Ben…

Bir ailenin kabak çiçeği gibi açılması(1) beklenen tek çocuğuydum; Işık Ersen! Daha çok Işık ismini kullandığım! Nitekim el üstünde tutulup(1) iteklenebildiği kadar başarılı olmam için itilen bir çocuk olarak benim düşünceme göre, gerekmediği halde özel dershaneler ve öğretmenlerle desteklenerek IQ(2) konumunda üst derecelerle bitirmiştim tüm eğitim sürelerimi.

Ancak, hani; “Kabak Çiçeği gibi açılmak” gibi bir deyimi bir kenara bırakarak saçlarım için demem gerekir ki, lise son sınıfta kendini belli eden seyreklik(2), üniversitede kendini belli etmekte zorlanmamış, ancak üniversite bitip de askere gidince başarması gerekeni lâyıkıyla başarmıştı benim çiçeksiz, kabak başım!

Ensemdeki ve kulaklarımın arkasındaki bir-iki tüy parçası dikkate alınmazsa, kıraç(2) bir tarlaydı tepem,  annemin ısrarı ile “Kel görünmemem için” peruk takmamı mı bile engelleyecek bir şekildeydi kafam, daha gençlik diyeceğim yaşamıma başlamadan bile önce ufak bir eklentiyle “Zalimce” demem gerek!

Buna karşın daha “Hoş geldin!” tezahüratı bitmeden, askerden dönüşümün hemen o gecesinde annem; gerekli nutka başlamak üzere sazı almıştı eline(1)! Sanki “Dört nal tamammış da, bir tek at eksikmiş” gibi.

Ve bir art niyet sezdiğimi de saklamam gerek; sanırım annem gelin değil, elini sıcak sudan, soğuk suya sokmamasını sağlayacak bir hizmetçi arıyordu! Çok sabit bir fikir gibi görünse de, iç sesimin(3) tasdiklediği düşünceyi saklamak içimden gelmiyor!

Babamın sağlığında, gayri resmi(!) olarak kulağıma ulaşan duyumlara göre, hemen ve bir arada olmasa da, aralıklarla görünümünde nikâhlanmam gerekenin tavşanlar gibi üretmesi, annemin tüm torunlarını kucağına alıp sevip okşayarak ahir ömrünü(3) sağlıklı bir şekilde tüketerek, ömrünün sonunu bekler gibi hevesine ulaşmaktı.

Peki, güzel annem, çocuklara bu kadar düşkünsün de, neden kardeşim, kardeşlerim yok benim? Bir evlâdın, annesine sorması, annesini sorgulaması mümkün müydü, aldığı aile terbiyesine göre? Ancak yine ve yeniden iç sesime kulak vererek, içtenlikle (ve meselâ sadece kendime) bir şeyleri anlatmamın zararı olmaz gibime geliyordu, hatta kendimi kendimin verdiği sözü unutup kamuyu da bilgilendirmemde sakınca olmaz gibime geliyordu.

Düşüneceğim.

Ama önce anlatmalıyım; benim evlenmem ve torun sahibi olmak konusunda ısrarcı ve kaprisli olan sevgili annem, emekliliğini huzur içinde yaşamayı düşünen babamı, benim askere gidip de evde bıraktığım boşluğu doldurmak için, sadece benimle olanları değil, aklında kalan, olan ve olması muhtemel tüm gereklilikleri gerekçeleriyle babamla konuşmaya başlamış.

“Dedim ki, dedim ki…” diye dilinde tüy bitirerek(1), babamın başının etini yiyerek(1), hafakanlar bastırıp(1), canından bezdirmekte(1) başarılı olmuş. Herhalde olayı bu şekilde özetlememin bir sakıncası olmamıştır, diye düşünmekteyim.

“Önce anlatmalıyım!” deyişime ek olarak öncesinde şunu eklemeyi de gerekli görüyorum. Yedek Subay Eğitimim sırasında, Nöbetçi Subay beni çağırtmış, hak etmediğim halde, elime bir izin kâğıdı tutuşturup; “Babanın ağır hasta olduğu haberi ulaştı bana!” demişti.

Genelde “Ölüm Haberlerinin” böyle direkt; “Ağır hasta” olarak, bazen ehemmiyet verilmezmiş gibi; “Baban biraz keyifsizmiş galiba, git, bir bak, istersen!” şeklinde söylendiğini biliyordum.

Anlamıştım, ama Komutan boş bulundu herhalde, cüzdanını açtı, içindekilerin tümünü bana verdikten sonra;

“Muhtemelen paran yoktur, dönüşünde hesaplaşırız, kendini üzme koçum, başın sağ olsun!” dediğinde beni gerçekle yüzleştirdiğinin farkında değil, gibiydi.

Bir evlâdın annesi ile ilgili bazı düşünceleri aklından geçirmesi mümkün olmamalı, hatta evlâdın annesi için düşünmesi yasaklanmalı gibi safsata(2) niteliğinde düşünceler taşımaktaydım.

Ancak askerliğimin daha başlangıcında, babamın acısını hazmedememiş, defnetmeye bile çeyrek kalmış şekilde kışladan evime dönüp de eşikten adımımı atar atmaz; “Bir gelin adayı ile tanıştırma” merasimine kalkışması beni gerçek ötesinde çoktan çok daha çok üzmüştü!

Babamın benim yokluğumdaki yalnızlığında “Ölümü nasıl hak ettiğini” sorgulamam, abesle iştigal(3) dışında hiçbir gerekliliği olmayan bir konumdu.

Annemin tavrıyla uğraşmayı bir kenara itekleyip babamı defnettikten sonra huzursuz, küskün, sıkıntılı bir şekilde askerlik eğitimime dönüp, borcumu ödemiş ve eksiğiyle eğitim dönemimi kapatmıştım.

Kıta dönemimi tamamlamak için atandığım yere gittiğimde, annem bana destek olmak için yanıma gelmek istemişti. Ancak ev kiralamak vb. gibi bir şeyleri aklıma getirmeksizin, içimden geçeni saklamaksızın itiraf etmem gerekir ki, maalesef bir evlâda yakışmayacak şekilde;

“Burası dağ başında bir yer, yakında şehir yok, ne işin var senin buralarda?!” deyip konuyu kapatmıştım, ziyaret için bile gelmesini yasaklayarak.

Gerçek lâf-ı güzaf(3) olarak babama göre gençtim! Ölüm hep yaşlılara ulaşan bir son değildi ki? Kimi yolun yarısında(4) olduğunu iddia ederken, kimi ihtiyarlığı sorun etmeksizin “Ölen hep ihtiyar mı? (5)” derken ölebiliyordu.

Herhalde benim de uzun yaşamam konusunda; “Allah’tan bana tebliğ edilmiş bir belge yoktu, yanlışlarımın sadece bana ait olduğunu biliyordum.”

“Mahallemizin kızları senden iyisini mi bulacaklar ki? Bir cumartesi günü annelerine söylerim, kızlar kapımızın önünden geçiverirler, sen de birini beğenirsin, sonra da dünürlüğe gideriz!”

“Ciddi misin sen anne? O genç kızların hiç mi gururları, özençleri, izzeti nefisleri(3) yok! Nasıl beğenilmek için sırayla kapımızın önünden geçmeyi ve daha sonra da bana eş olmayı bekleyip kabul ederler ki? Bunu nasıl düşünebilirsin? O kızcağızların hiç mi özel hayatları, gelecek için umut ve hayalleri yok ki? Senin kızın olsa, sen, ben, hatta olabilseydi kız kardeşim böyle bir seçime razı olur muyduk anneciğim?..

Pazardan limon mu seçiyoruz, bu nasıl bir üstünlük kavramıdır? Karşımızdakileri nasıl bu kadar alçaltmayı aklınızdan geçirebilirsiniz ki? Üstelik benim evlenmeye hiç mi hiç niyetim yok, beni beğenen olacağını da zannetmediğim gibi, henüz işe başlamamış olduğum da aklındadır herhalde, değil mi egoist anneciğim? Senin, sana göre pırlanta olan oğlun, başkasının kızının da o başkasına göre pırlanta değerinde olduğunu sakın unutma!”

“He! Ben de dünyaya kazık çakacağım(1), öyle mi? Ahir ömrümde mürüvvetini, torunlarımı görmeden göçüp gidersem, gözlerim açık kalacak(1)!”

“Duygu sömürüsü(3) yapmak diline hiç yakışmadı anneciğim. Askerden döneli 24 saat bile olmadı, dinlenemedim, akıllı-uslu dinlemedin bile beni…

Ve hemen aklıma geleni söyleyeyim. İç güveysi(3) gitmeme mutlaka rıza göstermezsin. Ayrı ev açmayı düşünmemi bile yasaklayacağını hissediyorum. ‘Beni yalnız bırakma, gelin evimize gelsin!’ diyeceksin emreder gibi, üstelik niyet ve arzunu saklayarak. Bakalım gelinin bu dileğini, daha doğrusu emrini kabul edecek mi?..

Farz edelim ki, kabul etti! Seni dinleyecek mi? Mutlu olacağımızı garanti edebilecek misin? Diyelim ki; sevda olmadan görücü usulü(3) evlendik. Birbirimizi tanımamız, geçimimizi, geleceğimizi bilmek, ona göre hazırlıklı olmamız gerektiğini mutlaka sen de düşünürsün. O halde bozulacak bir ilişki şüphesinin zararını bir bebeğe yüklemememiz görüşümüze katılmak zorundasın anneciğim…

Bu demektir ki; ‘Torun!’ diye tutturup da onu hemen sevme, okşama hevesini ertelemen anlamında olacak. Üstelik diğer bir ihtimal, ya ben, ya da gelecek olan kısırsak(2)! Hadi ben muayene olayım, gerçeğimi ‘olmak ya da olmamak(6)!’ şeklinde benimseyeyim. Hem zaten olmamak demek, bir genç kızın dünyasını yıkmak anlamına gelir ki, ben bu günahı taşıyamam, yüklenemem…

‘Kız, kısır olmayasın sakın!’ şeklinde bir genç kızı sadece doğurganlığının testi için doktora götürmek ne kadar doğru olur ki sence? O genç kızın rencide olacağı(1) hiç mi geçmez aklından? Öncelikle böyle bir şeyi neden kabul etsin ki? Ben, bulunmadık Hint kumaşı mıyım(3) ve de o sanki bana mecbur mu?”

“Anladım, sen niyetli değilsin!”

“Öyle değil anne! Zamanınızla zamanımız arasındaki oluşmuş farkları anlatmaya çalışıyorum sana. Zamanınızda babam sizi beğenmiş, ya da aileler karar vermiş, isteklerinize, dileklerinize, geleceğinize bakmaksızın; ‘İki gönül bir olunca…’ diyerek evlenmişsiniz. Bence, ya da bana göre yanlış, çünkü sizinkisi özür dileyerek böyle bir kanaati neden içimde gizlediğimi söylemeyeceğim, ‘İki beden bir olunca…’ şeklinde gerçekleşmiş.

Ya da daha sert bir açılım olarak; aileler aralarında karar vermişler şeklinde oluşmuş evliliğiniz, yanıldığımı düşünüyorsan şöyle bir arkana bak anneciğim, doğrularını ve fark edip de çöpe atma gayreti yaşadığın yanlışları kendin gör!..

Özellikle ataerkil(2) ailelerde, her ne kadar babam beğenmiş gibi bir söz etmişsem de, bu konuda emin de değilim, gelin ve damat olarak sizlerin hiç söz hakkınızın olmadığından, konunun usulen sorulduğunda; ‘Siz bilirsiniz!’ şeklinde sonuçlandığından adım gibi eminim…

Oysa ‘Siz bilirsiniz’ cümlesi içinde bir ömrü paylaşmanın şüphesi gizlidir ve sonuç; ‘Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin!’ şeklinde tek seçeneklidir! Yani özür dileyerek tekrarlamak isterim ki, gasp edilmiş(1) bir evlilik yaşamışsınız! Yanlışım var mı?”

Anneme; bu yaşa kadar karı-koca ilişkisi olarak gördüklerimle yanlış bir evlilik yaptığını, benim de bu yanlış evliliğin tek ürünü olduğumu anlatmam sabit fikri(3) nedeniyle mümkün değildi. Babamla olduğu gibi, benimle de anne-oğul görüntüsü dışında aramızda bir mesafe vardı. Her nedense?

Anlatacaklarım çoktu; bana göre bütün anlatacaklarıma karşın tek gerçek yeterliydi; Neden kardeşim yoktu?

“Doğru! Belki de haklısın, ama anneler de özeniyor işte!”

Belki? Hâlâ belki’lerde geziniyordu, onun dışında yâr olmadığı tasdiklenen annem.

“Deminden beri boşa konuşmuşum anne! Özenmene devam et sen, annem! Benim için konu kapanmıştır, ben yatıyorum! Allah rahatlık versin!”

Öylesine doluydu ki içim; “Anneciğim!” diyemememin ıstırabıyla resmi olarak hep “Anne” demek zoruma gitse de, bu söylemden vazgeçmek içimden gelmiyordu, oysa doğuran, “Anneciğim!” olmayı nasıl hak edemezdi ki?

İşim yoktu, devlete hizmet etmeye mecbur bir eleman değildim. Askere gitmem nedeniyle çalıştığım iş yerinde yerime alınan tecrübesiz eleman boşluğu dolduramamış, başarı gösterememişti. Askerden döndüğümü haber edince, beni tekrar ve memnuniyetle eski işime kabul etmişlerdi.

Nasıl ki icradan(1) mal almak, alana, boşanmaya neden olup da, aynı temel üzerine yuva kurmak insana faydalılık sağlamıyorsa, ben de belki geleceğim konusunda çekince yaşayacağımı bile bile o elemanın işine son verilmesini istemedim.

Patronlar akıllıydı; “O halde al senin olsun, eti senin, kemiği bizim! Yetiştir, adam et, öğrenmesi gerekenleri öğret, o senden genç, seni kovalım, onu işe devam ettirelim!” demişlerdi.

Bence sakıncası yoktu, bir annem vardı yaşamda, onun da dul maaşı vardı, kendine yeterdi ve bugüne kadar hiç kimse açlıktan ölmemişti.

Kimse dünyaya kazık çakmamıştı ki, ben çakma gayreti yaşasaydım, Süleyman’a bile kalmamıştı dünya. Dünya herkese yeterdi, hele ki patron, sırtını dönmeden önce gülümseyerek göz kırpmayı ihmal etmemişse!

Annem bana küsmüş gibi görünse de; inadından, dileğinden, tasarladıklarından vazgeçeceğini aklımdan geçirmiyor, hiç düşünemiyordum. Nitekim yanılmadım da.

İşe başlamıştım ve cumartesilerde izin yapıyordum ve bugünler, güzellik uykuma(3) düşkün olduğum günlerdi. Uyanmış olsam bile yatakta siftinir, bir bakıma kahvaltı ile öğle yemeklerini birleştirip bir arada kendi başıma kuvvetli ötesi kahvaltı yapardım.

Ancak bu sabah o treni kaçırmış gibiydim! Ne çamaşır makinesinin, ne de elektrik süpürgesinin sesi ulaşıyordu kulağıma. Defalarca ikaz etmiştim, “İkisini bir arada çalıştırma!” demek ki bugün dileğimin kabul günü olsa gerekti. Çünkü mutlaka herkes biliyordur, bu ikisi halvet ederken(7), televizyon da onlara katkıda bulunurken, bu arada buzdolabı da “Benim başım kel mi?” şeklinde devreye girince zayıf olan elektrik tesisatı kendini toparlamakta başarılı olamıyor, sigorta atıyordu!

Bu cumartesi bu aletlerin sesleri yerine salondan gelen bayanların ve bardakta ring seferi yapan(8) çay kaşığı sesleri vardı. Güzellik uykuma devam etmeye gayret etmem mümkün değildi.

Sakalım bir karış değildiyse de kafamın konumu nedeniyle fark edilmeme şansı yoktu, zaten söz konusu olmadan karyolanın ahenkli gıcırtı sesini duyan annem beni fark etmişti;

“Hu! Hu! Hadi üstüne bir şeyler al da gel oğlum! Bak akrabalarımız geldi, misafir olarak. Işın ve annesi Işıl. Işın liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarına girecekmiş, ama başarılı olacağından emin değilmiş. Senden okumuş biri olarak…”

Odama kadar ulaşan reklâmlardan, art niyet gizli sözlerden bunalıp salona gelmiştim;

“Aaa! Geldin mi oğlum? Otur, bir dinle şu kızcağızı, tercihi konusunda yardımcı olmaya çalış…”

Yüzümü bile yıkayamamış, ancak alelusul(2) giyinerek çıkabilmiştim odamdan, bir bakıma o kadar gürültü üzerine, uykumdan fedakârlık ederek, silâh zoruyla gibi. Ancak annemin gerçek anlamda sergilediği tiyatroyu yutmadığımın gerekçesi olarak yalanımı hazırladım.

“Arkadaşlarımla buluşacaktım, dalmışım, geciktim. Öncelikle hoş geldiniz! Işın bence öğretmen olmalı, kızlara en çok yakışan meslek o, bana göre…”

Işın, dost başa, düşman ayağa bakar örneği terliksiz ayaklarımı görünce eliyle ağzını kapatıp gülmesini, hadi abarttım diyeyim gülümsemesini zapt etmeye çalışırken, annem kolumdan tutma hamlesiyle;

“Öyle; ‘Öğretmen olmalı!’ diyerek kestirip atılır mı oğlum, gerekçelerini, nedenlerini de söylemen gerekmez mi?” derken, o da ayaklarıma bakıp yutkunduktan sonra beni odama doğru yönlendirmeye değil, sürüklemek için çabalamaya başlamıştı.

Annemin dikkatiyle ben de ayaklarıma baktım dikkatle ve garabetle karşılaştım(1). Acele ile bir ayağıma siyah, diğer ayağıma ise lâcivert renkli çoraplarımdan birini giymiştim, ancak ani bir geri dönüşle aklımdaki fıkrayı kendime adapte ettim(1);

“Bu; şimdi moda, odamda aynısından bir çift daha var!” şeklinde sesimi ilgili mahalle ulaştırma çabası yaşadım. Yanılmışım, gülümsemeler, gülme moduna hatta kahkahalara doğru yönelmişti, anneminkiler baskın bir şekilde olduğum yere yönelmişti. Dönüşümde yalan söyleme kozumu kullanmaya devam etme konusunda kararlıydım.

“Arkadaşlarla telefonla konuştum, yeniden! Akşamüzerine doğru buluşmaya karar verdik. Önce izninizle yüzümü yıkayayım. Sonra mademki detaylı bilgi vermemi istiyorsunuz, bunu sizler için de yapmak geçmiyor aklımdan…

Yerlerini gösteririm, geleceğini merak eden güzel kardeşim bana ve kendine şöyle bir neskafe yapar, sonra masanın iki tarafına oturup ‘Ooo! Nefis olmuş!” diye iltifat kapsamlı tezahürat yaparken, dilimin döndüğü kadarıyla isteklerine göre bilgilerimi aktarmaya gayret ederim. Sonra da izninizle kaybolmak isterim…”

“Allah’ın izniyle git oğlum, ne demekmiş kaybolmak?”

“Neden bu deyimi kullandığıma gelince; bilmem annem fısıldadı mı, askerden yeni döndüm ve askerlik hatıralarımı anlatmaya kalkışırsam, birkaç gün geceli-gündüzlü burada kalmak zorunda kalırsınız ki, istemem. Çünkü henüz maaş almadım, param yok, annemin dul maaşına bakıyorum, bu da annemin sizi yeterince uygun bir şekilde misafir etmesine yeterli olmaz!..

Şaka görünümlü olsa da dürüstlüğümü affedersiniz umarım! Hadi mutfağa geç Işın! Aslında benim, güzel, iyi huylu, liseyi yeni bitirmiş, cici kızları neskafeye katık ederek yamyam gibi yemek huyum yoktur, ama sen gene de mutfak kapısını yarı aralık bırak! Ne olur, ne olmaz! Ben de yüzümü yıkayıp geliyorum!”

“Peki Ağabey!”

“O zaman ben öne geçeyim, sen de arkamdan buyur! Bak! Elektrikli çaydanlık, ya da süt istiyorsan, aç parantez, ben isterim, kapa parantezi, cezve şurada, gold kahve şu, klâsik kahve şu kavanozda, hangisini tercih edersen. Şeker kavanozu hemen yanlarında. Kupa ya da mag denilen şeyler de şu dolapta, kaşıkları, bulursun artık!..

İki dakikalığına evin kız kardeşi oluver artık, bir daha dileğim olmaz. Hem zaten bunları verebileceğim bilgiler karşılığı rüşvet gibi ödersin olur biter, söz veriyorum, çenem düşmeden, başını şişirmeden ağabey-kardeş gibi neskafemizi içtikten sonra toz olmak şeklinde kaybolacağım!..

Vıdı, vıdı, dedim ki, dedim ki…

Neskafeyi sade, üçü bir arada gibi tercih edersen, ya da meselâ bitki çayı, hepsi kahve kavanozlarının orda, nasıl tercih edersen ve sustum...”

Ama susamadım, kafamı uzattım, mutfaktan çıkmak üzereyken;

“Ağabey-kardeş dedim, ama sana Işın der miyim? Yani diyebilir miyim anlamında?”

“Dersin Ağabey, sakıncası yok!”

Kısacık bir suskunluk süresi ve o suskunluğu yok etme çabam, ilk yudumlar ertesinde…

“Niye geldiniz?”

“Pardon! Anlayamadığım bir soru bu?”

“Sözlerimdeki samimiyetime ve dürüstlüğüme inan lütfen, küçük, güzel, cici ve sevgili kız! ‘Biz mutfakta ayrı konuşalım!’ dediğimde tarafların bize hemen izin vermesi dikkatini çekmedi mi? Sen liseyi bitirmiş bir genç kız, aklı başında, kendi başına karar verebileceğin gözlerindeki zekâ pırıltısından anlaşılan, düşünceme göre IQ konusunda sıkıntısı olmayan en fazla yirmi yaşlarında bir inci tanesisin. Demek istediğim benim gibi kel bir zibidiye asla ihtiyaç duymayacak…”

“Estağfurullah Ağabey, iltifatınız için teşekkür ederim, ama kendinizi de küçümsemeyin lütfen, sözleriniz güzel, ancak kanaatiniz yanlış, affedersiniz!”

“Sözüm bitmedi ki daha, ben de eh otuzlu yaşlara gelir gibi görüntüsü bozuk bir korkak! Yani görüntü olarak bana göre bir öncemde söylediğim gibi neredeyse ağabey-kardeş gibi iki gerçek olduğumuz düşüncesindeyim. Ancak annemin ben askere gitmeden evvel, hatta babamın ölümü için geldiğimde bile, askerlik dönemimde yazdığı mektuplarda belirttiği, belki inanmakta zorluk çekeceğin bir öykü gibi tezkere alıp da askerden evime döndüğüm günün ilk saatinde bitip-tükenmeyen bir ihtiras gibi işlediği, arzuladığı tek konu var; Evlenmem…

Sanıyor musun ki annen bize tesadüfen ve seninle geldi. Gizli bir anlaşma kokusu alıyorum. Dediğim gibi senin ne yönetilmeye, ne de yönlendirilmeye ihtiyacın var. Maksat; karşılaşmamız, duygusal iletişim yani elektrik vaziyeti ve sonuca ulaşma dileği. Gençsin, güzelsin, önünde aydınlık günler, iyi bir öğrenim serüveni ve gönlündeki sultana kavuşma umudun olmalı. Yoksa da gecikmiş değilsin, yaşamın henüz başındasın.

Ve hakkın olmadığı halde yaşadığım bir kısım nedenler dolaysıyla benim bu güne kadar hiçbir kız arkadaşım, gönül ilişkim olmadı, annemin zorlaması, bir sürü saçma-sapan senaryolar gerçekleştirmeye çalışmasının nedeni bu. Neskafe tezahüratı ile sana ‘Merhaba!’ dediğimde gerçeğimi paylaşmak istiyorum seninle, şaşırma…”

“Anlamadım gene, ne?”

“Ben evlenmek, bir genç kızın hayal ettiği yaşamı ona veremeyeceğim çekincesi ile evlenmek istemiyorum. Kısaca evlenmekten sadece çekinmiyor, korkuyorum…”

“Tamam, söylediklerinizi sır olarak saklayayım, ama anlayamadığım şey, bunun benimle ilgisi ne?”

“İlgisi şu; bugüne değin ben beni dinleyecek birini göremedim, beni dinleyen de kimse olmadı. Sizi bir anda ağabey-kardeş gibi bana yakın görmem cesaretlendirdi, tipimin bozukluğunu da gördüğünüz için içimdeki birikenlerin bir kısmını haykırmak istedim, ama sessizce. Ben anlattığım yaşam içinde ben olarak hiçim…

Önerim; öğretmen olman konusunda sabit bir eklenti geçmiyor şu anda aklımdan Ama istediğin ne varsa bana istediğin zaman ulaş Işın. Yapacağım, yapabileceğim ne varsa başarmak için gayretli olacağımdan emin ol. Belki yalnız, kardeşimin olmamasının tüm haklarını sana istediğince verebilirim, inan!”

“Ne dememi istiyor, bekliyorsun ağabey!”

“Üniversite sınavına girmeni, başarmanı ve öğretmen olarak aileni mutlu etmeni…”

“Sizin için peki?”

“Bugünü, sözlerimi unutup sadece sınavı kazanmaya, okumaya ve öğretmen olmaya odaklanmanı diliyorum. Yollarımız burada ayrılıyor(9) şarkıdaki gibi. Ama iki yabancı gibi değil, ağabey-kardeş gibi. Ola ki ihtiyaç hissedersin, bana ulaşmayı geçirirsen gönlünden, cep telefonumu vereyim sana. Derler ki; komşu komşunun külüne muhtaç(10)! Senin için o komşu ben olmak isterim, gerektiğinde aramaktan çekinme, olur mu?”

“Anladım ağabey!” derken mutfaktan çıkıp salona yöneldi, meraklı bakışlar sadece onun üzerindeydi.

“Ben dışarıya çıkıyorum!” dedim, herhangi bir şey yokmuş gibi.

Çıktım ve döndüğümde annemin yüzünde kahırlı bir hüzünle karşılaştım, “Hoş geldin!” sözünü esirgediği bir suskunluk egemendi haline.

Konuyu anlamıştım, ümit var olsa gerekti, umutlarının suya düşmesi gibi bir düşünce içinde olsa gerekti, küsmüştü belki de. Babama da küserdi sık sık, ara sıra hissetmek değil, fark ederdim. İster istemez askere gittiğimde bu küskünlüğün abartıldığını, dozunun artırıldığını, tahammül edilemeyecek seviyelere çıkarıldığı inancındaydım.

Yorum olarak inanılacak gibi görünmese de annemin; “Ölürse ölür, ne yapayım yani, dul maaşımı alır, geçinmeye çalışırım, koca kahrı çekmektense!” diye düşüneceğini bile “Maalesef” diyecek şekilde aklımdan geçirmiştim. Olabilir miydi?

Görücü usulü, aralarında bir sevgi iklimi olmadan evlenmiş olsalar da aynı kanı taşıyan bir evlâdın böyle düşünmesi uygun olmayabilirdi, ancak aksini söylemek de kendimi inkâr etmek demek olmaz mıydı?

Geçsin günler, haftalar(11) bu kısmına kadar ki bölüm benim gibi yaşamdan hiçbir beklentisi olmayanlar için söylenmiş olsa gerekti. Evde karabulutlar gezinirken(1), ben umarsız bir dünyada her şeye boş verme çabası yaşarken yiyip-içip yatıp uyuyordum, bir bakıma; “Homini gırtlak…(12)felsefesi ile.

Annemi televizyon izlerken bırakmıştım, sonralarımda böyle günleri özleyeceğimi aklıma getirmeksizin…

Telefonum çaldı bir gün mesainin sabahının ortalarında, sesi tanımamam düşünülemezdi;

“Ağabey! Perişanım, akıl ver, ne olur?”

“Ne var, ne oldu güzel kız?”

“Üniversite sınavını kazanamamışım!”

“Atla deve değil ki, sonunda ölüm de yok! Yardım ederim, dershaneye de gidersin…”

“Öyle değil Ağabey, desteğe ihtiyacım var!”

“Gel, dersen geleyim, seni bir yerlere götüreyim. Yoksa taksiye, dolmuşa binip sen mi gelirsin buralara?”

“Ben oraya geleyim Ağabey?”

“Bizim Bilecikliler Sokağında, Bekdemir’li Pastanesi var, 11 Numara. Orada bekleyeceğim!”

Bir sorun yaşadığını anlamıştım, ama ne ve nasıl yardımcı olabilirdim?

Küskünce, bir yabancı gibi, selâmsız-sabahsız, usulca oturdu, masa arkasındaki sandalyeye, ellerini masaya bıraktı sanki, avuçlarını birleştirip başparmaklarına takla attırmaya başlamıştı, çirkinleşmiş miydi, bana mı öyle gelmişti, gene de güzel ve cici bir kızdı, sadece gizlemeye muvaffak olamadığı bir perişanlığı yaşıyor gibiydi gözlerinde ve sormamı bekler gibiydi. Ancak acelesi varmış gibi hemen başlamayı tercih etti;

“Ağabeyinim, deyince dürüstlüğünüze hayran olarak ilk ve tek kişi olarak size gelmek istedim, konu sizi de ilgilendirdiği için!”

“Teşekkür ederim de, anlayamadım, ne gibi?”

“Ben size geldiğimde benim size gönlüm kaymışmış, siz de beni eksikli bırakmamışsınız, etkilenmişsiniz benden!”

“Eee! Imgh! İğk! Bak hele! Sanki aramızdaki on yaşa yakın yaş farkını söylememişim. Kim, hangi dedikoducu, nereden bu kanaate varmış, kimden duymuş, kimden öğrenmiş ki? Hadi ‘Ben kel, şişman, fodul(2), senin gibi bir kıza askıntı olmak istemiş olayım!’ diye düşüneyim ki, aslı yok, sen benim söylediklerimi unutmuş olarak benim gibi bir eksikliğe gönlünü nasıl kaydırmış olabilirsin ki?..

Tövbe! Tövbe! Nereden tutmaya kalkışsan elinde kalır, nereden bakarsan bak, çürük bir hipotez(3), anlatılsa kargaların bile güleceği bir komedi!”

“Bilmiyorum, üniversiteyi kazanamayınca babam celâllendi(1), kızdı, köpürdü(1), ‘Madem okumayacak, hani onu isteyen akrabalardan biri vardı, Işık mı, Ersen mi, Âşık mı her neyse, çağırın onları niyetleri ciddiyse, gerçekse, unutmadılarsa gelip istesinler, ‘Nikâhta hayır vardır!’ dedi.”

Annesi yalanını katmerleştirerek;

“Bir de kızı isteyen bir başka oğlan vardı, ona da haber gönderelim mi?” demiş.

“Gönder, gönder! Bizim akraba hayırsız bir herife benziyordu, yaşı da fazla mıydı ne? Neyse önce sizin tanıdık aile gelsin. Tanıyorsunuz değil mi? Yaşı fazla da olsa, gözüm tutarsa olur bu iş, ikincisine haber etmeye gerek yok!” demiş.

“Dinliyorum seni Işın, devam et lütfen!”

“Ağabey-kardeşiz, dedin. Okumama destek olacağını vadettin. Ağabey olarak sevdim seni, kocam olarak sevmem mümkün değil. Ama ‘Bana karılık yap!’ dersen, karın olurum, ama sevgiyle değil, ömür boyu lânet okuyarak(1), beddua ederek(1)!”

“Bak güzel kız! Beni arıyorsun, düşüncelerini insaf sınırları(3) içine sokmaksızın anlatma gayretindesin. Beni tanımamışsın, tanımak için bile gayret etmemişsin. Ben tıpkı senin gibi nasıl olacağını bilmeksizin, seni okutmaktan, bunun için çaba göstereceğimden bahsediyorum, sen bana ‘Karı’ olmaktan bahsediyorsun, sana uzatmak istediğim eli, teper gibisin. Bana danıştın, teşekkür ederim, elimden bir şey gelmiyor, git o seni isteyen oğlana, evlen! Mutlu olmanı dilerim!”

“Ağabey, ağzımdan yanlış sözler çıktı. Kulun, kölen olayım, yardımcı ol, okut beni, koma beni el koynuna, çözüm ara, bul, benim için, sonra beni gönlüne hapseden kim olursa, senden istesin beni, büyüklerimle birlikte, o zaman evlendir beni, eğer uygun görürsen…”

“Güzel kız, şu anda kafam rölantide(2), verimli çalışmıyor. Sana bir şey ısmarlayayım, ben de düşüneyim, senin okuman, babanın kaprisini yenmen, annenin yalanını yok etmen ve annene mutluluğu yaşatabilmen için. Tüm bunların çözümü için önce ben gerekliliğimi hazmetmeliyim, ben olmalıyım. Sonra sen genç kızlığını, namusunu, şerefini, iffetini(2) yitirmeden dünyaya geldiğin gibi devam etmen için öncelik önceliğinde yaşamda kalmalısın…”

Suskunduk ikimiz de. İki ucu değil hiçbir tarafından tutma imkânına sahip olamadığımız pis bir değneğin çözümsüzlüğü içindeymişiz gibi geliyordu bana. Aynı zamanda saklamam gereken bir düşünce gibiydi bu.

“Zannediyorum ki, ağabeyin sana çikolatalı büyük bir dilim pasta ısmarlayacak, sen düşünmen gereken bir şey olmayacağı için pastanı iştiha ile yerken o senin yerine de düşünmeye çalışacak…”

“Ağabey, sizin müneccimliğiniz(2) de var mı, çikolatalı pastayı sevdiğimi, eğer bir yerlerden hani meselâ duyup öğrenmediyseniz gerçekten iyi tahmin ettiniz, teşekkür ederim.”

“Ben de çok severim de…

Ancak şu anda kafam meşgul olduğu için çay içeceğim. Bana ulaştığın numara sana ait değil mi? Bana bir gün, yani 24 saat izin…

Sana üç nokta ile mesaj ilettiğimde, bil ki bu ‘Eğitimin için çözüm ürettiğimin müjdesi olacak!’ diye tahmin ediyorum…

Doğal olarak bu hevesimin içinde senin iznini almam gereken unsurlar da olacağını düşünmekteyim. Ancak bilmen gereken en önemli yön; eğer şu anda taslak olarak belirlediklerimi uygulamaya koyabilirsem içinde, kayırma, üçkâğıtçılık vb. bir şeyler olmayacağına, ancak gereken yalanların olabileceğine, uygulaman gerekliliğine inanmaya gayret etmen olacak…

Bu mesajı aldığında seni burada bekliyor olacağım. Tek sakınca, mazeret, mecburiyet ve yönlendirme çabam; eğer 3-5 saat gibi bir gecikmen olursa özellikle yediğim pastanın, içtiğim meşrubatın bedellerini senin ödemenin gerekliliği olacak…

Ancak bir ihtimali de esirgemeksizin söylememde yarar var. Genelde elektrikleri yakan pastane sahibi, kafamı görünce enerji tasarrufu yapmak için elektrikleri kapatıp yediklerimin parasını almayabilir!”

“Söylediklerinizin tümünü anladım, son paragrafı silerek…

Ve teklif etmek zorunda hissediyorum kendimi; biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar derler, pastamdan bir lokma almak istemez misiniz?”

Ek, bir cümle kurmaktan çekinmiş olabilir miydi?

“Teşekkür ederim, fena olmaz, son lokmayı bana bırak, lütfen!”

“İsterseniz bir çatal isteyin, beraberce yiyelim!”

“Hiç gerekli değil, bırakacağın son lokma benim için yeterli. Ayrıca senin gibi bana güvenen, ‘Ağabey!’ diyen bir kardeşten bana asla kötü bir şey ulaşmaz, bulaşmaz, senin çatalını kullanabilirim, dert etme!”

Ne diyeceğini şaşırdı (galiba) Işın, söyleyemedi, sustu.

Her ihtimali dikkate alarak pastaneden önce o çıktı, sonra ben, işe geri dönmeli, patronumun güvenini sarsmamalıydım.

Geri döndüm. Çözüm için aceleci tavrıma (klâsik söz) yol göstermemekte direniyordu; doluya koyuyordum, almıyordu, boşa koyuyordum, dolmuyordu…

Çaresizlik geçmiyordu aklımdan asla!

Ertesi gün umut, hatta bir bakıma sevinçle o üç noktayı koydum, telefona mesaj olarak…

Gelir gelmez de, heyecanlanmasını isteyerek, dileyerek, içimden geçeni ilettim;

“Benimle evlenir misin?”

Şoka uğramış(1) gibi gözleri büyümüş, dudakları titremeye başlamıştı. Su şişesini uzattım;

“İç! Basit bir şaka yaptım, ödünün patlayacağını(1) bileydim, alıştırarak söylemeyi denerdim! Bu kadar morarmana(4) gerek yoktu! Ama dileğimin ciddi olduğunu da, azıcık da olsa düşünmeyi içinden geçirmende yarar olacağını söylemek isterim. Gene de telâşlanmana gerek olmadığını ekleyerek...

Hiç mi filmlerde falan evlenme tekliflerinin yapılması ile ilgili bir kareye şahit olmadın ki, bu kadar şaşkınca mosmor kaldın!..

İnsan bir tektaş yüzük alır, karşısındakinin karşısında diz çöker, gözlerine baygın baygın bakar ve vs. vs. Benim söylediğim gibi evlenme teklifi mi olur, Işın? Affedersin, her ne kadar halim-selim birine benziyor(1) gibi görünüyorsam da ben hanzo(2) muyum? Yani senin durduğun yerden ben öyle mi görünüyorum?”

“Estağfurullah, affedersin Ağabey! Hadi yer değiştirelim, ben oraya geçeyim, bu durumda senin davranışın nasıl olurdu ki?”

“Haklısın, benimkisi; şeddeli söylemem(1) gerekirken, saklı bir deyimle eşşek şakası(3) gibi bir şey, hatta daniskası Ben özür dilerim, başlayayım mı?..

Kısaca; seni isteyeceğim. Babanın siniri geçecek, annenin yalanı ortaya çıkmayacak, annemin yüzünde güller açacak, yani herkesin dileği yerine gelecek, biz sadece “Mış Gibi” yapacağız(1), sözümü açmaya çalışayım;

Görümlük, tektaş, takılar, nişan, nikâh, gerekiyorsa, ya da sen ne istersen düğün-dernek, falan-filân evimize geleceğiz. Yanlış düşünme lütfen, bu komplo(2) için yeterince masrafa gireceğimiz için, sana, yani bize, rahat edecek gibi olsak da yeni bir ev açmam mümkün değil. Annemin evine geleceğiz, maalesef bu şart. Çünkü ben her şeyi seni gelecekteki temiz ve güzel yaşamın için kurguladım, hesap ettim, düşündüm, biliyorum, sana da öğreteceğim, sen de bileceksin…

Odamızın kapısını kapattığımızda ve annemin merak faktörünü dikkate alarak kapımızı kilitlediğimizde, sen, ben sırtımı döndüğümde pijamalarını giyip yatağa yatacaksın, ben de karyolamız altına sürgülediğim yer yatağını çekip orada yatacağım…

Nikâhta yüzüğü eline takışım, düğünde gereği olarak dans ederken dokunmam, ya da o sıralarda yaşanması gereken mecburiyetler dışında sana asla dokunmayacağım…”

“Peki, anlamı ne bunun Ağabeyim?”

“Beraber ders çalışacağız sınavlara kadar! Gerekirse dershaneye gidecek, üniversiteyi kazanıp öğretmen olmak için gayretli olacaksın, kızma lütfen küçük abla! Üniversitede evli olmanın sakıncası yoksa evcilik oynamaya devam ederiz. Bekâr olmak zorundaysan ailelerimize haber vermeksizin boşanıveririz. Hatta belki uygun bir konum yaratabilir, nikâh memuru konusunu bir şekilde halledersek, evlenmeyeceğimiz gibi, boşanmamıza da gerek kalmaz…

Yeter ki, yalan söylemek için içim hiç elvermiyorsa da kamuoyunu, yani ailelerimizi ikna etmiş olalım! Evlenirsek de boşanma işleminin gerçekleşmesi demek bakarsın senin avantajın olur, gönlünün sahibi ile karşılaşırsın, ben de senin ağabeyin olmaya devam eder, üniversite bitip de öğretmen olduğunun sevincini yaşar, kim bilir belki nikâh şahidiniz olur ve kaybolurum. Yalnız…”

“Ne, ya da nasıl yalnız?”

“Senin ufak bir yalanına ihtiyacım olacak?”

“Nasıl yani Ağabeyim?”

“Özellikle bazı geceler, daha çok Cumartesileri Pazarlara bağlayan sabahlar ertesinde, sanki banyo yapmamız gerekiyormuş gibi, annem de uyuyormuş gibiyken, önce sen kalkıp banyo yapacaksın, zaten mutat(2) bir alışkanlık, sonra da ben…

Sanki ‘Sanki’ olayı gerçekleşmiş gibi. Tamamen kötü bir senaryo, eğer mutlaka okumak istiyor ve gönlünün sultanıyla karşılaşmak dileğini yaşayacağın umudun varsa…”

“Olmaz Ağabey, ben utanırım!”

“Sen bilirsin! O zaman benim elimden bir şey gelmez, hissedebiliyor musun? Bazı gereklilikleri gerçekmiş gibi gösteri şeklinde yapmazsak olmaz ki? Okuyamayacak olman bir kenara, artık o seni isteyen oğlanın çocuklarını doğurursun sıra sıra…”

“Ağzından yel alsın Ağabey! Peki, yalan niçin gerekli, hem ne zaman söyleyeceğim?”

“Annemin görünürde benim evlenmemle hiç ilgisi yok! Onun tüm derdi, isteği torun. Bu nedenle ikide bir sana soracak, sorgulayacak; ‘Bir gelişme, bir değişiklik var mı?’ şeklinde. Önce birkaç kez; ‘Bilmiyorum anne, takvime de bakıyorum anne!’ diyeceksin. Sorular yoğunlaşıncaya kadar biraz sabretmen gerekecek...

Sonra gebelik, annelik ya da doğurganlık testi yaptıracaksın, artık ne deniyorsa; ‘Anne olabilir!’ raporunu alıp, ‘Suç bende değil, Işık’ta!’ diyerek yalanına takviye yapıp kamuoyunu aydınlatacaksın…

Eee! Ben de montofon(2) bir öküz değilim ya, ‘Madem kusurluyum!’ deyip senin önünü açmak için seni boşayıvereceğim. Eğer o vakte kadar gönlünün sultanı diyebileceğin birinin izi karşına çıkmamışsa, boşandıktan sonra rahatlarsın, belki gözüne ulaşması daha kolay olur prensin!”

“Bana Ağabeylik yapan biri için annesine böylesine yalan söyleyemem!”

“O zaman sen okumayı, üniversiteye gitmeyi, öğretmen olmayı gerçekten istemiyorsun kızım! Benim senin adına, bu kel kafamın içinden geçenler dışında elimden, aklımdan gelen, geçen bir şeyler yok! Hadi kızım, masraflara girmeye, kendimiz, daha doğrusu sadece sen kendin dışındakileri üzemezsin, buna hakkın yok. Benim de ‘Adım Hıdır, elimden gelenler ancak budur!’ Hadi! Çok uğraştırdın ve üzdün beni, hadi sen yoluna, ben yoluma!”

“Pasta yedin mi Ağabey?”

“Yemedim, yiyecek halim de yok!”

“Ben de yemedim sayende! Üstelik gecikmediğim için ikramını memnuniyetle kabul etmeyi düşünüyorum. Ismarlarsan, benim için hiçbir zorunluluğu olmadığı halde, okumam için her türlü fedakârlığı göze alan ağabeyime sözlerini dinleyeceğime, istediklerinin tümünü yapacağıma dair söz vermeyi geçiriyorum içimden…”

“Garson bize bir büyük pasta, iki çatal lütfen, çabuk tarafından, ama içimizden biri karar değiştirmeden hemen meselâ!”

“Bu çaban neden Ağabey!”

“Ben olmak istediğim halde öğretmen olamadığım gibi bu hissi yaşayamadım da, içimde bir ukde(2)! Üniversiteyi öğrenmek, bilmek için değil, sınıfları geçip bitirmek için okudum ve mühendis oldum sadece, hiçbir değeri olmadığına inandığım diploma çekmecemde öylesine duruyor. Sadece öncesinde sahip olduğum bir işe devam için katkısı oldu…

Ve gerçek olan şu kendime göre mühendis oldum, ama adam olamadım! Öğretmen olabilseydim, adam da olabilirdim, belki. Seni bunun için itekledim, senin öğretmen olma arzun beni tetikledi(4). Sonuç! Güzel kız, ülkemde biricik üstün vasfa ulaşmasını bencilce beklediğim çocuğum! Oku ve okut! Senden isteğim, öğretmen olma gururunu taşıman, dileğim bu!..”

Teferruat hiç gerekli değil, ailelerin, yasaların, ananelerin gereği, tuzlu kahvemi içip(13) talip olduğum(1) kızı nasiplendim(1).

Nişan, yüzükleri takış, acelemiz olduğundan nikâh, birbirimize baygın baygın bakarken, topuklu ayakkabısı ile tam nasırıma denk getirip ayağıma basması…

Feryat, figanla(2) “Ah, anam!” demek yerine “Ah, Işın Allah iyiliğini versin!” diye bağırmayı tercih etmem, iki sevgilinin birbirine kavuşması(!) seremonisi ve sonrası düğünde ayağımı yeni darbelerden korumak için dikkatli bir dans…

Ve herkes kerevete çıkmayı alkışlarken, gelin evinin annemi anlayışlı bir şekilde misafir etmesi nedeniyle gelin-damat evimize gidiş…

Ama öncemizde annemin tezahüratını belirtmemek, beyninin ardındaki düşünceler nedeniyle yanlışlık ve özellikle eksiklik olur;

“Ahir ömrümde, beni mutlu ettiniz ya oğlum senden de, kızım senden de Allah razı olsun!”

Bu sözlerin onun son sözleri olduğunu, onu son kez kucaklayıp öptüğümü, aşırı mutluluğunu kaldıramayacağını bilmem mümkün değildi.

Biz evimize yöneldiğimizde, dünürleriyle vakit geçirerek sabaha ulaşmayı dileyen annem son gecesini yaşadığının farkında olmaksızın, babam gibi o da emanetini o gece ansızın teslim edivermiş Tanrısına.

Biz o gece, bir gece için de olsa, bir gecenin beyliği beyliktir demiştik. Işın benim, yani bundan böyle bizim diyeceğimiz yatağımda yatmış, ben yer yatağı yerine “Nasıl olsa evimizde biz bizeyiz!” diyerek bir pike ile kanepeye uzanmıştım.

Sabah erkenden kalkıp Işın’ı uyandırıp, “Hadi banyonu yap!” dediğimde yüzünden akşamdan kalan makyaj ile ilgili bir kalıntı olmadığını gördüğümde hayret etmiş, şaşırmıştım. Ben uyuduğumda ya da o beni uyuttuğunda kombiyi yakıp duşunu almıştı bile, gecenin o vaktinde.

Sıra duş için bendeyse, ben de bu hakkımı kullanmalı ve gecikmeksizin kız evine yönelme düşüncesindeydim,  doğal olarak hiçbir şeyden habersiz olarak.

Ben duştayken haber Işın’a ulaştırılmıştı, duştan çıktığımda hüzünlü tavrına takılmak geçti içimden;

“Ne o Işın? Karadeniz’de gemilerin mi battı? Ne bu surat? Benimle evlendiğine pişman mısın yoksa? Dert etme! Hele bir şu sınavını kazan, dört yıl süreyle küs gibi olacağız seninle! Ha! Bu arada gönül kafesine bir kuş hapsolursa sonrası için ne benim etkim olur sana, ne de köstek(2) gibi bir davranışım olur sizlere. Azat ederim seni, olur biter!”

“Şey Ağabey! Öncelikle sakin ol, lütfen! Sen duştayken babam telefon etti. Ciciannem, yani annemiz heyecandan olsa gerek, biraz rahatsızlanmış, şimdi doktor başındaymış, ben taksi çağırdım. Acele et! Hemen gidelim!”

“Sözlerinle, suratının verdiği mesaj aynı değil güzel kız. Her canlı ölümü tadacak(14), mutluluk ağır geldi anneme, kaldıramadı, söyleyemiyorsun, ama hissediyorum, annemi yitirdik. İyi ki resmen görünsen de, duygusallık olmaksızın yanımdasın. Yaşamda şu andan itibaren senden başka kimsem yok artık. Belki dört yıl, o da tahammüllü olabilirsen, ya da bir nasibin çıkıncaya rahat gibi olacağım, ya sonrası?”

“Bunları şimdiden kurgulamana gerek yok. Haklısın, ya da haklı olduğunu düşünüyorum. Önce yapmamız gerekenleri yapalım. Sonrası Allah Kerim! Hepimizin başı sağ olsun! Hadi acele et, taksi geldi, hemen çıkalım!”

Sözünün hiçbir nokta işaretinde “Ağabey!” demediği gibi, sarılmak, kucaklamak, teselli etmek ister gibi bir eylemi gerçekleştirmemesi, yaşamaması üzüntümün katlanmasına neden olmuştu.

İnsan kırk yıllık el, kavgalı komşu bile olsa bu anda, bu yaşama konu olana el uzatmaz mıydı, teselli etmeyi düşünmez miydi? Karım görünüşlü olsa da, okumak, öğretmen olmak için gayretli görünse de, ne de olsa yabancıydı, elkızıydı(2) işte!”

Ne oluyordu bana? Beklentiler içinde miydim? Eşşek kadar olmama rağmen dizlerinin üstüne başımı yaslasam, saçlarımı parmaklarıyla tarar gibi okşasın, teselli edici sözler çıkmasa bile dilinden, nefesini duysam, kokusunu hissetsem, gerçek miydi bu, annemi yitirişimin gölgesine sığınır gibi?

Melânkolik(2) bir sakınca, annemi aniden yitirmem dolaysıyla içime sığdıramadığım yanlış bir beklenti. Oysa dünyada her şeyin çaresi varmış, ölümden başka(15). Ve ölüm dışında her şey yalanmış(15), demek ki, ben bile!

Onu yatağından uyandırarak kaldırmak üzere başına gittiklerinde annemin gözleri açık, yüzü gülümseme modunda, vücudu kaskatı soğumuş bir halde bulunmuştu.

Yalandan da olsa ona son anında mutluluk yaşatmak mutluluğumdu.

İnanılmazlık modunda; “Başın sağ olsun!” dileklerini, yere sırtüstü uzatılmış, başı altına yastık konmuş annemin örtüsünü açtım, yüzünde kapatılmakta muvaffak olunamamış çakır gözleri açık, yüzünde tarif edilen gülümseme aynen duruyordu.

Karımın, anlayamadığım bir söz dizisi çıkartmıştı ağzından, ne demekti bu?

“Ölümden de, ölüden de korkmam, hele ki bu sevdiğim bir insanın öz annesi ise!” deyip sadece yüzüne bakmayıp kendine yakın yanağı sevgiyle okşamış ve öpmüştü.

Gerçekten insan yaşamı; bir varmış, bir yokmuş sözleri ve günaydınla tünaydın arasına sıkışıktı. Sonu bir namazlık saltanat(16) olarak belirlenen insan dünya için yüktü, nedenine asla akıl erdiremediğimiz.

Giden dünya yükünü omuzlamaktan, dünyayı da kendi yükünü taşıtmaktan kurtarıyordu. Ne oluyorsa sadece kalana, kalanlara oluyordu, bana ve dört yıl süreyle, belki de daha yakın bir süre içinde sırtına yük olacağıma inandığım Işın’a…

Görevimizi yaptık, evimize döndük. Buzdolabında annemin hazırladığı bir sürü şey vardı, ne Işın’ın, ne de benim bir şeyler yiyesimiz vardı.

“Gönül yüküm ağır kardeşim, ben annemin yatağına yatıyorum bu gece, hadi sen de yat yatağına, vakit erken gibi görünse de. Her doğan güneş, yeni bir günün aydınlığı demek! Ben kalkıncaya kadar, sınav ile ilgili notlarına bak, çözebildiğin kadar test çöz…

Bilemediklerini, bilmek istediklerini işaretle, sakın çözüm cetveline bakma! Kopya çekmen, anlaman için yeterli olmaz. Anlatırım, öğrenirsin, çözersin, başarılı olursun. Ben istediğim için değil, kendin istediğin için başarırsın!..

Bunaldığında(1), yardıma ihtiyacının olduğu anda çekinme uyandır beni. Dilimin döndüğü, aklımın erdiğince aydınlatırım seni. Benim de çözmekte tereddütlerim, şüphelerim olursa, internete gireriz, bilenlere sorar öğreniriz, çekincemiz olmaksızın.”

Bakışları minnettarlığından mı, şükran duygularından mı bilemedim, ancak bedenimde yorgunluk hissetmediğimi düşünsem de, beynim yorgundu, yatar yatmaz, uzandığımı bile hissetmeden uyumuş, bir bakıma kendimi bırakıp uyuyuvermiştim.

Annemi yitirmiş olmam, küs olma mecburiyetimi ertelemem anlamında olamazdı, olmadı da, resmen ve alenen(2) küstük ve küslüğümüz en az dört yıl sürecekti, sürmeliydi de…

Eğer söz; denildiği gibi “Cuk!” diye tam yerine oturursa(1), Işın tam bir dolap beygiri gibi çalışıyordu(1) üniversite sınavı için. Gerekirse, ya da aranırsa telefonlara cevap veriyor, misafir kabul etmiyor, ara sıra da olsa beni arayıp; “İyi misin?” diye sorduğunda, bunun takıldığı bir soru öncesi için durumumun uygun olup olmadığının sorma anlamlı olmasına hak veriyordum.

Sormak, araştırmak, beraber çalışmak konusunda aldıkları notları beraberce irdeliyor(1), çözemediklerimizi ben not alıyor, iş yerindeki diğer mühendis arkadaşlara, hatta akıl yaşta değil, başta sözünü çileden çıkartmak(1) istercesine çömezimden(2) bile öğreniyor, akşamları da ilgiliye aktarmaya gayret ediyordum.

Yemek yapmak, sofra hazırlamak, çok ders çalıştığı için(!) Işın’ın zoruna gidiyordu, ne yapalım, ‘Yardım edeceğim!” diye söz vermiştim bir kere. Genelde hazır bir şeyler ısmarlıyor, onları fırına koymak, yıkayıp hazırlamak, pişirmek de bana düşüyordu görev dönüşü, asla gücüme gitmeyen, istekle yaptığım görevlerdi onun yüzünde mutluluğu gördüğümde.

Tek bir avantaj çikolatalı pasta idi. Dayanamıyor, eve geldiğinde ilk işi kendi hakkının hakkından gelmek oluyordu (Ya da “Muş!” diyeyim). Ya da hakkının memnuniyetle anında hakkından geliyormuş!

Üleştiğimiz yemeklerin sonunda, konu kerelerce tekrarlanmış olsa da, sıra pastaya gelince her zaman değilse de; ara sıra; “Geçenlerde adamın birinin başına bu kadar bir taş düşmüş!” deyip pastanın görkemli bir bölümünü tabağına koyup her ihtimale karşı ağzını doldurarak yemeğe çalışırken, nefes alma bölümünde; “Ama adama bir şey olmamış!” diyordu.

Bazı bazen de, evimizin tavanını gösterip; “Aaa! Uçak geçiyor!” diyordu, sonuç malûm; Temel’in oğluna dediği gibi; “Elleşme(1) be, Işın!” deyinceye kadar pastanın kalan bölümünü sünnetleme(1) işlemi çoktan sonuçlanmış oluyordu.

Doğrusu onu bu şekilde, beni kandırmış gibi yapmacık bir mutluluk içinde görüyor olsam da kanmaktan dolayı ben de mutlu oluyordum.

Ama şunu inkâr etmeksizin mutlaka söylemem gerekli ki, çamaşır yıkama konusunda, parmakçığı yoruluyor gibi görünse de, ütü konusunda uzmandı, donlarımı bile ütülüyordu, maşallahı vardı, ağabey-kardeş konusunda benim için iç çamaşırlarım sorun yaratmıyordu (galiba gibi!).

Söylememe gerek yok, ben onun tavrına gülümseyerek ağzı açık ayran delisi(3) gibi bakarken, o pastayı sünnetleme işini tamamlamış olarak dişini bile fırçalıyor, ders başına oturuyordu. Yine söylememe gerek yok, evimizde televizyon çalışmıyordu, gün içinde eğer açıp da bir-iki bilgi kırıntısı sahiplenmişse aktarıyordu, o kadar.

Tam sırası; “Alavere, dalavere, Kürt Memet nöbete!” derler ya, Işın Hanım Bey(!) göreve başlıyordu, boğaz tokluğuna(3) gibi, bugünün öğretmen adayı olup da, yarının öğretmenine söz ulaştırmak kimin haddineydi(3) ki?

Mutluydum, yalnızlığımın çaresi bir nefes vardı evimde ve ben, ister istemez bazen ilerimi, ileriki yalnız yaşayacağım günlerimi aklımdan geçirdiğimde bunalıyordum. O tarihlerde benim için en iyi sonuç; ölmem olarak görünüyordu bana!

Evet, gerçekten Işın, ‘Mö!’ demek için artık tapusu kendine ait olan odaya geçtiğinde o oda dışındaki tüm angaryalar beni bekliyor oluyordu. Ola ki görevlerimi erken sonlandırabilmiş, meselâ çay demleyebilmiş yahut da süt almayı akıl etmiş de evde süt varsa neskafe yapmış odasının kapısını iki kez tıklatıp da “Gel!” sesiyle izin alıp ikramda kusurum olmamışsa takdir cümlelerini, “Peh! Peh!(2)” adabında(2) esirgemiyordu Işın, benden;

“Kabul ettim! Sağ ol! Nur ol! Berhudar ol(1)! Ayaklarına sağlık! Sağlıklı yaşa genç adam!”

Eksiği iki sözdü; “Kafamdaki aydınlık!” ve annemi yitirdiğimden beri isimsiz olmam, ismimin hiç dile getirilmemesi yanında “Ağabey!” konumum da yoktu; “Siz” ve hep; “Siz!”

Durmayan zaman ilerledi, üniversite sınavına girdi, çok iyi bir derece ile başarılı olacağını müjdeledi, “Aslan kardeşim benim!” deyip de sarıldığımda, lütfetti(1), kontenjandan sırtıma iki kez “Pat! Pat!” diye vurarak sanki ceketimin tozlarını silkeledi.

Sonuçlar ilân edildiğinde gerçekten üst sıralarda yer almıştı, hadi övünmüş gibi olacağım, ama saklamayayım, beşinci sıradaydı benim güzel kardeşim! Kaydını yaptırdık beraber, evli olması sakınca yaratmamış, belki kaydedenin dikkatini bile çekmemişti medeni durumu.

Ona gençliği ve güzelliği nedeniyle dikkat edenler olduğu gibi, bana da onun ağabeyi olmamı yakıştıranlar varmış, ilerleyen zamanda kulağıma iletildiği için biliyorum. Birkaç kız Işın’a ağabeyi olarak beni sormuş. Işın teferruata girmeden, ancak iğneler(1) bir şekilde; “İstersen, seçim yapabilme imkânın var, sırasıyla tanıştırayım onları seninle!” dedi.

Ve sonra, doğruluğuna inanmamı her nedense bekler gibi; “Oğlanlardan da seninki kadar fazla görünmese de bir iki teklif de bana geldi, naçizane(2). “Evliyim!” dedim. Zengin yılışık(2) oğlanlardan biri; “Önemli değil, kefaretini(2) öderim, boşanırsın, sonra benim olursun!” dedi, edepsiz!

Işın’ın bu kadar genç yaşında olgun bir dişi gibi görünmesinin nedenini anlayamıyordum, özellikle de terazinin öteki kefesine annemin vefatı sonrası söylediği sözleri koyunca.

Erkekçe itiraf etmekte zorlansam da, geçen her günün, beni ondan ayıracak güne bir gün daha yaklaştırdığını düşündükçe kahırlanıyor, kendim, kendime bile itiraf etmekten çekinmek değil, korkuyor, onun arkadaşlarıyla olan ilgisini kıskanıyor, hatta hazmedemiyordum. Hele ki elinde bir çiçek veya hediye edilmiş bir kitapla geldiğini gördüğümde kahırlanmamın boyutunu kısıtlayamıyordum.

İlerleyen zamanda bilgiç, seven genç bir kız olarak, takdir edilmiş gibi kendisinin kendisine hediye ettiğini öğrenecektim, ama o zamana kadar yaşamımın bir mucize olacağından emin değildim.

Çünkü o günlerde, içimi saklamaksızın; “Kim aldı sana bunları?” şeklinde sorma cesaretim de, hakkım da yoktu, nihayeti kâğıt üzerinde evli, aynı evde ayrı odaları paylaşan, dört yıl vadeli iki ortaktık! Öyle değil mi?..

Hay huyla(1), onun ilgisizce odasına kapanıp ders çalışmasıyla, benim televizyon karşısında veya bilgisayarda oyun oynamakla zamanım geçiyordu.

“Merhaba! Merhaba! Günaydın! Günaydın! Sağ ol! Afiyet olsun! Allah rahatlık versin! Sana da…”

Artık adamın başına taş düşmediği gibi, uçak da geçmiyordu evin üstünden. Kanaatkâr(2) olmaya zorlamıştı kendini, bu; benim de kanaatkâr olmam için emirdi…

Sömestre ve birinci sınıfı başarıyla bitirdi, eklemem gerekli, ara sıra baba evine gidiyor, hatta kalıyordu da geceleri, sanki yokluğunda ıstırap çektiğimin farkında olmadığı düşüncesini yaşatır gibi. Bana hasredilmesi(1) gereken günlerden çalıp ailesine ikram ettiğinin sadist yapısından memnun gibi. Nihayeti sabredeceği süre üç yıl, belki de daha az bir süre idi…

İkinci yılın sömestre tatilinde bu birkaç gün olarak kullandığı süreyi belirtmeksizin “Bir süreliğine” diyerek ailesiyle geçirmek istediğini söylemişti, izin vermemi ister gibi değil, doğrudan doğruya emir gibi.

“He!” demek zorundaydım, pişman olarak. Özlemek; pişmanlığın tedavisi değildi. Üstelik annesi, üniversitede okuduğunu bilmeksizin, annem hayattaymış gibi, annemin söyleyeceği ve Işın’a öğrettiğim şekilde sorması gerekeni sormuştu, gerçek bir evliliği yaşıyormuşuz gibi;

“Yok mu bir şeyler?”

En kısa, kestirme cevap; “Daha okuyorum!” demek olamazdı.

Üstelik “Evli görünüyorum, ama evli değil, hali hazırda kısmetimi bekliyorum!” da diyemezdi.

Annemin defninden sonra; “Ne senin yalan söylemene, ne de benim yer yatağında yatmama gerek yok!” demiştim, hatırında kalmış.

İkinci yılın sömestre sonu için okula dönmek üzere, bir, bilemedin iki gün önce evimize geldiğinde, büyük bir bunalım içinde olduğu hissini yaşadım; “Merhaba!” demiş, bavulunu olduğu gibi kapının girişine bırakmış, duşunu almış ve hemen yatmıştı, hiçbir mazeret ileri sürmeden, başka tek kelime bile edip, konuşmadan, anlatmadan!

Sabah erkenden okula gitmiş, hiçbir istekte bulunmadığı gibi not da bırakmamış…

Pardon! Müşterek para çekmecesine; “Harçlığım yoktu, sormadan aldım, özür dilerim!” şeklinde not bırakmıştı.

Bana göre fırtına kopacaktı bir şeyler için; neden, ne zaman, ne şekilde ve sebep ne olacaktı?

Akşam mesaiden eve dönüşümde eve geldiğimde sofra hazırdı. Soyunup, ellerimi yıkayıp masaya oturduğumda karşıma değil, yanıma oturdu ve ilk kez;

“Saklanmaktan, kendimi belli etmemekten yoruldum, bunaldım. Kocamsın, ama benim değilsin! Karınım, ama senin değilim. Başlangıçta değilse de sonramda seni sevdiğimi biliyorsun. Ama uzaksın. Uzaktasın. Elini uzatmayı bile denemeyi istemiyorsun. Kapım gıcırdıyor, açık bırakıyorum geceleri. Sana bakıyorum geceleri kalkıp. Hissetmiyorsun, soluğun değişmiyor. Bir gece bile kalkıp üstümü örtmedin…

Suyundan içtim, cep telefonunun yerini değiştirdim, terliklerini ters çevirdim. Anlamadın, anlamak istemedin. Bir kere bile, benim istediğim gibi yüzüme bakmadın, çekindin. Neredeyse iki yıldır sana “Ağabey!” demiyorum, farkında olmamak için direniyor, inat ediyorsun. Seni seviyorum Işık! Aynı havayı soluyup da sensiz olmak zor geliyor bana. Sözlerim bir kadın olarak alçalış şeklinde görünse de pişman değilim!”

“Sana elimi bile sürmeyeceğimi vadetmiştim, hatta bu bir yemindi benim için bir bakıma. Hakkım ve haddim olmamasına, kel kafama, ileri yaşıma rağmen ilk görüşümde vermiştim kalbimi sana. Sana kimse bakmasın, seni kimse görmesin şeklinde idi isteğim, dört yıl seni beklemeyi göze almıştım. Sabrımı test etmekte zorlanıyordum. Evet, senin beni izlediğinin hepsinin değilse de çoğunun farkındaydım…

Odanın kapısı hep açık olmasına karşın bir kere bile odandan içeri bakmadım, bakamazdım da. Çok güzeldin, hep güzelsin, sana dayanamayıp sözümü tutamamamın acziyle gönlümü açamazdım, sana seni sevdiğimi söylemeye çekindim. Seni günde bir kere bile görmek bana yeterken, sevgimi açıklarsam, sana görünürsem ya beni terk edersen diye korktum!”

“Peki, şimdi?”

“Bir kere evlenmekten korktuğumu söylemiştim. Çünkü sen dünyama girinceye kadar kimse için açılmadı gönlüm. Henüz başlangıç için bile başlamamışken, sana sonrasında ‘Şaka’ diyerek saklanmama rağmen içtenlikle; ‘Benimle evlenir misin?’ dediğimde eğer o gün duygularından emin olup da, diyebilseydin…”

“Yani şimdi çok mu geciktim?”

“Gecikmedin, hem hiç gecikmedin, üstelik benden önce beni yaşamaya başladığını dillendirdin, şimdi sana tekrar soruyorum, dünyamdaki tek kız, geleceğim, bir tanem, sevdiğim, ‘Benimle evlenir misin?’ Söyle, teferruatı sonra diz çökerek yenileyeceğim, söz!”

“Düşünmem gerek sevgili kocam!”

Uzandı öptü.

“Sözlerin eziyet, hareketin mükâfat, hangisine inanacağım ki?…”

Masada koca bir dilim pasta vardı çikolatalı, bölünmüş, çatalın birini bana uzattı, diğerini kendi alırken, önüme koyduğu tabaktaki pastaya çatalını batırırken söze başladı;

“Adamın birinin başına…”

“Hiç olmazsa birazını bana bırak!”

“Bir yaşamı bütünleyecek iki parça olduğumuza göre, tabii ki!”

En önemli konu; yaşam boyu birbirimize küsmeyeceğimize dair verdiğimiz karşılıklı sözdü…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bilecikliler Sokağı, Bekdemir’li Pastanesi, 11 Numara; Uydurduğum böyle bir adres olmasa gerek. Bilecik; büyüdüğüm il, memleketim, Bekdemir; köyüm, 11 ise Bilecik ilinin Trafik Plâka Numarası.

(1) Adapte Etmek; Uydurmak.

Başının Etini Yemek; Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek.

Beddua Etmek;  İlenmek. Bir kimsenin başına kötü şeyler gelmesi için dua etmek.

Berhudar Olmak; “İyi günler gör!” anlamında bir dilek sözü.

Bunalmak; Aşırı ölçüde sıkılmak, çok sıkıntı duymak. Güçlükle soluk alıp vermek, solu almakta güçlük çekmek.

Canından Bezdirmek; Sabrının kalmamasına neden olmak, bir sıkıntıya dayanamaz hale getirmek.

Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.

Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak);  İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.

Çileden Çıkarmak (Çıkartmak); Çok kızdırmak.

Dilinde Tüy Bitmek; Sık sık söylemekten bıkıp usanmak.

Dolap Beygiri Gibi Ders Çalışmak;  Bahçe, bostan vb. sulamak için kuyudan su çekmede kullanılan, gözleri bağlı olduğu için aynı yerde dönüp durarak çarklı düzeneği işleten durmaksızın çalışan beygir gibi özel dinlenmeler dışında durmadan ders çalışmak. Hatmetmek. Mölemek.

Dünyaya Kazık Çakmak (Kakmak); Ölmemek, çok yaşamak, uzun ömürlü olmak.

El Üstünde Tutulmak; Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek.

Elleşmek; Birine dokunacak söz söylemek. Elle dokunmak. El sıkarak selâmlaşmak. El ile itişerek şakalaşmak. Yardımlaşmak. Birbirinin elini tutarak güç denemesi yapmak.

Garabetle Karşılaşmak; Yadırganacak, gariplik, tuhaflık olacak bir durumla karşılaşmak.

Gasp Edilmek; Zorla, izinsiz alınmak.

Gözleri Açık Kalmak; Ölen birinin gözleri görmekteyken isteklerine ulaşamadığının, bir başarıyı görememenin, bir isteği, bir arzuyu gerçekleştirememesinin ifadesi.

Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.

Halim Selim Birine Benzemek; Uysal yaradılışlı, yumuşak huylu biri gibi olmak, öyle biri gibi davranmak..

Hasredilmek; Özgülenmek. Yalnız bir şey için ayrılmış olmak. Sınırlandırılmak. Ona tahsis edilmek.

Hay Huyla Zaman Geçmek; Boş, sonuçsuz, yersiz çaba, gürültü, patırtı, karışıklıklar ile zaman geçmek.

İcradan Mal Almak; İcra; Borçlunun alacaklıya ödemekle ya da alacaklı için yerine getirmekle, yapmakla yükümlü bulunduğu bir şeyi ödememesi, yapmaması durumunda alacaklının başvurduğu kuruluş ve bu kuruluşun yaptığı görev. Yerine getirme, yapma, yürütme, uygulama. Bu nedenle yapılan icra ihalelerinde, malı satın alan kişi satış bedeli dışında ihale bedeli üzerinden KDV ile damga vergisi ve tellaliye benzeri giderleri de ödemek zorunda. Tüm bunların yanında tapu masraflarını da ihaleyi kazanan ödüyor. İcra dairesine gitmeden de ihaleye katılabiliyorsunuz.

İğnelemek; Tariz. Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, onur kırıcı, incitici üzücü sözler söylemek. İğneyle tutturmak, iğne batırmak.

İrdelemek; Bir sorunun, bir konunun, bir şeyin ele alınabilen bütün durumlarını, yönlerini araştırıp derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini ayrı ayrı, birer birer tetkik etmek, incelemek. Araştırmak.

Kabak Çiçeği Gibi Açılmak; Utangaç, çekingen biriyken çok kısa bir zaman içinde bundan kurtulup eleştirilecek ölçüde serbest davranışlar göstermek.

Karabulutlar Gezinmek; Sıkıntı, felâket gibi olaylarla karşılaşmak, yaşamak, beraber olmak.

Kerevetine Çıkmak (Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!) Sonu iyi biten masalların bitiş cümlesi. Başkasının evlenmesiyle ilgili onların sevinçleriyle sevinmek, mutluluk dileme anlamında bir söz.

Kızıp Köpürmek; Çok kızmak, birden bire öfkelenmek. Gerekli, gereksiz, aralıksız ve bıktırıcı şekilde konuşmak.

Lânet Etmek (Okumak) (“Lânet Olsun!” Demek); Bir kimsenin Tanrının merhametinden, muvaffakiyet ve bereketinden mahrum kalmasını dilemek.

Lütfetmek; İyilik olsun diye vermek. İzin vermek.

Mış Gibi Yapmak; Göründüğü gibi olmadığı anlamını karşısındakilere göstermek.

Morarmak; Herhangi bir söz ve davranıştan dolayı bozulmak. Herhangi bir sıkıntı, hastalık ya da ezilme dolaysıyla morlaşmak, mor duruma gelmek, mor renk almak.

Nasiplenmek; Birinin payına, hissesine düşeni elde edebilmesi. Sahiplenmek. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç elde etmek, yararlanmak.

Ödü Patlamak; Ani bir olay nedeniyle çok korkmak.

Rencide Olmak; Kalbi kırılmak, incinmek.

Sazı Eline Almak; Hiç kimseyi konuşturmadan, konuşmasına fırsat bırakmadan konuşmak. Kararsızlıklara karşı çözüm üretmek için kanaatlere göre davranmayı becermek.

Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

Şeddeli Olarak Söylemek; Arap yazısında iki kez okunması gereken ünsüzün üstüne konulan işaret gibi üstüne vurgulayarak söylemek.  (Şeddeli Eşek; Çok kaba ve yeteneksiz, edepsiz, kusurlu kimse).

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak, Şoka Uğramak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

Talip Olmak; İstemek. Evlenmek için isteğini belirtmek.

(2) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.

Alenen; Herkesin gözü önünde, hiç gizlemeden, açıktan açığa, açıkça.

Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.

Elkızı; Eş olarak seçilen kız. Kaynanalara göre eve gelen gelin. Kabul edilemeyen dişi cins.

Figan; Acıyla inleme.

Fodul; Öyle olmadığı halde üstün biriymiş gibi davranan, kibirli.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İffet; Namus. Harama yaklaşmamak, helâl olmayan söz ve fiillerden kaçınmak. Cinsel konularda ahlâk kurallarına bağlılık.

Kanaatkâr; Az şeyle, elinde olanlarla, bulunanlarla yetinen  (Kanaat; İnanma, kanma. Elindekiyle yetinme durumu, yeter bulma, kanıklık).

Kefaret; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.

Kıraç; İyi nitelikli olmayan, ekilebilse bile verimi çok az olan şey (genelde toprak).

Kısır; Verimsiz. Yaratıcı özelliği olmayan. Boş, yararsız. Ürün vermeyen toprak. Meyve vermeyen bitki. Döl vermeyen üreme yeteneği olmayan canlı varlık.

Komplo; Tuzak. Bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, gizli düzen. Herhangi bir plân.

Köstek;  Bir işi yapılamaz, yürütülemez haline getirmek, engellemeye çalışmak. Hayvanın kaçıp gitmesine engel olmak için, iki ayağına bağlanan kısa ip, ya da zincir. Koşulan hayvanların tepmesine engel olmak için eklenen kayış.

Melânkolik; Hüzün belirtisi olan, hüzün veren. Karasevdalı.

Montofon; Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

Mutat (Mutad); Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.

Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.

Naçizane; önemsiz, değersiz bir şey olarak.

Pehpeh; Beğenmenin ve şaşkınlığın, çok güzel olduğunun, takdirin belli edilmesi.

Rölanti; Motorlu taşıtlarda, motorun en az yakıtla çalışma hali olmakla birlikte mecazi olarak durağan bir beynin hareketi.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Seyreklik; Aralarında çok aralık bulunma, sık olmama. Aralıklı olma durumu. Çok az bulunma, sık rastlanılamama.

Ukde; İçine dert olmak, bir konunun kapalı kalmasından dolayı duyulan acı.

Yılışık; Yapmacık gülüş, gülümseyiş ve davranışlarla hoşa gitmeye, hoş görünmeye çalışan, yerli-yersiz dişlerini göstererek sürekli gülen şımarık, sırnaşık, kendini ilgilendirmeyen işlere girişen, ters, inatçı. Yavşak, geveze, yalaka.

(3) Abesle İştigal; Olmayacak bir şeyle ilgilenmek. Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek. Gereksiz işlerle uğraşma.

Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Çürük Hipotez; Çürük, doğru olmayan, batıl faraziye, nazariye, önsav, varsayım. Bir konuda mantıklı olmayan, doğru sayılmayacak, yanlış görünen düşünce, tasarı, düşünce, tahmin, teori.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Eşşek Şakası; Kaba, incitici, üzücü, hırpalayıcı, derin izler bırakan, küsmeye, lânetlemeye, ayrılıklara bile sebep olan söz veya hareket şakası.

Görücü Usulü; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

İnsaf Sınırı; Acımaya, duyuma, mantığa dayalı adalet duygusu sınır tanımaksızın yasalara, kurallara uymanın belirtisi..

İzzeti Nefs; İnsanın vakar, şeref ve haysiyetini koruması.

Kimin (Ne) Haddine; Her kimse ona düşmez, ona kalmamıştır, o zaten yapamaz.

Lâf-ı Güzaf; Kelimenin aslı Lâf ü güzâf’tır. Öyküde özellikle halk dili olarak yanlış kullanılmıştır. Bilindiği üzere; “Lâf = söz, Güzaf (ya da gizaf) = Beyhude, faydasız” demektir ki tamlama yapılarak birleştirilince saçma sapan söz, boş-faydasız lâkırdı gibi anlamlara gelmektedir.

Sabit Fikir; Ön yargı. Saplantı. Statik düşünce.

(4) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… Cahit Sıtkı TARANCI “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ”

(5) Dün geçti. Bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine de güvenme, ölenler hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK

(6) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.

(7) Halvet Olmak (Sahih Halvet); (Halvetleşmek. Türkçemize yerleşmiş böyle bir eylem ya da kelime yok). Halvet; Tenhaya çekilme, Yalnız, ıssız bir yerde baş başa, yalnız kalma, gerdek sonrasında beraberlik, ıssız ve kapalı yer. Şeriatta; birçok kuralları olmakla beraber kısaca nikâh akdinden sonra zifaf olayı (Yani eşlerin kendilerini kimsenin görmeyeceği bir yerlerde baş başa olmaları) (öyküde vurgulanmak istenen konu). Hamamlarda çok sıcak, ufak yer anlamlarındadır.

(8) Ring Seferi Yapmak; Öyküdeki anlamı; Genelde taşıtların bir yerden kalkıp bir daire çizdikten sonra tekrar aynı yere dönmesi şeklinde yaptığı sefer.  Üzerinde boks denilen yumruk oyunu oynanan yaklaşık 5x5 m2 kare biçiminde, tabanı kauçuklu, bir muşambayla kaplı olan, çevresi kordonlarla çevrili yer. (İngilizce; “Yüzük, yüzük takmak, halka geçirmek, kuşatmak, çembere, daire içine almak, etrafını çerçevelemek” şeklinde anlamları vardır.)

(9)  Yollarımız burada ayrılıyor / Artık birbirimize iki yabancıyız / Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa / Her şey, evet her şeyi unutmalıyız!  Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AYRILANLAR İÇİN” isimli şiirindeki ilk mısralar. Eser ayrıca Timur SELÇUK tarafından bestelenmiştir.

(10) Komşu, komşunun külüne muhtaçtır; “Birbirine çok yakın yerlerde yaşayan insanlar, en küçük şeye bile ihtiyaç duyarlar bazen ve bunun için komşunun kapısını çalarlar. İnsanın nasıl biri olduğu komşularıyla olan ilişkisinden anlaşılır. Bazen önemsiz bir eksiklik insanların işlerini aksatabilir” anlamında atasözü.

(11) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(12) Homini gırtlak… Püfüdü Kandil… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.

(13) Tuzlu Kahve; Genelde Trakya ve Marmara yörelerinde ancak Türkiye’min çok bölgelerinde uygulanan bir âdettir. Amaç; “Tuzlu kahve ikramında gelin adayının damada gönlünün olup olmadığının”, şekerli kahve ise gönlünün olduğunun” ifadesi olarak söylenmişse de aslında bu, damadın istediği kız için nelere tahammül edeceğinin, katlanacağının belirtisi, kanıtı, işareti gibi yorumlanır. Damat o kahveyi mutlaka içmelidir.

(14) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”

(15) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

Geri döndüreni gördün mü hiç?...  diye başlayan “Dünyada ölümden başkası yalan” şeklinde devamı olan bir Candan ERÇETİN şarkısı.

(16) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyabnadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.