İsminin neden Tomris olduğunu bilmediği gibi, anlamını bile sözlüklerden öğrenen, ne Tom Miks(1), ne Tom ve Jerry(1) ile ne de meşhur kadınlarla ilgisi olmayan Tomris Öğretmenin beynini hafakanlar işgal etmekle(2) kalmamıştı, sesler tırmalamakla(2) kalmıyor, korkunç bir şekilde cırmalayarak yoruyordu beyninin(2) işe yarar her bölümünü…
Siteye, bu daireye yerleştiğinden beri böylesine yoğun(3) bir gün yaşamadığını geçiriyordu zihninden, beyninin işgale uğramayan bölümlerinden yararlanabildiği kadarıyla.
Sitenin bahçesindeki çimler uzamıştı. İş için görevlendirilen Apartman Görevlilerinin kullandığı Çim Biçme Makinası tüm siteyi inletirken maşallahları olan görevlilerin sesleri de bas(4) ve basbariton(4) tutarlılıklarıyla motor sesine katkıda bulunuyorlardı.
Motor sesi anlaşılmayacak şekilde düzenli olsa da, katkıda bulunanların sesleri, motor sesini bastırma maksatlı mı olsa gerek, yoksa sitedekiler nasıl küfür edildiğini, yeni küfür çeşitlerini öğrensinler diye midir bir hayli uçuk(3) ve heybetli idi?!
Ara sıra; “Hıncını alamamaktan(2) şikâyetçi motor dinlensin, kendine gelsin, yakıtı tamamlanarak karnı doyurulsun!” diye mi, yoksa haznesi çimlerle dolduğu için, boşaltılmak maksadıyla mı, yakıt tasarrufu nedeniyle(!) mi olduğu kesin olmayan bir şekilde motorun sesi durduğunda vatandaş(!) sesleri desibeli(3) daha darbeli bir şekilde yükselmiş olarak daha bir ahenkli şekilde duyuluyordu.
Eee! Neredeyse bir köy nüfusu kadar nüfusa sahip sitede köylüsü de vardı, şehirlisi de, avamı da vardı, sosyetesi de…
Doğal olarak; “Çocuk uyuyor! Terbiyenizi takının! Sesinizi kesin! Küfretmeyin!” gibi sesler ulaşıyordu çalışanların kulaklarına.
Kibardı çalışanlar, ya da olmak zorundaydılar. Özür dilemeyi bilmeseler bile, kısa süreliğine de olsa susuyorlardı. Ancak huylu huyundan vazgeçer mi(4)? Sabırları ancak 5-10 dakika veya o mevkiden uzaklaşıncaya kadar yetiyordu.
Sonrasında bu kez karşılıklı katkılı, nakarat ivmeli(3) olarak; haldır-huldur(5), yıkamalı-yağlamalı, emme-basma tulumba gibi, ya da emmeli-gömmeli, kısaca eski toprak(5) yaşlıların sinkaflı(3) dedikleri şekilde edebi olmasa da edeplice(!) aynen devam ediyordu.
Bahçeden bıkkınlık vererek gelen sese ek olarak site civarından geçen, hoparlöründen çıldırtırcasına anons ederken eksantrik şekilde borazan gibi ses veren kornasına devamlı basan sütçü kamyoneti bahçe atmosferine katkıda bulunma çabasındaydı, ama küfürsüz.
Sadece sütçü mü? Ne gezer? Seri adımlarla, pardon seri teker dönüşleriyle bir yerlere yetişme çabasındaki hurdacı, eksikliğinin hissedilmemesi amacındaki “Patatis-Soancı”nın haykırışı ve hemen peşindeki; “Domatis-büber-badılcan” höykürüşü(3) sadece siteye değil, mahalleye yeterdi de, artardı bile!
Üst kattaki, kocasını zamanında ahrete yolcu ettiğine kesin olarak inandığı, kulaklarının iyi duymadığından emin gibi olsa da yaşlı teyze de bir âlemdi(3). Motor sesine ilk müdahale daima ondan gelirdi söylenirdi görevlilere, affedilmesi mümkün olmayacak cırlak sesiyle(3) ve tek kelime halinde;
“Susun!”
Sportmen bir teyzeydi de aynı zamanda Tomris’e göre. Günün hangi vakti olursa olsun, yeter ki tembellik etmeye ayırdığı vakitse, ister sabahın seher(5), ister akşamın kör vaktinde(5) koşu bandında sportif idmanını yapmaktan vazgeçmiyordu, isterse dünya yıkılsın, umurunda olmaksızın.
İlgili yerlere konunun uygun şekilde iletilmesi? Ulaşılan sonuç? Elleşmeyin(2)! Dünyaya kazık çakma(2) niyetli teyzenin gidişi(!) hiç de beklenecek bir olay değil gibiydi!
Yemek tasarlanmışsa, namazlar vaktinde eda edilmişse, temizlik, titizlik düzenleme tam ve uygun şekilde yapılmışsa, yalıtımın uygun şekilde yapılmamış olmasının önemi yoktu kalan vakitte bir fırt(5) da olsa yürüyüş yapmasının kendine yararı da varsa, başkalarına ne oluyordu ki?
Günün haberlerinden bilgi edinmesi kolaydı, hem yürür, hem de karşısındaki bangır bangır(5) haberleri sunanlara kulağını verirdi. Maşallahı vardı kulakları için, bu yaşta hâlâ alet kullanmıyordu! Ses azıcık fazla çıkmış, önemsizdi kendisi için, merak eden varsa onlar da dinlemeyiversinlerdi haberleri, şart mıydı sanki dinlemeleri, alıp gazete okusunlardı!
Haberlerdeki önemlilik tartışılmayacak şekilde başlangıç olarak; emekli ve dulların maaşlarına yapılacak zam olup olmadığı, otobüslere bedava binmesine karşın, arabası da olmamasına rağmen akaryakıta indirme mi, bindirme mi olduğu idi. Eee! Ne de olsa ekonomi uzmanı sayılırdı. İndirim önemli değilse de, bindirim alacaklarına da zam olarak değil, fiyat ayarlaması(!) olarak gün gelir ve hatta anında mutlaka yansırdı.
Bu arada haberlerle haşır-neşir olup(2) yürüyüş bandındaki ahenksizlik nedeniyle veya dengesini yitirip çimento torbası gibi düşüp milleti ayağa kaldırmasının da önemi yoktu. “Acımadı ki!” deyip poposunu ovuşturması yeterliydi kendisine.
Ancak bu; Tomris’in sinirlerinin laçka olmasının(2) önemli nedenlerinden biriydi de, kime anlatacaktı ki derdini, Marko Paşaya(6) mı? Denemişti şansını bir kere, üst kata çıkıp da ve gene almıştı ağzının payını(2); o kadın ağzını yayarak “o” harfini geniş bir halde elips şeklinde yayarak; “Pardon!” demiş ve kapıyı kapatmıştı, suratına.
Tomris ağzının payını almıştı diğer bir seferde de, asansöre beraber binişlerinde, daha ağzını açmadan. Ancak teyze onun kendi altındaki dairede oturan yalnız, titiz öğretmen bir genç kız olduğundan haberdar olsa gerekti.
Bu nedenledir ki apartman görevlilerine güvenmeyen, kendi ihtiyaçlarını kendi gören teyze ile karşılaşmamak için Tomris onu gördüğünde ya yolunu değiştiriyor, asansör başında ise depoya iniyor, ancak onun yolculuğunu tamamladığına dair inanç yaşarsa o zaman kullanıyordu asansörü.
Zaten oturduğu blokta onunla aynı asansörle tırmanmak gafletinde(3) yaşayan başka biri de yoktu, eğer Tomris Öğretmen yanılmıyorsa. Ancak Blok ve Site Genel Kurul Toplantılarında, özellikle aidat konusunda “Bediş Teyzeyi tutabilene aşk olsun!” demek dışında kimsenin elinden bir şey gelmiyordu; “Her eve lâzım!” faslından bir taneydi, “Her siteye nasip olmasın!” denecek!
Teyze olağan ötesinde titizdi de. Muhtemelen yatak odaları aynı yönde, aynı yerdeydi Tomris’le. Sitenin kuralları, yasakları vardı. Kurallar, yasaklar da neymiş ki? Sabah namazına kalkan teyze, pencereyi açıp odayı, yorganı, çarşafı pencereden sarkıtıp onları havalandırır.
Bir başka oda penceresi açıktır, sabahın seher vaktinde oda kapısı çarpar, blok ayağa kalkar o gürültüden, teyzenin umurunda değildir.
Elektrik süpürgesini alır, çim biçme makinasından farklı değildir sesi, tüm odaları dolaşır, kapı ikinci kez çarpar, umursamaz.
Alt katın penceresinin açık olduğunu da umursamaz, öncesinde havalandırdıklarını, türbanını, çarşafını, hatta bazı bazen yaz ise pikesini, kış ise yorganını silkeler! Yasak mı? Kimin umurunda? Çer çöp(5) aşağıdaki katlara sığınmış! Umurunda mı? Nevi şahsına münhasır(5), kimsede olmayan özel haklara sahiptir, Bediş Teyze.
Tomris Öğretmen bazen yorgun-argın(5) geliyordu okuldan. Hele ki yazılı yapmış da, değerlendirmesi gerekiyorsa ve sükûnete(3) ihtiyacı varsa, saat 16 sıraları. Yaklaşık bir saat kadar süren işkencesi tahammül edilemez boyutlara ulaştığı gibi, özellikle hafta sonlarının teyzenin demirbaş misafirleri o iki çocuk geldiğinde işkencede boyutlar uzardı, Çin İşkencesinin(7) bile hafif kalacağı şekilde.
Kapının açılmasıyla birlikte anlardı Tomris Öğretmen gelenleri, eğer daha önce akıl edip de kendini sokaklara atmayı akıl edememişse. Kapı bir kere han kapısı gibi yumruklanarak, tekmelenerek çalınırdı, her ne kadar duymak konusunda arızası olmadığını iddia etse de teyze.
Kapı açılır ve doğal olarak çarpılır, rüzgâr yardımıyla değil, bilerek, istenerek. Çantalar, pabuçlar atılır ve artık babaanne mi, anneanne mi olduğunu öğrenemediği teyzenin hazırladığı kurabiye-meyve tabaklarına hücum etmeden önce uvertür(3) olarak, günün, yani hafta sonunun mana ve ehemmiyetine uygun, geleneksel(3) olarak bir posta tekme-sille-tokat bir birine girişirler abla-kardeş. Devamının nerede olacağı önemli değildir.
“Yapmayın! Etmeyin!” seslerini çok kolay işitir Tomris Öğretmen o hengâme(3) arasına sıkışsa da teyzenin cırtlaklarıyla. Baş edemez yaşlı kadın muhtemelen akşama gelin-damat da artık hangisi hangisiyse onlar da arzı endam edeceklerdir(2).
Yürüme bandı rahatsız edilmemek üzere azat edilmiştir, teyze üç maymunu(8) şekillendirir pozisyondadır, çocukların kavga-gürültü-boğuşmalarına karşı, tek düşünce akşam için hazırlaması gerekenlerdir.
Genelde ikindi kahvaltısı sonunda ikinci posta hamlesinden sonra kız yürüyüş bandına doğru yürür, canı sıkılır, kendine en çok yakışan çocuklara has programlardan birine çevirir kanalı, ilgiyle izlemeye koyulur, sesi biraz gürmüş, teyzenin çıkardığı ses yanında nimettir nerdeyse.
Oğlan da canının sıkıntısını halletme hakkını kullanır. Evde her şey doğaldır. Elline lâstik topu alır, yere-duvara-yere-eline fırlatır, çarpar…
tutar, azıcık da olsa dinlenir, 1-1,5 saniye kadar ve devam, “Çıt Çıkarmak” yasaktır.
“Kim dedi o sözü?”
Tüm blok şikâyetçidir, cesareti olan biri çaresiz, dâhilîden telefon eder, cevap aynıdır, ağız belki elipsten paralelkenara dönmüş şekilde yayılarak;
“Pardon!”
Ve de eki vardır;
“Ne de olsa çocuktur!”
“Ne çocuğu be! Eşşek kadarlar!” sözü yuvarlanarak çıkar, içinden. Çünkü “Anneannem bu kız yaşındayken, annemi almış kucağına be!”
Cevabı kendin verirsin kendine;
“Yeni nesil, hanımefendi, yeni nesil! Bırak ‘Bizim zamanımızda…’ diye başlayan cümleleri bir kenara!”
Gerçi kızı ya da gelini de akşam gelir, yardım eder, ama ne kadar? Salata-cacık yapar, belki karpuz keser, meyveleri tabaklara yerleştirir, masayı donatır falan. Önemli olan çocukların anne-baba korkusuyla seslerinin kesilmesi, yürüme bandının çalışmaması, teyzenin duyacağı kadar usturuplu konuşulmasıdır(2) ki varsın yere düşen veya kullanılan kaşık-çatal-bıçak, ayakla ritmik tabana vurma, tahta tabanlı terliklerle haldır-huldur yürüme(2) sesleri devam etsin!
Öğretmen alt katta sükûn içindedir, yazılıları değerlendirmesinde, zayıf olanları bir kenara ayırır, tekrar okumak üzere, çünkü kırık not vermeyi hiç istemese de, mecbur kalır çok zaman! Vermeyince mabut(9) örneği, öğrenci verememişse, Tomris Öğretmen ne yapsındı ki?
Teyzeyi de gelenleri de bir kenara koymak asla mümkün değildir, al birini, vur ötekine örneği. Yürüyüş bandında, televizyon karşısında olanlar kimlerdir, önemsizdir. Televizyon, bağırıp-çağırmaya, koşu bandı gacır-gucur çalışmaya(2) başlamıştır.
Eee! İnsan yemekten sonra bir-iki adım yürüse, bir maden sodası içip heybetli olmasa da gazını çıkartıp televizyon seyretse fena mı olurdu yani? Kadınlar sofrayı da toplar, bulaşık işini, hatta kahve molasını bile hallederlerdi canım!
Teyze bazı-bazen yalnızlığını kendi-kendisiyle yürüyüş bandında üleşirken elektrikler kesilmez mi? Felâket (aslında belâ) geliyorum demez, gelirdi(10) gerçekten, kontralto sese(5) sahip teyze için. Sitenin acil durumlar ve asansörleri için jeneratörün çalışması gerekti, evlerde cereyan olmasa da.
Duyumlara göre insanların en güzel sesleri hamamlarda ve tuvaletlerde duyulurmuş, teyzenin maşallahı hak eden sesi orta yerde salonda da iyi çıkıyormuş! Bilmiyordu Tomris, opera sanatkârı olarak, arka kapıdan çıkmış olsa da teyzenin kesinlikle üstün bir yeteneği olduğu düşüncesindeydi!
En mükemmel sanatkâr bile teyzenin ayağına su dökemezdi(2) herhalde! Tek kusur “Adam boğazlıyorlar!” şüphesiyle “O” harfi daire şeklinde iyi bir şekilde yuvarlatılmış bir “Pardon!” ile bağışlayacağı eve baskın yapılması (olasılık tabii) olabilirdi!
Ancak; o kargaşa(3) sırasında şunu da belirtmek mutlaka şart, belki Tomris’in katkısından da şüphelenilebilir. Blokta çeşitli katlardan açılan kapılardan, insanın asabını bozan bu dâhi sanatkârın resitaline(3), takdir mi, tekdir mi, tehdit mi olarak olsa gerek(!) nereden geldiği belli olmayan “İnsaf yahu!(5)” sesleri, nesebi(3), cinsi, cibilliyeti(3) belli olmayan gürültüler de katkı yapıyordu.
Muhtemelen kaza ile açılıp hızlıca kapanan kapılar, belki ceviz kırmalar, elektrik olmasa da, şarjlı matkaplar(5), keser-çekiç-çivi katkılı tadilât(5)-tamirat işleri de yapılıyor olabilirdi.
Ancak her ne olursa olsun bunca gürültünün ayyuka çıktığı(2) bir bölümde bilinen en büyük gerçek mercimeğin fırına verilmesinin(11) mümkün olmadığıdır. Ya evde mercimek yoktur, ya da fırını yakmak mümkün değildir!!!
Elektrikler gelir, ama hayatın tekrar ve hemen yaşanacak hale gelmesi maalesef mümkün değildir. Bir yerlerden, her yer olabilir, kadersiz, kısmetsiz ya da bir bakıma haddini bilmeyen(12) insanlar teyzenin duyum sorunundan habersizlermiş gibi evin dâhili telefonu çaldırırlar.
Tomris Öğretmen ön-ayak olmak ister, teknisyene;
“Kardeşim, telefona ışıklı tesisat yapıver, masraf benden!” der, demesine, ama teyze kabullenmez;
“Parana ihtiyacım yok, senin parana mı kaldım? Dul maaşım var benim! Üç oğlum bana para yetiştirirler, eğer istersem, ama istemem! Şurda kirada evim, katım, yatım var!” der! Doğru olmadığını bilir, ısrar edersin, gene de kabullenmez, yaşanmış olarak;
“Fazla lâfın lüzumunu alâkadar etmez!(13)” der, anlayanların (varsa) anlamayanlara cümlenin çözümünü anlatması zordur!
Zaten ne teyze dediğinin, ne de senin anladığının anlamı vardır, anlaşılması zor olmayan; sonuçta teyzenin sinirli bir şekilde çarparak kapıyı kapatmasıdır ki, bunun anlamı kesin ve açık bir şekilde bellidir;
“Harç bitti, inşaat paydos!”
Eh! Burada sonucu alkışlamak düşer, sadece karşısında olanın değil, tüm bloğun, azıcık abartmayla tüm sitenin.
Bu; Tomris Öğretmeni desteklemek anlamındadır da; “Hadi gene iyisin, otur, kalk Tanrına şükret!” anlamında. Başkaları? En alt katta dahi olsa başlarına gelecekleri tahmin ettikleri için anında firar etme haklarını kullanmışlardır.
Çünkü böylelerinin, sadece ülkede değil, dünyada nasıl ve nice bir şans olduğunun farkındadırlar. Bilmedikleri o teyze gibi böyle birinin tekrar dünyaya gelip-gelmeyeceği veyahut böyle bir şansın kendilerine yine, yeniden isabet edip-etmeyeceğidir.
Adam yün çilesi almış çarşıdan, eve gelmiş hanımı yerleştirmiş çileyi kocasının iki avucu arasına, yumak yapmakta, koca yakarmakta; aynı Tomris gibi; “Ne zaman bitecek benim bu çilem?” Doğru! Alt katta oturan Öğretmen Tomris ve tüm çileyi çeken o, teyze özellikle sakarlık(3) konusunda uzmandı çünkü. Hatta bir bakıma ordinaryüs(14) profesör unvanı yakıştırmakta sakınca yok şeklinde düşünülebilirdi!
Gerçi yaşının gereği fiziksel bir eksiklik (Gayri resmi olarak ellerinin titremesi, başını sallaması, biri konuşurken dudaklarını kıpırdatarak konuşana katkıda bulunması, sık sık burnunu temizlemek için lâvaboya taşınması, yanlış anlaşılmasın, burnu büyük(5) değil, büyük burunluydu sadece), dikkatsizlik, eğretilik, ihmalkârlık, adamsendecilik, acullük(3)…
Toplamı; Sakarlık…
İnsanların melekeleri(3) (Piyano çalarken şarkı söylemek gibi) dışında iki işi bir arada yapmaları mümkün değildir. Örneğin yemek yaparken, ütü yapmak gibi meselâ. Ya yemek, ya da ütü… Hangisiyse altındaki yanar…
Tomris Öğretmen evdeyse önce onun haberi olur, teşekkür beklemeksizin. Yangın çıkmasa da teşekkür ertesinde koku dağılsın diye kapıyı-bacayı açan teyze sayesinde o gün blokta oturan kat maliklerinin çoğu Bediş Teyzenin ne yemeğini yaktığını veya nasıl bir şeyde ne kadar zarara uğradığını mutlaka bilirler.
Gün geçmez ki kaza ile elden kayan tencere, tava, kırılan bardak, tabak olmaksın. Katlarda uygun ve düzenli bir yalıtım olmadığından teyze meyve sıkma gayreti yaşamışsa Tomris Öğretmenin mutlaka haberi olur. Eski model, rampa çıkmakta zorlanan, çabuk su kaynatan eski model Auistin kamyon başınızı tırmalar(2)!
“Bediş Teyze yardımcı olacağım bir şey var mı?” şeklinde insani duygularla kapıya geldiğinizde, teyze meyve sıkmakta olduğunu söylerken size hayretle bakma hakkını kullanarak eziyet etmekten sadistçe zevk alırken, siz kaçıncı kez yanıldığınızın şaşkınlığı içindesinizdir. Bu gürültü yanında elektrik süpürgesinin sesi oldukça masum olmayı hak etmiştir, bilirsiniz.
Tomris Öğretmen sadece okulunda değil, blokta da, sitede de sevilen biriydi, öğretmenlik vasfının yarattığı saygınlık ötesinde. Örneğin iyi bir yedd-i emindi(5). Tatile giden, herhangi bir nedenle şehirden ayrılması gereken evinin anahtarını ona bırakırdı.
Sebep; çiçeklerin bakımı, balıkların, muhabbetlerin(3), hamsterlerin(3) yemlenmesi her ihtimale karşı gelecek bir ödemenin yapılması gibi. Bıkkınca kabullenemediği şey; bebekleri ve hayvanları sevmesine karşın bebeklerin, köpek ve kedilerin emanet edilmesini kabul etmemesi idi.
Ancak anne yaşlıdır. Damat işinde, kızı acilen(3) bir yerlere yetişmek, bir şeyleri yapmak zorundadır. Tonton bir nineyi kim sahiplenmek istemezdi ki? Nihayeti; “Ecel gelirse cihane, baş ağrısı bahane(15)” idi ve sekerât(3) halinde zemzemin(3) nerede olduğunu da telefon numaralarını da biliyordu, yeter ki ders dışı bir zaman, ya da tatil günü olsun Tomris Öğretmen için..
Gene de anne yalvar-yakar kapısına gelmişse, “Maması bitti, süt alıvereceğim, bezi bitti, bir koşu gidip alayım! Üç-beş dakikacık, zaten mamasını yedi, altını değiştirdim, yeni uyudu, ne olur?” dendiğinde yüreğinin yağları erir(2) ve cevabı; “Peki madem!” olur.
Anne bebeğini geri alırken bir hayli zorluk çeker, Tomris alışmıştır çünkü, hiç alışkın olmadığı sevgiye, ya vermez emanet edilen bebeği, ya da davet edilmişse ayrılmak istemez bebeğin yanından, kokusunu defalarca çeker içine, yedek olarak da muhafaza etmek ister gibi.
Ayrıca zaruret halinde bir yere acilen gitmek zorunda olup da evinde olmayanların damacana sularını, kargolarını kendi vatandaşlık numarasını çekinmeksizin vererek alıp muhafaza ederdi. Bu konuda herhangi bir şey için Tomris Öğretmenin oturduğu bloktaki adrese ulaşamayanları güvenlik görevlilerinin yönlendirdiği tek yer, yahut da adres Tomris Öğretmenin daire numarasıydı.
Rahmetli Bahriye Üçok’un(16) başına gelenin kendi başına da gelmesini düşünmüyordu, ancak Tanrının ilâhi tecellisine(5) inanmazlık da geçmiyordu aklından.
Tomris Öğretmen çok konuda dini bilgiye de sahip olmasına karşın kendisinin “Hoca” değil, Atatürk’ün özetlediği çağdaş öğretmen tipine uygun bir “Öğretmen” olduğunu sadece çevresine değil, tüm siteye, sitedeki görevlilere ve marketteki görevlilere bile öğretmişti.
Para-pul konusunda hassas sayılmazdı, borç verdiklerinden istemezdi, hatırlayan getirirdi, hatırlamayana da usulünce hatırlatırdı;
“Tesadüf geçenlerde kargonuz gelmişti ödemeli, umarım içindekiler sağlam çıkmıştır!” gibi. Malûm; anlayan için sivrisinek saz, anlamayan içinse davul-zurna bir tarafa anlamamak cazdı, üstelemek gereksizdi. Çekirge kaç kere zıplayacağını bilirdi!
Ayrıca ufak hediyeler ve harçlıklarla gönüllemesi(2) gerekenleri de gönüllemesini bilirdi.
Tomris’in sabahtan başına başörtüsü takması, ya da şapkasını giymesi, bir kısım işler için çarşıya çıkacağının işaretiydi, özellikle kapısını usulca kapatmasına rağmen, herkesin hissi kabl el vuku(5) şeklinde haberi olurdu.
Aslında bu, Öğretmen Hanımın, şu andaki durumuna göre Hoca Hanımın boş geçmesi arzusunu hissettirdiği derslerinin olmadığı Cuma gününün göstergesiydi.
Giyinir, kuşanır, ancak öcü gibi değil, Müslüman bir Türk Kadını gibi. Başta Bediş olmak üzere konu-komşunun angaryaları görünür sefer olarak;
“Ah, kızım! Hiç param kalmadı. Bana bankadan biraz para çekiver!”
“Abla! Zahmet olacak, ama yolunun üstü, şu mektubu atıver, lütfen!”
“Öğretmenim! Mümkün mü, doğalgaz alıverir misiniz, 50 liralık!”
“Sevgili Öğretmenim! Çocuklar çok istedi! Sizin kasaptan dönüşte vaktiniz uygun olursa 250 gram kıyma alabilir misiniz? Şu parası!”
Göçüktür memur karısı Zeliha. Ancak 250 grama kıymaya yeter gücü, o da çocukları istediği için.
“Şu marka gofret, lütfen bir tane! Yolun düşmezse almasanız da olur?”
Verdiği para o marka ucuz gofrete aittir, gururludur(2) da işçi Saffet’in karısı Afife. “Bu da benden!” deyip iki tane alsan kabullenmez. İki oğlu vardır oysa çocuklardan küçüğü özenmiştir. İkiye bölüp paylaştıracaktır anneleri!”
Ha! Denilebilir ki; “Aidatı bile şu kadar olan sitede oturmak yerine…” cümleyi tamamlamaya gerek yoktur, çünkü ev ya atadan, ya dededen kalmıştır, atsalar, atamazlar, satmak hiç işlerine gelmez, insanların özençleri bitip tükenmez, istemeseler de satsalar o para da bu ekonomik sıkıntıda çarçur olur(2), gider! Hem kıyamazlar da, yadigâr(3) diyerek.
Üstelik odun-kömür derdi yoktur, hanımlar, çocuklar rahattırlar. Bir daha mı geleceklerdir ki dünyaya?
Dilekler bu kadarla da bitmez. Konunun özünde hiç ilgisi olmasa da, adı “Öğretmen Hanım!” ya. “Öğretmenim! Bebenin şu dersi zayıfmış, bir el atsan sevabına?”
“Hayda!” demek mümkünsüzdür. O yaşta ilgili dersin öğretmenlerinden kitap alır, öğrenci gibi ders çalışır! Yanlış öğretmektense, hiç öğretmemek şiarıdır(3) öğretmenin.
Yoksa tıpçılar gibi neden öğretmenler de genç yaşlarında gözlük takarlar ki? (görevin bedava ve evde muhtemelen esirgenmeyen bir bardak çay karşılığı gerçekleştiğini söylemeye gerek yoktur!)
Bu nedenledir ki, öğretmenler devamlı ders çalışıp zamanı bebelerine aktarmakla yükümlü olmalarına karşın hep cıbır mı, cıbır, çulsuz mu, çulsuzdurlar zaten, inkâr edilmesi mümkünsüz!”
Bir de dedeler vardır, tarih küpü! Tam bebeye bir şeye anlatmaya kalkışırsın, odanın öte yönünden fısıldar, eski Türkçe; “Sen de fazla bi şey bilmiyon be hoca’nım? Bizim zamanımızda, tevellüt(3) bilmem kaç, Mustafa Kemal Paşa…”
Ve vitesten atar(2), başlar marşa; “Gürler zaferin teranesiyle…(17)”
Zevkinin, heyecanının, öğretme arzunun metelik etmez bir birim haline gelmesi yanında, itibarının(3) da nakıslarda(3) dolaşımının görüntüsüdür; öğrenci ve öğretmen konumunda.
“Öğretmenim? Tuzumuz bitmiş, bir fincan! Şekerimiz bitmiş, bir bardak? Unumuz yok! Siz paketi verin, biz sonra getiririz! Getirilir, aynı marka, marketten alınmış! “Gidin işinize be! 100 gram verdik, bu kadar kilo? Olmaz, vallahi almam, anan yahşi(3), baban yahşi!”
Fazla ısrar!
“Alırım ayağımın altına ha! Ben bir Öğretmenim!”
Gecenin kör vakti! Müteahhit efendinin canı görev dönüşü, köfte-rakı istemiştir, ense kalın(5), göbek kavi(5), karı ne yapsın, emir demiri keser, kimyon ise yoktur!
“Hoca hanım!” Hoca Hanım yok! Kim var?” “Öğretmenim yani!” “Kudurmuş boşboğaz(3)! ‘Köfte!’ diye tutturdu, kimyon kalmamış, bir zahmet kimyon!”
“Hayhay! Tepe tepe kullan bacım!”
“Bacım!” hiç de sevmediği bir sözdür, ama karşısındakinin çaresizliğinde söylemi en uygun sözdür, aydın öğretmen Tomris bilir bunu.
Öğretmenin evinde her derde ilâç gibi bir kısım ilâçlar yanında tansiyon aleti(5), özellikle dilaltı(3) denen nesne, aspirin, oksijenli su, tentürdiyot, sargı bezi, yara merhemi mutlaka vardır. Ola ki bir çocuğun “Uf! Uf!” şeklinde ortalığı ayağı kaldırdığı vakitte elindeki çoban tırnağını kopartması ve parmağını kanatması olsun.
Ola ki “Bana bir şeyler oluyor yahu!” şeklinde nazlı bir kocanın duygu sömürüsü(5) olsun, ilgililer mutlaka Tomris Öğretmenin kapısındadır. Neden? Çünkü garibim; ehliyet ya da Sürücü Belgesi almak yanında, İlk Yardım Sertifikası da almıştır da ondan.
“Birden çarpıntı oldu! Tansiyonuma bir bakar mısın?”
“12-8! İyisin, merak etme! Git evine, yat, istirahat et!”
“Sağ ol!” sözünün karşılığı doktorluğu, hemşireliği ancak bu kadardır Tomris’in. Farklılıklar için ya 112, ya da “Aile Doktoruna görün bir!” şeklindedir.
Eğer Öğretmen Hanımı serbest bıraksalar İngilizce, Almanca Dil Kursları aldığını öğrenseler herkes o lisanları bedava olarak öğrenmek için kapısını hiç kapattırmazlardı. Bilinmeyen; yalnızlık zamanlarının değerlendirmeleri için ağır vasıta kullanma ehliyetine sahip olduğunu, paraşütle atlama, amatör lisanslı uçakla ilgili brövelerini(3) saklamakta sıkıntı çekmezdi Tomris Öğretmen.
“Tak! Tak! Tak!”
“Kim o?”
“Ayşe!”
Yüz-göz Çarşamba Pazarından(5) farksız, saç-baş dağınık ötesi darmadağınık..
“Gene mi kocan dövdü kız?”
“He! Yâğ!” Bazı bazen; “He! Lâ!”
“Hoca Hanım, sevabına internete bir giriver bakam!”
“Hoca Hanım! Sen de yazı yazan alet va ya! Bi kâğıt çıkarıversene!”
“Hoca Hanım! Öğretmen Hanım! Öğretmen Hanımım! Abla! Komşu Hanım hu?” Dert anası(5), gani gönüllü(5) Tomris…
Eksiği ana-baba!
Fazlalığı bu kadar arayanı, soranı olmasına karşılık kimsesizlik, yalnızlık…
Bitmeyen geceler…
Gelmekte geciken sabahlar…
Gene de şikâyetçi değildir Tomris Öğretmen. Tatil değilse, gün boyu sevgi dolu bebeleri (Daha doğrusu genç arkadaşları) vardır. Tatil günlerine içtenlikle kızar, oysa kendinin de kısa da sürse böylesine boş günlere ihtiyacı vardır.
Ya da şöyle demek gerekir; “Komşularının onun bu şekilde dinlenmesine mutlaka ihtiyaçları vardır. Bir de zaman ayarları olsa! Lâvabodadır, banyodadır, ağzına lâyık(5) yemek pişirmektedir, güzellik uykusunu(5) uzatmak kararındadır vb…
Her insan gibi Tomris de bunalır bazen, kahve; bahane tadında. Aşk-meşk(5), koca, seks aklının ucundan bile geçmez, hayatının her bölümü çocuklarıdır, “Ailem!” dediği. Ancak çok zaman “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmayaydı!(18)” kapsamında mezun olanlardan, herhangi bir vesile ile okuldan ayrılanlarla vedalaşmak gibi.
İşte böyle zamanlarda bir kardeş, candan birini, elini uzattığında dokunacak bir bağı arar, kimsesizliğinin ilâcı, şairin dediği gibi, istediğinde su veren olmasa da birinin kendisine “Su yok!” desin(19) istediği!
Apansız uyanıveriyordu bazı bazen gecelerin bir yerlerinde(20). Halüsinasyon(3, kendini etkisi altına alan rüyalar, gelişmek çabasında olup da başarısız olan hülyalar, öğretmen olduğunu hatırlayıp yazması, dizmesi, çizmesi gereken her üç dalda da tevazuu selinden(5) uzaklaşmasa da başarıları takdir edilen bir sanatkârdı Tomris.
Her insanın bir eksiği olduğu gibi Tomris’in de en büyük eksiği müzikten anlamaması, ıslık bile çalmasını bilmemesiydi. Nerde ki kalp çalmak(2)? Hislerinde yanılmadığından emin olarak ne yüzüne bakan olmuştu, ne de içinden isteyip, arzulayıp da yüzüne baktığı birileri, yaşadığı şu anlara kadar. Söylemiştik; kilitliydi gönül kapısı(2), içinde sadece öğrencileri vardı, unutmayan, unutmadığı, unutmamak için tüm gücünü kullandığı.
Uyandığını zannedip de tam olarak uyanmamışsa, genel deyim olarak uykusu dağılmamışsa(2), mahmurluğunu da yitirmemişse(2), hele ki sadece ayaklarını açıkta bırakarak uyumak meziyetine ek olarak, üstünü açma hakkını kullanıp da yatağı üşütmemişse kıvrılıp devam ediyordu uykusuna, öyle dümdüz büyük “I” harfi gibi değil, yaklaşık “4” numara gibi.
Yok eğer gözleri açılmış, gönlü gecenin o vaktinde “Kalk gidelim!” modunda ise, önce ocağa çay için su koyuyor, üşenmeksizin giyiniyor, kahve-çay poşetleri ve çaydanlıkla Güvenlik Kulübelerini dolaşıyor, görevlilerin yalnızlıklarını, özlemlerini üleşmeye gayret ediyor ve mutlaka dönüşünde kendine yetişmek arzusunda olan ilhamları(4) boş çevirmemeye gayret ediyordu.
Boş çevirmeme amacı olan, yararlı diye düşündüğü başka eylemler de vardı Güvenlik Görevlilerini ziyaretinde. Kendine değil karşısındakilere. Çünkü Tomris doğma-büyüme bir Atatürk Öğretmeniydi ve görevi sadece “Şu saatlerde okulda sınırlı ve kısıtlı bir öğretmenlik” değil, aynı zamanda öğreticilikti.
Bir doktorun bir hastaya şefkat dolu elini uzatması gibi öğretmen de aynı şefkatle ve fakat bir melek gibi uzatırdı elini, öğrenmek isteyene.
Dertsiz insan yoktu dünyada. İnsanlar yaşayarak bilmese de (örneğin evlilik, nişanlılık, borç, harç, miras, kardeşler arası sevgi ve hukuk vb.) ukalâlık sınırlarını zorlamadan okuduklarından, gördüklerinden, yaşayanların anlatışlarından, izlediklerinden edindiği bilgilere göre yön vermeye çalışıyordu karşısındakilere, mutlaka mülâhazat hanesini boş(5) ve inisiyatifi(3) yine konu sahibine bırakarak.
Klâsik söz; “Gene de sen bilirsin!”
Tomris’in en büyük gafletlerinden biri iyi niyetiyle, komşularının ısrarları üzerine, kendini zorlukla zapt ettiği bir seneliğine Blok Yöneticiliğini sahiplenmesiydi. Daha ilk haftadan söylenmeye başlamıştı, dünyayı kendi başına kendiyle üleşirken; “Azıcık aşım, kaygısız başım! Madem yüzme bilmiyorsun, niye çıkarsın ki kavak ağacına?” ya da benzeri höykürüşlerdi dilinde yer eden.
“Allah’ım neydi günahım?(21)” diyecek kadar bıkkınlık yaşamıştı, yerine oturmasına fırsat bırakılmayan davranışlar nedeniyle.
Bitip tükenmeyen dâhili telefonun çalışlarına yetişemiyordu, santral memuru edasına bürünmüştü neredeyse. Edebi, terbiyesi ve mizacı(3) nedeniyle bildiği konular için cevap vermeye çalışıyordu ve fakat o kadar çok bilmediği konu vardı ki, Yönetim Plânına bakmasına, Kat Mülkiyeti Kanununu neredeyse kısa süre içinde ezberlemesine karşın.
Bazen konular öylesine basit kalıyordu ki, incir çekirdeğini bile dolduramayacak gibi, ne de olsa karşısındaki ister kat maliki, ister kiracı olsun önemsizdi, karşısında önce bir insan vardı ve konusunu sükûnetle halletmeye çalışmalı, ya da telefon numarasını, ismini not edip öğrendikten sonra cevaplamalıydı.
Ancak bu konuşmalara, telefonlara uzak odadan yetişerek cevaplamalar yeterli olmuyordu bazen, özellikle yaşlı, kulağı duymayan, karşılıklı konuşmayı arzulayan kapıya gelen de oluyordu.
Yalnızlığı yanında titiz de olan öğretmen gelenleri içeri almıyor, kapı önü sohbetinde lâf lâfı açıyor, “Dedim ki, dedim ki” modunda uzayan konuşmalar çok zaman Tomris Öğretmenin aleyhine sonuçlanıyordu. Örneğin ocaktaki yemeğin yanması gibi…
Güç belâ bir yıllık süreyi tamamlayan Tomris; anlatılması zor bir sürü badireyi(3) alnının akıyla zorlanarak da olsa gerçekleştirdikten sonra ilk Genel Kurulda tüm sitem, muaheze(3), kinaye(3), hatta gizli saklı yediği fırçaları unutma amaçlı; “Bir daha mı? Tövbe(3)!” şeklinde yüksek perdeden yemin etmişti(2)!
Ancak insanların kesin bir şekilde yemin etmelerinin doğru olmadığına dair dersi maalesef kötü bir şekilde almıştı Tomris. Blok Yöneticisi seçilen amca, bir kaza sonucu yaşamını terk edince kapısına teklifle gelenlere karşı mahcup olmuş(2), içinden “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü!(22)” derken karşısındakilere “Hayır!” derken bir hayli zorlanmıştı.
Tomris’in kendisinin de kendisini takdir ettiği güzel huylarından ikisi; konu her ne olursa olsun, sözlerinin sonunu “Lütfen!” şeklinde bitirmesi, sonuçta da “Teşekkür etmeyi” unutmamasıydı.
Örneğin taksiye bindi; “Şurası lütfen!” dedi, indi, bedelini ödedi, baktı ki şoförde hareket yok; “Teşekkür ettiniz de, ben mi duymadım?” sözünü çekinmeksizin iletirdi.
Otobüs şoförü, tipini beğenmediği veya öğrenci olduğuna emin olmadığı öğrenciye, tehdit eder gibi; “Paso?” diye mi bağırdı? Yakınında, ön sıralardaysa;
“Lütfen, deseydiniz, kazanırdınız!”
“Haklısınız öğretmenim!” diyen de oluyordu, onu tanımış gibi ya da hissi kabl el vuku ile,
“Kibarlığı senden mi öğrencem bağyan?” diyen de. Öğretmen olduğunu vurgulamak zorunda kalıyordu şu veya benzeri bir sözle;
“Biz öğretmenler, doğruyu, iyiyi, güzeli işaretler, gösterir, söyleriz. Sizler uygularsanız bir gülümseme ve teşekkürle gününüz aydınlanır, hatta mutlu olursunuz, yapmazsanız surat asar(2), karanlığı kendinizle üleşirsiniz(2)! Karar sizin! Teşekkür ederim!”
Kısa, kesin ve öz bir deyimle dünyada eşine rastlanmayacak (gibi) mükemmel bir öğretmendi Tomris Öğretmen. Ancak bilinen bir deyim vardı ki; her güzelin mutlaka bir kusuru(23) olurdu. Titizliğinden bir ara söz etmiştik. Peki, kin tutmasını(2) nasıl anlatabilirdik ki? Hele ki bu, yaşamında önemli bir yer tutacak kararı vermesine etken olacaktıysa?
Bir gün markete gittiğinde görevli, salgın nedeniyle patates ve soğanları ancak kendisinin poşetleyerek vereceğini söylemiş, Tomris de; “Kural, kuraldır!” deyip “Patatesi iki kilo yarı yarıya kızartmalık ve haşlamak olarak istemiş, yalnız yaşadığı için de soğanları orta boy olarak” rica etmiş, o şekilde verirse memnun olacağını belirtmişti.
İnsanları her ne şekilde olursa olsun kötülemeye niyetinin ve hakkının olmadığının bilincindeydi. Ancak karşısındaki anlama zorluğu çeken biri olunca sabrı taşmıştı Tomris’in. İki ayrı poşete kara düzen konulan(2) ve uçları düğümlenen poşetleri zorlanarak da olsa açtığında şaşkındı.
Patateslerde, bir tekinin bile doğru düzgün olmaması yanında, bir kısmı neredeyse yeşile boyanmış gibiydi, iki tanesinde de şark çıbanı(24) gibi yaralar vardı. Soğanların bir kısmı cücüklenmiş(2), bir kısmı kelle gibi olan soğanlar yanında, sanki yahni(3) için istenmiş gibi neredeyse arpacık(3) boyutunda soğanlar vardı.
“Siz yanlış yapmak, ya da müşteriyi kızdırmak, çıldırtmak, öfkelendirmek için bilerek mi bu şekilde bir poşetleme için çaba gösterdiniz?”
“Eee! N’apalım hanım abla! Ona satmayacaz, buna satmaycaz, size satmaycaz, kime…”
“Yani özrü, kusuru olan malları müşterilerinize mutlaka satacaksınız öyle mi?”
“He! Öyle abla!”
“Bana çabuk market sorumlusu, ya da patronlardan birini çağır, burada bekliyorum, en fazla on dakika içinde burada olmazlarsa nereye başvuracağımı biliyorlardır, herhalde!”
Biraz sonra, sonradan görme(5), mirasyedi(3) görünümlü, kaba tavırlı bir tip ile yanında zayıf, ak tenli, beyaz önlüklü biri geldi Tomris’in karşısına. O tip öne geçerek muhtemelen kendisine haberi ileten elemandan bilgi almış olarak, ağzını yayarak kaba bir şekilde sordu;
“Ne var?”
Ve cebinden bir kart çıkararak Tomris’i almaya zorlar gibi uzattı,
“Market sahiplerinden biriyim, ne istediniz?”
Kartta kocaman harflerle; “E. TOMRUK” yazısı uzaktan bile okunuyordu. Tomris şikâyetine gerekçe olması için kartı kaba adamın eline dokunmadan almaya çalıştı.
“İhtiyacım olanları alıp sepete yerleştirmiştim. Görevli; ‘Patates ve soğanları kendisinin vermek zorunda olduğunu’ belirtti. Saygı duymam gerekti, kurala uydum. İlk yanlışı görevliniz çıplak elleriyle yapmakla gerçekleştirdi…
Poşetlerin içine bakın. Yalnız bir insan olduğumu, patateslerin yarısını kızartmalık, yarısını haşlamalık olarak, soğanları da orta boy olarak rica ettim. Oysa bakın poşetlerin içine siz bunları müşteri olarak alır mıydınız?”
“Ne yapalım yani, satacağız tabii ki?”
Yanındaki beyaz önlüklü genç söze karışma gereğini hissetmişçesine ileri atılmak üzereyken, patron elinin tersiyle karnına şiddetli bir şekilde vurarak onu durdurdu. Tomris iyice sinirlenmişti;
“Bakın! Daha önceki Güvenlik Kameralarını incelerseniz, bugüne kadar benim ve sitedeki birçok komşumun devamlı olarak marketinizden alışveriş ettiğini göreceksiniz, bundan sonrasını bilemem. Ancak aklımdan geçen ticari prensiplerden ilk ikisi; ‘Müşteri velinimetimdir! Müşteri haklıdır!’ şeklinde. Sözleriniz ve tavrınız bana bunun aksini gösterdi. Buyurun market arabası sizde kalsın, soğanları ve patatesleriyle beraber…
Sükûnetim sizi yanıltmasın, Mevlâna değilim, ama düşüncem Mevlâna gibi(25). Adresinizi ve adınızı belirterek Müşteri Hakları Derneğine bir tüketici olarak hakkımı aramak(26) için başvuracağım. Tabiidir ki beni tanıyan sitedeki komşularımla da dilimin döndüğü kadarıyla samimi bir sohbetim olacağını söylemem gerek!..
Bana inanmayan olacağını sanmıyorum. Bir musibet bin nasihatten evlâdır(27). Şu anda saat 14.30. Önerim şu andaki güvenlik kameralarındaki görüntüleri silmeye kalkışmamanız. Boşluklar; hatanızı kabul ettiğinizin ispatı olur zannımca…
İzniniz olmayacak, tahmin ediyorum, ama sormak istiyorum; sizde bozulan, çatlayan, patlayan, kırılan, dökülen, kızaran, eksilen, çürüyen, müşteri, personel, taşıyıcı kazası gibi fire(3), ıskarta(3), artık(3), atık(3), iade, kaybolma, hatta çalınma, tavsiye edilen kullanım süresi geçmiş mallar olmaz mı ki?..
Bana yaptığınız yanlış. Başkalarına da yapmamanız, yaşattığınız olayın size ders olması için, bir öğretmen olarak sizi hemen, market dışına çıkar çıkmaz ilgili kurumu cep telefonumdan arayarak şikâyet etmeye çalışacağım. Bir çiçekle bahar olmasa da, bir sinekle bir tabak yemeğin boşa gideceğini düşünün isterseniz! Ve gördüklerim nedeniyle size iyi şeyler de dilemeyeceğim!”
“Dur, bi dakka!”
“Lütfen, dediniz de ben mi duymadım? Emir verir, azarlar gibi beni engelleyemezsiniz! Haksızlığa da, yanlış tenkit ve savunmaya, konuşmalara da tahammülüm yok! Sakın ola aklınızdan yanlış bir şeyler geçirmeyin. Tek söz; zalimin zulmüne karşın, mazlumun sadece Allah’ı vardır(28). Tüketiciye değer vermeyenin de devlete ve yasalarına karşı sorumluluğu bilinen bir gerçektir…”
Karşısındakiler “Gık!” bile deme(2) haklarını yitirdiklerinin farkındaydılar ve karşılarında duranın öğretmen olduğundan ve sitede oturduğundan başka bir bilgi yoktu ellerinde.
Tomris marketten sinirli bir şekilde ayrıldıktan sonra arkasında bıraktıklarının kendisini şu veya bu yolla ikna ederek kararından geçirmek yerine tehditle uslandırmaya(2) çalışacakları kanaatini yaşamaya başlamıştı.
Oysa tatlı dil yılanı deliğinden çıkardığına göre “Bundan sonra…” diye söz verselerdi, olmaz mıydı? Ufak fedakârlıklar, büyük kazançlara yöneltmez miydi insanları? Devamlı olarak almak yerine, ara sıra da olsa karşılıksız vermek çok mu zordu insanlar için? Para hırsı mezara yönelmenin de önünde miydi?
Eve gelip sinirli bir şekilde kendini kanepe üzerine attı Tomris. İşin tuhaf tarafı şaşkın bir şekilde yapmak istediklerini neden yapmaya başlamadığını sorguluyordu kendine. Fazla mı tepki göstermişti? Haksız mıydı ki?
Patronun yanındaki, sözlerinin karşılığı olarak kendini koruma amaçlı olduğuna inandığı için söze karışmak gerektiği şekilde hareket ettiği halde patron tarafından engellenen beyaz önlüklü yetkisiz çocuk kimdi?
Çocuk? Doğrusu kendisine göre çocuk sayılırdı karşısındaki! Ama nasıl bakıyordu kendisine öyle? Adam gibi! Yoksa kendi bakışları da kadın gibi miydi ona karşı?
Televizyonda da hangi kanala dönse, aynı tip, cins, model, gına getirten(2), kafa şişiren, sinir çatlattıran(2) reklâmlar vardı, aralarına az biraz dizi vb. sıkıştırılmış! Uyumaya çalıştı, uyusa iyi olacaktı gibisine geliyordu.
Bırakmadı dâhili telefon;
“Marketten genç bir çocuk yüklü bir market arabasıyla geldi!”
“Gönder geriye!”
“Patron işime son verir, diyerek yalvarıyor öğretmenim!”
Patron Tomruk ve galiba yakasındaki kartta ismini görmese de soyadı olarak “TOMURCUK” yazan o genç adam muhtemelen eski Güvenlik Kamerası kayıtları ve Kredi Kartı fişlerinden, belki internetten, belki de bir başka şekilde Tomris’i tespit etmiş olabilirlerdi.
“Peki, gelsin! Yalnız adresimi söyleme ben blok önünde kendisini karşılayacağım!”
Kalem ve kâğıt alarak aşağıya indi Tomris ve kâğıda tek satır karaladı;
“İndimde yoksunuz, hıncınızı da gariban bir çalışandan almayınız(2) lütfen!”
Market sepetini de olduğu gibi geri gönderdi Tomris, kahırla.
Düşünüyordu, düşündükçe artıyordu(29) gökten yağan bir yağmur gibi yalnızlığı(30) da, yorgunluğu da, kimsesizliği de. İlk defa yaşıyordu böylesine coşkun bir duyguyu, yalnızlığına kahredercesine. Kendine egemen değildi Tomris.
Ve yaşamda aynı markete tekrar gitmek aklında olmadığı için Sarı Çizmeli Mehmet Ağa hayal bile değil, sadece rüyaydı karşısında, tekrarı asla görünmeyecek…
Telefon tekrar çaldı;
“İsmini vermek istemeyen bir bey, sadece özür dilemek için geldiğini söylüyor, efendim!”
“Biliyorsun kızım, benim kimim, kimsem yok, hele böyle ismini vermek istemeyen hiçbir kimsem yok! ‘Defet!’ demek bana yakışmaz, kendisini kabul etmemin mümkün olmadığını usulünce söyle lütfen!”
“… Hiç olmazsa telefonla konuşmasına izin vermenizi diliyor öğretmenim?”
“Peki, ver kızım!”
“Öğretmenim, affedersiniz! Ben markette Gıda Mühendisi olarak görevli elemanım. İzin verin lütfen, kapınıza geleyim, iki dakikalığına, eğer sabrınızı taşırırsam o zaman kovun beni lütfen!”
“Görevli arkadaşa telefonu iade eder misiniz lütfen? … Kızım! Tarif edip gönderin kendisini lütfen! Kurallar gelenin adını ve giriş saatini kaydetmenizi emrediyor, biliyorsun. Tamam, bana söyleme, öğrenmek istemiyorum. Ya da Nüfus Kâğıdına bakacak değilsin ya, versin bir isim, ama çıkış saatini mutlaka kaydedin, asla unutmayın lütfen!”
“Anladım Öğretmenim!”
Bloğun Genel Giriş Kapısındaki evine ait zil çalınca otomata basıp kapıyı açtı, katta dairesinin açık kapısı önünde geleni bekledi Tomris. Kahır yüklüydü, içi elvermese de bağırıp çığırma, hatta dövme, tekmeleme şeklinde uygulama için fırtınalar kopmaktaydı içinde. Çünkü nefretle sevgiyi ayıran çizginin çok ince olduğunu(31) bilmesine karşı, geleni patronunun gönderdiği düşüncesindeydi.
“Öğretmenim?”
“Buyur, söyleyeceklerini dinliyorum genç adam!”
“Özür dilemeye geldim!”
“Gerek var mıydı genç adam, bir müşteri için, patron ağzıyla, işini yitirmemek için özür dilemeye gelmen uygun mu? İnsanda biraz gurur, izzetinefis(3) olur. Özür dileme bahanesiyle patrona yalvararak ondan emir alarak kapıma gelmen yakıştı mı sana?”
“Affedersiniz efendim. Gerçekten çok özür dilerim. Sizi koruyamadım, haklılığınızı belirtmekte başarılı olamadım. Ama ben ömrümün şu anına kadar ucuz menfaatler(5) için, kişiliğimden ödün vererek(2) kimseye yalvarmadım, yalvarmam da. Belki ilerilerimde ‘Etkilendiğim bir insan için gerektiğinde hariç!’ demem gerek! Şu ana kadar gurur ve izzetinefsimden asla ve hiçbir şekilde fedakârlığım olmadığını tekrarlamam gerek!..
Ancak beni, benim onu düşündüğüm kadar düşündüğüne inanacağım kişinin karşısında diz çöktüğümde vazgeçerim düşüncemden. Vazgeçebilirim değil, öğretmenim! Evet, patronum; ‘Git! İkna et! Ya da defol!’’ dedi. Sizin düşüncelerinize saygı duyup destekleme hamlemi(5) engelleyen patrona uymam, onunla çalışmaya devam etmem mümkün değildi. Bunu bilesiniz istedim…
Size sadece telefon numaramı vereceğim. İçimi duymak isterseniz, belki ismimi önlüğümdeki karttan okumuş olabilirsiniz, sizin isminizi bilmediğimi söylemem yalan olur! Bundan böyle iş arayan, boş gezenin boş kalfası(5) olarak dolaşacağım için ola ki canınız sıkılırsa, teselliye ihtiyacınız olduğunu düşünürseniz, ya da benim de bir insan olarak teselliye ihtiyacım olduğunu varsayarak(3) beni aramaktan çekinmeyin. Sanırım patronun ‘Tomruk!’ olan soy ismi yanında benim ‘Tomurcuk!’ olan soy ismim hatırlanacak şekilde zihinde kalabilir…
Aslında belki sizin için dertleşmek gereksiz olabilir, ama dertleşmeye ihtiyacı olan birine el uzatmak geçmez mi içinizden? Bu, mutluluk olur benim için! Keşke bu ilk olmasaydı, keşke daha çok cesaretim olsaydı! Gelmeme izin verip, beni dinlediğiniz, kapınızdan kovmadığınız için teşekkür ederim. Allahaısmarladık!..”
Genç adam cümlesini tamamlayamamış gibiydi. Asansör katta durduğu yerdeydi, genç adam tekrar geri dönmeksizin, el sallama gayreti göstermeksizin asansöre bindi ve kayboldu.
Tomris bir şeyler söyleyememenin hüznünde ve derdindeydi. Karşısındakinin devamlı olarak yere bakmasından onun da kendisinden etkilendiğinin farkındaydı, “Keşke” sözleri gerçeğin parçası olarak görünmüştü kendine…
Ancak olamazdı, genç adamın ablası yaşında olsa gerekti Tomris. Evet, bir beraberliği kaldırıp yaşayacak kadar gençti, ancak davul bile dengi dengine çaldığına göre düşüncesi hayalden öteye geçemezdi, geçmemeliydi de. Halep ordaysa Arşın burdaydı(32). Kişi haddini bilmeli ne boş ümit beslemeli, ne de boş ümitlerle karşısındakini oyalamalı, genç adamın umutlarını, mutluluğunu engellememeliydi.
Durumu genç adamın lehine zihninden tamamen silebilmenin tek yolu unutmak, unutmaya çalışmaktı ve adresi belli olmasına rağmen, kendisine ulaşma çabası yaşamayacağına inandığı genç adamın verdiği telefon numarasından anında kurtulmak en akıllıca davranış olacaktı.
Kâğıdı zihninde kırıntısının bile kalmamasını istercesine, yazılı olan yüzüne bakmadan parça parça doğradı, balkondan rüzgâra savurdu. Hakkı yoktu, haddini bilmesi de elzemdi(4)…
Gün, günler geçti, üstü üstüne, ardı ardına, defalarca, vazgeçti Tomurcuk. İkisi de birbirlerini defalarca özlediklerini fark etti yalnızlıklarında. Bir rüzgârdı, düşündükleri gibi, gelip geçmemişti(33), hem aşkın ferman dinlediğini(34) kim cesaret edip söyleyebilmişti ki? Tomris çaresizdi, Tomurcuk da farksız, ancak Tomris gibi çaresiz değildi, saygısızlık gibi kapısını çalmak dışında çare düşünürken.
İş arıyordu genç adam, sabahın seher vaktinden başlayıp akşamın kör vaktine kadar ulaşan zamanda, adresten adrese koşarak, gazete ilânlarına telefonla ya da yayan ulaşarak, her kuyruğa girerek. Gündemde iş aslanın ağzında değil, midesindeydi artık ve “Ne iş olsa yaparım abi!” devri çoktan kapanmıştı.
Saçma istatistikler, ancak yapanlar tarafından kabul gören rakamlarla doluydu, gerçekle hiç ilişkisi yoktu; yakından-uzaktan.
Gıda Mühendisliği mi? Dil bilme zenginliği mi? İhtisas(3) mı? Yetenek(3) mi? Doktorluk(3) mu, mastır(3) mı? IQ(3) mu? Kim kaybetmişti ki o bulaydı? Kaldırım Mühendislerinden yer kalmıyordu Gıda Mühendisleri dâhil, diğer mühendislere, bazı dayısı olan, bilinen özeller hariç tabii!
Tomurcuk daralan yüreğinde yaşadığı duygular ve isyan nedeniyle bir deri, bir kemik kalma(2) konusunda başarıya ulaşmıştı. Birinin, ona “Üf!” diyerek üflemesiyle yıkılması yeterli olacaktı.
Ve gizlisi saklısı yoktu genç Tomurcuk’un! Sabah arayışlarında okullar açılırken, akşam arayışlarında okulların kapanış saatlerinde (sapık düşüncesinden gizlenerek) gönlündeki ateşi bir çırpıda söndürecek olanı arıyordu, yoksa artık sadece etkilendiğine değil, “Sevdiğine inandığı Tomris gizleniyor muydu?” tereddüdü ile.
Perişandı, bir arkadaşının ikazı ile sapık tavırlı Tomurcuk’u görmüştü Tomris. Arayan değil, bulunmak istenen fark etmişti arayanı. Saplantısına, hakkı olmadığı inancına devam etmeyi uygun görmüştü; “Bana ne?” deme tavrıyla, ilgili olmama hakkını kullanmıştı Tomris.
Tomurcuk o an fark etmemiş gibi olsa da, Tomris’in aklından geçmeyen, bir çekirgenin ancak üç kez zıplayacağı idi.
Ve o görünmediğini düşünse de, siluet hali bile genç adamın beyninde yer etmişti, “Muhtemel” düşüncesiyle. Yolunu gözledi, çekirge ikinci kez zıplamasıyla üçüncü kez için yolunu aydınlatmıştı. Gene de ulaşmak için koştu, yetişemedi, Tomris’in zerre kadar kusuru yoktu, Tanrı her bir şeyi çekirgenin üçüncü kez zıplamasına göre ayarlamış, uygulama düşüncesini yaşatma arzusundaydı sanki.
Tomurcuk, tüm gücünü toplayıp ertesi gün neredeyse sabah ezanından itibaren onu gördüğünü düşündüğü yönde başladı beklemeye, bu kez şansının yaver gideceği(2) düşüncesindeydi. Yoksa artık bitmek üzere olduğunun farkında olarak evine her ne şekilde olursa olsun, ölmeden önce baskın yapma düşüncesindeydi.
Güneş, tüm dünyayı aydınlatmak ister gibi onların birbirine kavuşmasını beklercesine parktaki ağaçların dalları arasına gizlenmiş gibiydi.
Karşılaştılar.
Dünyadaki tüm mıknatısların aynı kutupları bir araya gelseler onları engelleme gücüne sahip olamazdı. Newton Etki-Tepkiyi(35) ve iki kalbin birbirini çekme gerçeğini(36) onlar için yaratmış, şair Türk Sanat Müziğinde “Kalp, kalbe karşıdır(37)” ı onlar için bestelemişti.
“İşaret verdim; ‘Sevdiğime yalvarırım, gururumu, izzetinefsimi yok ederim!’ dedim, sen karşımdayken. Çok yordun, çok üzdün beni, ya şimdi seni yaşamadan ölürsem…”
“Ölme Tomurcuk!”
“Sen de ölme Öğretmenim!”
Demek ki isimler gerekli değildi, kalplerin karşılıklı, birbiri için çarpması için. Saygı ve sevgi Tanrının yardımı için gerekli ve şarttı. Eğer kişiler içtenlikle sevgi ile doluysalar, saygılarında eksiklik gözetmeksizin aynı duyguları(38), aynı şekilde yaşayıp, sevip özlüyorlarsa aşk asla tükenmiyor, yaşanıyordu, hem dolu dolu!...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tomris (Tomyris); Peçenek Türklerinden bir kadın kahraman. Tarihte Pers Kralı II. Keyhüsrev’le savaşmış olan Massagetlerin ünlü kraliçesi. Tomur, ya da demir.
(1) Tom Miks; Çizgi roman kahramanı. Aslında Tom Mix olarak (1880-1940) yaşamış dublör kullanmayan bir aktör olup kovboy imajı yıllarca kullanılmıştır.
Tom ve Jerry; William HANNA ve Joseph BARBERA tarafından yaratılmış animasyon çizgi film karakterleridir. Tom; evin kedisi, Jerry aynı mekânı paylaşan ev faresidir.
(2) Ağzının Payını (Ölçüsünü) Almak; Verilen bir karşılıklı bir kimseye bir şey söylediğine veya yaptığına pişman olmak.
Arzı Endam (Etmek, Eylemek); Kendini göstermek, ortalık yerde salınıp boyunu-bosunu göstermek, uzun süredir görünmeyen kişinin ortaya çıkıp boyunu boşunu, kendini göstermesi.
Ayağına Su Dökmemek; Birine karşılamaktan hoşnutsuzluğu sitemle anlatmanın ifadesi (Ayrıca; Ayağına Sıcak Su, Ayağına Soğuk Su Dökmek şeklinde kullanımları da vardır).
Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Beyni Yorulmak; Beyni iflâs edecek kadar çok çalışmak, yorulmak, beyni neredeyse çalışamaz, makul ve mantıklı kararlar veremeyecek duruma gelmiş olmak.
Beynini Hafakanlar İşgal Etmek; Sıkıntılar çekmek, sıkıntılar içinde bunalmak. Olayların beynini boğar gibi olması.
Beynini Sesler Cırmalamak (Tırmalamak); Olayların ya da seslerin insanın aklını beynini meşgul etmesi.
Bir Deri, Bir Kemik Kalmak; Çoktan çok zayıflamak. Tam anlamıyla çok zayıflamak.
Cücüklenmek; Cücükleşmek; Filizlenme durumuna gelmiş olmak.
Çarçur Olmak (Etmek); Boş yere harcamak.
Dünyaya Kazık Çakmak (Kakmak); Ölmemek, çok yaşamak, uzun ömürlü olmak.
Elleşmek; Birine dokunacak söz söylemek. Elle dokunmak. El sıkarak selâmlaşmak. El ile itişerek şakalaşmak. Yardımlaşmak. Birbirinin elini tutarak güç denemesi yapmak.
Gacır Gucur (Gacır Gacır) Çalışmak; Çirkin ve kulak tırmalayıcı biçimde ses çıkararak çalışmak.
Gık Bile Diyememek; Hiç sesini çıkarmamak, yakınmamak, karşı çıkamamak. Olayı farkında olmadan yaşamak.
Gına Getirmek; Usandırmak, bıktırmak.
Gönüllemek; Gönlünden geçirmek, tasarlamak, düşünmek. Gönül almak. Yapılan bir jeste muhtelif usullerle cevap vermek. Argo; İşinin çabuk görülmesi için rüşvet vermek.
Gururlu Olmak; Kendini beğenmek, gururlanmak, büyüklenmek, övünmek, kurumlu tavır sergilemek.
Haldır-Huldur (Haldır-Haldır) Yürümek; Hızlı ve ses çıkararak, dikkatsizce, umursamaksızın yürümek.
Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.
Hınç Almak; Öç alma duygusu ile yüklü öfke duymak, yaşamak.
Hıncını Alamamak (Çıkaramamak); Yaptığı eyleme karşın öcünü alamamak.
Kalp Çalmak; Sevgisini kazanmak. Kendine âşık etmek. Kalbini kazanmak, çalmak.
Kara Düzen Konulmak; Düzensiz, karışık, uygun olmayan bir şekilde düzenleme, istifleme, konulma.
Karanlığı Üleşmek; Uygun olmayan bir yaşam şeklini, kötülüğü, yanlışlığı, fenalığı, hatayı paylaşmak, bölüşmek.
Kin Beslemek (Kin Tutmak), (Kin Kusmak); Birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek.
Kişiliğinden Ödün Vermek; Benliği ile ilgili taviz vermek. Eğilmek, bükülmek, yalakalık yaparak menfaat temin etmeye çalışmak. Uzlaşma sağlayabilmek, kişisel çıkarlarında beklentilerine ulaşmak için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmek, karşılıksız bir takım özverilerde bulunmak.
Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.
Mahmurluğunu Yitirmemek; Uykudan sonra duyulan ağırlık ve sersemliğin yitirilmemesi. İçki içmiş bir kimsenin baş ağrısının ve sersemliğinin devam etmesi.
Rampa çıkmakta zorlanan, su kaynatan, Austin marka kamyonun baş tırmalaması (cırmalaması); Sesle başını ağrıtmak hırpalamak, eziyet vermek (Rampa; Bir arazinin, bir karayolunun ya da demiryolu hattının yatay doğrultuya göre yokuş olan bölümü. Yokuş. Özellikle tren istasyonlarında vagonlara, karayollarının herhangi bir bölümünde veya fabrikalarda kamyon ya da TIR araçlarına eşya yüklemek ya da vagon veya kamyonları boşaltmak için kullanılan yerler).
Sinir Çatlatmak; Karşısındakine hoşlanmayacağı bir şekilde nispet yaparak sinirlendirmeye çalışmak, karşısındakinin başarmasının mümkün olamayacağı bir durum için rekabette, iddiada bulunarak onu kıskandırmak, kızdırmak
Sinirleri Laçka Olmak; Sinirlerinin gerilmesi, dimağının çalışamaz, işleyemez duruma gelmesi.
Surat Asmak; Kaşlarını çatarak yüzüne küskün bir anlam vermek. Somurtmak. Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak.
Şansı Yaver Gitmek; Talihli olmak, bahtı açık olmak.
Uslandırmak; Aklını başına getirtmek.
Usturuplu Konuşmak; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun şekilde konuşmak.
Uykusu Dağılmamak; Uykulu halinin devam etmesi. Uyur halde olmak.
Varsaymak; Bir aklı yürütmede, bir tanıtlamada, bir varsayım, temel ilke, bir öncül olarak kabul etmek.
Vitesten Atmak; Çok kızmak gibi bir anlam gözükse de, konusunu, sözünü bilmeyen, diline hâkim olamayan, ahkâm kesen, abuk sabuk konuşan anlamlarını içerir.
Yüksek Perdeden Yemin Etmek; Bir şeyi yapmaya, ya da yapmamaya and ederek, karşıdakileri inandıracak şekilde yeminle söz vermek.
Yüreğinin Yağı Erimek; Kötü bir şey olacak diye telâş ya da kaygı ile üzülmek. Kemiklerinin Yağı Erimek şeklinde de söylenir.
(3) Acilen; Çabucak. Vakit geçirmeden, vakti gelince yapılmak üzere. Bir vadeye ya da şarta bağlı olarak.
Acullük; Acelecilik. (Acul, Arapçada “aceleci” demektir) aklımda kalan belki atasözü, belki kişilerin deyişleri olarak birkaç alıntı da şöyledir: “Aceleyi yavaş yapın! Ağır ağır acele et! Sabır sevincin, acele pişmanlığın ifadesidir! Hata acelenin hayırsız çocuğudur!” gibi.
Âlem; Yadırganacak, şaşılacak hareketleri, davranışları, sözleri olma.
Arpacık (Arpacık Soğanı); Fındık büyüklüğünde kuru soğan. Kuru soğan tohumu. Tohumdan yetiştirilen ve tohumluk olarak kullanılan küçük soğan.
Artık; Bir şeyden artan, kalan bölüm. Sona kalmış, tükenmek, tüketilmek üzere. Yenildikten, içildikten, kullanıldıktan sonra arta kalan.
Atık; Kullanılmış, artık istenmeyen ve çevre için zarar oluşturan her türlü madde (Ter, üre, dışkı vb.)
Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.
Bas; En kalın erkek sesi. Sesi böyle olan sanatçı.
Basbariton; Bas sesin çıkamadığı ince tonlara çıkabilen ve buna karşılık bas sesin indiği kalın ve tok tonlara inemeyen bir sesi olan sanatçı.
Boşboğaz; Dili (Ağzı) Gevşek. Sır saklamayan, tutmayan, geveze, sır tutmaz. Yalaka, Şakşakçı, dalkavuk, arsız, sırnaşık, geveze.
Bröve; Genellikle belli bir eğitimden sonra uçak kullanabilecek duruma gelmiş kimselere verilen yeterlik belgesi.
Cibilliyet; Tıynet. Karakter, yaradılış, huy, maya.
Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.
Dilaltı (Hapları); Yüksek tansiyon ve kalp hastalarının tedavisinde kullanılan ilâçlardır. Hızlı ve etkili bir önlem sağlayan, mutlaka doktor kontrolünde kullanılması gereken hayat kurtarıcı ilâçlardır.
Doktora (Doktorluk); Üniversiteyi bitirdikten sonra bir bilim dalında bilimsel bir yapıt ve sınavla ulaşılan aşama. Doktor sanını kazanmak için verilen sınav.
Elzem; En gerekli olan, lüzumlu, vazgeçilemez.
Fire; Her türlü depolanan, ambalajlanmadan taşınan, satılan ticari malda kuruma, dökülme, bozulma vb. sebeplerle eksilme, ağırlık yitimi. (Örneğin sabun kurur ve fire verir). Bir iş yapılırken kullanılması mümkün olmayan artık parça.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Geleneksel; Ananevi. Geleneğe dayanan.
Halüsinasyon; Beynin yarattığı hisleri Hayali varlıklar görmek, olmayan sesler duymak ve olmayan nesnelere dokunmak, koku almak, tadını anlamak gibi, çeşitleri olan bir rahatsızlık. Çeşitleri; Görsel, İşitsel, Koku, Dokunma, Gustatuar, Somatik Halüsinasyon.
Hamster (Faresi); Aslında fareye benzedikleri halde kuyrukları kısa, küçük kafes hayvanıdır.
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
Höykürüş; Höykürme eylemi. Yakarış. Tanrıya yalvarma, dinsel istek.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
Iskarta; Herhangi bir nedenle değerini yitirmiş.
İhtisas; Belirli bir konuda iyi anlama, bir anlaşmazlığı çözümlemek için kendisine başvurulacak kadar konuyu bilme. Uzmanlık. Uzmanlaşma. Duygu. Duygulanma.
İlham; Esin. Etkilenme, çağrışım, içe doğma ile gelen yaratıcı düşünce, doğaüstü veya tanrısal yetenek veya buna bağlı söz, duyum ve algı.
İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
İtibar; Saygınlık, kredi. İnanç. Saygı görme, değerli bulunma. Prestij. (Borç istemede) güvenilir olma. Başkalarından saygı görme, çevresinde saygı uyandırma.
İvme; Sürat (Hız) değişiminin konumu. Hareket etmekte olan bir cismin hızının zamana göre değişim oranı.
İzzetinefis; Onur. Gurur. İnsanın vakar, şeref ve haysiyeti.
Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
Mastır (Yüksek Lisans); Lisans eğitimini tamamladıktan sonra devam edilen eğitim. (Tezli ve tezsiz olarak ikiye ayrılır. Bazı koşullarda “Mastır Yapmak” olarak da adlandırılır. Üniversite diplomasıyla doktora arasındaki akademik araştırma).
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
Mirasyedi; Çok savurgan kimse. Kendisine önemli bir miras kalan, mirasa konan kimse.
Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı. Sağlık.
Muaheze; Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme.
Muhabbet; Bir kafes kuşu cinsi. Sevgi. Dostça, çok yakın bir durumda, bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.
Nakıs; Matematikteki eksi işareti. Menfilik, sonuçsuzluk.
Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı. İnsanın anne ve babasıyla, dede ve ninesiyle soy bağı.
Resital; Tek bir sanatçının tek bir çalgıyla verdiği konser.
Sakarlık; Elinden ufak tefek kazalar, kırıp dökmeler çıkma.
Sekerât; Ölüm İyiliği. Hastanın iyileşir gibi göründüğü, aslında iyileşme olmayan, ölüme yaklaşma, ölüme gidişin son hali.
Sinkaflı; Eskilerin küfür anlamında kullandığı sözler.
Sükûnet; Dinginlik, durgunluk, hareketsizlik, sakinlik. Rahat, huzur.
Şiar; Belirti, emare, iz anlamında olmakla beraber ülkü, ilke, düstur, düşünüş ve inanç gibi belirli özellikleri birbirinden ayıran fark.
Tevellüt; Doğma, doğum (Tarihi).
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.
Uvertür; Başlangıç, açıklık. Müzikli sahne eserlerinin başındaki orkestranın çaldığı açılış, giriş, ya da başlangıç müziği olmakla birlikte Türkçede geniş anlamda söz verilen saatte sahnenin açılması için dolgu malzemesi anlamında, bir bakıma saz eseri, taksim bağlamaya yol göstermek gibi şeyler. Poker oyununda açılış.
Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.
Yahni; Kavrulmuş bol soğanlı, [bazen küçükbaş (kelle) soğanlı] ve domatesli, sade ya da sebzeli, kuşbaşı biçiminde doğranmış et yemeği. Budala, aptal, bön.
Yahşi; İyi, güzel, çok güzel. Toy, deneyimsiz. Yiğit. Yakışıklı.
Yetenek; Bir kimsenin bir şeyi anlama, yapabilme ya da bir etkiyi alabilme yeterliliği, gücü. Öğrenme olmaksızın kişinin zihin hareket alanlarında başarma gücü.
Yoğun; Hacmine oranla ağırlığı çok olan, kesif. Koyu, kalın. Etkisi güçlü olan, ağır. Artmış çoğalmış durumda olan. Kaba, kalın, iri. Dolu, sıkı, sıkışık, çok.
Zemzem; Kâbe’nin yakınında bir kuyu ve bu kuyunun suyu.
(4) Huylu huyundan vazgeçmez; Bir şeyi huy edinmiş bir kimseyi bu huyundan vazgeçirmek için ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın olumlu bir sonuç alınamaz. Kişinin huyunu değiştirmesi kendi gayretine, içine dönük hesabına bağlıdır, anlamında bir söz.
(5) Ağzına Lâyık; Çok üstün nitelikli, çok güzel yenilecek, uygun nitelikli yiyecekler, içilecek şeyler.
Arpacık Soğanı; Fındık büyüklüğünde kuru soğan. Kuru soğan tohumu. Tohumdan yetiştirilen ve tohumluk olarak kullanılan küçük soğan.
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
Bangır Bangır; Çok gürültülü bir şekilde, çok yüksek sesle, çok gürültülü olarak, sesi çıktığı kadar (Öyküde; Bu isimdeki şarkıyı seslendiren sanatkâr anılmak istenmiştir).
Bi(r) Fırt; Bir gıdım, azıcık, minnacık gibi anlamları vardır. Bir tike ise; genelde yiyecekler için kullanılan bir sözcük olup, aşağı-yukarı az, azıcık gibi aynı anlamı içeriyor gibi gözükse de daha ziyade bir lokma, bir parça anlamındadır.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Burnu Büyük; Herkese yukardan bakan, kendini çok beğenip kibirlenen.
Cırtlak (Cırlak) Ses; Hoşa gitmeyen, keskin, çiğ ve tiz ses.
Çarşamba Pazarı; Karmakarışık, darmadağınık, dökük-saçık.
Çer Çöp; Kolayca tutuşabilen kuru ince dal, çalı, tahta parçaları, çöp, ot, döküntü, ufak malzemeler gibi şeyler.
Darbeli Matkap (Hammer Drill); Sert maşzemelerde delme için kullanılan (şarj edilebilir cinsleri de olan) matkap çeşidi.
Dert Anası (Babası); Herkesin derdini rahatlıkla, çekinmeksizin, maddi ve manevi çözüm bulabilir ümidiyle anlattığı kimseler.
Destekleme Hamlesi; Tıpkı dert anası, babası gibi kişinin beklentisini maddi, manevi anlamında beklediği bir deyim. Kız istemeye gitme, düğün dernek için bedelsiz yer temini, giyim-kuşam desteği vb. her türlü destek beklentisinin ifadesi.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Ensesi Kalın; Çok parası olan kişiler içim kullanılan bir söz.
Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.
Gani Gönüllü; Tok gözlü. Cömert. Paraya, mala, yiyeceğe düşkün olmayan.
Gecenin (Akşamın) Kör Vakti; Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.
Göbek Kavi; Gösteriş olarak besili, varlıklı olduğu belli kişiler için kullanılan bir söz.
Gönül Kapısı Kilitli Olmak; Sevgi, dostluk, mutluluk hatta aşk için duygular hissetmemek, yaşamamak tavrının ifadesi.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.
İlâhi Tecelli; Takdir-i İlâhi. Yazgı, kader. İlâhi takdir. Alın yazısı. Sonuç. Mutlak sona ulaşma.
İnsaf yahu; Gürültüden, patırtıdan, aşırı gitme vb. gibi nedenlerle sinirleniş sözü. (El insaf min el iman; İnsafı olmayanın imanı olmaz!)
Kontralto Ses; Klâsik müzikte kadın seslerinin en kalını (en derini) ve böyle sesi olan kadın.
Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
Sabahın Seher (Fecir) Vakti; Sabaha karşı, güneş doğmadan önce ufkun güneydoğusunda görülen aydınlık. Tan yerinin aydınlanması. Tan vakti.
Sonradan Görme; Yoksul iken zenginleşerek gösteriş yapma. Övünme gibi yersiz davranışlarda bulunan kimse.
Tadilât İşleri; Yapılan veya yapılması gereken değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, düzeltmeler.
Tansiyon Aleti; Kan basıncının ölçülmesine yarayan alet.
Tevazuu Seli; Alçakgönüllülük göstermekte en uç noktalara yönelmek, gösterişsiz olmak, alçak gönüllüğünü ispatı gerekmez bir şekilde belli etmek.
Ucuz Menfaat; Değerinden bahsedilemeyecek kadar değersiz çıkar.
Yedd-i Emin; Birden çok kimse arasında hukuksal durumu çekişmeli olan bir malın, çekişme sonuçlanıncaya değin emanet olarak bırakıldığı kişi ya da yer.
Yorgun Argın; Çok yorulmuş, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.
(6) Derdini Marko Paşaya Anlat(mak); Yakınmalarını, dert ve şikâyetlerini anlatmak için başka birini bul, anlamında kullanılan bir deyim.
(7) Çin İşkenceleri; Çeşitli şekilleri olup anlatmaktansa isteyenlerin İnternetten yararlanmasını öneririm.
(8) Üç Maymun; Biri gözlerini (Görmemek), biri ağzını (konuşmamak), bir diğeri kulaklarını kapatıp (duymamak) şeklindeki maymun figürleriyle, “Üç Maymunu Oynamak” sözü Türkçemize yerleşmiş olup genel manada kişi ya da kişilerin duyarsızlığı, olaylara vurdumduymazlıkla uzaktan bakmak anlamlarını taşımaktadır.
(9) Vermeyince Mabut, Neylesin (Kel) Mahmut; Eğer Allah geniş bir yaşama ya da yetenek kısmet etmişse kul sevinir. Ancak Allah’ın vermediğini kimse veremez, verdiğine de kimse engel olamaz. Benzer Sözler; Kişinin ters giderse işi / Muhallebi yerken kırılır dişi, Talihsiz hacıyı deve üstünde yılan sokar, Kısmetinse gelir Hind’den Yemenden / Kısmet değilse ne gelir elden, Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur.
(10) Belâ (Musibet, Felâket) geliyorum demez (pattadak gelir); Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.
(11) Mercimeği Fırına Vermek; Gizlice (cinsel olarak) aşk ilişkisi yaşamak, böyle bir birlikteliği yaşamaya hazır olmak, hazırlanmak şeklinde biliniyorsa da iki gencin cinselliği kapsamaksızın birbiriyle anlaşması, sözleşmesi, vaatte bulunması demektir.
(12) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(13) Ses Kesini, Fazla Lâfın Lüzumunu Alâkadar Etmez; Yedek Subay olarak askerliğimi yaptığım dönemde bir çavuştan duymuştum bu sözü. Bu sözü söyleyecek kadar sinirlenişi uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Sözün birinci bölümünü; “Kes sesini!” olarak tercüme etmem zor olmadı! Anladım da. Ancak ikinci bölümde çavuş ne demek istemişti, hiç anlamamış, anlayamamıştım. Bugün bile aynı sözler bazen aklıma gelir de, anlayamamış olmama hâlâ şaşarım!
(14) Ordinaryüs; Türk üniversitelerinde en az beş yıl profesör olarak ders vermiş, üstün bilimsel çalışmalarıyla iyice tanınmış öğretim üyeleri arasından seçilerek, üniversitede bir bilim kürsüsünün yönetimiyle görevlendirilen bilim adamlarına verilen ve eskilerin kazanılmış sanları saklı tutularak 1960 yılında kaldırılmış san.
(15) Ecel geldi cihane (cihana), baş ağrısı bahane; İnsanlar önünde sonunda öleceklerdir, ölümden kaçış yoktur, onun için insanlar hiç beklenmedik bir şeylerin neden olması ile ölebilir, çünkü insanların belirli bir yaşam süresi olup o süre dolduğunda mutlaka öleceklerdir anlamında bir deyim.
(16) Bahriye ÜÇOK; Türk Tarihçi ve Siyaset Bilimci. A.Ü. İlâhiyat Fakültesi ilk kadın akademisyeni. Senato Üyesi ve milletvekili idi. Evine gönderilen kargo paketinin patlamasıyla 6. Ekim.1990 tarihinde aydın fikirleri nedeniyle (Özellikle laiklik, İslam’da örtünmenin ve oruç tutmanın zorunlu olmadığı sözleriyle) suikasta uğradı ve öldürüldü.
(17) Topçu Marşı; “Gürler Zaferin teranesiyle, coşkun sesi bir topun derinden derine…” şeklinde başlar.
(18) Ölüm Allah’ın Emri; Ölümden kaçınılmaz, herkes ölecek, tehlikeli bir karar verme durumunda; ”Ölümü göze alıyorum!” anlamında bir söz olup Orhan Veli KANIK’ın “KİTABE-İ SENG-İ MEZAR” isimli şiirinin en dokunaklı dizeleridir; ”Kahve ocağında el yazısıyla; ‘Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı!”
(19) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de! “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU
(20) Apansız uyanırsan gecenin bir yerinde… şeklinde başlayan Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, (“BİRGÜN”) Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a aittir.
(21) Allah’ım neydi günahım… diye başlayan İbrahim TATLISES’e ait olduğu söylenen, en iyi yorumu Rahmetli Kayahan AÇAR’ın yaptığı bir türkü.
(22) Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı; Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.
(23) Her Güzelin Bir Kusuru Vardır; Güzel bir durumun ya da güzel bir insanın mutlaka hataları veya kusuru vardır. Nitekim mükemmel insan olamaz. En başarılı ve en iyi insan olarak nitelendirilen kişilerin bile belli başta kusurları bulunur.
(24) Şark Çıbanı; Genelde sivrisineklerle bulaşan bir parazitin yol açtığı, en çok doğu illerimizde görülen, tedavisi bir-iki yıl sürdüğü için “Yıl Çıbanı” da denilen çıban.
(25) Suskunluğum asaletimdendir. / Her lâfa verilecek bir cevabım var. / Lâkin bir lâfa bakarım, lâf mı diye. Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye… Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(26) Tüketici Hakları; Genel kural olarak alınan malda hiçbir ayıp olmamasıdır. Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerince sonuçlandırılan bu konuda 9 Temel ve Evrensel Tüketici Hakkı vardır. Temel İhtiyaçların Karşılanması (Ekonomik Çıkarların Korunması) Hakkı, Sağlık, Güvenlik ve Güven Duyma Hakkı, Bilgi Edinme Hakkı, Seçme Hakkı, Temsil Edilme (Sesini Duyurma, Örgütlenme) Hakkı, Tazmin Edilme (Zararların Giderilmesi) Hakkı, Eğitilme Hakkı, Sağlıklı Çevreye Sahip Olma ve Yaşama Hakkı. (Tüketici; Bir mal veya hizmeti özel amaçlarla satın alarak kullanan veya tüketen gerçek ve tüzel, ticari amacı olmayan kişi).
(27) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ
(28) Daha benden ayrılmadan başka sevgili buldun… şeklinde başlayan Güfte ve Bestesi; Suat SAYIN’a ait Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin nakarat bölümü; “Zalimin zulmü varsa, garibin (sevenin) Allah’ı var!” şeklindedir.
(29) Düşünüyorum, düşündükçe büyüyor yalnızlığım; Ethem YAZGAN’a ait GARİP şiirindeki esas dizeler; “Düşünürüm, düşündükçe büyür yalnızlığım” şeklindedir.
Düşünüyorum, o halde varım; Descartes’in sözü. Bunu ilgilendiren diğer bir söz ise; “Bildiğim bilmediğimin içinde…” diyen SOCRATES’e ait meşhur sözlerdendir. Bu vesile ile Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AĞIR ŞİİR” indeki şu dizeleri; “En ağır işçi benim, / Gün yirmi dört saat, seni düşünüyorum!” ve “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” şeklindeki satırları hatırlamak zorunlu, diye düşünüyorum.
(30) Yalnızlık bir yağmura benzer, göklerdedir, göklerden düşer. Rainer Maria RILKE (Behçet NECATİGİL)
(31) Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA
Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”
Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur. Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen. Gautama BUDHA
(32) Halep ordaysa, arşın burda; Bir iddia veya söz abartılı bulunduğunda kanıtlanması için söylenen söz.
(33) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.
(34) Aşk (Gönül) Ferman Dinlemez; Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi oldukça zordur. ATASÖZÜ
(35) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(36) Yerçekimi Yasası (Kütle Çekim Kuvveti); Dünya üzerinde bulunan bütün cisimlere uygulanan kuvvet. Buluş; İsaac NEWTON’a atfedilmekle beraber, Aristo, Galileo, Einstein da bu konuda çalışmalar yapmıştır ve bu konudaki en önemli sonuç; “Dünyanın bizi çekmesinin değil, uzayın bizi dünyaya itmesi” görüşüdür.
(37) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Duyguları en iyi şekilde sevgi sayesinde harekete geçirmek mümkündür; daha doğrusu, duygular başka şekilde harekete geçmez. Kalp, kalbe etki etmelidir, gönlü sevgiyle dolu kişinin tüm ilişkilerinde karşısındakini etkilediği görülmüştür. Samuel SMILES
(38) Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir. Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO
Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar… Jean Jacques ROUSSEAU
Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)