Astsubay “Efendibaba” dediğim dedem emekli olunca bilgi birikimlerine uygun olarak; “Ne Ararsan, Bulunur! Ne İstersen Yapılır!” (yahut da “Yapılmaya Çalışılır, Gayret Edilir, Çözülür?” anlamlarında) emekli ikramiyesinin ve birikintilerinin yettiği kadarıyla, gece-gündüz demeden çalışarak önce küçük çapta, sonra okuyup da adam olan(1) konu ile ilgili derin bilgi birikimi sahiplenen babamın katkısı ile bu dükkânı (doğrusu; büyüttüğü mağazayı) açmış.
“Mağaza” parantezini açmamın nedeni şu! Hırdavat Malzemeleri Satıcısı (ya da Hırdavatçı, Nalbur) falan derken mağazanın bir bölümünü aynı işlevler için sabit bırakırken (muhafaza ederken) diğer bölümünü kocaman sadece tek marka bir yerli oto için Yedek Parça Satış ölümü haline getirmiş.
Papağan örneği tekrar etmiş gibi olacağım, ancak gerekli; babamın bu konudaki yüksek tahsil yapması ve merakı nedeniyle uzmanlığı tartışılamaz.
Amcam okumak için meraklı olmadığından, efendibabama çekirdekten, yani babamdan önce başlamış yardım etmeğe.
Ufacık bir bilgi; askerliğini de yaptıktan sonra mahallemizde iyi olarak tanınan, varlıklı bir ailenin tek kızı yengemle baş göz olmuş. Çoluk-çocuğa karışıp da babam da göreve başlayınca tembelliğinin eseri mi, eşinin babasının ricası, cesareti, eşinin esareti mi, her neyse, her ne denirse;
“Eh! Bana doyum olmaz! Emekliliği hak ettim! Emekli oluyorum!” deyip Cici Babasının (“Kayınpeder, Kaynata” yerine o, öyle diyordu, çünkü) işinin başına geçmiş(miş)!
Amcam, dediğim gibi çekirdekten efendibabamın (belki de) yadsınamayacak kuralları nedeniyle işinin uzmanı olsa da; “Allah var! Hak-hukuk var!” düşüncesiyle babamın da mal sahibi olmasında yarı yarıya hakkının olduğunu kabullenmiş!
Buraya bu sözün gereği, amcamın mağazadan ayrılışındaki haklılığı belirtmek için yeni bir parantez açmam gerekli.
Babamın okuma isteği, dileği, merakı, bu nedenle askerlik görevini yapmakta gecikmesi, annemle arkadaşlığında aşırı titizliği ve sonrasında evlenmesi nedeniyle mağazaya katkısı gerçekten amcamın sırtında kambur oluşmasına sebep olmuş. Bu; gerçekten, amcamın o sözleri belirtmesi için onun adına avantaj, babam adına dezavantajdı.
Bu arada ortama katıldığımı da bilmem kaçıncı parantez olarak belirtmemde yarar var!
Bir ikindi ötelerinde zorlamışım annemi. Akıllı annem önce ambulansa telefon etmiş, sonra da babama; “Oğlan geliyor, hastaneye gidiyorum!” diye. Benim oğlan olarak doğacağımı nerden biliyorduysa?
Akşam ezanı okunurken doğmuşum. Annem akıllı olduğu kadar bilgiliydi de. Akşam-gece karmaşasını yaşamış gene de o anda ismim için, ezan nedeniyle. “Akşam” diye isim olmazmış. “Leyl” Arapça, “Şeb” Farsça “Gece” demek. Leyl kelimesinden Leylâ; kız ismi diye düşünmüş, Şeb kelimesinden “Gece Askeri, Jandarma gibi “Şeb-er” dese harf hataları (Şebek, Geber vb. gibi) yanlış lâkaplara sebep olur diye düşünmüş.
Sırası değil belki, ancak ilerleyen zamanda özellikle de kendimi şair sandığım zamanlarda akşam birçok dizelerime hükmetmişti, belki onlardan da bahsedebilirim, ilerleyen zamanda.
Başka bir şeyler geçmemiş annem Saime’nin de, babam Saim’in da aklından, sadece “Agu!” olan kelime uzun süre ismim olarak şekillendikten sonra ablalarımın isimlerine uygun isim şekillenmiş benim için. Sırası gelince nasıl olsa mecbur kalıp anlatacağım.
Amcama döneyim tekrar…
Salim Amcam mahallindeki(!) yoğun iş temposu nedeniyle ilki oğlan Nadir Ağabey, ikincisi Ender Abla kız iki çocuğu olduktan sonra ya “Harç bitip inşaat paydos(!)”dediğinden yahut da iş yoğunluğu nedeniyle Cici Baba yahut da hanımı Saliha Yengemin emriyle; çocuk biriktirme(!) konusunda “Tamam!” denmiş, olabilir, bilemem!
Ancak anında eklemem gerekli ki gerek Nadir Ağabey, gerekse Ender Abla her ikisi de iyi idiler. Bildiğimden değil, belki bana öyle geldiğinden, ilerileri için “Mülâhazat Hanesini boş bırakmak(2)” en iyisi olabilir, bilemediğim, aklıma gelemeyen nedenler dolaysıyla.
Annemle babamın evliliğinin “Sevgi Birlikteliği” yahut da “Aşk Evliliği(3)” olduğunu söylemiş miydim? Bilmem mümkün değil, gördüklerime göre bunu iddia edebilirim, ama bana bunu söyleyen Salim Amcamdı. Bu demek oluyordu ki; amcamın evliliğini “Mantık Evliliği(3)” olarak düşünebilirdim.
Babamın-annemin evliliğinde önce Sâre ve Esra, sonra da Serra Ablam katılmıştı aileye. Annem, güzel annem, harflerle oynamayı çok seviyor olmalıydı, ilk ikiz ablalarımı dikkate aldığımda.
Üçüncü bebek de kız olarak gelince, “Sera” olamazdı adı (Her ne kadar yabancı dilde anlamı var gözüküyorduysa da, biz yabancı değildik ki!). “Esrar” o da berbat bir kelimeydi ve annemin bu ismi aklından bile geçirdiğini sanmıyorum.
Ancak dediğim gibi annem hem akıllı, hem de zeki idi ve son ablamın ismi “Serra” olmuştu.
Benim adım mı? Ablamların isimlerini dikkate alırsak adımın “Esat” olmasında tuhaflık gözlenemez değil mi? Aslında buraya bir görüş ve deyimi sıkıştırmak uygun olacak. Üç kız, üç damat demekti, mağazaya yararları tartışılabilecek. Bu nedenle ben, benim istenen bir çocuk olduğumu düşünüyordum, “Oğlan olsun da…” deyişine uygun olarak.
Nedeni de şu; atalarımız; “Üç çocuk, ikisi ana-babaya mahsup edilir, üçüncüsü dünyaya kâr kalır!” demişler. Eee! Babam genç, annem doğurgan! Özenç tavanda! Olur mu? Olur, tabii! Hem neden olmasın ki? Ben dördüncü idim ve dünyaya kâr kalacak ikinci bebe idim, kesinlikle istenen çocuktum, herhangi bir yanlışlığı ve “Tekne Kazıntısı(4)” unvanı olmayan.
Dünyaya gelmiştim, dediğim gibi, nihayetinde de ismim konmuş, albümlerde, çerçevelerde istisnai(5) yerler edinmiş olarak, ablalarım peşimde, ben prens, hatta kral. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa vaktim müsaitti; “Küçük dağları ben yaratmıştım(2)!” uygun bir vakitte sıra büyük dağlara da gelecekti (sanıyorum)! Asla sinameki(5), mızmız bir varlık olduğum, olacağım aklımdan geçmiyordu, geçemezdi de (zaten)!
Gerilemeden dünlerin biraz ilerilerine bugünlerin biraz öncelerine yönelmem gerekirse hüzünle, teessürle yaşadığımız olayları şöyle özetlemem gerek.
Hani Salim Amcam, Saliha Yengem, Nadir Ağabeyim ve Ender Ablam vardılar ya. Ender Ablamı bir kenara ayırmam gerekse de hiçbiri yok şimdi. Bu konuya ilerilerde tekrar döneceğimi sanıyorum.
Amcam, Cici Babasının görevini devralmasından sonra o yükü kaldırmakta zorlanmış, gerek mağazadan erken emekliliğe ve gerekse Cici Baba işletmesinde başarı konusunda, yaşadığı olumsuz tepkiler nedeniyle, yengemi de yanına alarak aynı yanlışlığa beraberce sürüklenmişlerdi, Allah’ın ilâhi emriyle, Allah’a yardımları gerekmeksizin, aniden.
Bir uzun gecenin sabahında bedenleri soğumuş olarak, bir namazlık saltanat için hazır olmuşlardı her ikisi de.
Genel gibi görünse de yorum yapmak gerekir herhalde; “Amcam ve yengem (daha önce iftira ettiğim gibi mantık evliliği yapmamışlardı!) birbirlerini öylesine çok seviyorlardı ki, ahret yolculuğuna bile beraber başlamışlardı!” Belki yolculuğa çıkış dakikaları farklı olabilirdi, ama zaman aynı zamandı.
Bu nedenledir ki belki oğlu Nadir Ağabeye, bir sohbet sırasında; “Eğer babandan önce ölürsem mesele yok, ama sonraya kalırsam babanın yanını mutlaka bana ayır!” demiş, Nadir Ağabeyde daha onlar ölmeden önce mezar yerlerini satın alıp dikenli tellerle etrafını çerçeveletmişti.
Definde karşılaşılacak tek zahmet, dikenli telleri kaldırmak olacaktı, mezar soyguncuları(6) nasıl olsa o teller için gereğini anında ve aniden gerçekleştirirlerdi, diğer hallettikleri konular gibi.
Yaşam nelere kadir değildi ki? Doğrusu ne ablalarımın ne de benim kafalarımız Nadir Ağabeyinki gibi çalışmamış, annemizi-babamızı yitirmeden önce böyle bir şeyi düşünmemiştik…
Sâre ve Esra Ablalarım zamanın kıymetini bilip ben büyümeye çalışırken okumuşlar, ben büyüdüğümde okulda tanıştıkları öğretmenlerle (inanıyorum ki, “mercimek-fırına verilmek(7)” gibi bir kavram yaşamaksızın) tanışmışlardı!
“Aşk artı mantık birlikteliğinde” tamamen kişisel fikrim olarak; “iki miskin, mızmız, muhallebi çocuğu” diyeceğim, parmaklarının ucunda oynattıkları şehir bebeleri ile tayinlerini yaptırmak için (başka ne düşünceleri olabilirdi ki?) nikâhlanmışlardı.
Adlarını bile hatırımda tutamadığım enişteler atamaları yapılınca da biri şarkta, biri garpta görevlerine başlamışlardı, ablamların atamaları onların durumuna göre yapıldığında düğün-dernek-gerdek olayları sonrası birbirlerine kavuşacaklardı (sanırım).
Şarkta göreve başlayan eniştem, eşinin atamasının yapıldığını öğrenir öğrenmez karısına öylesine âşıkmış ki, ecele etmiş, düğün-derneğe (başka bir şey bilmiyorum!) gerek görmeksizin karısını aldığı gibi, sanırım deyim yerine gereğince cuk oturacak; “Vın!” diye görev mahalline ulaşmışlardı beraberce!
Garba atananın acelesi olmasa gerekti, belki de miskin bir muhallebi bebesi olmak yanında “Ana Kuzusu” meziyeti de var olabilirdi (bilemem)! Okulun olduğu mahalde ana-baba desteği devam etmiş miydi, takip etmedim, öğrenmem de gerekli değildi ki zaten.
Her ikisi de mutluklarına yöneldiklerinde kerevetlerine çıkmamız mutluluğunu yaşatmışlardı ya bize, önemli olan buydu!
Ancak bir konuyu abartarak da olsa, enişteleri (yani bana göre damat beyleri) neden aşağıladığımın izahı gibi anlatmamın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Kızlar, yani Sâre ve Esra (büyük) Ablalarım, onlara (o zamanlar damat adayları idiler!) mağazayı göstermek için teşriflerini sağladıklarında(!) başlangıçta mağazaya girmeye bile çekinmişlerdi.
Girdiklerinde de bir cıvataya, somuna, çivilere bile merak ederek dokunmak bir yana bakmayıp tırıs tırıs yanlarından geçip kendilerini dar-kıt kapı önüne atmışlardı. İki ayrı insanın birbirine bu kadar benzemeleri ve ikiz ablalarımın da birbirine bu kadar benzeyen ağızlarının hâlâ süt koktuğuna inandığım müşkülpesent vatandaşları kendilerine nasıl âşık ettikleri gerçekten benim hafızamın alamayacağı bir yüktü.
Ayrıyeten ablamların eğitim güçlerine tek kelime etmem söz konusu değilken, özellikle doğu cenahına yönelen öğretmen beyin o yöre çocuklarına nasıl öğretmenlik yapacağı da benim için soru işaretleri ile yüklü idi.
Mağazaya geldiklerinde elimdeki iş eldivenlerimi çıkarıp “Hoş geldiniz!” diyerek elimi uzattığımda çekincelerini belli edercesine parmaklarının uçlarıyla tokalaşmaları yanında sanki uzaydan gelmiş bir yaratıkmışım gibi tavanlara asılı uzun kornej, lâma, köşebent vb. inceleme tavrına bürünmüşlerdi.
O anda kendimi kayınbiraderleri olma hükmümden azat etmek mecburiyetini hissettim, öyle ya; “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü(8)” ya da “Yürüyün! Anca gidersiniz!” değil miydi, olayın yaşanış biçimi?
Tekrar ve kaçıncı kez ifade etmeliyim ki; gelin hanımların, yani şahane insanlar olan ablalarımın el emeği, göz nuru olarak mağazaya güçlerinin fevkinde her türlü, ama her türlü katkılarını nasıl inkâra kalkışırdım ki? Allah’ım anında taş eder beni.
Sonra Serra Ablam da okumuştu, ama öncekiler, yani ablaları/mız gibi birilerini peşinden sürükleyerek değil. Serra Ablam, hem Osmanlı Kızı(9), hem mağazanın demirbaş gediklisi, hem de “Döver ölmez(6)” deyimini hak eden işçisi, amelesi, Güvenlik Görevlisi, Kasa Komutanıydı.
Her yere koşup yetişmeye çalışan, emeğini esirgemeyen, üstelik güzel, hemi de bir tanecik idi. Kısaca evimizde “Sevgilim” mağazada olacağından hiç emin olmasam da bana ait benim “Bir tanem” oluncaya kadar gerçekten lâmı-cimi olmaksızın(2) benim “Bir tanem” idi.
Mağazamızın muhasibi yoktu, ablam okumuştu, yetki belgesi olmasına rağmen muhasip olarak sadece mağazamızın yetkili görevlisi idi. Aynı zamanda bir mağaza için kimler ne olması gerekiyorsa hepsi de o idi, ben sadece çalışan idim. Hissettiğim kadarıyla gönlü boştu, mağaza için çalışan her şey olmasında sakınca yok gibi görünüyordu bana.
Yalakalığa anında devam etmem gerek, Serra Ablam (hani var sayalım) boş vakitlerinde(!) boş vakitlerini değerlendirmek için ikinci bir üniversiteye başlamıştı dışarıdan. Bazen önemli, takip etmesi gereken konular için kaybolurken angaryaları bana yüklemesinde asla sakınca yoktu.
Üstelik okumakla adam olmanın, eğitimli ve aydın olmak arasındaki farkları(10) çok iyi biliyordu. Okumuş, kereste görünümlü, ancak aslının odun olduğunu inkâr etmeyeni de (“Kim o?” demeyin, benim, ben!) ara sıra edindiği bilgilerle donatıyordu.
Gerçek şu, itiraf etmeliyim ki ben, öğrenmek için değil, “Diploma Sahibi” desinler diye, mezun olmak için okumuş bitirmiştim üniversiteyi, bir amele olarak üniversiteyi bitirmemin ne anlamı vardıysa?
Aklımdan hiç geçmeyen yanlışlığım, ”Askerlik Görevimdi.” Ve “Pat! Çat! Tak! Şak!(11)” diyerek gelip çattığında ablamın yalnızlığını istemesem de göz ardı etmek zorunda kalmıştım. Vatan Borcu, çoğumuzun yüreğindeki gibi namus borcu idi, her ne kadar parası olan bazıları için “Bedelli Askerlik olarak” ve bazı nedenlerle (çürüğe ayrılmak, muaf tutulmak vb. gibi) yapmamak olarak önemsiz gibi görünüyor olsa da!
Oysa Türkiye’mde nice özürlü insan bir gün için de olsa bu askerlik yapma şerefine nail olmak için, asker elbisesi giyerek, gülerek, gülümseyerek, hatta kahkahalar atarak nelerden vazgeçmiyorlardı ki?
Mağaza emin ellerdeydi, Nadir ve Ender kardeşler sık sık ötesinde benim yokluğumda neredeyse her gün mağazaya geliyorlar(mış). Ablamın çok sıkıştığında babam, hissettiğinde annem de askerlik sürem içinde sık sık koşmuşlar mağazaya.
Tek sakınca okumaya devam eden Ender Ablamın ara sıra da olsa firar zorunluluğuna katlanmak, göz yummak olmuş ki o kadarına da sabretmek gerekliydi muhakkak, 18 ay kadar. Devletim; 18 ay askerlik yapma süresinin olgunlaşmak, büyümek, adam olmak, seçmen olmak hatta evlenmek için yeterli olduğuna karar vermiş olsa gerekti!
Bazen tesadüflere, şansa ihtiyaç olmuyordu; “Nereden, nereye?” tarzında. Tesadüflerin bazen “Kader” şeklinde düşünülmesi gerek sanırım. Askerliğimde ilk eğitimim batı yakasını öğretmen olarak sahiplenen ablama yakın bir şehirde idi.
Ancak vasıflarını içtenlikle anlatmaya çalıştığım eniştem nedeniyle her hafta yerine, ayda bir kez ziyaret etmeyi yeğlemiştim, nihayeti beş buçuk ziyaret. İkisinde enişteme evde rastlamayışım memnuniyetim olmuş, nihayetinde üç buçuk ziyareti de sabrederek, gayret göstererek tamamlamam zor olmamıştı!
Buralarda belki doğum günümün etkisiyle akşamlar(12) zor geçiyordu;
“Akşamı getiren kızıl renklerde bin bir hüzün,
Hüzünde yalnızlığı gizli, biten günümüzün,
Gözyaşlarımla buruk, ama mutlu gülse yüzün,
“Akşamı getiren sesleri dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin!(12)”
Sevgiler getirir akşamı ayazda, sıcacık,
Yalnızsındır, yaşarken içindeki kalabalık,
Akşamı getiren seslerde ılıkça bir ışık,
“Akşam... Akşam, bir mavi sırdır sulara baksam…(12)”
Akşamın olduğu yerlerde yalnız beklemek zor,
Sona ermekte olan güne zaman eklemek zor,
Yaşamda hem topal yürümek, hem emeklemek zor,
“Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun! (12)”
Sığmaz akşam şiire, desen; “Olsa akşam tek bir”,
Kadirşinastır akşam getirir gönlünce tekbir,
Biliriz her akşam ertesi mutlak sabah gelir,
“Akşam oldu, hüzünlendim ben yine
Hasret kaldım gözlerinin rengine...(12)”
Enişte(leri)me karşı çekingenliğim, reddedişim yahut da on(lar)ı kabullenemeyişim bir eloğlunun abla(ları)mı sahiplenişinin olağan bir tepkisi miydi? Yoksa vasıfsız gibi gördüğüm bir öğretmenin (öğretmen olmak için değil, benim gibi diploma ve meslek sahibi olması endişemi saklayamıyorum) çocuklarımızı eğitmesindeki kısırlığından mı kaynaklandığını doğrusu kendime bile kesinlikle açıklayamıyordum.
Üstelik aynı kesinlikle ifade etmeliyim ki; bunu irdeleyip de sonucu kendime bile anlatacak zamanım yoktu. Ayrıca abla(ları)ma karşı dürüst olamayacağım, on(lar)ı koruma içgüdüsüyle incitebileceğim korkusunu da yaşıyordum.
Tesadüflerde şansa da yer vermek gibi bir keşif yeniden yer etti beynimde (ikinci kez).
Eğitim sonrası askerliğimi tamamlayacağım yer için kurayı çektiğimde gerçekten ve yeniden şanslıydım. Diyebilirim ki kader şarkının aksine nazik davranmış(13), gülümsemiş, gülmüş ve fark ettirmeden mağazanın neredeyse 30-40 kilometre yakınına yerleştirmişti beni. Garnizon sınır dışında yahut da mağaza garnizona göre sınır dışı sayılmazdı.
Mağazam, yani dünyanın en kocaman güzel ablası bu yakınlığı göz önüne alarak bana ikinci el bir araba alıp hediye etmişti, eğitimler, nöbetler dışında kalan zamanlarımı sık sık değerlendirmem için (Bunun mecburen, mecburiyetten olduğunu düşünmem ayıplanacak bir haslet olsa gerekti! Bence yasa ve kurallara da aykırı değildi!)
Anne ve babasından sonra Nadir Ağabeyimizi de amansız menhus(5) bir hastalıktan yitirmemiz bu zamanlara rastlar. Babamın mağaza bağlantısı çalışmak olarak yeniden gerçekleşmeyi zorunlu kılmıştı ablam için. Nöbet ya da görevleri olmadığı zamanlarda, Cumartesi-Pazarlarda yasaklara, kurallara uyarak mağazayı desteklemek zorundaydık baba ve ben oğul olarak.
Yok öyle, sayılı zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçmiyordu! Hele ki şehirde, mağazana yakın da olsan askerliğin gereği her zaman hazır-nazır olman gerekliliğiyle yöre alışkın olduğu için dayalı döşeli olsa da kiracı olarak bir evde kalıyorsan, yalnızlığına çare olarak değil, geniş kapsamlı yokluğu yaşayan iki yedek subay arkadaşına da evinin kapılarını açmak mecburiyetinde kalıyordun.
Sebep her ne olursa olsun, kim ne düşünürse düşünsün; “Vatan Görevi” asil bir görevdi ve hiçbir kapalı düşünceye yer verilmeyecek şekilde gerekli idi.
“Haydi Abbas! Vakit tamam! Akşam diyordun, işte oldu akşam! (14)” diyen şairin zamanında emir erleri varmış. Bizlerin yaşadığımız zamanlarda böyle bir görev yoktu.
Dayalı-döşeli de olsa kiraladığım evi benden önce de yedek subay arkadaşlar kullandığı için Serra ve Ender Ablalarım mağazayı bir gün için açmayarak bu eve kadın elini değdirmişlerdi, sözü uzatmaya hiç gerek yok. Arkadaşlarımı bu olaydan sonra kabul etmiştim zaten.
Önce İlâhiyatçı Sabit, sonra da (affedilmem kaydıyla isminin son iki harfini -bence- hak eden çakallığını(5) ve devamlı ıslık çalışını hazzetmediğim, rahatsız olduğum Sacit yerleşmişti evime.
İkincisine gariban olduğu konusunda kanaatim olmadığı halde mecbur kalmıştım galiba, kesinlikle yalvar-yakar değil, ama nedenini de bilmeksizin.
Askerlik hizmetim bitinceye kadar, evin kira ve artan giderlerini peşin olarak ben ödemiştim, hakkaniyetle üçe bölerek ve maaş aldığımızda ödenmek üzere. Aslında bu bedellerin tümünü ödeyebilirdim, arkadaşların ödemelerine gerek kalmaksızın, devede kulak misali.
Ancak Sacit’in, bir İzmirliye yakıştıramadığım çekilmez, olumsuz hareketleri tahammül etmem gerekliliği yanında bu giderlere katkısını mecburiyet olarak hissettirmişti bana.
Sabit’e, Sacit’e göre belki de yaşamdaki görevi dolaysıyla kafam daha iyi uyuşuyordu. Bazen durumumuz uygunsa Cumalara beraber gidiyorduk, sivil elbiselerimizi üzerimize geçirerek, “Allah! Allah!” diyerek. Geçirdiğimiz tek Ramazanda Sabit orucunu tuttu, nöbeti olmadığı günlerde teravihlere gitti, nöbeti olduğu günlerde de isteyenlere teravih namazı kıldırdığını bir vesile ile Nöbetçi Amirinden öğrenmiştim, olsa olsa iki, bilemedin üç kez.
Sabit’le arkadaşlığımız askerlikten sonra da devam etti, belki de anlatmayı zihnimden geçirdiğim nedenler bu arkadaşlığın devamına itti beni, bizi. İnkâr etmem, etmeye çalışmam fuzuli bir çaba görünür bana.
Sabit mutaassıptı, muhafazakârdı, sofuydu, ancak yobaz değildi. İlerleyen tarihlerde ilin müftüsü olmaya bile aday olabilirdi, üstelik tombul-tombalak bir fiziksel yapısı yoktu, ilerleyen yıllardaki görünüşüne şahit olduğumda onu askerdeki ev arkadaşım, kardeşim Sabit gibi görmüştüm, olduğu gibi aynen.
Ufacık bir not; askerde Nöbetçi Subay her kim olursa olsun, bizim evimizde Nöbetçi Subay Sabit’ti, tüm boş vakitlerinde aksatmaksızın yatsı ve sabah namazlarını diğer ikimizi rahatsız etmemeye dikkat ederek usulünce ve gereğince kılıp ibadet eden. Ne bana, ne de İzmirliye karışırdı.
Devamlı olarak söylediği nasihat niteliğindeki söz; “Her koyun kendi bacağından asılır!” idi. Hep okurdu, sadece dini kitapları değil, benim aldığım romanları bile ben okuyup bitirinceye kadar o iki solukta okur, bitirirdi. Boş vakti de, boşa geçirdiği vakit de yoktu, inancıma göre.
Başlangıcı olan hiçbir şey sonsuz değildi, dolaysıyla da askerliğimiz bitti, dağıldık, ben mağazama döndüm.
İnsanların bazen “Keşke” diye geçirdiği zamanlar dönüşü olmayan zamanlar olarak şekilleniyordu, özellikle gerilimler, gelecek endişesi, sonuçtan emin rahatlamalar, ya da rahatsızlıklar gibi.
Askerden dönüşümde babamdaki fiziksel rahatlığı hissetmiştim, işleri bana devredişinin görüntüsü gibiydi sanki bu.
Annemin rahatlaması, bir bakıma (kendine göre) gözlerinin açık gitmemesi ancak ve ancak benim onun gönlünden geçen aday adayları arasından; “Hanım-hanımcık”, okumuş, kültürlü, edepli, azıcık da olsa durum-vaziyeti uygun ya da “müsait” biri ile baş göz olmamla gerçekleşecekti. Hele ki sene bitmeden torun ya da “lar” gelirse, “Oh! Ho! Kaymaklı Ekmek Kadayıfına” gerek kalmazdı…
Onlara torun sevgisini yaşatmalıydım…
Sanki…
Tövbe…
Tövbe…
Benden önce evlenen ablalarımda ne hareket, ne de bereket vardı, ulaşan haberlere göre, hayatı yaşayıp, bilip öğrenmeleri gerekiyormuş, ne kadar sürecektiyse? Bu nedenle anne ve babamın beklentileri avuçlarını (Eğer temizse!) yalamak şeklinde gerçekleşmişti.
Bu demekti ki elde umutlarını yeşertecek şamar oğlanı bendim ve bana güvenleri ve (eziyetle, hiddetle, şiddetle olmasa da) dileklerini kabul ettirmek kolay gibi görünüyor olsa gerekti.
Oysa benden ne köy olurdu, ne de kasaba, hem de mağaza ile ilgili o kadar çok işler var gibi görünüyordu ki bana, evlenmek şöyle kenarda dursun, daha gençtim yahu!
İnsanların rahata erip alışmalarını, göbeklerini kaşımalarını, ense-kulak yerinde rahat geçirmelerini, hele ki kendisine vakit ayırmakta çekingen davrananları hoş görmüyor olsa gerekti Tanrı. Öncesinde Efendibabamı ve nenemi yitirmiştik. Amenna ve saddakna! Onların ölümleri sıralı ölüm sayılırdı, hiçbir ölüm gecikmediği için.
Ancak Tanrının sıra-seki dinlediği nerede görülmüştü ki? Bu konulara eğilmeksizin dikkatli gerekçelerle Tanrı insanları hizaya getirmeyi çok iyi biliyordu, ince eleyip, sık dokuduğundan bahsetmek abes. Gerçekleri, yanlışları, sıra harici ya da dâhili gerçekleri biz zavallı kul olan insanların kabullenme haklarımızdan bahsetmemiz mümkün değildi.
Amcamın ve yengemin de, hatta sıra harici olarak Nadir Ağabeyimin de bizleri terk ettiğinden bahsetmiştim galiba.
Bir şeyler hissettiriyordu Allah, anne ve babamın düşünce, dilek ve dualarına karşı sık sık hastanelere gitmelerinin gerekliliği şeklinde. Bunun her nedense mağazanın tüm yükünü Serra Ablamla benim üzerime yıkmak şeklinde Allah’ın bir çabası şeklinde yorumluyordum. Babam;
“Öncelik benim, sana benden önce bir şey olursa ben bir yerlere sığmam!” diye büyük konuşmuş olsa gerekti. Annem pattadak bir kalp krizi ile emanetini ulu Allah’a teslim etmiş, annemi defnederken babam da anemin mezar çukuruna düşüp başını beton mezara çarptığından dolayı değil, ayaklarını ve kollarından birini kırdığından, hastanede ameliyat masasında kalbinin narkoza dayanıksızlığıyla yitirmiştik, kısaca babam annemi takip etmişti.
Konunun “keşke” mazeretine sığınıp tümüyle tükendiğini varsayabilseydik keşke. Ender Abla, dedesine ait annesinin idare edilmesinde basiretsizlikler yaşanan işyerinin iflâsı nedeniyle bunalmış, tüm haklarını ve evini olduğu gibi Noter vasıtasıyla bana devrederek sessiz-sedasız bir şekilde ortamdan kaybolmuştu. Edindiğim nedeni meçhul bilgiye göre kaybolduğu yer yurtdışıydı.
Bu zamanda yükümüzü hafifletmek için kime güvenebilirdik ki? “Ne iş olsa yaparım abi!” diyenlere mi, Lombroso’nun tarifindeki denemeye bile gerek göremediğimiz insanlara mı? Babamın nasihati vardı; “Dostunla ye iç, alışveriş etme, akrep yapmaz akrabanın akrabaya yaptığını” demişti.
Doğrusu yanımızda çalıştırmayı düşündüğümüz akrabamız yoktu yahut da babam zamanında tüm akrabalarımızla arasına bilinçli bir mesafe koyduğundan ufukta böyle bir olasılık görünmüyordu.
Babamın yılgınlığı; yeterince değil, ucu-bucağı görünmeyen bitmez-tükenmez istek, dilek ve arzular üzerine idi.
Bize yardımcı olacak üçüncü bir kişiyi beklemek değil, umut etmek bile hayaldi bizim için, mucize gerektirecek bir olasılıktı. Ya mağazamızı ikimiz döndürecek, ya küçültecek, ya da yok olacaktık ki, bunların hepsi bize yakışmayan olasılıklardı. Ne kadar gayretli, güçlü-kuvvetli, mesai kavramı olmaksızın çalışırsak çalışalım başarma ihtimalimizden bahsedemezdik.
Ancak bu, kapıya; “Vasıflı eleman arıyoruz!” diye levha asmamıza bile engeldi.
Ve gün gelince bu şansı, mağazada güvenlik kameraları, minareyi çalanın kılıfını da hazırlayacağından emin olarak çalan-çırpan olsa da denemek zorunda kalacağımızdan emin gibiydik.
Dualar ederdi insan, sadece mutlu bir ömür için değil, manevi oluşun yanında maddi bir gelecek için de. Bu nedenle Cumalara istekle devam ediyordum, belki de Sabit’in; “Her koyun kendi bacağından asılır(15)!” telkininin iteklemesiyle. Bu Cuma da, Serra Ablamı mağaza içinde kendini kilitlemesiyle bırakıp hiss-i kabl el vuku(6) ile mi, yoksa “Aptala malûm olur(16)!” tavrıyla mı Sabit’i geçirmiştim aklımdan.
Uzun zamandır haber alamıyordum, dostluğumuzun ileri olduğuna inandığım asker arkadaşım, tertibimden. Oysa sık sıktan öte, ayda-yılda bir değil, sık demeye yakın bir şekilde genelde Cuma günleri görüşüyorduk.
Öyle ki; terhis olduktan sonra, “Mübarektir!” diyerek bir Cuma ertesi resmi nikâhına davet etmiş, nikâh şahidi olarak beni yanına oturtturmuş ve kabul ettirmişti çevresine ve dini nikâhı da İlin Müftüsü kıymıştı. Sabit’in hanımı da muhafazakârdı, ancak ne öyle öcü, ne de modern giyimliydi, Yaka kapalı, etekler uzun, kafasında tas-türban…
Sabit’in tanıştırdığı kişiler pek hatırımda kalmamış, dikkatimi çeken, ancak ilgi alanıma girmeyi başaramayan veya o zümre içinde ilgi alanımda olmasının mümkün olmadığı, sakıncalar nedeniyle kendimi esirgediğim bir genç kız haricinde. Devran döne, kim kala, hayrola…
Düğüne kalmam zorunluluk değildi, izin istedim, “Yolcu yolunda gerek, iş-güç!” deyişiyle, akşam olmak üzereydi, o mahzun bakışlar arkamdan; “Selâmetle git!” dercesine su mu dökmüştü, yoksa ben hayalimden mi uydurmuştum böyle bir yanlışlığı, etkilenmediğim yalanına sığınarak. Yalnız mı bırakmıştım, yoksa yalnızlığımı mı hissediyordum, farkında değildi ben, benim (o zaman).
Bu Cuma diğer Cumalardan farklı olarak, mağaza önünde biri çekingen genç bir delikanlı, diğeri atılgan, sanki daha öncemde dikkatimi çektiğini düşünüp de, ilgimi çektiğini inkâr ettiğim bir genç kızın görüntüleri ilgilendirmişti beni.
Üstelik oğlanın çekimserliğine karşın genç kız beni görür görmez, şaşkınlık göstermeksizin, telâşla diyeceğim bir şekilde bana sarılmış, elimi öpmekte tereddüt yaşamamış ve “Esat Ağbi” diyerek Şadi’yi takdim etmişti bana; “Kardeşim” diyerek.
Oysa ismini hatırlayamamıştım o an, kendi de söylememişti; “Şadiye” olarak.
Onlar Sabit’in kim bilir kaçıncı kız kardeşi ve oğlan kardeşi idi, bilindiği gibi bebeleri Allah veriyordu ve gerektiğinde de Allah alıyordu ya! Büyüğü, yani kız, Şadiye olan üniversiteyi kazanmıştı, küçüğü yani Şadi lise ikinci sınıf öğrencisi idi ve ablasının bodyguardı(5) olarak Sabit tarafından görevlendirilmişti, yurtlarda yer buluncaya kadar, benim misafirlerim olacaklar, ya da güvendiğim bir otelde kalacaklardı.
Sabit’i ayıpladım ki, deme gitsin! Ben burdayım, bir tertip, yedek subay arkadaşı ve onlar yurt buluncaya kadar benim önereceğim bir otelde kalacaklardı, öyle mi? Hangi yönden bakarsam bakayım, ayıp ötesi bir yanlıştı bu ve asla bunu hak etmediğimi Sabit’e teferruatıyla ve sitemle iletecektim, iletmeliydim de, değil mi?
Ayaküstü tarif ve anlatılarında aklımda kalanlar bunlardı, içten pazarlıklı olarak ihtiyacım vardı, parlak olduğuna düşündüğüm düşüncelerde kafamda kırk tilki, kırkı da kuyrukları bile birbirine değmeksizin(17) tur atıyorlardı.
Ben telefon edecekken, o kadar kısacık zaman içinde Sabit’in telefonu ulaştı bana, çekinmeksizin dua ettim başlangıçta.
“Allah’ıma şükürler olsun! Yokluk, boşluk, yalnızlıklar içindeydim, bu çocukları bana göndermeni Allah’ım emretti sana, değil mi kardeşim? Serra Ablam dışında kimsem kalmamıştı çevremde, yaşamımdaki iki evim de bomboştu. Bu çocukların ikisi de benim kuzularım, kesinlikle yurtlara göndermem…”
“Dur hele tertip, bir nefes al!”
“Hemen, eşini de al, bir uçağa atla, gel! Karşılıklı konuşmamız gerek, telefonda anlaşmamız mümkün değil! Kardeşlerin bana ait, bana emanet ikisi de! Detaylar önemsiz, ama mutlaka karşılıklı konuşmamız gerek! Kapatıyorum, bebeler sadece bugün değil, mezun olacakları günlere kadar benim misafirlerim, ancak senin onayından sonra. Ne kadar çabuk gelirsen, onların misafirlikleri o kadar çabuk biter, kısa sürer ve kendileri olurlar…”
Ertesi gün telefon geldi;
“İndik! Geliyoruz!”
Uçak yoktu, herhalde otobüsle gelmiş olsalar gerekti. Bebeleri hazırladık, bilgilerle donatarak, tüm tekliflerimizi baba niteliğindeki Sabit’in huzurunda bir defada ortaya sereceğimizi Serra Ablam sıkı sıkı tembihledi hatta “Sakın söze karışma! Top bende!” der gibi bir emir tavrında.
Ertesi gün Pazardı ve kapalıydık zaten. Bugün de Sabit’in görünüş vaktine göre kepenkleri erken indirmemizde sakınca yok gibi görünüyordu, yeter ki bindikleri taksinin şoförü navigasyon(5) denen bir derdi yük etmeden mağazamızı doğru olarak işaretleyebilseydi.
Evet! Şoför doğru tespit etmişti mağazamızı, bilirmiş gibi.
Ufak bir “Hoş geldiniz!” daha doğrusu içten “Hoş geldin!” tezahüratı ile Serra Ablam Sabit’in eşini ve bavullarını arabasına aldı. Ben Sabit’le kirli-paslı servis kamyonetimle onu takip ettim (Bir ufacık parantez daha; askerliğimi yaptığım sırada kullandığım ikinci el arabayı satarak paraya çevirmiştik, malzeme alımı için, kısaca; yoktu)!
Bu gidiş sırasında öğrendiğim tek konu; kocasıyla beraber gelmek zorunda kalmış olan Sabit’in karısıyla, kardeşleri arasında bir mesafe olduğu (yenge - kayınbirader + görümce ikilemi yahut da üçlemi) ama/ancak bunun nedenini öğrenmemin gerekli olmadığı idi.
Dinlendik, yemek yedik, karşılıklı özlem giderip konuştuk. Yurtdışına kaçan(!) Ender Ablanın evini gösterdik tümüyle ve sonrasında sakınmadan, çekinmeden sırasıyla ihtiyaçlarımızı belirttik.
Sabit’in, belki de çocukların tavırları nedeniyle etki altında kalarak ismini bile öğrenmeye meyletmediğimiz eşinin burada fazla bir süre misafir kalmaya ve dileklerimizi dinlemeye sabrı yok gibiydi. Katıldığım nikâhlarındaki duruma göre oldukça farklı bir tavır içindeydi sanki.
Biz bizeyken Sabit’in dolambaçlı sözlerinden anladığım kadarıyla bebek sahibi olamamak; asabiyetinin, durgunluğunun sebebi olsa gerekti (Aslında bunu bilip anlamaksızın yorum yapma gayreti yaşadığım için “tahminimce” demem gerekli, aklımla mutabık kalmış(2) gibi)!
Sabit ricam üzerine, bize destek olabilecek, mağazamda çalıştırabilmem için ihtiyacı olan, yevmiyesini hak eden işçi/leri, hatta aile/leri araştıracaktı memleketinde, sıla özlemini öteleyecek!
Hemen fısıldamalıyım ki; gayri resmi de olsa Şadiye ve Şadi ile anlaşmıştık, okul kayıtlarından sonra okullar açılıncaya kadar, gereklilikler ve okullar açıldıktan sonra ders çalışma zamanları dışında kısa bir eğitim sonrası(!) mağazaya destek olacaklardı.
Kısaca kendilerinde boşluk hissettikleri her anlarında ablamla benim olacaklardı mağazamızda! Kısa, kesin ve öz konu; derslerini ve eğitimlerini aksatmamak idi.
Sabit, dönüşünde Şadi’nin liseye kayıt evrakını göndermişti, velisi ablası olacaktı, koruyucuları, kayıtlarına yardımcı Serra Ablam olacak, Ender Ablamın bıraktığı evde başlarına buyruk olmasalar da kontrollü olarak yaşamlarına devam edeceklerdi.
Bizim eve bakan hizmetli sadece zamanının bir bölümünü onların evi için de ayıracak, sevkiyat Şadi’ye ait olmak üzere gereken gıda takviyesini bir miktar artıracaktı sadece (Ender Ablanın evi ile bizim evimizin mesafe olarak arasının iki nefes alacak kadar olduğunu şimdi söylemiş olayım!)
Şadiye üniversiteye kayıt için hazırlıklıydı, eksiği-gediği yoktu, tek sorun üniversiteye otobüslerle gidecek olması idi. Şadi’nin sorunu yoktu, lise ile evleri “kapı bir komşu” hüviyetindeydi sanki. Ancak ablasına uyması gerekliydi bunun için de ilkokul şarkısına yeniden başlaması zaruretti;
“Erken yatarım, erken kalkarım, bir yumurtayı sütle çalkarım…”
Başlangıç olarak birkaç gün Serra Ablası servis arabamızla Şadiye’ye destek olacaktı, kocaman kızdı, otobüslerle gidip gelmeyi öğrenmesi şarttı, ancak haberim olmadan Serra Ablası söz fısıldamıştı, en kısa zamanda Sürücü Belgesi alması için ne gerekiyorsa yapacak…
Ve sözde asıl fasıl, çok sıkışık sınav devreleri olursa Serra Ablanın arabasına el koyacak, daha da ilerilerde gerekeceğinden emin olarak mağaza adına Şadiye’nin kullanması için bir araba alınacaktı. “Bu ne sevgi, ah(18)!” diyesim geldi, bir münasip zamanda ablam bana olurlarıyla anlattığında, bilemediğim tek şey ablamın hissetmiş gibi geleceğe yatırım düşüncesi idi.
Oysa gelecekler destek olmazsa tek başına yönelemezlerdi ki!
Bu arada ablamın fısıldadığı diğer seçenekten de bahsetmesem olmaz! Efendim; Sabit’e telefon edecekmiş, “Hanımından da icazet alması(2) kaydıyla, kardeşlerine bir araba almasını” rica edecekmiş(miş).
Ben yedek subay görevimizi yaparken kira almamayı düşünürken ablam “Araba alması için” dilencilik yapacakmış! Tövbe! Tövbe! Ne bu sözleri dedirttirir, ne de Şadi’nin alacağı arabayı kabul ederdim.
İnsanlık öldü mü be! Ceketimi satar, gene de Şadiye’ye arabayı ben alırdım. Ne oluyordu bana yahu? Çok mu abarttım, yitirmiş miydim kendimi, yoksa yandığımın yeni yeni farkına varır mı gibiydim? Ateş olmayan yerde duman tütmezdi(19), “Eee?” denmesi mümkünsüz!
Şimdilik gerçek bir haksızlık, hakkım olmayan, hak etmediğim, hak etmemin mümkün olamayacağı! Dinim; “Sağ elinin yaptığından, sol elinin haberi olmasın(20)!” anlamındaki ayeti emretmişti.
Şadiye’nin Serra Ablamın rehberliğinde Sürücü Kursundaki başarısına göre gerekirse belirli bir süre için Serra Ablamın görüşünü de alarak ona ait şirket arabasını her türlü risk göz önüne alınarak Şadiye tarafından kullanılmasında sakınca yoktu.
İlerleyen tarihlerde (yani 18 yaşını doldurduğunda) bu iltimas(5) Şadi için de düşünülebilirdi. Doğal olarak bu konuda da en yetkili beyin Serra Ablamda idi.
Sırası değil belki, ama ileriler için muhasebecimiz de olan Serra Ablam (Şadi’nin hakkı saklı olarak) Şadiye’yi mağazamız için primleri tarafımızdan ödenen asgari ücretli işçi olarak kaydetmişti, söylemeyi gerekli gördüm, gereksiz olsa da.
Güçlükle ve utanarak kaydetmem gerekli ki; içten pazarlıklı bir adamdım vesselâm. Beklentim; özellikle Cumartesi günleri Şadiye ve Şadi’nin derslerinin izin verdiği oranda mağazamıza yardım değil kesinkes destekleriydi.
Hele ki zamanın ilerlemesine gerek kalmaksızın ders durumları uygun olduğunda, bayramlarda, seyranlarda, tatillerde, sair günlerde de bize yardımcı olmaları inkâr edemeyeceğimiz, bulunmaz nimetlerdi. Bir bakıma bu nimeti; kaymaklı ekmek kadayıfı” şeklinde belirtmemde sakınca yok. Söylemek değil, hissettirmem bile abesti.
Mağazada onlar varken de, yokken de boş vaktimiz yoktu, müşteri yoksa temizlik, rafların düzeni, evrakın elden geçirilmesi vs. vs. gerekiyordu olağandan öte titiz olan ablam nedeniyle. Gerçi şu ana kadar aklından geçmemiş, ya da hissettirmemişti, ama evlenirse ona koca olacak adamın onun elinden çekeceği vardı.
Düşünmem serbestti, bir fani ayağını sürterek nasıl yâr olurdu sevgili dünyadaki biricik ablama (Öteki ablalarım kendi dünyalarını yaşıyorlardı zaten, sessizlikleri, sadasızlıkları ile “Nörüyorsunuz?” demek bile fazlalıktı, onlar için, sitemimle!)
“Boş vaktimiz yoktu!” diye yazmamın nedenini az kaldı unutacaktım. Her şey okulda öğretilmiyor, her şey okunup öğrenilmiyor, bazen de gençlerin bizi evlerine daveti gerekiyordu. Derslerine yardım etmemiz için, abla-kardeş gönüllü olarak arzu ve istekle koşuyorduk evlerine; “Bir maniniz yoksa gençler!” diyerek! Bildiğimiz konularda onları desteklemek, beyinlerine yükleme yapmak boynumuza borçtu.
Sabit akraba tarafından emekli bey, hamarat(5) eş karı-koca olarak yardımcı olacak birilerini telefonla bize önermiş, bizler kabul etmiş ve çocukların yayla misali (saray yavrusu gibi) evlerine, onların izinlerini de alarak yerleştirecektik. Bu; bizim ev hizmetlisinin de yükünün azalması demek olacaktı. Umudum, kanaatim düşüncelerimdeki gibi gerçekleşmişti, seviniyordum.
Aslında gelecek olanları görüp de “İşimize yaramazsınız!” diyerek geri göndermemiz incitici olurdu. Bu nedenle sebep uydurarak bir Pazar günü “Anne-babalarını ve ağabeylerini özleyen bebeleri” alarak şehre gittik. Saklı maksadımız ilgililerle ilgili kanaatimizi abla-kardeş olarak hissettirmeden belirtmekti.
Daha doğrusu şöyle söylemem daha doğru olacak. Benim kanaatimin hiç mi hiç önemi yoktu, yeter ki Serra Ablamın gözü ilgilileri tutsundu. Bunun tespiti; mimiklerinin hareketi, dudaklarının, gözlerinin oynaması ve başını sallaması şeklinde belliydi. Hele ki burun deliklerinin açılıp kapanma şekli çoktan çok önemli ve son nokta anlamındaydı!
Ablamın görüşü ilk görüşte önemini kazandı; kişiler uygundu kısaca. Eşyaları hazırlandı “Olur!” der denmez, arabaya yüklendi. Arabada Fatma Hanım için yer vardı, ancak Hasan Efendi otobüsle gelecek ve ben onu pikapla karşılayacaktım, avantajım onun ehliyetinin olması, kısmen de olsa belirli işleri yapacak konumda görünmesiydi.
Çocuklar önceden öğrenmişlerdi, Hasan Efendi ve Fatma Hanıma da belediye ve halk otobüsleri, metro durak yerlerini, bedelleri, bilet ve kartları nereden alacaklarını gösterip öğretmiştik. Gerek mağaza ile gerekse evlerle ilgili elektrik, su, doğalgaz, telefon ödemelerinin hepsi başlangıcımızdan beri aynı olmaya devam eden bankamızda otomatik ödemede olduğu için bir sıkıntımız yoktu, hesabımızda nakit olmasa da ek hesabımız daima açıktı ve asla ikaza gerek bırakmıyordu Serra Ablam.
Şadi mükemmel bir kardeşti, sabahları ablasına yardım etmek yanında okulu mağazaya ve eve yakın olduğu için gerek sabahları, gerekse akşamüzerleri eve dönerken mutlaka mağazaya uğruyordu, bir-iki rafı düzeltmesi, bir paspas yapması bile bizim için kârdı, Allah razı olsun!
Şadiye de aşağı kalmamak çabası gösterse de, derslerinin ağırlığı yaşamını kısıtlıyor, çok zaman arabasından inip kafasını uzatıp “Merhaba!” dedikten sonra Serra Ablasının eve göndermesi gereken bir şeyi varsa alıp eve götürüyordu. İyi bir çocuk olması yanında “Merhaba!” deyişi de, kendi de güzeldi!
Bir yıl nasıl sona ermişti hengâme(5) ile farkında olmamıştık. Şadi son sınıfta idi, bu; ondan artık bir şeyler ümit etmememiz gerektiğinin belirtisi idi, zaten doğrudan doğruya ev-okul arası mekik dokur olmuştu, öyle yol sıra gidip, çay sıra gelmek gibi bir rahatlığı yoktu kesinlikle.
Şadiye okul açılıncaya kadar kasanın yetkili, bilgili sorumlusu idi, Serra Ablasının tek tenkidi ile; “Edebiyat yerine İktisat-Maliye-Ekonomi-Muhasebe gibi bir bölümü seçeydin de bugünlerden bize destek olmaya çalışaydın, ya!” demekten çekinmemişti.
Öncesinde bileydi, olur muydu, peki? Neden olmasındı ki, olurdu tabii! Ya da olmasa da olurdu, ne bileyim?
Ancak Şadiye’nin cevabı; “Nasip!” olarak şekillenince, ablam onun geldiği yerde bir göz ağrısının olabileceğini geçirmiş aklından, o intibaı yaşamış, tek kelimeyle hem de. Yanılması, olabilirdi de, olmayabilirdi de, hiçbir şey göründüğü gibi değildi(21), bu nedenle de ablam “Mülâhazat hanesini boş bırakmakta” yarar görmüştü.
Fatma Hanım hem civcivlere, hem de kendi kart horozuna, mutfağa ve eve iyi bakıyor, pazara-markete kendi gidiyor, civcivlerin isteklerine uygun olarak elinden gelenin tümünü yapıp hazırlıyordu. Kendileri için ayrı menüye gerek görmüyor, kalanlarla da onlar yetiniyorlardı (gördüğüm, bildiğim, hissettiğim kadarıyla).
Hizmetlimizin Fatma Hanıma her konudaki gayret, destek ve önerilerini de göz ardı etmemek gerektiği kanaatindeyim.
Tatillerde anne ve babayı yitirmeleri şeklinde acı haberi almış olmaları nedeniyle Şadiye ve Şadi artık doğdukları şehre gitmiyor, doydukları, okudukları şehirde (yani temelli olarak bizde) kalıyorlardı, tüm yükü ağabeylerinin üzerine yüklemişlerdi, bilmedikleri ağabeylerinin bu yükü değil, diğer yükü taşımakta zorlanmasıydı.
Mağazaya Serra Ablamın servis şoförü olarak direksiyonda oturması şeklinde gidiyorduk şirketin arabasıyla. Ben ablamın yanındaydım, Şadi, Şadiye ve Hasan Efendi arkada, kısaca mağazamızın yükünü taşımamız için bu beş kişi yeterli gibiydi, lise son sınıf için okul ve ikinci sınıf için üniversite açılana kadar.
Ancak bu çaba daha önce de bir nebze dokunduğum gibi Cumartesilerde de devam eden bir hareketlilik, alışkanlık olmuştu. Öğlenleri eve gitmiyorduk hiçbirimiz; felsefemiz “Allah ne verdiyse!” anlamında “Boğaz tokluğuna” şeklindeydi, bazı bazen Şadi’nin önerisiyle mağazayı kapatarak kendimize ziyafet vererek!
Muhasebecimiz Serra Hanım(!) yaşı kemale erdiğinde Şadi’yi de vasıfsız işçi olarak sigortalı yapmıştı. Hasan Efendinin kaydı yoktu, çünkü maaş alırsa emekli maaşından kesinti oluyormuş. Şadiye ve Şadi de maaşlarını almayı kesinlikle reddediyorlardı.
Bu nedenle bordroda görülen Şadi ve Şadiye’nin maaşlarından birini Hasan Efendiye, diğerini Fatma Hanıma veriyorduk, yasa koyucular duymasın!
“Bir tam yıl geçti” safiyane(5) bir deyimdi benim için; “Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor(22)! ” terennümüyle, gizemiyle saklısıyla, saklambaç oynar ya da klâsik; “El el üstünde kimin eli var, a canım!” çocuk neşesiyle geçiyordu (sanki), Serra Ablamın bilgiç, zekâ fışkıran gözlerinden kaçamayan!
Ben de hissediyor, hatta yaşamak istiyordum içimden geçenleri, ama asker arkadaşımın emanetiydi karşımdaki, saygım uzak durmam gerektiğini emrediyordu bana. Ancak doğanın hükmünü Serra Ablamın, Şadiye’nin ve benim inkâr etmemiz mümkün değildi, üçümüz adına söylenmeye hakkım olmadığını bilmeme rağmen.
Bir yerlerden kulağıma çalınmıştı, anlamını hâlâ çözemediğim, ancak her şeyi bir kenara koyup da bir şeyleri satır başları ile anlatmamam gerektiğinde söz olarak uç uca getirmeye çalıştığım deyim niteliğinde, özetin de özeti gibi bir sözdü bu;
“Fazla lâfın lüzumunu alâkadar etmez(23)!”
Her ne ise, fazla bir yaşama kalkışmadan 8-10 saat içine(!) sığdırmaya çalışayım söylemek istediklerimi, sırasını-sekisini ayıklamadan, sormadan, sarmadan, etmeden.
Bence en önemli konu asker arkadaşım Sabit’in haber vermeksizin, bayram değildi, seyran değildi, ama beni aniden ziyareti idi. “Aramızda kalsın!” başlangıç sözüydü.
Din adamı olarak tanındığı yöreden uzakta bir yerde, tanınmaksızın tıbbi bir muayene için gelmişti şehre. Karısı, bebek sahibi olamamalarının sebebi olarak çevresine Sabit’in, yani kocasının; “verimsizliğini, iktidarsızlığını, kısırlığını ‘hadım, nesebi kesik’ şeklinde anlatmıştı!”
Ve işin yanlış görünen tarafı varlığına güvenerek Kur’an’daki Bakara ve Nisa surelerini bilircesine(24) kocasını boşamaya karar vermişti! Şeriatın doğruluğu tartışılacak “Boş ol!” deme kararı hükümsüzdü zaten!
Gereken muayeneden sağlıkla döndü Sabit, diriydi, “Diri Raporu(!)” cebindeydi ve gözümden kaçmayan, hissettiğim ve karşılıklı olduğunu hissettiğim yaşamsal bir duygulanma eylemi şekillenmişti, arifesi olmaksızın hemen.
Ve aynı-hemen ile birlikte bir endişe yüklenmişti cismime. Çünkü elim, ayağım, ablam, mağazanın her şeyi olan ablamın seven bir kadın olarak hiçbir eksiği yoktu, onların karı-koca olarak mürüvvetlerini görmem demem, mağazayı kapatmam demek olurdu, kesinkes.
Sözler bazen uç uca, bakışlar anlamlı hale gelmekte gecikmiyordu asla, Sabit-Serra bakışmalarında. Ablam;
“Evet! Hissettim! Ben de anne olmak isterim, ama bu seni tek başına bırakıp da çökmeni izlemek şeklinde olmamalı. Beni isteyen ki ben de onu isterim, ama o da ben gibi ayakta durabilmeli…”
“Abla! Sabit din adamı…”
“Ne varmış ki? Sevgi ya da aşk fedakârlık gerektirir, burada adetlerce, defalarca camiler var, benim için eğilecekse, başkalarına öğretecekse, her şeyden önemlisi ben onun çocuklarımın babası olmasını özlüyorsam, o beni hak etmeli. Öyle değil mi?”
“Âşıksın abla, gönlüne egemen değilsin!”
“Yani! Tıpkı senin gibi…”
“Yanlış abla. Benimkisi, belki de bizimkisi siyah-beyaz(25) bir yanlışlık. O, arkadaşımın bana emaneti, göz süzmemin bile yasak olduğu bir gonca…”
“Sen de okumuş, yürekli, dev gibi bir meslek sahibi iş adamısın. Onun bakışlarının, duygularının sence hiç mi önemi yok? Kendini belli edersen okulu bitirsin, diye iki sene daha beklemene bile gerek kalmaz. Sabit de eğer beni ister ve buraya gelmeye razı olursa, belki mağazayı bile biraz daha büyütürüz. Şadi de okulu bitirip üniversiteye başlarsa…”
“Hoş! Güzel! İyi bir hayal! Rüya…”
“Rüyaların gerçekleşmesi mümkün! Hayallerinde de sınırlı bir ısrarda olursan hayallerini gerçekleştirmen de mümkün. Hayal etmek içinde olumsuzluklar var gibi görünse de, umutların devamıdır kuzucağım!”
“Abla, işler bu sıralar biraz kesat(5) ya, çok mu kitap okumaya başladın?”
“He! Nerden bildin yakışıklım? Kitap okumak; bu konuda bilinenlerin, bilinmesi gerekenlerin tekrarı sadece. Belki annemde hissettiğin Allah’ın biz kadınlara lütfedip yaşattığı yüce annelik duygusu dışında birçok meziyetlerimiz var. Şimdi düşüncem şu; Ben Sabit’i sevdim, o da beni sevdiyse kölem olarak dizlerimin önüne çökecek ve ben ona; ‘Şadiye’yi Esat’a alacağım!’ diyeceğim. Çekincesi olacağını sanmıyorum. Sonuçtan sana haber veririm, sen de Şadiye’ye elini uzatırsın, tutması için. Sanırım o sana ilk gününüzden beri hazır, bir öpüş mesafesinde…”
“Abla! Her şeyi bu kadar iyi nasıl biliyorsun?”
“Öncelikle annemin kızıyım, ablanım ve sevdiğinden emin bir kadınım!”
Şadiye, Serra Ablamın desteği sayesinde ehliyetli bir şofördü. Pazartesi ve Perşembe günleri okula erkenden gidiyordu. Bu bazen ablamın işi olursa onu okuluna bırakıp dönmek şeklinde gerçekleşiyor yahut da iş durumumuz uygunsa Şadiye okula arabayla gidiyor ve dersleri biter bitmez de hiçbir şekilde eğlenmeden mağazaya dönüyordu.
Bir Perşembe günüydü (sanırım, Pazartesi olmasında da sakınca olmayan). Serra Ablam acil bir parça siparişi için merkeze gitmiş, Hasan Efendinin prostatı azmış bir taksi ile eve yönelmiş, mağazada yalnızlığımla işleri halletmeme, sorunları çözmeme rağmen çok bunalmıştım. Şaşkındım, derste olabileceği kuşku ve endişesiyle mesaj çektim Şadiye’ye;
“Ablam ve Hasan yok! Çok bunaldım, yalnızım, ihtiyacım var, dersin biter bitmez, yetiş!”
Sanki; “Ölüyom, bitiyom, yetiş!” demiştim. En fazla yirmi dakika içinde kapı önünde olmuş, arabayı viteste bırakıp debriyajdan ayağını ani bir şekilde çekince araba stop etme öncesinde bir miktar yerinde zıplamıştı, o bana doğru koşarken.
“Sen bana ihtiyaç duyacaksın da, ben derse devam edeceğim, öyle mi?”
Sözlerinin devamına gerek görmeksizin, içeride müşteri olup olmadığına aldırmaksızın öptü beni.
Ayılıp, ayrılınca sordum;
“Bu, ne bu, şimdi?”
“Öpüşümü cevapladın, soruna da sen cevap ver, öyleyse! ‘Derslerimin canları cehenneme!’ demem mümkün değil, eksiklerimi tamamlarım. Ama sevdiğim insan; ‘Sana muhtacım!’ demişse sebep her ne olursa olsun, onun yanında olmamın gerekliliğini yaşarım!”
“Ne dediğinin farkında mısın sen? Sabit, benim asker arkadaşım, sen de onun kız kardeşisin!”
“Beni öperken aklından geçmedi, ama?”
“Ben öpmedim!”
“Ama cevapladın!”
“Boş bulundum!”
“İçindeki gerçeği dinledin, hadi itiraf et!”
“Evet, seni seviyorum, ama…”
Gelen müşteri susmamı gerektirdi, cümlemi tamamlama fırsatı bırakmaksızın. Emir kesin olarak tesirli idi;
“Evet! Benim için bu kadarı yeterli!”
Müşterinin isteğini çözdüm, bedelini Şadiye aldı kasada.
Yerimde kalmıştım, korkuyor muydum? Çekiniyor muydum, ayıplıyor muydum kendimi, beklentim gerçekleşmiş gibi öyle cesaret edip cevap vermişim gibi.
“Gel!” diye işaret etti.
Gittim.
Gözlerini kapattı.
Öptüm.
“Saklanmamız gerekli değil, ben hazırım, ama daha ikinci sınıftayım…”
“Ben; ‘Seninle her şeye varım(26), bekle!’ dersen, beklerim, hem ömrümün sonuna kadar. Ama tek soru, ne zaman senin oldum ben?”
“Sana gözüktüm, üstelik daha ilk anda, Sabit Ağabeyimin nikâhında etkilemek gayreti yaşadım. Bana baktığın halde değil etkilenmek, handiyse görmedin bile beni. Seni anında sevdim, seni sahiplenmeyi kafama koydum. Üniversite sınavları için sadece bu şehri dikkate aldım, tercihlerimi senin için bu şehre yaptım. Kazandım üniversiteyi, ama umurumda değil, seni kazanmak benim yaşamım için gerekliydi, kazandım seni…”
“Peki akıllı kız, akıl ver bana. Sabit’in yüzüne nasıl bakacağım şimdi ben? ‘Emanete, hıyanet etmiş!’ diye düşünmez mi? Ben nasıl; ‘Gönül ferman dinlemez(27)!’ yahut da ‘Kalp, kalbe karşıdır(27)!’ diye savunabilirim ki, kendimi?
“Gayet basit; ‘Seviyorum, seviyor, izninle…’ diyeceksin, o kadar. Sanırım Allah…”
“Buyurun efendim!”
Müşteri geldi, ablam gittiği yerden döndü, Şadi destekledi, gelen müşteri ayağını sürçmüş olsa gerekti, gelenlere yetiştik ayrı ayrı nefes almadan, bir öpüş nefesi kısıtlı olarak.
Yaşamda olmayacak şey yok; garantisi; Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!” sözü olsa gerek! İşler yoğundu, Hasan istirahatli, izinliydi, elemana ihtiyacımız vardı. Ancak gene de gençlere dinlenmeleri için sömestre tatili gibi izin vermem gerekliydi. Önceliği Şadi aldı tatil yapmak üzere, ağabeyini ve akrabalarını ziyaret etmek üzere.
Yoğun işleri üçümüz halletmeye çalışıyorduk, kendini iyi hissettiğinde Hasan Efendi de yardıma geliyordu, taksitle! Sıkıntı yok gibi görünüyordu.
Ancak itiraf etmeliyim ki her şeyi söyleyen, bilen, gören, kamera gibi her şeyi kaydeden gözler nedeniyle Şadiye ve ben birbirimizden uzaktık (mecburen). Ya da Serra Ablamızın pilotaj hatası(28) yapmayan ajan gözlerine karşı uzak olmamız gerekliliğini ve de zannını yaşıyorduk, bir el ele tutuşma mesafesinde olduğumuza hayret ederek.
Şadi geldi, Şadiye gitti suratlarımızın asılması gayet doğaldı, çünkü kâğıda yazılmadığı iddiası yaşansa da, lâmbada titreyen alevin üşümesini(29) önlemek mümkün değildi.
Üç gün-beş gün değil, hemen Şadiye’nin gidişinin ertesi günlerde Sabit ve Şadiye kocaman iki bavulla geldiler. Sabit gecikmemek düşüncesinde olsa gerekti. Zaman ve zemin uygun görünmemesine rağmen kasada oturmakta olan Serra Ablamı yerinden kaldırıp ayakta tutarken diz çöktü, müşterilere aldırmaksızın bir kutu uzattı ablama;
“Kötü bir tecrübe sonrası gönlüm aydınlığa kavuştu. Buraya, bir camiye hoca olarak geldim, senin için. Eğer sen de dilersen mutlu olabiliriz. Benimle evlenir misin?”
Ablam mütehakkimdi, elinden tutarak kaldırdı Sabit’i;
“Bir evin eri yerlerde sürünmeye değil, dilediğinin kalbinde olmaya lâyıktır. Hissettim ve kalbime yerleştirdim seni. Eğer Esat da; ‘He!’ derse senin için hazırım, evet!”
“Abla! ‘Hayır!’ demem mümkün mü?”
Sabit, Şadiye ve Şadi’nin yaşadığı eve yerleşti. Kalan teferruattı ve teferruatların can sıkmak gibi kötü bir yanları vardı!
Sabit ve ablam, evlendikten sonra bizim yaşadığımız evin sahibi oldular. Hizmetli Hanım kaldı, ben evden defoldum. Otelde ve de mağazada kalmam olmadı, izin vermediler, rıza göstermediler. Ender Ablamın şatosu büyüktü, genişti, odaları çoktu. “Gel!” dediler, hep birden, tek ağızdan gibi, tekliflerini ikiletmedim.
Serra Ablama, kamuoyu(!) oluşturuncaya, Şadiye üniversiteyi bitirinceye kadar el ele tutuşmak dâhil tüm yasaklara uyacağımı belirttim. “Ne olur, ne olmaz!” şeklinde; ne söz verdim, ne de yemin ettim! Yemin et deseler de “Yalandan yemin ederdim!” zaten.
Bu yemin dileği Şadiye’ye de iletilmiş miydi, hatırımda kalmamış, ama evreni umursamaksızın ilk el ele tutuştuğumuzda onun da yemin etmediğini “Şıp diye anladım!”
Gene de Şadiye yüzünü kendi kendine yalnız yıkıyor, dişlerini bensiz fırçalıyor, üstelik bırak beni, hayalimi bile sahiplenmeden yalnız yatıyordu, tıpkı ben gibi, farkımız bende hayalinin her ihtimale karşı sabit olmasıydı!
Son sınıf öğrencisi Şadi’den hayır yoktu. Serra Ablamdan da, çünkü yüklüydü, anne olacaktı, hayalinden geçirdiği gibi. Hasan Efendi prostatı nedeniyle bitap düşmüştü.
Ola ki Şadi, Şadiye öğrenimlerini bırakarak destek-yardımcı olmaya çalışsalar bile mağazayı ayakta tutmam mümkün değildi tek başıma. Çünkü öncemizde Hasan Efendinin yaşamının gereği olarak prostat belirtileri çoğalmış, müşteriyle ilgilenmekten çok, vaktini lâvaboda geçirir olmuştu, ama gene de bir candı, destekti.
Ve bir noktaya kadar ve o nokta kendiliğinden oluşunca da karı-koca olarak onlarla vedalaşmamız kesinleşmişti. Memleketlerine göndermiştim, özür dileyerek, ceplerini gereğince destekleyerek.
Evet, tek başına kalıyordum ben, dersleri nedeniyle Şadiye de vakit ayıramazsa ki, araç kullanma, sürat, surat, gıdasına dikkat etmeme, yoğun yardım etme ve yasalara, kurallara, yasaklara uyma gayretleri nedeniyle neredeyse çiroza dönmüştü(2) bir tanem.
Ya olağandan öte küçülüp sadece hırdavatçı olacak, ya da kapatıp temelli yok olacaktım, çünkü gücüm yetmez olmuştu, ayakta duruşum sadece sevgim nedeniyleydi.
Serra Ablam muhasebecimdi, evrakı yüklendim kapısına geldim, mağazayı açmaksızın, konumumu, durumumu, tek başıma nelerin üstesinden gelebileceğimi danıştım, irdeledik beraber. Önceliği moral desteğiydi ablamın; “Yaparsın, başarırsın, üstesinden gelirsin, hemi de tüm yasakları kaldırıyorum!” diyerek.
Allah razı olsun! Artılarım ablama göre fazlaydı, eğer çalışırsam başarabilirmişim, ama nasıl?
Her türlü riski yüklenerek Sabit’in hocalık yaptığı caminin cemaatinden tavsiye ettiklerine öğreterek işe devam etmeye gayret ettim. Kârdan zarar etmek umurumda değildi. Benim iyi olmam Şadiye’nin de iyi olması için yeterli olmuştu.
Sabit Hocam önerdikleri nedeniyle mahcup olup olmadığını gözlemlemek için neredeyse ezan vakitleri dışında sık sık mağazaya uğruyor, karınca kararınca da olsa kenarda-köşede görünmeksizin destek olmaya gayret ediyor, bazen bir kenara oturarak raflara, tavanlara bakıyor gibi önerdiklerinin çalışmalarını gözleriyle denetliyordu.
Her ne olursa olsun, lâf gediğine yerleşiyordu; insanlar çiğ süt emmişlerdi, bu nedenle verdikleri aldıklarından az olan iki kardeşimize kapıyı göstermek zorunda kalmıştım, üzülerek.
“İhtiyacım var, eğitimini durdur, ara ver, destek ol!” dedim, yüzüne karşı, beni arabasıyla mağazaya bırakırken, okula yönelmeden, el sallamadan önce;
“İki gün sabret aşkım!” dedi.
“Gerçek mi?”
“İspat etmem, hatta bunun için gayret etmeye çalışmam fuzuli, ilkimsin, sonumsun da…”
Ablamın bir oğlu oldu, bize, mağazamıza bereket getirdi. Bebeğe loğusalığı bitince bakacak biri olunca ve Sabit’in aldığı arabayla sık sık firar etmesine göz yumunca mağazada çalışması verimine asla etki etmedi.
Şadiye gerçekten ağır sınavları nedeniyle iki gün sonra okulu bırakıp mağazaya gelmeye kalkıştı, kıyamadım, “Yalvardım, ama devam et!” dedim, dinledi devam etti.
Şadi mezun oldu liseden, şimdi de o üniversite telâşı yaşıyor.
İnanılması güç bir gelecek yaşayan Sabit görevinden gerçek anlamda istifa etti, tüm ısrarları reddederek. Namazlara vakitlerinde gidip geliyor, beş vakit olmasa da çok vakit, fahri müezzinlik bile yapmadığını öğrendim, demek ki böyle hocalar da varmış, aldığı maaşı hak etmediğine inanan.
Mağazamızın muhasebe kayıtlarını tutan elemanın (Karısının, demek gerekli değil) himmetiyle Sabit sigortalı personelimiz oldu.
İşçilerimizden biri işlerin ağırlığına dayanamayıp ayrıldı, diğeri getir-götür işleri için bizimle kaldı.
Ve en önemlisi Sabit onayladı, Şadiye üçüncü sınıfı okurken karım olmayı kabullendi, evlendik, Ender Ablanın evine asil olarak yerleştik. Şadiye’nin fiziksel özelliği ne olursa olsun, içsel özelliği idi beni etkileyen.
Şadi misafirimizdi şimdilik.
Öncesinde olduğu gibi Şadiye vakit uygun oldukça mağazaya uğruyor, imkânlar el verirse eve kadar sabretmeksizin ödüllendirmeyi de ihmal etmiyor.
Kısa, kesin ve öz olarak Şadiye ve ben yaşamaya başlamıştık, bizim için yaşam devam ediyordu istekle…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.
(2) Çiroza Dönmek; Çok zayıf kimse olmak. Çok zayıflamak, bir iğne-bir ipliğe dönmek.
İcazet Almak; İzin, onay, diploma almak.
Küçük Dağları Ben Yarattım (demek); Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.
Lâmı Cimi Olmamak! Değişmesi mümkün olmamak, kesinlikle. Mazeret uydurmak gereksiz olması.
Mutabık Olmak, Kalmak; Birbirine uymak. Aralarında anlaşmazlık olmamak.
Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.
(3) Aşk Evliliği; Gerekçe aşktır. İki gönül bir olunca felsefesi ile para önemsizdir. Yakışıklı olmak, güzellik önemsizdir. Yalnız kalmamak düşüncesi önemsiz, kişiler aradıklarına rastladıklarını zannederler. Çocuk sahibi olmak için zaman kavramı yoktur. Ve genelde genç yaşlarda gerçekleşir.
Mantık Evliliği; Aşk, gerekçe değildir, öncelikle önemli görülen özellikler aranır. Paranın önemi vardır. Güzelliğe, yakışıklılığa önem verilir. Yalnız kalmamak düşüncesi hâkimdir. Evde kalmamak gibi art niyet vardır. Bu nedenle yaşlar ilerleyince tercih edilir. Çocuk sahibi olmak plân çerçevesinde gerçekleşir.
(4) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
(5) Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.
Çakallık (Etmek, Yapmak); Görgüsüzlük, hilekârlık, düzenbazlık, çakalca hareketler yapmak.
Hamarat; Ev işlerinde çalışan, çalışkan, elinden iyi iş gelen, her işte becerikli kadın.
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
İltimas; Yasa ve kurallara aykırı bir biçimde, haksız olarak kayırma, başkalarının hakkını ve yasaları, kuralları çiğneyerek birine arka çıkmak. Birine herhangi bir konuda ayrıcalık ve öncelik tanıma. Torpil de denebilir.
İstisnai; Bir kimse, ya da bir şeyin benzerlerinden ayrılığı. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey hüviyeti.
Kesat; Durgunluk, azlık. Kıtlık, yokluk.
Menhus; Kötü, uğursuz.
Navigasyon; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren bir sistem olup, yazacağınız adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzendir.
Safiyane; Saf olan kimseye yakışır tarzda, safça.
Sinameki; Mızmız, sevimsiz, başkalarıyla ilişki kuramayan kimse (Baklagillerden sıcak bölgelerde yetişen birçok türü olan bitki ve meyvesi ve tıpta yapılan bir ilâcın ana maddesi).
(6) Döver Ölmez (Döverölmez); Çok güçlü, mukavemetli, tahammüllü olduğu için gerek fiziksel, gerekse sözel bakımdan yıpratılması mümkün olmayan.
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.
Mezar Soyguncusu; Ölü soyucu. Ölüyle birlikte gömülen değerli eşyaları çalan kimse, kefen soyucu, nebbaş. Mezarlara konulan çelenk, çiçek, başörtüsü, testi vb. cenaze sonrası alıp götürüp satanlar.
(7) Mercimeği Fırına Vermek; Gizlice (cinsel olarak) aşk ilişkisi yaşamak, böyle bir birlikteliği yaşamaya hazır olmak, hazırlanmak şeklinde biliniyorsa da iki gencin cinselliği kapsamaksızın birbiriyle anlaşması, sözleşmesi, vaatte bulunması demektir.
(8) Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı; Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.
(9) Osmanlı Kadını (Kızı) Çocuğu; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip, eşine, çocuğuna, büyüklerine, ailesine düşkün, saygılı kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.
(10) Eğitimli ile Aydın arasındaki fark; Okumuş olmak, aydın olmak değildir. Ege CANSEN
Benim eğitimli adam tarifim, doğru işi, yapılması gereken doğru zamanda yapandır. Samimi olabilirsiniz ama bu yaptıklarınızın aptalca olmasını engellemez. Charles F. KETTERING
(11) İster istemez bir yaşanmışlık kavramı geçti zihnimden, şöyle;
Tak-Şak Kavramı (Tak Diye Emredilince Şak Diye Yapmak); Eski Genel Kurmay Başkanlarından Doğan GÜREŞ, ülkemize ziyarete gelen önemli bir şahsın Başbakan Tansu ÇİLLER’le ilgili “Size emir veriyor mu?” sorusuna cevabı; “O tak diye emrediyor, ben şak diye yapıyorum!” sözünün gönüllerimizde taht kurduğunu söylemeye gerek görmüyorum!!!
(12) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “DEMET”
Akşamı getiren sesleri dinle… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necip Fazıl KISAKÜREK’e, Bestesi; Sadun AKSÜT’e ait olup eser Acemkürdi Makamındadır.
Akşam, yine akşam, yine akşam / Bir sırma kemerdir suya baksam; / Üstümde semâ kavs-i mutalsam!/ … / Akşam, yine akşam, yine akşam / Göllerde bu dem bir kamış olsam! “BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU” Ahmet HAŞİM
Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İ. Behlül PEKTAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
Akşam oldu penceremde, Yorgun rüzgâr esiyor geçiyor renkler suskun, Bir mahzun mormenekşe, Ağlıyor mu ne? Kayahan AÇAR
(13) Kader, kader sen bize nazik davranmadın…; olarak başlayan Türk Sanat Müziği bu eserinin Güftesi; Şahin ÇANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdili Hicazkâr Makamındadır.
(14) Haydi Abbas, vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam… Cahit Sıtkı TARANCI’nın “ABBAS” isimli şiirinin başlangıcı. Hicaz Makamında bestelenen bu eserin bestekârı; Onur AKDOĞU’dur.
(15) Her koyun kendi bacağından asılır; Her insan kendi davranışından, suçundan Allah’a ve topluma karşı sorumludur.
(16) Aptala (Alığa) Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye, dervişe) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.
(17) Kafasında kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor; Genelde kurnaz, hin oğlu hin deyiminde geçen insanlar için söylenen bir söz ki, bu tip insanların art düşüncelerinden, kalleşlik ve içtenlik bulunmayan eylemlerinden sakınmanın gerekliliğini ifade eden söz dizisi.
(18) Bu ne sevgi ah… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hasan BAYRI’ya Bestesi; Abdullah YÜCE’ye ait olup eser Hüzzam Makamındadır ve ülkemde bu şarkıyı en iyi yorumlayan sanatkârın da yine Abdullah YÜCE olduğunu düşünmekteyim.
(19) Ateş olmayan yerden duman çıkmaz; “Bir şeyin gerçek olup olmadığı belirtisinden anlaşılır, belirti varsa o şey de vardır.
(20) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
(21) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(22) Bir de bana sor; “İzin ver de, dertlerimi anlatayım!” anlamında “Gel, sen ne çektiğimi..” başlangıcıyla Erol EVGİN’e ait bir şarkı ve bir Tv Dizisi.
(23) Ses Kesini, Fazla Lâfın Lüzumunu Alâkadar Etmez; Yedek Subay olarak askerliğimi yaptığım dönemde bir çavuştan duymuştum bu sözü. Bu sözü söyleyecek kadar sinirlenişi uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Sözün birinci bölümünü; “Kes sesini!” olarak tercüme etmem zor olmadı! Anladım da. Ancak ikinci bölümde çavuş ne demek istemişti, hiç anlamamış, anlayamamıştım. Bugün bile aynı sözler bazen aklıma gelir de, anlayamamış olmama hâlâ şaşarım!
(24) Kur’an, Bakara Suresi, 227. Ayet;”Eğer boşamada kararlı davranırsa (boşanırlar.Şüphesiz Allah işiten, bilendir.”
Kur’an, Nisa Suresi, 35. Ayet; “Kadın ayrılmak isterse, biri kadının ailesinden, diğeri de erkeğin ailesinden olmak üzere iki hakem görevlendirilir.”
Kur’an, Nisa Suresi, 128. Ayet; “Bir kadın, kocasının nüşuzundan(ayrılmasından) veya yüz çevirmesinden korkarsa aralarında uzlaşmaları ikisine de günah olmaz. Uzlaşmak iyidir. Nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi davranır ve Allah’tan çekinip kendinizi korursanız bilin ki Allah yaptığınız şeylerin iç yüzünü bilir (Kadının eşini terk etmesinin haklılığının ifadesi).”
(25) Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, / Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR Şarkısı
(26) Seninle her şeye varım ben… Kayahan AÇAR Şarkısı.
(27) Gönül Ferman Dinlemez (Atasözü); Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Sevgiye yasak konması mümkün değildir. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi (gönlüne yasak ve engellemeler koyması, yasaklara, kurallara uyması) oldukça zordur., hatta mümkün değildir.
Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(28) Pilotaj (Pilot) Hatası; Pilot tarafından yapılan bir eylemin veya alınan bir kararın, gerçekleşen kazaya ana veya yardımcı neden olduğunu tanımlayan bir havacılık terimidir. Terim; kasten yapılan eylemleri içermez.
(29) Mihriban Türküsü; Musa EROĞLU ve Hayri YOLDAŞ düzenlemesi “Sarı saçlarına deli gönlümü…” diye başlayan bir türkü olup, her dizesi etkili olmakla beraber; “Lâmbada titreyen alev üşüyor…” ve “Aşk kâğıda yazılmıyor” en duygusal dizeler bana göre.