Halk Otobüsünün ilk durağında otobüse biner ve cüssemin(1) elverdiğince başkalarını rahatsız etmemek için orta sıradaki kapının tam karşısında otururdum, otobüse her binişimde. Bu, insanları rahatsız etmeden, daha doğrusu asgari miktarda rahatsız ederek inişimi kolaylaştırırdı otobüsten.
Yaradan’ın hikmeti! Boyum heyula(1), kilom garabet(1), beden çevrem ise neredeyse bir buçuk koltuk boyutundaydı. Üstelik dört numara gibi katlanmama rağmen ayaklarım, belki de kırk beş numara pabuçlarım dolaysıyla olsa gerek iki koltuk arasına sığmazdı, ya da ancak sığar, sığabilirdi.
Sebep? Toplantımıza yetişmek idi. İlerlemiş yaşımızda, o kadar da abartılacak bir şey değil, ama unumuzu eleyip eleğimizi duvara astığımızdan, yani kısaca emekli memurlar olduğumuzdan, her hafta mensubu olduğumuz odada toplanıyor, briç-bezik-tavla-kâğıt-satranç oynayarak sohbet ediyor, bu arada demleniyorduk da, ben hariç.
Çünkü geçirdiğim rahatsızlıklar ve üstümde birikmiş bir kısım yanlışlıklar için “Doktor Teyze!” ‘Hayır! Yassah hemşerim!’ demiş, ben de o kurala silâh zoruyla uyar olmuştum! Bu işlemde silâhı doğrultanların, eşim, çocuklarım ve de dahi hatta torunlarım olduklarını söylemem gereksiz!
Her ihtimale karşı dönüşte ve sonuçta yanlışlık yapıp yapmadığımın nefesimin ve hareketlerimin kontrolüyle gerçekleşmesi, “Aferin!” almama sebep oluyordu.
Önceleri bir-iki nefes, hadi abarttım diyeyim, bir-iki kadehcik parlattığımda(!) çok zılgıt(2) yemiştim, çok fırça atılmıştı, çok muaheze(3) ve tenkit edilmiştim, ama sonlarında, özellikle Doktor Teyzenin tehdidi(!) sonucunda sabır denen her şeye uyar olmuştum. Uyuyordum da. (Doktor Teyze dediğime bakmayın, torunlarımdan alışkanlık, yaşı otuzu bile geçmemişti Doktor Teyzenin. “Uydurma” deyin siz isterseniz, buna.)
Mezeler istediğimiz gibi olmasa da, dışarıdan ufacık da olsa katkılarla yeterli oluyordu bize. Hoşça geçirdiğimiz akşamdan sonra bir sonraki haftanın akşamı için sözleşiyorduk yine. Çevremizden beş sınıf arkadaşımızı (Ahmet, Yaşar, Engin, Mehmet ve Hıyat’ı) yitirmiştik, ama Allah’a şükür biz iyiydik (sayılır).
Çünkü üçümüz By-Pass(4), birimiz anjiyodan(4) stent(4), diğerlerimiz şeker-meker, prostat(4)-mrostat, diş protez(4)-miş protez gibi sıkıntılar çekmiştik. Kısaca hepimiz yıkılmadık, ayaktaydık!
Günlerimiz bölüştürülmüştü. Örneğin, birimiz “Ertesi gün Cumaya gitcem!” deyip Perşembeyi, birimiz “Hanımın Hanımlar Günü var, gelemem” deyip Perşembeyi, kimimiz “Torun Bakacağım!” deyip Cumayı, kimimiz “Önemli maç var!” deyip Cumartesiyi, kimimiz “Kayınbirader bize gelcek!” diye bir diğer günü parsellemişti. İşte bu nedenlerle bize beraber olmamız için kala-kala bir tek o Çarşamba Günü kalmıştı. Elde de bir, sonuçta da bir, bir tek Çarşamba günü yani. Bunun için de birkaç dize sığdırmıştım, düşüncelerimize. Şöyle(5);
Önceden başlamıştı beraberlik yıllarımız,
Kimi nedenle bir ara, ayrıldı yollarımız,
Birliğe ulaştı sonra uzanan kollarımız,
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...
Sorulur bazen daha başlamadan; “Sıra kimde?”
Cevaplar öteki; “O renk, o cins yok ki elimde!”
Öğretemedim bir şeyleri, tüy bitti dilimde
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...
“Kurtarınca paçayı, çekcen maçayı!” der kimi,
Maça kızını yiyen hisseder sanki yerçekimi,
“El kimde?” Hatırlatmak gerek; kimine daimi
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...
Bilebilseydik normal on üçe kadar saymayı,
Henüz ilk kadehte uyarmadan evvel aymayı,
Öylesine biliriz ki fıkralarla baymayı
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...
Kimi yazın, kimi boş verdi gelmedi bir ara,
Kim bilir kimden korktu(!) sürdü özür aklı sıra,
Gırgır-şamata geçer, geçmez hiç akıldan para
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...
Kimi by-pass’lı, kimi stentli, kimi balonlu,
Kimi grand tuvalet, kimi kot pantolonlu,
Kâğıtlardan en sevilmeyeni herhangi bir onlu
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...
Bazen sıkışırız masada, kıç-kıça, diz-dize,
Yoktur meyhanede bile bizdeki çeşit meze,
Bazen bir büyük yeşil kapak yetmez hepimize
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...
Şu parti, ya bu takım önemsizdir bizim için,
Gülmek varken, somurtarak oynamak olsun niçin?
Genelde denir; “Haydin şerefe, çın-çın ve çin-çin!”
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...
İşte bu benim, bu sefer de Halk Otobüsüyle gecikmemek modunda koşuşturmağa çalıştığım Çarşamba Toplantılarından biri idi. Söylemem gereksiz; evde olanlar tarafından “Sakın sözünü unutma, sakın içme, gecikme, dikkat et!” gibi nasihat-öneri ve salâvatlarla(6) uğurlanmış olduğumu söylememe gerek yok, bu beraberlik için.
Her zamanki rutin(7) yolculuğum derken… Sanırım, ayaklarımı sığdıramam dolaysıyla geriye biraz kaykılmış olmam, arkama oturanların o koltuğa sığmalarını, sığınmalarını engellemiş olsa gerekti ki oturduğum koltuk öne doğru itilmek istenmiş gibi gelmişti bana. Doğrulup arkamdakileri rahatlatma çabasında oldum. Bilindiği üzere bir buçuk, yani ben artı yarım iki ederdi ki, oturduğum koltuk zaten iki kişilikti oturan veyahut da bu koltuğa sığışmaya çalışanlar biraz dışarıya taşar gibi olsa da.
Sanırım bu arabalar Japon, Çin gibi oturdukları yerleri küçük(!) yani popoları ufak olan insanlar için imal edilmiş olmalıydı!
Neden mi böyle söyledim? Çünkü yanıma oturan delikanlı, delikanlı dediğime bakmayın en az otuz-otuz iki yaşlarında olmalıydı, gerçekten “Kikirik(1)” dediğimiz tipte, ince, zayıf, ama kısa boyluydu.
Şöyle bir kıyaslama yapsak üç buçuk misli olabilirdim ben. Hadi abarttım diyeyim; en az üç misli idim. Aksi takdirde sınıf arkadaşlarım bana ismim yerine hâlâ; “Ayı!” derler miydi? Hoş ben de onlara, daha doğrusu birbirimize isimlerimiz yerine unvanlarımızla hitap eder miydik; “Nebi, Sarı, Ördek, Deve, Pelvan (Pehlivan’ın kısaltılmışı), Şair, Müteşair ve doğal olarak kısaltmalarla; İbo, Apo gibi? Bu arada adı Engin olan şimdi rahmetli olan bir arkadaşa İngilizce “Engine (okunuşu encin, manası “motor” demek) demiştik de bozulmuştu.
Kişi bozulursa tekrarlamak bize yakışmazdı. Sonradan da tekerlemeyle gönlünü almağa çalışmıştık. “Onun adı Engin, babası zengin!” diyerek…
Yolculuk daha kanepemin zorlanmasıyla yeni başlamış gibiydi. Zira önce sırtımda ısrarla dolaşan bir el, daha sonra saçlarım arasından geçmeğe yeltenmişti. Tikim(9) vardı. Saçlarıma, başıma biri dokununca mutlaka banyo yapmam gerekirdi, huylanırdım çünkü. Usulca geriye döndüm, şişmanlığımın ve kikirik arkadaşın izin verdiğince.
O ne yüzdü Allah’ım? O ne gözler? O nasıl bakıştı öylesine sevecen, hoşlanmış, haz almışçasına, en fazla dört, hadi bilemedin beş yaşındaki kız çocuğunun. Onu kucağında taşımağa ve hareketlerine egemen olmağa çalışan annesi, bakışımın tedirginliğinde onun elini başımdan uzaklaştırma gayretindeydi.
Dönemezdim ki temelli geriye. Zorlukla kendisine yol açabildiğim parmağımı dudaklarıma götürüp “Sus!” işareti yaptım. Acaba demek istediğim bu muydu? Hayır! “Elleşme çocuğa, bırak dokunmak istediği gibi dokunsun, ya da yapmak istediğini yapsın!” anlamındaydı, düşündüğüm.
Yeterli olmuş muydu? Olmalıydı! Olmadı ama işte! Şişman oluşumdan nefret ettim.
İndik. Ve bir bakıma ring gibi sefer yapan otobüs boşaldı, durağından yeni bineceklere yer açılması için. Ben yoluma, herkes yoluna idi. O cici kız çocuğu da annesinin elinde bir yerlere yetişme çabasında aceleci idiler sanki.
Eski idi giyindikleri, ama temizdi. Başını türbanı(10) ile sıkı sıkıya kapatmış anne, bir ana aslanın bebeğini koruması gibi bebeğini koruma modunda idi, kolları bir miktar kısalmış hırkasına sıkı sıkıya sararak.
Fark edemediğim, hissetmekte gerçekten zorlandığım tuhaf bir çekim gücü vardı bebek diyebileceğim o kız çocuğunun beni, itiraf etmeliyim.
Ben yoluma devam ederken onlar caddeyi geçip kayboldular…
Biz o lokal ya da odada toplandık çok zamanlar olduğu gibi. Güldük, eğlendik, neşelendik, fıkralar anlattık birbirimize, internetten veya mail’lerle birbirimize henüz ulaştıramadıklarımızla. Söylemeğe gerek var mı; açık-saçık ve de müstehcen(11) sayılabilecekler dâhil. Ve o arada ayar kaçtı, birinci şişe bitti, ikinci şişeye başlandı, hem de nasıl? O; meşhur deyişle tabii: “Bir sorun varsa bir büyüğe, o olmazsa ikinci bir büyüğe danışacaktın?” Arkadaşlarımın maşallahı vardı, ben hariç bu kere beş kişi bir arada idiler ve ikinci büyüğe danışıyorlardı!
Akşamın ilerleyen, gecenin ulaşılmağa çalışılan vaktinde zom olanları(12) toparlama görevini yüklenmiştim, içlerinde ayık olarak. İkisi “Biz başımızın çaresine bakarız!” dediler, yöneldiler adreslerine doğru. Diğer üçü söz yerinde ise; gerçekten “zom!” idiler ve onları taşımak için ya küfe, ya da pehlivan gibi birine ihtiyaçları vardı (benim gibi meselâ). Üçü de zayıf idiler. Benim için sorun değildi.
Birini bir koltuğumun altına sıkıştırdım, birini diğer koltuğumun altına, caddede gülenlere boş vererek, rastlayacağım ilk taksi durağına, ya da rastlayacağım ilk taksiye kadar. Üçüncüsü ise yalpalayarak da olsa gidecek gibiydi, pardösümün ucundan tutarak. Şansım, üçünün de bir birine yakın yerlerde oturmalarıydı.
Ben arkadaşlarımı teslim edeceğim, hatta beraber gitmeyi ve evlerine teslim etmeği düşündüğüm o taksiyi ararken, daha doğrusu aramaya çalışırken gözlerime çarptı bu sonbaharın yağmurlarının dökülmeğe, soğuklarının başladığı günlerde bir köşe başında dilenme modunda o küçük kız ve annesi.
Annesi koruyucu idi, üstündeki hırkayı bu kez kızına sarmış, neredeyse çıplağa yakın bekliyorlardı. Öncesinde onlara neden dikkatle bakmadığıma hayıflandım(1). Gelirken o hanımın üstündeydi o hırka. Oysa üstümde pardösüm vardı benim. Kızının üstünde de bir hırka vardı. Neden şarj etmemiştim(14) ki, durumlarının iyi olmadığını? Hayıflandım ikinci kez daha.
Yanımıza yaklaşan taksinin fren sesi kendime gelmemi sağladı. Şoföre para uzattım, adresimin olduğu kartımla beraber. Unutursa cep telefonumla bana ulaşacağını söyledim, ayrı ayrı adreslerini söyleyerek. Ve verdiğim para yetmezse ertesi gün uygun bir yerlerde buluşup helalleşeceğimi söyledim, aklım-fikrim o çocuk ve annesinde idi çünkü. Neden anne? Çünkü onun yaptığını bir anneden başkasından ummak, fazla iyimserlik olsa gerekti. Şoför;
“Yeterli abi!” dedi. “Kalırsa ben seni ararım, taşarsa helâl-hoş olsun, bu abilere aklı başında biri olarak yardım ettiğin için!” dedi.
Hemen onlara, o kız çocuğu ile anneye döndüm, başka sorum yokmuş gibi;
“Karnınız aç mı?” dedim.
“Hayır!” dedi, soğuk, hiddetli, sinirli bir şekilde. Oysa küçük abla beni hemen tanımıştı galiba, yutkunduğu gözümden kaçmadı.
“Neden saklıyorsun ki? Hadi al kızını da, şuradaki lokantaya gidelim!”
“Olmaz?”
“Neden?”
“Yaşamda hiçbir şey karşılıksız değil!”
“Nasıl yemin edeyim, Allah canımı alsın, Allah kahretsin, Allah çoluk-çocuğuma-torunlarıma bağışlamasın, eğer karşılık beklersem! Yeterli mi? Hadi gel, açsın, bir ağabeyin, bir amcanın, bir dedenin dileğinden şaşkınlık geçirme!”
Sadece başını eğdi, çocuğunu düşünmekten olsa gerek. Utandırmamam gerekti.
Lokantaya soktum onları. Tedirgin olmamaları(15) için, ben ısmarladım bir şeyler. Bedelini ödedim ve ayrılırken bebeğin cebine biraz para koyarken;
“Haftaya bu vakitte gene aynı otobüste ve sizinle karşılaştığım yerde olacağım!” dedim, beklentim olmadığının ispatı gibi.
“Amca sağ ol!” dedi bebek, gelen çorbayı kaşıklamağa başladığında. Annesinden ses çıkmadı. Beklemiyordum zaten. Çünkü kişi bir iyiliği -ki yaptığı ya da yapmağa çalıştığı iyilikse- içinden geldiği gibi yapmalıydı ve sağ elinin sol elinden haberinin olmaması gerekti. Ayrıldım oradan, zaten orada dikilip kalmam; başlarına kakmak, takaza(16) olmaz mıydı ki?
Etkilenmiştim. Daha başka nasıl yardımcı olabilirim düşüncesindeydim.
Eve geldiğimde “Aferinler!” tek başına kalmamıştı. Anlattığım yaşamın şekillenişi dolaysıyla ikinci bir “Aferin!” daha almıştım, eşimden, çocuklarımdan, hatta gayri resmi olarak torunlarımdan(!).
Oysa “Aferin!” almak değil, bir yaşamı ve ondan sonra yaşaması gereken bir bebeğin yaşamını düşünmek, bir sıraya koymak gerekliydi. Allah’a şükür, fitremizi(17), zekâtımızı(17) vermek yanında, yardım etmemize gerekenlere yardımcı olmamız da şiarımızdı(18).
Arayıp bulacaktım onları. Karım da, çocuklarım da onları bulmamda ve onlara karınca-kararınca değil, tüm varlığımızla yardımcı olacaklardı. Ama nasıl? Ne zaman? Geç gelen bir adalet, ya da teselli nasıl ki idamdan sonra beraata, ya da affedilmeye benzerse, gayesine ve zamanından evvel ilgilisine ulaşamayan bir yardım da yararsız olurdu. Gerekenler, gerektiği zamanlarda, gerekleriyle gereklerine ulaşmalıydı.
Karım emekli bir öğretmendi. O günden sonra hep tarif ettiğim yerlerde dolaşmış, rastlayamamıştı, tarif ettiklerime, ya da benzerlerine. Ben de avucunu yalanlayanlardan biri idim.
Karım torunlarımızın okuldan çıkışlarına yetişmek için oralardan erken ayrılsa da, ben arayışlarıma devam ediyordum tek başına. Bir yaşamı kurtarmak, ya da yoluna koymak, gayemiz olmuştu. Ben de karım da yolculuklarımızı Halk Otobüsleriyle yapsak da ulaşamıyorduk onlara.
Çocuklarımızın görevlerine, ya da işyerlerine kendi arabaları ile gidip gelmeleri nedeniyle bizlere destek olmaları mümkün değildi.
Bir hafta, tam bir hafta geçmişti aradan. Ulaşmıştım yine bir diğer Çarşambaya. Aynı Halk Otobüsünün aynı koltuğunda idim. Şoför arabayı durduğunda bağırır gibiydi;
“Hadi hanım! Bineceksen bin artık, saatlerce seni mi bekleyeceğiz?”
Binmek üzere olan hanım vazgeçercesine inmek üzereyken dikkatimi çekmişti. Evet! Onlar, onlardı ve muhtemelen beni aynı koltukta görünce binmekten vazgeçmek moduna girmişlerdi. Şoförün celâllenmesi(19) de ondandı.
Şoförün yanına yaklaştım;
“Biraz medeni olmayı denemekten zarar gelmezdi ki! Belki bir tedirginlikleri, belki bir sorunları vardı. Biraz saygılı olalım birbirimize lütfen. Hepimiz insanız ve bildiğiniz gibi ‘Dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı!”
Cüssemden etkilenmiş olsa gerekti şoför, başını eğdi, nasıl cevap vermesinin şaşkınlığı içindeydi sanki. Çocuklu bayana döndüm, dışarı doğru;
“Buyurun hanımefendi, kimsenin size söz söylemeğe hakkı yok! Hele ki toplu taşım araçlarında. Bedelini verirseniz, kimse sizi alçaltamaz, sözlerini dikkatli söylemek zorundadırlar!”
Şoföre ancak böylesine mesaj verebilirdim. Bindiler onlar otobüse ve sanki benimle olmamak için bilet parasını tam ve tek kişi olarak ödedikten sonra en son koltuğa kadar yürüyüp, o beş altı-kişinin sıkış-tepiş yerleştiği koltuğun köşesine büzüldüler. İnat olsun diye önlerindeki koltuğa oturup, başımı uzattım bebeğe;
“Annenle didişme(20), haydi tara ellerinle yine saçlarımı!”
Oralı olmadı bebek herhalde. Belki de annesi malûm, ya da gereken işareti yapmış, engellemişti onu. Geriye dönüp elini kaldırıp başıma koydum. Huylanmıyordum artık. Önce öyle kaldı eli. Sonra okşamağa başladı ilk seferki gibi. Daha rahat okşasın diye, başımı kucağına yönlendirmeğe çalıştım. Düşünüyordum ki bir özlemi vardı.
Aynı yerde indik. Bu kere kaçırmadım onları, arkadaşlarımla buluşacağım toplantıya gecikeceğimi düşünmeksizin;
“Karnınız aç biliyorum. Bu kere ne istiyorsanız onu kendiniz söyleyin. Bu yalnız kendi adıma değil, ailemle aldığımız bir karar ve eğer kabul ederseniz devamı da olacak!”
“Hayır!” dedi genç kadın, isyan edercesine. Kızını kucakladı.
“Yalvarmamı istiyorsan, peki! Yalvarıyorum. Oturun hem yemeğinizi yiyin, hem de konuşalım. Asla aşağılamıyorum seni, sizi. Beni baba bilin, amca-kardeş-ağabey bilin! Sadece uzattığımız eli iteklemeyin, lütfen! Hadi oturalım ve mümkünse anlatın yaşamınızın buraya getiren nedenlerini, nasıllarını, niçinlerini! Ve izin verin sizin analı-kızlı evlâdımız, kardeşimiz ve torunumuz olmanıza. Zor değil, sadece ‘Evet!’ demeniz yeterli olacak!”
Başını eğdi, yürümeğe çalışırken.
“Bana anlatmak istemezsen, teyzene anlat. O size yol göstersin, ya da yolunuzu nasıl çizeceğinizi göstersin. Tedirgin olma. Ve sana nasihatim, ya da senden dileğim: Çekinme ve söyle burada dikilerek gece boyu eline geçen ne? Üstelik bebeğinin üşüme-hasta olma riskini göz ardı ederek?”
Lokantaya ulaşmıştık. Uysalca oturdular, bir önceki gibi. Ve aynı rutin hareketleri yaptım. Bir öncekinden farklı olarak bir peçeteye adımı, ev adresimi ve telefon numaramızı yazıp verdim kendisine. Peçeteyi katlayıp cebine koydu hemen ve gecikmek istemezcesine çorbasını kaşıklamağa başladı, gitmemi beklediğini anlatmak istercesine.
Az konuşuyordu, hatta hiç konuşmuyordu. Ve ben onun sessizliğinde ne kendisinin, ne de bebeğinin ismini öğrenemediğime hayıflanıyordum, benim için ne işe yarayacaktıysa? Yaramayacak olur muydu? Kişilerin sorunu ne olursa olsun, ahir ömrümüzde(21) iki insana yardım etmiş olmamızın hazzını(22) yaşayacaktık ve bunun sevabını kazanmak az bir şey olsa mı gerekti ki?
Uzaklaştım yanlarından, rahat olsunlar diye. Umudum verdiğim adresle karımı görmeğe gelmeleri, ya da bir sonraki hafta Halk Otobüsüne bindikleri durağa gelip onları beklemek üzerineydi.
Yahut da bunu hemen uygulamaya koyup bindikleri durağa gidip, bir yerlerde gizlenip yaşadıkları yeri-yurdu bilmeyi öğrenmem mi iyi olurdu ki? Bunun için zamanım kısıtlıydı ve arkadaşlarımı ekmem gerekti kaba anlamda. Ne yapalım, bu kere bensiz idare edeceklerdi.
Halk Otobüsüne bindim ve onların Halk Otobüsüne bindikleri yerin tam karşısındaki kahvede, mideme eziyet olmasına rağmen, ikinci çayı içerken Halk Otobüsünden indiklerini gördüm, hemen arkamdan, ikinci, ya da üçüncü sıradaki Halk Otobüsünden.
Beni görmediler. Zaten görseler espri(23) yok olurdu. Gene de kendilerini takip ediliyorlarmış gibi bir tedirginliği yaşadıklarını uzaklardan da olsa hissediyordum.
Bir sokak lâmbası altında bir süre beklediler ve sonra sanki arkalarından birinin (yani benim yahut da birilerinin) takip ettiğini düşünürcesine, çekinceyle, ya da kendilerini hemen yok etmek istercesine karanlıklarda yok oldular, ben nereye kaybolduklarını fark edinceye kadar. Gene de şansım vardı, sokağın neresinde kaybolduklarını biliyordum, hiç olmazsa.
Hafta uzun sürecekti, hem de ne uzun, yalnızca benim için! Yoksa bana mı öyle geliyordu? Evet! Yanılmak insanlara mahsustu ve ben o yanılan insanlardan biriydim. Nasıl mı? O kadar basit ki?
Kayboluşlarının ertesinde o genç hanım karımı aramış ve;
“Rahatsız etmezsem, elinizi öpmek için gelebilir miyim?” demiş. Anlamamış karım önce, ismini sormuş söylememiş, “Sadece yemek ikramını kabul eden bir muhtaç!” deyince anlamış eşim, onun o olduğunu.
Gelmiş evimize, uysalca, usulca, bebeğini yanına almadan, başı eğik, ilişircesine oturmuş, bir sandalyenin üzerine. Ve anlatmış…
Köyden şehre, iki kilometrelik yolu yürüyerek gidiyormuş, okumak için. Bir okul dönüşünde aynı köyden olup yolunu kesenler onu alıp götürmüşler bir yerlere. Üstünden tonlarca yük geçmiş sanki. Kendine geldiğinde hayvan dediği, insanlıktan nasibini alamamış dediklerinin sigaralarını keyifle tüttürdüklerini görmüş, iğrenmiş. Anadan üryan(24) parçalanmış elbiselerinin örtünmesini sağladığı kadarıyla bir çalı arkasına gizlenmiş.
Muratlarına erdiklerini sananlar defolup gitmişler, akşamın karanlığı ininceye kadar kan-revan(25) içinde o çalılığın arkasından çıkartmamış bedenini. Akşam evine dönmüş, kenarlardan, köşelerden görünmemeğe çalışarak ulaşmış evine. Babası o hengâmede(26) gördükleriyle, yaşananları dinlediğinde olduğu yere yığılıp yaşamını yitirmiş.
Okulunu bırakmış, annesi, tası-tarağı, neyi varsa toplamış, satmış-savmış ve köyden uzaklaşmışlar beraberce, kimseye haber vermeden. O zamanlar Vatandaşlık Numarası diye bir kavram olmadığından gelip yerleşmişler şehirde bir yakınlarına yakın bir yerlere.
Sonra bedeni şeklini değiştirmeğe başlayınca annesi de kahrından kendini yalnız bırakmış. Evlenip-boşanmış diye haberleri olmuş konu-komşunun ve doğurmuş kızını. Eldekini avucundakini tasarruf etmek mümkün olmamış, bebeği ve kendisi için. İş aramış, bebeğinin olması engellemiş iş bulmasını. Elinden bir şey gelmediği için dilenmek yolunu seçmiş.
Genç kadın özellikle “Dilenmek” derken kızarmış, hıçkırırken başını eğdiğinde suratı kıpkırmızı olmuş.
Sadece; “Dertleşmek için geldim! Hiçbir isteğim-dileğim yok, beyiniz iyi bir insan, Allah ondan razı olsun!” deyip ayağa kalkmak üzereyken karım tekrar oturtturmuş onu ve bizi anlatmak zaruretini hissetmiş;
“Oğullarımdan biri hâkim, diğeri komiser, hanımları da benim gibi öğretmenler, kızlarımdan biri avukat, diğeri ise doktor. Onların beyleri de yüksek yerlerde bürokratlar. Sana bunu yapanların cezalanmasını sağlayabiliriz. DNA testi denilen bir uygarlık testi ile babasını bulabiliriz kızınızın. İster misin?” dediğinde oturduğu yerden telâşla kalkmış;
“Yok! Yooo! Hanımım! Babalık derler, fukaralık derler, yokluk derler, bebeğimi almağa kalkışırlar elimden. Derler. Dayanamam. Razıyım ben bu hayatıma. Ölürsem diye kızıma adresinizi bırakacağım, ben cehennem yoluna düştüğümde, onu bırakmayın yalnız başına. Size yalvarışım, size duam bu.” deyip eşimin elini öpüp handiyse(27) deli gibi kapıya yönelip asansörü beklemeden merdivenleri inmiş koşarcasına, adını-sanını-kimliğini hiç belli etmeden hem.
Karım; “Sinsi(28) bir diş ağrısı çekiyormuşçasına, karman-çorman bir yapıya(29) bürünmüştü” diye tarif etti onun gidişini.
Bir daha ne o anneye, ne de o dünyalar tatlısı kızına hiç rastlamadık, hem aradığımız her yerde, hatta şehrin altını üstüne getirmek bahasına.
Sanırız, iyilik dileğimizin onun için kızını kaybetme korkusu yaratıp kötülük olacağını düşünmüş olsa gerekti. Bizden eğer o günlere ulaşacak kadar yaşayabilirsek, belki de yıllar sonrası için bebeğini kollamamızı isteyebilirdi, kim bilir?…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Cüsse; İnsan gövdesi.
Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
(2) Zılgıt Yemek; Eski tabirle muaheze edilmek, sopa yemişten kötü bir duruma getirilmek, korkutulmak, çıkışılmak, gözdağı verilmesi, kısaca azarlanmak ya da azar işitmek, paylanmak.
(3) Muaheze Etmek; Arapçadan gelip dilimize yerleşmiş, sonradan unutulmuş bir kelime. Anlamı; “Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme” olarak özetlenebilir.
(4) By-Pass; Yan geçit anlamında olmakla beraber kardiyoloji bağlamında kalp damarlarında tıkanık olan yeri ek damarla geçme, atlama, dolaştırma, aşma. Çözüm aynı zamanda stent ya da balonla da gerçekleştirilmektedir.
Anjiyo (Anjio); Anjiyokardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.
Stent; Tıkanmak üzere olan damarın içine konan araç. Kafes.
Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ. Genel kullanım olarak eksik dişlerin yerlerine yerleştirilen ve ağıza takılıp çıkarılabilen tam ve bölümlü olmak üzere iki çeşidi olan dişlerdir. Doğal dişler gibi olmasa da kullanılışlı ve doğal görünümlüdür.
(5) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “ÇARŞAMBALARIMIZ” birkaç dize (özel sözler konmamıştır)
(6) Salâvatlamak; Uğurlamak. “Güle güle” demek. Mezarına teslim etmek.
(7) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(8) Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
(9) Tik, Tikli (Tiki olmak); Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.
(10) Türban; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı.
(11) Müstehcen; Açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız. Göreneğe aykırı derecede çıplak ve örtüsüz. Yüz kızartıcı, cinsel çağrışım yüklü söz ya da anlatım.
(12) Zom Olmak; Çok sarhoş olmak.
(13) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
(14) Şarj Etmek; Akıl etmek. Doldurmak, yüklemek. Elektrik biriktirmek, yüklemek.
(15) Tedirgin Olmak; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar olmak.
(16) Takaza; Başa kakma, serzeniş, sitem etme.
(17) Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.
(18) Şiar; Belirti, emare, iz anlamında olmakla beraber belirli özellikleri birbirinden ayıran fark.
(19) Celâllenmek; Öfkelenmek, kızmak.
(20) Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak. Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.
(21) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
(22) Haz Almak (Yaşamak); Duygunun içinde bulunduğu durum bakımından niteliklerinden biri. Hoşlanma, tad alma. Keyif alma. Acının, acı çekmenin karşıtı.
(23) Espri; Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam. Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz.
(24) Anadan Üryan; Çırılçıplak.
(25) Kan Revan İçinde Kalmak; Her yanı kana bulanmak, ağır yaralanmak, çok fazla kan kaybetmek.
(26) Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
(27) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
(28) Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.
(29) Karman Çorman; Çok karışık, düzensiz, karmakarışık.