“Öp! Öp! Öp!”
Liseden mezuniyetimiz töreni için hazırlıklarımız sırasında geçmiş bir yıllık yakınlık, hal ve hatırımızı bilen, anlayan bizimle birlikte mezun olmaları kesinleşmiş iyi arkadaşlarımızın tezahüratlarıydı bu.
Okulun Spor Salonunu bu tören için hazırlamamızı emretmişti müdürümüz. Bu konuda sorumlu öğretmenlerimiz de başlangıç olarak yönetim ve plânlamayla ilgili görevi bize vermişlerdi. “İt ite buyurur, it de kuyruğuna buyurur!” örneği, biz de bir kısım görevleri hem sınıf arkadaşlarımızla üleşmiş, hem de bir sonraki senenin son sınıf öğrencilerine bırakmıştık. Bunun benim yaşayacağım hatalardan biri olacağını kestiremeksizin, bilemeksizin.
Müdürümüz öğretmenlerimiz Konferans Salonundan, Öğretmenler Odasından sandalyeleri, Müzik-Resim Salonlarından masaları ve yetmeyen sandalyeleri nasıl (ç)alacağımızı ve tören sonrasında yerlerine nasıl (iade etmemiz anlamında) geri götüreceğimizi tafsilatıyla anlatmışlardı!
Sadece masalarda sıkıntımız olacaktı ki o günün akşamı için de Kaymakam, Şehir Kulübünün kapalı olacağının ve masaların gereksiz olacağı için bizim olacağının müjdesini vermişti bizlere.
Başlangıç konum yarım kalmış olmasın; Mezuniyet Töreninin coşkusu, heyecanı ve telâşıyla Zeynep de, ben de ağızlarımız şefkatle açık olarak sağa-sola koşuştururken arkadaşların tezahüratlarına maya olan bodoslama(1) diyeceğimiz çarpışmayı başarıyla kutlamıştık.
Göğüs-göğüse olması tesadüf olsa da, dudak dudağa olmamız gerçekten başarı gibiydi (Sakınmaya gerek yok, başarıydı, iki-iki ister çarp, ister topla, dünyanın her yerinde dört idi bizim olayımızdaki gerçek gibi)! Ama sakınmadan söylemem gerekli ki, Allah’a şükrettik, ya bu olay ortamı düzenlerken değil de, yaşarken başımıza gelseydi? Ayıkla pirincin taşını(2)!
Mezuniyet Töreni olacak günün gelmek için gecikme hakkı yoktu. Geldi de, hazırlıklarımızı tamamlayınca.
Ailem “Biz gelmeyelim oğul! Etimiz ne, budumuz ne, biz kimiz, ufacık bir memuruz, hem de daha geleli bir yıl bile olmamış, bizi kimse tanımaz! Gelmememizi de kimse tınmaz(3)!” demişlerdi, sanki yaşayacaklarını hissetmişler gibiydiler.
Oysa ben gereken ön hazırlığı gereğince ve yeterince yaptığıma inanarak gelmeleri için ısrarcı olmuştum.
Ve ben onların gelecekleri inancıyla son rötuşlar için Zeynep ve diğer arkadaşlarım gibi sağa-sola koşuştururken, ailem için ayrılan masanın nerede olduğu ile ilgilenememiştim. Hataydı, hatamdı. Çünkü ailem için ayrılan masa, özenle tasarlanmış gibi görünmese de, değerleri konusunda şüphe yaşamaları mümkün bir şekilde çıkış kapısına yakın, kokusu sindirilmek zorunda bırakılmış tuvaletlerin hemen karşısındaymış!
“Buyur!” eden yol ve masaları gösteren gelecek senenin son sınıf öğrencisi masalarını gösterdiğinde kendisi de ailem gibi hayrette kalmış. Genç kardeşime teşekkür eden annem-babam ayrılmışlar hemen. Öyle ki handiyse kapıdan içeri girişleri ile çıkışları aynı anda gerçekleşmiş.
Görevli arkadaş konuyu bana ilettiğinde tentürdiyota benzer bir şeyden bir yudum almıştım, kafam, içinde Zeynep’e olan sevgim nedeniyle varlığını hissedemediğim beynim henüz esrik(1) değildi, önceden “neresi” diye merak etmemiş olmamı ayıpladım. Ancak hüzünlenmemem ve plân, program ve tanzimi gerçekleştiren arkadaşa öfke duymamam mümkün değildi.
Evet, bu konuyu kafam almıyor beynime sığdıramıyordum. Çünkü o viski mi ne deniyor “tentürdiyot” dediğim şeyden içerek, cesaret kazanmış olmayı arzulamış olsam da, sahneye, piste en yakın, çiçeklerle donatılmış, bol donanımlı, etrafında ayrıca boş olarak duran sandalyeler olan masa, Zeynep’in varlıklı sosyete ailesine aitti.
Ve medeni cesaret denen kavramı üst boyutta yaşasam bile ailem adına yapacağım bir şey yok gibiydi. Üstelik şuur altında yaşadığım asabiyetle; “Ya öncemde yaşadığım kaza(!) şimdi gerçekleşseydi?” şeklinde düşüncemi yontmakla da uğraşmak içimden gelmedi.
Buraya ufacık bir nokta koyup bir miktar geriye dönmem yararlı olacak.
Babam koca şehirlerden birinde durumu ve konumu iyi olan bir memurdu. Sonralardan bir gün büyüklerden biri; “Vatan, Millet, Sakarya” yalakalık edebiyatıyla ve mümtazen(1) bu ilçeye “Bilmem Ne Müdürü” olarak atamışlardı.
Lise son sınıfta okul değiştirmek, hele ki şehirdeki adı belirlenmiş bir liseden, ilçedeki bir listeye yönlenmek, tersine tebbet(2), “attan inip eşeğe binmek” gibi bir olay şeklinde yorumlanacak gibi görünse de, hapırsa da-köpürse de bu ilçenin lisesinden mezun olacaktım, bu da bir bakıma tam anlamıyla; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin!” demekti. Doğal olarak deveyi gütmeyi tercih ettim ben de!
Küçük ilçenin, küçük ilçe lisesinde son sınıf da bir adetti; Edebiyat-Fen bölümleri üç dizi halinde ayırımsız; nüfus sıklığı nedeniyle bir tarafta Edebiyat, diğer tarafta Fen Bölümü olarak. Kızlar orta bölümdeydiler, karışık, hatta karma karışık, cümbür cemaat…
Okula kayıttan sonra, sınıfın yerini öğrenip kimseye danışmadan sınıfa girip arka sıralardan birine oturdum.
Pardon! Cüsse bakımından eğitim olarak denk gibi gördüğüm pehlivana sordum;
“Fen-Edebiyat?”
Geldiğim okulda İngilizce dersinde hocamız (imam değil, öğretmenimiz) defalarca tekrar etmişti; “’Or’ diye bir soru sorulunca, ‘Yes-No’ şeklinde cevap verilmez, tercihinizi belirtmelisiniz!” diye.
Ve ben düşünceme aykırı olarak cüsseli pehlivana karşı aynı hatayı yapmıştım. Ağzını açmadan parmağı ile oturduğum sırayı işaretledi. Zahmete sokmam gerekliydi, anlamamıştım, sorumu bu kez “or” demeden sordum;
“Fen?”
Parmağının konumu değişmemişti. Popomu sabitledim, madem İngilizce konuşur gibiydik;
“Thank you!” dedim, tercümesini de anında yaparak; “Teşekkür ederim” demek!
Bazen gerçektir ki, bu olayın benzerini Türkçemizde sık sık yaşadığımızı düşünürüm.
“Kahve alır mısınız?”
“Teşekkür ederim!”
Ne, yani ne? Evet mi, hayır mı?
Bu konuda İngilizce ne kadar mükemmeldir; “Yes, please (Evet, lütfen!)!” yahut da “No, thank you (Hayır, teşekkür ederim)!” derdin, olay anında biterdi.
Aklın yolu bir, pozitif, ama bazen gerçeğimiz istem dışı!
Ders başladı! Hoca derin bir nefes alarak bizleri tanımak istedi, daha önce tanıdıklarını pas geçmeksizin.
“Asım?”
Kötü alışkanlık, belki kırk defa aynı azarı yediğim halde;
“Evet, hocam!”
“Burdayım öğretmenim, demen gerekmez miydi Asım oğlum?”
İlk ders…
İlk yoklama…
İlk fırça…
Sonra…
Sonra…
Daha sonra…
“Zeynep?”
“Buradayım, öğretmenim!”
Karışık-kuruşuk orta sıranın en önünde o da Fen Bölümü öğrencisiymiş(miş)! Doğrusu düzgün Türkçesi alkışlanabilirdi, diğer kızlar gibi ancak sırtından görüp de kendisini bilmediğim öğrencinin. Hem beni neden ilgilendirdiyse…
Benim tek idealim vardı; liseyi bitirmek ve ilk sınavda üniversiteyi kazanmak…
Sonrası yaşayacak ömürleri kalmış olursa yaşadığım sürece ailemi rahat ettirmek. Bunun önceliği de derece yapıp burs kazanıp aileme yük olmamaktı. Alternatif yok değildi; maddi ihtiyaçların çözümlenmesini mümkün kılacak kredi almak gibi. Ancak burs kazanırsam; tadından yenmezdi eğitimim. Şans faktörünü asla dikkate almam söz konusu olamazdı.
Bilinirdi ki; dağdan indim şehire, şaşırdım birdenbire modunda bir kez daha tersine tebbet; ben şehirden inmiştim, ilçeye, ama gene de şaşkın olmak (ulu bir deyim olarak; “şaşkın ördek(2)” gibi olmak) hakkımı elimden geldiğince gayretle kullanma amacındaydım.
Evet! Tam anlamıyla şaşkındım. Ders başlamış ve bitmiş, teneffüs zili çalmıştı. Kıpırdamadım, daha doğrusu tek olarak sahiplendiğim sırada yerimden kıpırdamak içimden gelmedi.
Sınıfın boşaldığı kararıyla başımı duvara yaslayıp gözlerimi kapattım, şarkıyı rezil etme amacındaymışım gibi; “Bilmem ki bu ilçeye ben niye geldim(*)?” diye düşünmeye başladım. Son seneydi, şehirde kalıp o kocaman yurtlardan birine girip okuluma devam etseydim ya! Babam bu tedavime “Hayır!” demez, desteklerdi maddi bakımdan herhalde. Neyse; “Geçmişe mazi derler!” ya hani! Devamını getirecek durumda değildim, değilim de!
Bir el dokundu omzuma, titretir gibi ve ismim çağıldadı bir dudaktan, yumuşacık, serinletir gibi, içten;
“Asım!?”
“He? Hü! Affedersiniz! Buyurun! Yanlış bir şey mi yaptım acaba, düşünürken? Özür dilerim! Kusuruma bakmayın lütfen!”
“Sadece; ‘Merhaba! Hoş geldin arkadaş!’ demek istemiştim! Çok mu yorgunsun? Karadeniz’de gemilerin mi battı? Yoksa geldiğin yerde sevgilin vardı da, ayrılmak zor geldi de onu mu düşünüyordun? Anında bu kadar saçma sözleri birbiri ardına eklediğine göre?”
“Çok mu kitap okuyorsun Zeynep?”
“Bak bu çok güzel! Ben seni hemen hafızama kaydetmiştim. Sen de beni görmediğin, bilmediğin halde bir ders saati içine sığdıracak şekilde sesimden tanıyıp ismimi zihnine hemen kaydetmişsin! Soruna hemen cevap vereyim; evet! Çok kitap okuyorum. İzninle oturabilir miyim?”
“Sınıf hepimizin, izin istemene gerek yok, buyur! Ama seni sadece sırtından gördüğümü de bil! Eğer, senin için önemli ve gerekliyse?”
“Anladım! Peki! Sen de çok kitap okuyor, okuyabiliyor musun? Diğer sorularıma de cevap verebilecek misin?”
“Geldiğim yerde kitaplar için kütüphanelerden yararlanıyordum, üniversiteyi bir girişte kazanmama yardımcı olacak bilgileri beynime yüklenmem için. Şehre yeni geldik, babamın atanması dolaysıyla, bu nedenle kütüphanenin yerini henüz öğrenemedim! Diğer soruların nelerdi, aklımda kalmamış yahut da sormuş muydun gerçekten?”
“Kütüphanenin yerini bir gün sana gösteririm, eğer istersen. Okuduğum kitapları da veririm, bu konuda israf etmekten çekindiğim bir cimriliğim var; kitaplarımı okuduktan sonra iade etmen şart! Hem not alacaksan veya önem verdiğin satırlar varsa altlarını çizip işaretlemeden not almanı rica ederim. Öteki sorularımdan biri biraz özeldi. İstersen cevap vermeyebilirsin. Geldiğin yerde sevgilin kaldığı için mi böylesine hüzünlüsün?”
“Bak küçük hanım, yani Zeynep! Benim kitap almaya bile imkânım yokken, âşık olmak, aşk-meşk ne haddime ki? Yaşım ne, başım ne, imkânlarım, hakkım, haddim, hukukum ne? Herhalde üstüm-başım benim kimliğimi ispat için yeterli olsa gerek!”
Zil çalınca yerinde doğruldu Zeynep, sözümü bitirmeliydim, etkilenişimi saklayarak;
“Bitmedi Zeynep, sohbetimiz yarım! Dinlerim dersen, anlatırım, anlatmaya çalışırım, ben hep burdayım. Ola ki ‘Gel!’ dersen gelirim, gecikmem, hem asla!”
Cevap vermedi kardeşlerimiz cümbür cemaat sınıfa doluşurken. Ama yerine otururken geriye dönüp gülümsedi, yaşamımda annem dışında kimse bana böyle gülümsememişti! Canım… Neyse! Canım gitmesin, şimdilik yerinde kalsın!
Ancak 45 dakika dersin 15 dakikalık teneffüsü bitinceye kadar canımın yandığını da hissetmedim dersen, kuyruklu yalan!
İkinci teneffüste civarındaki meraklı tazelerden yerinden kalkan olmayınca o da sırasından kalkmadı, doğal olarak ben zaten emniyet kemerim olmasa da yerime çakılı gibi sabitliydim. Gene de arkasına dönmesinin gerekli olduğu düşüncesi egemendi beynime. Nitekim hissetti (galiba) arkasındaki arkadaşına döndü, herhalde bir şey/ler söylemek için olsa gerek!
Diğer teneffüs de ikincisinin tıpatıp kopyası gibiydi.
Çok güzeldi, ancak ulaşılamayacak gibi/kadar. Yanılmamıştım! Öğlen paydosu olduğunda, ben bütün sınıfla birlikte peşi sıra okul dışına yöneldiğimde güzelliğinin farkında olmakla beraber gerçekten haddim ve hakkım olmaması gerektiği kanaat ve düşüncesini yaşadım.
Bana göre olmayacak, yakışmayacak yahut da olmaması gereken, hatta olmamasını düşüneceğim, aklıma en son gelecek şey (olay, diyeyim) gerçekleşmişti.
Muhtemelen büyük şehirlerden birinde paralı, özel okullara aileden ayrılmamayı istemesi yahut da ailenin buna taraftar olmaması nedeniyle ilçenin lisesinde okuma mecburiyetinde olan zengin ailenin kızını okuldan almak için özel bir araba okulun kapısına kadar gelmiş ve onu evine götürmek üzere beklemişti…
Anında Mevlâna gelip yerleşmişti beynime; “Haddimi bilmemin gerekliliği(5)” şeklinde. Haddimi bilmemin en kesin görüntüsü ise, öğle paydosunda bütün öğrenciler okul dışına alınıp kapılar kapatılıp okulun temizliğinin yapılması, hijyen tedbirlerinin yerine getirilmesi olduğu için benim de kendimi kendimle üleşmem için bir duvar kenarına sinmiştim.
Daha başlangıçta olmasına karşın, hem de bu yaşlarda daha başlamadan, kazanma umudu bile yaşamadan kaybetmek gibiydi geleceğim. Yiyip içmek aklımdan geçmemişti.
Kapılar açıldı, defter ve kitaplarım masamdaydı.
Okula girmek, sınıfta olmak yerine her şeyi olduğu gibi bırakıp eve yöneldim. Yalanım(6) hazırdı, hamile olan ders öğretmeniz erken doğum yapmış olduğundan dersimiz boş kalmış ve Müdürümüz hepimizi evlerimize göndermişti (meselâ)!
İnsan yalan söylemek için bile doğru yalan söylemek mecburiyetini hissetmeli, hissedebilmekte gayretli olmalıydı. Yalan kuyruklu olunca “şıp!” diye anlaşılmaz mıydı? Kitap ve defterlerim nerelerdeydi be şıpsevdi yaratık?
Tanrı kadınlara, hele ki annelere özel yetiler vermişti, bilip anlamaz mıydı? Okula başlangıcımın ilk günüydü, her derde deva annemi üzmemeliydim. Susma gerekliğini yaşamak zorunda olduğum geçti aklımdan, daha doğrusu aklımın kaldığına inandığım kısmından.
Sokaklar, caddeler yerine dağlarda, bayırlarda, kırlarda dolaştım “görünme sıkıntımın” anne veya babama iletileceğini düşünmeksizin hatta hissetmeksizin vaktinde döndüm eve, aklıma ek bir mazeret getirmeksizin. Annem sormadı, hem hiçbir şey, ben de anlatmadım; “Kitaplarım okulda kaldı, şu sebepten” diye. Daha başlangıçta bile değildim, ne anlatır, ya da diyebilirdim ki?
Salı sallanırmış! Doğrusu ne sallanırmış amma. Karşıma dikildi Zeynep ellerini göğsü üzerinde çapraz bir şekilde, beni sahiplendiğinin kanıtı gibi, sinirlerini tembihleyememesi nedeniyle sınıf tabanına ayaklarını ritmik bir şekilde vurma gayretinde gibiydi.
“Dün öğleden sonra sana baktım! Yoktun! Gelmedin! Görünmedin! Niye? Üstelik kitaplarını da almaksızın, dersleri kaçırdın!”
Gerçekten cevap bekleyen, cevaplanması gereken bir soruydu.
“Alay etmen yakışmadı! Ağlamadım, ama üzüldüm!”
İstemesem de hüznümü belli edercesine, ancak hissettirmemeyi dilediğim bir hıçkırık düğümlendi boğazıma. Durdurmak ister gibi çenemden tutarken bağırdı sanki;
“Anlamadım!”
“Çok güzelsin! Bir evin bir tanesi ve çok varlıklısın. Öyle ki öğle yemeği için özel şoförle evine gidecek kadar. Oysa ben kitap alacak kadar bile varlığı olmayan bir züğürdüm, söylemiştim, aklında kalmıştır sanırım. Demem o ki ben…”
“Müstesna bir insansın, varlığıyla anında ilgimi çeken. Söylediklerinin hiçbiri önemli değil. Varlığın yokluğa dönmesi için bir kibrit, güzelliğin yok olması, çirkinliğe dönmesi içinse bir sivilce, bir çıban, bir et beni yeterli...
Ben seninle asla alay etmedim. Etmem de. Dalgınlığıma geldi, annem her yıl okulun açılışında, sözüm kaba kaçmasın diye o mağrur cümleyi söylemekten çekinerek evveliyatını hatırlamaksızın bu hareketi tekrarlar, üstelik bayramlarda seyranlarda gösteri şeklinde kereler kerelerce; ‘Yapma! Etme Anne!’ dememe rağmen!..
Bu, annemin zevk aldığı gösterişe merak salınmış bir mizansen(1), benim içinse işkence aslında. Babamın onun bu davranışından, hareketinden zırnık kadar haberi olduğunu sanmıyorum. Huylu huyundan vazgeçmiyor, ben de bir anlık dalgınlığımla ona uydum, dün. Affedersin, yerden göğe kadar haklısın…
Şunu bil, daha doğrusu hatırla! İlgimi anında çektiğin, sana yakın olmayı, hatta seni hemen sahiplenmeyi istediğim için sana ilk sorum; ‘Geldiğin yerde unutamadığın bir sevgilin mi var?’ şeklinde değil miydi? Seni nasıl aşağılarım? Gücenmene, hayıflanmana, hüznüne nasıl tahammüllü olur, olabilirim ki?”
“Sen gül dalında gonca, sen bir şahin, ben yılanın bile oyuğunun başında yer almasına tahammüllü olamayacağı bir ot, sahrada kaktüs, yahut da kartala ulaşması imkânsız bir saksağan, karga yahut…
Elimi uzatamam sana, çünkü kirlenir elin, yıkasan da geçmeyecek gibi. Sadece senin dünyan için değil, tüm dünya için fuzuliyim ben. Üstelik senin dünyan için gerçekten fazlayım ben, tekrar gibi görünse de…
Ve çekil önümden yaşamımdan eksiltmekte zorlanacağım güzel kız! Kitaplarımı alıp defolayım okuldan da, senden de, herkesten de…”
“Sakın ha! Ölümü gör! Hatta sen yaşa! Kitaplarını eline alıp da benden kaçmayı akıl ettiğini sandığın anda, pencereden atarım kendimi. Ölürsem mesele yok! Ama sakat kalırsam kendini vicdan azabından(2) kurtarabilir misin?”
“Ne demek bu şimdi, Zeynep?”
“Ders başlamak üzere, onu da sen bil! Kitaplarını göreyim şimdi, öncesinde yer eden saçmalıklarına devam etmeyi geçirme beyninden. Hadi somurtma! Gülümse! Artık ve çünkü buna sonsuz kereler ihtiyacım var!”
Sihirliydi sözleri; ilâhi, mucizevi, yıldırım aşk görüntüsü verircesine.
Gülümsedim, hatta daha ilerisi, o istedi, güldüm onun için, ona doğru, aramızda mesafe bırakmaksızın gözlerimizde. Yerine oturunca gülümsememi cevapladı gülümseyerek o da. Gerçek şu ki; dünyalar benimdi, kimsenin dünyaları elimden almaya gücü yetmezdi, yetemezdi.
Teneffüs zilinin çalmasıyla birlikte başıma dikildi yeniden:
“’Oğlan sana çarpık, canını yakma garibin!’ dedi, arka sıramdaki çokbilmiş, en aşağı 8-10 kez âşık olma hakkını kullanmış, sabıkalı âşık! Ona uydum, kalk bakayım ayağa, elin yüzün düzgün mü, göreyim. Komşudan al haberi anlamında değil, içimden geldiği için canını yakmaya geldim! Sadece izin ver! Şimdilik günde bir kere canını yakmam yeterli benim için!”
“Kafana taktığına, beni kendine kul-köle etmeye karar verdiysen izne gerek yok sevgili…”
“Sonuna ‘m’ harfini ekleseydin mutlu olurdum!”
“Sevgili Zeynep…”
“Bir ‘m’ harfi yüzünden beni üzmek sana yakışıyor mu?”
“Üzülmeni asla istemem. Seni hak etmediğim, hak edemeyeceğimi bile bile sana nasıl ‘Sevgilim, Zeynep’im!’ derim ki, daha ilk 24 saatleri henüz tüketmişken, gelecek zamanı ve acılar içinde de olsa tüketeceklerimi yok sayarak?”
“Bak! İsteyince oluyormuş, cümle içine serpiştirmiş olsan da. Zamana uyarak bizi boşuna israf etmememiz gerektiği düşüncesindeyim. Hadi ver kalbini bana temelli. Emaneti çok iyi muhafaza etme kabiliyetimi bilmen arzum…”
“Güzel kız! Dünyada bir tane olan Zeynep! Kalbim senin olsun, hatta oldu bile, hem temelli, şu kısacık zaman içinde. Ama anlamamakta neden direniyorsun ki? Ben garip, çulsuz bir kul, bir keşiş(1), sen şahikada(1) bir ilâh…
Ben güçsüzüm, sen güçle donatılısın, üstelik sadece teneffüsler benim. O da senin büyüklüğüne hiç yakışmayacak bir şekilde. Çünkü hep sen geliyorsun sırama, yanıma. Oysa ilâhlar emrederler kullarına; ‘Gel!’ derler! Kulların tek gerçeği ilâhının emrine uyup ayaklarının önüne diz çökmek olmalıdır! İkinci bir seçenekleri yoktur, asla olamaz da…”
“Saçmalamaya devam etmemen için o halde uzatalım istediğin süreyi. Öğlen için bir programın var mı? Ben bir yere gitmiyorum…”
“Ekmek arası bir şeyler, simit artı gravyer, çift kaşarlı tost… Dilersen varım!”
“Ben evden soğuk bir şeyler getirmiştim, ama yok, yok! Seninle olduktan sonra her şey ziyafet bana. Hadi şimdi derse kendini ver, dikkat et, dinle, not al! Ola ki ben anlamamışsam, kafam alamamışsa, bana anlat, öğret! İs-ti-yo-rum! Anlatabilmişimdir umarım!”
“Sana öğretmen olmak, sonrasında bir öğünü üleşmek mutlandırır beni.”
“Seninle her şeye varım ben, öğretmenim olman da, ismimi sevgiyle sahiplenerek arkadaşın olmak da benim mutluluğum, sonsuz sevincim…”
“Bu kez sırana gidip de arkana dönüp gülümseme lütfen, bırak aklım bende kalsın. Ki öğreneceklerimi, öğrendiklerimi yeterli bir şekilde anlamış olarak aktarabileyim sana…”
“Allah’ım şükürler olsun sana!”
Yaşamımda ilk kez gerçekleşen bir olaydı yaşadığım, daha öncemde ne bu kadar güzel çift kaşarlı tost yemiş, ne de ayran içmiştim. Âdet olduğu üzere Zeynep dudağımın kenarındaki hayali tost parçasını parmaklarının ucuyla alıp kendi ağzına götürdü.
“Hiç hakkım değil, hele ki şimdi. Daha lise bitmeden sen beni bu kadar kalabalığı umursamaksızın gayri resmi olarak öptün, değil mi?”
“Ne alâka, hayali geniş adam?”
“Dudağımdan alıp dudağına götürdün de?”
“Evet! Çok erken gibi gözükse de, öpmeyi, öpüşmeyi bilemesem de, öpmen beni mutlu eder, üstelik asla sabretmeni beklemeksizin. Ancak beklediğimi de senin söylemen geçer içimden çok kısa bir süre birlikteliğimiz olsa da…”
“Seni seviyorum Zeynep’im! Yeterli mi?”
“Eksiği olmasına rağmen, kabul!”
“Nesi eksik bir tanem, hem neden karşılığı yok?”
“Bak, şöyle! Seni çok seviyorum, aşkım, bir tanem, Asım’ım! Fark ettin mi?”
“Seni çok seviyorum, aşkım, bir tanem, Zeynep’im! Ama bak şarkı ne diyor; ‘Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin(7)!’ Doğruya, doğru! Ne dersin?..”
Dersler…
Bitti…
Günler, günleri kovaladı, her gün bir adım ileriye giderken fark edilmediğimizi düşünüyorduk. Biz, bizden, birbirimizden uzak olduğumuzu sanırken günlerden bir gün teneffüs zili çalıp da öğretmen dışarıya çıkmaya yöneldiğinde, hatta anında, Zeynep’in arkasındaki çokbilmiş sabıkalı âşık Şenay ayakkabılarını çıkartıp sıra üstüne çıkıp şakımaya başlamıştı, doğal olarak şarkının sözlerini çarpıtarak kendince uydurarak;
“Yeni bir aşk doğuyor, haberin olsun(8), / Böyle bir aşk Allah’ım bana da nasip olsun…”
Gerçekten fark edilecek kadar sevgide ilerlemiş miydik? Evet, ilerlemiştik ki bu; sene sonu gelinceye kadar okul idaresinin kulağına gitmemeliydi. Çünkü son ders zili ve ilgilinin, yani Şenay’ın tavrından sonra Zeynep elimden tutarak beni okul bahçesine doğru sürükleyip çekiştirmeye başlamıştı.
Fısıltı Gazetesi yoğun bir çalışma düzeni içindeydi, ya da görünen köy kılavuz istemezdi. Mademki sağır sultanın bile haberi olmuştu, yani öğretmenlerimiz haricinde (belki de onlar bu son senenin hatırına hoşgörülerinin fevkinde duymazlığa gelmiş de olabilirlerdi)! sınıf arkadaşlarımız da bizi biliyorlardı, o zaman biz de çok zaman el ele olmasak da, onu evinin (ev dememe bakılmasın, saray yavrusu gibi bir şeydi) yakınlarında bir yerlere götürünceye kadar beraber olmakta çekince yaşamamalıydım. Gerçek şu ki yaşamıyordum da…
Bizim yaşadığımız ev dediğim aslında bir kümesten farksız olan kiracı olarak yaşama gayreti gösterdiğimiz sekiz kat, sekiz daireli yapı ise, o saray yavrusunun 30-40 adım veya yaklaşık 25-30 metre kadar ilerisinde idi. Kısaca; kapı bir komşu olmasak da evlerimiz yakındı demek istediğim. Yani aynı yolu yürümek zorunda olduğum için Zeynep’le beraber yürümemizin benim için sakıncası yoktu. Parantez açayım; onunla yürümem gerekli ve zaruri idi benim için!
Günlerden bir gün…
Hadi birazcık da olsa abartmış olayım; “Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte zebellâ gibi adamlar…
Onu evine teslim ettikten sonra yolumu kestiler;
“Hişt! Pıst delikanlı! Bir daha Zeynep Hanımla buradan yürüyerek geçme! Evine öyle gitme! Yolunu değiştir!” dediler!
“Ama amcalar! Zeynep benim okuldan sınıf arkadaşım. Ona buraya kadar arkadaşlık ediyor, onu köpeklerden ve yanlış, yabancı insanlardan sakınıyor, koruyorum. Bunun neresinde yanlışlık var ki? Üstelik benim oturduğum ev de tehecik(1) buradan bile görünüyor, niye yolumu değiştirip uzatayım ki? Hem kimseye de zararım yok!”
“Orası bizi ilgilendirmez. Gerekirse Zeynep Hanımı biz korur, getirir-götürürüz. Siz sadece Zeynep Hanıma dokunmayın, beraber gelip-gitmeyin ve dediğimiz gibi evinize gitmek için başka yolları kullanın!”
Isıracak köpek dişini göstermezmiş, söze inandım, tınmadan. Bu ilk ikazdı. Ve uyarı yanlıştı bana göre, geleceklerden, yaşayacaklarımdan habersiz olarak.
Zeynep’le sessizliğin egemen olduğu bir-iki gün, hatta bir bakıma bir-iki güncük daha beraber yöneldik evlerimize.
“Hişt! Pışt! Genç arkadaş!”
Aynı gösteri tekrarlandı ilgililer tarafından, kelime haznelerinde başka söz olmasa gerekti. Ama yanılmıştım sözlerin devamı gelmişti.
“Bak delikanlı, bu Zeynep Hanımın peşini bırakman için ikinci ikazımız. Bilirsin, çekirge üç kez zıplar. İstersen bizi üçüncü kez ikaz etmek mecburiyetinde bırakma! Çekil Zeynep Hanımın yolu üzerinden, haddini bil! İkaz etmemizin üçüncüsü olursa külâhları değişmek zorunda kalabiliriz. Sakın ola sonra “Demediler!” deme!”
Birkaç gün sonra üçüncü ikaz, bu kez; “Köprüden önce son çıkış” ikazı gibi oldu, ancak haklarını yemeyeyim, “bu son” dediler, bir şeyler yapamamamın, başarı konusunda en ufak bir girişimim olamayacağı için suratımın asıklığı ile de kendimi ele vermiştim, Zeynep’e karşı.
Zehir-zemberek bakışlarla sorguladı, belki de bunun için mecbur hissetti kendini;
“Son bir ayda, bazı bazı günlerin ertelerinde, suratından düşen bin parça oluyor, mahkeme duvarları gibi. Sustum, sebebini söyler anlatırsın, diye. Bağışla; suratının meymenetsizliğine şahit oluyorum arka arkaya. Nedir bu halin? Ben miyim yanlış bir şeylerin sorumlusu? Anlat düzelteyim, yeter ki, rahat ol! Artık sabrımın sonuna geldin! Ne var, neler oldu? Ya da neler oluyor, benden sakınıp sakladığın, gizlediğin yahut da gizlemeye çalıştığın? “
“Yok bir şey bir tanem? Hüsnü kuruntun(2), sana öyle geliyor olabilir. Bilmen gereken tek şey; seni çok sevdiğim, sonsuzuma kadar seveceğim, her ne olursa olsun, başıma ne gelirse gelsin, senin olmaktan, seni sevmekten asla vazgeçmeyeceğimi bilmen, bana inanman!”
“Ben ki yaşamımın bundan sonrasını adadığım, canım kadar ve gibi sevdiğim bir tanemin haleti ruhiyesini(2) bilip anlamayacak kadar zavallı mıyım? Var bir şeyler. Saklıyorsun, bir kadın olarak seni tüm varlığımla hissediyor, ama anlayamıyorum. Nedir konu? Nedir derdin? Anlat! Anlat ki sana ışık olayım, yol göstereyim, aydınlatayım önünü. Gel konu her neyse beraber mücadele edelim, beraber başaralım!”
Suskunluğum hiç de ve asla asaletimden(9) değildi, üstelik Zeynep’in sahipleneceği bir oluşum da değildi, aklımdan geçirmeye çalıştığım.
Limite ulaştığımın farkında değildim. Zeynep’i tüm engellemeleri umursamaksızın evine bıraktıktan sonra eve yöneldiğimde, eşekten düşmüş karpuz gibi paralanıp yamultulacağımı aklıma getirmemiştim. Oldu! En sonunda demek istesem de, sonuncu olmadığına kesinkes inanarak boş bir çuval gibi dürülüp kenarlarda bir yerlere istiflenmiştim!
Bir günü hastanede olmak üzere iki gün kadar okula gitmemem gerekmişti. Aslında olayın mana ve ehemmiyetine binaen abilerden sopa yememiş(!), Zeynep’in haberinin olmadığı asansörümüz olmasına karşın(!) ayağım takılarak merdivenlerden aşağıya düşmüş, yuvarlanmıştım; kırığım-çıkığım yoktu, ama kırmızı, mavi, mor, gri, siyah renklerim vardı, sadece görünen mıntıkalarda değil, görünmeyen yerlerde de.
En kötüsü yediğim tekmeler nedeniyle oturmakta zorluk çekişimdi. “Kader kime şikâyet edeyim seni, bilemem(10)!” tavrında edeplice, usulca, usulünce oturamıyordum kısaca, ama mecburdum ve görünen köye kılavuz gerekmediği gibi beni kendinde hissedene de lâf anlatmam pek kolay değildi.
Merdivenler fail değillerdi ki, o nedenle benim bu hale gelişimin nedeni olan bildiğim failler tarafımdan bulunamamıştı, bulunamazdı, bulunmamalıydı da hem. Gerçeği bir tek ben bildiğime göre beni yamultanların hiçbirini görmemiştim, bilmemiştim, tanımıyordum; “Neme lâzım değil” yeter ki Zeynep bilmesin, üzülmesin!
Netice itibariyle merdivenden düşmüştüm, kusurlu olan ayaklarım, suçlu olan merdivenlerdi, unuttum! Unutmak mecburiyetindeydim de!
İyi bir dinlenme ve Zeynep’i özrüm nedeniyle birkaç gün azat ettikten sonra duygularıma egemen olamayıp yine evine kadar ulaştırma gayretine bürünmüştüm, farklı ve islami usullere aykırı olarak o önden yürüyordu, hissetmesine rağmen sormaksızın (galiba) ben arkasından.
Evine selâmetle yerleşmeden evvel bana; “Güle güle!” diye işaret ediyor, ben de yoluma devam ediyordum.
Gerçekten belâ geliyorum(11) diye asla işaret vermiyor, zırt diye geliyordu, yine yamultulmuştum, eşek sudan gelinceye kadar(3) değil, bir evvelkine göre beni şamar oğlanına(2) çeviren ahkâm kesiciler yorulmayı kardeş-kardeş bölüşerek ve erteleyerek.
Yine bir günü hastanede bu kez yine ve fakat artı bir gün daha olarak okula gidememiştim. Sağ olsunlar doktor amca ve teyzeler ömür boyu rapor vermek için çok ısrarcı oldular, ancak nezaketen “bir-iki gün yeter, ablalarım, ağabeylerim!” diyerek fazlasına tamah etmediğimi gülücüklerimle belirtmiştim. Aslında bu durumun kesin izahı; yalakalıktı! Neyse!
Mazeretimi uygun bir dille, usulünce anlattım Zeynep’e.
“Annemle münakaşa pozisyonundaydılar ve babam anneme biraz hızlı ve sinirli gibi seslenmişti! Ben de onlara bağırıp-çığırmamalarını söylemek zorunda kalmıştım, bir evlât olarak! Babam; “sanki fırsat bu fırsat!” dercesine, fırsat bulmuşçasına bana da usulünce gerekli tembihatta bulunduktan bana da kızma hakkını bihakkın(1) kullanmıştı. Ben de sinirlenmiştim, hıncımı almak için odama gidip kafamı duvarlara vurdum. Olay bu kadar basit işte!”
“Asım, senden korkulur valla!”
“Sana sitemli tek bir söz yakıştırdıysam Allah şu anda canımı alsın bir tanem!”
“Bu kadar büyük konuşma istersen! Allah’ın gücüne gider sonra…”
“Haklısın sadece sana sözle bile kıyamayacağımı anlatmak istemiştim.”
“Kabul!” istemsiz bir kabullenişti hissettiğim, birikintilerinin farkında olamayışım garabetti benim için, fırsat kolluyor, belki de açığımı yakalamak için pusuda bekliyor olabilirdi, bilmiyordum!
Çok seviyordum, bir araba değil, bir tren katarı kadar sopa yemem gerekse de onunla ayrı olmak içimden geçmiyordu, aldığı nefes, gülümsediğinde gamzesi olmak geçiyordu içimden, hep beraber olmak istiyor, hep beraber oluyordum, çünkü; Rabb’in bir nimeti varsa o, sadece Zeynep’ti(12!”
Kabus dolu günler sona mı ermişti, gördüğüm bir rüya, hayal miydi, yoksa ses-soluk kesilmiş miydi? Yanılmıştım. Amcalar bu kez Cuma sonuna denk getirmişlerdi, icraatlarını. Doğrusu Cumartesi-Pazar tatiline rast getirip derslerden ayrı kalmamamı düşünmeleri nazik bir incelikti.
“Hişt! Delikanlı! Pıst lan!” Girişmediler, hayret ettim, hatta davetlerini kıramadım, nazik bir şekilde olmasa da. Karga tulumba bir arabaya bindirdiler. Sanırım kaçırılıyordum, netice itibariyle de kaçırılmıştım, doğruya doğru da, sonuç ve sonum ne idi, ne olacaktı, ne olacaktım, başıma getirmeleri muhtemel kurgu ne idi?
Bir odaya aldılar, bir sandalyeye oturtturdular, ellerim arkadan sandalyeye bağlı idi. Emir tüm zecri(1) tedbirler alınarak aynı makamdan usulünce ve geri dönüşsüz uygulanmak üzere verilmiş olsa gerekti; tarafsız, iz bırakmaksızın, açık vermeksizin belki de “işkence edin, ama asla iz, kusur bırakmayın!” şeklinde.
Ve olay gerçekleştirildi, güreş oyunu olsa arkaya dolanınca kaç puan veriliyordu bilmiyorum, ama ben amcalardan birine onun hoyratça ve acısını hissedebildiğim bir şekilde serçe parmağımı vermiştim, puan olarak. Sağ elim artık dört parmaklıydı, ama Allah var, herhalde o amcalardan biri tıp birinci sınıftan terk olsa gerekti, hem kesim-biçim şeklinde anestezi olmaksızın ameliyatı gerçekleştirmiş, hem de mikrop kapmasın düşüncesiyle olsa gerek pansumanı tam teşekküllü hastanenin uzman doktoru gibi yapmış, sonrasında da ses çıkarmaksızın salıvermişlerdi beni.
Bana öyle geliyordu ki, Zeynep’i koruduğunu, benden uzaklaştıracağını sandığı kişinin “İşkence yapın!” emri “Parmağımın kesilmesi” şeklinde “Hişt! Pıst!” Cephesi (Çetesi) tarafından yanlış anlaşılmış olsa gerekti. Öyle ki kesilen parmağımın kedilere ziyafet olması arzulanmış gibi karşı evin damına atıldığına gözlerimle şahit olmuştum.
Çekincem, daha doğrusu hemen anında üzülmeye başladığım konu; askerlikle ilgili bir sorun yaşama endişem, tedirginliğimdi. Ya “Dört parmağı var! Çürük!” diye ayırıp askerlik yaptırmazlarsa idi, ne yapar, milletin yüzüne nasıl bakardım ki? (Benim, ülkem için asker olmak yerine paralı askerlik yapmak gibi bir fikir asla ve kat’a aklımın ucundan geçmemişti, geçemezdi de. Vatan borcu eşittir namus borcu demekti indimde…
Okulun sonlarına doğru yaklaşmaktaydık, belirli bir süre için mola ya da memurlarına izin verdiğini sandığım amir bir süre suskunluğa bürünmenin yararlı olacağına kanaat getirmiş olsa gerekti. Zeynep’i evine bırakıp da evime rahatça yöneldiğimde, hassas kulaklara sahip olduğum inancı yaşamama rağmen “Hişt! Pıst!” sesleri ulaşmaz olmuştu kulaklarıma. Gene de tedbirli olmamın gereğine inanıyordum, “% 99 hakkımı kullanmayı” saklı tutuyordum.
Beraber yürüyüşlerimizde değişiklik yapmak zorunda kalmıştım. Parmağımın eksikliğini hissettirmemekte olağan ötesi yorgunluk, zorluk yaşıyorduysam da Zeynep’e hissettirmemek konusunda başarılı olduğuma inanıyordum.
Sağım darbeli olduğundan özellikle el ele tutuşma olasılığımız olan anlarda Zeynep’i hep sol tarafımda tutma mecburiyeti hissediyordum ve mutlaka o küçük saraya 30-40 metre kadar kala azat etmek için çaba sarf ediyordum. Yalancıların da mazeret bildirimlerinde karşının tahammül sınırlarının aşıldığını fark etmemesi de garabetlerden bir diğeri idi.
“Annem ‘Kakao al!’ demişti!”
“Babama uğramam gerek!”
“Bisikletimi tamire vermiştim de almam gerek (Aslında bisikletim yoktu)!”
“Süleyman Abi; ‘Bi uğrayıver!’ demişti! (Kimdi Süleyman Abi?)”
Zeki kızdı Zeynep. Sonlara doğru elimden tuttu (Doğal olarak sol elimden)!
“Annemle tanıştıracağım seni. Korkma öyle hemen; ‘Bu; benim yaşantımdaki sevgilim, bir tanem!’ demeyeceğim, ‘Sınıf arkadaşım!’ diyeceğim. Sevgilim olduğun konusunu ileriki tarihlerde alıştıra-alıştıra vermek düşüncesindeyim. Eğer üniversiteyi aynı şehirde beraber okursak değme keyfime. İtiraf etmeyi çabuklaştırırım da!”
“Yapma bir tanem! Etme canım benim! Benden çabucak kurtulmak mı, hemen ölmemi mi istiyorsun sen?”
“Ne demek bu şimdi? Beni istemiyor musun?”
“Yaşamımda ilk, tek ve son isteğimsin, ama şey…”
“Ama ney? Çabuk çıkar ağzındaki baklayı!”
“Ne olabilir ki…”
“Ailemin, özellikle annemin hissettiğim tavrına göre şöyle bir ipucu vereyim istersen. Somurtmalarından hissetmekte zorlandığım, inanmakta geciktiğim, ısrarla sorduğum halde bencilce cevaplamadığın olaylar gibi…
Sen merdivenden, ya da her neyse bir yerlerden ayağın takılıp falan düşmedin de mi, doğru söyle…
Annen-baban, senin gibi birbirine sevgili ve saygılı insanlar, düşüncem bu, onlar asla birbiriyle münakaşa etmediler, sen olaya karışmadın, evinizdeki senin odanın duvarları halini, başının durumunu sorup bilgi almak istemediler de mi?..
Yalan söylemeye çalışma, dudakların seğiriyor, kaşın-gözün oynamaya başladı, şeşi-beş görme durumunu benden iyi kim bilebilir ki, içimdesin, son bir yıl değil, başlangıcımdan beri, ancak sınıfa girer girmez farkına vardığım…
Son zamanlarda beni yalnız bırakmak için uydurduğun akıl almaz mazeretler…
Sahi Asım…
Ben bütün bunları bilip anlamayacak kadar…
Sana gücenmeyi ve bana gücenmeni istemiyorum buraya uygun sıfatı sen yerleştir, lütfen!”
“Affedersin!”
“Bir özür dilemeyle sahadan çekilemezsin. Seni en kısa zaman içinde ailemle tanıştıracağım, dediğim gibi, ‘sınıf arkadaşım’ diyeceğim, sadece çekinceni yok etmek arzusuyla. Ve sonucu ne olursa başlangıcın ilerisinde bir zaman sonrasında; ‘Sevdiğim, yaşamımı üleşeceğim insan!’ diyeceğim senin için, sahibin olduğuma inanarak…”
“Yapma! Etme! Değmem ben! Bir evin bir tanesisin. Sahip olduğun bütün haklarından benim için vazgeçmeni kabullenemem ben…”
“Ne yaparsın, peki? Avucunu yalamak gibi bir şansa sahip olmadığına göre, en büyük günah, intihar eder, yani kendini mi öldürürsün? Hem neyle, hem nasıl? O en büyük günahı sen yoksan, sensizliğe dayanamayacağım için, senden sonra benim de işleyeceğim aklından geçmez mi senin?..
Susma! Cevap ver! Beni seviyor, hem de çok seviyorsun, biliyorum, adım gibi eminim. Ben de seni seviyorum, sensizliği aklımdan geçirmeyecek, seni her an yanımda isteyecek, içimde hissedecek kadar. O halde fedakârlık anlamı olmayan bir şeylerden senin için nasıl vazgeçmem ki?”
“Bunlara lâyık olmak muhteşem bir duygu. Bu demektir ki, sen elimi tuttuğunda, elimden tuttuğunda her şeye varım ben!”
Yaptığım hatanın farkında değildim, elini uzattı tutmam için ve fark etti henüz iyileşmekte zorlanan eksik serçe parmağımı…
“Bu… Bu ne bu? Yoksa bunu da mı?”
“Hayal dünyan çok geniş, odun kırarken yanlışlık oldu da?”
“Gene yalan! Odunlar bula bula senin serçe parmağını buldular sadece, öyle mi? Diline hiç yakışmıyor, yoz geliyor bana. Neden odun kırarsın ki? Üstelik eviniz kombili, kaloriferli değil mi, oduna ne ihtiyacınız var ki sizin? Saklama! Gene onlar yaptılar değil mi, hem de vahşice, canavarca?
Böylesine bir uygulamayı kimin akıl ettiğini, kimin emir verdiğini en kısa zamanda bulup çıkaracağım. Eziyet etmekten, acı vermekten zevk almanın bu şekli ve bu kadarı hiç uygun değil, hoş değil, zulüm tek kelimeyle…”
“Serçe parmağım yok, diye…”
“Lâfı gevşetme, saptırma! Ben bedenini, bedeninin parçalarını değil, seni sevdim, seni seviyorum, aşk bu ise ben tümümle sana âşığım. Yaşamımın kalanının tümünü bölüşecek, üleşecek kadar tamamen seninim. Şimdi otur şuraya bir yerlere…
Hemen şimdi annemle ve babamla tanıştıracağım seni, tam anlamıyla, yaşamımın sebebi olarak, asla okuldan, son sınıf arkadaşım olarak değil. Zamanı gelince hayat arkadaşım olacağını söyleyip anlatacağım onlara. Sözüme dikkat et lütfen; ‘Asım, benim sevdiğim, sevgilim, hayat arkadaşım olacak!’ diyorum, hayat arkadaşı adaylarından biri değil, onların bana karşı oluşacak tepkilerini ve benim yaşatmaya çalışacağım tepkilerimi zerre kadar umursamaksızın…
Ancak sana yapılan önce psikolojik, sonra fizyolojik, en sonunda da eziyet şeklinde yaptırımları kimin, neden ve niçin plânlayıp yaptırdığını mutlaka öğreneceğim, çünkü senin beni düşünerek davranışın hoşgörülü gibi olsa da benim hazmetmem mümkün değil…
Bu konuda senin bana ilgini uygun görmeyen iki aday var sadece, başka kardeşim olmadığı için. Babam sadece işi-gücü ile meşgul, dünyada tek prensesin, ben olduğuma ve kendisinin bana sahip olduğuna inanan beni senin kadar olmasa da bir evlât olarak çok sevdiğine inandığım bir baba…
O halde tüm yaşananların sebebi olarak egoist biri kalıyor, onu da yaptıklarını ispat ederek mutlaka açığa çıkaracağım, bilmende yarar olmayanları söylemeksizin annem olmasına rağmen ortaya sererek…”
Annesinin tasavvurunun yakın akrabalarından birinin oğlu için Zeynep’i karı olarak uygun düşündüğünü söylemek istememesi uygun olsa gerekti, bildiğimden değil evlendiğimizde bir vesile ile seçilen değil, sevilen olduğumu kerelerce iddia ettiğinden dolayı. (Bu parantezdi, açtım ve kapattım, ilerideki duyumlar olarak).
Devam etti Zeynep;
“Öyle bir gerçek yaşatalım ki, ilgili(ler) hem utansın, hem de mahcup olsunlar. Hem de bizi mutlaka ve gerçek olarak kabullensinler. Hadi çabuk acele et! Çok sinirliyim, dinlendir beni…”
Gecikmedik, evine, yani saray yavrusuna ulaştık, cümle kapısından girdikten sonra saray kapının açılmasını beklemedi, anahtarını çıkartıp kapıyı açtı ve gümleterek kapattı kapıyı. Dediği gibi asabiydi, dikkatle baktığımda tıpkı benim yalan söylediğimde onun fark ettiği gibi, gözlerini kırpıştırıyor, dudağını sağ tarafından ısırıyor ve bende olmadığını sandığım şekilde burun delikleri sağa-sola istemsizce yaylanıp tekrar yerlerine oturuyordu.
Kapıyı kapattıktan sonra arkasına saklanıp koynuma büzülürcesine yaslanıp sığındı sanki ve sadece evi, evdekileri değil, dünyayı umursamaksızın dudaklarıma dokunduktan sonra seslendi (aslında “Çığırdı!” demem daha doğru olsa gerekti)!
“Biz geldik!”
Bu; “Ben!” demenin geliştirilmiş bir versiyonu olsa gerekti.
Annesi üst kattan, tırabzanlara dayanarak kafasını uzattı;
“Hoş geldiniz!” derken hizmetçisine de emretti;
“Ayşen! Masaya bir tabak fazla koy, misafirimiz varmış!”
“Merhaba efendim. Ben Zeynep’in liseden…”
“Biliyor, sizi tanıyorum, buyurun!”
Ben anlamam gereğini gereğince anlamam gerekirken (sözüm ona) anlamamıştım, ancak hissettiğim kadarıyla Zeynep anlaması gereken şüpheyi enikonu, iyiden iyiye, eğrisine-doğrusuna katlanmak istemeksizin anlamış ve taşı gediğine yerleştirmesinin gerektiğine inanmış gibiydi.
Dediğim IQ konusunda kimsenin şüphe yaşamayacağı zeki bir kızdı. Fark etmesi gerekeni fark ettiği için doğru yalan olarak kurgulaması gerekeni anında dile getirmişti, gecikmeksizin.
“Nereden bildiğini bir kenara koyuyorum anne, ancak hemen ve şu anda bilmeniz gerekir ki; Asım benim liseden sınıf arkadaşım değil, ilerim olan sevgilim aynı zamanda…
“İyi düşündün mü Zeynep?”
“Yavrum, evlâdım, kızım” gibi duygusal sözler iletmek yerine resmi olarak “Zeynep!” demek gereğini hissetmişti annesi.
Hissettiğim değil, doğrudan doğruya bildiğim Zeynep; ne sabah ezanında cami kapısına, ya da avlusuna bırakılmış, ne bir çöp konteynerinde tesadüfen rastlanıp alınıp getirilmiş, ne de yetimhaneden sevabına edinilmiş bir evlât değildi.
Zamanında leyleklerin getirdiğine, dereden tutulduğuna yahut da lâhana, marul yaprakları arasından safsatasıyla(1) kavuşulmuş bir kız çocuğu değildi. Özbeöz, halis-muhlis(2) aile için DNA şüphesi yaşanmayacak bir evlâttı. Bu nedenle de annesinin yükseklerden tavrı için müsamahalı değil (gibi) idi Zeynep.
“Sözümü bölmeseydiniz iyi olacaktı, ama sorunuza hemen cevap vereyim anne. Asım, dünlerde de, bugün de, tüm yarınlarımda da, ölünceye kadar değil sonsuzum dâhil yaşamda onun için her şeyden vazgeçeceğim kadar, benim, sevgilim. Yani iyiden öte, çoktan çok düşündüm anne!..
Hele ki, daha eve ilk kez girişinde onu boş bulunup, sözlerinizin nereye ulaşacağını hatırınızdan geçirmeksizin bilmeniz, tanımanız bana şüphelerimde haklılık kazandırdı.”
Zeynep’in sözlerinin özeti; bir kısım insanları yolumu kesmeleri, bana dayak atmaları, hatta parmağımı kesmeleri için annesinin yönlendirdiği düşüncesini anında yaşamış olmasıydı. Ben yaşadıklarımla beni düşünürken Zeynep sözlerinde ilerlemesinin gerekli olduğuna inanmış olsa gerekti;
“Demek oluyor ki; yaşam konumum önemli, yasalara annem olduğunuz için önem vermeksizin. Babamın gecikmeden gelmesi arzum, babama telefon eder misiniz, yoksa ben mi telefon edeyim, bu özel konu için işini-gücünü bırakıp hemen gelmesi için. Çünkü sözlerimi iki kez tekrarlamak, muhtemelen eksikli bırakmamak için bir kere de, bir çırpıda ve ikiniz bir arada iken bitirmek istiyorum, tekrarlamaksızın…
Karar sizin olacak, ya ‘Bana kapıyı dışardan kapatmamı’ öğütleyeceksiniz yahut da bizi kabulleneceksiniz. Konuyu; reşit olmama(3) rağmen anne ve babam olarak gene de sizlere bırakacağım, ancak son kararı da ben değil, sadece Asım verecek…”
Onun son sözü bana bırakması şaşkınlığında derin bir sessizlik oldu, yukarıda anne, aşağıda bizler kalmış olarak, Zeynep’in odasına doğru tasarılarından habersiz olarak yöneldiğimizde.
Basit ve fakat şahane bir odası vardı, yatağı, kütüphanesi ve sadece bilgisayar masası olarak.
“Son sözü bana bırakmayı neden tercih ettin, sen benim sahibim değil misin?”
Gözlerime baktı;
“Seviyorsun, değil mi? ‘Seninle her şeye varım!’ dediğim de, dediğinde aklımda…
O halde her şeyim olarak bizim adımıza karar vermekte yanlışlığın olabilir mi?”
“Şüphen mi var, hele ki benim için her şeyi bir çırpıda reddettiğine göre, farkındaysan ‘Göze aldığına göre’ diye bir söz sarf etmedim. Çünkü mutlu ve mesut olacaksak, samanlık da gerek değil bize, tuz-ekmek yesek bile beraber yaşamayı başarırım ben senin için dünyam, aydınlığım, bir tanem, en doğrusu her şeyim…”
“İspat et, o halde…”
Kucakladım onu, bizim Bilecik usulü (duvar saatinin sarkacı gibi) yaylandırır gibi iki tarafa salladıktan sonra öpme gayreti yaşadım, (galiba) öptüğümü sandım. Önce sordu;
“Bu nasıl bir kucaklama, nasıl bir usül, nasıl bir öpüş bu böyle?”
“Birinci bölüm, bizim şehir, daha doğrusu köy usulü, ikinci bölüm ise birbirini sevip kendilerini birbirine vadedenlerin gönüllerince yaşamlarını şekillendirme arzusunun usulü…”
Boynumdan tuttu, iki eliyle;
“Yangından mal kaçırır gibi, zaruretmiş gibi değil, ömür boyu benim olacağını hissederek öp beni, şöyle!”
Sıcacıktı öpüşü, elimi incitmekten çekinerek beni sandalyesine oturtturarak diz çöktü ayaklarımın dibine.
“Yakışmadı, yer değiştirelim, lütfen!”
“İlâh-kul gibi saçmalamayacağına söz verdiğin takdirde bence sakıncası yok! Şimdi tavrım şu; kesinlikle başın eğik olmayacak, sözlerime hiç karışmayacaksın ben konuşurken. Çünkü senin bile haberin olmayacak bir şekilde doğru yalan söyleyeceğim, Nasrettin Hocanın gölü mayalaması gibi. Tuttu, tuttu, tutmazsa, olmazsa başka seçenekler de var, beynimde. Yeter ki sen bana güven!”
“Ufacık bir ipucu?”
“Haddini bil, gerekirse yalanıma doğruymuş gibi destek ol, acele etme, hatta hiç acelen olmasın. Ben üniversiteye seninle birlikte devam edip beraber mezun olmayı kurguluyorum zihnimde. Aklımı başımdan almayacağına söz verirsen, gerçi şu ana kadar hiç ‘Evlenme teklif ettin mi?’ hatırımda değil, ama varsayalım ettin, ben de sana ‘Evet!’ dedim, seninle evlenirim de…”
“He! İki çıplak ancak bir hamama yakışırız, neyse demedim farz et, devam et!”
“Benim doğum günlerimden, sınıflarımı geçmelerimden, bayram değil, seyran değil şeklinde babamın iyi işleri sonunda umut ettiğinin dışında kazancı olduğunda harçlıklarıma eklediklerinden dolayı biraz birikmişim var. Üniversiteyi kazandığımızda burs-kredi falan alırsak neden evli olmayı düşünmeyelim ki, bu mutlaka aynı yastığı paylaşmak anlamında da olmayabilir, kâğıt üzerinde de olmasına gerek yok! Ama aynı doğadan nefeslenmeyi niye kısıtlayalım ki, birbirimize?”
“Doğrusu haklısın, istersen abartayım, yerden-göğe kadar, ama ölmemem, senin için yaşama devam etmem için mutlaka söz vermişsin gibi nefesini benden asla eksik etmemen kaydıyla…”
“Söz veriyorum. Ancak dileğim şu; artık iki-üç gün oruç mu tutarsın, perhiz mi yaparsın, birikintin yoksa sonramızda ödenmek üzere annenden-babamdan sebebini söylemeden borç mu alırsın, bilemem, ama hemen ikimize aynı tipte iki nişan yüzüğü almanı isteyeceğim senden. Yardım etmemi istersen o an yanında olabilirim!”
“Hamallık, amelelik yaparım, biriktirir sana o yüzüğü alırım!”
“Öyle para biriktirecek kadar uzun zaman bekleyemem, sahibinim, sahibimsin, ama bunu ailelerimiz bilsin ereğiyle hemen istiyorum. Borç vereyim desem, asilsin, mağrursun kabul etmezsin, hissediyorum, ama o yüzük, daha doğrusu o yüzükler mezuniyet törenimizde mutlaka cebinde olsun istiyorum, sürprizime bayılacaksın, ama isterim ki, öncesinde sen yüzüğü benim parmağıma tak, ben de eşitini senin parmağına takmış olayım!”
“Kabul bir tanem!”
Kapı tıklatıldı;
“Babanız geldi efendim, salonda sizi bekliyorlar, konuştuktan sonra oturacakmışsınız sofraya…”
“Tamam Şenay, hemen geliyoruz!”
“Ben gelmesem bir tanem, belki bir söz söylerler, kaldıramayabilirim, dünyamın yıkılması önemli değil, senin üzülmene, hüznüne katlanamam!”
“Benim misin sen?”
“Sonsuza kadar!”
“O halde ben ‘Gel!’ deyince gel, ‘Otur!’ deyince otur!”
“Peki bir tanem, yeter ki ne şimdi, ne de ömür boyu benim için asla üzülme. Sen ne dersen o, asla itiraz etmeyeceğim, karşı gelmeyecek, karşılık vermeyecek, zıtlaşmayacağım seninle!”
Masa hazırdı. Anne ve baba koltuklarda, büyük(!) ve varlıklı olmalarının görüntüsünde gibiydiler. Ancak anne ile uyumlu tavrından hemen vazgeçen baba, merak kaplı gözlerine engel olamaksızın, belki de istemeksizin ayağa kalktı, bana doğru yönelerek.
Tedirgin olmuştum. Hele ki içten davranmayı ister gibiyken resmiyeti ortaya koyma teşebbüsünü hissettiğimde.
“Hoş geldiniz!” dediğinde sesin nüansı(1) anneninkinden farklı, resmiyet düşüncesine karşın yumuşaktı, ya da bana öyle gelmişti. Aslında bana karşı oluşan olayların, cebri ve fiziki eylemlerin sadece annenin kurgusu olduğuna inandığımdan beri, anneye içten bakış açım tepkili, babaya karşı tavrım ise ılımlı idi.
Oturmamı gösterdi, sözlerine devam etme arzusunu hissettirip eliyle yatay bir reverans(1) hareketiyle işaretleyerek.
“Aslında hissediyordum, ancak telefonla haberim olmasını bir kenara atarsam, ‘Şimdi haberim oldu!’ diyebilirim. Benim büyüdüğünün farkında olmadığım kızımın ileriye dönük arkadaşı olduğunu öğrenmekten dolayı sakınmadan, çekinmeden ifade edeyim ki, mutluyum...
Yuvamda olan kuşumun gönlünün sahiplendiğine içimden gelerek istemesem de, uygun görmemin gerektiğine inanıyorum…
Şu veya bu şekilde, şu veya şu diğer bir zamanda yuvadan uçacak olması inancımın gereği. Hüzün duyamam, çünkü ben de zamanında annesini ailesinden almıştım, bu; doğanın yasası…
Sadece biraz erkenmiş gibi bir tereddüt yaşıyorum. Ancak kalp kalbe karşı(13) ise bu sözü israf etmek hem uygun değil, hem de ikinizin de üniversite tahsilini yapmak, yaşamak arzusunu öğrendiğim için içimde hiçbir şekilde kaygı, düşünce, telâş yok. Biraz heyecan desem, umarım ki sözlerimi ve davranışımı hoş görürsünüz…
Kısacası; anneniz ve ben sizi onaylıyoruz. “
Aslında “Anneniz” derken tereddüdünü sakınamamıştı.
Babanın bu sözleri ve davranışıyla annenin yaptıklarını biliyor ya da bilmiyor olsa da tüm yaşanan yanlışlıkların egosu nedeniyle anneye ait olduğu bir kez daha tescillenmiş gibiydi.
Aslında annenin kusurunun yüzüne çarpılması gerekliydi, ancak bunu uygun gibi görmese de, annesine baktıktan sonra babasına döndürdü yüzünü Zeynep.
“Telefonda ve ilk kez duyduğunuzu söylediniz bize. Oysa annemin çoktan çok öncelerimizde bizden ve ciddi olduğumuzdan haberi vardı. Bunu size iletmemiş olması, ona ait kusurlardan sadece bir tanesi, sebebini ona sormanız, onun da size içtenlikle anlatması gerekecek, bilmem tafsilâtlara da girer mi, art düşüncelerini saklayarak. Bu siz size beraberce konuşacağınız bir konu olmalı. Ancak siz ifade ettiniz ancak, ben ciddi olarak tekrarlamak istiyorum...
Asım benim, “Asım’ım benim!’ diyecek kadar sahiplendiğim ciddi olarak arkadaşım, el ele tutuşmaktan başka yaşantımızda hiçbir birliktelik yok. Üniversiteyi kazanıp her şeyi birbirimize yasak ettiğimiz bir dünyayı yaşayacağız. İzniniz olmadıkça bu dünyada düşündüğünüz, anlamda bir birlikteliğimiz asla olmayacak, buna inanın!..
Ve izninizle devam edebilir miyim?”
Herhalde saygısı nedeniyle bir evlât olarak “el ele tutuşmak” dedikten sonra babasına karşı “Ara sıra da öpüşüyoruz!” diyemezdi.
“Eksik bırakmaksızın, peki, lütfen!”
“Öncelikle son bir ay kadar bize hoşgörüyle bakıp, yasakları uygulamayan okul müdürümüz ve öğretmenlerimiz ile, yine bizi ‘Biz’ olarak bildikleri halde, bizim gibi olup da saklananlar olup olmadığını bilmediklerimiz, karda yürüdükleri halde iz belli etmeyen sınıf arkadaşlarımıza benim ve Asım’ın şükranlarımızı iletmek istiyorum…
Birlikteliğimize öğretmenlerimizin hoşgörü ile bakmaları nedeniyle, affedilmeyi hak etmemiz için bu seneki mezuniyet töreninin bütün plan, proje gibi özel ve ağır angaryalarını karşılamak üzere Asım ve ben görevlendirildik…
Törenin açılışında önce oyun havası oynayacağız ben ve Asım olarak. Başlangıçtan sonra arkadaşlarımızdan bize katılanlar olabilir! Sonra da açılış dansını biz yapacağız, buna da açılıştan sonra arkadaşlarımızın katılacak olmaları doğal. Sonrası da sonra devam edecek…”
Doğru yalan dediği bu olsa gerekti, hayret etmekte gecikmeyen gözlerime bakarak devam etti, tüm doğru yalanlarını sıraya dizmiş gibi.
“Bu konuda yani oyun havası ve dans konularında ikimizin de özellikle Asım’ın bilgileri kısıtlı. İlçede bu konuda eğitim veren bir yer yok! Bu nedenle kasetler, flash bellekler alarak evde yukarıdaki salonda birbirimize destek olarak öğrenmeye çalışacağız. Biz öğreneceğiz ki, kısıtlı imkânları olan arkadaşlarımıza da biz öğretebilelim…
Asım bu nedenle bir ara şehre gidip incelikleri öğrenecek, kasetler, flash bellekler alacak. Hassasiyetinizi umursamasam ben de onunla gitmek isterim, ama sizlere karşı saygısızlık yapmayı içimden geçiremem!..
Ha! Belki ufak tefek sürprizler de hazırlayabiliriz, şu an bir plânım yok, aklımdan içimden geçirdiğim bir şeyler de yok, ama sizler gene de hazırlıklı olun. Örneğin şimdi aklıma geldi, Asım ve ailesi Bilecikli. Babacığım siz de askerliğinizi Bilecik’te yapmışsınız. Örneğin şöyle bir ‘Bilecik Karşılamasını’ baba-kız beraberce oynamamıza ne dersin?..
Aslında sadece erkeklerin kaşıklarla oynadığı bu yöresel oyunu biz parmaklarımızı şaklatarak oynasak, sakıncası olur muydu ki? Belki ön hazırlıkta tereddüt yaşamazsa, Asım da anne ve babasını ikna ederse belki onlar da oyuna katılırlar, meselâ yani…
Dans konusunda sizleri zorlamam hele ki lâmbada, tvist gibi oyunları düşünmek gereksiz. İki sağ bir sol ‘Komparsita’ neyimize yetmezdi ki?”
Gerçekten uzun bir ön çalışma yapmıştı, doğrudan doğruya doğru yalan değil, iyi bir hazırlık dönemi yaşamıştı Zeynep doğru yalanları için.
Hatta öyle ki içinden geçirmediği; lâmbada, “Zil, şal ve gül” tezahüratıyla İspanyol Flamenko Dansı, tvist-mvist gibi ağır oyunlar yer almamıştı programında. Zaten el ve ayak hareketleri ile uygulanan Flamenko için uygun ayakkabı, gitar, kastanyet gibi eklentilerimiz yoktu. Ayrıca nezih(1) öğrenci ve aile ortamına hiçbir katkısı olmayacağı aşikârdı bu oyunların.
Ellerimi yıkamak için lâvaboya yöneldiğimde fısıldadım;
“Tüm bunlardan benim niye haberim yok?”
“Doğru yalan dedim ya akıllım. İnsan doğru yalan için bile hazırlık yapmalı, hazırlıklı olmalı, değil mi ya? Anında görüntü ve seslendirme ile ne kadar başarılı olabilir ki insan? Ancak sana mutlaka iletmem gereken doğrularım var, yemekten sonra ve mutlaka…”
Yemek bitti, kapıya kadar gelip beni uğurlamak, yolcu etmek isteyen;
“Bekle! Ben de seninle geliyorum!” diyen sadece Zeynep’ti.
Yemekte -ben hariç- ağızlarımızın boş olduğu anlarda artı olarak neler konuşuldu, şaşkınlığım nedeniyle hatırımda kalmamış. Baba görüntü olarak, farkındasızlık içinde iyimser bir mutluluk, anne her şeye rağmen iyimser bir tavra yakışmaksızın, yaklaşmaksızın gibi görünse de içinde hüzün saklı erken bir mutluluk görüntüsünde, muhtemelen lokmalar boğazında dizilmeksizin gözlerinde (ve dahi beyninde) olağan ötesi soru işaretlerine cevap aramak telâşı yaşar gibiydi.
Noktalama işaretlerinden en çok ünlem ve noktayı seviyor olsa gerekti Zeynep. Ünlem gereğini belirtir, nokta küçücük varlığına, küçümsenmesine karşın her zaman cümleleri bitirirdi. Zeynep çaresiz değildi, hele ki ben yanındayken;
“Yedik, içtik, afiyet olsun, sofrayı kuran kaldırsın!”
Hizmetlinin adını bilmiyor olamazdı, söylemek istememiş olabilirdi.
Dışarıya çıkarken uluorta sordu Zeynep, sanki yarım saat-bir saat (aslında üç-beş saat) önce konuşmamışlar gibi;
“Yüzükleri aldın mı, ya da ne zaman almayı düşünüyorsun?”
Boş bulundu Asım, anında cevaplamak kaygısıyla;
“Parmak ölçünü bilmiyorum ki?”
Oysa ne konuşmuştuk, aşk bazen insanda unutkanlık oluşturuyordu; daha biraz evvel “Alırım!” demiştim hâlbuki Zeynep de “Gerekirse yardım ederim!” dememiş miydi?
Zeynep’in iç sesi imdadına yetişmiş olsa gerekti, dudaklarının kıpırtısından anladığım kadarıyla herhalde durup dururken dua etmiyordu;
“Ayıp sana! Alırsın, takarsın gerektiğinde. Alırken de ölçüsü tutmazsa; ‘Sevdiğim, bir ara gelip ölçüsüne göre yüzüğünü değiştirir! Yahut da beraberce gelir değiştiririz!’’ derdin, olur, biterdi! Allah bilir kendine de almadın, tabii, de mi?”
Sonra hatırına yeni gelmiş gibi sesini yükseltti;
“Sükût ikrardan gelir(14), hadi iyi tarafıma geldin. Cüzdanına bak bakalım, yoksa ya da eksikse sonradan geri ödemek kaydıyla sana borç verebilirim!”
“Asla!”
“Zamane Türk erkeği, bilmez miyim?”
“Ama eve uğramam gerek! Asla annemden ya da babamdan borç istemek için değil, benim de senin gibi birikintilerim var ve sanırım ikimize de yüzük almak için yeterli olacaktır sanıyorum. İster bekle beraber gidelim, ister kuyumcuya git, yüzüklerimizi beğenmeye başla, ben sana en kısa zaman içinde yetişeyim!”
“Hatırlar mısın, kaçıncı sefer tekrarladığım hatırımda değil, ‘Seninle her şeye varım ben!’ demiştik karşılıklı. Benim sensiz bir dünyada yaşamam mümkün değil, asla! O nedenle beklerim seni, kuyumcuya beraber gidelim!”
Seçtik yüzüklerimizi, mizanseni üstünkörü anlattı.
Oyun havaları ve dansın ortasını geçerekten sonlarına doğru, okulun amatör orkestrasına eliyle işaret verecektim ben, bağıra çığıra; “Üniversite eğitimimizden sonra geçerli olmak üzere” yüzüğü cebimden çıkartıp, hâlihazırda tek bir tane olan bayramlık-seyranlık takım elbisemin pantolonuna kıyarak diz çökecek, başım eğik olarak ve ona evlenme teklif edecek ve onun gereken hareketini bekleyecektim.
Eğer baba ve anne yerlerinden kalkıp da yüzüklerimizi parmaklarımıza takarlarsa; “Oldu bu iş!” olacaktı. Başka bir ihtimali aklımızdan asla geçirmeyecektik!
Oysa ortamda yeterli ve bilinçli miktarda “tentürdiyot içerek” olaylara uzak (çok kısa bir deneyim olarak; Fransız kalmamam(15)) gerektiğinin bilincinde değil gibiydim. Bir tanem, güneşim, ışığım; “Aile tarafından kabul edilmem” ve tüm arkadaşlarımı yönlendirmem için o kadar çok plan ve programlar hazırlamıştı ki, hepsinde de ben vardım!
Kendisi “Beni kabullendiğini, ‘Seviyorum!’ diyerek belli etmiş, galiba söylemişti!” de zaten.
Hatırımda kalan bir ara şehre gidip, öğrenmek için özel olarak izledikten sonra flash bellek, CD ne varsa alıp gelmemdi.
İzin konusunun nasıl halledildiği bilgim dışındaydı ve beni ilgilendirmiyordu, ancak konu “Bilecik ve Oyun Havası” olunca benim evimin de olaya müdahalede bulunması gerekliydi. Çünkü ne de olsa annem de, babam da hem eski toprak(2), hem de başlangıçlarda dışarı atılıncaya kadar doğma-büyüme, eş-âşık olma haklarını kullanmış olarak Bilecikli idiler. Doğal olarak bizi desteklemeleri gerekli ve şart idi!
Antrparantez olarak belirtmem gerekli ki, anne-babamın katkılarına, Zeynep’in evin üst kat salonunda dans, idman, antrenman ve çabalarına karşılık bir sığır çobanını eğitmekte zorlandığını hissetmem mümkünsüzlük değildi (“Gibi” demeyi utanarak erteliyorum!) Üstelik Zeynep’im öğretmekte başarılı olduğu her figür için beni ödüllendirmeyi asla ihmal etmiyordu!
Tek sakınca; “Beni idareli kullan, eskitme, tüketme, bitirme!” tehditleri idi!
Ve ek olarak;
“Mezuniyet töreninde aynı ödüllenmeyi sakın ola aklının ucundan bile geçirme!” sözü öneri şeklinde ek olarak bir tehdit idi ki o an hatırlatılıp da yaşatılan tentürdiyot olayından sonra aklımda nasıl kalacaktıysa?
Ve devamı gelmişti;
“Yüzükleri takmamız umduğumuz gibi gerçekleşirse, beni sadece kucakla. Anladınız mı bey, bay, ya da beyefendi, hangisini tercih ederseniz yahut da Asım, Asım’ım, gönlümün en yüce sultanı, bir tanem?”
“Sevgilim!”
“Burada, biz bizeyken peki, başka bir yerde, yerlerde bugün, bugünlerimiz için sakın ha!”
Zeynep büyük bir kızdı, akıllı, bilgili, tecrübeli dağdan inmiş bir sığır çobanını (Bu; öğünmek gibi olmasın, ben oluyorum!) adam edecek gibi ve kadar. Bu konuda daha başlangıcımızda, ilk göz göze geldiğimizde bilgilenmiştim!
Ailemi hazırlama zor olmamıştı, sadece annem;
“Karşısı zengin ve ilçede bilinen, çok iyi tanınan bir aile! İyi düşündünüz mü oğlum? Sonra sakın ola üzülmeyesin, bizi hicran içinde bırakmayasın. Üniversite ve dört yıl uzun bir süre değil mi? Kim öle, kim kala?”
“Yüreğini ferah tut anneciğim! Benim olmayacak, gerçekleşmeyecek bir duaya ‘Âmin!’ demem, asla mümkün değil. Bulunmaz bir Hint kumaşı değilsem de, sevildiğine inanana, bir ömrü paylaşmaya yemin etmiş bir kızın benden vazgeçebileceği aklımın ucundan bile geçmiyor. Yeter ki sizler bizlere, inanın, güvenin!..
Başlangıçta Harmandalı oyun havası ile giriş yapmayı düşünmüştü Zeynep. Hem ağır, hem de okulun bando takımı diyeceğim orkestra takımının falsoları kaçınılmaz gibi göründüğü için bizden bir şeyler katmak geçti içimizden. Belki sınıf arkadaşlarımızdan da katılanlar olabilir, şeklinde…
Ufak bir ihtimal gibi görünse de, belki öğrettiğiniz Bilecik Karşılaması için yanınıza tahta kaşıklarınızı almayı, ben ve Zeynep için kenarlara koyduğumuz kaşıkları o güne ulaşmamızdan evvel bana vermeyi unutmayın...
Hatta derim ki, Zeynep’in babası askerliğini Bilecik’te yapmış, belki kırıntıları kalmış olabilir yöremizin oyun havalarının. Sizler evde ne kadar tahta kaşığımız varsa çantanıza istifleyin demek isterim…
Arkadaşlarla bir kısım sürprizler hazırladık aramızda, bunları uygulamaya koymak düşüncesindeyiz, lise hayatımız bitiyor, belki bir kısmımızla bir daha görüşmemiz hiç mümkün olamayacak…
Hani olmaz ya, belki katırlar doğururlar olasılığı düşüncesiyle Zeynep’e o günün hatırası olarak bir ufak, ya da yarım altın takarsanız bu beni mutlu eder. Ben ayrıca kendisine hediye alacağım, daha doğrusu aldım!”
Gelmek için arzulu olan o gün, gelmekte gecikmemiş, ama benim de anneme-babama söylemek istediklerim henüz bitmemişti.
“Oyun havasından sonra hepimizin bildiği, belki sizin de düğününüzde yaşadığınız Komparsita’yı dillendirmeye çalışacak orkestramız. Unutmuş olamazsınız, mutlaka yanımızda olmanızı isteyeceğim, ufak bir hatırlatma, iki sağ-bir sol, hem de yerli yerinde…”
Bir kısım bilmediklerim yaşanmıştı kısmen, henüz başlangıç için sağa-sola koştururken Zeynep’in babası karşıladı bir ara beni, tentürdiyotlu idim doğal olarak.
“Bilecikliymişsiniz, ben de askerliğimi orada yapmıştım. Anne ve babanı göremiyorum buralarda. Bul ve masamıza şeref konuğu olarak davet ettiğimi, misafir etmekten dolayı mutlu olacağımı ilet onlara lütfen, biraz kaynatalım oralardan, memleketinizden…”
Gerçek anlamda en iyi bildiğim konulardan biri emirin, demiri kestiği idi ve babamların yok olduğunu bu sözlerin ertesinde öğrenmek olağan ötesinde canımı sıkmıştı.
Telefon açtım,
“Zeynep’in babası rica etti, tanışmak ve konuşmak istiyor. Tüm hazırlıklarınızla birlikte hemen bir taksiye atlayıp gelin, küsmeyin, gücenmeyin, bu gece benim için önemli ötesinde çok önemli, geleceğim bile söz konusu olabilir, diyebilirim…”
Ana yüreği yumuşaktı, gücenip geri dönmüş olmalarına karşın o ananın beyi olmayı hak edenin de ona katılmasından doğal ne olabilirdi ki? Geldiler ve Zeynep’in babasının hararetli, annesinin doğal tezahüratı ile masaya oturduklarında, susmak zorunda olduklarına karar vererek konuşmaya başlayan müdürü dinlemeye karar vermişlerdi.
Sonra öğretmenlerimizden biri ve dahi Zeynep konuştuktan sonra orkestra “Karşılama” oyun havasına başladı. Başlangıçta ikimizdik kaşıklarımızla. Sonra inanılması güç bir deyişle; Zeynep’in babası babama “Kalk dünür!” demiş, annem çantasından kaşıkları çıkartıp onlara vermeyi akıl ederken Zeynep’in annesine de “Kalk biz de katılalım!” anlamında işaret etmiş, ancak alığı cevap; “Bana elleşmeyin!” anlamında karşının el sallaması şeklinde olmuş…
Babanın babama anında görüntü gibi eklenip “Dünür” demesi, bizleri kabullenişinin belgesi gibiydi sözle, kurguladığı heyecanı bilememesi kendi kusuru olsa gerekti.
Baba kızıyla ahenkli, aklında kalabildiği kadarıyla yarım-yırtık uygun bir şekilde oynamaya çalışırken, biz üçlü olarak aslımız olan yöremizin kriterleriyle “Karşılamanın” hakkından geliyorduk.
Şu anda da olsa söylemem gerekli mi, tereddüt içindeyim. Aslen Bilecikli olduğumuz için bizim evimizde Zeynep’le prova yaptığımızda annem ve babam işlerini ve güçlerini bırakıp eğitimimiz ve öğrenimimiz sırasında bizlere katılmışlardı nefes nefese kalıncaya kadar. Bu nedenle Zeynep dâhil, dördümüz de pir olamasak bile oyun havasının gerçekleşmesinde ustaydık!
Ve ufacık bir parantez, övündüğüm, övünmek istediğim için.
Babam lâvaboya, annem çay demlemek için mutfağa yöneldiğinde Zeynep’im beni ödüllendirmesinin doğru olacağı kanaatini yaşamıştı, o isterdi de ben “Hayır!” mı derdim ki?
Yaşam ve program etkinliklerle devam ediyordu. İçimden gelmişti, her nedense. Sahipsiz boş bir sandalyeyi açık pencerenin önüne koymuş ve görevli arkadaşlardan birine; “Ben işaret verinceye kadar sandalyeye hâkim olmasını” rica etmiştim, aklımda gerçekleşmesinden çekindiğim bir gebelik oluşmuştu nedense…
Program devam ederken, biz oralara buralara doğru, “Aman, eksiğimiz, gediğimiz olmasın!” diye koşuştururken “Komparsita” başlamıştı. Bu; dünyamın belki de ikimizin dünyasının da aydınlanmaya başladığı andı, bu an.
Pist boşaltıldı, söylemiş, rica etmiştik arkadaşlarımıza ve işaretimi beklemelerini rica etmiştim orkestraya. Bitmesin istediğim, ama gereği için bitmesi gereken dansa başlamıştık.
Kaç kez döndük, başımız dönerek, hatırımda değil, anne ve babalarımızın alkışları sona ulaşmamızın çağrısı gibiydi. Orkestraya “Durun!” işareti yapıp mikrofonu elime alıp diz çöktüm Zeynep’in karşısında.
“Henüz liseyi bitirdik, ama seni sevdim, çok sevdim, üniversiteyi bitirinceye kadar beklemek kaydıyla benimle evlenir misin?” derken, kapağını açtığım yüzüğü uzattım. Hayaletler çoğaldı etrafımızda en az dört ya da daha çok koldan…
Zeynep’in babası elimdeki yüzük kutusunu babama verdi yüzüğü Zeynep’in parmağına takması için. Sonra sorgusuz sualsiz elini cebime daldırarak diğer kutuyu bulup açtı ve yüzüğümü taktı parmağıma.
Annem dile geldi, bir tam altını Zeynep’in göğsüne iğnelemeye çalışırken.
“Bu ufacık bir mezuniyet hatırası…”
Sonra bir kutuyu açtı, asarı atika iki küpe çıkarttı;
“Bunlar sana bugün için hediyem!”
Ve sonra bir bilezik çıkardı, cüssesini tarif edemeyeceğim;
“Bu; ölümlük-dirimlik, annemden yadigâr olarak bana kalan, sadece sana lâyık olacağına inandığım, dört yıl sonraya kim öle, kim kala, belki bizlerin de ömürlerimiz yetmeyebilir ama bunlar mutlaka ve hep senin…”
Tüm bunlara karşın Zeynep’in annesi de hazırlıklı görünmese de hazırlıklıymış olsa gerekti, belki de özenle sakladığı “akarsuyu(1)” kolundan ve boynundaki inci gerdanlığı hemen başından geçirdi kızının;
“Bugünden yarınlarınız için mutluluklar…” şeklinde edebi bir cümleyle yoğunlaştırma gayreti yaşadı diliyle, belki de dört yılın nasıl geçeceğinin inançsızlığını umutlarıyla yaşayarak.
Babası orkestraya rica eder gibi çığırdı;
“Çocuklar yeniden çalın!”
Annem ve babam bize uyma çabası yaşarken, Zeynep’in babası sap gibi ortada kalmıştı, çünkü o “Çal!” dediğinde annesi sandalyesine bedenini (başka ne diyebilirdim ki?) usulünce ve uygun bir şekilde yerleştirmişti bile!
Dans ederken sordu Zeynep’im; “O tepede bekleyen sandalyenin anlamı neydi?”
Unutmuştum, görevli arkadaşı aradı gözlerim, rastlayınca da “Al götür!” anlamında işaret ettim, Zeynep’i duymamışım gibi.
“Sana sordum! Alo! Hu! Anında cevaplaman gereken ufacıcık bir soru bu? Gözlerime bak! Kaşın-gözün oynamadan, dudaklarını büzmeden doğrudan şaşmadan cevaplaman gereken!”
“Şimdi değil sonra söylesem… Ya da doğru mu söyleyeyim, şimdilik yalanla mı idare etmeye çalışayım!”
“Şimdi ve hemen, hem yalana gerek ya da ihtiyacın mı var?”
“Seni o kadar çok seviyorum ki ve…”
“Ben de seni çok seviyorum ve sana; ‘Sadede gelsen!’ diyorum ki…”
“Peki, gerçek şu ki, şu anki mutluluğumuz yerine ola ki sizden veya bizden kaynaklanacak yanlış bir hareketle karşılaşacak olsaydım, sandalyenin olduğu pencereden yeryüzüne kendimi bırakacaktım, sonucunun ölüm olması dileğiyle…”
Dansı bıraktı, elindeki yüzüğü sinirle çıkartma gayreti yaşadı;
“Tam elinin ölçüsüne göre yapılmıştı, ömür boyu çıkartman olası değil!”
“Sen…
Sen…
Sen öldüğünde benim yaşama devam edeceğimi düşünecek kadar nankör ve bencilsin. Çıkaramasam bile sana bir ömür boyu nasıl tahammüllü olacağım ki!”
“Bunu önceden söylemiştim ve cevabımı aynı şekilde almıştım. Bu sözlerimi şimdilik bir espri olarak kabul et, bir daha asla düşünmeyeceğime bile inan. Söz veriyorum. Hadi şimdi kucakla beni, seni sevdiğimi dünya âlem biliyor şimdi, kollarıma büzül, ebediyete kadar seni yaşayacağımı hisset sadece kalbimin çarpıntısında!”
Arkadaşlarım sürpriz yapmışlardı, o klasik sandalyeyi getirip Zeynep’i oturtmuşlar, beni yanında ayağa dikmişler ve sağ elimi görünmesine engel olmayı arzular gibi Napolyonvari(2) bir şekilde ceketimin içine sokup arkama siyah bir perde üzerine “Nişan Hatırası” yazılı bir perde tutarak hatıra fotoğrafımızı çekmişlerdi.
Yazının özelliği “Ş” ve “S” harflerinin ters olarak yazılmış olmasıydı, hiç de favoriliği akıl edilmemiş olan, ancak güzel bir hatıra olacaktı.
Geceye ait tek kusur, ne işe yaradığından bihaber olduğum, ancak her şeye rağmen saçmalama olasılığı yaşamadığıma inandığım tentürdiyot idi, anne ve babalarımızın bir çırpıda “dünür olmaları” ise umutlarımızın ötesinde bir başlangıçtı”
Ve…
Romeo-Jülyet değil, Asım ve Zeynep’tik biz sadece.
Mezuniyet Töreni nasıl Nişan Törenine dönüşmüştü, şaşkınlığı içindeydik? Hele ki üniversiteyi kazanalım dört yıl nasıl olsa geçerdi?
Bilinirdi ki; Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi, sakıncasız…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Vefat eden bir sınıf arkadaşımızın cenazesinin defni sırasında yan taraftaki mezara da adı Asım olan, ölüm nedenini bilmediğim bir genç defnediliyordu. Sakinleştirilmeye çalışılan, gözlerindeki yaşlar tükenmiş, kim olduğunu bilmediğim höyküren genç kızın ismi arkadaşlarının çığırışına göre Zeynep’ti.
Bu nedenle öyküye başlangıçta; “A’dan Z’ye Asım ve Zeynep” ismini koymayı düşündüm, bu isimlerden etkilenmiş olarak öyküyle hiç de ilintisi olmaksızın, sadece isimler olarak. Yaşanan olayı bilmediğim halde, alfabemizin başlangıç ve son harfleri olarak düşünmüştüm. Ancak başlangıçtaki isim baskın çıkınca olay da mezuniyet-nişan ikilemini kapsadığından öykü ismini o şekilde bıraktım.
Ölen sınıf arkadaşlarımın ve “Dün geçti. Bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine de güvenme, ölenler hep ihtiyar mı?” diyen şaire (Necip Fazıl KISAKÜREK) hak vererek genç-yaşlı tüm mevtaya “Allahtan rahmet diliyorum!”
(*) Olayın Ankara ve ilçesi Polatlı’da yaşandığı kurgulanabilir.
(*) Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir.
Çok değil tanınıp bilinmesem bile, öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum. Ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını, bu öyküde olduğu gibi şehrimin oyun havalarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum.
Öyküdeki aile (doğal olarak Asım) ve askerliğini Bilecik’te yapan Zeynep’in babası öyküye sığıştırdığım karakterler.
Hayranı olduğum yönetmen Alfred HITCHCOCK 66 adet olan filmlerinden çoğunda kendisi de görünüyordu. Cameo denilen bu rollerde yönetmen birkaç saniye görüntülenir. Meselâ ekran önünden geçmek, ayakta durmak, içki içerken gözükmek gibi. Asım’a ve Zeynep’e yakıştırmaya çalıştığım bu idi aslında.
HITCHCOCK'un bir deyişi şöyledir: “İyi bir film çekmek için üç şey lâzımdır; Senaryo, senaryo, senaryo...”
Yine HlTCHCOCK'un çoğu filmi, aşağıladığı “Konuşan insanların resmi” sözü ile ünlüdür.
(*) Öyküde saklanmaya çalışılan mağrur cümle; “Sonradan görme”
(*) Karşılama; Her ilçenin hatta köyün ayrı bir “Karşılama” oyunu vardır, Bilecik’te. Söz konusu ettiğim karşılamayı sadece erkekler, tahta kaşıklarla oynar. Tahta kaşıkların tutuluş ve çarpılışları da çok zaman farklıdır, bazen avuçlanarak, bazen saplarından tutularak oyunlara ritmik olarak katkısı sağlanır.
Öykü için belki parmakların şaklatılması uygulanabilirdi, ancak yöreselliği inkâr etmek içimden geçmedi.
(1) Akarsu; İnce platin halkalarla birbirine tutturulmuş tek sıra elmastan ya da pırlantadan gerdanlık.
Bihakkın; Hakkıyla, haklı olarak, gerçekten, tamamıyla.
Bodoslama; Bir denizcilik terimi olup lügat manası; “Gemi omurgasının baş ve kıç tarafından yukarıya doğru uzanan ağaç ya da demir direklerden her biridir” ki öyküyle ilgisi yoktur. Öyküde argo anlamında; bir işin sonu düşünülmeden yapılmış ani hareket, ya da dikkatsizce yürürken bir insana oldukça kıymetli (!) (yani kuvvetli) bir şekilde çarpmaktır ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.
Esrik; Sarhoş olma durumunda. Sarhoş olmuş.
Keşiş; Yaşamını manastırda geçiren, hiç evlenmemiş papaz, karabaş, rahip (Türkçemizde; öyküdeki gibi yanlış anlamda kullanılmakta).
Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
Mümtazen; Emsallerine göre sırası gelmeden, gereken zamandan önce üst dereceyi hak etmiş anlamında eskiden kalan ve hukuk sisteminde hâlâ kullanılan bir kelime.
Nezih; Temiz, ahlâklı, saf, lekesiz, güzel, kibar.
Nüans; Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayrıntı, ince fark.
Reverans; Teşekkür için eğilerek ve dizleri kırarak yapılan hareket.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış, boş, temelsiz, asılsız söz ve şeyler.
Şahika; Doruk, zirve, dağın en tepesi, en üst derece. Yüksek, yüce.
Tehecik; Her ne kadar Kürtçe “Biraz” anlamında bir kelime gibi görünse de, yöresel olarak “Biraz ileride, hemen şuralarda, işte burada, aha!” anlamındadır.
Zecri; Yasaklayan, zorlayan, zorlayıcı, yasaklayıcı.
(2) Ayıkla Pirincin Taşını; İşin içinden çıkılmaması, içinden çıkılmaz durum, işlerin karışması.
Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Halis Muhlis; (Güçlendirici bir şekilde) Gerçek dost. Katışıksız, eksiksiz, saf, öz.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Napolyon BONAPART; 1769 doğumlu asımda Fransız olmayan Fransa İmparatoru. En büyük handikapı Waterloo yenilgisi olup 51 yaşında ölmüştür. Öyküde (“Napolyonvari” sözüyle) anlatılmak istenen; Napolyon'un elini yeleğinin içinde tasvir edilmesidir (“El gizlemesi”). Bu konuda söylenenler; Mide ülserinin, kaşıntılı bir cilt hastalığının, göğüs kanserinin, elinin deforme olduğu gibi konular yanında, cebinde gizli bir parfüm şişesinden kokulandığı, saatini kurduğu ve hatta o tarihlerde eli cepte dolaşmanın ayıp olduğu gibi konular söylenmiştir.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala. (Şaşkın ördek, başını bırakır, kıçından dalar. ATASÖZÜ)
Tersine Tebbet; Genel anlamı; söylenenlerin aksini yapmak, ters işlemleri yapmakta ısrar etmek, yaşananlarda normaline göre işlemlerin tersine vukuu bulması yanında “inadı inat” olan insanlar için de kullanılan bir deyimdir. Bilindiği gibi; “Tebbet” Kur’an’da geçen (On birinci sure olup beş ayettir) “Kurusun!” anlamındadır. O zaman; “Tersine Tebbet” denilince “Yaşlansın=Yaş olsun!”, ya da “Nesli devam etsin!” anlamında oluyor gibi bir his oluşmuştur bende.
Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
(3) Eşek Sudan Gelinceye Kadar Dövmek; Fena halde kızılan, öfkelenilen bir kimseyi, ya da kimseleri hınç alınıncaya, öfke dininceye kadar, adamakıllı, çok ve sıkı bir şekilde kıyasıya dövmek.
Reşit Olmak; 18 yaşını doldurmuş olmak.
Tırsmamak; Korkup çekinmemek, korkudan tedirginleşmemek, ürkmemek.
(4) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.
(5) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(6) Yalan; Bir kimsenin gerçeğe aykırı olduğunu bile bile kandırmak için söylediği asılsız söz. DİYANET TAKVİMİ
Yalan; Üç çeşittir; Yanlışlıkla ve doğru zannedilerek söylenen yalan, bile bile söylenen yalan, mümkün olabilecek geleceğe ait bir şey için söylenen yalan.
Yemin-i Gamus; Bile bile yalan yere yapılan yemin.
(7) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.
(8) Artık seni sevemem… şeklinde başlayan, nakaratı; “Yeni bir aşk arıyorum, haberin olsun” olan Güftesi; Ülkü AKER’e, Bestesi; Suat SAYIN’a ait Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(9) Suskunluğum asaletimdendir. / Her lâfa verilecek bir cevabım var. / Lâkin bir lâfa bakarım, lâf mı diye. Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye… Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(10) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(11) Belâ (Musibet, Felâket) geliyorum demez (pattadak gelir); Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.
(12) Solsan da sararsan yine gül pembe dehensin… şeklinde başlayan Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY'a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait Türk Sanat Müziği eserinde “Rabb’in bana bir nimeti varsa o da sensin...” sözleri ilişiktir.
(13) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(14) Sükût İkrardan Gelir; Yanıt verilmesi gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek demektir.
(15) Fransız Kalmak (Olmak); Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.
(16) Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI