Tam olarak bildiğimden değil, hissettiğimden, tahmin ettiğimden ve kısmen de olsa yaşadığımdan, izi kalmış olarak demek, söylemek istediğim.

Kim miyim, yaşayan bir vatandaş, bir kamyon, hatta bir tanker şoförü; ismi gereksiz…

Nahiyeden oldukça uzak, ilçeye, yani şehre bir-iki adım kala, şehre gidiş yönüne göre asfaltın hemen sağında, iki kişinin yattığı düşünülen (bilinen), ama tek kişilik bir mezar; “Garipler (yahut da Kimsesizler) Mezarlığı(1) var. Belediyenin başarısı ve bahçe sahibinin rıza gösterdiği bir mezar bu. Mezar taşında; “Burada Hatice ve Murtaza Yatıyor”  soyadı belirtilmemiş bir yazı ile sadece bir ölüm tarihi kayıtlı…

Bu isimler kesin olarak bildiğim, birbirinin ağzından duyduğum, oğlanın yirmi beşlerinde, kızcağızın olsa olsa 20-22 yaşlarında olduğu tesadüfen karşılaşıp da boş olan ve doldurmak için ile yöneldiğim tankerimdeki gariban genç yolculardı.

Bir noktaya özel olarak yer vermeliyim; bu gençler bir bakıma ölümlerine şahit olduğum çocuklardı. Belki iki kardeş, bana göre mesafeli olarak birbirlerine sokuluşlarına göre, henüz başlangıçlarında, muhtemelen ilk kez el ele tutuşabilen, ancak yılların sevgi birikiminden sonra bir araya gelen, belki de birbirine henüz kavuşmuş sevgililer idiler. Tekrar ediyorum; henüz…

Dahasını bilemem, bilmem de mümkün değil, dünlerde olduğu gibi bugünleri de cahil olarak yaşıyor olmam nedeniyle…

“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar…(2) denmiş, ama dinleyen kimdi, göçe zorlanmış iki muhacir Boşnak kökenli aile için…

Derin olmayan bir vadinin, iki yamacında, suyu buldukları düzlüğe yerleşivermişlerdi iki aile ayrı ayrı. Üstelik temelli yerleşmekti arzuları ve ilerleyen zamanda bu arzuları kesinkes başarı olarak gerçekleşmişti. Şöyle ki…

Devlet, yani Orman İdaresi yangına müdahale için ağaçları tıraşlayarak ormanın başlangıcından her iki köye kadar yol, yolların anayola birleştiği yerlere de birer bekleme salonu niteliğinde iki kulübecik yapmıştı.

İki köyün (daha doğrusu “mezra(3)” demek gerek!) isimleri mevkilerine göre; Aşağköy (Aşağıköy) ve Yukağköy (Yukarıköy) olarak tescillenmişti.

Devlet bu kadarla kalmamış, eksiklerini tamamlamak için mezra etrafında boşluk bırakmalarına, başlangıçta bir-iki evlek(3) ekim-dikim, ev-bark, kümes-ahır için, daha sonra bir-iki dönüm için geçinmeleri, yerleşmeleri, yaşayıp, barınma ve üremeleri için göz yummuştu her iki köy için de.

Her iki köyde de, ülkenin, yörenin değil dünyanın en iyi, en güzel, en tatlı ve aroması nitelikli dağ çilekleri, diğer natürel meyveleri ve Anzer Balı hüviyetinde olmasa da en iyi doğal balları bu iki köyde yetiştiriliyordu. Sebze ve hayvansal gıdaların bir bölümü ancak kendi ihtiyaçlarına yetecek kadardı.

Neredeyse köy denilecek nahiyede Pazar kurulamadığından özellikle keçi peynirleri, yağı alınmamış yoğurtlar, bal ve kısmen meyveler ilçe pazarına götürülmekle beraber kapışılmıyor, sadece (ve doğrusu) kadrolu denilecek, hatırı kırılamayan müşteriler için getirilip adreslerine teslim ediliyordu.

Üstelik şehir veya civarında üretilen veya market fiyatlarına göre, eğer orada fiyatlar “bir” ise, sattıklarının fiyatları en az “iki” idi ve malı edinenlere (“kadrolu müşteriler” olarak belirtilenlere) göre bu fiyatlar üreticilerin hak ettikleri makul fiyatlardı.

Başlangıçta da dediğim gibi; su en büyük nimetti her iki köy için de yaşanan ortamda. Bu nedenle ilerleyen zamanda yaşadıkları evler, derme-çatma değil, kalaslarla, tuğla-demir-çimento-kiremitle destekli ve tavanlar engin bilgi birikimlerine göre mühendis gözüyle belirtilmiş gibi kar yüküne dayanıklı ve çatılar ona göre eğimliydi. Bu çevrenin kış yaşamına göre kesinkes gerekli bir tasarım, mecburi bir şekildi.

Bu konuda şöyle ufacık bir özet yapmakta gereklilik var geçmişten. İlk gelip de yerleştiklerinde fark etmekte geciktikleri yoğun soğuklar nedeniyle bir-iki telefatları olmuştu ve ayazda kurttan-canavardan-andıktan kar altında muhteşem bir morg olarak muhafaza ettikleri cenazelerini her iki köyün de müştereken sahip oldukları mezarlığa ancak baharın ilerleyen bir zamanında defnetmişlerdi.

Her iki köyde de(!) eksik olan cami ve okul idi ve bu ihtiyaçlarını da Cuma günleri “Cemaat Servisleri” okul zamanında da “Öğrenci Servisleri” ile nahiyeye giderek hallediyorlardı. Köylerden gidenlerin asla ve kat’a gidip de dönmemek gibi bir düşünceleri olmasa gerekti, ta ki oldukçanın ilerisindeki zamanda istisnası(3) yaşanıncaya kadar. Belki de cümleyi çoğul olarak söylemek gerekecek; “istisnaları yaşanıncaya kadar” şeklinde.

İletişim için; yaşanan günlerin ve o devrin şartlarına göre kısır gibi görünse de, her iki köy arasına gerilen çamaşır askısı gibi teleferik ve her iki tarafta da inek çanı vardı (aslında bağırsalar da eko nedeniyle karşılıklı olarak seslerin ulaşması mümkündü, ya, o da ayrı konu!)

Birinden birinde, meselâ maya için yoğurt ihtiyacı mı var, ufak sepet bir notla birlikte çan çalınarak yola çıkıyor (gönderiliyor anlamında), gereği karşı taraftan iki elleri kanda olsa bile yerine getiriliyordu. Sadece böyle bir şey mi? Bir fincan şeker, tuz, yağ, yumurta vb. gibi akla ne gelirse…

Komşuluk hatırı böyle bir şeydi işte, “Komşu komşunun külüne muhtaç(4)” şeklinde doğup-büyüyüp de göçe zorlandıkları ülke ve köylerinde olduğu gibi.

Ve inanılması güç gibi görünse de doğal bir aile yaşamı vardı mezrada asla artıp-eksilmeyen. Yahut da diğer bir deyişle vadideki mezar sayısında bir artış olunca, eksilen nüfus yerine uzun zaman geçmeden sıra kimdeyse, o ailenin nüfusu bir kişi artıyordu. Gelenek ya da nüve, irsiyet özelliği ikiz ya da üçüz bebeler olmuyordu, tıpkı ikişer-üçer göçler olmadığı gibi!

“Salı sallanır!(5)” “Çarşamba’yı sel aldı!(5)” denir gibi ilçenin yerel pazarı Perşembe günleri idi ve nahiyede Cuma Namazını dikkate alan yaşlılar nedeniyle Pazar görevini köyler arası servis yapan otobüslerle kadınlar, kızlar ve çok nadiren de oğlanlar gerçekleştirirlerdi.

Yakın köylerin köy otobüslerinin Cuma Servisleri ayrıca vardı, zımbacık dolu olmaak(7) gibi üst üste olsa da kimsecikler yolda kalmaz, herkesçikler Cuma Namazlarına yetişirlerdi. Kesinlikle otobüs şoförlerinin fazla para kazanma tamahları yoktu! Şehre varmadan önce, el elden paralar bozuk-bütün değişimleri hakkaniyetle yapılarak şoförün ön mahallesindeki (şoför mahallinde yani) çeyiz -ya da belagate sandığı(6) ya da Çeyiz Torbası(6) gibi olan kutuya- şoförün göreceği, dikkatinden kaçmayacağı şekilde istiflenirdi; gidiş-dönüş olarak.

Kesinlikle; “Vermeyen var mı?” anonsu yapılmazdı, herkes birbirini tanır, gerekirse veremeyen yerine mutlaka -sevabına seyahat ücretini veren- biri bulunurdu! Şoförün hakkı asla yenmezdi. Şoför de kimseyi ne yolda, ne de ilçede bırakmazdı, herkes ismen bilinirdi. “Allah rahmet etsin!” diye uğurlananlar kayıttan düşülürdü, doğal olarak!

Perşembe pazarlarına gidildiğinde, anayol kavşağında tepedeki her iki yüce köy için yapılan korunaklı bekleme kulübelerinde giderken bırakılan, dönüşte gelenleri karşılamak üzere mutlaka bir görevli olurdu hem hayvan/lara, hem da gerekiyorsa, iki tekerlekli arabaya mukayyet olmak(7) üzere.

Un, sıvı yağ, şeker, gaz vb. gibi pazardan alınacaklar çok olursa kağnı şeklinde araba, yok değilse bir eşek ya da inek ve tekerleksiz iki kulp takılmış(7) sedye bu görevi üstlenirdi, mezradaki asların hikmetiyle.

Genelde “bekleme” şeklindeki bu görev o gün, bu tarafta nüfusa son eklenen, ilkokul birinci sınıfa o sene başlayıp bitiren Murtaza’nın, öte tarafta ise o sene ilkokula başlayacak Hatice’nin görevi idi, birbirinden habersiz, iletişimsiz, görgüsüz, bilgisiz (gibi)…

Bu söyleme göre; Murtaza 8-10, Hatice 7-8 yaşlarında olsa gerekti. Birbirini tanıdıklarını, dağda-bayırda, bayramda-seyranda, pazarda-panayırda-mezarlarda (ziyarete gittiklerinde) birbirlerini gördüklerini söylemek mümkündü (“gibi” kelimesi saklantısında, muhtemelen)!

Yakınlıkları var mıydı, peki? Buna hemen “Yoo!” deyip kestirip atmak mümkün değildi, o küçücük yaşlarda görünseler de.

Nasıl ki akacak kan damarda durmazsa, kalpleri küçücük olsa da geleceğin önünde kesinlikle durulamazdı.

Unutmadan eklemekte yarar var, bir köyden birinin gönlü, diğer köyden birine düşerse, mutlaka öteki köyden birinin de gönlünün bu köyden öteki köyden birine düşmesi şart ve zaruri idi, yoksa yok, yoktu.

Tarif edildiğine göre; “Avuç yalamak(7)” sözü bu nedenle her iki köydekilerin ağızlarına “Çiklet olmuştu(7)!”

Bir senelik eğitim süresi içinde çok yorulmuş, incinmiş, eksilmişti Murtaza. Bu sadece kış-kıyamet, kar-yağmur-çamur-rüzgârın etkilediği fiziksel bir yorgunluk değildi.

Dağda büyümüştü, tahammüllüydü; ormanda-dağda-bayırda koşmaya, yürümeye, doğa ile tek başına mücadele edip boğuşup başarmaya.

Diğer köylerden öğrencileri toplayarak gelen otobüs, her iki dağ köyünün de öğrencilerini toplar, nahiyeye götürür ve getirirdi. Yani demek istenen o ki, Hatice de, Murtaza da ilerleyen zamanda, o zamanı tükettikten sonra bu öğrencilerin içindeydiler.

İtiraf etmeli ki, dağın mı, iki ayrı köyün mü, yaradılışlarının gereği mi, her neyse, erken denilecek o yaşlarında hissetmeye başlamışlardı, doğa yasasının kendilerine emrettiğini.

Ancak nahiyedeki bebeler, kesin yaşam şekilleri, maddi yapıları nedeniyle onları devamlı olarak aşağılamayı felsefe, rehber ve alışkanlık kabul etmişlerdi. Bu nedenledir ki Murtaza ilk bir yılı öfkelenerek geçirmekte, bir şey öğrenememesi yanında konuyu ailesine bile anlatmakta çok zorlanmıştı. Hatice ona göre daha sakindi.

En çok da sınıfta kendini bir şey sanan öğrenci kızın; “Dağdan gelip bağdanı kovuyor öğretmenim!” demesi kendini aşırı derecede yaralamıştı Murtaza’yı. Öğretmeninin;

“Aslında hepimiz dağdan geldik, güzel kızım!” demesi kendisi için teselli olmamış, üstelik o kızın; “Nasıl güzel bir kız olduğuna” da akıl erdirememişti!

Hak etmediği o son sözler onu çileden çıkartmış(7), Cuma günü okula gitmeyeceğini söyleyip gönüllü olarak kulübe nöbetçisi olmuştu Murtaza.

“Ne olursa olsun!” deyip, harçlıklarının tümü ile Nüfus Kâğıdını cebine alarak neredeyse “çırılçıplak” denecek gibi yayan-yapıldak yola çıkacaktı. Ama nereye? Neresi olursa olsun. Umurunda değildi.

Belki altıncı his, belki hiss-i kabl el vuku(6) ile Hatice de o gün okula gitmemiş, o da diğer kulübenin nöbetçisi olmuştu.

Murtaza, o Cuma günü otobüsü gelip de yaşlılar nahiyedeki camiye yöneldiklerinde gecikmek istemeksizin hayvanların yularlarını çözüp iki tekerlekli kağnıya koştuktan sonra köye doğru yöneltip sırtlarına vurdu, tek yön vardı nasıl olsa ve hayvanlar da yılların tecrübesine sahip ve zeki idiler. Yol-iz biliyorlardı, kendisine ihtiyaç duymadan köye ulaşıp, boyunlarındaki çanları kafalarını sallayarak etrafa kendilerini haber verirlerdi.

Murtaza, harpte esir alınmış gibi ellerini havaya kaldırdı, derin bir şekilde nefes almak istercesine, her iki tarafına doğru yaylandı, sağ-sol şeklinde. Hazır olduğunu hissetti.

Görünmemek için çağılın ucundan gizlenerek sırtı indi, yeni yaşamı için önce ilk, sonra kaç yıl süreceğini hesaplamak istemediği geleceği için diğer adımlarını sıralamaya başladı.

Dalgın bir şekilde kendini izleyen bir çift gözden habersizdi. İyi ki de öyle idi, yoksa içi için her şeyden vazgeçerdi, geçebilirdi değil.

Evet! Hatice Murtaza’nın göğü kucaklama hareketinden sonra onu izlemeye başlamıştı. Canı gidiyordu, cümle daha sonra; “Canı gitmişti!” olarak şekillenmişti.

Kadere karşı gelinmezdi, çünkü karşı köyde hiç kız yoktu, kendi gibi büyümüş olup da köyündeki oğlanlardan birine eş olacak, kural böyleydi ya. Allah’ın emriydi sanki, bu nedenleydi onun gidişini engellememesi yahut da engellemeye kalkışmaması, bağrına taş basması ve yalnızlığını kabullenmesi.

Başını eğdi, sırtını döndü çağıla, ola ki Murtaza hissedip, fark edip tedirgin olmamalı, yolu açık olmalı, yaslı gitmemeli, dönerse şen dönmeli, kesinlikle kararından dönmemeliydi.

Murtaza, kenardan köşelerden, sıradan yamaçlardan, eğilerek, gerilerek, saklanarak gizlenerek önce nahiyeden geçti, sonra aynı şekilde yürüyerek ilçeden, tıpkı o büyük üstat sanatkârın dediği gibi; “Uzun ince yolları(8)” kat edip geçerek.

Adımlarına yön vermeye gerek görmedi, onlar bilinçsiz bir şekilde bir yöne doğru gerçeğini şekillendirme amacında gibiydiler, aç-açıkta, susuz-uykusuz kalma olasılığı yaşatma pahasına, umursamadan…

Üstelik kalbinde ağır bir yükü taşıdığının da inancındaydı. Ancak yaşama isteği yoktu şu an, oysa adım adım uzatmak şeklinde gerçekleştirme çabasındaydı kendi için önemsiz bir yük olan kendi soğumuş gibi görünse de bedeninin soğumaya hiç niyetinin olmadığı gelecek hayatını.

Murtaza tam olarak doğum tarihini bilmiyordu, dolaysıyla kaç yaşında olduğunu da, hatta Nüfus Kâğıdının kesin olarak kendine ait olup olmadığını bile. Çünkü beden yapısına göre kurgusunda gerçekleşen Nüfus Kâğıdı daha eski gibiydi, gençti kendisi. Muhtemelen bir ağabeyden kendine miras kalmış gibi de olabilirdi. Her iki köyde de herkesin soyadı aynıydı, bu nedenle kullanımda hata olamazdı, bilemezdi.

Ancak vatan borcu kutsal bir görevdi. Bu nedenle günler sonra da olsa yaşayıp yerleştiği, para kazandığı ilde Askerlik Şubesine başvurmuş, Vatandaşlık Numarasına göre bilgisayardan kendisinin bakaya olduğunu(7) iletmişti komutan.

“Ne iş olsa yaparım abi!” şeklinde karnını doyurmak için çeşitli işlerde kendini eskittikten sonra, en son edindiği ekmek yediği işten haber vererek hemen ayrılmasında sakınca yoktu

Parası olduğunda iç çamaşırı ve tişört alarak bir günlüğüne bir otele gidiyor, yıkanıp-paklanıyor, kirlilerini bir çöp konteynerine sakladıktan sonra ya hazırda olan işine devam ediyor, ya da yeni bir iş arıyordu.

Ve unutamadığının farkındaydı. Okula giderken okulda, karşılaştıklarında sözlerini, gözlerini yaşıyordu, ta başlangıçlarından beri karşısında olanın. Kendini yaşama bağlayan, yaşamak için kendisini güç verip direnmesini sağlayan ve “Bir gün mutlaka!” diye vadedendi o.

“Özlem yordu gönlümü, ben budayım da sen nerdesin? Sormak hakkım değil, ben nerdeyim?  Ve neden? Seninleyken bazı şeylere tahammül edemez miydim? Ya da doğrusu benimleyken bazı şeylere tahammüllü olamaz mıydın, sonunda, yani sonuçta benim olmanı umur ederken?

Büyük bir ihtimalle köyler, köydekiler, köylüleri kendini unutmuş olabilirlerdi geçen zamanı dikkate aldığında yahut da doğrudan doğruya unutmak ve de unutulmak için zorlanmadan unutmuş olabilirler, olurlardı, peki, o?

Sayılmayan zamanın lüksü yoktu. Adam olmak(9) için zaman gerekli değildi, ama teamüllere(3) göre adam olmanın ilk merhalesi(3) askerliğini yapmış olmaktı. Hatırında kaldığı kadarıyla alan razı-veren razı kanaati makul ve mantıklı görünse(6) de kurallar ve örf olarak askerlik görevi tamamlanmadan kimsenin evlenmesi mümkün değildi, dağda…

Murtaza’nın köyden ayrılışı nereden bakarsan bak 8-10 yıl, belki de daha fazla olmuştu, iki yılı askerlik süresi olarak saysa da. Atalardan kalan muhacirliğinin desteklediği yarım-yırtık Boşnakça kelimelerin çoğu silinmişti hafızasından.

Öz Türkçe kelimeler kaplamıştı beyninin tüm zerrelerini. Bunda çalıştığı yerlerdeki gazete ve dergileri okumasının, özellikle ağabey-abla ve genç arkadaşların-kardeşlerin katkısını inkâr edemezdi. Yakınlık hissetmek veya hissettirmesi mümkün değildi; başlangıç cümlesi olarak “Kalbimin(10*)” ya da “Gönlümün Sahibi(10) var!” rehberliğinde…

Her insanın tahammülünün ya da sabır taşının çatlamasının sebebi ve de zamanı vardı!

Tahta bavuluna yerleştirdiği hediye niteliğinde birkaç parça eşya ve birkaç kuruşla dağa yöneldi. Aşağköy’de beklediği vardı. Bunun için Yukağköy’de bir kız çocuğunun dünyaya gelmiş olması gerekliliğini unutmamıştı, her ne kadar kendisinin kaybolması nedeniyle bu şart olasılığı düşünülmeyecek gibi görünse de.

Eğer meydana çıkarsa ve geçen süre içinde köyünde bir kız bebek dünyaya gelmemişse Hatice’yi kaçırmaktan başka bir koz yoktu elinde, eğer Hatice de “He mi?” dediğinde cevap olarak anında “He!” derse.

Düşünmek yormuyordu, düşünürken yorulmuyordu, tükenmeyecek şiirler yazıyor, bir şeyleri zihninden geçiriyor, beyninde muhafaza etmeye çalışıyordu. Ancak insan hafızası unutmaya mahkûmdu(11) ve kâğıt-kalemleri olmadığından aklından geçirdikleri “Buz üstüne yazılmışlar(12)!” gibi tükeniveriyordu sonralarında.

“Aldım çantamı elime(13) düşüncesinde, “Aldım tahta asker bavulu gibi bavulumu elime, düştüm memleket yoluna…” diyerek özlemlerine kesin ve son noktayı koymak için, bulabildiği tüm taşıt imkânlarıyla dağına yöneldi. En kötü ihtimalle nahiyede öğrencilerin akşam servisine yetişebilmekti dileği.

İkindi namazı sonrasında düşüncesinin öncesi oldu. Nahiyede oturan bir yaşlıyı yitirmişti yakındaki köylerden birinin asilleri…

Cenazeyi defnetmişler, tuttukları otobüse binerek köylerine dönmek üzereydiler.

“Beni de alın!” dedi Murtaza, kabullendiler.

O gün ilçenin pazarı olsa gerekti, köyün bekleme kulübesindeydi Hatice otobüsten indiğinde hemen karşılaştığı için memnun, hatta mutlu olduğu.

“Murtaza?”

“Hatice!”

Kimse yoktu etraflarında özlemle kucaklaştılar, iki taraflarına sallanarak.

“Arayan, soran oldu mu beni?”

“Kimi, kim?”

“Beni Yukarıköy’den!”

“Bir-iki gün belki, sonrasında ses-seda kesildi, duymadım! Devran sensiz de dönmeye devam etti onlar için. Ama benim için hayır! İlkokula gidiyormuşuz gibi bekledim, hep bekledim seni…”

“O zaman köye dönmem gereksiz. Benimle gelir misin, unutulma kaderimi üleşmek için?”

“Bir koşu gidip Nüfus Kâğıdımı alıp geleyim. Seninle beraber olduktan sonra başka hiçbir şeye muhtaç değilim, seninle her şeye varım ben(14)! Ama sen saklan, tıpkı buradan giderken öncesinde saklandığın gibi. Sonra beraber saklanırız. İstediğin yere peşinden gelirim…”

Ayşe geldi, ağaca bağlı eşeği çözüp, köye doğru yönlendirip semerine “Deh!” diyerek vurdu, Murtaza’nın elinden tuttu. Murtaza’nın bavulu taşımasına gerek yoktu, menfeze saklamadan evvel bavulu açtı, içinden bir gömleği çıkarıp çıkın yaptı, içine Hatice için aldıklarını ve paralarını kendilerine ait Nüfus Kâğıtlarını yerleştirdikten sonra Hatice’nin elini tutup sevgiyle sıktı.

Yamaçlardan, derelerden sakınarak ilerlediler. Akşamın serinliği inmek üzereyken nahiyeyi geçtiler. Bir bağ kulübesine rastlayınca aç olduklarını umursamaksızın kulübede buldukları suyla nefislerini körelttiler.

Üşümemek için piknik tüpünü yaktılar, aynı battaniye altına sığışıp nefeslerini üleştiler, uyumakla-uyuklamak arasında.

Erken kalkan yol alırdı, hem kulübe sahibinin gelmesi ihtimali de vardı. Günün aydınlığıyla sağa-sola bakındı Murtaza.

Yarım paket bisküvi, acımağa yüz tutmuş üç-beş fındık, iki-üç ceviz, büyük bir torba kadar da buğday buldu, ama ilâçlı olup olmadığından emin olamadığı için dokunmadan.

Bisküvileri üleşmeyi düşünmeden olduğu gibi verdi Hatice’ye. Cevizleri elleriyle kırıp ayıkladı, kırıklayıp onları da Hatice’ye verdi, arkasına dönmeden önce sanki bir kısmını yiyormuş gibi ağzını oynatıp şapırdatarak. Fındıklardan birinin tadına baktı, yanılmamıştı, acımıştı, tükürdü ve fındıkları aldığı yere bıraktı.

Üç su bir ekmek yerine geçerdi, suları içtiler, Murtaza bir pet şişeye de Hatice için el koyduktan sonra, çıkından bir kâğıt parayı uçmaması için fındıkların altına özenle yerleştirdi.

Artık yolcu yolunda gerekti.

Geçen taşıtlara “Bizi de alın, götürün!” şeklinde yaptıkları el işaretlerinde tabiri caizse hep avuçlarını yalamışlardı. Nihayet bir yakıt tankeri umutlarının gerçeği olmuştu. Bilmedikleri bir geleceğe bilir gibi gitmeye başlamışlardı, bileceklermiş gibi.

Konuşmadılar fazla; “Şehre” dedi Murtaza kısaca, sakınmadan birbirlerine isimlerini söylerlerken. Sadece Şoförün sandviçini yemesini yutkunarak izlediler ki, şoförün hem sandviçi yemesi, hem de tek elle tankeri kullanması, handikaptı.

Nitekim gece mesaisinden dönen yorgun bir tilki, caddeyi arşınlanmaya çalışırken şoförün dikkatini dağıtmış, aniden havaya yükselen tanker, gençlerin olduğu taraftan tüm cesareti ve cesameti ile yan yatmış, şoför kapısını açıp ayaklarının kırılmasını, yara-bere içinde kalmayı göze alarak kendini dışarı atmıştı.

Evet, tankerin tamponunda “Boş” yazılıydı, ancak bir miktar yakıt kalmış olabilirdi yahut da tankerin yakıt deposu dolu olarak parlamak için hazırlıklı olsa gerekti! Büyük bir patlama olmuş gençler kendilerinden iz kalmayacak gibi yok olmuştu.

Sadece tanker şoförünün ifadesi vardı, kendilerinden bir yığın halinde iz kalan gençler hakkında.

Şehre çeyrek kala görülen iki kişinin izlerinin yattığı tek kişilik mezar onlara aitti.

Bir Fatiha okumak için bile duraklamayan, gelip-geçerken gözü takılan nadir, muhafazakâr, dindarlar belki bu görevi yerine getiriyor olabilirlerdi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Kimsesizler (Garipler) Mezarlığı;  Ölümünden sonra ilgilenecek kimsesi olmayan cesetlerin defnedildiği mezarlık. Kimliği belirsiz cesetler ile hastanelerden alınan kadavra veya organlar da bu mezarlara konulur ve bir kamu hizmeti olan bu görev belediyeler tarafından yerine getirilir.

(2) Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar… Hüseyni Makamında bir Malkara Türküsü.

(3) Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.

İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.

Merhale; Aşama, derece, evre. Konak, menzil.

Mezra; Seyrek aralıklı, birkaç evlik yerleşim alanı.

Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.

(4) Komşu, komşunun külüne muhtaçtır; “Birbirine çok yakın yerlerde yaşayan insanlar, en küçük şeye bile ihtiyaç duyarlar bazen ve bunun için komşunun kapısını çalarlar. İnsanın nasıl biri olduğu komşularıyla olan ilişkisinden anlaşılır. Bazen önemsiz bir eksiklik insanların işlerini aksatabilir” anlamında atasözü.

(5) Salı Sallanır; Pazartesi perişanlık, Salı günleri iş yapmak istemeyen birinin, ipe un sermek için söylediği söz olsa gerek. İş çarşambaya ertelenecekse, çarşamba da çarşafa dolanır meselâ. Yeterki sonuç boşluk (kaytamak, hiç olmak anlamında) olsun.

Çarşamba’yı sel aldı; Her Hıdırellez’de tekrarlanan gelenek, 1970'lerde değirmenin yıkılmasına kadar sürdü. Güzel yurdumun güzel türküsü. Çarşamba’ da meydana gelen sel felaketinden sonra ortaya çıkmış bir Karadeniz ağıtıdır.

(6) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı (Çantası) şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan yerel bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.

Çeyiz (-Çimen) Torbası (Bohçası); Çeyiz; gelin için hazırlanan her türlü giysi ve ev eşyası olduğuna göre, çimen ekiyle evlenmek için her türlü hazırlığını yapılmış olmasının düşünülebileceği bir torba, bohça, ya da herhangi bir şey.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

(7) Ağızlarda Çiklet Olmak; Dedikodularda konu olarak adı geçmek, dedikodusu yapılmak.

Kulp Takmak (Bulmak); Bir şeyi, bir kimseyi kusurlu gösterebilmek için uydurma bir neden bulmak.

Zımbacık (Tıka Basa) Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak  (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.

(8) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.

(9) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(10) Kalbimin sahibi sensin, orda yalnız sen varsın… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Muazzez KÜRDAN’a, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

Don't you know? Nobody loves you as much as I do. Because you’re my first and last lover; “Seni hiç kimse benim kadar sevemez, bilmiyor musun? Çünkü sen benim ilk ve son aşkımsın” şeklinde İngilizce söz. 1998 Yılında “GEÇMİŞE YOLCULUK” adlı dizelerimin bir kıtasında bu deyişi şöyle şekillendirmeye çalışmıştım; Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu; / Türkçesinden önce söylenmişti; ‘Nobody loves you!’ / Sözün devamı gelmişti; ‘As much as I do!’ /
Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu…”

(11) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür (Atasözü); İnsan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir).

(12) Buz Üstüne Yazı Yazmak; Bir kimseye, üzerinde teki yapmayan sözler söylemek, onda etli bırakmamak. Etkisi çok az süren bir iş yapmak.

(13) Kara tren gelmez m’ola şeklinde başlayan Malatya yöresine ait türkünün ikinci bölümü; “Aldım çantamı elime / Düştüm gurbetin yoluna…”  şeklindedir.

(14) Seninle her şeye varım ben… Kayahan AÇAR Şarkısı.