Konu; babam! Bahsetmeliyim…

Adım; Mehmet. Babamın adı; Aslını saklayan haramzadedir(1) sözüne yakışan; Mehmet. Büyük dedemin de, dedemin de isimleri; Mehmet’miş, töre, alışkanlık, belki de mecburiyet gereği. Bilemedim, bir bakıma öğrenemedim de…

Doğal olarak büyük dedemi de, büyük nenemi de (ismi dâhil) tanımadım, bilemedim, öğrenemedim sadece tekerleme gibi büyük dedemin adının Mehmet olduğunu; kendi adım için de şöyle uydurduğumu söyleyebilirim; “Mehmet oğlu Mehmet’in oğlu; Mehmet!” şeklinde.

Yine ismini bilmediğim nenemi ve adı Mehmet olan dedemi şöyle-böyle hatırlıyorum, şu veya bu şekilde benim onları üç-beş yahut da beş-altı kez görmüşlüğüm olsa gerek, çocuk yaşlarımdan aklımda kaldığı kadarıyla.

Daha doğrusu; “Onlar beni çoktan çok görmüşler!” desem, daha uygun olacak. Taş taş üstüne olur, ama ev ev üstüne olmaz(2) deyişine aykırı olarak cümbür cemaat(3) o küçücük salon ve tek odalı kiralık eve sıkışmış olarak…

Babamın geç evlenmesi, hangi akla hizmet ederek annemin ortaokuldan mezun olmadan, kendinden 16 yaş büyük olan babamla 15 yaşında evlenip hemen yılına beni doğurması, evin doluluk oranı nedeniyle kardeşimin olmaması; bir bakıma önce dedemin, sonra nenemin göçüşleriyle sona ererek gerçekleşmişti!

Geçmiş ola(3), sebebini bilmem imkânsız, bir bakıma yaşımın gereği, mahremiyet(4)

Kısaca (ve tekrar) kardeşim yoktu…

“Aslını inkâr etmek!” dedim. Ketum(4) bir muhacir(4) olan babam Boşnak’mış ve bunu nedense yıllarca saklamayı ve saklanmayı meziyet saymıştı. Yani bir bakıma ben de, aslım da Boşnak’tık, babamın ölümüyle birlikte çoktan çok sonralarda öğrendiğim, ne gereği vardıysa…

Babam bahsetmezdi, rahmetli annemi de uydurmuştu kendine. Küskündü bir şeylere, ne çocuk aklıyla, ne de bugünkü aklımla küskünlüğüne akıl-sır erdirmem(5) mümkün değildi. Ta ki annem ölünce, onun ölümüyle ilgili tüm mecburiyetleri benim ben başıma gerçekleştirmeme kadar.

Öncelikle ve özellikle söylemem gerekli ki; “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar(6)!” diyen annemi, kısa bir süre içinde kanserden yitirince, babam iyice içine kapanmıştı, üstelik hiçbir yere sığmaz, sığamaz olmuştu.

Ve ben onun evinde kendine gerekecek neler varsa almış, atmış, vermiş, satmış-savmış(5), ev sahibinin helâlliğini alarak evini kendisine teslim etmiş ve babamı şehirdeki benim evime taşımıştım.

Babam; “Boşu boşuna(7)” derdi yaşamı için, muhtemelen bir türküden esinlenerek, çünkü bir kaç kez o türküyü ve diline pelesenk olmuş(5) bir şarkıyı “Geçsin günler, haftalar…(8)şeklinde devamlı olarak söyler olmuştu.

Ara sıra pencere önüne oturur, “Yasin(9)” ve aklımda kaldığı kadarıyla; “Vettiyni vezzeytuni. Ve turi siyniyne” diye başlayan Tin Suresini(9) okurdu.

İkide bir ellerinden serbest olanını diz kapaklarından birine vurarak; “Amma… Amma… Sana ben; ‘Sona kalmayayım, hem senden yaşlıyım da, sığmam bir yerlere, sığdıramaz oğlum beni bir yerlere!’ demiştim!” diyerek ölen birinin arkasından kötü konuşulmayacağını(9), ölümün Allah’ın ilâhi bir takdiri(9) olduğunu bilmesine rağmen annemin arkasından kime olduğunu belirtemediği gücenikliğini haykırırdı (sanki)!

Önceleri usluydu babam, bana öyle gelirdi, öyle sanırdım. İşe gittiğimde gözüm arkada kalmazdı, bu düşüncem nedeniyle. Meğer süslenip-püslenip, yıkanıp-kokulanıp, giyinip-kuşanıp tıpkı o müzikal filmdeki(10) gibi; “Bugün hava güzel, hadi gel evlenelim!” diyeceği yaşama katılırmış, yaşam trafiğindeki yokluk sıkışıklığına(!) aldırmaksızın, umursamaksızın.

Tarafsız olarak ifade etmeliyim ki; bu arayışında cinsellik değil, evime bir kadın elinin değmesinin gerekliliği, önceliğinin önceliği vardı. Yoksa babamın miskinliği, durgunluğu, her şey için benim elime bakması nedeniyle her yere, her şeye, her zaman yetişemiyordum, bilinen nedenlerin hepsini yüklenmiş olarak.

Yüküm zaten birden fazla gibiydi kendime göre, artmış, ikiyi de geçmişti ne inkâr etmem, ne kendime acımam, ne de “Üf!” bile demem mümkün değildi.

Bu nedenledir ki babamın tavrına benim de ters tepkim olmadı değil. Evet, eve gerçek bir kadın eli değmeliydi, çünkü okumuş, devlet memuru olmuş, iş-güç sahibi olmuş, ancak evlenecek kadar adam olmayı(11) başaramamış, kısaca henüz adam olamamıştım.

Oysa annemin vefatından sonra yanımda olan babam ikinci kez adam olmak hevesindeydi. Tavrım asla makul ve mantıklı(3) değildi.

“Hayhay! Geldiğin gibi getirmeyi değil, alacağın gibi gitmeyi, götürmeyi düşünmelisin. Gelen karın olur, annem olamaz, dolaysıyla da evime asla yakışmaz. Karının evi varsa, onun evine gider, ne halt edeceksen orada öyle edersin artık!” demiştim (“Üf!” bile dememem(9) gerekirken; “Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu” gibi).

Doğal olarak asi gibi, kadir bilmez bir şekilde, “Öf! Üf!” dememe hakkımdan feragat etmeksizin(5), kaba ve edepsizlikle belirlenecek gibi değil, efendice, makul bir şekilde idi söylemim (sanki)!

Üstelik buna hakkım hiç mi hiç yoktu, babam emekli maaşını bile almıyordu, bankamatik kartını bana vermişti, dokunmak istemesem de, alıp da sonradan yerine koyup tamamlasam da ihtiyacım olduğunda ele-güne muhtaç olmuyordum asla.

Üstelik konu sadece babamın adam olmak, ya da eş istemek için istekli olması da değildi. Bırak şu veya bu şekilde babamın bizim ihtiyaçlarımızı duyan, haberdar olan aday adayları bile biraz kaba kaçacak gibi görünse de sadece babamın değil, rahmetli annemin nikâhını bile istiyorlardı, neredeyse. Anlamını bilemediğim halde; “Yok artık, ananın örekesi(3)!” demek geçiyordu içimden, babamın öfkesini yatıştırma mecburiyeti yaşarken.

Tapusu üzerime olan evimi, ruhsatı yine bana ait olan arabamı, plânımda olup edinmeyi düşlediğim devre mülkü, düğün-derneği, ne dendiğini aklımda tutamadığım anneme ait asarı atika burma bileziği(3), balayı yapmayı isteyen kart aday adayları bile vardı.

Onlardan birinin babamla diyaloğuna şahit oldum, gizli-saklı gibi. Dul olan 60-65 yaşlarındaki, affedersiniz sonradan görme(3) olduğu besbelli olan kart hanım, daha önce belirttiğim tüm dileklere ek olarak; haftada bir gün dışarıda, danslı-kokteylli yemeğe gitmelerinin gerekli olduğunu söylemişti.

Düğün-derneksiz bir nikâh olabileceği tasarrufunda bulunacağını, ama tercihan yurt dışında bir balayı arzusunu ve yılda mutlaka bir ve ekonomik durum dikkate alınırsa kış ve yaz olarak iki kez tatile çıkmasının hakkı olduğunu, şimdilik ihtiyaç görmese de ileride bir hizmetçi edinmelerinin gerekli olduğunu anlatmıştı babama.

Ve hemen eklemek zorunluluğunu hissetmişti, ne oldum delisi(3) kadın;

“Rahmetli kocamdan dul maaşı alıyordum. Evlenirsek o maaşım kesilecek, dolaysıyla o maaşı her ay senin bana muntazaman ödemen gerekecek. Ayrıca her hafta hizmetime gelen hizmetçim vardı, o da boşta kalacak garibim, onun harçlığı da ödenmeli. Hatta boş durmasın o günlerde, her hafta bize gelsin, ne dersin?!”

Üstelik bunları söylerken neredeyse belim kalınlığındaki(!) bacağını aynı ebattaki diğer bacağı üstüne atmıştı cömert bir şekilde, şuh kahkahalarının(3) katkısını da eksik etmeme gayretini yaşamıştı.

Babam zeki idi, anlaşılacak şekilde konuşmayı da karşısındaki hak edecek şekilde resmiyetten uzak bir şekilde söylemekten çekinmemişti;

“Tamam! Tüm bunları istiyorsunuz da, Asiye Hanım siz bana ne vereceksiniz?”

“Kendimi ayol, kendimi!” deyince babam yerine ben zor zapt ettim hem babamı, hem de kendimi. Babam nefesini düzene sokma amacıyla derin nefesler almaya çalışırken aday adayının pabuçlarını eline verip kapıyı yüzüne kapatmam zor olmadı.

Babamın resmiyetinden de anlam çıkaramayan, kendini bulunmaz Hint Kumaşı(3) sanan kadın ikinci kattaki evimizin merdivenlerinden inmeye başladığında söyleniyordu;

“Delinin zoruna bak yav! Sanki fazla bişi istedim. Allah korudu valla! Elimi sallasam ellisi yav!”

Neden dul kaldığı belli oluyordu, ikinci kez dul kalma ihtimali de fazla idi, babam “He!” diyecek kadar onun düşündüğü gibi/kadar aptal ve salak olsaydı eğer. Babam gerçekten öyle gibi görünse de öyle değildi (gibisi fazla).

Bu son aday adayın mülâkatından(4) sonra babam kendine gelemedi. Annemi ziyarete gitmedi, uzaktı. Çünkü babam aslında Cuma ve Ramazan Müslümanıydı, bugünler dışında ise bir (daha doğrusu tüm) takım alışkanlıkları da olandı. Ancak kendine gelemeyişi sonrasında alışkanlıklarından fedakârlık etmekte başarılı olmuştu.

Giden son Asiye adlı aday belki de bize bilmeden, daha doğrusu doğrudan doğruya bana bir iyilikte bulunmuştu. Bunda tavsiyede bulunduğu genç kızın babasının eziyetine maruz kalmasının, onu neredeyse satmış gibi evlendirmeye kalkışmasının da yararı olmamış değildi (öğrenecektim, hem de hemen, tafsilâtını ise daha, daha da sonraları).

Asiye Hanım kızcağızın (Yani Sumru’nun elindeki, yüzündeki babasının neden olduğu hasarı görüp) derdini dinledikten sonra (Tek kusur olarak babamın kendine bakacak bir hizmetçi değil, kendini avutacak bir eş istediğini söylemeyi unutup) onu ev adresimizi vererek bize yönlendirmişti.

Maksadı; “Bana yâr olmayan, hiç olmazsa bu kıza çare olsun!” şeklinde eziyetten ve “Yanlış bir evlilik yapmaktan kurtulsun!” anlamında olmuştu (sanırım). Art düşüncesi olup olmadığını ne başlangıçta, ne de sonuçta öğrenmem, bilmem asla mümkün değildi.

Asiye Hanımın fiyaskoyla sonuçlanan(5) ziyaretinin ertesinin ertelerinde bir tatil gününde kapımın çalınması üzerine doğal olarak kapıyı ben açmıştım;

“Hizmetçi arıyormuşsunuz abi?” 

Sorgular gibiydi.

“Doğru, ama eksik, yaş olarak beni karşında görüyorsun, babam eş olarak istiyordu o hizmetçiyi, kendisi öldükten sonra arkasında bıraktığına inandığına iyiliklerin o kişiye nasip olması, yaşamını kurtarması için. Sence, sana göre bu kadar yaşlı bir adama eş olma konumun uygun mu güzel kardeşim?”

“Liseyi bitirdim, eğitimim var! Doğrusu bu durum yağmurdan kaçarken doluya tutulmak(5) gibi bir durum olarak göründü bana. Babamın zorlaması vardı, umutlanmıştım, başıma gelene bak şimdi, bilmiyorum, kimsesizim ve en iyisi gebermek! Sağ ol! Kapınızı açmanız bile bir nimetti benim için!”

“Ölmek anlamındaki kelime tahsiline ve sana yakışmadı kardeşim. Söyle bana kaçtın mı?”

“Evet!”

“Sığınacağın bir yer?”

“Yok!”

“Herhangi bir tehlike?”

“Çok!”

“Bak güzel kız! Söz vermiyorum. Seni saklarım! Bir-iki gün seni misafir etmeye gayret edeyim, çözüm üretebilmek için. Babamla evlenmen aklımdan geçmez. Keza sırf seni kurtarayım diyerek sevgisiz bir evlilik yapmayı akıl etmeye çalışmam da benim için mantıklı değil. Şimdi içeriye gir istersen, ben dışarıda kalayım, anahtarımı al, eline…

Evi kontrol et! Babamı görmezden gel, uyukluyordur sanırım, fark etmez belki seni. Uygun görürsen küçük boş oda senin olsun. Ama karşılıksız, bedava değil. Evimin temizlikle ilgili çok şeye ihtiyacı var. Ben babamı alıp tatile gideyim, senin istediğince, isteğince rahat etmen için. Hissettiğim veya işaret edeceğin temizlik malzemeleri ve ne gerekiyorsa o eksikleri tamamlayayım…”

 “Nasıl bu kadar çabuk güvendiniz ki?”

“Kaybım ne olur ki güzel kız? Ama kazanırım hem de çok şeyi, hissederek, inancımla! Televizyonun yanında ev telefonu, hemen yanında da benim cep telefon numaram var. Sakın ben izin verinceye kadar dışarıya çıkma! Kimseye kapıyı açma, ‘Kim o?’ diye ses bile çıkarma…

Ne lâzımsa söyle bana alıp getireyim. Veya Bakkal Nusret’e telefon et, o tüm gerekenleri getirir kapıya bırakır, ona bile görünme, kendini gösterme, mademki derdin var, seni korumam için bana imkân ver!..

Biz, bu gece otelde kalırız, yeter ki sen rahat et, huzurlu ol! Sonra ihtiyaçlarını yaz, getirip kapı önüne bırakırım. Pırıl pırıl bir ev istiyorum, biz dönünceye kadar; sen; ‘Tamam!’ deyinceye kadar...

Dediğim gibi sakın dışarıya adım atma, gözlerden uzak ol, seni kimse bilmesin, biz dönünceye kadar!”

Susuyordu karşımdaki;

“Pardon! Böyle ayaküstü zırvaladım, ihtiyacın varmış da, hemen kabullenecekmişsin diye!”

“Kabul Abi!”

“Sağ ol! Gönül yorgunluğun var, hissediyorum, fiziksel yorgunluğunu tetikleyip destekleyen. Önce dinlen, ne bulursan ye, doyun, duş al, rahatla. Sonra gereğini plânla biz tatil için hemen evden ayrılır ayrılmaz!..

Babamı ‘Baba!’, beni ‘Abi!’ bil.  Telâşlandım, bir güzel insana yardım etmenin heyecanı beni duygusallaştırdı. Tatile hemen çıkamam. Araştırmam gerek. Bağışlarsan, odanın kapısını iki kez kilitlersen, seni serbest bırakıyorum. Babamı yemeğe çıkaracağım bu akşam. Gezdirip hava aldırayım. Eğer evin ışıklarını yanık bırakırsan, zili çalmadan eve girer, seni rahatsız etmez, yarın konuşuruz, neyi, nasıl dilersen. ‘Yok! Kapıyı çalın, ben açarım!’ dersen, zili değil, kapıyı çalarım!”

Babamla yedik, içtik, gezdik, dolaştık biraz, huzurlu ve mutlu idi eve ulaştığımızda, zili çaldık, Sumru’yu ilk kez gördü babam, gülümsedi, rahattı.

Araştırdım, bir deniz kenarında, arabamla babamla beraberce giderek Sumru’dan gelecek telefona kadar dinlenme kararı aldık bir otelde.

Babam da annemin “Köyünün Yağmurları” şeklinde ses vermişti bir ara bir vakitte. Otele indiğimizin bir gece hemen ertesi denebilecek bir anda otelde tatildeyken ansızın gidiverdi, Perşembeyi Cumaya bağlayan bir kandil gecesinde. Cumanın feyziyle indi toprağa, üstelik benden başka kimsesi yokmuş gibi.

Evet! Babam tarafından kimsem yoktu. Çok erken bir vakitte yitirmiş olmama rağmen annem tarafından akrabalarımız vardı, onun “Köyünün yağmurlarında yıkanmasını sağlayacak gibi ve kadar.”

Antrparantez gibi olsa da; babamı büyüklerinin göçü öncesi göçtüğü adını bile bilip hatırlayamadığım yerde, geldiği topraklarda değil, annemin ölümünde kendi vasiyeti üzerine yanında ayırdığı mezara defnetmiştik, daha öncemde de anlatmıştım galiba.

Nereden, nereye? İnsanoğlunun geleceğini bilmemesi gibi, gideceğini bilmemesi de tuhaf. Babamı da yitirdikten sonra rutin bir yaşam içine yönelmiştim, girdaplardan sakınarak. Elbette ki bana yakınlaşmak isteyenler oluyordu, yaşım ve yalnızlığım gereği.

Anne tarafından akrabam Hacer Ablam vardı köyde, benden oldukça tafsilâtlı haberi olan, ancak Sumru’yu bilmeyen. Gerçek şu ki; babamın ölümünden sonra da Sumru ile abi-kardeş gibi yaşıyorduk.

Sumru’yla anlaşmıştık. Kısmeti çıkıncaya kadar böyle olacaktık. Bilmediğimiz elin ağzının torba olmadığı(3) ve bizim bu torbayı büzmemizin imkânsızlığı idi. Tekrar anlaştık. Kısmeti çıkıncaya kadar kardeş gibi görünmemizin imkânsızlığı ile.

Çevre için resmen nikâhlandık, imam nikâhını önemsemeksizin. Hani şöylece ya da herhangi bir şekilde ölürsem malım-mülküm, neyim var, neyim yoksa Sumru’nun olacaktı.

Kabullenmedi ama. Israr ettim;

“Anlamsızlık, yanlışlık bunun neresinde? Sen bana emanetsin, ben seni koruyan, sığınağın olmayı kabullenen!”

Nikâh Cüzdanımız ondaydı, asla karım değildi, sevgi olmaksızın nasıl karım olurdu ki, üstelik yaşamımda aklımda bile olmayan (geçmeyen değil)!

Ve her akşam yatağına yönelirken miras bırakmam için “Kabul edemem!” seslenişi sanki duasıydı.

“Abi! Sen bugün varsın, belki yarın yoksun! Ben de bugün varım, ama belki yarınlarda kısmetim çıkar, yok olurum. Yok mu gönlüne erişen biri? Karışsan çoluk-çocuğa! Söz! Kısmetin çıkıncaya kadar ve sonrasında da eğer eşin kabul ederse, sizlere, çocuklarınıza bakar, gene hizmet eder, hizmetçilik yaparım…

Ama bu arada ölür, ölüverirsem de ortalarda bırakmazsın beni değil mi, bir miktar hukukumuz olduğu geçiyor da aklımdan!..

Abi aciz, zavallı bir kardeş ikazı kabul et, lütfen! Sakın ola, evlenmek için evlenme, önce karını sev, hem hiçbir şeyi umursamayacak gibi ve kadar sev!”

Sözlerin bir kulaktan girip diğer kulaktan çıkması gibi doğal bir yörüngesi vardı, sanki bunu Sumru bilmiyor, benim de bilmediğimi zannediyor olsa gerekti.

Ancak tarafsız bir gözle irdelemem gerekirse; ya gelen annemin babama yaptığı gibi babam haline sokarsa idi beni? Ya ben babam gibi bir yerlere sığmaz, ondan öte Nemrut gibi vasıfsız biri olursa idim?

Sumru’nun olmadığı bir dünyada kimliksiz, kimsesiz? Olamazdı! Özgür değildim! Ona yönelik, onun için özgürlüğüm bence, hissetmeye çalıştığım, hatta saygımı da katıp inandığım “ben” diyebildiğim bir inançtı gönlümde. Çünkü farkına varmıştım, hislerimde yanıldığımı kabullenmem zor, ama; “Seviyordum onu, tüm kalbimle hem!”

Ve imkânsızlık; söz vermiştim, onu sevmem yasaktı!

Kazanmak için, bazı şeyleri kaybetmek zorunda olduğum geçiyordu aklımdan, asla ve kat’a benim olmasını dilediğim Sumru’yu yitirmeyi düşünemezdim, tabiidir ki onun da bana meyli varsa! Kalpler karşılıksız çarpmazdı ki!

Var olan varsa var demekti, yok olanı var etmek kadar zor bir şey yoktu dünyada. Hele ki yitirilmemesi gereken saygıya dayalı sözler varsa.

İnsanların yaşamında durgunluk handikaptı(4)

Farkındasızlık yüklü günler devam ediyordu, Sumru’nun hüznünü ve özlemini fark etmemem mümkün değildi. Üstelik mutlu da görünmüyordu; “Evlilik ona yaramamıştı!” diyeceğim, ama evli değildik ki. Onunki gönüllü bir tecrit(4), hapis yaşamı olsa da bence böyle devam etmemeliydi.

Bir Cuma akşamı seslendim, yanıma gelmesi için.

Süklüm-püklüm, her zamankinden farklı olarak usulca, ama merak dolu bakışlarını esirgemeksizin masada karşımdaki sandalyeye oturdu, ellerini masa altında (belki de birleştirmiş olarak) saklayarak beklenti içinde.

Allah insanlara tek dil, ancak gırtlağında üç boğum, bir de nasıl kullanacağını öğrettiği bir beyin vermiş, kullanmasını bilenler için ki, ben o kullanmasını bilenlerden biri değildim!

Yontulmamış odunluğunu başlangıcındaki gibi muhafaza eden, söylediğiyle, söylemek istediği arasındaki ayrımı fark edemeyen bir odundum!

“Uzun sayılacak bir süredir evliyiz…”

Sözümü bitirmeme ramak kala yerinden fırladı, odasına yönelmek üzereyken, koşarcasına yetişip kolundan tuttum, meraklı soran bakışlarını göz ardı etmem asla mümkün değildi.

“Maksadımı aşan tuhaf bir cümleyle başladım, özür dilerim, düzeltiyorum; ‘Evli görünüyoruz!’ Her ne kadar odun görünümlü bir hanzo isem de, durgunluğunu görüyor, hüznünü ben de yaşıyor, ailene olan özlemini ben de hissediyorum…

Şöyle bir kurgu geçti aklımdan, çakma evliliğimizin bir süre daha, kısmetin çıkıncaya kadar devamı için…

Yarın sabah için hazırlan, anne ve babana, ailene gidelim, özlemini dindir, kucaklaş, af dile; ‘Biz evlendik!’ yalanımıza devam edelim, af dilemene ben de katılayım. ‘Zaman geçti!’ sözüm bunun için gerekli ve uygundu. Umarım büyüklerin affederler seni ve bizi, babanın sabit fikirlerini azat etmiş olduğuna inanmak geçiyor aklımdan…

Ve bence senin için önemli olduğuna inandığım konu; arkadaşın, ilgilendiğin biri varsa, ailen de kabullenirse senden hemen ayrılayım, sen evine dön ve kaderinle yakınlaş…”

“Abi! Tüm söylediklerini neredeyse son cümlenle yok etmek üzereydin. Saygısızlığımı bağışla. Beni kapında kabullendiğin ana kadar gönlümde asla biri olmadı, misafir gibi bile. Kendiniz için söylediğiniz ayıplı cümleleri affetmek hakkım yok, ancak gücenikliğimi de iletmezsem, eksikli hissederim kendimi…

Evet! Annemi, kardeşlerimi özledim, ancak babamdan çekincem devam ediyor. Gündüzleri siz de işinizde olduğunuz için yalnızlığımda özlemim her geçen gün artarak büyüdü. Efendiliğiniz, mübarekliğiniz, sadakatinizle benden devamlı olarak uzak durma mecburiyetiniz beni neredeyse akıl yoksulluğuna düşürmek üzereydi…

Babamın ataerkil, sabit fikrinin değişmiş olabileceği aklımın ucundan bile geçmiyor, ama gene de annemi, kardeşlerimi çok özlediğimi itiraf etmeliyim. Özlemim içine babamı da katmam gerekiyor, bir bakıma nedensiz olarak…

Yarın sabah her türlü tepkiye hazır olarak, evli bir kadın ve ailesini özlemiş bir evlât ve abla olarak peşin sıra ailemin oturduğu eve gideceğim. Heyecanımı dindirmem için odama çekilmeme izin ver lütfen Abi!”

“İzin senin Sumru, yarın hafta sonu, tatil olduğu için; ‘Sekiz buçuk civarında yola çıkalım!’ desem, uygun mu? Yine de karar senin…”

Yerinden doğrulurken; “Hı! Evet!” arası bir sesleniş döküldü dudaklarından, odasına yönelmek üzereyken koşarcasına geri döndü, elimi öpüp alnına koydu ve koşusuna devam etti odasına doğru.

Şoktaydım! Tarafsız olma gayretindeki tarifsiz duygularımın katmerleştiğinin farkındaydım, verdiğim söze aykırı olarak, hakkım olmaksızın. Benimle karşılaştığı ana kadar gönlüne kimsenin egemen olmadığını söylemesi hatırımdaydı, ancak bu onu hak ettiğimin göstergesi sayılabilir miydi?

Defalarca döndüm yatağımda, uyumak istiyor, unutmayı arzuluyor, kendime verdiğim sözün üstesinden gelemiyor, uyuyamıyordum. Yaşam şeklim dinlenmek üzerine kurguluysa uyumak denilen eylemi gerçekleştirmiştim sonunda, ama dinlenmek mi? I-ıh!

Arabayı kullanırken çok dikkatli olmalıydım, kendim ve kaderim için değil, canım cehenneme, o…

O küçücük, sade, genç gülfidanıydı, yaşamalı, mutlu olmalıydı, hakkıydı, hem mutlaka, hem muhakkak…

Sabahın sekizi civarları olsa gerekti ve yorgun tavrım dikkatini çekmiş olmalıydı; “Abi!” demeksizin;

“Kahvaltı hazır, kalkabilecek misin? Kendini yorgun hissediyorsan; ‘Gitmeyelim, sonra…’ dersin, sonraya kalırız, yeter ki, nedenini hissedemediğim yorgunluğun olmasın…”

“Günaydın küçük abla, komutanım! Hemen hazır oluyorum,  yorgun falan değilim, sana öyle gelmiş, ‘çok uyudum!’ diye yevmiyemde kesinti yapma, ya da tek ayak üstünde kapı kenarında durma cezası verme, lütfen!”

“Hâlâ ayakta uyuyorsun! Şaşkınlaşan yüzünü iyice yıka, kahvaltını et, küçük abla, komutan gibi yavan kelimeleri tekrarlama lütfen, adımı söyle ve bana yardımcı ol, beni aileme götür, lütfen!”

“Peki Sumru! Hemen!”

“Peşinen teşekkür ederim!”

Peşin sevinçler, peşin hükümler, unutulan “Abi” deyişler, kazın ayağının düşüncelerdeki gibi olmadığının belirtisi gibi görünse de, haksızlığım, daha doğrusu yanlışlığım kesindi!

Yürüdük…

Otomobilin sesini duyan, muhtemelen meraklı bakışlarla pencereden anne olarak kızını ve ablalarını gören kızlar sevinçle, yayan-yapıldak koşarak Sumru’yu kucaklamışlardı özlemle.

Kapı önüne dikilen baba, mütehakkim(4) bir tavırla, ele-güne karşı ayıp olacağını bile bile umursamaksızın, bağırmak bir yana ulurcasına höykürdü;

“Sen ailenin rızasını ve iznini almaksızın, evlenerek evine, ailene ihanet etmiş olarak bu eve nasıl, hangi yüzle gelirsin ki? Hakkımı helâl etmiyorum, affetmiyorum, seni reddediyorum…

Hanım! Çocuklar! Hemen! Haydi içeriye!”

Kapı önü anında boşalmıştı. Otomobilin kapısını açıp Sumru’yu bindirdikten sonra hareket ettim, böyle bir tepkiyi beklemediğimizden hüzünlüydük. Bir cepte durup yüzünü kendime çevirip gözyaşlarını dudaklarımla kurutmaya çalıştıktan sonra kendisini işaret ederken duyacağı şekilde seslenmeye gayret ettim;

“Şefkat istiyorsan, inme arabadan, daya başını omzuma, seni nasıl teselli edebileceğimi bilemiyorum, ama gayret ederim, sen istediğin gibi ve kadar ağla…

İster arabadan in, bağır, çağır, vur, kır, tekmele taşları, toprağı…

Arabadan al ayakkabılarının burunlarıyla hıncını, istersen karşına dikileyim, yumrukla beni, dağıt stresini, boşalt sinirlerini…

Ne, ne yapmak istiyorsan söyle, aklım karışık hatta kafam çalışmıyor, yitirmek üzereyim aklımı senin için elimden bir şeyleri yapıp halletmek, hüznünü sonlandırmak elimden gelmiyor…”

“İyi insan…” dedi, tekrar tekrar ellerimi öptükten sonra arabadan indi, kaldırımı tekmeledi, ağaca kıyamadı, şefkat dolu bir şekilde okşadı, yalnızlığı için pişmanlık duyduğuna inandığı ağacı, arkasına döndü ağacın, sırtını ağaca yasladı, ağlamaya devam ediyordu muhtemelen.

Ben o ağaç olmak istedim, aniden. Ne oluyordu bana? Haksız, imkânsız, soysuz gecikmiş, gecikme değil yok olma şeklinde olması gereken tarifsiz duyguların arifelerindeymişim gibiydim.

Bana bir şeyler oluyordu farkındaydım, olmaması gereken. Göçüşüne çeyrek kalmış, sekerât(4) halinde bir fani gibiydim.

Kendime gelmeliydim, hele ki Sumru’nun şu anlarında hissedilmemeliydim. Tam olarak benzemese de, kasap-koyun benzeşimi görünmese de hüzün-neşe kavramı üleşilmemeliydi. Hatta yaş-ihtiyaç-sevgi farklılıklarını dikkate alarak kendime yasak koymalı, düşüncelerimi yasaklamak için cesur olmalıydım.

Kös kös döndük eve.

“Bir şeyler gerekli mi?” sözüm, yalnızlığımızın şekillenişi olarak “Yok, Abi!” oldu.

O odasına yöneldi, sessizce, kahrıyla, hüznüyle. Hüzünlenen benmişim gibi, üstümle-başımla yatağımın üzerine yığılmışım, dört numara gibi, ayaklarımı büzüp bedenimi eğerek.

Oysa üşümemi gerektiren bir hava yoktu, böylesine büzülmem için, bir gün öncesinin gecesinin hazmedilememiş mahmurluğu yüklü olarak.

Sumru’nun gördüğüm, aşırı boyutta hissettiğim durgunluğu iyiden iyiye üzmeye başlamıştı beni. İnsanlar çaresizlikler içindeyken çözümlerin sadece ertelenmesine değil, çözümsüzlüklere çanak tuttuklarının farkında olmuyorlardı, tıpkı ben gibi, benim gibi.

Sumru’nun ailesinden ayrılışındaki yoğun hüznü beni derbederlik ötesi perişan etmişti. Bu nedenle ona en iyisinden bir cep telefonu ve hat aldım.

Takip eden günlerden bir pazartesi iş yerimden izin alarak Sumru’nun babasının evinin civarlarına bir yerlere gittim.

“Keşke ayaklarım kırılsaydı, arabamın tekeri patlasaydı da gitmez olaydım!” dualarımı sonrasında ettiğim.

Sinmiştim. Babasının işe, kızların okullarına gidişleri sonrasında kapıyı çaldım, usulca.

“Kim o?” sözünü usulca cevaplamaya gayret ettim.

“Kapıyı açmayın efendim. Ben Sumru’nun eşi görünen Mehmet! Eşinizin tavrı nedeniyle Sumru ile ailece görüşemediniz. Ona cep telefonu aldım, numarasını bir kâğıda yazıp paspasın üzerine koydum…

Sumru’ya çaresizliği nedeniyle ağabeylik ediyorum, ancak konu-komşunun sözlerinden, dedikodularından yıldığımız için nikâhlandık. Aslında evli değiliz, abi-kardeşiz sadece. Şunu bilin ki efendim, bana göre Sumru anne-babasının iznini almadan kimseyle evlenmeyi aklından geçirmez.”

Yaşamda bir kadının art niyeti olmasa da ağzında bakla ıslanmayacağı bilgisini yaşadığımdan bihaberdim. Akşamlar genelde hüzünleri getirir, varsa artırırdı, kadın(cağız) akşamı beklemeksizin cevheri yumurtlamıştı(5) kocasına telefon ederek, Sumru’ya telefon etmeksizin, ben daha henüz iş yerimin kapısından içeri girmeden evvel.

Babası, işi-gücü yokmuşçasına, acelesi varmışçasına gerekeni hazırlamıştı, belki de kızının satış bedelini peşin alıp da geri ödemesini henüz yapmamış olduğundan. Aynı damat adayıyla, yememiş-içmemiş, ev adresimi nasıl öğrendiği konusu meçhul olarak evimin kapısı önüne gelmişti. Sumru tembihliydi, ne ses verir, ne de kapıyı açardı çalındığında.

Babası, tehdit etmişti Sumru’yu duyacağından emin gibi, kimseyi önemsemeksizin, yanındakine hava atma hakkını kullanıp, bağırıp çığırarak;

“Sadece kâğıt üzerinde evli olduğunu biliyorum, gel inat etme, boşan o heriften, evlen şu Ali’yle! O, şimdi burada, yanımda, seni her şeyinle kabul ediyor, hayatın kurtulur, ben de seni affederim!”

Sumru cevap vermiyor, bir bakıma sessizliğinin Mevlâna’nın sessizliği(12) gibi asaletinden olduğunu belli etmek istercesine. Sumru’nun davranışını bilemezdim, zaman geçince öğrenmek mecburiyetim olacaktı, oldu da!

Sessizlik yahut da gerçek anlamda sükût sadece ikrarın gerekçesi(13) değil, aynı zamanda sonucuydu da. Kapı önündekiler hadlerinin sınırlarını bilmiş olsalar gerek ki, o sınırları zorlamaksızın kendi yaşamlarına geri dönmüş olsalar gerekti.

Mesai bitiminde döndüğümde, bomboş, sabah bıraktığım gibiydi ev, derli-toplu, düzenli, boş-sessiz ve ihtiyaç duyduğum ses kayıptı. Hüznümün yüceliğini tasvirde sıkıntım vardı. Gitmiş, götürülmüş ya da kendini uzaklaştırmış olabilir miydi?

İhtiyaç değildi o benim için, sevgiydi yaşadığım, yokluğunda ve yaşadığımı sandığım yalnızlığımda istemesem de gözlerimden akanlar yaşamamam gerekliliğinin görünüşü idi, dizlerimin üstünde belirsiz bir kıbleye yönelmiş gibiydim.

Birden kapıda bir anahtar sesi duydum, kapı açıldı, güneş doğdu sandım, evliya gibi(14). Umursamaksızın kalktım yerimden, koştum sarıldım, yüzünün neresi rastlarsa koklama, öpme gayreti yaşadım, ses çıkarmadan o seslendi, ilk kez ismimle;

“Ne yapıyorsun, farkında mısın Mehmet?”

“Bir an gittin, terk ettin beni sandım. Yokluğun zulüm, terk etme beni, şu ana kadar sessizliğin ömrümden seninle geçsin istediğim seneleri götürdü. Sensizliğin ölüm demek olduğunu anladım. Seni sevdiğimi hissettim, bildim…”

“Bu gün?.. Şimdi?.. Şu an?..”

“Ayıplama beni, sana başlangıcımda söz vermiştim, sevgilin, sevdiğin, seveceğin biri ile karşılaşıncaya kadar senin ağabeyin olacağıma dair. Sözümü tutamadım, kalbim ferman da, sözümü tutmamı da engelledi. Bağışla! Seninim, gerçekleşmesini engelleyemedim duygularımı, gene de kapı açık senin için…”

“Sen, seninle başlangıcımda sevdiğim oldun, farkında olmadın, şimdi ise gerçekleşsin istediğim bir yaşamı üleşmek arzusundayım seninle…”

“Ufacıcık da olsa bir işaretin olsaydı, başlangıcımda kulun-kölen olurdum senin…”

“Söylemedim mi daha başlangıcımda? İşaret etmedim mi sözlerimle. ‘Beni kapında kabullendiğin ana kadar kimsem olmadı!’ dedim. Abi dememek için defalarca yutkundum. Kereler kerelerce öptüm elini, sevgini coşturmak arzusuyla...

Hissetmedin mi, nefesim, sessizliğim, kokum ulaşmadı mı sana geceler boyu kapının aralığından?..

Ve şimdi suçlanıyorum; ‘Ufacık bir işaret vermedim!’ diye. Öyle mi? ‘Söz verdim!’ dedin. Sözünü tuttun. Yokluğumu hissedip sözünü unuttun. Keşke bu şansı kader olarak düşünüp daha önce kullansaydım, boşa geçen günlerimiz için üzülmeksizin. Dürüst olman, sözüne sadakatle bağlı kalman şart değildi, ama benim de hatam yok sayılmaz, kabul ediyorum…

Elimi belirgin bir şekilde uzatmalıydım sana, tutman mecburiyetini yaşatarak, tutup-tutmamak gibi bir ikilemi yaşatmaksızın, sana inisiyatif(4) hakkı bırakmaksızın. Kalbimin sesini duymana izin verseydim, seni bana zorlasaydım…”

“Evliydik, senin cismin değil ruhun önemliydi, yüreğin, gönlün, beynin, sevgin. O kadar iyi sakladın ki kendini, ulaşamadım sana, hissetmekteki çaresizliğimle. Uzat elini, tut elimi bir tanem, ömür boyu bırakma, zorunlu nikâhlın olarak değil, sevdiğin olarak, ömrünü aralıksız olarak benimle yaşayacağın vaadinle…”

Koynuma büzüldü, akşamı getiren sesleri(15) hiç bu kadar özlemle dinlenmemiştim, daha doğrusu dinlememiştik, yüzünü çevirdi bana doğru sevgiyle, bundan böyle canım, bir tanem, her şeyim olan gözlerini kapattı Sumru…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Aslını inkâr eden (saklayan) haramzâde (kâfir) dir; “Bir insan çarpık bir ailenin bir ferdi olabilir. Yoksul, eğitim görmemiş, kaba bir aileden gelebilir yahut da öyle olabilir. Bu durumu (geçmişini) saklamak ve utanç kaynağı olarak yorumlamak yanlıştır. Böyle bir aileden gelmek veya o olmak değersizliğin işareti değildir, zayıf karakterli kişilerin sığınmak istedikleri mekândır” anlamındadır. Hazreti Ali’ye mal edilen söze göre de; “Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini bir başka babadanmış, ya da soydanmış gibi göstermek, ancak haramla beslenen kimselerin yeltenebileceği bir densizliktir. İnsan geçmişini inkâr etmemeli, saygınlığı başka yerlerde değil, kendi meziyetlerinde ve insanlığında aramalıdır.”  (Haramzâde (Haramzade); Kalleş, kurnaz, kötü niyetli kimse. Anası ile babası arasında evlilik bağı olmadan dünyaya gelen yahut babası belli olmayan çocuk, veledizina, piç. Her şeyin küçüğü, büyüğü ile aynı nitelikte olmayan. Terbiyesiz, arsız çocuk. Bir bitkinin çevresinde yeniden beliren sürgün ve filizler, bir önceki yıl biçilirken tarlaya dökülenlerden kendiliğinden yetişen filiz).

(2) Taş taş üstüne olur, ev ev üstüne olmaz; En olmayacak şeyler bile bir gün gerçekleşebilir. Ama iki ailenin aynı ev ortamında yaşaması düşünülemez. Çok geçmeden aralarında geçimsizlik başlar. Ayrıca “Aile içine akraba da olsa dışarıdan birinin girmemesinin gerektiği” anlamındadır. ATASÖZÜ

(3) Ananın Örekesi; Yünden ip yapmayı sağlayan bir düzenektir öreke. Ucunda çatal ve onun altında da topaç gibi bir tahta parçası vardır, bazen diz üstünde kaydırılarak bazen ucundan fırdöndü şeklinde çevrilerek yün ip haline getirilir. Kadınlar bazen de bacakları arasına alırlar. Bu nedenle “Ananın şeyi” demek yerine küfür olarak bu söz şeklinde söylenir.

Asar-ı Atika Burma Bilezik; Asar-ı Antika da denilmekte. Kentlerin düzen tasarlarında, özel koruma önlemlerine konu yapılmaları gereken, çağ bilim, güzelduyu ve sanat yönünden büyük değerler taşıyan eski yapıt ve yapılar ve bunlardan kalan kişisel eşyalara asar-ı atika denmekte. Bu eşyalar içinde en önemli olan oldukça kalın altın bileziklerdirki bunlara “Burma Bilezik” denmekte.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden, beraberce, hep birden gibi bir anlam taşımaktadır.

Elin (Milletin, Âlemin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, dedikodu ortamı doğunca herkes yalan, yanlış, haksız her şeyleri söyler anlamındadır.

Geçmiş Ola; Şansını yitirdin, bu imkân bir daha ele geçmez, şansın kalmadı gibi anlamları olan söz. Kısaltılmış şekilde, bir hastaya “Geçmiş olsun!” dileği olarak söylenir.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak (Kocadan görme değil,  babadan görme olacaksın.  Sonradan gördüysen sıkıntı büyük... Ne oldum delisi olur çıkarsın...)

Sonradan Görme; Yoksul iken zenginleşerek gösteriş yapma. Övünme gibi yersiz davranışlarda bulunan kimse.

Şuh Kahkahalar; Serbest ve neşeli tavırlı, canlı, hareketli, şen, kıvrak, işveli ve cilveli kadınlar tarafından atılan kahkahalar.

(4) Handikap; Engel anlamındaki İngilizce “handicup” kelimesinden gelmekte olup aşılması güç engel, durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği, önceliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Mahremiyet; Gizli olma durumu, kişisel gizlilik. Kişinin sadece kendisine ait olan, aynı zamanda sınırları Allah tarafından belirlenmiş alan.

Muhacir (Macır); Dinleri için yaşadıkları toprakları terk eden ve başka yerlere yerleşen Müslümanlar. Türkiye’mize Balkanlardan gelen Göçe zorlanmış göçmenler. Hicret edenler.

Mülâkat; Bir işe alınacak kişiler arasından seçim yapabilmek için insanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma, görüşme, buluşma işlemi. Ancak bugünün Türkiye’sinde kısaca elemek-beğenmek üzerine kurulu torpil sistemi. Röportaj anlamına da gelir.

Mütehakkim; Hâkim olan, hükmeden, hükmünü zor kullanarak yürüten. Baskı, zorbalık yapan,  etkileyen.

Sekerât; Ölüm İyiliği. Hastanın iyileşir gibi göründüğü, aslında iyileşme olmayan, ölüme yaklaşma anı, ölüme gidişin son hali.

Tecrit; Karantinaya Almak. Karantina işlemi uygulamak. Sağlık yönünden ayırmak.

(5) Akıl-Sır Erdirmek; İdrak etmek. Anlamak, kavramak, algılamak. Sırrına erişmek, kavuşmak, ulaşmak.

Cevher Yumurtlamak; Cevahir yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.

Feragat Etmemek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle asla vazgeçmemek.

Fiyaskoyla Sonuçlanmak; İddialı bir girişimde başarısızlık ve gülünç sonuç bir sonuç elde etmek.

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk) Olmak; Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte “Pelesenk Olmak” şekliyle; konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcükler, söz dizisi anlamındadır.

Satıp Savmak; Parasız, güç durumda kalmak, ya da herhangi bir iş için peşinat, ya da başlangıç olarak gereken parayı sağlamak, teminat, kaparo, sermaye için, nesi var nesi yoksa yok pahasına satmak.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak; Güç bir durumdan kurtulmaya çalışırken daha kötü bir durumla karşılaşmak.

(6) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.

(7) Boşu Boşuna; Hak bana bir ömür vermiş Boşu boşuna şeklinde başlayan Âşık Mahzuni Şerif türküsü.

(8) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(9) Her canlı ölümü tadacaktır. Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti;Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”

Kur’an, 95. Tin (İncir Ağacı) Suresi; “İncire ve zeytine andolsun ki… Biz insanı en  güzel / hayırlı / iyi bir biçimde yarattık. Hal böyleyken niçin dini yalanlayıp yarattığımız nimetleri inkâr ediyorlar.”

Kur’an, İsra Suresi, 23, 24. Ayetler; “Rabb’in sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne, babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara ‘Öf!’ bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı sözler söyle!” “Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. ‘Rabb’im! Onlar nasıl küçüklükte şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster!’ diyerek dua et.”

Kur’an, Yasin Suresi, 36. Ayet; “Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tespih ve takdis ederim.”

Ölülerin Arkasından Konuşulmaz; Kur’an’da Hucurat Suresi 12. Ayette; “Gıybet etmeyin, Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” denmektedir. “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri ise Peygamberimize mal edilen hadislerdir.

Ölüm Allah’ın Emri; Ölümden kaçınılmaz, herkes ölecek, tehlikeli bir karar verme durumunda; ”Ölümü göze alıyorum!” anlamında bir söz olup Orhan Veli KANIK’ın “KİTABE-İ SENG-İ MEZAR” isimli şiirinin en dokunaklı dizeleridir; ”Kahve ocağında el yazısıyla; ‘Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı!” Söz ayrıca Barış MANÇO’nun bir şarkısında da geçmektedir.

(10) Yedi Kardeşe, Yedi Gelin; Orijinal ismi; Seven Brides, For Seven Brothers olup Jane Powell ile Howard Keel’in başrollerini oynadığı oldukça iz bırakan müzikal komedi.

(11) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

(12) Suskunluğum asaletimdendir. / Her lâfa verilecek bir cevabım var. / Lâkin bir lâfa bakarım, lâf mı diye. Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye… Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

(13) Sükût İkrardan Gelir; Bir insanın kendisine yöneltilen itham, yargı ya da suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında sözlü, ya da kaş-göz işaretleriyle cevaplamak yerine susuyorsa hareketi o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. Kısaca yanıtlanması gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. Susmak doğrulamaktır. Ve buna en uygun sözlerden biri de; “İnkâr da aşktan gelir!”  sözüdür. ATASÖZÜ

(14) Sen geldin ya, güneş doğdu sandım; Bu sözün öyküsünü anlatmam gerek; Fuzuli cam kenarında sevdiğinin yolunu gözlerken onun geldiğini görür ve mumu söndürüp kapıyı açar; eve uzaktan yaklaştığında mumun yandığını fark eden sevgili dayanamaz sorar; “Az önce mum yanıyordu, şimdi niye söndü?” Fuzuli'nin cevabı manidar ve derindir; “Sen geldin ya, güneş doğdu sandım!

(15) Akşamı getiren sesleri dinle… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necip Fazıl KISAKÜREK’e, Bestesi; Sadun AKSÜT’e ait olup eser Acemkürdi Makamındadır.