Türkiye’mde bazı şeylere akıl erdirmek zor. Ya da sözü yalpalatmadan(1) şöyle söylemeye çalışayım. Yetkili bakanlardan biri veya ülkenin başı; bir şeyin bir kere olmasının sakıncası olmadığını söyleyecek(2) kadar yanlışlara çanak tutuyorsa, ülkenin vatandaşlarının da aynı hakkı kullanmak istemelerinde sakınca olmaması gerek diye düşünürüm.
Bu konunun bir bölümünü ben bir diğer bölümde şöyle açıklamak isterim. Yasaklar, yasalar, kurallar ülkemde uygulanmamak için çıkarılmıştır, en çok da uymayanlar “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” demekte ısrarcıdırlar. Sonuna ufacık da olsa bir takdir(3) kelimesinin eklenmemesi gibi bir durum söz konusu değildir; “ Lan(4), Ulan(4), Öküz, Hanzo(4)...” en hafifleridir.
“Buraya çöp dökmek yasak!” levhası bir bakıma “Buraya çöp dökün!” şeklinde algılanır!
Süslü kokona(3), yazın ortasında kürk mantoyla gelir, sanki başka park edecek yer yokmuş gibi ya özürlü park yerine, ya da başkalarına milim saygı göstermeyecek bir şekilde ve soran, ikaz eden olursa, görgüsüzce söylenir;
“Sen! Sen benim kimin eşi olduğumu biliyon mu?” Cümle noksan kalmış olsa da sonunda ek kelime olmaz; “Üç-beş dakika” denip saat geçer. İkaz eden olsa da korna seslerini duymaz, dönüşünde de özür dilemek geçmez, kokoş(3), ya da evde kalmış kart(5), görgüsüz kadının dilinin ucunda…
Hani deve örneği, “Nerem doğru ki?!” Örnekler saymakla, düzeltme olasılığı kulak sallamak(1), kulak arkası etmekle(1) maalesef sona ermez.
Ama konum bu değil, konum; kendi sorununu kendi koydukları kurallarla çözümlemeye çalışan mahallemizin kovboyları(6), Don Kişotları(6) olan gençler…
Ve mekânlardan biri olan o leş gibi kokan(1); “Buraya işemek yasaktır!” yazılı iğrenç(3) mekânlarda nöbet tutarak yola getirmeleri gerekenleri beş kuruş katkı payı, ya da menfaatleri olmaksızın, iz bırakacak şekilde ıslatmak(1)(!) cüzdanlarını, ceplerini son kuruşlarına kadar boşaltmak...
Hepsi bilinen, ama tanınmayan çocuklar; Yeşilaycı “Pıst!” Çetesi.
Özelikle ben ve benim gibi görevliler çok iyi tanırız onları, ancak bugüne kadar bırak birinden birinin karakola düşmesine rastlamak, tesadüf bu ya hiçbiri yakalanmamış, hiç kimsecikler de şikâyetçi olmamıştı onlardan!
Olayın ilk aşaması yakalanan içkisever, ya da içkili şekilde yakalananların “Ne olur?” şeklinde yalvarmaları idi. Çünkü yakalanan kişi, üzülür, sadakatle(3) cüzdanının boşaltılmasını izler ve sonra uysalca(3), direnmek(1) için çaba göstermeksizin(1) kendini gençlere teslim ederdi.
Bu konuda tecrübe yaşayanların anlattıkları kulaklarına küpe olmasına(1) rağmen, ceza uygulamaları kulaklarının birinden (ya da bedenlerinin bir yerlerinden) girip diğerinden çıkmıştı(1).
Direnemeyenler, “eşek” olma haklarını o malum yere uzanarak hakkaniyetle geçiştiriyorlardı, belirli bir süre, o sırada “İhtiyaç molası veren(1) bir başka eşek” gelirse o da onun bahtınaydı(3), o kişilerin eylemden sonraki yaşam şekilleri çeteyi hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.
Az tanınan, gönüllü, küçük yaştaki çete mensubu biri o “eşek” ünvanlı kişinin evinin adresini biliyorsa ne âlâ, bilmiyorsa mutlaka şu veya bu şekilde öğreniyordu. Ve cüzdanından zorla tahsil edilen parayı evine eşine götürüyordu.
Parayı götüren kişi, “Aferin!” anlamında takdir edilen davranış karşılığı olarak sokak kedi ve köpekleri için geriye takdim edilen mama parasını memnuniyetle kabulleniyor yahut da bir sonraki gün kapı önüne bırakılan mama paketini mutlaka teslim alıyordu.
Mahalle neredeyse tümüyle Yeşilaycı olmuş, “Eşek Mahalli” en eskiden nasıldıysa, eşeklerin azalması nedeniyle neredeyse eski haline dönmek üzereydi, eksikleri gene de göze çarpıyordu ama.
Genelde şehrin tektekçilerinin(3), meyhane ve birahaneler civarında oluşturdukları “Eşek Mahallerine” bekçiler fırsat bırakmıyor, prostatlarına(7) güvenemedikleri halde, para harcamaya devam edenler ise, genelde pantolonlarının önleri ıslak olduğundan, eğer utanma fonksiyonlarını(5) yitirmemişlerse evlerine yayan şekilde yürüyerek yöneliyorlardı.
Saatlerin kaçı gösterdiği, evlerine vardıkları zaman hiiiç önemli değildi, hem hiç kimse için.
“Pıst!” Çetesi sadece genç ve öğrenci gönüllülerinden ibaret değildi. Kocasına bu konuda dilinde tüy bitene(1) kadar ikaz etmesine rağmen yola getiremeyen, maksatları öldüresiye kadar, tövbe ettiresiye(1) kadar, birikmiş tüm hınçlarını(3) sevgi ile(!) alma gayretinde olan eşler de vardı “Pıst!” Çetesi kadrosunda.
Nöbet çıkışında askerler, iş dönüşü memur hanımlar, vakti müsait olan öğretmenler de iğrenç mahal dışında, sotada bekleyenler(1) olduğu gibi, geçiyorken tesadüfen olaya karışanlar da olmuyor değildi. Bir bakıma alkole karşı topyekûn savaşta(5) gönül birliğinde olanlar da aynı kadroya dâhildiler.
Çetenin bir de alt komite olarak ispiyoncu(3) grubu vardı, tek sakınca mutlaka gofret, çikolata gibi mutlaka rüşvet ya da diğer adıyla bahşiş beklentisi olan bu küçük çocuklar adrese teslim görevlerini başarıyla sürdürüyorlardı.
En büyük işaret siyah poşet, kişinin başının eğikliği, görmezden gelmek gibi hareketler, çok zaman koltuk altlarının şişkinliğiydi ki, çete üyelerinden bir-ikisi tesadüfen o evi ziyaret ediyor ve “Ziyaretin kısası makbuldür!(8)“ modunda gereğini mutlaka belirli bir şekilde hallediyorlardı, çok zaman sakince(!)
Mahalledeki 3-5 bakkaldan biri Hacı Mümin Amcaya aitti. Yobazlığın gerisinde, sofuluğun biraz ötelerinde beş vakit namazında, niyazında...
Hiçbir namaz vaktinde, kapı önündeki askılarda olanları saymazdı, dondurma, meşrubat dolu olan buzdolaplarına ve derin donduruculara aldırmaksızın, bakkalın kapısını kilitlemeksizin vakit namazı için üç-beş adım ötedeki camiye giderdi, kapısına levhasını asardı sadece;
“Camideyim, gelcem!”
Herkes bilirdi O’nu, en çok da üç-beş adım ötesinde karşıdaki bakkal Hüsnü Amca vardı.
“İçinde alkol var!” diye bırak kolonyayı, ispirto bile satmazdı, ilk görünen Hacı Mümin Amca.
Hacı Mümin Amcanın en iyi huyu ya da kazancı, her namaz vaktinde öteki Hüsnü Amcanın bakkal kapısının önünden geçerken; “Hadi komşu beraber!” demesi, teklifinde sadece Cuma günleri başarılı olmasıydı.
“Kul zorladığı için değil, içim desteklediğinde ‘Ak yüzle çıkacağım, Tanrı huzuruna’…” demişti. Görebildiğim, daha doğrusu hissedebildiğim kadarı ile “Ak Yüzlü” olması için yüzüne bir bakıma daha çok su serpmesi, diğer bir bakıma da bir kaç fırın ekmek yemesi gerekliydi!
O da içki satmazdı. Ama sigara, ispirto, kolonya ve şüphe edilecek bir kısım şampuan ve benzerini de satmaktan çekinmezdi. Dalgalar gider gelir, deniz baki kalırdı(9).
Diğer bakkallar kendi havalarında her ne kadar zararlarına görünse de, ispiyoncuların destekçisi gibiydiler.
“Bugün şu vukuat oldu, şu şuraya, şu da buraya, şu şuna, bu buna verildi, satıldı!”
Konu tespit edilir, “Pıst!” Çetesi tarafından gereği mutlaka yerine getirilir, gerçekleştirilirdi.
“Öh hö!” diye belirtmem gerekir ki eylem olarak değilse de sokak köpek ve kedileri için benim de ekonomik olarak katkım olurdu, az-biraz, ta ki bir meşhur olayla rezil(1) oluncaya kadar.
“Ah! Mehmet Emin Baş Komiserim Ah! Ne diyeyim ki?”
Kendi halinde, suya sabuna dokunmayan, kimsenin tavuğuna “Kışt!” demeyen kimseye eğri bakmayan(1), anası babası toprağında, bir göz oda, teferruatı ile kendi kendisiyle yaşayan, çok okuyan, çok bildiğini zanneden bir insandım.
Ukala, aklı fikri spor etkinliklerinde, yalnızlığı ile mutlu, çeşitli görücülüklere(3) karşı ısrarla direnip, namusunu korumuş(!), henüz baş olmayı hak edememiş, kendime göre bir Komiserdim.
İtiraf etmeliyim ki, çalışkan ve Mehmet Emin Ağabeyin, hele ki o olaydan sonra, ayağını kaydırmak için % 1000 gayretli ilk ve tek adaydım.
Aklı kıt(5) arkadaşlardan taze biri, ne halt etmeye(1) niyetlenmiş ise, evlenmeye karar vermişti. Dediğim gibi tazecik, aklı eyleminden çok çok geride yürüyüp meselâ ilerleyen!
Her birimize ayrı ayrı kendi el yazısı ile “Eşiniz ile birlikte” bölümünün üstüne kalın sarı ispirtolu bir çizgi çizilmiş davetiye sunmuştu. Doğrusu bu çizgi işini oldukça maharetli(3) bir şekilde akıl etmişti. Çünkü ben ve özellikle Mehmet Emin Ağabey, tescilli bekârlar idik.
Tek farkımız, benim fare oluşum ya da yalnız yaşayan bir ev pisisi oluşuma karşılık, aile mevcudu hakkında bilgim olmayan Mehmet Emin Ağabeyin, nerde akşam orda sabah rahatı boyutunda ve besili %100 oranında pehlivan tipli kedi olmasa da %10-15 oranında hovarda(3), %50 rakamları azıcık aşkın oranda alkol düşkünü olmasaydı.
Ama Allah var, yalan söyleyemem, sivil olmasa da serseriydi(2)!
Tazecik eleman bize, düğün salonunda kocaman bir, kuş sütünün eksik(5) olmadığı bir masa hazırlatmış, niyeti olabileceklere, güzel kızları kontrol altında tutabilecek, görüntü sandalyesini ayarlayabilmiş, gayri resmi olarak, masaya eğilip “Bir şeye ihtiyacınız var mı abilerim?” derken konu ile ilgili bilgi vermeyi de ihmal etmemişti;
“Şu benim baldız, üniversiteden mezun oldu, şu yaşta, iş arıyor. Şu 11 numaralı masadaki defterdarın(3) kızı, iyi kız. 26 numaradaki Ziraat Müdürünün kardeşi, güzel ama biraz evde kalmış gibi görünüyor. Şu Ayşe. Şımarık, ama iyi ve çok zengin kız, evin bir tanesi, fabrikatör kızı. Sanırım onu alan yaşar, eli soğuk sudan sıcak suya değmez.
Şunu söyleyemem, sahibi kızar, mutlaka...
Ve de şu...
Aman işte biraz da siz gayret edin. Hepinizin başlarını ben mi bağlayacağım ya? Mutlu olursunuz, teşekkür yok, iş sarpa sarar(1), çömezim(3) ya, fırça çok. Bundan sonrası size kalmış. Şaklabanlık, cambazlık yapın, dansa davet edin, masasına ne isterse getirttirin. Her ne kadar ben cıbırsam(3) da, yengeniz varlıklı...”
“Desene üç güveysi(5)…
‘Adam otur!’, oturursun! Bari tuvalete giderken, işe gelirken izin alma. Ha! Bir de biliyorsun, bizim ayda bir ‘Moral gecelerimiz, bekârlığa veda partilerimiz olmasa da biz herifler, bir araya geliyoruz ya, sen şimdiden izin kâğıdını imzalat!”
“Ha! Ha! Güleyim bari Baş Komiserim! Bugün benim en güzel günlerimden biri. Sevdim, alıyorum, inancımı, mutluluğumu kösteklemek(1) yerine, azıcık da olsa körükleyin(1) hadi!”
Ayağa kalktık daha düğün başlamadan, kimse bardaklara dudaklarını sürmeden;
“En büyük damat, bizim damat!”
Gelin, damattan daha âşık ve çapkındı, yanımıza geldi;
“Peki, ben ne oluyorum!”
Mehmet Emin Baş Komiserim, elinden tutup, sandalye üzerine çıkarttı, yalakalık modunda tempo tuttuk;
“En büyük gelin, bizim gelin!”
Sonra gelinin kulağına eğildi;
“Kocan çok kıskanç! Şimdi elinden tuttum diye beni öldürür. Yarın arkamdan rahmet okumayı unutma, olur mu güzel kız?”
“Sevdalım Hakan anlattı! Delilik sadece size mi mahsus yoksa hepiniz mi delisiniz?”
“Aşağı yukarı yanılmadığınızı içtenlikle itiraf ederim.”
“Yanılmadığıma sevindim. Mutlu olmak sizlerin de hakkınız. Geldiğiniz gibi dönmeyin. Bu sözüm bu düğünden değil bu dünyadan anlamında. Gerçek ellerinizde, israf etmeyin!”
Doğru söze ne denirdi ki, kendi adıma olmasa da. Bana göre; benim yeterli zamanım olduğu kanaatindeydim. Bize göre bırak Baş Komiserliği, Mehmet Emin Ağabeyimin, hepimize göre önceliği vardı. Bilmediğimiz, aday olup olmadığı ve benim hiç de aklımdan geçmeyen “Belânın geliyorum!” diye işaret vermeksizin pattadak gelmesiydi(10).
Masamız bilginlerle donatılıydı, ben hariç. Herkes bir şeyler söyledi, sipariş etti. Şaklabanlık parayla mıydı? Ben de su demek yerine, espri olsun istedim;
“H2O!” dedim!
Mehmet Emin Ağabey çıldırdı sanki. Bu arada özellikle rakı denilen beyaz sade su gibi ayrıca tentürdiyot (ya da tahtakurusu) rengi gibi, yeşil ve portakal renkli bir sürü içecekler gelmişti masaya.
Ve garson hepsini isabetle işaretlemişti, masa başındakilere. Mehmet Emin Ağabey ünledi;
“Bugün Hakan’ın en mutlu günü...
Sen bize katılmayacaksın öyle mi? O halde gelmeseydin. Gidip evde ayaklarını yıkayıp, pijamanı giyip, duanı edip, zıbarsaydın. Niye keyfimizi askıya almaya(1) çalışıyorsun ki Emin?”
“Şey! Ağabeyim!”
“Türkiye’mde bir sürü çocuklar tacize uğruyor(1), anayasa ile ilgili sorunlar için bile ‘Bir kereden bir şey olmaz(11)!’ denilirken, sen bu kadar arkadaşının içinde Hakan’ın mutluluğu için kadeh kaldırmayacaksın, öyle mi?..
Bak! Kapı karşıda! Defol! Görünme ve bunun bu kadarla kalacağı geçmesin aklından sakın, asla!”
Baş Komiserin durup dururken “Vatan-Millet-Sakarya” tavrına anında akıl erdirmem mümkün değildi, hatta Baş Komiserimin birden ve aç karnına içki yüklendiğine inancım nedeniyle kimsenin de benden farklı düşüncede olduğunu sanmıyordum;
“Şey! Baş Komiserim!”
“Aaa! Yusufladın(1) mı? ‘Ağabeyindim’ birdenbire ‘Baş Komiserin’ oldum! Allah! Allah! O halde bir bardak bira ile Müslümanlığına halel gelmez(1) oğlum. Günahı benim boynuma. Sanmıyorum, yoksa gelemezdin, umarım tedirginliğin bu akşam nöbetin olduğu için değildir…
Garson! Bir bira! Şişeyi yanımızda aç! Bu genç arkadaş biraz şüphecidir de!”
Garson, bira şişesini getirdi. Mehmet Emin Ağabey birayı bardağın yarısına kadar doldurduktan sonra masadaki ince bardaklardan birini alıp;
“Şimdi sen alışkın değilsin, bakarsın sarhoş falan olursun, neme lâzım(5), biraz su ile alkol konsantrasyonunu(2) azaltalım. İster hızlı iç, ister yavaş, bir şey olmaz. Hadi afiyet olsun…”
Ne Aziz Nesin’in öyküsünden(12) bilgim vardı, ne de Rahmetli Necmettin Erbakan’ın(13) bir kez yaşadığından, o ince bardaktaki sıvının su değil, votka olduğunu aklımdan geçirmem bile mümkün değildi.
Herkes bardak kaldırdı, ben de…
“Mehmet Emin Abi! Bu biralar böyle zehir gibi mi? İnsanlar nasıl içiyorlar ki bunları böyle?”
“Başlangıçta acı gibi gelir, ama içimi iyidir. Afiyet olsun, yarasın aslanım. İçelim, kendimizden geçelim, bugün var, yarın yoksun, iç be dostum, n’olursun!(14)”
Karşımdakiler, ilk bira bardağımın bitiminde, daha doğrusu bittiğini sandığımda çift olmaya başlamışlardı. Üstelik ben çerez, ordövr tabağındakilerden yemek falan değil, hep bira içmek istiyordum.
“Başlangıç olarak bir bira kâfi! Ama kalan yarım birayı da dökeyim, hatta gene sulandıralım biraz! Ekleyeyim mi?” dedi, o ince bardaktaki suyu tekrar Mehmet Emin Ağabey.
“Ekle be abi!” dedim! O kadar!...”
Ben bir yerlerdeydim, ama nerelerde, bilmiyordum, üstelik ahkâm kesmekte(1) de üstüme yoktu;
“Ağabey! Sarhoşsan, ben ayığım, istersen ver arabayı, ben kullanayım!”
“Gençler var aramızda. Üstelik bizim için Hakan şoför de ayarlamış, onlardan biri kullanacak arabayı, dert etme!”
Hakan’ın ayarladığı şoförlerden birinin çakırkeyif(3) de olsa Mehmet Emin Ağabey olduğunu bilmem mümkün değildi.
“Ben şurada ineyim şoför bey!”
“Evine bırakaydım be abi?!”
“Yok! Ben biraz yürüyeyim, hem açılırım. İyi geceler gençler, beyler, şoför arkadaş!”
Elimde su şişesi vardı, yüzüme su serptim, bana az buçuk ilâç olsun dileğiyle.
Çok zaman dediğim gibi; felâket geliyorum, demez, pattadak gelirdi, nitekim de pattadak…
Yok! Bu bir felâket habercisi; “Pıst!” sesi idi, grand tuvalet(5) tanınmamın mümkün olacağı. İkinci kez ve iki kez “Pıst! Pıst!” akıbetimin habercisi idi, çünkü düpedüz yengeç gibiydim, yan yan iki ileri, bir geri Mehter Marşı düzeninde yürümeğe çalışan, ancak farkındasızlık ile yerinde sayan(2).
Kendimi belli etsem ne olurdu, belli etmesem ne yazardı? Sarhoş birinin yapacağı en berbat, ters, yanlış, huysuz, hukuksuz hareketi yaptım, silâhımı çıkarttım, tıpkı iktidardakiler gibi;
“Aldatıldım gençler! Ben Emin Komiser!” diyecek kadar ayakta kalabilmiştim. Dermanım tükenmişti, yıkıldım, sızar gibiydim, oysa maksadım uyumaktı sadece, gözlerimi kapatmamak için direnmeme rağmen.
“Ah hocam! Nasıl oldu bu böyle?” diyen iki gencin kollarımdan tutuşlarını hissettim, yalvarma modunda;
“Beni kandırdılar! Sakın eve götürmeyin beni, eski ahıra götürün. Bir şişe daha su verin, sonra evinize dönün! Bu taşıdığınız ben değilim. Aldattılar beni! Bir şeyler yaptılar bana. Anlamadım, ben bir hiçim, savunamadım kendimi! Aklımı kullanamadım. İnanmayacaktım. İnandım! Hadi götürün beni ahıra! Ve gidin evlerinize, ben, yarınlarda bir gün, eğer yüzüm olursa karşınıza çıkmak için gayretli olmaya çalışacağım…”
Kimdi bu gençler? Bilemediğim, ama beni mutlaka hatırlayacaklardı, üstelik nasıl?
El yordamıyla(5), belki de cep telefonlarının ışıklarıyla beni ahırdaki sekilerden birine oturtturmuşlardı. Genelde az kusurlu(!) kişilerin hapsedildiği bir yerde ikamete mecbur bırakılacağım yer.
Üç tarafı; Nasrettin Hocanın Türbesi gibi duvarlar görünür gibi olsa da pencere bölümleri yıkık, açık, bir tarafında kapı vardı ve benim gibi hanzo birine yakışması mümkün olmayacak gibi bir parfüm kokusu hissediliyordu.
“Aferin çocuklara! Yiğidi öldür, ama hakkını ver!” gibi bir söz geçti aklımdan; “Cezalandır, ama acıma hakkından da vazgeçme!” demeyi düşünür gibi.
Gözlerim kapalıydı, açık olsa da fark etmezdi, ay yeryüzüne küskün, yıldızlar gökyüzünün yağmur habercileri karabulutların esaretinde saklı, hatta yok gibiydiler, karanlığa hapsedilmeden önce aklımda kaldığı kadarıyla.
Bu arada bir yerlerde okumuştum, galiba “Gaz Tazyik Sancısı” hissediyordum. Nasıl olsa ahırda yalnızdım. Kendi başıma ahırda cesaretle söylenmemde de, rahat bir şekilde çekinmeksizin (Bombardıman şeklinde diye izah etmeye çalışmamda falso olacağını düşünmüyorum) rahatlamamda da sakınca yoktu, ya da bana öyle gelmişti;
“Dünyada en güzel şeylerden biri (azıcık da olsa sansürlenmiş olarak) yiyip içmek, oturup(!) mıçmak(!) idi!”
Dikkatimden kaçamayan şey ufak bir kıkırdama ve kıpırdamaydı, kesinlikle emindim, bombardıman(!) ertesinde şekillenip aniden yok olmuştu!
“Biri var içeride, ses verin, yoksa sesin geldiği tarafa doğru uluorta ateş edeceğim, günah benden gidecek, duydunuz mu?”
“Gerek yok! Ben, sizi yalnız bırakmaya gönlü razı olmayan ‘Pıst!’ Çetesinden biriyim!”
“Ve beni sessizce izlediniz. Peki, söyleyin bana; ‘Kümesteki çaresiz bir tavuğa ateş edip, amma yaman avcıyım, ha!(15)’ demek yakıştı mı size? Utandım, şimdi sadece sizden değil, göreceğim herkesten utanacağım. Ne halt ettim de uydum Baş Komiserime? Yıktın, yaktın, yok ettin beni Baş Komiserim!..
Kendime gelir gelmez, kimsenin yüzüne bakmaksızın defolacağım bu mahalleden, gerekirse tayinimi isteyerek, çok sevdiğim mesleğimden istifa ederek, vazgeçerek!”
“Ona da gerek yok, ağzım kapalıdır, hem ne var, ne olmuş yani, doğal bir olay…”
“Çişimi yapmaya çalıştığımı, sonra vazgeçtiğimi de…”
“Karanlık var, görmedim, görsem de çok mu önemliydi sanki?”
“Öteki için o kadar kötüyüm ki! Beni rezil etmek için niye benimle uğraşırsın ki Allah’ım, kandırıldığıma neden inanmıyorsun ki?”
“Pardon! Affedersiniz! Sizinle hiç karşılaşmadık, ya da kısmen karşılaştık mı, hatırlayamıyorum, ama siz gerçekten polis misiniz, silâhınız var, üstelik ben Komiser Emin demeniz de, Mehmet Emin Baş Komiser dediğiniz de çalındı kulağıma(1), acaba o Baş Komiserin soy ismi Akantekir mi?”
“Siz nereden biliyorsunuz?”
“Şey! Ben bir öğretmenim! Adım; Emine! Mehmet Emin de benim sevgilim, yani erkek arkadaşım diyebilirim!”
“Tayin istesem kurtulamam. Siz şimdi gider amirime anlatırsınız; ‘Böyle, böyle…’ diye. Bu durumda ben yaşayamam, en iyisi bu çekilmez hayattan kurtulmak, intihar etmeyi becereceğimden şüpheliyim, ama başka da çarem yok gibi…”
“Ülkemde, gaz çıkardı diye birinin intihar ettiği duyulursa herkes başka şekilde güler, lütfen inanın!”
“Bir öğretmenin bulunduğu ortamda, ondan habersiz olsa da, kişinin yaptığı şey doğru mu dersiniz?”
“Bunun yurtdışı gerçeklerini düşünün, hiç de ayıp değil, neden eğilip, bükülüp, ezilip üzülüyorsunuz ki? Olabilir, sakin ve rahat olun, lütfen!”
“He! Olabilir! Siz şimdi sevgilinize gidip diyeceksiniz ki; ‘Senin elemanlarından Emin Komiser…”
“Tekrar; ‘Sakin ol!’ demeyeceğim!”
“Yani; ‘Dememiş!’ gibi yapmanıza tahammül edip elinizdeki bir koz(3) için hep hazırlıklı ve hazır olmam gerekecek, öyle mi? Bağışlayın lütfen! Çoktan çok kendimden geçmek üzereyim, evime yetişmek mecburiyetindeyim, şu andaki utancım, evime girerken yaşayacağım utançtan daha büyük…
Bu nedenle artık bu şansımı denemem gerek! Umarım gebermeme(1) izin vermemek görünümünde olsanız da, bir daha görüşmeyiz…
Zaten gerçekleştiğine inanacağım ilk görüntüde, kendi kendimin sonunu hazırlasam da katilimin siz olacağınızı yaşatacağım gönlümde, kabullenmeseniz de…”
“Bir kadının sözü sizin için bu kadar değersizse ben bunu gerek kul, gerekse Tanrı huzurunda kabullenmiyorum. Hem hatta hakaret kabul ediyorum. Bir gaz çıkarmanın mahcubiyeti ile ölecekseniz ölün, umurumda değilsiniz, ama ölmezseniz ve yaşamımızın herhangi bir bölümünde ola ki karşılaşırsak ve elinizi uzatırsanız, elinizi sıkı sıkı tutacağıma inanın, tabiidir ki isterseniz!”
“Anlayamadım. Hem sevgiliniz var, hem de sözleriniz falsolarıma rağmen bana ümit verir gibi. Şaşkınım! Bunun anlamı ne? Ben Mehmet Emin Baş Komiserim için, beni bu hallere düşürmekte tek suçlu o olsa da, çekinmeksizin canımı ortaya koyarım. Yaşarsam ülkem için, onun için yaşarım, asla ihanet etmem!”
“Daha başlangıç bile yok, ihanete de gerek yok!...”
Eve girdiğimde Emine de arkamdan girmişti, fark ettirmemeye çalışarak.
“Kız başını derde sokacaksın. Mehmet Emin Baş Komiserim katil olacak, hepimiz öleceğiz, git, sevdiğine kavuş, bırak şu sarhoş serseriyi…”
“Belki âşık olursun bana, diye beklentimi çok görme bana. Hadi çişini yap, duşunu al, rahatla, çamaşırların neredeyse söyle, getireyim, giyin ve yat! Ben başında olacağım!”
“Asla rızam yok!”
“Sen hele duşunu al, rahatla, yat, uyu ve eminim ki sabah olup kalkınca…”
“Sen burada olmayıp evine dönmüş olacaksın!”
“Evet! Senin düşündüğün gibi…”
Duşumu alıp, yarı çıplak çıkabildim banyodan. Emine kurulayıp giydirdi beni ve saklama, saklanma haklarını kullanarak yatağıma yatırdı beni. O; ben oluyorum, şefkatine sığınarak anlatmaya çalıştığım.
Emine kendi için de bir şeyler bulmuş, buluşturmuş, onların kolları, bacakları uzun gelmiş olsa da. Popoma ve belime dokunarak yatağın bir kenarına iteklemekte başarılı olduktan sonra bir pike ile benim yorganımın üzerine uzanmış. Aynı formatta, ikimiz de farkında olmaksızın derin bir uykuya dalmışız, anında denecek gibi.
Farklılık; sabaha kadar olan zamanda yorgan ve pikelerin birbirine karışması, kucak kucağa gibi olmamızdı.
“İdam mahkûmu olmayı bile hak etmiyorum artık; ‘Son arzun nedir?’ diye sorman gereksiz!”
“Gece boyu; ‘İyi ki varsın! İyi ki yanımdasın! Keşke yasaklardan önce karşılaşsaydık!’ diye sarılan, saçlarımı koklayan, öpmekten çekinen sen değilsin sanki?”
“Gerçek mi? Akşamın geç vaktinden sabahın tan vaktine kadar olan bu zaman içine her türlü haltı sığdırmak konusunda başarılı olduğumu mu söylemek istiyorsun Emine? Allah’ım, neyim ben? Nerelere gideyim? Bir genç kızın yaşamını söndürmeye hakkım var mı? O da, ben de nasıl bakacağız Mehmet Emin Baş Komiserimin yüzüne, gözlerine?..
Çabuk kalk, giyin ve git! Ben yok olursam, sen hiçbir şey olmamış gibi yaşamına devam eder, sevgilinle mutlu ve huzurlu olursun!”
“Ne söylediğinin, ne yapmak istediğinin farkında mısın Emin? Üç-beş saat içine sıkışan beraberliğimizi aklından geçirip, beni tanımadan, etmeden, ölecekmiş gibi bir fedakârlık yapmayı düşünüyorsun, haklı mısın?”
“Yaşamda bu kadar haklı olduğum bir devreyi hatırlamıyorum. Sizi tanımama, bilmeme gerek yok! Siz saygıdeğer, yarınlarımızın gerçeklerine sahip bir öğretmensiniz, üstelik seven ve sevilen bir genç kız. İyi niyetinin kurbanı görünen salak, sarhoş, kişiliksiz biri ile bir geceyi usluca, uysalca geçirmek zorunda kalmış bir hanımefendi…
Kendinde olmayan birinin zırvalamaları, sözleri buz üstüne yazılmış yazılar(16) gibidir. Seni gördüm, tanımasam da iyisin, güzelsin, mutlu olmak hakkın. İnancını kötü şekilde kullanmış olarak seni bu şekilde tanımış olmak zoruma gidiyor…
Senin mutluluğun için kendimi yok etmek; en büyük başarım ve tesellim olacak. Hadi! Üzme beni daha fazla ve git! Bana Allahaısmarladık! İkramın olan 3-5 saatlik birliktelik yaşamımda en güzel, huzurlu ve mutlu anlarımdı. Önce sana, sonra hayata teşekkür ederim. Hadi git!”
“Peki! Tek dileğim var, eğer ki kabul edersen. Beni bir kere daha görünceye kadar kıpırdamayacaksın. Telefon et, işine gitme! Ben en fazla iki saat içinde gidip-döneceğim. Bekleyeceğine söz ver, lütfen! Sonrana asla karışmayacağım. Benim için yaşamını noktalayacak, sevmeyen, bilmeyen bir polis olacağını aklımdan geçirmezdim. Üstelik başlangıcım bir tarafa şu anda bile kalbimin o polis için çarptığından emin olarak…”
“Gerçekten siz kadınlar aşırı bir şekilde duygusalsınız, karşınızdakinin yontulmamış bir odun olduğunu göre göre, bile bile…
Üstelik o kadını gönülden bağlı olan biri gözlerken…”
“Tek söz istedim senden; ‘Evet!’ ise gidiyorum, ‘Hayır!’ dersen ömrümün sonuna kadar bu kapının önünden ayrılmam! Karar senin!”
“Bekleyeceğim. Seni beklerken iki saat ya da daha fazlasının önemsiz yaşamıma katkısının olacağını düşünmüyorum, faydasının ne olabileceği de geçmiyor aklımdan. Hadi git!”
Boşluktaydım, dakikalar saatlermiş gibi geçmek bilmiyordu. Neden gitmişti, neden beni, iki saatliğine de olsa yalnız bırakma ihtiyacı hissetmişti? Benim kalbimdeki hakkım olmayan vuruntu nedendi?
İnsan beşerdi, şaşardı, ama Emin olan beşer, hep mi şaşardı, hele ki “Bir defadan bir şey olmaz!” felsefesinin şaşkınlığında “Pıst!” Çetesinin bir üyesi nasıl yaratırdı ki bu şaşkınlığı?
Benzetmek tuhaf gibi görülse de şeyine nişadır(3) sürülmüş bir hayvan gibi, tek göz odamda dört dönüyordum, nedenine egemen olamaksızın. İçimi bilmiyordum, dışımı ise hakkı olmadığını bile bile öğrenmesi mümkün olan öğrenmişti zaten…
Kapım alışkın olmadığım, hatta o şekilde çalınışını hiç hatırlamadığım şekil ve ritimle(3) çalındı. Açtım. Karşımda Mehmet Emin Baş Komiserim vardı. Ellerimi havaya kaldırdım;
“Sen elini kana boyama ağabeyim. Ben kendi cezamı kendim vereyim, sen uzaklaş, bu; yalnız bana ait bir sorun, ne sizin, ne de sevgilinizin hak etmediği…”
“Kızacağım bak Emin! Neler söylediğini, neler söylemek istediğini anlayamıyorum. Önce beni dinle, sonra ne diyeceksen de, ben dinleyeyim. Otur bakayım, şuraya!”
“Ayakta dursam?”
“Otur, dedim! Çek sandalyeyi, karşımda dur ki, yüzünü göreyim, mimiklerin(3), kızarışın önemli, ama açık vermezsin ki!”
“Teşekkür ederim amirim!”
“Hakan’ın düğününde hak etmediğin, alışkın olmadığın bir yanlış yaptık, elebaşı bendim. Olayların bu şekilde gelişeceği, düğünde gördüğün bir genç kızı gözüne kestirip ‘Fırsat bu fırsat!’ deyip o kızcağızı evine kapatıp tecavüz edeceğini doğrusu senin gibi bir beyefendi için aklımdan geçirmezdim…”
“Neler söylüyorsunuz ağabeyim, vallahi ben öyle bir şey değil, hiçbir şey yapmadım!”
“Aynı evde, aynı yatakta beraber yatmışsınız. Ama demek ki kulağıma erişen sözler, yalan, yanlış ya da rivayet, ben sana inanırım, doğrusunu sen anlat, kısaca…”
“Utanarak söylemem gerek, siz elinizi kirletmeyin, o kızın sizin sevgiliniz olduğunu bilmiyordum. Bu nedenle ‘Siz elinizi kirletmeyin, kendi cezamı kendim veririm!’ dediğimde suçumu zaten itiraf etmiştim. Evet, affedersiniz, yanlış yaptım, Emine’nin sizin sevgiliniz olduğunu bile bile onunla aynı yatağı üleştim!”
“Ve aranızda bir şey olmadı. Külâhıma anlat,(17) üstelik benim sevgilim olduğunu bile bile…”
“Düşündüğünüz, ya da aklınızdan geçtiği gibi değil ağabeyim. Çok güzel, iyi bir öğretmen, sizin olmasa benim olsun isterdim, doğal olarak onun da beni sevebileceğine inanarak. Ama onu sahiplenmem aynı yatağı paylaşarak olmamalı, saygıyla, sevgiyle olmalı, üstelik bir sarhoşluk ertesi, bir alkol artığı heyecanıyla değil…
Mahcubum size karşı. Hadi, gidin artık, kapıyı da dışarıdan kapatın, ben de size karşı saygısızlığımın bedelini kestirmeden ve çabucak ödeyeyim!”
“O kadar uzun boylu değil, aç bakalım şu sokak kapısını…”
“Sevgilim!” diyerek sarıldı bana Emine.
“Yanlışlık olmasın Emine, sizin sevgiliniz karşıda oturuyor!”
“Doğru! Sen, benim sevgilimsin, değil mi ağabeyim?”
“Valla Nüfus Kâğıtlarımızda öyle yazıyor!”
“Bir saniye! Siz; ağabey-kardeş sevgisiyle sevgilisiniz, öyle mi?”
“Tesadüfler öyle gösterdi, katkımız eksik!”
“O zaman gerçeği dinleyin! Emine, ben seni sevdim, sevgilin olduğu düşüncesiyle, sevgine saygı göstererek korktuğum için söyleyemedim. Üstelik yalandan olsa da sana tecavüz etmişim. Seni bu durumda ortada bırakmak istemem, bırakamam…
Evlen benimle, ağabeyin şahidimiz olsun!...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum. Bilinen bir kişi olmamakla beraber ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum. Benim de hayranı olduğum Alfred HITCHCOCK 66 adet olan filmlerinden çoğunda kendisi de görünüyordu. Bu rollere yukarıda da değinildiği gibi “cameo” denilmekteydi ve birkaç saniye süren görüntülerdi. Meselâ ekran önünden geçmek, ayakta durmak, içki içerken gözükmek gibi ki öyküdeki kızcağız da benim soyadımın harflerini karıştırarak KARATEKİN’i, AKANTEKİR haline getirmiş! Uygun bir düşünüş, sevindim.
HITCHCOCK'un bir deyişi şöyledir: “İyi bir film çekmek için üç şey lâzımdır; Senaryo, senaryo, senaryo...” Yine HITCHCOCK’un çoğu filmi, aşağıladığı “Konuşan insanların resmi” sözü ile ünlüdür.
(*) “Pıst!” Çetesi; Genellikle “Pıst!” şeklinde ses çıkararak birbiriyle haberleşerek birbirine haber ulaştıran, herhangi bir çekinceyi bildiren veya eylem yapan topluluk
(1) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Bir Kulağından Girip, Öteki Kulağından Çıkmak; Söylenen söze önem vermemek, kulak asmamak, umursamamak.
Çaba Göstermek; Bir işi başarmak yapmak, becermek için çalışmak, uğraşmak, gayret göstermek.
Dilinde Tüy Bitmek; Sık sık söylemekten bıkıp usanmak.
Direnmek; İnat etmek. Karşı koymak. Herhangi bir düşüncede, bir durumda, bir istekte ayak diremek.
Eğri Bakmak; Kötü düşünce besleyerek bakmak.
Halel Gelmek; Zarara uğramak, bozulmak.
Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
Islatmak; Islanmasına yol açmak. Islanmasını sağlamak, ıslak duruma getirmek. Bir başarıyı, mutlu bir olayı içkiyle ya da içkili bir yemekle kutlamak.
İhtiyaç Molası Vermek; Özellikle otobüslerle yapılan uzun yolculuklarda dinlenme vb. ihtiyaçları karşılamak için durmak, duraklama yapmak
Keyfi Askıya Almak; Herhangi bir keyiflenecek, neşelenecek, kazanabilecek bir durumu olayların gelişmesini görmek için bir süreliğine durdurmak.
Körüklemek; Anlaşmazlık ya da kavganın daha da artmasına yol açmak, azıştırmak, kızıştırmak, kışkırtmak. Körükle üflemek.
Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak).
Kulağına Çalınmak; Gitmek, Erişmek); Duymak.
Kulağına Gitmek (Çalınmak); Duymak.
Kulağına Küpe Olmak; Başa gelen bir durumdan alınan dersi hiç unutmamak.
Kulak Arkasına Atmak (Kulak Arkası Etmek); Önem vermemek, dinlememek.
Kulak Şapırdatmak (Şarpıldatmak, Sallamak); Yerel olarak geçiştirmek, duymazdan gelmek, üstüne yatmak, dinlememek, önemsememek, üzerinde durmamak.
Leş Gibi Kokmak; Çok pis, çok kötü, ağır, rahatsız edici bir şekilde kokmak.
Rezil Olmak; Toplum içinde ayıplanacak bir duruma düşmek.
Sarpa Sarmak; Bir işin çözülmesinin çok güç bir durum alması, zorlukların belirmesi.
Sızmak; İçki yorgunluk vb. sebeplerle kendinden geçerek uyuyakalmak. İnce aralıklardan, çok ince deliklerden, gözeneklerden az miktarda ve belli olmaksızın yavaş yavaş akmak, çıkmak. Gizli tutulan bilgi, haber, sır gibi bilgilerin yayılması, duyulması. Herhangi bir topluluğu, bir örgütü yolundan saptırmak için gizlice arasına girmek. Düşman mevzileri arasına gizlice girip ilerlemek.
Sotada Beklemek; Sotaya Yatmak. Uygun bir yerde kendini gizlemek.
Tacize Uğramak; Tedirgin edilmek, rahatsız edilmek.
Tövbe (Tevbe) Ettirmek; İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyan birini bir daha yapmamaya karar vermesini sağlamak. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında pişman olmasını, pişmanlık, nedamet duymasını sağlamak. İşlenen kötülük, yasak, haram ve günahları terk etmesini Allah’a yönelmesini sağlamak.
Yalpalatmak; Dengesini bozup bir sağa, bir sola eğmek. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmeme durumuna getirmek.
Yerinde Saymak; Bulunduğu yerden, durumdan daha ileriye gidememek, hiç değişmemek, gelişmemek, ilerlememek. Yürür gibi yaparak hep aynı yerde, sürekli olarak ayağın birini kaldırıp diğerini basmak.
Yusuflamak (Yusuf Yusuf Olmak); Birinin korktuğunu, çekindiğini, paniklediğini ifade etmek, korku ve ayrıca hakaret anlamında kullanılan bir söz.
(2) Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz; Turgut ÖZAL’ın Hukuk Devleti kavramını hiçe sayarak, devlet anlayışına ters düşen, anlaşılması zor, Hangi akla hizmet ettiği anlaşılmayan, Körfez Savaşına hiçbir şekilde parlamentonun, halkın düşüncelerine saygısızca “Bir kereden bir şey olmaz” mantığıyla aldığı karar sonunda tümümüzün yanlış diye yorumladığı özü olmayan sözlerden yalnız bir tanesi.
(3) Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.
Cıbır; Cıbıl; Gerçekçi bir deyişle, yöresel şive olarak; Cıbır. Orhan Veli KANIK’ın “Cep delik, cepken delik…” tarifine uygun geçim darlığı, yokluk çeken, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, işsiz, güçsüz, terbiyesiz, şımarık. Eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.
Çakırkeyif (Çakırkeyfi, Çakırkeyfli); İçkiden dolayı yarı sarhoş kimse.
Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.
Defterdar; Bir ilin maliye işlerini yöneten yüksek görevli
Görücülük; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücü gibi belirlenen kişiye kaza ile, tesadüfen, bir vesile görünmesi.
Hınç; Öç alma duygusuyla yüklü öfke.
Hovarda; Geçici aşkları olan, çapkın. Zevki için para harcamaktan çekinmeyen kimse.
İğrenç; Tiksinti. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusu. İğrenme, iğrenilme.
İspiyoncu; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildiren, yetkili kişilere ileten muhtemelen de bu işi menfaat karşılığı yapan kişi.
Kokona; Süse, püse düşkün, çok süslenen kadın. Müslümanlarca Hristiyan kadınlara verilen isim.
Kokoş; Aşırı süslü, birbirine uyumsuz giysiler giymeyi seven.
Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.
Maharetli; İşleri yapmakta usta, eli yatkın, uz, becerikli.
Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.
Nişadır; Amonyum Klorür. NH4Cl kimyasal bileşik. Suda yüksek oranda çözünen beyaz kristallere sahip tuz.
Ritim; Olayların düzenli aralıklarla tekrarlanması özelliği. Şiir, düz yazı ve ezgilerde uyumla birlikte müziği oluşturan bir öğe olarak vurgu. Uzunluğunda seslerin, durakların düzenli bir şekilde yinelenmesinden doğan düzen, uyum.
Sadakatle; İçten bağlılıkla, sağlam ve güçlü dostlukla.
Takdir; Beğenme, beğenip belirtme, değer verme. Tanrı’nın uygun görmesi. Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini anlama. Değer biçme.
Tektekçi; Genelde şişeyle değil, bardakla içki satılan, geçerken uğranılan tek bir rakı, cin-tonik, votka-vişne ile oturmaksızın ayakta ağız çalkanan yer.
(4) Lan, Ulan, Ülen; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kur’an’da ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
(5) Aklı Kıt (Kıt Akıllı); Doğrusu az, yanlışı çok olan, aklını gereği gibi kullanamayan.
El Yordamıyla; El alışkanlığının yardımıyla. Bulunduğu yeri tahmin edip el ile yoklayarak.
Evde Kalmış (Kız Kurusu) Kart Kadın; Aşağılayıcı bir şekilde evlenemeyip, yaşlanmış bir kızın yaşlı bir adam karşısında beğenilme duruşunun ifadesi, beğenilme olasılığı olmayan bir kızın kendini nitelemesi.
Grand Tuvalet; Takım elbise, kravat kombinasyonu tarzı şık giyim.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
Kuş Sütü Eksik; Bulunmayan bir şey yok, çok zengin sofra(masa).
Neme Lâzım; Üzerine düşeni yapmayan, ilgilenmesi gereken şeylerle ilgilenmeyen. Sorumsuzluk taşımayan, tutum ve davranış.
Topyekûn Savaş; Bir milletin bütün kaynaklarını seferber ederek başka bir millete kesin olarak iradesini kabul ettirebilmek amacıyla onun askeri gücünü yok etmek için savaşması. Öyküdeki anlamı; herkesin (Tüm mahalle halkının) bir araya gelerek içki içenlere karşı caydırıcı eylem yapması.
Utanma Fonksiyonu; Utanma işlevi. Bir olayda kişinin noksanlığı veya eylemi dolaysıyla hareketinin niteliği.
(6) Kovboy; Eski Amerika’da sığır çobanı.
Don Kişot; (İspanyolca; Don Quixote, Don Quijote) İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra’nın romanı ve romandaki karakter. Şövalye serüvenleri okumaktan aklı karışmış, kendini şövalye sanan yaşlı aristokrat.
(7) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
(8) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.
(9) Dalgalar gelir, gider deniz baki kalır. ALINTI
Bulutlar gelir gider, gökyüzü hep baki kalır. Aygül AYDIN
(10) Belâ (Musibet, Felâket) geliyorum demez (pattadak gelir); Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.
(11) Bir kereden bir şey olmaz; Ensar Vakfını koruma içgüdüsü taşıyan eski bir bakanın utanılacak sözü.
“İnsan bir kere hata yapar ve farkına varırsa bu bir hatadır. Aynı hatayı bir kez daha yaparsa bu saflıktır yahut da tercihtir. Üçüncü kez yaparsa bunun adı aptallıktır, salaklıktır, ahmaklıktır” şeklinde hatırlıyorum. Albert EINSTEIN; “Herkes hata yapar, en büyük ahmaklar aynı hataları yapıp farklı sonuçlar bekleyenlerdir. Dünyanın en zeki insanları aynı hatayı iki kez yapmayan insandır. “Ben eğer aynı hatayı iki kere yapıyorsam, mutlaka bir yerlerde yanlışım vardır!” deyip düzeltir, ders çıkartır sonra üstünde düşünmem bile. Stewen DENN; “Aynı hatayı iki kez yapamazsınız. İkinci kez yaptığınız hata değil, tercihtir” demekte.
Olmuş bir kere zihniyetinden, "Aman yüce makamları yıpratmayalım!" pısırıklığından, "büyüklerimiz bilir!" kolaycılığından ya da adamsendeciliğinden, "Böyle gelmiş böyle gider" kaderciliğinden, söyler misiniz, ne zaman kurtulabileceğiz? Uğur MUMCU
(12) Aziz NESİN'e soyadını sorarlar. Şöyle cevap verir:"1934 yılında soyadı kanunu çıktı. Herkes kendi soyadını seçtiği için insanların bütün gizlilik aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünya'nın en cimrileri 'eli açık', Dünya'nın en korkakları 'yürekli', Dünya'nın en tembelleri ‘çalışkan’ soyadlarını aldılar. Kendime NESİN soyadını aldım. Herkes 'NE-SİN'? diye çağırdıkça, ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim." Aziz NESİN
(13) Necmettin ERBAKAN’ın Votka İçmesi; Tevatür, yalan ya da gerçek olabilir. Hocanın bir yeri sıcak bir yaz günü ziyaretinde, (bilmeksizin) vişne suyuna votka karıştırıldığı ya da (bilerek) portakal suyuna votka karıştırıldığı ve hocanın memnun olup ikinci bardakları da içtiği rivayet edilir.
(14) İçelim, kendimizden geçelim… “Bu ne biçim hayat içelim, kendimizden geçelim” şeklinde başlayan Semiramis PEKKAN’ın meşhur ettiği arabesk şarkı.
(15) Kümesteki tavuğa ateş edip; “Ben ne yaman avcıyım!” demek… Necati DOĞRU
(16) Buz Üstüne Yazı Yazmak; Bir kimseye, üzerinde teki yapmayan sözler söylemek, onda etli bırakmamak. Etkisi çok az süren bir iş yapmak.
(17) Külâhıma Anlat; “Söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değil, sana inanmıyorum!” anlamında söz.