüreği (bence) büyük bir kız çocuğu azat etmişti bu sözleri dudaklarından, sessizce. Ancak 8 yıldan fazla bir dağ havası kendisine iyi gelmesine rağmen, insan beşerdi, şaşardı(43), unuturdu da…

Değil mi?

Zaman dur-durak bilmeden kurallarına uyarak geçiyordu, aldığımız her nefesi vermek zorunda olduğumuzu(44) hissettirerek. Derste, havada, karada, suda, her zaman sessizde olan cep telefonum bilmediğim, aklımdan geçmeyen bir numara olarak ısrarla titremeye başlamıştı. Derse ilgimi yitirmemek için telefonu kapattım.

Nedenlerden sonra aklıma geldiğinde aradım ve kaba bir erkek sesiyle karşılaştım, daha “Alo?” bile diyemeden.

“Buyrun!”

“Pardon efendim! Beni bu numaradan aradığınızda önemli bir dersteydim, açamadım!”

“Yanlışlık olmasın!”

“Olabilir efendim, özür dilerim!”

“Kabul!”

Ve telefon kapandı, kendiliğinden olmasa gerekti! Sonradan öğrendiklerimi ve tahminimi bir arada yoğurmam gerek!

Telefonu titrettiren Ece’ydi. Ben açtığımda cevaplayan ise, beni tahmin eden Ece’nin babası Nasuh olsa gerekti. Telefondan aramış olduğumu belirten numaramı, Ece’nin haberinin olmaması için hemen silmişti. Telefonda “Ağabeyim” yazılı olduğunu görmemiş olamazdı.

Ece, başlarında kavak yelleri esen(45) Handan, Candan Ablalardan değil, Adnan Ağabeyin babasından öğrenmişti telefon numaramı.

Kafamı kullandım yoğurduğum düşüncelerin ışığında, ikinci kez çalışında hevesle. Aklımın başıma gelmesi şarttı, hem de “Dan!” diyerek;

“Ağabeyim?”

“Ece?”

“Aradım?”

“Dersteydim, sonra aradım, muhtemelen baban çıktı, ‘Yok öyle bir şey!’ dedi, güle güleleştik(3). Sanırım sana haber vermedi!”

“Aradığını görmedim, ekranda!”

“Onu da sen bil, ama sorgulama babanı, aklında vardır gerekçeleri. Oysa asla minnet borçlu değil ki? Anlayamadığım, babanın senin telefonuna nasıl cevap verdiği, ortada bir yerlerde bırakmış olsan gerek! Hem hesap ver, söyle bakalım, küçük serçe, bugüne kadar hiç mi aklına gelmedim? Sana hemen cep telefonu alacakları aklımdan geçmedi, bu nedenle ben de numaran olmadığı için ben seni arayamadım!”

“Aklımdan çıkmadın ki hiç! Dağda, kırda, bayırda, inşaat artıklarında, bazı-bazen aç-susuz geçen 8 seneden fazla açık ve açlık bir anda kapanmıyor ki ağabey. Özel öğretmenler, psikolog(46), psikiyatr(46), pedagoglarla(46) rehabilitasyon, meditasyon, oryantasyon(4), motivasyon(4) ve motive etme çabalarıyla ne kadar bunaldığımı bilemezsin...

Devamlı gülücüklerle teşvikler ve sonuçla ilgili beklentiler. Sen başımda, hiç olmazsa yanımda olaydın her şeye daha çabuk adapte olur(3), daha çabuk iyileşmeye gayret eder, daha çabuk iyileşirdim. Yani demem o ki bana destek vermesi gereken yaşamımdaki tek insan yanımda değildi, bu da benim çabuk iyileşmeyişimin nedeni…”

“Bir saniye…

Ben okuyordum, ailen beni, ablalarımı, Adnan Ağabeyi, onun babasını biliyorlardı. Ben hele ki cep telefonun olduğunu bile bilmezken nasıl arardım seni, nasıl destek olabilirdim ki yok günlerinde…

Yani beni suçlaman haksızlık değil mi Tutku?”

“Ben sadece ailem indinde değil, senin indinde bile küçük bir kız çocuğu olarak kalmışım Utku…

Demek ki ağabeyliğe yakıştırmam yerinde bir buluş olmuş, başlangıcımızdan beri…

Oysa seni iki yanağından öperken, sana ihtiyacım olduğunu anlatmamış mıydım, küçük bir kız olarak, küçük bir akılla fısıldadığım cümlelerle…

Sen de şehri biliyordun, gayret etsen, özlemiş, bana değer vermiş olsan, karşına hangi ve ne tür engeller çıkarsa çıksın aşıp, gelip elini uzatamaz mıydın bana? Ben sana ne eziyet ettim ki, özür dilemek yerine neredeyse haşlıyor, üzüyorsun beni…”

“Özür dilerim, affedersin. ‘Büyüyeceğim!’ dedin. Mazeret belirtmem haksızlık. ‘Yok, sen büyüyünceye, yok ben okulu bitirinceye kadar’ diyemem. ‘Ablalarım evlendiler de telâş oldu, annem yaşlandı da daha fazla ilgi bekler oldu!’ falan filân gibi sıkıntıları belirtip her türlü mazeretle kendimi savunmaya çalışmam uygun değil…

Hepsi bahane…

Seni bir ‘Çorba’ sözüyle yaşama döndürüp ailene teslim etmek yaşamdaki en büyük gururum. Gerçi sen bana inanmasan, bu gururu ne ben yaşayabilirdim, ne de sen ailene kavuşurdun. Bunun içindir ki, seni unutmam asla mümkün değil. Ancak içtenlikle kabul etmelisin ki sen küçücük bir serçesin, bense azman kart bir öküz, uçurum gibi bir fark…”

“Ayıplayacağım sözler sarf etmek yerine, her şeyi unutup, arkamızda bırakıp, bana küçük bir çocuk muamelesi yapmaksızın beni sevdiğini söylemek için gayret et, bana beni sevdiğini söyle ki ben de sana sadece ‘Utku’m’ diyebileyim, ‘Ben de seni seviyorum!’ diyebileyim, sağ yanağına fısıldadığım aynı cümleyi tekrarlayayım; ‘Sensiz yaşayamam!’ İnan, buna!”

“Galiba doktorlar verdikleri ilâçlarla seninle ilgili olarak tam gereğine ve gerçeğine ulaşamamışlar, sağlayamamışlar galiba. Hâlâ kendinde değilsin, gül dalındaki tek ve en güzel gonca…”

“Bana iltifat etmeyi, kendini yermeyi bir kenara koy lütfen! Sen ne dersen de, ben seni seviyorum, yaşamımı da senin üzerine kurguladım. Tehdit değil, ama sensizlikte yaşama döndüğüm için sevinçli olamam, ölürüm ben, yaşayamam…

Cesur olmak için gayret et, ya sevdiğini söyle, davranışlarınla belli et, ya da sensiz yaşayamayacağıma inan, ailem de benim için daha fazla masraflara girmesin, katlanmasın!..

Şu an saat; 12.40. Telefonu kapatıyorum. Sana bir gün, tam 24 saat izin. Bu; bir tehdit hem veda da değil, ama dilerim ki yaşamım yarın 12.41 de de devam ediyor olsun. İçim; ‘Şimdilik Allahaısmarladık!’ dememi emrediyor!”

Tek söz söylememe fırsat bırakmadı, karşılığını vermem için. Bostan bahçesinde bir korkuluktum sanki; yersiz, yurtsuz, kadersiz, duygusuz, kalbi olduğu, kalbinin sahibinin olduğunu bildiği halde kalpsiz görünümlü, üstelik salakça, aptalca, içinden geçenlere set vurma amaçlı.

Zaman su gibi akıyordu(47), direnmem mümkün değildi, üstelik sevdiğim insanı üzmeye de hiç mi hiç hakkım yoktu. Tek ihtimal söylemem gereken cümleye babasının ya da annesinin telefonuna el koyarak tepki vermeleriydi.

Korkarak da olsa; “Aşkım” yerine telefonu elime alır almaz görünmesi için bölümünün izin verdiği kadar “A” harfleri ile donattığım tuşuna bastım, “Çok şükür!” diye dua ederek.

“Evet?” diye sorarcasına yükseldi karşımdaki ses, eklentisi de olacak gibi görünüyordu, ben baskın çıkma gayreti yaşadım;

“Seni seviyorum!” dedim, bir solukta.

“Biliyordum, ama ölecek olma ihtimalim mi verdi sana bu cesareti? Soğuk soğuk, yasak savar gibi iki sade kelimeyle ‘Seni seviyorum!’ demek?”

“Okulum umurumda değil, hemen şimdi, yetişeceğim sana ilk otobüsle ve dizlerinin dibinde olacağım. Kapatıyorum, bir saniye bile gecikmek istemiyorum, özlemiş olarak. Sevdiğimi ispat etmek için değil, sadece karşında eğilmek için geleceğim, Ece’m, canım sevgilim!”

“İsteyince sadece elektrik direkleri, dağlar değil, sevenler de eğilebiliyorlarmış, demek ki?”

Sözlerim dinlenmiş olabilir miydi, bir fabrika sahibinin şüpheleriyle donatılmış olarak, beynine ürün olarak yerleştirmiş olarak. Aklımın ucundan bile geçmezdi, bilemezdik!

Aybaşını biraz geçmiştik. Bursum bankaya yatırılmış olsa gerekti. Ama ihtiyacım yoktu, yatırılıp yatırılmadığını merak etmemiştim bile. Yol param dâhil her on beşte bir ziyaretimde annem dul maaşıyla destekliyordu beni.

Handan Abla her aybaşı “Az veren Candan, çok veren Handan!” şeklinde değiştirdiği teraneyle banka hesabıma yatırıyordu bir şeyler.

Canımın neler çektiğini bilen Candan Ablam her ziyaret edişim sonrası, okulda Başasistan, evde eniştem olan Candan Ağabey pohpohlama ötesinde beni desteklemekten çekinmiyordu. Kısaca züğürt değildim.

“Seviyorum, gidiyorum!” dediğimde Candan Ablam; “İyi düşündün mü sevgilim? Hem daha erken değil mi? Keşke ben de, enişten de seninle geleydik!” şeklinde annevari (kelimeyi ben uydurdum, Türkçe Sözlükler için) bir şekilde telefonla uğurladıktan sonra;

“Darda kalma, banka hesabına hemen para yatırıyorum, hediye konusunu sonraya bırak, beraber düşünürüz!” dedi.

Kör duası gibi; “Tek göz istemiş olsaydım görmek için, Tanrı vermişti hemen şu anda iki göz” tam o kıvamdaydım!

Da…

Nasıl haber verecektim Ecem’e; “Diz çökmeye geldim!” diye? Korkum ayyuka çıkmıştı(3)! Aslında korkumdan değil, Ecem şu anda en fazla 14-15 yaşlarında idi, tasavvuruma göre, onun da, benim de birbirimizi sevmeye hakkımız yoktu.

Candan Ablam kulağımı çekerken yerden göğe kadar haklıydı. Okuduğum kadarıyla yasalar anne ve babanın yanındaydı ve ben sevme hakkını elde etmek için dört bilemedin üç yıl beklemeyi istemiyordum; “Ece’m 18 yaşına gelip bağımsız olsun!” diyerek.

Çözüm?

Yaşam felsefeme göre; yoktu!

Gene de otobüsten indiğimde her ne şekilde çekincem olursa olsun haber vermek üzere gittim.

İnsanın bazen ilerlemiş teknolojiden nefret edesi geliyor. Çünkü bilmem gerekeni bilmiyor, akıl edemiyordum. Hatta aklımdan geçiremeyecek şekilde bir davranış içindeydim.

“Geldim! Garajdayım!” diye telefon açtım. Sadece “Gel!” diye bir mesaj dönüşü oldu, hayret etmeme neden olan. Her şeye rağmen akıl edememek gibi bir gabilik yaşadım.

Otobüsten inip de etrafıma bakınırken karşımda Nasuh Beyi gördüm. Muhtemelen kenarlarda-köşelerde de avenesi(4) olsa gerekti.

“Kim olduğumu biliyorsun, değil mi?”

Bence, kaşınılmış bir soruydu.

“Tutku’nun babası, üstelik ona ait telefonu sadece babası olduğunuz için ona haber vermeden, haksızca kullanan ve benden haberi olan, yasaların koruduğu bir baba. Gerek aldığım aile terbiyem, gerekse Ece’me sevgi ve saygım dolaysıyla sizi kötü sıfatlarla eleştirmeyi istemiyorum, efendim!”

“Bak hele, hem benim kızıma verdiğim ismi beğenmeyip ‘Tutku’ diyor, hem de sonrasında ‘Ece’m!” diyerek kızımı sahiplenmeye çalışıyor. Züğürt sığır çobanı sen de! Kızımın peşini bırak, ne istiyorsun, onu söyle!” derken cebinden bir uçak bileti çıkarıp uzatırken, iç cebinden çıkardığı çek defterine özenle yazılmış “hamiline” şeklinde imzalı kısma rakam yazmak için kaleminin kapağını açtı. Az Türk filmi seyretmemiştim, ama gene de inisiyatif bendeydi.

“Siz uygun gördüğünüz bedeli yazın efendim, sonra da vedalaşalım!” dedim, hayretle açılan gözlerine aldırmaksızın.

Çeki yazarken sıfırları belirgin bir şekilde noktalar gibi süsleyerek çeki okuyacağım bir şekilde bana uzattı. Çeki hemen ters çevirerek uçak bileti ile birlikte kendisine geri uzattım daha doğrusu ceketinin ön tarafındaki mendil cebine sokuşturdum, zorlansam da.

“Demek kızınıza verdiğiniz değer; çekte yazdığınız miktar kadar? Yazık! Oysa onun değeri benim yaşamımdan da vazgeçeceğim kadar. Bağışlayın efendim, siz sevinci, şefkati bilen, ancak sevgi ve utanmak konusunda eksikleri olan bir babasınız…

Ece’mi incitme ihtimalinizi dikkate alarak ilk otobüsle geri döneceğim. Size söylemek istediğim son söz; ‘Mağrur olmayın, sizden büyük Allah var(48)!’ Ece’m yaşı itibariyle yasalar dolaysıyla sizin himayenizde…

Biliyorsunuz ki zaman durmuyor, Sultan Süleyman’a bile kalmayan(49) bir dünyada yaşıyoruz. Dünyada uğruna canımı vereceğim, yaşamdan onun için vazgeçeceğim sevilen bir insanın babasısınız. Bu nedenledir ki iyi dileklerinizi beklemeksizin size “Allahaısmarladık!” diyorum. Ben biletimi alıp otobüse bindikten sonra çapulcularınıza emir verip dağıtabilirsiniz, efendim.”

Sırtımı dönüp okulumun olduğu şehre, olmazsa en erken otobüsün kalkacağı herhangi bir yöne bilet almak üzere bilet satış bölümlerine yöneldim. Tanrı yardımcım olmuştu, kalkış zilleri çalınca otobüslerden ilk hareket eden önünde şehir adı yazılı otobüse işaret ettim:

“Boş yer vardı!”

Yolcuydum, camdan hiçbir tarafa bakmaksızın başımı eğdim, sadece garajdan değil, şehirden çıkıncaya kadar. Sessizdeki telefonum irkiltti beni, neredeyse yerimde zıpladım, hüznüme egemen olan dalgınlığımla. Kapattım, mesaj yazdım;

“Otobüsteyim, mola yerinde arayacağım seni! Yeterli gör lütfen, canımın tek sahibi, geleceğim olan tek sevgili. Sana mola yerinde işaret verir vermez, beni bir sonraki arayışında bir başka cep telefonundan, hatta kontörlü bir telefondan ara lütfen! Bu çok önemli!”

Sahiplendiğimi, sahiplenildiğimi anlardı herhalde, ileri teknoloji ile kızına ulaşan haberleri elde eden, her şeyi sahipleneceğini zanneden, zavallı görünümlü, ama ne de olsa baba! Üstelik ismini ancak Candan Ablamın telâşından dolayı öğrenebildiğim Nasuh Bey! Bilmez miydi ki yaratılan, yaşatılan her sorunun bir de çözümü vardır, ancak sorunu yaratanın çözümü üretmesi zordur(50), belki bile değil!

Sevdiğimin Nüfus Kâğıdı olsa gerekti, herhalde sekiz yılı aşan boşlukta DNA testleri ile yaşamda olduğuna inandıkları kızlarının Nüfus Kâğıdını yok etmeyi düşünmemiş olsalar gerekti. Benim için neden gerekliydi? Gayet basit; sadece 18 yaşını bitireceği günü değil, saati bile hesaplamayı istediğim için. Çünkü görememiş olmama üzülmemle birlikte karşılanmam ve kovulmam beni incitmişti.

Otobüs mola verince tek kez çaldırdım asıl telefonunu, hemen kapatıp. Şehir kodu içeren bir telefon numarası aradı beni.

“Özür dilerim, sana olan sonsuz sevgim ve saygım nedeniyle geliş yolunda değil, seni göremeden çıktığım dönüş yolundayım şimdi. Nasıl bir teknolojiden yararlandığını bilemediğim baban, seninle olan her türlü konuşmamdan haberdar olarak beni terminalde karşıladı. Satın alma bedeli olarak çek yazdı, uçak bileti vermek istedi, dönüşüm için kısaca kovdu beni...

Senin babandı, nasıl direnebilirdim ki? Bilet ve çeki iade edip terminalden çıkan ilk otobüse bindim. Geldiğim gibi ama bu kez hüzünle ve babanın seni inciteceğinden çekinerek geri dönüyorum şimdi. Çünkü yaşın küçük, yasalar da ebeveynlerinin yanında…

Sanıyorum baban, seni olduğu gibi anneni ve Efe’yi de dinliyor olabilir. Bunun yanlış bir tahmin olduğundan eminim. Sebebi nedir, bilmiyorum, mümkün değil yorum bile yapamam. Mola bitti, ‘Otobüse binin!’ anonsu yapıldı. ‘Alo!’ de lütfen, hiç olmazsa sesini duymadan dönmemiş olayım.”

“Seni seviyorum!”

“Bu, yeterli benim için. Ben de seni seviyorum. Hemen yeni bir telefon ve hat al, lütfen!..

Ve beni hep sen ara! Derste de olsam, iki elim kanda da olsa seni cevaplayacağım, seni, sesini, gözlerinin rengini(51) içimde hissederek. Canım sadece sana ait. Otobüs beni bekliyor, sağlıcakla kal, seni canımdan çok seviyorum…”

Kapatmak zorunda kaldım, zamanın zulmüne, otobüs kaptanının görev aşkına(!) bir kez daha inandım. Hüzün zaman zaman deli (dalgalar yerine) rüzgârlarla(52) değil, böylesine mola bitiş anonsları ve otobüsün hareketiyle de geliyordu, küskün…

Ablama; “Geldim!” diye telefon ettim, meraklıydı taze gelin!

“Bu kadar çabuk, yarın mercimek köfte yapacağım!” dedi. Anlamı gayet açıktı; “Dinlen, gel! Sorgulayacağım!”

Dediğim gibi meraklıydı ve meraktan çatladığını(3), adım gibi biliyordum!

“Vah eniştem! Vah Başasistan Öğretmenim ki, vah!” Kafasının bire bir buçuk büyümüş olması yetmiyormuş gibi, orada olan ve çoğumuzun “Saç” diye bildiğimiz şeylerin dökülmek için sıra beklediklerinin farkında değildi, genç yaşında!

Ablamı bu ve benzeri gibi konularda teselli etmek, sakinleştirmek için bakıp görmedim, ama dilinde tüy bitmiş(3) olduğundan emindim.

Gerçekten acıdım adamcağıza, az buçuk bu konuda yol göstererek günaha giren, suçlanacak olan şarlatan bendim, ama âşık olmak kendinin, yani ikisinin tercihleri idi. Hem bu olayın hazırlayıcısının gayri resmi olarak ben olduğumu biliyor muydu eniştem, hatta farkında mıydı Candan Ablam da?

Mercimek köfteler nefisti, kıvırcık arasına muhabbetle sarıp, lop lop ağıza atmamın keyfine diyecek olmamalıydı, ama soran bakışlarla, tüm konuşma haklarını ablama devreden eniştem, her zamanki suskun olma hakkını korurken, ablam gürledi;

“Dökül!”

“Hemen mi?”

“Hemen!”

“Noktasına, virgülüne…”

“Sırtın kaşınıyor galiba? Alacağım ayağımın altına…”

“Sen bana kıyamazsın ki? Sonra da gider hıncını eniştemden alırsın, yalan mı? Hadi ‘Yalan!’ de bakayım?”

“Yalan değil koçum! Eli de bir ağır ki! Sorma gitsin!”

“Zaten soramaz da. Hadi sevgilim, gidişinle, dönüşün bir oldu, merak ettim, anlat! Ki biz de yapmamız, uğraşmamız gereken bir şeyler varsa, parantez içinde; ‘Bana göre erken gibi görünse de!’ kapattım parantezi, elimizden gelecekleri, gelenleri uygun bir zamanda işleme koymak için düşünelim!”

Anlattım yaşadıklarımı, düşüncelerimi bir-bir, sırasıyla;

“Tüh! Tuh! Vah! Vah! Of! Ah! Deme!””

Ablamı üzmeye hakkım yoktu, tıpkı Handan Ablamda gördüğüm değişiklikler gibi onda da belirgin değişiklikler günler arttıkça daha da belli oluyordu. Annem kısaca “Yüklü!” demişti, dolaysıyla başımdan geçmemiş olsa da, bilgiç biri olarak ben de anneme “Denden” diyerek katılıyorum. Malûm görünen köy asla kılavuz istemez(53)(di)!

İlerleyen tarihlerde yükü ağırlaşanların yüklerini hafifletmek için destek olmak gerekiyordu. Zülfiye Teyzem merkezde Handan Ablamın, annem benim uzağımda Candan Ablamın başına gelerek, konuları üleşmişlerdi.

Annemin Candan Ablanın başına gelmesi hayırlara vesile olmuş, on beş günde bir zorunlu olarak yaptığım yolculuklarım sona ermiş, ancak Candan Ablamı rahatsız etme hevesim artmıştı, eniştemin hoşgörüsüne sığındığımı itiraf etmeliyim.

Yeni nesil (sanki ben fosil nesildim(2) de!) çok aceleci (kısaca acul) ve meraklı oluyordu! Hele iki ablam da maşallah yüklerini hak edişleri yanında yüklere ait sezonun hemen ertesinde yüklerinin cinsiyetlerini öğrenmişlerdi!

Kulağıma ulaşan haberlere göre (Her eve bir adet lâzım cinsinden) mahsusçuktan da olsa üç kız yeğenim olacaktı. Handan Ablam skor olarak 2-1 önde görünüyordu! Analı-babalı büyürler inşallah!

Birinci ve ikinci sınıf yılsonu tatillerimde kör-topal cinsinden olsa da harçlığımı çıkarmak için geçici işlerde çalıştığımı annem bilmiyordu, ancak canavar tabiatlı ablalarımın uçan kuşlardan, esen yellerden(54) olduğu gibi zaten o işleri bulup bana yakıştıran da, harçlıklarımı destekleyenler de onlardı.

Eh! Onların katkıları, burs, emeğimin karşılığı ve annemin dul maaşından desteği olarak yeğenlerimin dayıları olarak yapmam gerekeni biliyordum, beynimde kurgulamıştım.

Her ne kadar Allah sonucu 2-1 olarak şekillendirmişse de, Allah’ın garip bir kulu olarak, “Hak var, ölüm var!” diyerek ablalarımın bebeleri arasında ayırım yapmayı aklımdan geçiremiyordum.

Bu nedenle Handan Ablam için iki olacak hediye ki ben bütçeme göre ufak altın düşünüyordum, Candan Ablam için de aynı olmalıydı, olacaktı da. Annemi düşüncesini bilemem.

Ve bu düşünce beni yeniden hüzne itekledi.

Ece’me neden bir hediye almıyor,  daha doğrusu alamıyordum ki?

Şair (eğer aklımda yanlış kalmadıysa ve Ece’mle ben bu sözü rehber edinmiş gibiydik); “Seni günde bir kez düşünüyorum, o da bana 24 saat yetiyor!(55) ya da benzeri bir söz sarf etmişti.

Ece’min dünyaya dönmesi, kendine gelmesi, yaşamındaki boş 8 yıldan fazla bir zaman eksikliğini tamamlaması, şefkate, sevgiye ihtiyacı yanında, en önemli faktör olarak tahammüllü olmayı öğrenmesi için zamana, benim de okulu bitirmem için yaşamam gereken tüm külfetlere dayanmam, her türlü mihnet, hüzün ve bunların gıyabında özleme karşı güçlü olmam gerekti.

Bu nedenle sadece ikimize ait ayrı telefon ve hatlar edindik. Her cumartesi sadece o telefonlarla saat 10 da bir saatliğine arıyordu Ece’m beni. “Bir saat” sözü; aldatmacaydı bizim, daha doğrusu Ece’m için. Muhtemelen o dağlara, bayırlara, ovalara çıkıyordu, yalnızlığına kimsenin şahit olmaması için. Benim öyle bir sorunum yoktu, çünkü benim “Ağacım” vardı.

“Hep düşünürüm;
Ağaçlar yapraklarını dökerken üzülürler mi?
Hatta ağlarlar mı sonbaharda?
Veyahut
Ayrıldıkları için içlerinde bir burukluk olur mu
yapraklarından?

Öyle ise;
İlkbahar gelince niye yapraklaşırlar tekrar
Sonunda yaşayacaklarını düşünmeden?

Ölüler üşürler mi
ilk konulduklarında toprağa?
(soğuk, kara bir kış gününde, kara toprağa yani)
-ve genelde-
başucundaki
-veya ayakucundaki-
ağaçlar da üşür mü onlarla beraber
acaba?

Benim başucumda olacak olan ağaç!
Sen üşüme,
sen düşünme,
sen üzülme,
sen kaygılanma...

Ben geldiğimde
seni ısıtacağım
mutlaka!
(56)

Her cumartesi meraklı gözlerden uzak ona beş kala altına çömüyordum ağacımın. Uzatmaları saymazsak o bir saatin bize yetmesini anlayışla karşılamamız gerektiğine inanıyorduk, ikimiz de…

Ama yetmiyordu canıma, bir taneme, aşkıma, Ece’me, doğrusu bana da…

“Çok özledim. Ben yol-iz bilmiyorum. Şu gün, şurada, şu saatten itibaren seni bekleyeceğim.” dedikten sonra duygusal sömürü katkılı neler biliyorsa arka arkaya sığıştırmaya çalıştı, cümlesinin ertesine…

Gel de kulak asma, uyma! Zaten ben de özlem doluydum, ona uymamak elimde miydi?

Bilinen tanınan meşhur bir babanın, teröristlerce kaçırılmış kızıydı Ece. Uluorta yerlerde, üstelik koruması falan olmaksızın, derslerini savsatarak dolaşması mümkün müydü? Sanırım yol-iz bilmediği şeklinde söylemek istediği maksadı buydu. Başarmasını mümkün kılmayacak o kadar çok barikat döşeliydi ki yolu üzerinde, aşmakta zorlanacağı.

Örneğin, bunun için arada-sırada, havadan-sudan dikkat etmeyerek eski telefonlarımızdan konuşmayı ihmal etmiyorduk, kamuoyunu uyanık tutmak zorundaydık! Ki şüphelenmesinler! Bizimle ilgili herhangi bir değişikliği fark edecek aile Efe dâhil Ece’mi üzer, üzebilirlerdi.

Öyle ki bir keresinde özellikle Nasuh Beyi taçlandırır gibi anlaşarak, “Harçlıklarımı biriktirdim, sana bir hediye almak ve vermek istiyorum!” dediğimde Ece’m şiddetle karşı gelmiş; üstat seslendirme sanatkârının hediyesi(57) gibi; “Nayır! N’olamaz!’ dedikten sonra gerçeğe dönüp ‘Senin sözlerin, arkadaşlığın yeter!’ şeklinde sözlerini tamamlamıştı!

Sonrasında ise, bir başka zamanda biz bize konuşmamızda; ‘Sevgin, sıcaklığın, içtenliğin yeter!’ şeklinde tamamlamıştı sözlerini.

Gene de korku dağları bekliyordu(58), haftada bir saat, saat 10 da ve Cumartesi programından vazgeçmek zorunda kalmıştık. Periyodik davranış, biz akıl edememiş olsak bile dikkati çekmişti, karşımızdaki baba bizim gibi âşık değil, üstelik akıllıydı. Yanlışın da yanlış olduğunu ispata gerek yoktu!

Belki en son üçüncü, ama asla dördüncü olmayan deneyimde; babasının “N’oluyo kız?” tepkisiyle karşılaşınca, karşısına aniden yaya, ya da yan yoldan traktör çıkmış ana yoldaki kamyon şoförü gibi “Zınk!” diye kalakalmıştı olduğu yerde Ece’m, üstelik mazeret uyduracak kadar bir zamanı bile kalmaksızın.

Bu demekti ki ağaç olma hakkımızı kullanmamız gerekliydi. Neyse ki, tuvalete gitme ihtiyacı duyunca Ece, asıl telefonuyla kısacık bir “I-ıh!” mesajıyla aydınlatmıştı beni de derslerime yönelmiştim, hemen!

O halde belirttiği özlem için ibibiklerin ötmesini, sütlerin kaymak tutmasını(59) beklemek fuzuliydi, vakit israfı olacaktı. Derslerini umursamamasını, koruma görevlisini habersizce atlamasını karşılıksız bırakmamalıydım.

Okulda enişteme, pardon yani Başasistan Hocama şehirdeki evde kalan bir-iki ders notumu almak için eve gidip, hemen döneceğimi söyledim, teşkilâtın(!) haberinin olmasının önemsiz olduğunu vurgulayarak! Bir kişinin haberinin olması yeterliydi bana göre…

Telefonum çaldı. “Emrindeyim!” dedim, sadece.  Uzaklardan bisikletiyle geçen sarı saçlarını dalgalandıran bayandan çekinerek gizlenme ihtiyacı duydum, ağacın olmayan gölgesine sığınarak, yatar gibi büyük bir “I” harfi gibi. Hoş küçük “ı” harfi gibi olsam da fark etmezdi gibime gelir.

Boylu boyunca uzanışım; sevgiden, ışıktan anladığımın(60) da delil şeklinde görünüşü gibiydi, şairin özlemini şekillendirişi gibi…

“Çorak ortasında
Ne zaman bir ağaç görsem
yalnız

Yalnızlığına ağlarım;
Bahar yağmurlarında,
Yaz çisentilerinde,
Hazanı özleyişte
Ve kış örtüsünde
Sonunu bekler gibi.

O yalnız ağaç;
Üşengeç bir kuş tünediğinde dallarına
Veya yorgun, yolunu şaşırmış
bir yolcu başını dayadığında gövdesine

Ve hele iki damla da olsa
bir şeyler dökülüverince toprağına
en büyük mutluluğunu yaşar
tıpkı kimsesiz mezarlara
okunan Fatiha gibi...

Teşekkür ederim
Yalnız ağaç!
(61)

Düşünürken, kendimden geçecek derecede dalmışım, öncelikle ve özellikle dorukta olan özlemimin tepkisi, belki derslerimin ağırlığının, yol yorgunluğunun da etkisi olsa gerek, yadsıyamadığım. Gözlerimin kapalı olmasını başka türlü izah edemem yoksa.

Üstelik dudaklarıma acemi bir dokunuş isabet ettirilmişti bu dalgınlığımda, gözlerimi açtığımda, karşıdan geçen bisikletli sarışın bayanı gördüğümü sandım, dikkatsizce;

“N’apıyorsunuz hanımefendi? Görenler olsa; ‘Katli vaciptir(62)!’ diye ya linç ederler(62), ya da İslâm Yasasında olmayan recim etmek(62) cezası verirler, üstelik öpmesini de bilmiyorsunuz!”

Saçlarını, gözlüklerini çıkarttı;

“Ya! Öyle mi? Öğret o zaman yakışıklı! Tecrübelisin herhalde?”

“Ödüm çatladı! ‘Sen gördüysen, nasıl hesap veririm!’ diye. Şimdi bu korku ve telâşla nasıl öğretmenlik yaparım ben sana? Üstelik ben de hayatımda kimseyi öpmedim, bilgim de filmlerden gördüklerimden, yüzeysel olarak okuduklarımdan aklımda kaldığı kadar. Yani bildiğimi iddia edemem, beraber öğrenir, birbirimize öğretiriz. Peki, sen beni bisiklet üzerindeyken mi aradın, yani kontrol amaçlı?”

“Çünkü zeki adamsın, yalnız angaryamı hemen fısıldayayım, bu peruk ve gözlüğü buraya gelirken satın aldım…

Ve giderken sana emanet edeceğim. Ben; ‘Seni çok özledim!’ diyorum, sen beni lâfa tutuyorsun! Demek ki özlemek biz kızlara, kadınlara mahsus!”

“Canım! Ece’m! Beni yaşatan tek sebep!”

Önce onun gibi değdirdim dudaklarımı, dudaklarına, sonra ufacık öptüm, sonra da;

“Boğulur gibi olursan söyle, azat edeyim seni!” diye övünecek kadar uzun uzun.

Boğulmadı, ne de olsa gençti, boğulmak istemedi, ben kaldırdım ellerimi havaya; bunun “Pes!” demek olduğunu bir çırpıda anlamış olsa gerekti, gözleri kapalı olmasına rağmen.

Nefes alırken gözlerini aralaması ile tekrar kapatması bir oldu;

“Bakma öyle bana, utandırma beni! Özledim işte, özlemek suç olsa da. Sana ihtiyacım var, beni yaşama sen döndürdün, hayatım senin, bunun için çabuk büyüyeceğim!”

“Peki bir tanem! Senin yanında benden başka kimse mi yok? Ailen, Efe, öğretmenlerin?”

“Efe, kraldan çok kralcı...

Annem korkak...

Öğretmenlerim maaş karşılığı sadece robot…

Kısaca; kaçırılmamış olsaydım da bugün yaşadıklarımdan farklı bir yaşamım olmayacaktı, bana göre. Dün ile bugünüm arasındaki tek fark, senin yaşamımda olman...

Babamın fabrikadaki tezahüratını hatırlama, o birkaç dakika içine sığan, hatta sığdırılmaya çalışılan bir seremoni idi…

Ve tekrar gibi olacak, ama içtenlikle söylediğime inan, 8 seneyi aşkın süre uzun bir zaman dilimi ve fakat seni tanımama, sahiplenmeme sebep olduğu için umurumda olmayan. Allah’ıma şükrettiğim…”

Eğildi, öptü beni, benim gibi;

“Nasıl? İyi öğrenmiş miyim öğretmenim?”

“Evet, ama dudaklarımızı birbirimizde temelli bırakırsak morarır ve sen bunun hesabını veremezsin ailene. Hadi son kez, kontenjandan öp, evde yüzünü yıka, makyaj konusunda bilgim yok, ama her ihtimale karşı dudaklarına ruj sür, bu ilk buluşmamızda haddimizi bilelim, arkamdan bakma, bin bisikletine şehirde görünür şekilde ve fakat kalabalık yerlerde dolaş ve öyle dön evine. Allahaısmarladık; dünüm, bugünüm ve yarınlarım sevgili Tutku’m, Ece’m!”

“Son! Ufacık! Ufacıcık! Hatıra olarak…”

Sevdiğimin, hüzünle de olsa ricasını yerine getirdim, ufacıcık olduğu için öperek değil, dokunarak! Sevinçle gelirken yüküm yoktu, hüzün ağırlaştırmıştı bedenimi. Peruk ve gözlüğü taşıyacak şekilde evime kadar ulaşacak takatim beni taşıdı.

Evime ulaşınca anneme telefon ettim, aradığım ders notlarımı bulmuştum (Meselâ)! Evi havalandırdım, pencereler her ne kadar çift camlı, kanatlı ise de, yine de sağdan-soldan keyfe keder(2) olacak şekilde tozlar, ikametgâh belgelerini göstererek yerleşmişlerdi.

‘İstersen Satı teyzeye haber salayım, temizlik yaptırayım…’ sözlerime karşın gıvıl gıvıl bir şeyler söyledi, ya benim söylediklerimi annem anlamadı yahut da ben anlayamadım annemin söylediklerini.

Veyahut da, kapı zili çaldığında, eğer namaz kılıyorsa, namazını bozmamak için ‘Kapıya bak!’ anlamında yüksek desibelde(4) “Allahüekber!” der gibi, ancak anlaşılmaz bir şekilde şehirlerarası anons yapmış olabilirdi.

Çarem yok değildi. Candan Ablamı aradım. Bu da saklamaksızın; “Ben Ece’ye gitmedim, evdeyim!” demem şeklinde bir tekmil veriş gibiydi, yalan olarak bir bakıma.

“Ablam! Evdeyim! Birkaç arkadaşa uğrayıp akşama doğru okulumda olurum. Eğer sizlerin evden veya Handan Ablamdan bir isteğiniz dileğiniz varsa alıp getireyim. Annem merak etmesin, “ölümlük-dirimlik” mi, “belagate sandığı” mı ne diyordu, yani kısaca gizli hazinesinin yerini biliyorum, ‘Al getir!’ ya da ‘Şöyle yap!’ derse yaparım…”

Ufak bir sessizlikten sonra; “Yok!” dedi, ablam. “Size bebeklerin doğum nedeniyle ‘Dayı’ unvanıyla hediyem olacak!” der miydim? Asla! Hem zaten arkadaşlarla buluşup konuşmak için değil, altın almak için gecikecektim.

Vaktim olursa, geçiyorken arkadaşlarıma da şöyle bir uğrasam fena olmaz, gibime geliyordu. Hatta trafik kazası geçirdiklerinden haberim olan Zafer ve Cafer arkadaşlarımı mutlaka ziyaret etmeli, edebilmeliydim.

Doğal olarak sahibime de haber vermeliydim, çünkü ulaştığımı haber vermem önemsiz olsa da, önemli olan geçirdiği günün hesabını verip veremediği konusunda merakımı yok etmeliydim. Verebildiyse kutlamalı ve endişelenmemeliydim.

Ancak ailesinin haberi ve nereye sakladığı belli olmayan telefonunu belirli bir vakitten sonra kullanamayacağını da akıl etmem, can sıkıntımdı.

Ve bu durumda yapmam gereken en makul ve mantıklı tek şey; bağrıma taş basmaktı ki “Sabah ola, hayrola!” diyerek o taşı cesaretle bağrıma bastım!

Kuyumcudan altın alırken çaldı telefonum, umutlanacağım sözü söyledi, fısıltıyla, merak etmemem için; “Asayiş berkemal! (2)

Bir saniye işareti yaparak kuyumcudan dışarıya çıktım;

“Hissediyorum ki, sıkıntın var, rahatlayınca ara beni, sana aşığım!”

“Deli!”

“Etme!” dedim, kapatıncaya kadar, sesimin ulaşıp ulaşmadığından emin olmaksızın.

Annemin o malum kutu, ya da sandık dediği her neyse benim “Gizli Hazine” olarak adlandırdığım yerden, hazinenin bir kenarlarına istiflenmişlere dokunmaksızın bir kısmına her ihtimale karşı el koymuştum.

İyi ki de el koymuşum. Ben bilmeyeli beri(!) altınlar çok pahalılaşmış, ya da altın olarak yaşamında hiç alışveriş etmemiş bir uzman(!) olarak, altınların pahalı olduğunu ilk kez öğreniyordum, “Maşallah!” sözünü hak etmiş olarak, ayrı ayrı paketlenmiş şekilde ikişerden dört adet satın aldım.

Paketleri bilgisayar altındaki dolaba, eve hırsız-mırsız girerse “çabuk ve kolayca bulmasın!” diye gizledim! Hırsız deyince de gözümün çayırı açıldı(3) birden. Hırsız eve girince sadece altınları alıp götürmezdi ki!

Tank örneği gibi olsa da “Gelmişken bana zahmet olmaz, sevabıma şuncağızı da sırtlayıvereyim bari!” derdi herhalde. Hazineden haberi olamazdı, ben bile neden sonra öğrenmiştim hazinenin yerini, üstün bir efor ve zahmet çekerek.

Bu nedenle bilgisayarımdakileri her ihtimale karşı flash belleklere yüklemem gerektiği kanaatine varıp, kırtasiyeciler kapanmadan almak için çarşıya koştum ve satın almak konusunda başarılı oldum. Tüm gece boyunca “Şu; gerekli! Bu; gerekebilir! O; I-ıh!” diyerek kendime yardımcı oldum!

Bunun bana hükmü; “Zaman sana uymaz, sen zamana uymalısın(63)!” demekti. Devamlı olarak Candan Ablamın, Eniştemin dizüstü bilgisayarlarından yararlanmazdım ki hem!

“Kısa zaman içine para biriktirmeyi sıklaştır, sıkılaştır, tanktan kurtul bir diz üstü sahiplen, şimdiki adıyla laptop; PC yani.”  Kendime verdiğim emrin özetiydi!

Ha! Bu arada gizli hazineden (ç)aldılarımı da yerine taksitler halinde de olsa nasıl yerleştireceğini gereğince, usulünce, hissettirmeden düşün, aç kalma ihtimalini de dikkate alarak, tamam mı Utku Bey Efendi Hazretleri? (Kendimi amma da haşladım ha, ama haklıyım!)

Kendi kendime tenkitleri bir kenara koymalıyım. Çünkü flash bellekleri alıp da eve yöneldiğimde ufaktan bir yağmur çiselemesi başlamıştı, şimşekler, gök gürültüleri, uzaklara düşen yıldırımlarla nasıl geleceğini haber verir gibi, acele etmemi öğütleyen, hatta emreden bir hava durumu yaşadığımın farkındaydım.

Oysa bir ara cevher yumurtlar gibi bana ait bir söz olarak ‘Yağmurda da, karda da yürümeyi severim!’ diye allâme-i cihan(2) bir söz etmişliğimi hatırlar gibiyim.

Gürül gürül Kırkikindi yağmurlarından(64), yağmur, çamur, bora, fırtına yüklü, böylesine destekli yağmurlardan bahsetmek değil niyetim. Yağmurda farklılık istediğim çisil çisil, ya da ahmak (enayi) ıslatan, Nisan Yağmuru(64) tarzında yağmurlar demek isteğim.

Keza böyle istek karlar için geçerli değil, ister pala pala, ister lâpa lâpa yağsın umurumda değil. Yeter ki onları incitmeyip, pencereden seyretmeye meyilli olayım, daha önce de söylediğim gibi.

Ne kadar çok ve kıymetli notlarım varmış? Nasrettin hocanın kabak çıkan karpuz öyküsü gibi(65)

“Bak burası önemli; birinci flash bellek!

Bunu almasam olmaz, unutmasam, iyi olur, ikinci flash bellek!

Şunu her ihtimale karşı saklamamda yarar var! Üçüncü flash bellek!

Ne olur, ne olmaz! Dördüncü!

Ya bu? Beşinci!

Şu, peki? Altıncı…”

“I-ıh!” deyip de yok edeceğim kalmadı! Tüm belge ve bilgiler gerekliydi vesselâm!

Flash bellekleri sok-çıkar yapmak yerine konu başlıklarına sıra numarası vererek gereken temizliği yapmıştım, sabah ezanı okunmak üzereyken. Çay-neskafe destekleri yerine, ara sıra uyuklar gibi olunca Tutku’nun saçlarımı parmaklarıyla taraması uyandırmıştı beni, “Çalışman gerek!” sözleriyle, sıfırdan geri dönen kumral uzun saçlarını koklamak da bana iyi gelmişti doğrusu. Ancak çektiğim güçlük, gecikmemin de nedeni olmuştu, insan hayal ettiği müddetçe yaşardı(66), bilinen.

Gecikmiş gereklilik şuydu ki, ikide bir kaşınmam nedeniyle, yüzümdeki ve burnumdaki yağ birikintilerini saçlarıma da taşımıştım, kendi kendimle muhabbetimde, “Leş gibi olmuştum!” dememem gerçeğe ihanet gibi görünse de, (içimdeki) Tutku ikaz etmemiş olsa da papaz gibiydim.

İnşallah “Sübhaneke Ağabey Berberde sıra yoktur!” diye düşündüm. Ağabeyin adı “Yasin” di aslında, ben Kur’an’daki en kısa sûre olarak fıkradan (ç)alıntı yaparak anlatmıştım isminin nedenini. O da iyi bir kahkaha sonucu kabullenmişti ismini.

Sübhaneke Ağabeyden döndüğümde yedek çamaşır bohçasından yararlanarak duş yapmıştım. Titizlik değil, prensip meselesi herkes berberde sırasını oturarak bekler, ben kapıda beklerdim sıramı. Kişiler berbere kiriyle-pasıyla gider, berberden sonra nasıl olsa yıkanacağım diye düşünür, oysa ben yağlı saçlarla berbere gitmek yerine giderken de duş yapar, ancak çamaşırımı dönüşte yeniden duş alarak değiştirirdim, mutlaka!

Sübhaneke Ağabey bugünkü Güzellik Uykusunu(2) biraz uzun tutmuştu galiba. Eee! Zaman geçmişti, Ağabey de çoluk-çocuğa karıştığı gibi, saçları da değişime uğramıştı. Artık ona “Sübhaneke Amca” ya da gerçekten “Yasin Amca” demem gerekti galiba.

Ve bu sefer mutlaka o soruyu sormayı akıl etmeliydim! Nasıl ki terzi kendi söküğünü dikemiyorsa, Yasin Amca da nasıl saç tıraşı oluyordu ki?

Bilgisayardan flash belleklere yüklediğim bilgiler benim için bir bakıma “Devlet Sırrı” gibiydi. Berberden döndüğümde bir kez daha gözden geçirip hard diski geri dönüşüm kutusu dâhil tamamen boşaltmak üzereyken öğle vaktinin geçtiğinin farkına varamamıştım. Telefonum çaldı;

“Daha dün beraberdik sevgilim, nasıl buldun beni arayacak vakti, ya korktuklarımızdan biri hissederse?” dememe fırsat bırakmaksızın konuştu!

“Durumun uygun mu?”

“He! ‘He!’ demek, ‘Evet!’ demek, ‘Evet!’ demek ‘Seni seviyorum!’ demek…”

“He demek, azıcık da olsa, ‘Zırvalamak’ demek gibi görünse de, ben de sana içtenlikle ‘He!’ diyorum…”

“Dünyada senden güzel ‘He!’ diyen bir varlık aklımdan geçmiyor!”

“Sağ ol! Gene bisikletimin üstündeyim. O ağacın altındaki çimenlere bakıyorum. Hiçbir şey bırakmamışsın burada, hüzün doluyum!”

Seni uzaktan sevmek(67) de aşkın en güzel yanlarından biri, ancak iyi olmayan görünümü. Şair; “Seni uzaktan seviyorum, kokun olmadan, boynuna sarılmadan (kucaklamadan) yüzüne dokunmadan(68)demiş…

Ben her kar yağışında, elindeki ekmeği köpeklerle paylaştığın o direk altındaki senden beri seni seviyorum. O andan beri ben seninim, sana aitim ve gerçeğim sana muhtacım, yanında olamamak benim de hüznüm. Büyüklerinin, hatta Efe’nin tavrı da beni üzüyor. Sokak boş, bomboş şimdi…

Sanki dün hüznünde gibiydi sokak, yıllar geçmişçesine…

“Ne sütçü, ne yoğurtçu geçiyor o sokaktan
Ne de ‘Patates, Soğancı’ sesi duyuluyor
Hatta sokak köpekleri, kedileri bile yok
Rüzgâr kol gezmekte o sokakta yalnız.

Üç camiden yükselen ezan sesleri yankıda
O iki kumru terk etmiş bahçeyi açlıktan
Hatta kurtlu kiraz veren ağaç bile kurumuş
Yalnızlığın ıslığı, bunalımıyla sokakta.

Ne kapı, ne pencere var, dostça açılan
Bırak hikâyeyi -gerçek yaşanan- masal gibi
Unutmak, serbestçe takılıyor hatırlanmaya
Yalnız sessiz sessizlik sokağın havasında.

Bir buruk iştah damağında kaldırımların
Bir ayak sesinin özlemi sağır kulaklarda
Saçlarında çiy-gözyaşı bulutları karışık
O Sokak ağlamakta şimdi unutkanlığa.

Sık sık ampulü patlayan lâmba direği yok
Kokoreç hayranı şarapçı gözükmüyor
Bulutlar küskün, güneş mahzun, ay “Adam sen de” ci
Sokak, unutulmanın hüznünde bitkin ve şaşkın.

Ne şarkı, ne türkü, ne şiir okunuyor toprakta
Nefes yok, soluk yok, ses-seda yok, sessizlik yalın
Yorgun, pısırık, aciz, ritimsiz, akortsuz renkler
Sokak, bir zamanlar sokak olmanın üzüntüsünde.
(50)

 “Seni özlüyorum. Gene de şükretmemiz gerek, ya umutlarımız olmasa…

Bunun için sana ulaşmak istedim, hemen şimdi…

Öğretmenlerim; ‘Ders yılı sonunda İlkokul Bitirme Sınavlarına girebileceğimi, ilkokul mezunu olabileceğimi müjdelediler bana…”

“Sabahların mahzunluğunu yaşayan var mıdır
benim gibi,
benim yaşlarında?

Yorgun bir gecenin sonunda
Mahmur açınca insan gözlerini
İlk ışıklar gözlerine
İlk sesler kulaklarına
Dolarken sokaktan
Dudaklarında buruk bir tatla
Boşlukta kalır elleri insanın. 

İşte o an,
Açık kalan pencereden bir çağrı
Ulaşır gönlünün en ücra köşelerine kadar insanın
Bu,
Sağlık için şükretmektir ki;
‘Çok şükür Tanrı’m!
(48)’”

 “Allah!”

Öylesine bir coşkuyla sevinmiştim ki, hayret etmiş olsa gerekti Ece’m.

“Hayırdır, ne oldu?”

“Çok sevindim!”

“Sevinince böyle yeri göğü inletir misin? Bana öpmeyi öğretirken değil, öperken bile böyle tezahürat yapmamıştın. Özür dilerim, küsme hakkımı kullanıyorum, mecburum!”

“Küsme! Baş edemem! Yaşayamam!”

“Peki, ama sadece bu seferlik…”

“O zaman seni ödüllendirmem…

Yok! Bunu bu şekilde değerlendirmeye çalışmam uygun olmaz. Hatırlar mısın? Daha doğrusu hatırlamana yardımcı olayım. Babanda da olan telefonuna göre, resmi konuşmalarımızın dinlendiği bir tarihte sana bir hediye almaktan bahsetmiştim, senaryoya göre şiddetle reddettiğin…

Şimdi eğer hoşgöründen faydalanabilirsem o teklifi içten ve doğru dürüst söylemek istiyorum; beni devamlı üzerinde taşımanı istiyorum, bu nedenle de sana özeneceğin, istediğin, benimseyeceğin bir şeyi almak ve hediye etmek istiyorum. Bir tasavvur var içimde, ama senin dileğin önemli benim için. Zamanın ve durumun uygun mu beni dinlemek için?”

“Doğal olarak, tabii…”

“O zaman düşün ve karar ver! Ailenin benim vereceğim hediye için seni incitmelerinden çekinirim. Annene rica et, sana alması için, aklına ne gelirse, ya da parasını iste, meselâ bir kolye, şeklini şemailini aynen kopya ettirebileceğim bir şey, her ne olursa olsun. Aynısından iki tane alırız. Yahut da annenin aldığını bana verirsin, ben istediğin gibi saklarım onu, tercihine bağlı olarak sen de benim aynını senin için edinip hediye edeceğimi takarsın. Hadi bir sebebi olsun, söyle bana doğum tarihini, ben o gün sende yaşayayım!”

“Zor soru! Annem ‘Domates-biber zamanı’ diyor doğum tarihimiz için, zor bir doğum yapmışmış. Babam 20 Ağustos diyor. Benim Nüfus Kâğıdım ise ertesi yıl 20 Ocakta alınmış!”

“Of ki of! Eyvah ki eyvah! 18 yaşın için fazladan Ağustos-Ocak kadar fazladan bir zaman yitireceğim öyle mi? Dayan dizlerim, dayan Utku, dayan! Da…

Nasıl dayanacağım sensizliğe bir tanem, güzel kız, söyle, bu sabrın ilâcını ver bana! Geçeceğini pek sanmıyorum, aklım pek kesmiyor, ama bir de askerliğimi yapmam gerekirse ne yaparım ben?”

“Sana bencil olduğunu söyleyen oldu mu hiç? Sen bekleyeceksin, ben duvarda asılı tablo gibi duygusuz bir şekilde duracağım, öyle mi? Heyheyler gelmek üzere üstüme üstüme. Zaten aynı tarih itibariyle olsa da Nüfus Kâğıdına göre Efe benden bir yaş büyük ve ağabeyim görünüyor şu anda, bilip anlamamın, aklımın erdiği, ereceği bir şey değil…”

“Zor bir söylem, ama çok kişinin düşünüp söylediği gibi garabet bir ülke Türkiye’m. Düşünebiliyor musun bir seçimde bir zarftaki dört oydan üçü kabul, biri ret oluyor, her nasılsa? Bir ananın dördüz doğurduğu çocukların üçünün kabul edilip de birinin kabul edilmemesi gibi bir şey…

Baban ensesi kalın, sırtı kavi biri, daha fazlasını söylemem hem uygun, hem mantıklı, hem ayrımcılık gibi görünen makul bir sebebe dayanmayan bir şey, hem de galiba yasal değil…

Senden dileğim; motive ol, motivasyonunun, moralinin eksilmesine asla rıza gösterme. Sınavlara gireceğin günden ne kadar önce olursa olsun, kuşkanadıyla da olsa bana haber gönder(3), uçan bir güvercin(71) olup aynı ağacın altında sessizce beklerim seni, günler öncesinden orada olsam bile…

Baktım ki sınavın var, öğrendim ki imkânsızlıklar içindesin, gelemedin, sessizce dönerim, ama okuluma değil, beklerim sokağımdan geçmeni evimde. Benim için sadece başarılı olman, seni bekleyeceğim süre ne kadar uzun olursa olsun seni beklemek. Kaderimde yazılı olduğuna inandığıma göre bir kereliğine görüşememek önemli gözükmüyor bana, yaşamımızın ilerilerinde telâfi etmeye çalışırız. Meleğim? Sesin çıkmıyor!”

“Evine değil, okuluna dön her ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım. Sen okumalısın ki, senin okumanla ben de büyüyebileyim, sana ulaşamam tahsil konusunda, ama ulaşmak için gayretli olurum, tıpkı hacca gitmeye yeltenen bir karınca(72) gibi...

Bu, benim sensizliğe karşı direnmem, sana ulaşmam, kavuşmam için cesareti de yaratacaktır. Beni sevdiğini söylemen, yaşam sebebim olduğunu bilmen, seni sevmem, sensiz yaşayamayacağımı söylememin, senin beni bir kez daha içinde saklamanın gereği, tekrarı olsun…

Sokaklarda görünmem, telefonu saklamam gerek. Gelirken peruğumu, gözlüğümü getirmeyi unutma, yoksa yenisini alırsın! Kapatıyorum…”

“Son bir söz…

Tamam okuluma gideceğim, ama söz ver, ben okula gidip, yatağıma uzanmadan önce kapı önünde dikileceğim bir süre, seni bekleyerek…

Sen de geçiver sokaklarımdan, lütfen, istekle, arzulayarak, hayal ettiğim gibi…”

“Beyazlar dökülüyor şakaklarımdan,
İsmin yankılanıyor dudaklarımdan,
Sesin eksilmiyor hiç kulaklarımdan,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!

Sensizlik yaşanmaz alınan nefeste,
Dinlenir mi söyle sensiz hiçbir beste?
Bir bulut gibi gel, rüzgâr gibi es de,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!

Hâlâ dudaklarımda hissettiğim tat,
Öylesine zalim ki bildiğin hayat,
Eline geçerse özlem dolu bir fırsat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!

Gir gönlüme, gönlünce arzula, tur at,
Kabulümdür, dilersen eğer bir murat,
Sitem etme, kırma gönül, asma surat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!

Biliyorum benimkisi kötü bir huy,
Kalmasa da âlemde belirgin sop soy,
Dur! Kalıver orda! Hisset! İsmimi duy!
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!

Bakışların olmamalı öylesi sert,
Açmamalı gönlüme bin bir türlü dert,
Kalmasa da evrende yaşayan tek fert,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
(54)

“Ve seni seviyorum, başarıların ve sabrın için yatmadan önce dua edeceğim, senin için! Rabb’ım ikimize de sabır versin!”

“Âmin!”

Kapandı telefon.

Gün geçti, günler geçti, bazen saatler değil, dakikalar, saniyeler bile kahırlarla geçti. Bazen sadece; “Seni seviyorum!” denerek kapandı telefonlar, başka ses edilmeksizin, bazen mesajlarda kelimelerdeki harfler uzadı; “Seviyooooruuum!” derken, bazen sığıştırılmaya, sıkıştırılmaya çalışılmış süslü “Nasılsın? İyiyim!” sözleriyle yasaklar savıldı.

Bir gün haftalar sonrasında boynunda kolye olduğunu söyledi, tarif etti, anlamadım, “Gelince görürsün, bu sende kalır, sen bana aldığını takarsın!”

Resmini çekip göndermişti, arkalı-önlü, yanlı-yönlü-tarifli. Hatta boynunda kendiyle birlikte…

Kuyumcuları dolaşmadım, altınları aldığım ağabey, “Aynını yaparım!” dedi. “Fiyatını öğren, aynı fiyattan!” diye ekledi, öğrenmedim, hem zaten hediye edeceğimin fiyatını belirtmem uygun olur muydu? Ben de elime aldığımda fotoğrafımı çekip göndermek istedim, ama vazgeçtim, beni hep özlesin isteyerek, hayalinde yaşatsın isteyerek, dediği gibi; “Bencilce!”

Karşılaştık, verdim hediyesini, aldım emanet edileni. Sıkı sıkı kucakladı, artık ikimiz de öğrenmiştik, öptü beni kerelerce, uluorta sakınmadan, çekinmeden, dünya umurunda olmaksızın, okulu ve on beş yaşını bitirmenin heyecanıyla, önümüzdeki kalan üç yıla nasıl tahammül edebileceğimizi bilmeksizin.

Yalan söyledim anneme, Candan Ablama. Şehre gelip Handan Ablamın bebeklerini kucakladım, nefesim de, nazarım da değmesin diyerek maske takarak, koklayarak. Dünyada bir başka koku bu kadar nefis olamazdı, altınlarını iğneledim yastıklarına, özellikle “Dayılarından, tasarruflarıyla” diye belirterek…

Bebekleri bilmem amma anneleri başlangıç ve bir bütün olarak, eniştem Adnan da kendi ve çocukları adına mutluluğunu belirtti. Tek ayıp, sonradan fark ettiğim, banka hesabıma hatırı sayılır bir miktarın stok edilmesiydi, ne anlamıştım ki ben bundan, okuyor olsam da. Ben de çekip, annemin çeyiz sandığına, pardon daha önce gizli hazine demiştim, değil mi, işte oraya istifledim.

Sonra Candan Ablama ulaştım, onun fıstığına da aynı hareketi, aynı sözlerle gerçekleştirdim. Daha önce de söylemiştim galiba; “Soy soya, bulgur suya çeker!” diye.  Candan Ablamın da Handan Ablamdan aşağı kalır yeri yoktu, tek fark o halinde bile “Seviyorum!” diye, mercimek köfte için işlem yapmış olmasıydı.

Ha! Annem ne yaptı; “Bebiş” dedikleri için bilemiyorum, ne ben sordum, ne kendisi kendiliğinden bir şeyler mırıldandı.

Üçüncü sınıfın da sonuna gelmiştim. Tutku’ya son telefonla konuştuğumuzda “Ne çıkarsa bahtıma” diyerek evden arayacağımı söyledim. Sebebini açıkladım;

“Alcam çantamı elime, çıkcam babanın karşısına ‘Bana iş ver!’ diye iş isteycem!”  şeklinde!

“Deli misin? Yapma! Etme! Keser! Biçer! Kıyar! Öldürür! Sonra ben sensiz ne yaparım?”  diye sorduğunda, şaklabanlığım üstümdeydi, sadece “Deli misin?” sözünü cevaplamaya gayret ettim;

“Nerden bildin?” dedim ekinde “Sana içimden geçenleri tüm detayları ile anlatacağım, söz!” dedim, gene de bir başlangıç cümlesi kurmam gerekli idi;

“O senin baban! Ben onun damadı olmak istiyorum, beklemeden, sana hemen kavuşmak arzusuyla. Bugünden çaba göstermem, onu kazanmam gerek, ömür boyu küs mü kalalım, sen yaşına gelsen, ben senin olsam, sen benim olsan bile. Bunun için babanın karşısına çıkmam gerek o tekmeyi yiyecek olsam bile cesur olmalıyım…

Bizim mutlu olmayı istememiz kadar onların mutlu olmaları onlar için de hak! Madem baban ilerlemek için adım atmak niyetinde değil, ben sevgimizin yüceler yücesi örnekliğiyle ona bu adımı attırmalıyım. Biz, biz başımıza baban, ailen yoksa birbirimize kavuşsak bile mutlu olamayız Ece’m!..

Güvenini kazanmalıyım, hoşgörüsüne ihtiyacım yok. Doğrular tüm kazanımların başlangıcı, belki inanmayacaksın, ama benim düşünceme göre baban taş kalpli(2) değil, mutlaka yumuşayacak, ya da ben o taşı alıp çok uzaklara atacağım, onda sadece kalbi kalacak. Hem sadece sen değil, bu girişimimde Tanrı da benim yanımda olacak, inan bana!..

Hem bana öyle geliyor ki, baban başlangıç davranışları için pişman, affetmek ve bize onay vermek için yarışacak, Tanrının yaratacağı bir sebebi bekliyor, bunu ona ben vereceğim, sen de destekleyeceksin beni, içimden geçen bu!”

Elimde bavulla geldim, fabrikanın Güvenlik Kapısına. Dayak yemek için sırtım kaşınır gibi; “Tutku’nun, Ece Hanımın arkadaşı iş istemek için geldi!” şeklinde haber verilmesini içimden geçirdim önce. Bu; bile bile lâdes, ya da hemen kovulmak anlamı taşırdı, daha görmeden, görüşmeden, dinlemeden! Vazgeçtim sadece ismimi söyleyip, iş isteğimi belirterek bekledim.

Doğal bir talimatla önce Güvenlik Görevlisi, o azat ettikten sonra da sekreter göğüsledi beni bir hayli uzun zaman.

Ve aynı ilgiyi, yani demem o ki, ilgisizliği sevgilimin babası Nasuh Bey eksik bırakmadı.

Ancak itiraf etmeliyim ki, Sekreter Hanım iyi insandı, iki kez çay, bir kez de neskafe ikram etti bana beklerken, etajer üstündeki dergileri karıştırmama da ses çıkarmadı! Bu arada kendisi ve birkaç kişi patronun odasına girdi, çıktı. Bazı bazen insanların “Ya sabır!” çekmelerinin yararlı olduğuna yaşamım boyu inandığım için içimden “Ya sabır!” çekerek sabırlı davrandım!

Nihayet odasından çıkıp eliyle “Gel!” şeklinde işaret ettiğinde gözlerime inanamadım bir an için. Koskoca bir patron, ama her şeyden önce sevdiğim insanın babası, odasından çıkıp beni odasına davet edecekti, öyle mi? Hayır mı şer mi? Ancak hayırlara vesile olsun istedim!

O kısa (yani uzun demenin uygun olmadığı süre içinde) konunun mana ve ehemmiyetine uygun olarak birileri ile konuşup gereken uyarıları almış ve ona göre davranma şeklini belirlemiş olabilir miydi? Belki…

Tuhaftır, hem de ne ve ne kadar tuhaf? Elimi göğsüme bastırıp; “Ben mi?” gibi işaret ettiğimde, hâlâ gözlerime inanamamamın şaşkınlığını yaşıyordum. Kapının kenarına doğru çekilip “Buyur!” gibi işaretlemesi, benim “Mangal gibi, kadar yüreğe sahip olduğum(3) kıvancını yaşattı bana.

Konu sözlerimle önemini kazanmalıydı, oysa hazırlığım yoktu. Bana göre hava soğuk değil gibiydi, ama ısınması, hiç olmazsa önce ılığa doğru yönelebilmeliydi.

Oysa başlangıç olarak “Otur!” bile demedi!

“Bildiğiniz gibi efendim…”

“Bir şey bilmiyorum, hem teferruata da gerek yok! Şöyle karşıma gel, otur ve anlat!”

“Bildiğiniz, hissettiğiniz, düşündüğünüz konuları tekrarlamama gerek yok efendim, hem bir baba olarak davranış ve düşüncelerinize saygı duymam gerektiğini çok iyi biliyorum. Övünmeyi bilmiyorum, istemem de, yasaların da sizin yanınızda olduğunu öğrendim, biliyorum…”

“Peki dinliyorum!”

“Üniversite son sınıfa geçmiş, bursla ve maddi sıkıntılarla okumaya çalışan babası olmayan, baba şefkati özleyen bir öğrenciyim (Doğrusu baba şefkati özlemini hissettirmem iyi bir duygu sömürüsü yaşattığımı hissettirmişti bana). İlk iki sene kör-topal, amelelik dâhil işlerde çalışarak harçlığımı çıkarmaya gayret ettim. Ancak aldatıldım, kandırıldım, hakkım yendi, kazanamadım…

Param yok, burstan başka gelirim de yok. Seneye okulum bitecek, askere gideceğim, tasarrufum da yok! Sizin dışınızda inandığım, güvenebileceğim biri de yok. ‘Asgari ücretle de olsa, benimle ilgili hafızanızda yer eden her şeyi unutarak, bana bir iş vermeyi deneyin!’ demek için karşınızdayım…

Bana inanmanız belki güç görünebilir. Fabrikadan hiç çıkmadan, 24 saat gözetiminizde olarak ki bu benim hava almak için bile dışarıya çıkmamam, burada yiyip, içip, yatıp, kalkmam, iş yapmam demek, kazancımı tamamen tasarruf etmem demek...

Çok affedersiniz bu sizin de beni kontrol etmenizi sağlar, şüphelerden kendinizi uzak tutmanız, bir bakıma haddimi bilmemin de terbiyesi olarak görünebilir efendim. Güveninizi kazanmak isterim, eğer yardım etmek içinizden geçerse…

Yok, hayır derseniz bavulum Güvenlik Kulübesinde. Asla kahırlanıp gücenmeden ve fakat hüzünle şehrime dönerim, yine haksızlıklara uğramam, emeğimin çalınmasına rıza göstererek birkaç kuruş kazanma ihtimalim olan işlere yönelerek…”

“Peki Ece? Yani senin Tutku dediğin?”

“Şu ana kadar tepkinizi almamak için özellikle sakladım, saklandım efendim. 24 saat gözünüzün önünde ya da kontrolünüz altında olacağım. Sizin izniniz olmadan herhangi bir girişimde bulunmam mümkün değil. Belki bu vesile ile beni tanır, kanaatlerinizde sapmalar yaşar, güvenip, inanırsınız bana. Havanızın yumuşaması, ılık bile olmaksızın ısınması arzum…

Ayrıca iş talebim; oturarak efendi gibi büro işi değil. Angarya gibi görünecek olsa da fabrikada yoğun iş içinde olmak isterim, ne ya da neleri yüklemek isterseniz kabul, ancak beni eksiltmezseniz, aşağılamazsanız memnun olur, sevinirim, böyle bir şey hissettiğimde, inanın ki tüm alacaklarımdan bile vazgeçer, bavulumu alır, ait olduğum yere dönerim, ama asla kendimden, benden vazgeçmeden hüznümle...

Eğer sizin ailece bize rızanız olmazsa biz mutlu olamayız efendim. Bir babanın kızıyla, bir kız çocuğunun da babasıyla arasına mesafe koyarak mutlu olmayı denemesini isteyecek kadar bencil değilim ben. Zaten mutluluk haramdır bize…

Hakkım değildi, Ece’mi çingene gibi ilk gördüğümde, tanımaksızın ben, beni vermiştim ona, dediğim gibi, hakkım ve haddim olmasa da size kavuşmadan önce sevdim onu, hâlâ da seviyorum, ama hak edeceğim güne kadar da aynı özlemle sevmeye devam edeceğim Ece’yi…”

“Peki, o?”

“Birinin karşısındaki kişi için kanaat belirtmesi, onun yerine konuşması başlangıç olarak haksızlık, hüküm vermek şeklinde davranması yanlış efendim. Onu size teslim edip de haddimizi bilerek uzaklaşırken onun sizin arabanızla peşimizden gelip bize ulaştığında gördüğünüze göre bu konuda siz hüküm verin efendim…

Belki acı, belki yanlış bir intiba ama dürüst olarak hissettiğimi söylemem gerek ki, et tırnaktan ayrılmaz. Ece sizin kızınız ve yaşamında sizin içinde olmadığınız sekiz yıldan fazla bir kaybı var. İyileşmesi, kendine gelmesi için sizlerin sevgi ve şefkatinize ihtiyacı var, bunu benim ben başıma başarmam mümkün değil, katkı yapmak istesem bile…

Onun sizi, sizleri sevdiği kadar sizlerin de onu sevdiğinizi ifade etmeniz, belirtmeniz, göstermeniz gerek efendim. Bizim birlikteliğimizi istememenizin sebebinin ona sevginiz sebebiyle olduğunu anlatmanız gerek, beni, bizi, birlikteliğimizi, sevgimizi onaylamasanız bile. Sizler, bizlerin büyüğümüzsünüz, bize değilse bile sadece Ece’ye kıymayın efendim, lütfen, ne olur?..

Bırakın bizi, biz bize kendi halimize, zamanı gelinceye kadar sabırlı olmamızı öğütleyin bize, yaşamlarımızın sonlarına kadar biz, siz olalım, sizinle beraber olalım. Başlarımızı dizlerinize dayayalım, çekinmeksizin okşayın başlarımızı lütfen, çünkü sizin sevginize, şefkatinize sadece Ece’nin değil, benim de ihtiyacım var efendim, babam yok, izin verin bu sevgiyi size taşıyayım…”

Çenemin düşüklüğüne sabırla direndi, dinledi düşünceli bir şekilde Nasuh Patron. Sonra zili çaldı, başını kapıdan uzatan sekretere;

“Bu gencin adı; Utku. Şu andan itibaren fabrikada görevli. Benim bazen kaldığım odanın yanındaki Misafir Odasını onun odası gibi hazırlatın, eksiği-gediği varsa tamamlayın. İkincisi birini bul, güvenliğe gönder. Utku’nun bavulu oradaymış, alıp getirsin, odasına bıraksın. Sonra Kürşad Beye telefon et, gelsin, Utku’nun görevi konusunda onu yönlendireyim. Ha! Sen de delikanlı, aklımdayken şu cep telefonunu masama bırak!”

Özel telefonum bavuldaydı, genel telefonumu çekinmeksizin verirken, “İzninizle hafta sonlarında annemi aramama izin verirseniz memnun olurum, efendim!’ demekten çekinmedim. “İstediklerini de arayabilirsin!” deyince şımarmadım, bunun negatif bir yönlendirme olacağını aklımdan çıkarmam mümkün değildi.

Kürşad Bey geldi, yaşlı efendiden bir adam gibi görünüyordu.

“Emekliliğini istiyordun. İlâna rağmen henüz gelen-giden, arayan-soran, henüz bir başvuru olmadı. Bu genç üniversite son sınıf öğrencisi bana emanet, yaklaşık, üç ya da dört ay hapis gibi burada misafir odasında olacak, orada yatıp-kalkacak, burada yiyip-içecek. Sana birileri gelinceye kadar destek ve yardımcı olsun...

İlâna cevap gelmesi umudum, ama sen de şöyle sağına-soluna bakın, ara. Yoksa seni birini bulmadan azat etmem zor. Eğer ev-mev bir şeyler almayı düşünüyorsan hemen ikramiyeni öderim. Tahammüllü olduğun sürece de burada çalışmaya devam edebilirsin, artık sen bilirsin…

Ha! Bu arada işçilerden önerebileceğin biri varsa, al, dışarılardan birilerini aramaya gerek kalmadan Utku’yla birlikte ona da öğret.

Öncelikle muhasebeye uğrayıp sigorta-migorta, banka hesabı ne gerekiyorsa yaptırt. Mühendis, ustabaşı ve işçilerle tanıştır, fabrika ile, aletlerle, makinalarla ilgili bilgileri ver. Öğrensin. Bakarsın hasta-masta olan biri olursa onun yerine geçiverir. Hatta Efe’yi de…

Yok! Yok! Onu daha sonra devreye sokarım, şimdilik dersleri ve sporu ile meşgul olsun!”

Efe’yle ilgili içinden geçirdiği bir çekince olsa gerekti, anlamamın gerekmediği.

Sekreter Hanım odamı gösterdi, dört yıldızlı bir otel odası gibiydi, gardırobu, masası, sandalyesi, banyosu, tuvaleti, diğer müştemilâtı(4) ve yayla gibi yatağıyla. Odaya hiç de yakışmayan bavulum gardırobun önüne bırakılmıştı.

Tüm tehlikelere karşı korumalı olan Nasuh Beye teslim ettiğim genel telefonum haricindeki dinlenme safhasındaki özel cep telefonum, tehdit altında olmamak, tehlike yaşamamak kaydıyla saklanmak üzere bavulumda idi.

Yaklaşık bir hafta on gün süren denetim süresince telefonum tavan avizesinde saklı kaldı. Sonra bir gece yarısı hiddetli-şiddetli bir şekilde kilise çanı gibi çalan mesajına ulaştım, ufacık bir cambazlık maharetiyle açık bıraktığım telefonumu yerinden alarak. İyi ki ilk kez, yatmadan önce açmıştım.

Ancak öncelikle belirtmeliyim ki “Kilise Çanı” sözü hem yalan, hem de yanlıştı, çünkü neredeyse, sessizin sessizindeydi, muhtemelen şarjı bitmek üzere oluşundan dolayı, ufacık bir “dıt! dıt!” şeklinde. Mesaj net ve anlamı açıktı;

“Benim de sevgilimi merak etmek hakkım yok mu?”

Sanırım herkesi yatırıp yatağının içinde, karanlıkta yazmış olsa gerekti, “dahi” anlamındaki “de” bitişikti ve belirgin harf hatası vardı, iki yerde.

Telefonu mesajla uyardım, anında çalış olarak dönünce de sevgi muhabbeti yapmadan, ancak soğuk bir kış gününde soğuktan korunmak için el-kol-ayak hareketleri yapar gibi, sanki karşımdaki görüyormuş gibi anlatma gayreti yaşadım.

“Babanın hareketlerinden ve güler yüzünden yanlışlığımın olmadığına inanıyorum. Aynı sempatik davranışları evinde de gösterdiği geçiyor içimden. Formatlanmam, güvenini kazanmayı hak etmem için telefon konusunda dikkatli davranmam, hoş görünme zorunluluğum nedeniyle telefonu devamlı kapalı tutmam yanında, inanmakta zorlanabilirsin belki, ama her türlü riski yüklenerek yatağın üstüne sandalye koyarak telefonu bir buçuk adam boyu yükseklikteki avizenin içinde saklıyorum…

Biraz kendime geleyim, bu sözümü ‘Babanın gözüne girmek’ olarak düşün, senin her arayışında ya da not bırakışında seni arayacağımdan emin ol lütfen! Öteki telefonla ancak ailemi arayabiliyorum, baban izin verse bile, onun yanındayken sana; ‘Aşkım, bir tanem, sevgilim’ diyemem ve bunu diyemememin ıstırabını çekerim. Şimdi söyle bakalım bana; ‘Beni çok mu seviyorsun sen?’ Hadi!”

“Çok! Ama neden sınıyorsun ki beni? Ben seninle yaşamaya başladım. Genç bir kız olarak sevgiden anladığımı, sevginin tek başına hiç olduğunu, üleşilmesi gerektiğini, buna aşk dendiğini sen öğrettin bana. Aşkta karşılık beklenmeyeceğini, menfaatin yer almadığını, yürekteki sevginin insan için ölünceye kadar yeterli olduğunu da senden öğrendim ben…

Bu demek ki sen olmazsan yaşayamam ben, yaşamam mümkün değil. Senelerim boşu boşuna geçti sen yokken, sen varken de yanımda olmadığın için boşu boşuna geçiyor. İyi ki dağa kaçırmışlar beni, iyi ki “Çorba” teklifinle karşıma çıkardı Allah’ım seni. Ayak sesleri var. Birimiz lâvaboya çıktı sanki. Allah rahatlık versin, seni çok seviyorum!”

Korku dağları bekleyince, veremedim cevabımı. Üstelik o kadar çok borcum vardı ki ona. Umudum, günlerden bir gün Nasuh Beyin “Hadi iyi tarafıma geldin, bir sinemaya git bakalım!” demesini beklemekti. Herhalde; “İki bilet aldım, kızımı da al götür!” demezdi, ama çılgınca da olsa bir proje gerçekleştirir, yaşamım sona erecek olsa da bu özlemle o projeyi gerçekleştirmeye çaba gösterirdim.

Ece’m mutlaka gene gücenme, küsme hakkını kullanmak isterdi, ama babası bana bu hakkı verdiğini söylese; gene “Allah!” diye bağırır ben de “Baba!” deyip elini öperdim. Nerde bu bolluk? İnsan böyle bir rüyayı görmeye bile çekinir (di)!

Ama hayal etmenin önüne geçecek bir güç de yok! Gerçekten sinemaya gitseydik, ama gündüz matinesine ve “Sad movies(74)” olmayan bir filmde sevgi ile tutar mıydı Ece’m elimi yahut da elini sevgiyle tutmama izin verir miydi? “Hayır!” demek için sebep var mı?

Bu arada edindiğim telefonla ilgili bir konuyu sıra dışı olarak özetlemem gerek!

Tutku, babasının tavrından çekinerek harçlıklarını biriktirerek bana ve kendine birer telefon almıştı. Sakladığım sadece Ece’min numarası olan telefon bu telefondu. Görünen, bilinecek hiçbir özelliğinin olmayacağı sanılacak telefon numarası almıştım bende.

Sıfırla başlayan ilk dört numarayı bir kenara koyarsak numaranın şekli; ECEUTKU şeklinde akılda kalacak, anlamsız gibi ve fakat şifre şeklinde idi.

Bir diğer konum ise; yeteneksizliğimle ilgili, Tanrı vermemişti, n’apsındı; Utku? Bir tek müzik aleti, enstrüman değil, ıslık çalmasını bile bilmiyordum. Hayattaki çalmak konusunda tek başarım Tutku’nun kalbini çalmak olmuştu, diyebilirim.

Buna mukabil uyak konusunda yeteneğim vardı, diyebilirim. Tuhaflığım, ise mutlaka ayağımın birini, genelde sağ ayağımı somya, karyola gibi bir şeyin üzerine koyup, diğerini yerde bırakarak sağ ayağımın olduğu mahalle uzanarak içimden geçenleri yazmaktı.

Devamlı açıp-kapatmaktan dolayı ortadan biraz daha kalın Harita-Metot Defterimin sağ alt tarafındaki sayfalar iğrenç boyutta kirli, kıvır kıvır, doktor reçeteleri gibi okunmazdı. Ancak sayfalardaki dizelerin dokunulmazlıkları vardı, özellikle de Ece’mden sonra sadece Ece’me ait olanlar olarak.

            Fabrikaya geldiğimde Nasuh Beyin el koyduğu telefon benim normal telefonum, cambazlık yaptığım telefon da şifresini tanımladığım telefondu. Arada bir nabız yoklamak(3), kamuoyunda baba olarak bizim telefonlarımızı dinleyen için de zamanlar evvelinde eski telefonu açıyorduk birbirimize.

Ben; sevgi konusunda ilerici, Ece; korkusu nedeniyle şüpheci ve endişeli idi;

“Ne olacak bu memleketin hali yav!” demek yerine geleceğimizle ilgili kötümser tablo çizmeye çalışıyordu hep.

Bu nedenledir ki Nasuh Bey kontrol ederek el koyduğu telefonumu sahiplenmek kendisine yetişmiyormuş gibi, Tutku’ya telefonuma el koyduğunu özetlemeyi unutmamış, fabrikaya gelmesini de ikinci bir emre kadar yasaklamıştı (Herhalde, her ihtimale karşı). Bu arada Nasuh Bey beni tehdit etme hakkını kullanmayı da ihmal etmemişti.

Görüştüğümüzden haberdar olmak bir yana, hissederse bile işime son verecek, geri dönüşüm için yol paramı memnuniyetle takdim edecekti!

Bu; çok dikkatli olmamın gerekçesiydi. Evet, tehditler, yasaklar işlemdeydi, ama gönül ferman dinler(75) miydi? Gerçeği kim ve nasıl silebilirdi ki yaşamdan?

İşe alışmıştım, bazı bazen sekreterde muhafaza edilen telefondan ailemi ararken uzak akrabalarımdan dayımın kızı Sıbel’i de arıyordum, “Ne var, ne yok?” anlamında. Sibel, Ece’nin arkadaşıydı, ancak benim dayımın kızının adı Sıbel’di ve genelde Sıbel beni aradığında ben sadece dinliyordum, sandalyelerden birine oturarak. Sıbel’in dayımın kızı olmasının özelliği soyadlarımızın her ihtimale karşı araştırılırsa tutmaması, Ayrıca Sıbel’in Tutku olması idi.

Sekreterin İngilizce gibi büyük harfle yazılmış bir noktayı fark etmesi mümkün değildi. Ben de dayımın kızını cambazlıklar sonucu kendi telefonumdan belirtilen vakitte sokaktayken arıyordum; “Aşkım!” olarak!

Geçen günlerden birinde kibarlığında zerre kadar eksikliği olmayan kapımı tıklatarak girmişti Nasuh Bey odama, ben tarif ettiğim pozisyonda ilham meleklerini boş çevirmemek için yatağım üstünde içimdekileri döktürmeye çalışıyordum.

İlham Meleklerinin en kötü huyları cazibelerini bir gelen nedeniyle yitirdiklerinde aniden kaybolup yok olmalarıydı. Gereğini yapmışlardı, ben de doğruldum, saygım gereği.

Neden masaya oturup yazmadığımı sorunca,

“Konsantre olamadığımı, ilham konusundaki çekincelerimi anlatmaya çalıştım kendisine. Yoksa “İlham keçileri gelmiyorlar, ilham melekleri pek nazlılar...” şeklinde zırvalamam asla mümkün değildi. İkinci soru oldukça yüklü, çetrefil(4) bir soru idi;

“Peki! Benim aklımdan geçen de var mı o defterin içinde?”

“Doğru mu söyleyeyim, yoksa doğru yalan mı söyleyeyim efendim!”

“Anladım! Söylemene gerek yok!  Ayrıca adam olmaya da niyetin yok, gibi görünüyor. Ama şeytana uymayacağım, kıçına bir tekme atmayacağım. Ama gün gelecek deveyi güden ben olacağım, diyar meselesi de sana kalır, genç adam! Haydi iyi akşamlar!”

“Saygımı kabul edin, efendim. Önce insan, sonra sevdiğimin babası olduğunuz için size karşı başım asla dik değil, hep eğik olacak. Mezuniyetime bir yıl var, ek iki yıl kadar da askerliğim ve maaş alma imkânım olmayan. Sözüm söz; Benimle bir takım elbise için iddiaya girmeye var mısınız?”

“Yanlışının farkında mısın genç adam, kızım bir takım elbise karşılığı kadar değersiz değil!”

“Maksadımı anlatamadım efendim, yasalar ve Ece’nin yaşı sizin lehinize bir faktör. Hem Ece için asla iddiaya girmem, benim deyişim sadece sizinle ilgili. Beni bu diyardan gönderemeyeceksiniz, bilakis sevip, kucaklayıp, elinizi öpmeme izin verecek ve beni bırakmayacaksınız anlamında…

Bildiğim, yaşamımın hiç öneminin olmadığı. Bu size rahatlık verir mi, bilemem, emin değilim. Bu; bir duygu sömürüsü atağı değil efendim, sadece gerçeğimden bir kesit, ama umut dolu…”

“Sana katılıyorum oğlum, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler. İnşallah kimse üzülmeyecek şekilde eyler!”

“Oğlum” demişti, beklediğim bir söz değildi. Sakin bir yaşam, Nasuh Beyin tavırları değişmişti yahut da “Oğlum” deyişiyle bana öyle gelmişti, yerinde durup patronluk hüviyetini taşımasının gerektiğini düşündüğünü sandım. Mal sahibi değil, sevecen bir işveren olarak işçileri arasında dolaşan, şakalaşan, hal-hatır soran biri olmuştu.

Yok öyle kendimi darı ambarında aç bir tavuk gibi tahayyül etmiyordum, davranışlarına karşılık. Sadece benimle ilgilenmiyordu, her tarafa gülümseyerek ilerleyip “Aferin!” derken bana da o Türk filmindeki gibi “Bravo!” demeyi esirgemiyordu(76), inkâr edemem, Allah var!...

Bir gece vardiyasında, ilham meleklerimle iyi ilişkiler içindeyken kulağıma ulaşan olağandışı sesler, sonra iş başkanlarından birinin kapıyı tıklatması beni endişelendirmişti.

Başkanın peşine takılıp gittiğimde, makinelerden birinde olağan dışı çalışma nedeniyle yarım tona yakın bir malzemenin heder olduğunu(3), iki ustanın da karşılıklı olarak münakaşa ettiğini gördüm. Sorumlulardan biri tuvalete gitmiş, öteki daha vardiya başı olmasına karşın uyuklamıştı

Maksat suçlu arayıp bulmak değil, çözüm üretmekti.

Tuvalete gidip dönmüş olan çok sinirliydi;

“Aşna-fışna(2) mı, çocuk mu baktın bütün gün, bu vakitte daha vardiyanın başlangıcında bu ne uyuma? Sarhoş musun sen?”

“Ustam! Hele bir sakin ol!” dememe fırsat kalmadan aralarına girip olayı soğutma çabasıyla;

“Nihayeti geri dönüşümle malzemenin çok kısmını, en az % 70’ini kazanırız, geri kalan % 30’u da…”

Cümlemi tamamlayamadım…

Hangisinin salladığını bilemediğim tornavida dalağımın hal ve hatırını sormakla kalmamış, böbreğime kadar ilerledikten sonra ancak durmaya karar vermişti.

“Ahlayacak!” vakti ancak bulabilmiştim. Ambulans çağırmayı akıl edemeyen ustalardan biri servis minibüsünün direksiyonuna geçmiş, diğeri başımı dizine dayamış olarak hastaneye giderken söyleniyordu belki de kendi kendine.

“Değer miydi bu genç bebeyi, hırpalamaya? N’aptık lan biz? Ya ölürse n’aparız?”

Onlar beni Şehir Hastanesine yönlendirirken kafası çalışanlardan biri de Nasuh Beye telefon etmeyi akıl etmişti, saklamadan adımı vererek.

Arabasına yönelen Nasuh Bey, ev içinden yönelen soruları “He! Hü!” şeklinde geçiştirirken aklına getirmek istemese bile Ece telefonundan sekreterde olan telefonumu aramış, sekreterlikteki işe yeni başlayan, usul, erkân, nasılını, nedenini bilmeyen nöbetçi çocuk; “Fabrikadaki üniversiteli çocuk ağır yaralanmış” şeklinde haber vermiş ne olduğunu.

Çıldırmış yerinde duramamış, elindeki telefonu bırakıp olduğu gibi, öylece günlük kıyafeti ile, yaka-bağır açık, yalınayak koşmaya başlamış bilinçsizce, yol-iz bilirmiş gibi caddeler yerine kaldırımlarda.

Tabanları parçalanmış, ayak tırnakları sökülmüş yerlerinden, düşüp-kalkmış, atlayıp-sıçramış bahçe duvarlarından aşmış, dizlerini parçalamış, dallara sürtünmüş yüzü parçalanmış, kan çanağına dönmüş gözleri, biri kapanmış neredeyse, gözünde yaş kalmadığını belirlemiş nöbetçi doktorlar hastaneye girip de “Utku!” diye kalan sesiyle bağırmaya başladığında.

Zapt etmesi mümkün olmayanlardan biri usulüne uygun bir iğneyle yumuşatıp yatırmış bir yatağa onu, pansumanlarla temizlemeye çalışırken Nasuh Beyin başında dikilmesini fark etmeksizin yine de sesinin elverdiği kadarıyla sayıklamaya seslenmeye devam etmiş;

“Yaşayamam…

Yaşayamam…

Yaşayamam” şeklinde sadece, başka ne bir söz, ne bir sevgi, ne bir beklenti cümlesi çıkmamış ağzından…

Zor olanı kolay başarmış operatörler. Ne ben ne de Ece’m geçen zamanın farkında değildik, sadece güneşin yükselmiş olması çarpıyordu yüzüme. Ece de kendine gelmiş bu arada.

Aile, Efe, Nasuh ve Ebrar başımda endişe ile doktorun yüzüne bakarlarken Ece’m canlanıp koşmuş başıma, kimden nasıl öğrendiyse, üstelik gene çıplak ayakla, sargılarıyla, bantlarıyla;

“Geçmiş olsun! Merak edilecek bir şey yok. Allah korumuş, yarından sonraki gün taburcu ederiz, evde dinlenmesi kaydıyla! On gün içinde de ayağa kalkar, tekrar geçmiş olsun!”

Nasuh Bey, şaşalamış, belki yaşadığının farkında olmaksızın;

“Kızım kendine gel! Kocanın yokmuş bir şeyi!” deyip duraklamıştı, yaptığının, söylediğinin farkında olmaksızın kızının koluna girerek, karısının ve Efe’nin şaşkınlıklarından etkilenmeksizin. Özel odaya götürülüşümde de sarsılmamam gerektiğini söylemiş hastabakıcılara ve hemşirelere…

Ece ayrılmış babasının kolundan neredeyse fırlamış, Efe tutmuş kolundan, annesi ayaklarına terlik giydirmeye çalışırken çılgınlığına devam etmiş;

“Allah’ım ne olur ölmesin! Utku! Utku! Ölme! Yaşayamam sensiz! Ne olur ölme! Seni hiç üzmeyeceğim! Söz! Aileme yalvarırım! Benim ailem iyi bir aile! Ölmemi istemezler, beni sensiz bırakmazlar…”

Elimi tutmuş, sargılarımı muhafaza etmeye çalışan elimi bırakıp, üstünden, avucumdan öpmüş hep aynı nakaratla; “Ölme! Yaşayamam!”

Bu narkoz kötü bir şey olsa gerek. Öylesine yüce sevgi gösterilerine karşın, nankör bir sevgili olarak açamamışım gözlerimi.

Doktor amcalar, teyzeler bakmışlar acıyan yerime. Tornavidayı sallayan şansından mı, bilgisizliğinden mi nedir, biraz daha yukarı sallasaymışmış…

Evet, kalbimin yeri orasıydı, ama kalbim bende değildi ki? Ece’me vermiştim, hem ömür boyu geri almamak üzere…

Nasuh Bey beni işaretlemiş Efe’ye;

“Kardeşine yardımcı ve bakar ol! Yanına refakatçi yatağı getirsinler, Utku taburcu olana kadar. Tutku’ya temiz çamaşır getirmek için biz eve gideceğiz. Bundan sonra Utku okulunu bitirinceye, Tutku kendine gelinceye kadar yapacak bir şeyimiz yok!..

Sonrası onların kararı. Yalnız ben bu genç adamla iddiaya girmiştim, kaybettim. Ona yeni bir takım elbise hediye etmek borcum var, ödeyeceğim…”

Ödedi de…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tutku; İhtiras. Aşırı, güçlü istek. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.

Utku; Zafer. Birçok emek ve tehlikeli uğraşmalar pahasına kazanılan mutlu sonuç. Galibiyet. Yengi.

Zübeyde; Öz, asıl, cevher. Seçme. En üstün.

Zülfiye; Saçları çok güzel olan.

Ebrar; Bütün iyi hasletleri kendinde toplayan, sağlam bir itikada sahip olan doğru sözlü, ibadetlerinde samimi, Allah dostu kimse. Cennette bol nimetler içerisinde olacağı belirtilmektedir.

Nasuh; En halis, en safi, en içten. Yırtığı söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran  (Nasuh Tevbesi (Tevbe-i Nasuh); Allah’a sığınmak için içtenlikle, samimi, halisane yapılan Kur’an’da Tahrim Suresi 73. Ayetinde yer alan bir ayettir).

(*) Ecem Tutku ve Utku’nun başlangıçlarda yaşadıkları aksilik ve tersliklerle sonlardaki karşılaştıkları yumuşama ve uygunlukları insan kalbinin yüceliğinin görüntülenmesi olarak görmeli, şeklinde düşünmekteyim.

(1) Elektrik direklerinden yayılan solgun ışıklar asfaltın üzerinde yer yer parlak düzlemler oluşturmuştu. Mehmet ATİLLA

(2) Allâme-i Cihan; Çok bilgili, dünya kadar, kâinat kadar bilgisi olan.

Ana (Anne)Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.

Asayiş Berkemal; Güvenlik uygun bir durumda, sağlam.

Aşna Fişna (Aşna Fişne); Yöresel olarak; “Meşru bir karı-koca birlikteliği, zifaf” anlamlarında kullanılan bir sözdür. Aganigi Naganigi, İnna-Minna, İngiri-Mingiri kelimeleri ile uyumlu saçma bir deyiş. Gizli dostluk.

Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.

Ehven-i Şer; Doğru söylenmesi gereken söz; “ehven-üs-şer” iki şıklı yanlış, hata, zarar, ya da kötülükten daha az olanını seçmek anlamında Arapça bir deyimdir.

Fosil Nesil; “Fosil; Yer kabuğunun en üst bölümünü oluşturan tortul kayaçların çoğunda bazen iyi korunmuş, bazen de erozyon ve sedimantasyon sırasında tahrip olmuş ölü organizma kalıntı ve izleri” demek. Benzetme (Teşbih) olarak geri kafalılığın, ileri düşüncelere sahip olamamanın, yerinde saymanın, durağanlığın ifadesidir.

Gamlı Baykuş; Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Kar Helvası; Üstüne pekmez damlatılmış kar.

Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen, önemi olmayan.

Kırk Bin Naz; Nazlanmanın sınırları aşan derece ve miktarda olduğunun ifadesi.

Kitap Kurdu; Aslı kitapları yiyerek zarar veren bir böcek olmakla birlikte, mecazi olarak “Çok kitap okuyan, toplayan ve kitaplarla uğraşan kimse” demektir.

Kulağı Kirişte; Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice bekleme.

Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olarak “Aşk Hikâyesi” demek.

Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.

Taş Kalpli; Hiç acıması olmayan, acımasız, merhametsiz, katı yürekli, taş yürekli.

(3) Adapte Olmak; Uymak.

Alçak Gönüllülüğüne Sınır Koymak; Tevazuu göstermekte, alçak gönüllü davranmakta aşırıya kaçmamak, yalınlıkta, gösterişsizlikte kurallara uygun davranmak.

Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu, gerçeği göremez durumda olmak,  görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.

Bin (Kırk) Dereden Su Getirmek; Karşısındaki birini kandırmak, bir şeye inandırmak için dil dökmek, çok dolambaçlı nedenler, sebepler, gerekçeler göstermek, aldatıcı sözler, özürler öne sürmek.

Boğazı Gidişmek; Bu deyimin açıklamasını internette bulamadım. Ancak yöresel olarak kullandığımız bu deyimin anlamı; “Canın, olmadık zamanda, öğünler dışında bir zamanda, bir şeyleri yemeği atıştırmayı arzulaması” Ayrıca “Boğazına bir şey takılmış da çözmeye çalışmak” anlamında da kullanılır.

Cenge Gitmek; Büyük bir savaşa, çekişmeye gitmek. Bir ülkü uğrunda büyük bir uğraş içinde olmak.

Daralmak; Çok iken azalmak. Bol iken dar duruma gelmek, .küçülmek. Sözün; İçi Daralmak şeklinde söylenmesi gerekir ki, öyküde söylenmek istenen budur; “Sıkılmak, bunalmak.”

Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak

Dilinde Tüy Bitmek; Sık sık söylemekten bıkıp usanmak.

Gözünün Çayırı Açılmak; Aklı başına gelmek anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.

Gülegüleleşmek; Karşılıklı olarak güle güle demek, uğurlama töreni yapmak.

Halt Edememek; Uygunsuz bir söz söylemeye çalışıp da başarı elde edememek. Uygun olmayacak bir işi yapmakta zayıf kalmak, yapamamak.

Hasıraltı Etmek; İşlem görmesi için verilen bir kâğıdı alıkoyarak işlemi yürütmemek. Bir işi örtbas ederek unutturmaya çalışmak.

Heder Olmak (Etmek), Heba Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek. Yok olmak. Ziyan olmak.

Hicret Etmek; Herhangi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben ayrılıp uzaklaşmak.

İktifa Etmek;  Yetinmek. Olduğu kadarını yeterli bulmak, kâfi görmek, fazlasını istememek.

İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak.  Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).

Kerevetine Çıkmak (Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!) Sonu iyi biten masalların bitiş cümlesi. Başkasının evlenmesiyle ilgili onların sevinçleriyle sevinmek, mutluluk dileme anlamında bir söz.

Korkusu Ayyuka Çıkmak; Çok korkmak. Korkunun yükselmesi, açığa çıkması durumu.

Kulunç Kırmak; Sırttaki kürek kemiğine masaj yapılması.

Kuş Kanadıyla Haberdar Etmek (Haber Ulaştırmak, Haber Göndermek); En hızlı bir biçimde haber vermek, haber ulaştırmak, göndermek.

Mangal Gibi/Kadar Yüreğe Sahip Olmak; Cesaretli, cesareti çok olmak, yiğit, korkmaz olmak.

Meraktan Çatlamak; Merak nedeniyle en zayıf, en uç bir noktaya gelip, çıldırır, delirir gibi hale gelmek, şaşkınlaşmak, çözüm üretememek, hatta bunalmak.

Muhatap Olmak; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse olmak.

Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak niyetin, eğilimin ne olacağını anlamaya çalışmak.

Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.

Tamahı Kabarmak; Tamah etmeye yönlenmek. Çok beğenip edinmeyi istemek için arzusunu beli etmek. Açgözlü davranmak.

Tomurmak; Tomurcuklanmak anlamı dışında, bir şeyi ısırıp, çiğneyip, yutarak, doymak için yemek (Yöresel bir deyiş).

(4) Avene; Kötü bir işi birlikte yapanlar, kötü bir eylemde birbirine yardım edenler, kafadarlar, yardakçılar.

Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Editör; Fransızca “éditeur” kelimesinden türetilen bu kelime “Basıma gidecek bir yayını hazırlayan kişi” anlamındadır, bugün için “yayımcı” ya da “yayımlayan” şeklinde kelimeler kullanılmakla beraber editör kelimesi güncelliğini korumaktadır.

Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi işlemi.

Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölü, Ölmüş, cansız beden, göçmüş, yaşamını yitirmiş” ölü, ölümcül hasta, ölüm hali için kullanılır. Öyküdeki gibi herhangi bir şekilde bir yerlerden uzaklaştırılan, ya da işlevini yitirmiş kişiler için de kullanılmaktadır.

Gardırop (Gardrop, Gardolap); Sürekli olarak giyilen elbiselerin saklandığı dolap. Sinema, tiyatro, lokanta vb. gibi yerlerde palto, manto, şemsiye vb. gibi üstlük ve eşyaların bırakıldığı yer.

Hakşinas; Haktanır. Herkesin hakkını gözeten kimse.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği, önceliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

İrticalen; Elinde hiçbir şey olmaksızın, bilgi birikimlerinde, yaratıcılık gerektirir bir biçimde.

Kamuflaj; Örtme, saklama, gizleme, peçeleme, alalama.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Meccani, Meccanen; Arapça bir kelime olup ücretsiz olarak, parasız, bedava anlamlarında kullanılmakla beraber eskiden, parasız yatılı okuyan öğrenciler için de kullanılan bir deyimdi.

Meditasyon; Derin düşünme. Bilimsel bir zihni dinlendirme tekniği olup kesinlikle bir inanç sistemi değil. Kişinin iç huzuru, sükûnet, değişik şuur halleri elde etmesine ve bedeninin, zihninin ve ruhunun öz varlığına ulaşmasına imkân veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine dayanan iş, okul ve özel hayatta stresi azaltma, verimlilik ve yaratıcılığı artıran araç.

Meşakkat; Güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet.

Motivasyon; Güdülenme. Güdüleme. Bir insanı belirli bir harekete geçirmek için uygulanan güç. Bireyin işinin yönünü, gücünü ve öncelik sırasını belirleyen iç ve dış kaynaklı güçlerin etkisi ile eyleme geçmesi. İş veya öğrenmeye geçme isteği.

Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Esirgeyici. Sevecen. Acıması olan.

Müştemilât; Eklenti. Ana binaya yapılan ayrı işlevde bulunan bölüm, yapı ve eklentiler. Depo, ardiye, avlu, ahır, bahçe, balkon, taraça vb.

Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.

Oryantasyon; Yönlendirme, yön verme, kılavuzluk etme. Tamamlama. Uyum.

Rehabilitasyon; Bir kimsenin iş yapmaya engel olan sakatlığını ya da hastalığını gidermek, onu iş yapabilecek, çalışabilecek duruma getirmek için uygulanan sağlık, bakım ve eğitim işi. Kaybedilmiş hareket kabiliyetinin kazandırılmasına yönelik tedavi denebilir.

Varoş; Kent, şehir veya kasabalarda en uçlarda kalmış, sosyal gereklilikleri kısıtlı dış (kenar) mahalle.

Veliaht; Genelde bir hükümdarın, kralın, bir işyeri sahibinin ölümü, ya da işi, tahtı bırakması halinde yerine geçmeye aday olan kimse.

 

(5) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır  ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası.

(6) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(7) İtibardan Tasarruf Olmaz; En son 2019 yılı itibariyle devletin Cumhurbaşkanın yaptığı tasarruf dışı (bence yanlış harcamalar için savunduğu) bir deyim. (Fiziksel Anlamı; Eğer bir şeyler karşılığında menfaat kazanılacaksa, örneğin kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez gibi, bir kısım şeyler dikkate alınmamalı…)

(8) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(9) Ömür Mumunun Fitili Bitinceye Kadar (Dek); Ölüm anı gelinceye, son nefesi verinceye, yaşam sona erinceye kadar.

(10) Kendisi himmete muhtaç dede / Nerde kaldı gayrıya himmet ede… Belli bir konuda yardım etmesi beklenen kişinin, bırakalım yardım etmesini, kendisinin de yardıma ihtiyacının olduğunun belirtilmesidir.

(11) Taşıma su ile değirmen dönmez; Mümkün olan olanaklardan faydalanmak yerine değişik tedbirlere başvurmak uygun değildir. Bir değirmenin dönmesi için (Bir imkânsızlığın yok olması, bir devamlılığın uygun şekilde ilerlemesi için) mutlaka sabit bir girdi gereklidir. Borçla-harçla gereğini yapmak uygun değildir.

(12) Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin; Her hal ve şartta yapması gerekeni yapmasının gerekliliği ile ilgili bir söz dizisi. (Aslı; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin!” şeklinde olup bir işi yapmak ya da bir şeyi elde etmek için kesinlikle uyulması gereken kurallar olduğunu, yapılmazsa vazgeçilmesi halinde bir kısım fedakârlıkların gerektiğini belirten bir söz dizisi.

Deveye Hendek Atlattırmak; Birisine yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak anlamında bir deyim.

Cahile lâf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur. ATASÖZÜ

(13) Cebinde Akrep Olmak; Para harcamamak için ellerinden gelen her şeyi yapma amaçlı cimri, pinti kimselerin davranış tarzı.  Cimri biri olmak. Eli cebine girmemek.

Cebinde akrep var, eli gitmiyor… şeklinde başlayan oyun havasının aslı; “Bas! Bas! Paraları Leylâ'ya, Bi daha mı gelicez dünyaya?” şeklindedir.

(14) Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş; “Gurbetten gelmişim yorgunum hancı” şeklinde başlayan Hancı ya da Binbir Gece isimli Bekir Sıtkı ERDOĞAN şiirinin nakarat bölümü olup şiir ayrıca Selâhattin İNAL tarafından Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği olarak de bestelenmiştir.

(15) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “KAR”

(16) Her yerde kar var… Tombe La Neige; Salvatore ADAMO’nun “Her yerde kar var!” olarak Türkçemize kazandırdığı bir şarkı olup zamanında halk arasında bu şarkı “Tombul Nejla” şeklinde de yorumlanmıştır. “Karda zordur yürümek”  şarkı içinde geçen bir bölümdür.

(17) KARATEKİN, Erol. 2001 Yılı. “KAR ve KUŞLAR”

(18) Arayan Mevlâ’sını da belâsını da bulur; Kişi hayatını doğruluk ve dürüstlükle devam ettirirse güzelliklerle, sahtekârlık ve yalancılıkla sürdürmeye çalışırsa belâlarla karşılaşır.

(19) Hakk, şerleri hayır eyler, / Zannetme ki gayr eyler, / Mevlâ 'm görelim neyler, / Neylerse güzel eyler! ve Hiç kimseye hor bakma, / İncitme gönül yıkma, / Sen nefsine yan çıkma, / Mevlâ 'm neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI

(20) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.

(21) Yol göründü, gurbet ele giderim… Bir Ankara türküsü.

(22) İnsanlar çift yaratılırlarmış; Kur’an’da da belirtildiği üzere sözün anlamı; erkek ve kadın olarak yaratılmış olmaktır. Çift yaratılmanın ilmen de, dinen de hükmü yoktur. (Zâriyat Suresi, 49. Ayet; “Her şeyi çift yarattık ki, düşünüp ders alasınız!” şeklinde) Yoksa murat, halk arasında belirtildiği gibi iki insanın birbirine benzemesi değildir, mutlaka başlangıçta ya da sonrasında belirli farklılıklar vardır.

(23) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(24) Yaşamda hiçbir şey sebepsiz değil; Her şeyin bir karşılığı, bir bedeli, ölçüsü vardır. Geçmiş, geleceğin belirtilerini taşır, anlamlar yükler geleceğe ait fark edilmeksizin. Bu Tanrının bir işaretidir, geleceği hissetmek için.

(25) DNA Testi; Ana-baba-evlât varlığının tespiti için gereken bir test olup nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.

(26) Gelecek de (Gelecekte değil) bir gün gelecek; “Gelecek” dediğimiz önümüzdeki zamanın bir süre sonra geleceğinin ifadesidir. Geleceğin umududur ki, “Gelecek” anlamında yorumlarsak “gelecek” geldiğinde, şimdiyi yaşıyor olacağımızdan “Gelecek” yerinde duracaktır. Sözü; “Gelecek gelecek” şeklinde değil, “Geleceğin geleceği” şeklinde yorumlamak doğru olacaktır. Beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır. Victor HUGO Gelecek de bir gün gelecek… Gelecek geldiğinde “Şimdiki zaman” olacak ve gelecek yine gelecekte… Che GUAVERA

(27) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.  Rabindranath TAGORE Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ

(28) Bir Çuval İnciri Mahvetmek (Berbat Etmek) (Deyim); İyi olan, yolunda giden bir durumu yanlış davranışlarla bozmak, olumsuz bir gidişe sokmak, bir işi bozmak.

(29) Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır; Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık ifade eden, özellikle askerlerin söylediği, askerler için söylenilen bir Kayseri Türküsü.

(30) İdrâk-i maâli bu küçük akla gerekmez / Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez; Yüksek fikirleri, derin hikmet ve anlamları anlamak için beynimiz küçük, bu kadar konuyu beynimize sığdırmak güç anlamında Ziya PAŞA’ya ait bir hiciv olup; “Pes etme, ‘Dur! Yeter artık!’ deme anlamında Türkçemize yakışan bir söz.

(31) Ömür biter, yol bitmez, Ömür biter, dert bitmez; Üç HÜREL Topluluğunuun şarkısı oolan sözler Ünal BEŞKESE’ye aittir.

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU İLE ARABACI” şiirinin başlangıcında bir yerlerde Arabacı; “Henüz bana ‘Yolunun sonu budur!’ denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi” ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekliyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.

(32) İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir. Bir bakıma sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmamasının gerektiği gibi.

Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması;  Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence!  Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.

Almadan vermek, Allah'a mahsus (yaraşır); Tükenmez hazinesi bulunan, bir şey almaya ihtiyacı olmadan verebilen tek varlık, Allah’tır. İnsan bir şey kazanmamışsa, başkasından bir şey almamışsa neyi verebilir? ... Bundan dolayı birşeyin karşılığını alarak vermek insan için bir zorunluluktur (ATASÖZÜ).

(33) Et Tırnaktan Ayrılmamak; Anne-baba-evlâtlar, birbirine çok yakın akrabalar arasında konu ne olursa olsun aralarında anlaşmazlık, huzursuzluk, yanlışlıklar olmayacağının ifadesi olmak.

(34) Para, Para, Para; Napolyon’a “Bir savaş yapıp kazanmak için ne gerekir?” Sorusu üzerine verdiği cevap.

Para! Para! Para! Varlığı bir dert yokluğu yara; “Gariptir insanoğlu, neler yaratmış… şeklinde müzik. En güzel değerlendirmeyi Rüçhan ÇAMAY’ın yaptığı söylenir.

(35) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “PARA”

(36) Güzel bir (ç)alıntı;  “Çaresizsiniz (Çaresizseniz)” ve “Çare Sizsiniz!” “Çiziyorum” ve “Çizi Yorum”  “Susuyorum” ve “Susuyorum” ve benzerleri…

(37) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(38) Ölme Eşeğim Ölme; Yaz gelsin de yonca bitsin; İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.

(39) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS

Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE

(40) İki Bayram Arası Nikâh (Düğün) Olmaz!; Dinimizde böyle bir kural yoktur. Cahiliye Devrinden kalan yanlış bir söylem. Ancak Müslümanlar için bayram kabul edilen Cuma Namazı Bayram Namazının olduğu günle çakışmışsa, “Bayram Namazı ile Cuma Namazı arasında nikâh yapılmasa iyi olur!” anlamında bir tavsiye kararıdır. Bu da çeşitli nedenlerle farzı ayn olan Cuma Namazının muhtemelen yitirilmesi anlamına geldiğinden (bence) edepli ve gerekli bir tavsiyedir diye düşünürüm.

(41) Yatcaz, kalkcaz; Gülşen isimli sanatkârın; “Bir açıldım, bir kapandım...” diye başlayan şarkısında üç kez tekrarlandıktan sonra “Hoop ordayım!” dediği şarkı.

(42) Soy soya, bulgur suya (soydur) çeker (Atasözü); Genelde (istisnalar olmakla birlikte ki; kaide bozulmaz) herkes soyunun özelliklerini taşır. Bir şeyin aslı ne ise, devamı aynıdır. İnsanlar; yaratılış özelliklerinin gereğini yaparlar. Farkındalık beklemek yanlıştır.

(43) İnsan Beşer, (bazen) Kuldur, Şaşar; İnsan yaratılış gereği hata yapabilir, şaşırabilir, kusursuz insan yoktur. Hoş görülmesi gereken bir davranış sergilemelidir. Hiçbir insan mükemmel, hatasız değildir. İnsanların zaman zaman yanılmalarını, şaşırmalarını hoş görmek gerekir.

(44) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(45) Başında Kavak Yelleri Esmek; Sorumluluk duygusundan uzak, zevk, eğlence, olmayacak düşünceler peşinde koşmak, tembellik etmek. (Başta kavak yelleri estiği günler hani? (Geçti Bor'un pazarı)… Güftesi; Namdar Rahmi KARATAY’a, Bestesi; Onur AKDOĞU’ya ait Muhayyer Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği).

(46) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

Pedagog; Yunanca “Çocuk” ve “Eğitim” kelimelerinden meydana gelmiş olup çocuklarda öğrenme, eğitim, bilim teorilerini inceleyen bilim temsilcileri. Sadece çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eden eğitici bir eğitim dalı eğitmeni. Bu dallar arasında GESTALT denilen bir dal daha vardır ki; “Biçim, boy, durum, yapı ile ilgili psikolojik olarak bir bütün veya biçim olduğunu düşünen bir görüş. (Tüm bilgiler Google’dan derlenmiştir.) Kendi fikrimce; bunu en iyi şekilde yorumlayanlardan biri Stuart MILL olsa gerek.

 (47) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(48) Mağrur Olmak; Kibirlenmek, gururlanmak. Kendini beğenmek.

Mağrur Olma Padişahım!; Sözün aslı; “Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Allah var!” şeklindedir. Yavuz Sultan Selim zamanından beri kullanılan bu söz, padişah da olsa insanların fani olduğunun belirtilmesi anlamını taşımıştır. (Söz Peygamberimize de, Fatih Sultan Mehmet’e de yakıştırılmıştır). Söz; Bayram, Cuma ve hatta Cülus Törenlerinde kullanılmıştır. Anlamı; Kimse bulunduğu makam ve mevki nedeniyle kibirlenmesin, büyüklük kompleksi içine girmesin, geçici dünya hayatı sona erince herkes eşit olacak, hepimizin çıplak olarak ve aynı miktar kefenle toprağa verilmemiz gibi! Sözün benzeri ayrıca Romalı bir kumandan tarafından şöyle dile getirilmiştir; “Unutmayın! Siz Tanrı değilsiniz!”

(49) Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı…  şeklinde başlayan Peygamber Hazreti Süleyman için yazılan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Pir Sultan ABDAL’a, Bestesi; Ahmet HATİPOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(50) Yaratılan, yaşatılan her sorunun bir de çözümü vardır, ancak sorunu yaşatanın çözümü üretmesi zordur:  Aslında sözü; Dr. Reşat SİNANOĞLU’nun şu cümlesi ile bağdaştırmak doğru görünebilir; “Sorunu tanımlamadan çözüm üretmek, doğru çözümü aramanın önündeki temel engeldir.” Sorunu tanımlamadan, bilip anlamadan önce çözüm üretmeye çalışmak, sorunun neden, nasıl kaynaklandığını, etki-tepki, menfaat (yarar)-zarar ilişkilerini incelemek gerekir. Sorunu yaratan, çözümsüzlük beklentisi içindedir. Bu nedenle yardımcı olmaz, aklından bile geçirmez. Ancak dereyi geçmeden önce paçaları sıvamak gibi bir eylem de düşünülmemeli. Karşıya geçmek için dereyi kullanmak yerine köprüyü kullanmanın daha yararlı olacağı akıldan geçirilmelidir.

(51) Seni, sesini, gözlerinin rengini unutabilsem… Güfte ve Bestesi; Sadi HOŞSES’e ait Hüzzam Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(52) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.

(53) Görünen köy kılavuz istemez; Açıkça belli olan bir durumu açıklamaya çalışmak gereksizdir, o zaten yeterince açıktır, anlamında deyim.

(54) Mühür gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım… Uçan kuştan, esen yelden / sakınırım kıskanırım şeklinde başlayan türküsünün bir bölümünde “Kaviminden, akrabandan, seni doğuran anandan, … havadaki turnalardan, su içtiğin kurnalardan, giyindiğin urbalardan… dokunduğun goncalardan, yerdeki karıncalarından…” sözleri yer almaktadır. Bir kısım ayrı kaynaklara göre; yanlış bir bilgi olarak Âşık VEYSEL’e ait sandığım türkü, aslında Ali İzzet ÖZKAN’a ait olup Neşet ERTAŞ ve ilgilinin mirasçıları arasında yanlışlıklar yaşanan bir türkü. (Öyküyle ilgisi yok gibi görünse de söz değerli insanların sahiplik egoları nedeniyle yer vermek istedim).

(55) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum!  ve  “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”

(56) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “BENİM AĞACIM”

(57) Nayır! N’olamaz; Bir kısım Türk filmlerindeki (Cüneyt ARKIN, Yılmaz GÜNEY, Ediz HUN, Orhan GENCEBAY filmlerinde) N’ayır!(Hayır),  N’olamaz! (Olamaz), N’evet! (Evet) gibi kelimeler Rahmetli Abdurrahman PALAY’a ait dirseğini masaya, yumruğunu çenesine koyması nedeniyle kendinden oluşmuş kelimeler.

(58) Korku Dağları Bekler; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.

(59) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(60) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı.  “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ

(61) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “YALNIZ AĞAÇ”

(62) Katli Farz Olmak; İslâm’da bu şekilde veya “katli vaciptir!” şeklinde bir ayet veya kural yoktur (Katli Vacip; Öldürülmesi dinen sorun oluşturmayan, hatta gereken kişi) Recmetmek safsatalıktır, Kur’an’da yeri yoktur. Kur’an’da Nisa Suresi, 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” denmektedir. Bakara Suresi, 179. Ayette ise; “Kısasta sizin için hayat vardır” denilmektedir, bunun da anlamı üzerindedir.

Recmetmek; Recm; Taşlamak, kovmak anlamındadır. İslâm Hukukunda terim olarak zina yapan evli erkek ve kadına uygulanan taşlanarak öldürme cezasıdır.

Linç Etmek; Yargılamadan öldürmek.

(63) Zaman sana uymazsa, sen zamana uy; İçinde yaşanılan zamanın şartları, bizim düşünce ve davranışlarımıza uymayabilir. Kendi düşüncelerimizi kabul ettirmek için etrafımızdakiler ile sürtüşmek doğru değildir. Zamanın gidişine uymak, ona göre davranmak en çıkar yoldur.

(64) Kırkikindi Yağmuru; İlkbahar sonları ile yaz başlarını kapsayan, ilkyaz dönemlerinde hava çeşitli nedenlerle farklı ölçüde ısınır, buna bağlı olarak oluşan türbülanslarla yağışlar genellikle öğleden sonra, bazen ikindiye kayan zamanlarda meydana gelen yağışlar olduğu için genelde bu şekilde anılmaktadır, tıpkı “Kocakarı Soğukları” gibi… Buna bağlı olarak “Yağmur Boşanmak” tabiri de; aniden ve şiddetli şekilde yağan yağmuru ifade edilmektedir. “Yağmura yakalanmak” deyimi ise, yağmura tutulup ıslanmak anlamındadır.

Nisan Yağmuru; Nisan aylarında yağan ve doğaya iyi geldiğine, bereket getirdiğine inanılan yağmurlar.

Nisan yağmuru kadar kısa süren hayatımız… “Hani ne oldu aşkımız…” şeklinde başlayan Güftesi; Rafet BAŞARAN’a ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri (Bestekârını bilemiyorum).

Sen nisansın; Sözlerini Bekir MUTLU'nun yazdığı, Kutlu PAYASLI'nın besteleyip seslendirdiği Muhayyerkürdî Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri; “Sen nisansın daha, ben sarı eylül / Sen goncasın açan, ben kuruyan gül / Sen alevsin, ben savrulan kül” şeklindedir.

(65) Buna değmiş, buna değmemiş; Nasrettin Hoca fıkrası. Karpuzu kabak çıkan Nasrettin Hoca önce atar, sonra susar ve attığı karpuzları “sözü söyleyerek” yer. “Kapuzun içi insanı serinletir, kabuğu hayvanı doyurur, çekirdeği eğlendirir” gibi bir söz vardır.

(66) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(67) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(68) Seni uzaktan seviyorum, kokun olmadan, boynuna sarılmadan, yüzüne dokunmadan… Cemal SÜREYA

(69) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SOKAK”

(70) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “ŞÜKRETMEK”

(71) Ağrı Dağı eteğinde uçan güvercin olsam…  Ağrı yöresi türküsü.

(72) Hacca Giden Karınca; Çıkınını omzuna asıp yola koyulan karıncaya sormuşlar; “Hayrola, nereye böyle?” “Hacca gidiyorum!” “Ömrün yetmez ki?” Karıncanın cevabı anlamlıdır; “Bu yolda ölürüm ya!”

(73) KARATEKİN, Erol. 2002 Yılı. “GEÇİVER SEN”

(74) Sad movies always make me cry (İngilizce); Acıklı (Hüzünlü) Filmler beni ağlatır! Sue THOMSON’a ait şarkı.

(75) Gönül Ferman Dinlemez (Atasözü); Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Sevgiye yasak  konması mümkün değildir. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi (gönlüne yasak ve engellemeler koyması, yasaklara, kurallara uyması) oldukça zordur., hatta mümkün değildir.

(76) Afferim, Pravo;  “Ne Şeker Şey” filminde rahmetli Vahi Öz’e ait oğlu ve yeğeni için kullandığı replik.