“Merhaba!” dediğimde hoş bir benzetme olmadığını bilmeme rağmen, bir Kangal köpeği gibi hırladı sanki sorarken;

“Pardon?!”

Zaman ve mekân uygunmuşçasına;

Güzele bakmak sevap derler, sevaba girmek istedim!” dedim, gülümsemesini beklercesine.

“Bilmiyorum, belki burada okuyorsunuz siz de, ama bir sözü bile doğru dürüst öğrenip henüz adam olamamışsınız!”

“Bakın güzel bayan! Güzel bakmak da, güzele bakmak da(1) bildiğim sözler.  Ben; güzele güzel baktım, sözüm de o amaçlı idi. Gerçekten itiraf etmeliyim ki, sizi ilk kez görüp hakkım olmasa da cesaret ettim. Adam olmamam(2), hatta olamamam konusuna gelince; haklısınız. İnsanların üzerlerindeki çullar adam olmalarının işareti sayılmaz…

Yani zerdüs palan de vursanız eşek yine eşektir(3), eşeklik yine de baki kalan bir miras(3). Her okuyan da adam olmuyor. Evet, okuyorum, son sınıftayım, sizi güzel buldum, hoşlandım, haddimi bilmeksizin iltifat etmek istedim. Dolaysıyla ismime gerek yok, ama iyi dileklerim sizin olsun!”

“Teşekkür ederim, nazikmişsiniz!”

“Etmeyin! Çünkü fark ediyorum ki ben, bir hanzoyum(4). Sorup işaretleyin beni, isterseniz, emin olun fakültede herkes beni kaşarlanmış(5) son sınıf öğrencisi olarak tanır, yeni gelenler hariç…”

Sözü uzatmaya gerek yoktu. Ama Allah var, gerçekten güzel kızdı, ilk kez gördüğüm, hatta saklamaksızın, saklanmaksızın etkilendiğimi itiraf etmem gereken. Çetin ceviz(6), hanımefendi, üstelik de benim gibi paçoz(4) bir çulsuzla ilgilenmeyecek, ilgilenmeyi aklının ucundan bile geçirmeyecek şekilde varlıklı gibi görünen, ama gene de yanılma hakkımı erteleyerek söylemeye cesaret ediyorum, biraz da olsa insanlara yukarıdan bakan(5), hatta burnu büyük(6) (Fiziksel değil)!

“Ay! İlhamım geldi!” deyip bir kenara çekilip şiir yazacak değildim ya! Demin bir, şimdi ikinci saniye! İnsan iki saniye içinde etkilendiğini sandığı biri için şiir döşemeyi nasıl düşünebilirdi ki, hissetmiş olsa bile, ismini bile bilmediği, tanımadığı biri için?

Mezun olmam gerekti. Gerekti de Milli Eğitim, hele ki babası olmayan, yetim birine yardımcı olacaktı da görev verecekti, öyle mi?

I-ıh!

Ender okulu bitirince bursu kesilip, annesinin dul maaşı ile geçinemeyecek, geçinmeye çalışacaktı! Aslında bu o kadar önemli değildi. Ülkemin o kadar boşluk ortada görünürken aydın geleceklerini yetiştirmek için öğretmenlere ihtiyacı mı vardı?

Ensesi kalınların dürtüklemeleri ile dini eğitim alan, ancak çağdaşlıktan, laiklikten nasibi ve eseri olmayanların sığışıp doluştukları okullarda eğitimin düzeninden, düzeyinden, düzgünlüğünden bahsetmek mümkün müydü? Ya da ne kadar mümkündü?

“Hey! Sen okuyup okulu bitirmeye, yani mezun olmaya mı çalışıyorsun, siyaset mi yapıyorsun arkadaş, kendine gel bre!”

Aslında tesadüflerin yabancısı değilim! Öyle meşhur olmak için sık sık âşık olmak mecburiyeti yaşayan yeni yetmeler gibi bir huyum da yok, daha doğrusu bugüne kadar böylesine bir duyguyu yaşadığımı bile hatırlamıyorum, yani tomrukluktan sıyrılıp da odun, kerestelik halde bile olamamış!

Aslında sevgi ile aşkı ayırabildiğimi zannederim. “İnsan sevebilir, hem sık sık, ama yaşamda yalnızca bir kez âşık olabilir!(7)” diye düşünürüm.

Şıpsevdilik(4) aklımın ucundan bile geçmez! Denemek bile gereksizdir, bu nedenle “Geç bir kalem!” demek geçer içimden. Ateş söndü, çak bir kibrit daha!

I-ıh!

Bu benim düşüncem, yaşam tarzım olamaz.

Şimdi zamanı değil, ama bir gün mutlaka ve mutlaka âşık olacağıma inanıyordum. Bu…

Bugün…

O güzel baktığım, güzel kız olabilir miydi, sakınmaksızın iç sesim(6) itiraf etmeye çalışmıştı ya bana? Olağan dışı olaylardan sonuç çıkarmaya, sonuca ulaşmaya çalışmak? Yok! Bu; benim tarzım, yaşamıma uygun bir davranış biçimi değildi, peki niye hâlâ “Dedim ki, dedim ki!” diyerek kendi kendime de olsa zırvalıyordum ki?

İstiyorsam ki, içimden geçen de o kıza âşık olmaya hazır olduğumdu! O halde onun da bana yönelmesi için tüm gücümle gayretli olmalı, çaba göstermeliydim. İçimde oluşturduğum geçici bir heves değildi, başlangıcımda başarısız görünmüş olsam da.

Da…

Ya varlıklıysa? “Benim etim-budum ne?” demeyi, elini uzatmayı bir kenara bırak, yanımdan geçmeye bile tenezzül etmezse(5)? Annem ve bakmaya zorunlu olduğumuz anneannem dışında kimsem yoktu; amcam, dayım…

Babamı yitirdikten sonra kimsesiz ve hiçtik…

Ne babadan, ne dedelerden destek kalan, üleşilecek bir şeyimiz ve üleşecek kimsemiz yoktu (Daha doğrusu; “Yok muşmuş!” demek gerekli!) Bunu ne babam söyledi, ne de ben sormaya cesaret ettim, zaten görünen köy kılavuz ister miydi?

Yaşamda, üniversiteye başladıktan sonra, çok dar ve kıt imkânlarıma rağmen en büyük tutkum tiyatro, sonra da sinema idi. Kahvaltı etmez, yemek yemez, maça-muça gitmez, ama mutlaka tiyatro ya da sinema için kendimi ödüllendirirdim. Sosyeteler dâhil bu konularda herkesle sohbete girer, girebilirdim. Gene de bu konularda yarışma programları olsa katılamazdım, çekinmek önemli bir konuydu benim için, yanlışlardan korkmak da…

Ayrıca şu gerçek ki, her insanın bir hoşlanma, zevk alma kapasitesi, sevgisi, ne bileyim adlandıramadığım bir şeysi olsa gerek. Çünkü tiyatro, sinema sevgim, zevkimin aksine opera benim ilgi alanıma girememiş, sanırım ilk denememden sonra ikincisi olmamıştı, yalandan medet mi umayım(7) yani?

Bu konuda tek prensibim; balkon-salon, tek-çift numara ayrımı yapmaksızın hep ortalardan ve daha ucuz olduğu için genelde balkonlardan alırdım biletimi. Çünkü geciken hele ki cüsseli ve ayağa basma konusunda üstün başarısı olan pehlivan tipli insanlardan yıldığım(5) kadar kimseden yılmamıştım.

Gerçi bu savunmam da çok zaman işe yaramazdı. Okuma-yazma bilmediği için tek numaralı bilet alıp da kontrol etmeksizin çift no sıradan girip tek sıra numaraya kadar ilerleyen çok kişiyle karşılaşmışlığım vardı, gene de hepsi kibar insanlardı; çok kez sadece benim değil, diğer ayaklarını ezdikleri insanlara da; “Pardon” diyorlardı, şekle göre sözü “o” harfini bir miktar uzatarak ve doğal olarak kapsamlı bir şekilde ağızlarını, pardon dudaklarını yayarak…

Genelde tiyatro-sinema kritiklerini okuduktan sonra alırdım biletleri, çünkü şarkıdaki gibi idi; “Sad movies always make me cry…(8) Gel de şiiri döşeme şimdi?

“Zengin kız – fakir oğlan… Ve aşk… Bu olay…
Veya oğlan zengin... Değişim kolay,
Biraz hüzün, az neşe ve Ah! Ah! Ay! Ay!
Sonuç; ‘Sad movies always make me cry!’

Belki kız sever, belki de tersine,
Karışılmaz âşıkların derdine,
Aileler girerse birbirine
Bil ki; ‘Sad movies always make me cry!’

Kıza karşı çıkar baba; ‘Hayır!’ der,
Oğlan kız için dağları deler!
Kız kahreder (belki), intihar eder
Çünkü ‘Sad movies always make me cry!’

Belki zelzele olur, çıkar yangın,
Belki kıza rastlar bir kurşun çılgın,
Sel, çığ, kaza... Ve olur insan dalgın?!
Of! Of! ‘Sad movies always make me cry!’

Yorgan yakılır, bir pire-hiç için,
Sebep yaşanır, belirtilmez niçin?
Her şeyi yok sayıp, bir kalem geçin
Zira; ‘Sad movies always make me cry!’

Belki kıza vardır önce göz koyan,
Belki de oğlanın aslıdır çoban,
Bir de söylerse dostlar yalan dolan
Oy! Oy! ‘Sad movies always make me cry!’

Ana hüzünlü, abla-kardeş dertli,
Çevre heyecansız öylesi sert ki,
Kahramanlarımız -malûm- bir mert ki
Gör ki ; ‘Sad movies always make me cry!’

Dahası kız bir ara kanser olur,
Oğlan gurbete gider, ilaç bulur,
Eş-dost araya girer, verir huzur
Ve de; ‘Sad movies always make me cry!”
(9)

Onunla basketbol antrenmanı yapmak için spor salonuna gittiğimde karşılaştım bir kez daha. Salonun bir köşesinde de o ve arkadaşları idman yapıyorlardı, kıyafetlerinden anladığım kadarıyla sanırım tekvando(10) olsa gerekti sporlarının cinsi, hepsinin kemerlerinde farklı ve fakat tek ve aynı renklerde kemerler olmasına karşın onun kemeri kırmızı-siyah karışık renkli bir kemerdi(10). Ben bu durumda ihlâstan sonra Kevser okumuş gibi şaşkın kalmıştım(11), az bir süre için de olsa.

“Beni Allah korumuş, korktum valla!” dedim, yanından geçerken. Arkadaşıyla çalışmasını bırakıp bana yöneldi. “Anne!” diye bağırmama gerek yoktu, hem ne demişlerdi, “Yiğitliğin % 99’u kaçmak!” zaten % 1 şansım yoktu ki! Ben kaçtım, o peşimden yürüdü, galiba yorgun olsa gerekti, yoksa beni çiğ çiğ yerdi(5)! Ben durunca, gene de;

“Korkma! Dövmeyeceğim! Hadi git, bağışladım!” dedi.

“Allah razı olsun!” demek için yavaş yavaş yanına sokulmayı denemek istedim, öfkesi burnundaydı(6), vazgeçip, korkmamışım gibi(!) potalara doğru arkadaşlarıma yöneldim!

İdmanı bitirdim, kaşarlanmış, leş gibi terlemiş bir sporcu olarak. Sanırım o duşunu almış, çantasını sağ omuz üzerinden sırtına almış bir şekilde karşımdaydı.

“Sen bir kartalsın, üstelik ilgini de hissettirdiğin, benim gibi bir serçeden mi korktun Ender?”

“Ben seni bilmiyorum. Üstelik ‘Ağabey’ demen gerekirken sadece ismimi söylüyorsun, neden?”

“Eee! Madem bana, önderlik etmek ister gibi ‘Merhaba!’ dedin, onu da siz bilin yaşça-başça benden büyük, ama benden öcü gibi korkan Ender Ağabey!”

Doğrusu bana korkmak yakışmazdı, ya gerçekten severdiysem şu kadar kısacık başlangıç sonrası, bir ömür sürsün dileğiyle, tüm sorulara boş vererek değil, baş aşağı ederek(5)? Gerçekten mezuniyetime çeyrek kala böylesine sonu acı bitebilecek bir film senaryosu için hazır ve hazırlıklı değildim.

Hoş! He! Şimdi? Ha da sonra? Bir gül yerine papatya, bir yemek ısmarlama yerine, simit arası gravyer peyniri, esprisi eksik ekmek arası çorba ikram ederek mi gönlünü alacaktım ki züğürtlüğümle? Kargaların gülme haklarını kullanmalarına izin veremezdim (Öteki, “Bilmem nereleriyle gülmek!” sözünü etmek, istemedim)!

Üstelik ben kimdim, o kim? Gerçek anlamda pelesenk(4) olmuş bir deyimle, o her ne kadar benzeşimi yalnız işaretlemiş olsa da, o bir kartal-şahin, ben bir karga-saksağan, o gül dalında gonca, ben sahrada kaktüs idim(12), aykırı, kendi adıma kusur dolu ve huzursuz.

Bunun anlamı; bundan sonrasının benim için karanlık bir yaşamın müjdesi olabilirdi. Çünkü inancıma göre, insan bir kere âşık olabiliyor ve kendime bile dürüst olmaksızın bu hakkımı kullanıyorduysam, etkilenmem tepkisizlik olarak şekillenmişse, Newton’la(13) Lavoisier’le(14) dalaşsam(5) bile yaşamadan ölmüşüm demekti.

O halde bedene de ihtiyaç duymamalı bedenimden vazgeçmeliydim, üstelik üniversiteyi bitirmeye bile çaba göstermeden.

Gerçekten, gerçek miydi yaşadığım, ya da yaşadığımı zannettiğim. Ben, beni bilip, ismini dahi bilmediğime âşık, boş, bomboş, boşluğu hak eden ceset olmaya hazır biri miydim?

Sulu sepken(6), neyin zırt dediğini bilmediğim, bilip öğrenmeyi bile istemediğim kar artı yağmur karışımı nedeniyle aptalların, salakların bile sokağa çıkmaya üşendiği bu kış akşamında cebimde tiyatro bileti, tiyatroya gidip-gitmemek kararsızlığı içindeydim.

Beni heveslendiren bir arzu, itekleyip yönlendirmeye çalışan, üstesinden gelemediğim heyecanlı bir duygu vardı içimde.

Atla deve değildi ki, insan eğer hobi, alışkanlık ya da zevklerine değer veriyorsa tiyatroya gitmek için de bir sabah kahvaltısından, hatta öğle yemeğinden, dönerken de akşam yemeğinden feragat edebilirdi(5), oruç tutmuş gibi gidip-dönmek için taksi tutarak…

İn-cin top oynayan(5) caddelerde taksi geçmiyordu, sadece içi boş şoförleri memur olan belediye ve cesur halk otobüsleri dışında. Gerçekten ne kedi-köpek, ne kanat sesi vardı, açlığa talim ediyor olsalar gerekti, bozacılar ise fazla mesaiyi uygun görmemiş olsalar gerekti bu akşam.

Sadece doğalgazın ulaşamadığı yerlerde bacalardan yükselmeye çalışan sülfür dolu dumanları bastırıp yıkamaya çalışan yağmur ve yere inince de mazgallara sülfürik asit şeklinde ulaşmaya çalışan dereler vardı ortamda görünen…

Taksi durağına ulaştım, centilmen şoförler ekmek kaygısı düşünmeksizin soba başında isteksizdiler, hatta öyle görünüyordu ki, meyhane kurgusu gibi görünse de; “Ne olacak bu memleketin hali yav?” şeklinde konuşmayı bile enerji kaybı olarak düşünüyor olsalar gerekti.

Mızmızlandılar(5) önce, hele ki iş-güç değil de konu tiyatro görünümüne bürünmüş olarak şekillenince. “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” başlangıçlı bir konuşma yapmama, onların da; “Yoo!” demelerine gerek kalmadan biri kibarca yerinden doğruldu; “Buyurun!”  dedi, sanırım bu arkadaşın benim öğle orucum için ayırmayı düşündüğüm paraya ihtiyacı olsa gerekti!

Ancak, Şoför Dinlenme Tesisinde söylemimin gerçekliğine inanmamış olsa gerek ki, “Altındağ Tiyatrosuna” deyince; “Git işine be arkadaş!” dercesine yüzüme anlamsızca bakışına doğrusu akıl erdiremedim!

Vakta ki(6); ben arabadan indiğimde dönüşü için uzun soluklu havasında bir müşteri arabasına yönelince keyiflendi galiba garibim…

Eser güzeldi, değerliydi, sanatkârlar eserin hakkını vermişlerdi. Çıkışta yol-iz bilen efendi insanlar, gidecekleri yönler için, boşluklarına göre anons ederek birkaç aile ve hanımları arabalarına alıp götürmüşlerdi, otobüsler servislerini kesmiş, taksiler şoförlerinin nefeslerinin buz tutmaması için sokağa çıkmamışlardı, ya da çıkmıyor, çıkamıyorlardı galiba.

İnler-cinler de top oynamayı, işlerini-güçlerini bırakmışlar, akşam yemeğinden de vazgeçen beni ve arta kalan bizleri hacıyolu bekler görünümlü beklemeye almışlardı. Gerçekten de bu senenin cinleri saygısız ve oldukça edepsizlerdi! Çünkü tiyatronun çatısı altına sıralanmış bizleri umursamıyorlarmış gibi bir his yaratmışlardı bende.

Derken iç ışıkları sönük bir minibüs dolmuş geçti önümüzden. Sonra duruverdi ilerilerde ve geri lâmbaları yanmış olarak sığınağımız bölümüne kadar geriledi. Otomatik kapıyı açıp bağırdı şoförü;

“Bu vakitten sonra buradan taşıt geçeceğini sanmıyorum. Biz Yenimahalle’ye gidiyoruz. Sizlerden isteyenleri, bir otobüs, dolmuş durağına ya da Ulus’a bırakayım, oradan taşıt bulmak konusunda daha şanslı olursunuz!”

İstisnasız hepimiz doluştuk, bayanlar oturdular, hatta bir iki yaşı ileri görünen erkek kardeşler de. Ulus’ta çoğu indi, teşekkür ederek, para verme teklifleri sükûnet ve nezaketle reddedilerek.

“Zaten yolumuz üzeriydi, kardeşim ve ben sizleri sırtımızda taşımadık ki!” denerek.

Şoförün siması yabancı değildi bana, ama itiraf etmeliyim ki, hakkım olmamasına rağmen, “kardeşim” dediği yanındaki genç kıza şöyle göz ucuyla bakınca yüreğim yerinden fırlayacak gibi oldu, iflâh olmayacak(5) bir şekilde.

Umudum yoktu, umutsuzdum, gökte aramıyordum ki ümidimi kırmış olarak tekvando güzelini, yerde bulduğuma sevineyim. Üstelik bu tesadüfün Tanrının bir lütfu olduğundan nasıl emin olabilirdim ki? O genç kız bana; “Git başımdan!” dememiş, “Başından çekilmem için!” koca salonda peşimden kovalayarak yardımcı olmuş, hem de “Korkma! Dövmeyeceğim!” şeklinde itiraz dilekçesi vermeme gerek bırakmaksızın tehdit etmiş, korkutmuştu beni!

Tüm düşünceme rağmen kırık bir umutla da olsa o genç kızın ağabeyi olarak görünene baktım, takdirle;

“O kadar insanı arabanıza bindirdiniz ve para almadınız!”

“Kiminin parası, kiminin duası, derler. İşte olmadığım zamanlar benim tercihim hep duadan yana olmuştur…”

“Üstelik benim bulunduğum yerden dolmuş şoförü gibi de gözükmüyorsunuz! Ayrıca Yenimahalle yolunda değil de bir başka yerde bir başka kimlikle görmüş gibiyim sizi…”

“Bu minibüs aslında amcamızın oğlunun, kaba söylemle emmioğlunun yani. Amcaoğlu hasta olursa, işi çıkarsa, çoluk çocukla ilgili bir çözüm gerekirse, ya da böyle ağabey kardeş bir yere, tiyatroya gitmemiz gerekirse, nadiren de olsa bugün olduğu gibi ben de kullanıyorum. Ben üniversitede son sınıftayım, adım Nadir, kız kardeşim bu sene başladı…”

İç sesim; “Ne olur onun adı ne, onu da söyle! Hiç olmazsa hayallerimde ismiyle anayım onu, nasıl olsa rüyalarıma girmez!” diyordu, Nadir sözlerine devam ederken, benim düşünceler dolu suskunluğumda.

Sporla ilginiz varsa, bana bir yerlerde rastlamışsınızdır, övünmek istemem, ama ülkemde ve uluslararası müsabakalarda siyah kuşaklı olarak tekvando konusunda başarılarım var. Benden özenip kız kardeşim de meraklandı ve başladı bu spora kardeşim de. Bugün olmasa da bugün yarın o da siyah kuşağa bürünüp müsabakalarda benim gibi boy göstermeye başlayacak, inanıyorum.”

Israrla ve özenle kardeşinin adını söylememek için direniyordu, söylemek istemiyordu yahut.

“Kusura bakmayın, ama içimden geçeni söylemezsem olmaz! Kız kardeşinize şöyle yan gözle bakan biri olsa…”

“Ha! Ha! Ha! Bu sadece bir savunma sporu, kavga-dövüşle ilgisi olmayan. Üstelik kardeşim karıncayı bile incitmekten çekinir, ama sözünü de sakınmaz…”

“Neyse yardımınız için teşekkür ederim, sohbetinizden de yararlandım. Gene de iki tekvandocu kardeşle bir arada bulunmak riskli, ben sizce uygun bir yerde ineyim, neme lâzım?”

“Yağmur, o andaki gibi olmasa da gene de devam ediyor, üstelik ne güzel sohbet ediyorduk. İyi ki biz de tiyatroya gelmişiz, bak görüştük, tanıştık, siz de adınızı söylemek istemez misiniz? Bakarsınız bir diğer tiyatro seferinde yeniden karşılaşabiliriz! Olmaz mı, olur tabii!”

“Bak Nadir Kardeşim! Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş! Adım Ender! Ben de üniversite son sınıfta öğrenciyim. Siz beni ilk köşede bırakın, evim yakın, ekmek de almam gerek, fırın açık, unutursam annem kulağımı çeker, bakarsınız bir sonraki karşılaşmamızda size karşı kulaksız görünmek istemem!”

“Espritüel(4) mişsiniz de! Bir sonraya umarım tekrar karşılaşırız!”

Benim vermeye çalıştığım mesaj; “Beni Allah korudu adını bilmediğim güzel kız, senden uzak duracağım, ama unutamayacağım da kesin olarak belli…” şeklindeydi.

Okulda birkaç gün gözükmemeye çalıştım ortalıklarda, sanırım o da birkaç gün görmemeye çalıştı galiba beni. Gayri resmi(6) anlaşmış gibiydik, eğer yeni bir eserden haberim olmamış olsaydı.

Şeytan dürtmüştü galiba. Ya da kendim kendime söz vermeme, “Hayır, dövüş sporu değil!” denmiş olsa da şu veya bu şekilde dayak yeme riskim olmasına rağmen bir tiyatro eseri için iki adet önümdeki sıra için, bir adet de o iki arkasındaki sıra için olmak üzere kendime bilet aldım ve onu takip edip cesaretle karşısına dikildim;

“Merhaba ismini bilmediğim Nadir’in kardeşi!”

“Efendim Ender Bey kardeşim!”

“Peki! Öyle olsun! İddialaşmam hayırlara vesile olmayacak(5). Hakklarımı ve haddimi bilmeksizin, yeni bir oyun için size ve ağabeyinize bilet aldım. Kendime de. Eğer sizi eserde görürsem, tekrar karşınıza çıkmak için cesaretim olacak. Buyurun lütfen!”

“Beni tiyatroya davet edecek kadar samimiyeti nasıl edindiniz, bilemiyorum. Beni saygısız davranmaya mecbur etmeyin lütfen! Sizi benim bildiğim gibi ve kadar ağabeyim de biliyor, bir yanlışlık olsun istemem. Terbiyem müsaade etseydi, biletleri yırtarak iade etmek isterdim, en basitinden suratınıza fırlatırdım! Ama yalan söyleyeceğim. Ben o eseri daha önce izledim!”

Evet, istekli bir yalandı, sezon için yeni bir eser ve bana göre henüz gidilip izlenmesinin mümkün olamayacağı bir başlangıç devresindeydi. Bilet almak için bir süre ve erkenden gişe önünde nöbet tutmak kaydıyla.

“Anladım! Hiç olmazsa, benimkini de alıp üç arkadaşınıza vermeyi denemek istemez misiniz?”

“Bayram değil, seyran değil, demez mi arkadaşlarım, gökten üç elma düştü masalı gibi? Hadi kardeşim işinize, okulunuza, sınıfınıza, ya da her neresiyse, oraya gidin! Ben okuyacağım, henüz başlangıçtayım. Derslerinizde hocalarınız size ‘Her kuşun etinin yenmeyeceğini(15) öğretmemiş, ya da siz öğrenmemişsiniz galiba! Ha! Önemli değil! O akşam ağabeyim birkaç kez tekrarladı, ama demek ki önem vermemişsiniz, aklınızda kalmamış, adım; Nadide!”

Cevap vermemi beklemeden sırtını döndü.

En yakın arkadaşım Uğur’du. “Gel!” dedim, bahçeye itekledim onu, bendeki fevkalâdeliğin(4) farkındaydı, soran gözleri ispat etmişti, kanepeye oturunca dile gelmeye zorladım kendimi;

“Eee? “ dedi sadece.

“Nadide isminde fakülteye yeni başlayan güzel bir kıza bağlandı gönlüm. Ama bir tebessüm bile eksik yüzünde. Hatta nefret dolu gibi gönlü. Bakma öyle, nefretle sevgiyi ayıran çizgi çok inceymiş(16) de, falan da falan! Halamın bıyıkları olsa amcam olurdu, öylesine tezat(4) bir yapısı var! Karşılaştım, ilgilenmedi bile…

Karşılaştım, ağabeyi vardı yanında. Tiyatro için onlara bilet aldım sonrasında, reddetti. Ne yapacağımı bilemiyorum. Üstelik şiddetli tepkisi uzak duramayacağım kadar yakınlaştırdı beni kendine. Galiba ömrümü adayacağım biri olacak kadar seviyorum onu. Mezun olup defolup gideceğim buralardan, ama unutmam asla mümkün olmayacak, herhalde böylesine bir şekilde tükenip gideceğim…

Senden ricam; bundan sonra benden ne köy, ne de kasaba olacağı. Defolup kaybolduğum zaman sadece…

Yok! Yok! Öğrense ne olacak ki? Sana da anlatmadım say, ama biraz da olsa beni bilen biri olarak seninle konuşmakla rahatladığımı sanıyorum…”

Ne konuştuğumu, teessürle söylediklerim dışında neler zırvaladığımı hatırımda tutamadığımı Uğur sorunca afallayarak(5) cevapladım.

“Peki, biletleri ne yapacaksın?”

“Gidersen beraber gidelim, arkamızdaki tek koltuğu da bir arkadaşa veririz…”

“Peki, o bileti vereceğimiz arkadaş, senin de düşündüğün gibi; ‘Bayram değil, seyran değil…’ demez mi? Üstelik neden bu kadar çabuk pes ediyorsun ki? İstersen aranıza girmeye, niyetini yabancı bir gözle tartmaya çalışayım mı? Ya da sınıftaki kız kardeşlerimizden biri ilâç olarak ağzını arasın mı?”

“Yani ‘rezil ol(5)!’ demek mi istiyorsun? Hayır! Bin kere hayır! Ben kendi çabamla gönlünü almakta başarılı olamamışsam, senin sizlerin himmetlerinizi nasıl kabul eder ve sonuçta mutlu olabileceğime inanırım ki?”

Uğur vazgeçti (galiba, bana göre), suskunlaştı, gene de “Sakın ha!” diyerek ikaz etmeyi bir borç bildim!!!

Evet, “Gayri resmi anlaşmış gibiydik!” demiştim. Eğer kantinde beni bilen Uğur ve diğer bir arkadaşla oturuyor, benim suskunluğumda, Uğur’un dinliyor pozisyonunda arkadaşımızın belki de benimki ile eşdeğer konuşmasını dinliyor gibi olmasaydık, mezuniyetime kadar küskün yaşamım ve yalnızlığım devam ediyor olacaktı.

Başımıza dikilip doğrudan doğruya sorgular gibi ismimi söyledi Nadide;

“Ender! Sohbetinizi böldüm, ama bana ne zaman vakit ayırabilirsin, ona göre bekleyeyim seni!”

“Neden, daha fazla ezi…”

Uğur, dizimi tekmelerken söze karıştı;

“Oğlum, yerinden doğrulup kalksana, bir hanımefendi sana, lâf söylüyor, kazık gibi duruyorsun, senin aile edebine(4) yakışıyor mu? Hanımefendi, arkadaşım daldı birden, hemen…”

“Evet Nadide! Hemen!” dedim, nutkumun tutulmasına(17) aldırmaksızın, dizimin acısına katlanarak ve emir demiri keser, modunda doğrularak.

Uğur’un yanındaki arkadaşının kendi derdinden uzaklaşmışçasına; “Hayırlı işler!” demesini umursamak içimden gelmedi, belki anlamını bilmeyen Nadide de sözün üzerinde durmadı.

“Oturalım mı bir yerlere?”

“Hayır! Ben öcü müyüm, yamyam mıyım ki, tesadüfün mutluluğunu yaşatmaya çalışmak yerine, lâf çarpmalar…”

“Güzelsin! Aklımı çeldin, bırak seni sevmeme, yakınlaşma dileğime bile sırt çevirdin, izin vermedin, ismini bile ancak neden sonra afiyetle fırça yerken öğrendim. Senden korkmadım, ama çekindim, tavrın ürküttü beni, seni ummaya bile hakkım olmadığı için kenara çekildim…

Şöyle bir düşün Nadide, sence de sana bir el uzatıldığında, o el hiçbir tepki verilmeksizin gibi ‘Hayır!’ anlamında iteklense karşındakine saygı duyman, bu nedenle de kendini karanlığa iteklemen doğru olmaz mıydı?”

“Ben peşinden koşarken; ‘Dövmeyeceğim!’ derken gereken mesajı verdiğime inanıyordum. Duymamak, güvenememek, daha da önemlisi inanamamak senin kusurun!”

“Suçlu benim, öyle mi?”

“Anlamamışsan, anlamak istememişsen ben miyim yani? Haydi, oturalım bir yerlere, bana çay ısmarla! Adımı biliyorsun. Ben de seni biliyorum. Son sınıftasın, mezun olup gideceksin, anlat bana seni, beni bırakıp gitmeden, beni unutmadan önce seni tanımama hem fırsat, hem izin ver!”

“Sözlerinin arasına ‘Unutmak!’ fiilini yerleştirmeye çalışmasan olmaz mıydı? Tüm yaşamım boyunca bir kere bile kör olmadığıma inandığım tek bir an yaşadım, o an seni gördüğüm ilk andı. Sana karşı duygularımda ve kanaatimin görünümünde de yanıldığımı o an anladım. Çok güzeldin, benim sana yakışmam asla mümkün değildi, ispat da ettin zaten sözlerinle, davranışınla…

Seni görüp de sana yakınlaşma şansımı bir kere daha deneyip, sonrasında ‘Dövmeyeceğim!’ şeklindeki sözlerini anlayamam benim suçum ve uzaklaşmamın emri gibiydi bana göre. Minibüste kalbimin aşırı çarpması senden uzak olamayacağımın ihbarı idi…”

“İnan hissettim o gümbürtüyü, belki ağabeyim de hissetti, onun için saklamadım ağabeyime seni. Elimi uzatmamın gerektiğini ağabeyim anlattı, ama ben gene tiyatro biletlerini kabullenmeyip kapris yapmayı(5) yeğledim(5) ve bil ki ağabeyim, senin tarafında…

Bunun için de ben arkadaşlarının yanında doğrudan doğruya sana ismini söyledim…”

“Allah razı olsun Nadide. Duygularım bir kenara, çok güzelsin, iyisin, merhametlisin de, bana bu şekilde elini uzattığın için. Ama ben haddimi ve haklarımı biliyorum. Sen bir meleksin, hepimize iyiyi, güzeli, doğruyu anlatma amaçlı bir güzel olarak Tanrının yeryüzüne sunduğu, sadece bana ait olmayacak kadar büyük, kocaman…”

“Saçmalama(5)! Beni gözlerinde o kadar büyütme, senin sevgine aynıyla cevap veremezsem ölürüm ben! İster misin? Benim azıcık zamana ihtiyacım var. Bunu ver bana! Asla uzaklaşma, uzat elini her sabah bana, beni özlemiş olarak. Yolumu bekle, akşamları ayrılırken ıstırap çektiğinden emin olayım…

Sev beni, hem çok çok, çoktan çok, ama tapma bana. Seni sevmemi, seni çok sevmemi, sensizliğe tahammülümün olmayacağını anlatma, emret bana! Rüyalarımda sar, sarmala, kucakla, öp beni. Hayallerine sınır koyma, hayallerinin içinde olayım hep. Sen de aynıyla benim hayallerimde yer al, çıkma asla hayallerimden…”

Beni hâlâ sevemediğinin delili, içindeki şüphelerin varlığı değil miydi bu sözler? Olgun karşılamalıydım, onun önünde koskoca bilemediği, emin olamayacağı bir dört yıl vardı, benim için vazgeçmemesi gereken, vazgeçmesini isteyemeyeceğim. Hem mantıklı olmam gerekirse, niçin ve neyle? İki çıplak, ancak bir hamama yakışırdı(18), bilinen söz!

“Bir saniye…

Bir saniye…

Bunları, tüm söylediklerinin hepsini yaparım ben, sen asla gayret etme bunlar için. Sen, seni ilk gördüğüm andan beri bendesin. Söyleyememiştim, söyleyemiyordum, cesaretlendirdin beni; ‘Seni çok seviyorum!’ Nadide!”

“Biraz sabret! Ben daha küçüğüm. Bana sevgiyi anlat, öğret, bir akşam karanlığında utanmama, çekinmeme imkân bırakmaksızın, sarmayı, sarılmayı, koklamayı, nefeslerin nasıl üleşildiğini, öpmelerin nasıl bölüşüldüğünü göster, anlat bana, tarif et!..

Günde en az üç…

dört…

beş…

Yok! Yok! Yüzlerce, binlerce kez beni sevdiğini söyle, ‘Seni seviyorum!’ de, dolu dolu, tükenmeyecek gibi. Ki; ben de dünyaya niçin geldiğimi, niçin var olduğumu anlayayım…

Yok! Yok! Artık sabırlı değilim. Vakitlere, boş ve boşa geçecek bir zamana(19) tahammülüm yok! Ender! Ender’im! Nadide seni seviyor, ölünceye kadar da seni sevmekten vazgeçmeyecek! Bilmen gereken bu!”

“Dünyada en güzel şey; duyguları paylaşmak olsa gerek! Tanrı bizi karşılaştırıncaya kadar gecikti, bana göre. Ama gerçek şu ki; biz Tanrıya yardımcı olmayı geciktirmedik, ağabeyin taşıt sıkıntısı çeken topluluğa yardım etme amacıyla o gün tiyatro önünden biz gariban tiyatro severleri alıncaya kadar…”

“İtiraf etmeliyim ki, o kalabalığın içinde seni görünce, yerimden fırlamayı erteledim,  yüreğim cız ederken(5); ‘Ağabey! Geri dönelim, alalım şu garibanları gidecekleri yerlere kadar’ diyen bendim. O an sen benim garibanımdın, belki de senin için ben; ‘Hiç!”

“Öyle deme Nadide! Ben bugün yaşamaya başladıysam, demek ki milât o gündü benim için. Eğer ölmezsem hem o günü, hem de bugünü yaşamımızın ve başlangıcımızın ilk günlerimiz olarak kutlayacağımızı vaad ediyorum sana. Tanrıya duam; bugünleri bundan sonraki günlerde hep seninle beraber kutlamak…”

“İnşallah! Ama bir saniye! Sen gizli-saklı bana evlenme mi teklif ettin şimdi?”

“Yok, daha neler? Sözün gelişi; elini tutmadan, gözlerine bakmadan, yalvarmadan, mutlu olduğunu hissetmeden, ağabeyinden ‘Vay! Sen benim kardeşimi bana sormadan nasıl alırsın?’ diye sopa yemeden seni nasıl sahiplenirim, böyle bir davranışım olur, olabilir ki?..

Ahanda şu anda annemi, anneannemi bile sessizleştirdin zihnimden, onlar isteyecek seni bana, unutma!”

“Seni seviyorum, dedin. Ben de; ‘Ben de seni seviyorum!’ diyerek tasdikledim. Bundan ötesi için ne var? Mecburiyet mi?”

“Var! Mezun olacağım ve seni bekleyeceğim. Yeter ki oku sen ve asla sağlığını ihmal etme, benim için değil, kendin için. Uygun gördüğün anda seni annemle ve anneannemle tanıştırmak istiyorum, yaşarlarken. Ha! Sen de beni ailene göstermek, tanıtmak istersen görücüye çıkar(5) pozisyonda istediğin an, hazırım. Ve bana izin ver; sana ‘Sevgilim’ diyeyim!”

“Sevgilim değil misin koca adam? Yoksa beni önümüzdeki tüm günler, aylar, mevsimler, yıllar için sevgili olarak kabul etmemek gibi bir düşünce mi geçiyor aklından!”

“Mümkün mü, aydınlığım, gündüzleri güneşim, geceleri mehtabım olarak? Ve aklımdan geçirdiğim düşünceler var Nadide, benimle evlenir misin?”

“Hemen mi? Yanlış değil mi?”

“Hayır! Hazırlık yapmam! Gerekli izinleri almam, seni, bizi ailelerimizi hazırlamam ve o günü yaşatmak için sabırlı olman, benim de bu sabırlı olma süresi içinde ağzımı açmayıp sır vermemem gerek!”

“Yani sürpriz mi?”

“Bilemiyorum, verilecek izine bağlı, hem acele etmeye gerek yok!”

“Peki! Ben de söyleyeceğin ana kadar sormayacağım, heveslenmeyeceğim, merakla ve merak içeren sorular sormayacağım!”

Aslında güzel olacağına inandığım bir mizansen(4) peşindeydim, herkesin hoşlanacağını düşündüğüm, hatta emin olduğum, biraz da olsa masraf edeceğim, aklımdan geçse de. Ne yapayım, borç-harç alır, askere gidinceye kadar da amelelik dâhil; “Ne iş olsa yapardım abi!”

Konu son sınıf yıllığı hazırlayan arkadaşlara Uğur’un yardım etmesi ve bizim bölüm için çarpıcı soruların hazırlanması idi. En önemli sorulardan biri; “Arandıklarında nerede bulunurlar?” sorusu idi ve Uğur bunun için benim ismimin hizasına; “Tiyatroda” notunu düşmüştü.

Bir diğer arkadaş da meslektaş olmasam “Turist” olacağımı üfürmüştü(5). Arkadaşım bir burs kazanıp yurtdışında bir süre kaldığım için yakıştırmış olabilirdi bana bu unvanı. Gerçekten yememiş, içmemiş, okumuş, çalışmış, öğrenmeye ve başarabildiğim şekilde adam olmaya ve lisanımı pekiştirmeye çalışmış ve çok yerlere gitmiş, gezmiştim.

Gerçekten “Yazsaydım derdimin ben bir tekini(20) değil, yaşadıklarımı, gezip-gördüklerimi yazabilseydim herhalde bir anı defteri şeklinde kitap olabilirdi, eğer not alıp yazmak gibi bir meziyetim olsaydı.

Neyse, konumdan uzaklaşmayayım. Maksadım; eşim olmasını istediğimle, bir tiyatro eserinin açılış sahnesinde, depodan edindiklerimizle iki-üç dakika içine sığacak bir evlenme töreni sığdırmaktı.

Ulaştığım tüm müdür ünvanlı ve tavırlı büyüklerim, “Zor ve bizi aşar” tereddütleriyle çekimser kalmışlar, gene de “En büyüğe kadar ulaşmaya gayret et!” diye nasihat etmişlerdi. En büyüğe ulamak için önce küçüklerden başlamak gerektiğinin bilincindeydim.

Devlet Tiyatroları? Cumhurbaşkanlığına bağlıydı ve yol yakınken girişimde bulunmamanın en hayırlı iş olduğu gözüküyordu ufukta.

Gene de ufaktan ufaktan Devlet Tiyatroları Genel Müdür Yardımcılarından birine, oradan da doğru oturup doğru konuşarak Genel Müdüre ulaşmamı kim engelleyebilirdi ki? Hele ki sabır denen şeyden bende bir miktar varsa?

Tiyatroya meraklı bir son sınıf öğrencisi, ancak tiyatroyla yakından-uzaktan ilgisi olmadığımı bilen Genel Müdür Yardımcısı lütfetti kabul etti beni odasına, günlerden birkaç gün sonra, inatla beklediğimi öğrenmiş olarak herhalde.

Odasına girdiğimde ayağa kalkmadan döner sandalyesinde dönerek; “Anlat!” dedi. Üstelik uzunca bir süre dinlemeye mecali(3) yokmuş gibi.

“Oyundan iki-üç dakika önce, mizansen olarak evlenme provası” der demez, hiddetle baktı yüzüme;

“Git işine be çocuk! Milletle oyun mu oynayacaksın?”

“Aklımdan geçmedi efendim! Sevdiğim ve ailesi için jest yapmayı(5), belki bunun bir ilerleme olabileceğini, bir eser için yaşam başlangıcı olabileceğini söylemeye çalıştım!”

“Fikrin enteresan gibi görünüyor, ama benim üstesinden geleceğim bir konu değil! Seni Genel Müdürle tanıştırayım, derdini anlat, pek kabul edeceğini sanmıyorum, ama gene de şansını bir dene bakalım. Biliyorsun Cumhurbaşkanına bağlıyız ve bunu Cumhur Reisine anlatmamız zor değil, mümkün bile değil!”

Genel Müdür, herhalde bende şeytan tüyü olduğuna(5) inanmış olsa gerek ki; “Peki, kabul!” dedi. “Üç, bilemedin beş dakika. Altındağ Tiyatrosundaki eser pek tutulmamış, bugün-yarın son kez bir başka oyuna geçecekler. Son gün, topla, toparlan biletleri al, aileni taşı ve görünün!” dedi.

“Siz de şereflendirmek istemez misiniz efendim, biletleri bizzat ben getireceğim!” dedim.

Kabullendi. “İyi olur! Bakalım neden tutulmadı, ben de gözlerimle şahit olayım!”

Müdürle görüştüm, Genel Müdür vasıtasıyla haberi oldu. Saklamama gerek yoktu artık. Nadide’yi hazırladım önce. El ele verip biletleri aldık ailelerimize, annemi ve anneannemi zor ikna ettim(5). Uğur varlıklıydı, biletlerin bir kısmına o para saydı arkadaşlarımız için, borçlandım doğal olarak. Bir gün öncesinden görüştük müdürle.

Tahta masa, tahta sandalyeler, bizim sırtımız sahneye dönük, Nikâh Memuru, sanatkârlardan biri, yüzü seyircilere doğru dönük, nikâh şahitleri resmi tiyatro oyuncuları karşılıklı ve arkalarında iki figüran, birinin elinde tüfek ve enli bir pala benim tarafımda, diğerinin elinde kılıç ve ayrıca tabanca diğer tarafta. Mizansen tamamdı, provada…

Gün geldi, Nikâh Memuru sordu; “İstiyor mu?” diye, gerçekten.

Sıkı mıydı, arkamdaki şövalyeler dururken; “İstemiyom!” demek. “İstiyom!” dedim.

“İstiyom, denmez ulan, ya evet, ya hayır!”

“Evet, evet müdürüm, evet, evet!”

“Müdür olduğumu nerden biliyon len? Tamam, ‘Evet!’ dedin anladım?”

“Kız sen de istiyon mu bu herifi?”

“İstiyom, evet, evet, komutanım, evet!”

“Kız sen nerden biliyosun benim komutan olduğumu? Neyse zor konu, ben de sizi karı koca ilân ediyorum, mutlu olun!”

Defter? Yoktu! Unutulmuştu şakacıktan da olsa imza atacağımız defter.

Salona döndük yüzlerimizi! Gümbürdedi salon. Genel Müdür ve Genel Müdür Yardımcısının ağızları kulaklarındaydı, eşleri de gülümsemelerini ertelemeyi düşünmemiş olsalar gerekti, birbirlerini kucaklarlarken.

Eser, karar alınmıştı, bir ay daha uzadı, aynı formatla(3), hatta kapalı gişe denecek gibi defter de tamamlanarak, bir kısım değişiklikler uygulanmaksızın, var olan eksiklikler tamamlanarak.

Örneğin bir sonraki seansta(3) figüran(3) katil adayları devreye girerek iki taraflı olarak “Hayır” dememizi engellemişlerdi, söz ve hareketleriyle. Biz dâhil ayrılmamıza izin verilmeksizin öylesi daha uygundu galiba. Üstatlar(3) bedava sanatkârları (Bunun anlamı; bizim de bize “figüranlar” dememiz gerek!) bulmuşlardı, nasıl devam etmesinlerdi ki?

Eh! Buraya bir yalan sıkıştırmak mümkün değil miydi, her ne kadar okuduğumuz konuyla eserin ilgisi yoksa da? Olurdu tabii! Meselâ bize tiyatro sanatkârı olmamız teklif edilebilir, biz de bu teklifi samimiyetle reddederdik, değil mi?

Her işin, her mesleğin bir püf noktası(6) olduğunu, dağda çalı-çırpı toplayarak geçimini sağlamaya çalışan Çırpıcı Mehmet Ağa da, Sarı Çizmeli Hanım Ağa bile bilirdi!

Ailelerimiz beraberliğimize rıza gösterdi; “Ama şimdi değil!” diyerek.

Okulu bitirdim, sevgi her şeyin üstesinden geliyordu, Nadide de birinci sınıfı. Ben askere gittim, doğal olarak işim yok! Nadide okumaya devam ediyor.

Bekliyoruz, bakalım! Herhalde gelecek de gelecekti(21), ben seviyordum, üstelik sevgim de karşılıklıydı ve gerçeği herkes bilmeli ki; biz aynı yöne bakan(22) ve aynı şeyleri gören iki sevgiliydik!..

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tiyatro bölümündeki kış gecesi olayı, kısmen de olsa yaşanmıştır.

(**) Mezuniyet Yıllığı ve yıllıkda yazılanlar gerçektir, toy bir öğrenci için.

(***) Tutku; İhtiras. Aşırı, güçlü istek. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.

Ender; Nadir. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.

Nadide; Her zaman rastlanmayan, az bulunan, az görülen, çok değerli.

(1) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(2) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine sen gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

“Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözü insan olamayanlara, yalakalıkla mevki, makam edinmiş kişilere yakıştırılmış deyiştir. Fuzuli’nin sözü şöyledir; “Mey biter saki kalır. Her renk biter haki kalır. İlim insanın cehlini alsa da, hamurunda varsa eşeklik baki kalır!” (Fuzuli bana kızmasın; eşek şedde ile yazılmalıydı; “Eşşeklik” şeklinde).

(3) Zer-düz palan da ursan eşek yine eşektir. Altından semeri (palanı) olsa da insan adam olamamışsa, şu veya bu olup yanlış yapıyorsa eşek ondan daha azizdir. Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)

(4) Edep; İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikleri dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…

Espritüel; Yerinde ve zamanında güzel ve hoş karşılanan, ince anlamlı, düşündürücü söz söyleyen, nükte yapan.

Fevkalâdelik; Alışılmış olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik, aşırı, çok fazla, çok iyi, çok üstün, çok güzel olma hali.

Figüran; Konuşması ve önemli bir durumu olmayan ya da çok az olan rollerde yer alan kimse. Bir toplulukta toplu yapılan bir eylemde, önemli bir yeri olmayan, sönük kalan, etkisiz olan kimse.

Format; Biçim. Boyut. Kitap ya da sayfa düzeni.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Mecal; Can, dinçlik, derman, kuvvet, takat, canlılık, güç.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Paçoz; Aslı kefal cinsinden bir balık türü. Paçavra elbiseler giyinen, üstü başı dağınık, bakımsız, paspal, kendine bakmayan, dikkat etmeyen. Fahişe sayılmasa bile ahlâken eksiklikleri olan kadın.

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir. Aslı bir nevi ağaçtır. nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.

Seans; Kumar oyunlarının belirli bir periyottaki her bir devresi, harcanan süre, ya da rakam. Sinema, tiyatro, müzik gibi sanat dallarında yapılan gösterimlerden her biri. Mesleğini, ya da sanatını yapan bir kimsenin bir iş için her defasında harcadığı süre.

Şıpsevdilik; Görür görmez hemen sevmeye meyil, âşık olmaya yönelme.

Tezat; Aralarındaki zıt kavramlar. Çelişme. Karşıtlık. Tutarsızlık. Terslik. “Çok uzaklaşma donarsın, çok yaklaşma, yanarsın!” gibi.

Üstat; Bilim ya da sanat alanında üstün bilgisi yeteneği, ustalığı olan kimse.

(5) Afallamak; Şaşkınlaşıp sersemleşmek.

Baş Aşağı Etmek; Tersine çevirmek.

Çiğ Çiğ Yemek; Bir kimseye elinden gelse parçalayacak şkilde öfkelenmek.

Dalaşmak; Ağız kavgası etmek. Köpeklerin birbiriyle boğuşup, birbirini ısırması olayı.

Feragat Etmek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle vazgeçmek.

Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.

Hayırlara Vesile Olmak; Sonucunun iyi, müspet, hayırlı olmasına yol açmak. Uygun durum olmak.

İflâh Olmamak; Kendine gelememek, düzelememek, iyileşememek, onmamak. Kendini, yapacaklarını akıl edememek.

İkna Etmek; İnandırmak.

İn Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

Jest Yapmak; Gönüllemek. Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranışta bulunmak.

Kapris Yapmak; Değişken, geçici, gereksiz isteklerde bulunarak huysuzca davranmak, huysuzluk etmek.

Kaşarlanmak; Bir konuda, bir işte, ya da eylemde deneyim kazanmak, iyice ustalaşmak. Hoşa gitmeyen bir işe ya da eyleme alışarak artık ondan üzüntü duymaz olmak, onu olağan karşılamaya başlamak.

Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).

Mızmızlanmak; Her şeyde kusur bulmak, hiçbir şeyden memnun olmamak, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olmak.

Rezil Olmak; Toplum içinde ayıplanacak bir duruma düşmek.

Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.

Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek (zorunda kalmak).

Üfürmek; Öyküdeki anlamı;  Baştan savma, gerekçesi olmaksızın söz söylemek. Dudakları büzerek soluğu bir şey üzerine hızla vermek, üflemek. Bir şeyi üfleyerek bulunduğu yerden uzaklaştırmak.

Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.

Yılmak; Usanıp bıkmak. Bir işten, ya da kimseden gözü korkmak.

Yukardan Bakmak; Burnu Havada (Havalarda) Olmak. Kendini çok beğenip kibirlenmek.

Yüreği Cız Etmek; Aşırı derecede üzülmek, hüzünlenmek. Yerinde duramamak. Kalbi küt küt atmak. Çok heyecan yapmak.

(6) Burnu Büyük; Herkese yukardan bakan, kendini çok beğenip kibirlenen.

Çetin Ceviz; Bir konuda yola getirilmesi, uzlaşılması, kendisine bir düşüncenin kabul ettirilmesi güç olan, ne yaptığını bilen ve görüşünde direnen kimse.  Kırılıp ayıklanması güç olan, sert kabuklu ceviz.

Gayri Resmi; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan.

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

Öfkesi Burnunda; Çok öfkeli.

Püf Noktası; İşin en can alıcı noktası. İncelik ve dikkat isteyen en hassas nokta.

Sulu Sepken; Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar olmakla birlikte, kişinin bu şekle uygun davranışı.

Vakta ki; Ne zaman ki, -diği zaman.

(7) Aşk ve sevgi farklı… Aşk bir kere yaşanır, karşılıksız, karşılık beklemeksizin, sevgi sonsuz kere, üstelik karşılık almak için beklersin de… Aşkta verirsin karşılıksız, almak gayretinde olursun sevgi de… Erol KARATEKİN

Sevgi ve onun hükmettiği aşk dışında hiçbir şey sonsuz değildir, olmayacaktır da! Erol KARATEKİN

(8) Sad movies always make me cry (İngilizce); Acıklı (Hüzünlü) Filmler beni ağlatır! Sue THOMSON’a ait şarkı.

(9) KARATEKİN, Erol. 1999 Yılı. “AŞK HİKÂYESİ ‘ACIKLI FİLMLER BENİ DAİMA AĞLATIR!”

(10) Tekvando; El ve kol vuruşlarından çok, ayakla vuruşlara, tekme tekniklerine önem veren Uzakdoğu’ya(Kore) özgü bir dövüş sporu. Çıplak el ve ayakla yapılır. Beyaz Kemer (Başlangıç), Sarı Kemer (Devamlılık), Yeşil Kemer (Bilgelik), Mavi Kemer (Yükseliş), Kırmızı (İkaz, icra), Siyah (Son olarak olgunluğu) belirtir. Bir de Pum Kemer vardır ki bu da; siyah ile kırmızı arasını ifade eder. Siyah kemeri hak etmelerine rağmen henüz o aşamaya gelemediklerinin, zamana ihtiyaçlarının olmasının ifadesi. (Eğer yorumlama yanlışlığım yoksa, öyküdeki Nadide’nin ağabeyine kıyasla daha bir fırın ekmek yemesinin ifadesi gibi bir şey!)

(11) İhlâstan Sonra Kevser Okumak; Namazda surelerin önden arkaya doğru sırayla okunması esastır. Bu konuda kısmî kurallar vardır ve mekruh (günah sayılmasa da hoş olmayan) kabul edilir. Kevser Suresi Ihlâs Suresinden öncedir önce Kevser Suresinin okunması gerekir. Şaşkınlaşmak, Şaşırmak anlamında kullanılan bir deyimdir.

(12) Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca… olarak belirtilen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz “kaktüs” olarak şekillendirilmiştir.

Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir. Öyküde söz; “karga-saksağan” olarak şekillendirilmiştir.

(13) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)

(14) Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu; “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” Genel Kimyanın en önemli özüdür.

(15) Her Kuşun Eti Yenmez; Herkes zorbalığa boyun eğmez, buna karşı olanlar da çıkar, her umut edilen şey, umut edildiği gibi çıkmaz, olmayabilir.

(16) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA

Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”

The thin line between love and hale (Aşkla nefret arasındaki aralık o kadar incedir). Iron MADEN

Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.

(17) Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

(18) İki Çıplak Bir Hamama Yakışır; Evlenecek çiftin ikisi de yoksulsa bunun uygun olmayacağını, birinin az çok bir şeyleri olması gerektiğini, yoksa evliliğin sıkıntılı geçeceğini anlatan söz.

(19) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.  Rabindranath TAGORE

Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ

(20) Söylemek istesem gönüldekini, dilime dolanan ıstırap olur… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(21) Gelecek de (Gelecekte değil) bir gün gelecek; “Gelecek” dediğimiz önümüzdeki zamanın bir süre sonra geleceğinin ifadesidir. Geleceğin umududur ki, “Gelecek” anlamında yorumlarsak “gelecek” geldiğinde, şimdiyi yaşıyor olacağımızdan “Gelecek” yerinde duracaktır. Sözü; “Gelecek gelecek” şeklinde değil, “Geleceğin geleceği” şeklinde yorumlamak doğru olacaktır.

Beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır. Victor HUGO

Gelecek de bir gün gelecek… Gelecek geldiğinde “Şimdiki zaman” olacak ve gelecek yine gelecekte kalacaktır… Che GUAVERA

 (22) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS

Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE