Arkadaşım…

“Arkadaşım” dediğime bakmayın, eniştem, yani kız kardeşimin beyi önermişti, nereden aklına geldiyse yahut da niçin kullanmaktan vazgeçtiyse, yıllar süren birlikteliğimizde bir kere bile olsa aklından davet etmeyi geçirmemesine karşın?

“Devre mülk(1); tapusu biliyorsun ablana ait, on beş günlük! İstediğin gibi, istediğin kadar kal, bedava! Git! Bakarsın, yeni konularla karşılaşırsın, yeni öyküler, romanlar, şiirler yazarsın! Kim bilir? Değişiklik olur senin için!..

Bakarsın plâtonik aşkın(2) Kim Novak’la(3) değilse bile, belki bir başka ‘Kim’ veya benzerini bulursun, ya da seni adam edip yola getirip düzenleyecek birini, ev-bark, yuva kurman için kravatından tutup sürükleyecek…”

“Bir de dövseydin bari be enişte! Öneri mi, teşvik(2) mi, tehdit mi, tavsiye mi, zorunluluk mu nedir dileğin? Ola ki yeni bir roman yazdım, imzalayıp sana beleş vereceğim geçmesin aklından! Gidersin raflardan paşa paşa bedelini ödeyerek satın alıp sahiplenirsin artık, doğal olarak merak edip zevk alacağın, konuyla ilgili neşeleneceğin kanaatini yaşarsan?!”

“N’oldu? Niye celâllendin(5) birden bire, yine?”

“O güzel kadın Kim’e aşkımı sözlerinin arasına sıkıştırmana gerek var mıydı?”

“Demedim! Peki! Gücenme! Ama gene de düşün! Arabanla 8-10 saatlik yolu, 2-3 gün içinde bitirebileceğine inanıyorum, giderken. Arabana fazla yük yapma!”

“Kardeş! Şu senin eksantrik(4) sözlerin öylesine ilham veriyor(5) ki bana! Herkese ilham melekleri(6) ilham servis ederken, senin bana ikramın ilham keçilerini(6) servis ediyor, her nedense? Keçiler de keçi olsalar bari? Allah’a şükür, dağ keçileri ki, beni azat ediyorlar kısa zaman içinde. Ben de kendime geliyor, gelebiliyorum!”

“Lâfı bilmem neresinden anlamakta(5) üstüne yok be biraderim! İşte adres, işte gereken belgeler. Haydi selâmetle, seninle uğraşacak hiç vaktim yok! Gidince haber ver! Gelince, yani dönünce de! Yoksa merak edenlere cevap vermekte sıkıntı çekerim, yoksa bilirsin senin yüzünden ablandan fırça yemekte(5), hasbelkader(4) sana fırça çekmekte de uzmanlığım tartışılmaz!”

“Aklımda yanlış kalmadıysa, evet! Haydi sağlıcakla kalın, yola çıkarken uğrarım. Yolum üstündeki nerelerin neleri, damak tatları, nereleri meşhur abla-enişte olarak bana not verirsiniz artık! Yolun çoğunu biliyorum, ama sanırım kalıp da bilmem, gözlemem gereken yerler de az değildir, gibime gelir…”

Eniştemle sohbetim bu kadar kısacık olmadı ve kısa zamanda tükenmedi. Deniz öncesi, herkesin roka-rakı-balık(7) gibi sadık yârimiz kara toprak(8) ortasında zıkkımlanmak mecburiyeti olmadığından, kavun, artı beyaz keçi peyniri ve şey(!) ile memleketi kurtarma çabamız boşa gidince onlarda misafir kaldım.

Aslında temelli olarak (evin tapusu da eniştemin jesti nedeniyle ablam üzerine olduğundan) temelli olarak ablamın(!) evinde kalsaydım, daha iyi olabilirdi, her şey bedava idi, ama yazmak için sessizlik; duvarları mantolu(4) kendi evimde, sadece bana ait pasaklı(4) odamdaydı(9)

“Kalemlerim, silgilerim karmakarışık,
Kitaplarım, kâğıtlarım pek sıkışık
Hepsi benle barışık...
Bilgisayarım,
notlarım bölük-pörçük
dizelerim sahipsiz, karışık mı karışık?

Düzensiz resimler hem orda-burda
bazısı birbirine yapışık
ama şık mı şık

hele bazı notlar kâğıtlarda
kırışık mı kırışık
(yüzüm gibi meselâ)

burası benim odam;
benim kimliğim...

Kapı mı çalındı?
Bir ses mi var dışardan, dışarılardan?

- Kim o?

Kimse yok,
hem hiç kimse

Sadece yalnızlığım
odamda
-pasaklı dünyamda-
duvarlarda,
çizgilerde,
dizelerde...
(9)

Yola çıktım, eniştem Cumhur gerçekten beni iyi tanıyor (antrparantez; seviyordu da, galiba)! Dura-kalka konaklayarak üçüncü günün ikindisinden sonrasına, daha doğrusu akşamın bir miktar erken vakitlerine doğru devre mülkün olduğu “Kim?” umudu yüklü olarak sahil köyüne, yani devre mülke ulaştım.

Kayıt falan, odaya bakış, ağırlıkları bırakış, boş buzdolabına hüzünlü bir bakış(5)

Ve tarif üzerine mıntıka kontrolüne çıkış(5)

İpek gibi yumuşak bir deniz havasına sahip, şirin bir deniz kıyısıydı, ufak bir lokanta tipi kafeterya, çardak(4), akşamın karanlığına hazırlanan toplanma gayretinde insanlar ve denize hâlâ doyamamış çocuklar, gençler (Yorum olarak) nişanlılar, belki de balayında olan evliler…

Hüznün yer almadığı, neşe dolu gülüşler, sesler…

Seslerin bolluğu kadın kuaförlerinde bulunulduğu intibaını(4) yaşatıyor gibi görünse de, Ağustosta akşamın serinliği olsa da suya girmek modaydı galiba, demem o ki denize…

Tek istisna(4), masalardan birinde, yalnızlığını paylaşmak istemeyen, kitabına dalmış güzel bir kadın, aşağı-yukarı ben yaşlarda, olsun, olsun da benden iki-üç yaş küçük, bilemedim beş-altı yaş daha genç…

Kitap? Enteresandır, benim romanlarımdan biriydi; “Senin Adın Kim?”

Bir yazarın bir romanını bir gencin okumasını görmesi heyecan, mutluluk değil midir? (Kendimi, gerekirse, daha sonraları tarif edip anlatmaya gayret edebilirim. Nokta!)

Yorumunu almak, belki de bir sonraki öykü veya roman için malzemeye kavuşmak umuduyla üstümü değiştirmeksizin, giyimli-kuşamlı olarak sahile inmiş olduğumdan o halimle karşısına geçtim.

“Merhaba!”

Genç kadın başını kaldırdı, iğrenmiş(5) gibi bir tavırla, cömertliğini(4) üstündeki havlu ya da her ne denirse o örtüyle gizleyerek kitabın arasına ayracı, tepesindeki gözlükleri gözlerine indirerek bir balerin kıvraklığıyla iskeleye doğru yürüyerek boş şezlonglardan birine elindekileri ve üstündekileri bırakarak cömertliğini denizle üleşmek istercesine kendini sulara bıraktı.

Konu anlaşılmıştı; “Konu bulayım!” isterken, galiba kendim konu olmuştum. Lâvaboya koşup ayna karşısına geçip, kendim kendime selâm verdim ve selâmımı aldım, çünkü selâm Tanrı kelâmıydı!

Garsonlardan birine yakınlarda dükkân, market, lokanta olup olmadığını sordum. Ufak-tefek(1) alışverişler için çok yakında bir bakkalın, 300-400 metre ya da biraz daha kadar ilerilerde bir marketin, ayrıca devre mülk içinde ve markete yakın lokantaların olduğunu öğrendim.

Arabam vardı, denize karşı ilk akşamdan başlamalıydım şair gibi; “İnsanı deli eden temiz ve berrak havayı üleşmeye…(10)

Ve şair gibi olmasam da şairin duygularını paylaşmalıydım, şair gibi. Dizeler ısrar beklemeksizin dökülüverdi müsveddelere, düzeltmeye, düzenlemeye gerek kalmaksızın…

“Bir tebessüm mutlu eder insanı
kesilir ayakları yerden
yükselir göğe başı

Bir sitem ise kahreder insanı
yer yarılır
dibe çeker ayakları

Bir istihza dolu bakış
yani bir ima ise
öldürür insanı…

Ve en kötüsü
insan
-yani karşısındaki-
farkında değildir
belki de farkında olmak arzusu yoktur

Belki -belki de-
aklından bile geçmiyordur
farkında olmak…
(11)

            Bakkala uğramak mecburiyetimdi, kulübemde, masamda yaşama dönmek de;

“Akşamın olduğu yerdeyim(12)
yalnız
sonrası
karanlık…
(13)

            Ertesi gün bayramlık çocuklar gibi değil, denizlik herifler gibi(!) sahile gelmiş, mayolu bir şekilde kafeterya dediğim bölümde oturup gazetemi okumaya, çayımı yudumlamaya çalışırken karşıma birinin oturduğunu hissettim.

Oldum olası gazeteme birinin şu veya bu şekilde ortak olmasından hazzetmezdim(5) ve bu konudaki düşüncem; “Belânın geliyorum!” demeksizin gelmesiydi. Benim de tedbir olarak saygısızlık gibi görünse de gazeteyi katlayıp; “Buyurun, siz okuyun!” deyip vermem, saygısız kişi memnuniyetle; “Teşekkür ederim!” deyip almışsa en kısa zaman içinde yenisini alıp arabamda saklamaktı. Bu kez gazeteyi katladığımda karşımdaki o idi, gülümseyen.

“Dünkü formunuz(4), cüret(4) ve cesaretiniz kaybolmuş galiba. Şansınızı tekrar denemek geçmez mi aklınızdan?”

Bu anı dün akşamdan hissetmiş gibi karalamıştım içimden geçeni, iletmeye gerek görmedim ama;

“Bir enstantane(4), bir cümle, bir söz
değil,
bazen
bir bakış bile anlatır
anlatıverir
tüm söylenmek istenilenleri
geç olmadan...
(14)

            Bitmesini istemeyeceğim günlerin başlangıcında olduğumun farkında değildim, henüz!

            “Affedersiniz hanımefendi! Karşınızda sabrını test edip(5) sakince duracak, size bakacak herhangi birini etkileyecek(5) kadar çok güzel ve çok gençsiniz. Size ulaşmayı düşünmem bile hem haddime değil, hem de hiç hakkım yok, siz ve ben olarak…”

“Yani dünkü selâmlamanız benden etkilenip de verdiğiniz bir selâm değildi?”

            “Henüz ve ilk kez geldiğim bir yerde, üstüm, başım, giyimim görünürken değeri tartışılmayacak genç ve güzel bir bayana sapıklık, sarkıntılık modunda selâm verecek kadar küstah, ahlâksız, cüretkâr ve en önemlileri akılsız ve edepsiz bir insan değilim. Üstelik aklınızdan bu şekilde yanlışlık geçirdiyseniz teessüf ederim(5), sizi tanımamış, bu kabalığımla tanıyamayacak olsam da…”

            “Özür dilerim, yakınlaşmak(5) istediğiniz düşüncesi geçmişti aklımdan!”

            “Affedersiniz tekrar hanımefendi! Hacı, hoca, sofu, softa, hafız falan değilim. Ama bilin ki ‘Selâm, Tanrı kelâmıdır!’ Bu nedenle siz sırtınızı dönüp, denize yönlendiğinizde ben de hemen lâvaboya gidip aynaya baktım, kendimi selâmladım, sizin yerinize, yani selâmımı aldım…”

            “Anladım! Haksızlık etmişim, özür…”

            “Dilemeyin lütfen! Çünkü sizi isteyerek, merakla ve bilgi edinmek için bakıp selâmladım, hadi saklamadığımı farz edin(5), güzel, zeki ve genç olduğunuzun da ilgimi çektiğini tekrarlayarak gücenmezseniz nedenini açıklamak isterim!”

            “Merak ettim, neden?”

“Tekrar edeceğim güzel bayan, lütfen gücenmeyin efendim. Beni etkileyen elinizdeki kitaptı!”

            “Benden değil, elimdeki kitaptan etkilenmişsiniz, tuhaf!”

            “Kitabın adı aklınızda mı?”

            “Beni etkileyen bir konumu olduğu için, bu sabah devre mülkün kütüphanesine hediye ettiğim halde doğal olarak aklımda…”

            “Yani; ‘Senin Adın Kim?’ isimli bir kitap!”

“Dikkatlisiniz! Benim içinse enteresandır, eğer sonundaki işaret; ‘?’ yerine ‘!’ olsaydı!”

“Ne gibi, açıklamanız, açmanız mümkün mü?”

“Kitabın adı; soru işareti yerine ünlem işareti olsaydı, babamın beni tarifi diyebilirdim! ‘Senin Adın; Kim!’ der gibi!”

“Anlamakta zorlanmasam?”

“Peki! Biraz uzun olacak, ama anlatmaya gayret edeyim, sonrasını da sizin ilginizin nedenini öğrenmeye çalışayım…

İki ağabeyden sonra, önce ultrasondaki(4) görüntüler etkilemiş ailemi, kız olmam nedeniyle. Babam; annesinin, annem; kendi annesinin, ağabeylerimden büyüğü karısının Şenay olan ismini Ayşen olarak, ikincisi sevgilisinin Gülay isminin hecelerinin yerini değiştirerek Aygül olmasını istemiş…

Nüfus Dairesine gidinceye kadar ikilemler(15), üçlemler(15) içinde olan babam, oraya ulaştığında Aziz NESİN olmaya(16) karar vermiş; yani ‘Nesin?’ yerine ‘Kimsin?’ demeyi düşünür gibi. Önce yasa çekincesi(1), sonra Nüfus Müdürünün ikazı ile ismimi ‘Kim’ olarak yazdırmış…

Sanırım bu isme Türkiye’de sadece ben sahibim. Yabancılarda bu isim oldukça fazla. Bir Edebiyat Öğretmeni olarak ismimden memnunum, söylemem gerek! Peki, sizi ilgilendiren neydi?”

“Yosma(16), Hiç(16), Dilber(16), Sonol(16), Yeter(16) ve benzeri gibi isimler duymuştum, ama isminize ilk kez rastlıyorum. Peki, kısa olarak romandan da memnun musunuz?”

“Mutlu sonlardan hoşlanırım. ‘Senin Adın Kim?’ güzel bir roman! Peki, neden dikkatinizi çekti sizin?”

“Aynı soruyu bir başka boyutta ben size sorayım, izninizle! Yazarını biliyor musunuz?”

“Yoksa? Sakın?”

“Evet! Dün tarafsız olacağınıza inanarak kitap için fikrinizi öğrenmek için ‘Merhaba!’ demiştim!”

“Ben de ‘Güzelim!’ diye bakıp lâf attığınızı(5) zannedip Âşık Veysel gibi kubarmıştım(17)!”

“Gene de düşüncemde ısrarcıyım. Haddimi biliyorum(18), hakkım olmadığına inancım tam. Ama elimi uzatsam, haddimi aşarak(18) ‘Merhaba, ben Hâkim!’ desem, bu kez isminizi bilmiyormuşum gibi söyleyerek selâmımı cevaplar mısınız?”

“Aslında önceliği size vermemeliydim! Merhaba! Ben Kim!”

“Merhaba! Farz edin ki ismimi söylememiştim. Şımarıklık saymayın lütfen, siz beni ismen bilmezken, bir yazar olarak bana hangi ismi yakıştırırdınız!”

Bir saniye bile düşünmedi Kim, cevapladı;

“Süleyman!”

“Anladığımı zannediyorum, ama bence ‘Abartmayın!’ demek isterim!”

“Valla burada okumayı bitirdiğim ve kütüphaneye bıraktığım roman gerçekten bende ‘Şahane’ diyebileceğim bir etki yarattı. ‘Muhteşem’ demesem bile en az ‘Enfes!’ şeklinde vasıflandırabilirim(5)

Yani hem romandan, hem söylediğiniz için isminizi biliyorum, ama siz bir kere daha tekrarlarsanız memnun olacağım!”

“Tamam! Merhaba Kim Hanım! Ben Hâkim! Eşiniz, arkadaşınız yoksa bilgili, hanımefendi, bir öğretmen olduğunuza inanıyorum, bilgi hazinenizden yararlanmak için…”

“Yani kitabınız elimde olmasaydı, öğretmen olduğumu bilmeseydiniz, bilgili olmam hakkında tereddüdünüz olsaydı…”

“Kim! Bu sözleri duymamış olayım, kavgada bile söylenmez(19) bu sözler…

Bakın bana ezber bozdurdunuz(5)! Daha tanışmadık bile, doğrudan isminizi heceledim, affedersiniz!  Eğer tanışırsak, haddimi, haklarımı, hukukumu bilerek söyleyeceğiniz hiçbir söze ters bir şekilde karşılık vermeyeceğimden emin olun, bilin ki susarım, yani demem o ki kavgada bile söylenmeyecek bir söz benim ağzımdan çıkmayacak. Hele ki; ‘Size çay ya da kahve ısmarlamak istiyorum!’ desem, siz de kavga etmeyecek oluşumuzun göstergesi gibi; ‘Tabii’ deyip kabul ederseniz…”

“Fazla söze gerek yok; ‘Peki! Sade kahve, lütfen!’ diyorum!”

“Memnun oldum, sevindim, hemen!...”

“Kahveyi, biraz yüzelim, ondan sonra dinlenirken içelim, desem?” 

“Sakıncası yok, olur!”

“O halde, hemen! Daha önce denize nasıl giriyordunuz, bilmiyorum, ama beni dinlerseniz, ya da takip ederseniz, denize bedeninizi alıştırarak girin lütfen. Güneşlenmiş sıcak bir bedenle soğuk suyu atlamayın, bu hipotermi(20) denilecek bir yanlışlıkla bedeninize eziyet vermenize neden olabilir…

Ayrıca ‘Her ne sebeple olursa olsun şamandıraları(4) geçmemeye, ayaklarınızın yerden kesildiğini hissettiğiniz andan ötesine kulaç atmamaya ve daima sahile paralel olarak yüzmeye çalışın!’ demek isterim. Size katılmama izin verirseniz, ufacıcık bir espri bazında, ben boğulacak gibi olursam kurtarmaya çalışacağınız ya da cankurtaranlara sesleneceğinize dair söz vermenizi isteyeceğim sizden…

Kafanız şişti değil mi? En iyisi serbest bırakayım sizi, sabırlı ve güzel öğretmenim. Son söz; güzel de olsanız; ‘Belâ geliyorum demez, benim gibi böyle pattadak gelir(21) ve başınıza ekşir!’ gördünüz mü bir kitap başınıza neler açtı, sabrınıza hayranım öğretmenim!”

“Rica edeceğim, kötü cümleler yakışmıyor dilinize, lütfen tekrarlamayın! Ben tariflerinize uygun olarak gidiyorum, sizin de bana katılmanız beni memnun edecek. Yanlış anlaşılma olmayacağından eminim, ola ki boğulacak gibi olursam, beni cankurtaranların değil, sizin kurtarmanızı tercih ederim…”

“Anladım!”

Oysa anlamadım, hem “Beni ele bırakma!” de, hem de bir kahve ikramımı zorlanarak kabullen!

“Hani(4)… Ne hanisi? Âdâbını bil(5), çizmeyi aşma(5)!” Bu iç sesim(1) de ara sıra ayarını kaçırıyordu(5).

“Ey iç ses! Hep doğru ve dürüst olmak zorunda mısın yahu?”

Evet, kıyıya paralel yüzmenin her çeşidini yoruluncaya kadar yaptık. Teklif etmek bir yana içimden geçirmekte zorlandığım; yüzme yarışı, su balesi(1) yapmak gibi soytarılıklar(4) bir kenarda bekledi!

Oldukça yorulmuştuk, bulunduğumuz yerden denizde yürüyüş yaparak ulaştık sahile. Duş alırken;

“Ne bir şey içecek, ne de bir şeyler yiyecek halim var!” deyip giyinirken saatine ve servis arabasına bakması ve de tedirginliği gözümden kaçmadı(5).

“Hayırdır, bir beklentiniz, bir arzunuz mu var?”

“Gerçi birkaç gündür yüzüyorum, ama size uyayım derken, yorulduğumu ancak şimdi hissedebiliyorum. Ne de olsa genç değilim artık! O nedenle dinlenmek için kulübeme gitmeyi geçirdim zihnimden. Bunun için de servisi kaçırmamam gerek!”

“İzninizle gücenme hakkımı kullanabilir miyim?”

“Neden? Ne alâkası var ki hem?”

“Ben burdayım, size değer verdiğim(5) aşikâr olarak ortada. Gizlenmeden saklanmadan söylemek cesaretini yaşıyorum. Arabam var, biliyor olmalısınız. ‘Beni götür!’ demek yerine evinize servisle gideceksiniz, öyle mi?”

“Zahmet olmasın diye düşünmüştüm!”

 “Aklımdan geçen size ait özel nedenler olabileceği düşüncesiyle bugün için düşüncenize saygı gösteriyorum. Ama yarınlar için eğer benim neşeli görünmemi istiyorsanız, sizi getirip götürmem için bana izin vermenizin mutluluk olacağını söylemek isterim, hem bunu asla şımarıklık olarak kabul etmeyin, bir centilmenlik gösterisi kabul edin, lütfen!”

“Düşüneceğim!”

“O halde dinlendikten sonra servise yetişemezseniz, şu benim telefon numaram; ‘Gel!’ derseniz ‘Kışlada Bahar(22)’ gibi olduğunuz yere yetişmeye çalışırım!”

“Anladım, memnun da olurum, ama gereksiz!”

Akşam kendiliğinden oldu, görünmedi ve ben öksüz sandım(23) kendimi, su bile içerken! Sabahlar da kendiliğinden olmuyordu, o haleti ruhiyeyi(1) yaşarken.

“Haleti ruhiye? Kısaca; anında etkilenmek desene sen şuna!” Doğrucu iç ses, “Umarım onun yanındayken de kendi kendine sessizliği bozmaya kalkışmazsın, inşallah!”

“Bildiğim, bilmediğim!(24)demiş filozof. Ben bilmediğimi bilmediğimin bile farkında değildim. Bir bakıma; “Cehl-i mürekkep(25)tarifindeki gibi. Tepki görmemiştim ki, etkilendiğimi iddia etsem, sadece; Kim! Ama kim? Sarı Çizmeli Öğretmen Hanım; Kim! Elde var; sıfıra sıfır(26)! Bunun anlamı da; münasip bir şekilde avucunu yalamak(5), ses-seda olmadığına göre de pılıyı-pırtıyı toplayıp(5); yol göründü, evime dönerim(27) türküsü ile zaman tüketmeksizin geriye dönmek.

Gerçekten yitirmenin anlamını bu kadar çabuk hazmetmeye nasıl gayret edebiliyordum ki? Sahildeydim, hüzün zaman zaman değil, devamlı olarak deli dalgalarla geliyordu(28).

“Hep böyle midir yalnızlık;
kendini bilmez
mağrur
kibirli
ve emin?..
(29)

Zaman geçme tereddüdü yaşamamalıydı. Kimdi? Kimliğini belli etmeksizin kaybolmuştu. Güneş gizlemişti kendini. Dalgalar sessizliğe bürünmüştü. Bir el dokundu omzuma, Fuzuli geçti aklımın uç noktalarından; “Sen geldin ya, güneş doğdu sandım! (30) demek ister gibi.

“Merhaba Hâkim Bey! Bu ne surat? Gerçi Karadeniz’e uzak bir yerlerdeyiz, ama gemileriniz mi battı sanki?”

“Değer verdiğimi bil, demiştim. İtiraf ediyorum, saklamaksızın itiraf ediyorum, etkilendim de. Ve sabahtan beri sizi bir daha göremeyecek olmanın endişesi içindeydim. Şimdi aydınlandı dünyam, teşekkür ederim!”

“Kitap almaya çıkmıştım, aradığımı bulmak, vaktimi aldı biraz. Yoksa vedalaşmadan ayrılmayı nasıl beklersiniz ki benden? Hah! Servis geldi, eve gidip biraz dinleneyim, biraz terledim, bir duş alayım, öteki servisle de dönmeye çalışırım.”

“Demek ki benim neşelenmemi istemiyorsunuz, sizi arabamla getirip-götürmeyi istediğimi, bunun da beni neşelendireceğini söylemiştim. Unutmuş olamazsınız. Öğle geçti, titizsiniz gibi bir kanaat var içimde, sokakta, lokantada kendi başınıza bir şeyler yiyebildiğiniz geçmiyor içimden. Sizi evinize götüreyim…

Rahmetli annem; ‘Güzellik Uykusu(1)’ derdi, beni de kendine katılmam için çok zaman mecbur ederdi. Gerçi sizin böyle bir uykuya ihtiyacınız yok. Sırası gelmişken öncelerimde bir sözümü ertelemeksizin tekrar edeyim. İltifat değil, gerçeğin ifadesi, genç, güzel ve iyi bir öğretmen, örnek alınacak bir hanımefendisiniz…”

“İç ses söz ve davranışlarıma karışma lütfen!”

Dinler mi? Dinlemez tabi, ağzını doldurarak, ama kısaca bitirir sözlerini;

“Yağcılığınıza da diyecek yok yani! Bu kadarı yetsin, şimdilik!”

“Sizi kulübenize götürmekten memnuniyet duyarım. Çekinirseniz, arka koltuğa oturmanıza gücenmem. Her ne kadar görünüşüm kibar ve centilmen şeklinde olsa da içten pazarlıklı bir yamyam olduğumdan, genç ve güzel hatta ismi Kim olan bir bayanı kaçırmak gibi güzel bir huyum vardır…”

“Ay! Pek korktum!”

“İkinci ihtimal; kaçırma konusunda başarılı olamazsam, hani meselâ…”

“Evet! Dinliyorum efendim!”

“Yanlış hanımefendi, ‘Yamyam!’ diyecektiniz. Hani meselâ kulübenizin yerini, adresinizi öğrenmemi istemiyorsanız, güvenliğiniz nedeniyle büronun olduğu veya herhangi bir yerde ‘Dur!’ dersiniz, siz yolunuza, ben yoluma, evli evine, köylü köyüne…”

“Fazla kitap okuyorsunuz diyecek gibiyim, ama siz kitap yazıyorsunuz, bu da gezmek, dolaşmak, incelemek şeklinde bir ihtiyaç.  Evim 11 AE 0505(31), cep telefon numaram da şöyle; zeki bir yazar olarak aklınızda tutacağınızdan eminim.”

“Demek oluyor ki iltifatlar karşılıksız olmuyormuş, tıpkı gerçekler gibi, benim kulübemin numarası da 11 EK 3509(31)

Evlerimiz yakın yani. Bir de övünme hakkımı kullanabilir miyim? İyi yemek yaptığım inancındayım. Siz duş yapıp dinlenin. Ben de eğer vejetaryen(2) değilseniz, size yemek hazırlayayım. Parmaklarınızın öğretmen olarak sizin için gerekli olduğunu biliyorum, ama gene de parmaklarınıza hâkim olun, demek isterim!..”

“Hişt! İç ses! Hıştınma(5)! Saydırma(5) bana!”

“Bu gece o kadar kap-kacakla kapınızda olmak yerine, sizi misafir etmek istesem…”

“Neden olmasın, doğal olarak kabul!”

“Peki, şımarıklık modunda görünse de sabah kahvaltısı için de söz vermenizi dilesem?”

“Erken değil mi?”

“Yarına senedim mi var? Hem bir ara, size hiç de yakışmayan ‘Genç değilim!’ diye bir söz çıktı ağzınızdan. O zaman ben de hocaya gideyim; ‘Vakit geçirmeden, er kişi niyetine de, bitsin hiçbir işe yaramayan bu ömür!’ diyeyim!”

“Görüyorum, ilerleme var! Haydi hayırlısı!”

Bir süreliğine iç sese kilit vurdum. Bence bu gerekliydi.

“Tamam! Kabul! İddialaşmayacağım! Bugün sizin saçmalama gününüz olsa gerek! Ben de size gelmeyip yarın dokuza kadar susma ve gücenme haklarımı kullanacağım. Size söz yetiştireyim, derken servisi kaçırdım, söz vermiştiniz, götürmeniz mümkün mü beyefen…?”

“Yam…”

“O kelimeyi tamamlar veya tekrarlarsanız, öncelikle şimdiki yemeği, sonra sabah dokuzu ve sabah kahvaltısını ve en sonra da Kim’i, yani beni unutun!”

“Hak ettim, haklısınız. Sustum! Devamı olmayacak. Buyurun Kim Hanım! Sadece küsme, susma haklarınızı size ikram etmeyi düşündüğüm yemek sonuna kadar erteleseniz!”

“Ona da peki! Teşekkür ederim Hâkim Bey!”

Eve ulaşıncaya kadar suskunduk, o durgun, belki de dargın, ben fermuarı çekilmiş, ağzı kilitli, bağlı…

Allah’a şükür, yemekte herhangi bir şekilde kırgınlık yaşamadık, iltifatlarını kabullendim, parmaklarını zapt etmek gibi bir gayreti de olmadı. Netice itibariyle, her ne kadar derin profesörler “I-ıh” deseler de ekmeksiz, yan yana, patlıcanlı, domates soslu, arpa şehriyeli biftek, cacık ve sonrasına da karpuz ikram ettim. Su; asaleti(4) ile yemeğin baş tacı idi.

Espri hazırdı;

“Yedik içtik, afiyet olsun, Hâkim sofrayı da kaldırsın, bulaşıkları da yıkasın!”

“Sizi götüreyim mi, yoksa ‘Bana doyum olmaz!’ üşengeçliği(4) ve övünmesiyle kapıdan mı yolcu edeyim!”

“Gereksiz, midemdeki bu kadar ağırlığı tek başıma taşıyabilirim! Belki yolu uzatabilirim de!”

“Destek vermemi ister misin?”

“Özür dilerim! Gerçekten sade, temiz, gösterişli ve lezzetli yemeğin hoşuma gitti. Ama sofrayı da öyle bıraktığım için mahcubum. Ayrıca kahveyi yarına ertelemen de iyi oldu!”

“Yoktu ki! Mecburen yarına sarkıttım!”

“Dert etme, yemek sonrası için başarılar, Allah rahatlık versin!”

“Sana da öğretmenim!”

Görevimi yapıp, sabahı uyuyarak beklememe değdi. Telefon, giyinip çıkmam 3-5 saniye içine sığdı.

“Özür dilerim. Yüzelim mi? Yoksa dereden, tepeden mi(5), içime sinmese(5) de siyasetten, güncelden mi, ufak bilgi kırıntılarımı sabote etmeksizin(5), inansak da, inanmasak da dinden-imandan, namazdan-niyazdan mı, yoksa genelde hayatın akışında gereklilik olan sevgiden, aşktan mı konuşalım isterseniz?”

“Bence önce yüzelim, asaletinden şüphe edilmeyecek bu mavilikte. Sonra her türlü konuyu kapsayan öykülerden, romanlardan, şiirlerden, musikiden, doğadan bahsetmekten daha güzel bir konumuz olacağını düşünemiyorum.”

Yüzdük, bitmesin istercesine, ancak bir gün önceki gibi yorulmaksızın, deniz yeni gelenlerle boğulmak için kendini hazırlarken çıktık…

“Sizin kaleminiz, eh benim de Edebiyat Öğretmeni olarak az-biraz da olsa mürekkep yalamışlığım(5) var. Övünmeyi serbest bırakarak başlasak, ne dersiniz?”

“Aklınızdan geçenleri ikinci aşamada dile getirmek üzere kendimi hazırlamıştım. Size düzeltme imkânı bırakmaksızın söylemeliyim ki, ‘Abdala malûm olurmuş!(32)’, ötekini varsaymak(5) da içimden geçer; ‘Aklımdan geçeni benden önce siz söylediniz, demek ki siz benden daha çok yaşayacaksınız!’ gibi…”

“Bazı sözler saçmalık, ‘Uzun yaşamak’ gibi ancak gerçekten ülkemizde ‘Aptal(32)’ ile ‘Abdal(32)’ arasındaki farkı ayıramayan, ‘Bilâkis!’ demesi gerekirken ‘Bilhassa!’ diyen parantez içinde söylemek istiyorum, benim ciddiyetime inanmaları gereken, o kadar çok cahil var ki?”

“İşte ben bazı çalışmalarımda benzer yanlışlıklara dikkat çekmek istiyorum. Önce yanlış yapıp sonra düzeltilmişini özetliyorum eser sonunda. Mutlaka sizin de ilgi alanınızdadır, örneğin ‘Eşek hoşaftan ne anlar?’ değil, ‘Eşek hoş lâftan ne anlar!’ ya da ‘Su küçüğün, söz büyüğün!’ değil, ‘Sus küçüğün, söz büyüğün!’ gibi. Ya da Münakasa (İndirim), Münakaşa (Tartışma), Sıla (Özlem), Sila (Depo) gibi…”

“Örnekleri çoğaltmak mümkün! Aslında güzel Türkçemizin bize yetmesi gerekirken özellikle bazı zümreler(2) tarafından içine sokuşturulan Arapça, Farsça, hatta başka lisanlara ait kelimelerle Türkçemiz yozlaştırılıp(5) kendinden uzaklaştırılıyor, hatta katlediliyor iddiasında bile bulunabilirim!”

“Size nasıl hak vermem ki hocam?”

“Ve ayıpladım sizi ilk yanlışınız için, ben hoca değil, sanatkârın seslendirdiği gibi; ‘Aydın, çağdaş bir öğretmen, Türk kadınıyım!(33) Bu yaşta sizi ‘Tek ayağınızı kaldırın!’ deyip öğrencim gibi cezalandıramayacağıma göre, eğer kabul etmek istemezseniz, zorlamam da mümkün değil, ‘Bir kahve alacağım olsun!’ demek isterim!”

“Kabul öğretmenim! Ama azıcık şımarmama ‘Erken!’ demeyip izin verseniz, iltifat etmek yerine, üç-beş dakika içine sığmış gibi görünse de, gerçeği söylemeye zorlasam kendimi, size kahve yerine yarın sabah kahvaltısı ikram etmek istediğimi söylesem?”

“Bunun anlamı ne, ya da maksadınız ne sizin? Hem aldığım kitabı merak etmiyor musunuz?”

“Herhalde aklı bir karış havada çakal(4) lise öğrencileri gibi; ‘Hadi bize gidelim de sana pul koleksiyonumu göstereyim Siz de bana aldığınız kitabı gösterirsiniz!’ demek istediğim gibi bir teklif yaptığımı düşünmezsiniz. Amacım; daha önce esinlendiğim ‘Kim?’ olarak soru şeklindeki dizelerimi size aitmiş gibi ironi(34), teşbih(34), mecaz(34), kinaye(34) ne ad verildiğini unuttuğum bir şekilde okumak istememdir…

Deniz varken havuz başında, ya da bilmediğim bu mekânda göz zevkinizin hırpalanmasına(5) izin veremem. Buraya ilk kez tarif üzerine geldiğimi söylemiştim. Bu nedenle bildiğimden değil, ama sorup öğrenir, internetten araştırırım...

Denizin ayaklarımızın altında olacağı, güneşin ıstırap vermeye meylinin olmayacağı, püfür püfür esen bir esintinin, iyot ve ozon karışımını birlikte soluyacağımız sizi de şair olmaya zorlayacağı bir düzlemde size sadece sizce isteneceklerle düzenlenecek bir masada kahvaltı ısmarlamak beni sevindirecek. İsterim ki aynı sevinci siz de yaşayın. Yeter ki zamanı belirleyin!”

“Abarttığınızın farkında mısınız?”

“Yaşadığımın bir rüya olduğunu, uyanınca sona ereceğini biliyorum. İsteğim sadece uyanmaksızın o rüyanın süresini uzatmak. Belki ‘Eserlerim’ dediklerimde abartı olabilir, ama henüz tanışıp, merhaba dediğim güzel bir öğretmene gerçek/ler dışında bir söz söylememin ne karşımdaki öğretmenimi memnun edeceğini, ne de beni mutlandıracağını aklımdan geçiremiyorum!”

“Şiirden bahsedecektik hani, konu nerelere döndü, farkında mısınız?”

“Saygıdeğer öğretmenim, başlangıcı özellikle ‘Evet!’ demeniz dileğiyle öyle yaptım. Bilgisayarımda bir kısım birikintiler var, sizin olmasını, sahiplenmenizi arzulayacağım. Ama bu sabah makineyi getirmeyi unuttum. Eğer izin verirseniz, onları sizin için daha sonra bana vereceğiniz fırsatla yani ‘Eserlerim’ dediklerimi size okumak isterim…

Ama farkındayım ki ben bir öcü, fırsat düşkünü(1), yamyam olmasam da, çekinilmesi gereken bir yaratık olsam gerek ki, bir ‘Evet!’ demeyi esirgediğiniz gibi, sizin olmasını dilediklerimi de elinizin tersiyle iteklersiniz! Rüyaların anında bitebileceği geçti aklımdan. Gerçekleşeceğini düşünmek hayal, bitmesi doğal(35)! Gücenik değilim! Muhtemelen haddimi bilmeksizin erken ve aceleci davrandım...

Sanırım daha vaktim var. Şansımı tekrar denemek isteyeceğim. Aklınızın bir kenarına saklayın beni. İnanın ki size zahmet vermem. Ağzımı bile açmaksızın uslu uslu dururum! Bu arada içimden geçen, sırf bana bir jest yapmak için benim kitaplarımdan birini edindiğinizi düşünüyorum. Sormayacağım, nasıl olsa imzalatacağınıza inanıyorum. Ama bağışlamanız dileğiyle, adresinizi verirseniz, size kitaplarımdan bir takımını, hepsini ayrı ayrı imzalamış olarak takdim etmek isterim.”

“Anladım! Ama merak içinde bıraktınız beni! Arabanız var, makinenizi alıp gelseniz de vadettiğiniz duygularla gönlüm, beynim, bilgi haznem, dağarcığım(4) doymayacak olsa da doymayı hissetse!”

“Size bir şeyleri sunmak beni mutlu edecek, hemen!”

Biz amacına ulaşmak isteyen sinsi erkeklerin en büyük yaklaşma, yakınlaşma hareketlerinden biri “Duygu Sömürüsü(1)” yapmaktı. Bunu birkaç öykümde özenle kullanmıştım. Peki, şimdi de yapmamın bir sakıncası var mıydı? Yoktu, tabii; kısacık bir “Ah!” yerinde sekme…

Kramp(4); inandırıcı olmazdı, kırık-çıkık ihanet, o halde hafif bir incinme hareketi yeterli olabilirdi.

Yerimde doğrulurken, elimden cep telefonum düştü(!), kısa bir “Ah!” çekmeyi unutmaksızın yıkılır gibi olurken, gözlerim kaydı(5), masaya ancak tutunarak düşmekten kurtardım kendimi!

“Ne oldu?”

“Çok zaman olduğu gibi diz kapağımdaki kıkırdak doku, şu menüsküs(2) olayından kurtaramadım kendimi. Merak edilecek bir şey yok! Birkaç saate kadar kendime gelirim! İsterseniz bu makineyi getirmeyi yarına erteleyelim. Ya da araba kullanabiliyorsanız, beni kulübeme götürün, ancak arabaya kadar bana destek verme mecburiyeti yaşayacaksınız, size yük olmak istemem!”

“Mecburiyet ne demek, hem meraklar mecburiyetlerden önce gelir, üstelik bir insanın bana ihtiyaç duymasından ve ona yardımcı olmaktan onur duyarım!”

Birkaç parça halinde olan telefonumu topladı, havlusunu, eşyalarını toplayıp çantasına sığıştırdı, çantasını omzuna astı, sol kolunu belime doladı, sağ koltuğumun altına sığındı sanki. Arabanın başına geldiğimde, “Dürüst olmaya” karar verdim!

“Olmadı, vallahi hak etmedim öğretmenim! Egomu tatmin için duygularınızı kullandım. Özür dilerim!”

“Bir öğretmen olarak güzel bir huyum vardır; içten pazarlıklı olanları anında keşfetmek, gibi. Size inanmadım, ama uymayı da arzuladım, sizi öğrenmek istedim çünkü. Ele-güne karşı(1) ayıp olmasın. Sizi yan koltuğa oturtturayım, ister sağlık merkezine, ister şehre doktora götüreyim. Sonra da artık çay bisküvi ile mi, şehre götürüp tarifinizdeki gibi sabah kahvaltısı yerine öğle yemeği mi ısmarlarsınız, o size kalmış! Doğal olarak açıklamalarınızı ve bana harcamayı düşündüğünüz şiirlerinizi sahiplenmek de arzum!”

“Genç ve güzel olmanız yanında zeki ve akıllısınız da!”

“Şüpheniz mi vardı beyefendi? Hem sarışın değilim(36), hem de yıllarca öğretmen olarak çocuk yetiştirdim. Buna bugünlere kadar siz ve sizin gibi olan meslektaşlarım, çevremdekiler dâhil, gönlümün sultanını(1) bulmak gibi bir çabam olmaksızın. Bilmem anlatabildim mi?..

Ben, biz kadınlar istemezsek asla kandırılmayız. Bizi kandırmanız biz öyle görünmek için rıza gösterirsek sizin için ancak o zaman şanstır! Tıpkı benim o şansı size yarattığım gibi! Hadi artık yerinize oturun, sade bir şekilde değil, ama ahlayarak, puflayarak!”

“Yola geldim mi öğretmenim?”

“Gibi! Uslu ol ve sus, öğrenci!”

“Olur Öğretmenim! Sanırım bugün zırvalama günümdü, farz edin ki o hakkımı kullandım. Tekrarı olmayacak, söz veriyorum, dürüstlükten ayrıldığımı hissettiğiniz anda haddimi bildirin ve sırtınızı dönün ki ben de dünya nimetlerinden birinden mahrum kalmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğrenmiş olayım!”

“Acele bir karar değil mi? İki kişinin yaşaması gerekeni, tek kişinin yüklenmeye çalışması hem haksızlık, hem de bencillik değil mi, üstelik kısacık bir süre içine sığmış gibi?”

“Tahammül sınırlarınızı zorlamayacağım, hiçbir şeyim yok, rahatsızlık gibi. Bu nedenle revire, sağlık ocağına, hastaneye falan gitmemize gerek yok! Size izin verirseniz tost vb. bir şeyler hazırlayayım, öğle için. Ya da lokantaya gidelim, demek içimden geçmiyor…

Akşam serinliğinde lokantada olmak daha iyi olur, diye düşünmekteyim. Ve aradaki süre içinde bana ait “Kim” leri sergilemeye çalışayım, istediklerinizi flash bellek’e(1) kopya etmek konusunda izinlisiniz. Çünkü onlar bundan sonra tamamen size ait olacak ve benim hafızamdan sileceksiniz!”

“Yok daha neler?”

“Duymamış olayım! Hatta özel birinin ilk dizesini hemen verivereyim sana. Tamamını şu anda hatırlayamıyorum;

Yalnız senin için öğrenen sevmeyi,
Yalnız senin için çarpan şu yüreği,
Yalnız senin için geçiren süreyi

unuttun mu yoksa, kim?(37)

Siz çok özel bir insansınız ve benim için, sizden önce size ait olanların tümünü sahiplenmenizi istiyorum. Şu birkaç gün içinde gerçekten ‘Dünyama hoş geldiniz!’ dememi hak eden birisiniz. Benimse, öncelikle haddimi bilmem gerek, sonra da hak ettiğime inanmam gerek!”

“Maalesef benim sizin gibi bir yeteneğim yok! Ama değerli bir şairin ‘Kimsesizlik’ şiirinden tek bir dize (ç)alıntı fısıldayabilirim;

‘Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım…(38)şeklinde.”

“Ve ben de ekleyebilirim;

‘Biri bana “Su yok!” desin de…(38)diyerek”.

“Kendi şiirinizi ezberinizde tutamıyorsunuz, ama hazineniz ve hazneniz dolu!”

“Teveccühünüz(4) efendim, neyse başınızı fazla miktarda şişirmeyeyim!”

Bir şey daha eklemek istedi, vazgeçti sanki, sonra kulübemi öğrendi, çantasını bırakıp arabamı park edip, plajdaki gibi ellerini belime dolayıp, başını eğdi ve sözüm ona yardım ederken emretti;

“Sekmeyi unutma!”

Beni kulübeye bıraktıktan sonra, arabayı uygun bir şekilde park etti, çantasını alıp yanıma geldi, bu arada ben de sekerek masanın örtüsünü yaydım, her ihtimale karşı duyulacak şekilde ahlayıp puflayarak elektrik bağlantısını tamamlamaya çalışıp bilgisayarı hazırlayıp açtım.

O kısa zaman içine sığışıverdi dizeler “Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri(39)” arzusuyla yüklenmiş olarak;

“Sen gelince durur zaman
bir koku kaplar dört yanını çevremin
bu; senin kokundur.

Sen gelince durur,
yerinde sayar zaman
sesin çınlar ortamda
gözlerin yayılır gönlüme.

Bilirim;
sütün ak,
gecelerin kara,
ayrılığın al olduğunu
sen gelince.

Sensizlikte
şahlanır köşe bucak
katıksız katkısız sofra
yalan yalın dünya

Ve
sen gelince
sensizliğin ne olduğunu
bir kez daha anlarım.
(40)

Önceliğim bir dizesini hatırlayabildiğim, “Onun olsun” istediğim şiiri servis yapmaktı, tek farkla, onun olması dileğime ek olarak önce virgülleri kaldırdım, “kim?” kelimelerinin baş harflerini büyük harfle “Kim!” yaparak;

“Yalnız senin için öğrenen sevmeyi,                        
Yalnız senin için çarpan şu yüreği,
Yalnız senin için geçiren süreyi                                

unuttun mu yoksa, kim?                    

Özleme dayanmayı coşkuyla bilen,
Ağlarken yüreği, kendisi hep gülen,
Izdırabını tebessüm edip silen

unuttun mu yoksa, kim?

Karanlıklardan doğduran tek güneşi,
Susuzken bile söndüren kor ateşi,
Aydınlığa mutluluk yaratan kişi

unuttun mu yoksa, kim?

Dünyaya senin için erkence gelen,
Sen gelince dünyaya, sana ilk gülen,
Seni yaşayıp, yalnızca seni bilen

unuttun mu yoksa, kim?

Bir ömrü karşılıksız sana adayan,
Tek gücü, tek bir kelime olan; “Dayan!”
Cismini esirgemeyip de budayan

unuttun mu yoksa, kim?

Gözlerine mil çekilse bile gören,
Yalnız sana tomurcuk gülleri deren,
Cefaya yalnız da olsa göğüs geren

unuttun mu yoksa, kim?

Yaşasa da sıkıntılar, eza, cefa,
Aradığı tek şeydir gönlünde vefa,
Yanında, yalnız seninle uman sefa

unuttun mu yoksa, kim?

Granitten set yapılsa da önüne,
Barikatlar kurulsa da her yönüne,
Çare arayıp bulan, sensiz ölüme

                       unuttun mu yoksa, kim?

Diğerleri aynı minvalde takip etti birbirini, önceliği yüzümü karartarak birine verdim;

“Bir sevgi istiyorum;
Yüzümü güldürecek,
Gönlümü aydınlatacak
Bana nefes aldıracak...

Kararmayan, karartmayan,
Bunaltmayan, üzmeyen,
Çıldırtmayan, yıldırtmayan
Bir sevgi istiyorum.

Bir sevgi istiyorum;
Açsam doyuracak,
Susuzsam su verecek
Uykusuzsam göğsünde uyutacak,
Uzatınca tutacak elimi...

Ayrılmayan, ayırmayan,
Kayırılmayan, kayırmayan,
Darılmayan, dargın olmayan
Göremezsem gören,
Duyamazsam duyan,
Geceme güneş,
Kışıma bahar olacak
Bir sevgi istiyorum.

Bir sevgi istiyorum;
Su-ateş-toprak-hava dörtgeninde
Ben edecek beni,
Ben olacak bana,
Beni verecek bana...
(41)

“Doğmamak elinde değildir canlıların
ama yaşamak haktır,
Kimsenin, diğer bir kimsenin yaşamını
kısıtlaması mümkün değildir

De…
Kimdir bu gözleriyle
Azrail’im olma çabasındaki peki?
(42)

            “Geleceğim, ama yorgun hissediyorum kendimi, dinleneyim, sen de biraz dinlen istersen, sonra maharetlerini(2), marifetlerini(2), dizelerini senin sesinden duymam için bana vakit ayır lütfen. Ama önce denizi üleşelim, sonra sen benim misafirim ol, balkonda…”

“Yemek yemeyecek misin, peki?”

“Tamam, ufak bir makine var, tostla doymaz mısın?”

“Seninle olup da, senin yaptığın şeyle doyunmamam(3) mümkün mü? Arkadaşın olayım mı evine kadar?”

“Yoo! Yolu biliyorum! Dediğim gibi sen de yat, dinlen! Karşıma uykulu uykulu çıkma, öğretmen olarak elimdeki kozları(4) hatırlatmama gerek yok, değil mi öğrenci? Telefon ederim!”

“Anladım öğretmenim!”

İnsanların en çok kızdığı ya da kızacağı şeylerden biri ne kadar süreceği belli olmayan güzellik uykuları sırasında rahatsız edilmeleri olsa gerek! Bu nedenle rahatsız etmemeye karar verdim, kendisini.

İnsan mutlu olunca, daha doğrusu tek taraflı olarak, karşıyı bilip hissedemeksizin mutlu olduğunu zannedince geçen zamanın farkında olmuyordu, özellikle nankörlük(4) yüklü ise. Evet, beraber tost yiyorduk, sandviçler köreltiyordu nefsimizi(5), ama o tek akşam yemeği dışında başka bir söz ve başka bir konukseverlik gösterememiştim. Hatta şöyle ki; kafeteryada kendi içip yediklerinin bedelini inatla kendi hesabı üzerine yazdırmakta direniyordu.

Birkaç gün kalmıştı, siteyi terk etmemize. Cesaretimi topladım, kafeteryada;

“Ta ilk günden kalan bir kahvaltı davetim vardı, cevaplamadığın. Şimdi ısrarcıyım, şurada birkaç günümüz kaldı, belki de ayrılınca beni unutacağınız, ama benim sizi kesinlikle unutamayacağım. Dileğim, bu isteği yinelemek. Gelin beni yalvartmayın. Tatlı bir hatıra kalsın. Belki o arada geleceğimle ilgili bir sırrı fısıldayabilirim sana, sürpriz olarak!”

“Merak ederim, şimdi söyleyin!”

“Yarın sabah için söz verin, peki, hemen!”

“Söz veriyorum!”

“Benim zaten izin almam gerekti, bir öykü, belki de uzarsa bir roman için ciddi olarak isminizi kullanmak isteyeceğim, öncelikle. Kurgulamadım(5), şekillendirmedim henüz. Ama bunu gerçekleştirmek arzum, doğal olarak izin verirseniz!”

“Ne demek bir eserinizde yer almak ve sonra o eseri isminizle, imzanızla sahiplenmek herkese nasip olur mu ki?”

“Evet, bu konuda da tereddüdüm var, adresinizi hâlâ bilmiyorum ve yazar, yazabilirsem, romanı da imzalayıp size ulaştırmam zor!”

“İsterseniz, bu sitemleri bir kenara koyun! Yarın yeni bir gün olsun, neşeli, huzurlu ve samimi bir kahvaltıyı üleşelim…”

“Yarın sabahı şimdiden beklemeye başladım bile…”

Bugün deniz daha bir değişik tatta mıydı ne, yoksa bana mı öyle geliyordu? Ne oluyordu bana yahu? Bu öğretmene aşırı düşkünlüğümün nedeni neydi? Hangi yaştan sonra azanı teneşir paklardı(4) yahu? Yoksa ben o yaşlarda mıydım?

Düşünmek insanı yoruyordu gerçekten, şair gibi; “en ağır işçi(43) olmasam da.

Alışkanlığım olmasa da bir kadeh bir şeyler iyi giderdi! Ama kim gidecekti ki kantine? En iyisi duygularımı sıralamaya çalışmalıydım, içimden geçenleri kâğıtlara dökmek için zorlanacak gibi görünsem de.

Yaşadığım sevgi miydi, aşk diye hemen adlandırmamın mümkün olamayacağı; gönül kimi severse…(44)modunda.  Yoksa o arabesk şarkının eşliğinde; “Kim Bilir?(45)diye mi düşünmeye başlamalıydım?

“İnsanın doğasında
mutluluğu dilemek varsa eğer
Mutlu olabilir
bir deniz kenarında
bir çölde, bir vaha kenarında da

ama eğer sevgi yoksa
doğanın yanında
yaşadığı sadece seraptır,
gördüğü değil.
(46)

“Gülen gözlerinden,
huzur dolu nefesinden,
ben kokan senden
vazgeçmem, vazgeçemem asla.

Ağzımda tat,
gözümde fer,
kulağımda ses,
gönlümde arzu
vazgeçmem, vazgeçemem asla.

Ne ilk günün heyecanından,
ne son demin ürküntüsünden
vazgeçmem vazgeçemem asla!
(47)

“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.

Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.
(48)

Sabah ezanını fırsat bilip kavga eden köpeklerin sesleri ile uyandım, gece boyu nasıl bir gönül yorgunluğu içinde kaldıysam, her ne kadar yolculuklarımda kullandığım bir deyim olsa da bir kere bile çiçek toplamaya(49)(!) kalkmamıştım.

Sen bir garip çingenesin, gümüş zurna neyine(50)? örneği, bu yaşa kadar bilmediğin, anlamadığın, yaşamadığın bir şeyi, yaşın ne, başın ne ki “sevgi” olarak zihninden geçirmeye çalışmana, ne demeli ki? (“Utan!” fiili iç ses nedeniyle gizlendi!) Bir öğretmene duygusal olarak yakınlaştığını hissetmek bu yaşta nasıl bir duygudur ki? (“Genç ve güzel” demek sehven(4) unutuldu!)

Ben kendimi onu hayal ederek kendimle sorgulamaya çalışırken bir taraftan da saatin dokuza ulaşmasını gözlüyordum. Dokuza çeyrek kala telefon çaldığında doğrusu heyecanlandım, yalan söylemek bana yakışmazdı.

“Özür dilerim…”

“Hayırdır! Ne oldu?”

“Üşütmüşüm! Ancak kendime gelebildim. Merak edilecek bir şeyim yok! Ancak kasıt(4) arama, sabah kahvaltısı için özrümü kabul et, lütfen! Kahvaltı suya düştü, demem mümkün!”

“Suyu da inek içti, tabii! Kıpırdama, kapıyı açık bırak, hemen geliyorum!”

Sırtımda taşımıyordum ki! Alet-edevat kutum(1), her derde deva gibi ecza çantam(1) yanımdaydı. Tansiyon aleti, termometre, yara bandı ve gerekebilecek diğer eklentiler, hatta ablamın imalâtı tarhana ve erişteyi de aldım yanıma. Kapım-bacam açık kalmış, önemli miydi, koşarak gecikmemek için çabamda?

Yatak-yorgan-döşek yatıyordu(4), odada müthiş bir sarımsak-sirke kokusu vardı. Üstünde pike olmasına karşın yarı çıplaktı galiba. Ayrıca tüm pencereler açık, perdeler cereyanla savruluyor ve klima hâlâ çalışır vaziyetteydi!

“Doğru cevap vereceğinden emin olsam?”

“Neymiş o soru bakayım?”

“Bütün gece pencereler ve klima açık, üstelik böyle yarı çıplak yattın, sonra da sarımsak-sirke ve aspirin karışımından kocakarı ilâcı(51) olarak medet umdun(5) değil mi?”

“Dün gece genç ve güzeldim, bugün kocakarı, öyle mi? Defol istersen!”

“Lâfı tersinden anlamana içimden de olsa kinayeli(4) bir şekilde ‘Bravo!’ demek geçiyor. Şimdi tansiyonuna ve ateşine bakacağım…

Hemen duş al, şu sirke kokusundan kurtul. Ben dışarıda olacağım, Duşunu alıp üstüne bir şeyler aldıktan sonra haber et, hiçbir şekilde itiraz dinlemiyorum, hastaneye gideceğiz hemen!”

“Abartmakta üstüne yok, biraz istirahat etsem geçecek, sanırım!”

“Doktor görsün, ondan sonra sana ninni de söylerim, çorba da yaparım, hatta sana uygun şarkılar bile söylerim, eğer sesime tahammül edebilirsen. Örneğin; ‘Kim arar seni, kim arar(52) ya da İçimde kim vardır, bir bilebilsen(53) gibi.”

“Gerçek mi, şimdi mi aklından geçti, yoksa araştırıp buldun da, aklında mı sakladın!”

“Çorbayı yapmayı mı?”

“Sormadım say!”

“Hemen de gücenirmiş benim sevgili öğretmenim! Şimdi aklımdan geçti, oldu mu; bağışlayabilecek misin, basit, kaba, anlamsız ve yavan bir şaka idi. Üstelik kocakarı olmayan, gerçekten genç ve güzel, bana bu kadar zamandır tahammül eden öğretmenime yemin ederek söylemek isterim ki, çorbada yaparım…

Hatta istersen, tahammül sınırlarını benim için genişletebilirsen başında bir hemşire gibi durabilirim de. Biliyorsun; kimi yanında bulmak istiyorsan, onu önce içinde bulmalısın(54)! Söz bana ait değil, aklımda kalan! Ama kimi kelimesini Kim’i olarak düşünebilirsen bu beni mutlu edecek…

Hadi öğretmenim, nazlanmak size yakışmıyor, sırtımı dönüyor, gözlerimi kapatıyor ve balkona çıkıyorum!”

“Gerek yok ki, ben beni denizde gördüğün gibiyim!”

“Orası deniz, burası evin, çekinebilirsin, mahremiyetin(4) var!”

“Bir telefonla merak edip koşarak gelen iyi bir insandan ne çekincem(4) olabilir ki?”

“İnsanoğlu çiğ süt emmiş, kendini nimetten sayan biri olarak beni dinle, yanında ola ki güvendiğin biri gibi ben de olsam, tedbiri elden bırakma. Tedbir deyince ben nasıl olsa dışarıda olacağım, banyo kapını kilitleme, hatta biraz aralık bırak ki, sıkıntın olursa, ya da herhangi bir şekilde sıkıntı hissedersen, çağır beni, gözlerim kapalı olarak sana yardım etmeye çalışayım!”

“Emriniz anlaşıldı, komutan!”

“Emir değil, koruma ve saklayıp saklanmaksızın yakınlaşma içgüdüsü(55), yakın olma isteği, ya da şımarıklığı içimden gelen, asla saygı sınırlarını aşmaksızın, zorlamaksızın…”

Ya duymadı, ya da söyleyecek bir söz bulamadı, iç sesim beynimdeki tüm lobları,  hücreleri zorlamaya başladı. Nutkum tutuldu, söz bulamadım, ama dizeler seslenip sıralandı, aniden, hem kendiliğinden; metronom(4) düzeninde;

“Önce; tanışmaksızın karşılıklı bakıştık,
Sıra geldi edebiyat üstüne tartıştık,
Kim ve Hâkim olarak efendice tanıştık
Elimizde olmadı, umutla yakınlaştık!

Ateş-barut kavramı olmaksızın yan yana,
Anlaştık, konuştuk kaygısızca kana kana,
Kararlaştırdık, olmayı diledik can cana
Bu sevgi uyağıyla şiir olsun cihana!

El ele yaşamak, bence de seninle güzel,
Boşken, boşluktayken ben, yaşamım oldu özel,
‘Kimsin?’ diye sormama gerek yok, sen ‘Kim’sin!’ gel!
Varlığın bil ki, benim için bir ömre bedel!

Gelmem mümkün değil, bir kere daha dünyaya,
Böylesine bir gerçek dönmemeli rüyaya,
Dualarım ulaşsın, içtenlikle Allah’a
Kavuştum ben inançla yaşam olan hülyaya.

Böyle mi olmalıydı, bu yaşa kadar, bu hak?
Ömür kısa, yaşamdan uzaklaşmaktayken bak!
Uzansın ellerimiz mutluluk, saadete
Sen-ben sonsuza dek, birbirimizi yaşasak
(56)”?

Dizeleri sonlandırma telâşındayken sözü ulaştı kulağıma Kim’in;

“Yatağın üstündeki havlularımı uzatır mısın lütfen?”

Uzattım, banyo kapısından ancak kolunun bir bölümü görünecek kadar uzattı elini, aldı; “Sırtını dön! Gözlerini kapat!” diye emretti.

Eee! Mademki ben sofuluğa özenmiştim, o da mutaassıp(4), muhafazakâr olma kararında olsa gerekti.

Uzun saçlarını kısa süre içinde kurutmakta başarılı olamamıştı, giyim-kuşamıyla doktora gidecek şekilde hazır olmasına rağmen.

“Bence saçlarını birazdan fazla kısalt. Belki rahatsızlığının sebebi de akşam iyi kurutamamış olman olsa gerek! Nezle olmaman şans! İzninle, koklayabilir miyim, bakalım şampuanın yok edebilmiş mi senin imalin olan o muhteşem ilâç kokunu?”

Yutkundu, ama ses çıkarmadı, sükût ikrardan gelirdi(57). Yoksa fark edemediğim bir yanlışıma gücenip de ses çıkarmıyor olabilir miydi? Öğrenmenin muhtelif yollar vardı ve ilki her zaman kullandığım şaklabanlık ölçüsündeydi;

“Misler gibi kokuyorsun! Sen şurda otur biraz, yorulma! Ben arabayı alıp geleyim!”

Birinci cümlemdeki yalakalığım pas geçilip(5) ikinci cümleme cevap verildi;

“İstersen abartıp beni söylediğime pişman ettirme! Üç-beş adım yürüyemeyecek kadar dermansız değilim!”

Koluma girdi merdivenlerden inerken, ek olarak asfalta da ulaşıp arabaya doğru yöneldiğimizde başını da omzuma dayadı. İçim ısrar etti, dudaklarım hislerimi dillendirdi;

“Her şey seninle güzel, yolda yürümek bile…(58)

Sessizliği anlamsız gibiydi kolumu sıkarken, tek kelime çıktı dudaklarından, öpmeden önce beni;

“Seninle de…”

Bittim…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) “SENİN ADIN KİM?”  Öykülerimden (roman değil) birinin adı. Söz ya da buluş; küçük kızımın küçük yaşlarına ait. Tanımadığı bir misafirimize adını içtenlikle; “Senin adın kim?” şeklinde sormuştu.

Genç kadının (Kim’in) sahiplendiği ikinci kitabın adını söylemek de içimden geçmedi.

(1) Alet Edevat Kutusu; Marangozluk, demircilik vb. gibi bir uğraşta, bir el işinde gereken gereçlerin tümünün muhafaza edildiği kutu.

Devre Mülk; Genellikle dinlencede kullanılmak için yapılan çok daireli bir yapıda çok ortakça, ortaklaşa satın alınan, ortaklarca dönem dönem, belli bir dönem ve gün sayısınca kullanılabilen daire.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

El Gün; Başkaları, yabancılar, herkes.

Fırsat Düşkünü; Uygun durumu, ortamı bulunca kötülük yapan, kötülük yapmak ve yaralanmak için her fırsattan yararlanan.

Flash Bellek; Kaynak gücü kesildiğinde bile sakladığı veriyi tutabilen, elektronik olarak içeriği silinip yeniden programlanabilen bellek türü.

Gönlünün Sultanı; Sevdiği, âşık olduğu, ya da âşık olacağının simgesel ismi, görüntüsü.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali. 

Her Derde Deva Ecza Çantası; İvedi durumlarda kullanılmak üzere taşıtta ya da evde bulundurulan içinde  gazlı bez, tentürdiyot, oksijenli su, alkol, eczalı pamuk, sargı, aspirin, makas, enjektör, tansiyon aleti, ateş ölçer gibi her dert için kullanılabilen araç, gereç ve ilâçlar da bulunabilen çanta.

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

Su Balesi; Senkronize yüzme olarak grup halinde yapılan bir bakıma bale, dans.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi ufak, söz edilmeyecek şeyler için bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

Yasa Çekincesi; Gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu yasalardan çekinerek ortaya koymama, açıklamamak için gayret etme, çekinme.

(2) Plâtonik Aşk; Adını ünlü düşünür Platon (Eflatun)’dan alan tinsel bir aşk çeşidi gibi düşünmek mümkün. Aslında Türkçemizde tam karşılığı olmamakla beraber karşılığı beklenmeyen, olmayan, sorgulanmayan, hatta gerçekte olmayan, hayalde, ya da düşte hep öyle kalması istenilen aşk.

(3) Kim NOVAK; Şu sıralarda doksanlı yaşlara ulaşma çabasında olan, hâlâ güzel olduğu konusunu iddia edeceğim Amerikalı artisti, ilk kez “Piknik” filminde William HOLDEN’le birlikte izlemiştim ve dans sahnesinden etkilenmiştim.. Sapığın biri; “Bacaklarının da güzel olduğunu, 50 yıl önce olsa kapısının önünde tutuklanıncaya kadar yatacağını” söylemiş!

(4) Asalet; Karakter yüksekliği, alicenaplık, soyluluk. Yüksek soydan olma, yazıda, sözlerde, davranışlarda ahlâka, edebe uygun davranma, bayağılık, yanlışlık, hata, kusur bulunmama.

Cömertlik; Eli açıklık. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgememek, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşmak.  Verimlilik.

Cüret; Düşüncesiz ve saygıyı aşan davranış. Korkusuzca davranış, yüreklilik.

Çakal; Etoburlardan sürü halinde yaşayan kurttan küçük genellikle leşle beslenen bir yaban hayvanı olmakla beraber açıkgöz, kurnaz, yalancı, düzenci, aşağılık kimse anlamlarında kullanmaktayız. (Çakal: Kelime Oyunu; Çak al! Hoş çakal!)

Çardak; Kameriye, Kamelya; Tarla, bahçe ve avlularda genellikle dört direk üstüne atılan ağaç dallarından yapılmış veya üstü örtülü, yanları açık, serinlemek veya vakit geçirmek için yapılmış küp, silindir veya diğer geometrik şekillerde yapılmış yapı. Asma ve benzeri sarılgan bitkilerin dallarını sardırmak için de direkler halinde yapılmış olan yer.

Çekince; Tehlike. Ölüm ya da ölüme yakın büyük dokunca olasılığı taşıdığı için çekinmeyi gerektiren durum veya neden.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Egzantrik (Eksantrik); Sıra dışı, olağan dışı, başkalarına benzemeyen, acayip, garip. (Eksantrik; Makine Terimi olarak; merkezden kaçmış, merkez dışı olan, dış merkezli olan anlamındadır).

Enstantane; Bir anda olan, şipşak. Bu yöntemle çekilen fotoğraf.

Form; Biçim. Bir şeyin istenilen ve olması gereken durumu.

Hani; Karşıdakinin önceden bildiği bir şey kendisine hatırlatılmak istendiğinde kullanılan söz  Nerede kaldı, ne oldu, nerede anlamlarında soru.

Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla, tesadüfen.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.

Kasıt; Kötü niyet. Bilerek, isteyerek güdülen amaç, istek. Zarar verme, öldürme ya da yaralama isteği.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda dokunaklı bir şekilde kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.

Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.

Mahremiyet; Gizli olma durumu, gizlilik.

Mantolu; Dış duvar kaplamasının ısı kaybını önlemesi, ses yalıtımını sağlaması için taş yünü ile kaplanmış hali.

Marifet; Herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık, ustalıkla yapılan şey.

Menüsküs; Öyküde aslında “Menüsküs (Menisküs) Yırtığı” şeklinde yazmam gerekirdi. Menüsküs tek başına diz eklemlerinde bulunan yay şeklindeki elâstik bir yapı. Bu yapı kemiklere yüklenen yükün kemiklere dengeli bir şekilde dağılmasını temin eder, kaval ve uyluk kemiklerinin dengeli çalışmasında etkendir.

Metronom; Zaman sayacı. Yunanca kökenli bir kelime olup sabit bir ritim elde amacıyla belirli aralıklarla vuruş sesleri çıkartan bir alet.

Mutaassıp; Bağnaz. Bir düşünceye ve anlayışa aşırı ölçüde körü körüne bağlanan ve ondan başka doğru bulunmadığına, bir düşünce ve inanışı kabul olmaması gerektiğine inanan kimse.

Nankörlük; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilikbilmezin eylemi.

Pasaklı; Giyimine kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeyen.

Sehven; Yanılarak, yanlışlıkla. Bilmeden.

Soytarılık; Maskaralık. Eğlendirici, güldürücü davranış.

Şamandıra; Denizde bir konumu belirtmeye, bir tehlikeyi işaret etmeye ya da geçiş yolunu göstermeye yarayan yüzer cisim. Limanda halkalarına tekne bağlamak için sağlam biçimde demirlenmiş olan, içi boş ve her yanı kapalı metal fıçı.

Teşvik; Motive etme. İsteklendirme, özendirme, yüreklendirme.

Teveccüh; Güleryüz gösterme, yakınlık duyma, hoşlanma, sevme. Bir yana doğru yönelme, yüzünü çevirme.

Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi ve bu titreşimi veren aygıt.

Üşengeç; Üşenen, çok üşenen, tembel.

Vejetaryen; Bitkisel gıdalarla beslenen, etyemez. Hayvansal gıdaları tüketmeyen.

Zümre; Takım, topluluk. Cins, tür.

(5) Adabını Bilmek; Edebiyle, edeplice, usulünce, adabı-ı muaşeret kurallarına uymayı bilerek.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Ayarını Kaçırmak; Kantarın topuzunu kaçırmak da denebilir. Herhangi bir konuda (örneğin içkide, konuşmada, harcamakta, biriktirmekte…) aşırıya kaçmak, ölçüyü kaçırmak, ölçüyü dengeleyememek,  ayarı yitirmek, saçmalamak, zırvalamak.

Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.

Çizmeyi Aşmak; Kendisinin bilmediği, aklının yetmediği, yetkisi dışındaki bir işe karışmak, bu konuda ileri gitmek, haddini aşmak.

Değer Vermek; Bir şeyin olay ve davranışlara göre karşılığını vermek, ya da hak edileni sunmak.

Dereden Tepeden Konuşmak; Söyleşmek. Sevgiyle, dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet etmek, laflamak.

Doyunmamak; Yeterli bir şekilde beslenmemiş olmak. Yeteri kadar bir şeyler yiyememiş olmak, midesi dolmamak.

Etkilemek; Etkiye uğratmak. Tesir Etmek.

Ezber Bozdurmak; Alışılmışa aykırı davranarak kişileri düşünmeye yöneltmek. Yapılmaması gereken bir hareketin yapılmasına neden olmak.

Farz Etmek; Yerine gibi düşünmek. Addetmek. Saymak.

Fırça Yemek (Atılmak); Azarlanmak, paylanmak, horlanmak, aşağılanmak, hakaret edilmek.

Göz Zevki Hırpalanmak (Göz Zevkinin Hırpalanması); Göze hoş gelen, görünen bir şeyin görülmesinin kısmen de olsa engellenmesi, beğenilecek bir konuda şaka vb. gibi bir eylemle göz zevkini sabote edilmesi.

Gözleri Kaymak; Bir şeye istemeyerek de olsa bakmak. Şaşılaşmak.

Gözünden Kaçmamak, Kaçırmamak; Dikkatle izlemek sonucu.

Hazzetmemek; Hoşlanmamak, tat almamak, haz duymamak, keyif almamak.

Hıştınmamak; Ses çıkarmamak, haber etmemek, üstüne gitmemek, açık vermemek anlamlarında yöresel bir kelime.

Hüzünlenmek, Hüzünle Bakmak, Hüzün Duymak; Hüzün hissetmek, hüzün yaşamak, içini hüzün sarmak.

İçine Sinmek; İsteğince olduğu için huzur ve mutluluk duymak. İçi  rahat etmek.

İğrenmek; Tiksinmek. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü,  iğrenç, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusuna kapılmak, kaptırılmak. Tiksinti verici bulmak, tiksinmek. Çok aşağılık, çok bayağı bulmak.

İlham Vermek (Etmek); Esinlenmek, içe doğmasına neden olmak.

Kurgulamak; Görüntüleri ve sesleri çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralamak.

Lâf Atmak; Birisine uzaktan uzağa, dokunacak söz söyleyip işittirmek. Bir yere oturup söyleşmek, çene çalmak.

Lâfı Bilmem Neresinden Anlamak; Maksat edileni değil sözü başka yerlere çekerek anlaşılmaz bir biçimde söz ve seslerle yorum yapmak, sözü bölmek, başka mecralara çekmek.

Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).

Mıntıka Kontrolüne Çıkmak; Belli bir bölgeyi, çevreyi veya alanı kontrol etmek üzere hazırlıklarını tamamlayıp göreve başlamak.

Mürekkep Yalamış Olmak; Okumuş, öğrenim görmüş, kültürlü, tahsilli olmak.

Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.

Pas Geçilmek; Birinin biriyle, bir şeyle ilgilenmediğinin tepkisi, umursamaz hareketi. Başkasına ait bir eylemi görmezden gelmek, umursamamak.

Pılı-Pırtıyı Toplamak; Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyleri almak, toplamak.  Bir yerlerden ayrılma müjdesi.

Sabote Etmek; Baltalamak. Olmasına, yapılmasına, gerçekleşmesine engel olmak. Sabotaj.

Sabrını Test Etmek; Kişinin tahammül edebileceği şekilde davranışını izlemek.

Saydırmak; Sayma işlemini yaptırmak. Sayısını bulmak. Sayı belirterek sonuç almak. Sözünü dinletmek. Saygı gösterilmesini sağlamak. Öyküde anlamı; Kötü sözler söylemesine sebep olmak.

Teessüf Etmek; Esef (acınma, üzülme, yazıklanma) ettiğini belirtmek.

Teneşir Paklamak; Yaşarken kirli işlere buluşan kimseler için tek çıkar yol, ölümdür, anlamında söz.

Varsaymak; Bir aklı yürütmede, bir tanıtlamada, bir varsayım, temel ilke, bir öncül olarak kabul etmek.

Vasıflandırmak; Nitelendirmek. Niteliği belirtilmek. Nitelik kazandırılmak.

Yakınlaşmak; Aralarındaki sevgi, dostluk, bağlılık daha güçlü duruma gelmek. Yaklaşmak. Yakın duruma gelmek.

Yatak-Yorgan- Döşek Yatmak; Hasta olmak, hastalanarak dermansız bir şekilde yatmak.

Yozlaştırılmak; Yozlaşması sağlanmak. Yozlaşmasına yol açılmak. Dejenere edilmek. Kötüleştirilmek.

(6) İlham Meleği; Genelde bu konuda İslâm Âlimleri diyeceğimiz zevat olayı hep dini açıdan yorumlamakta. Oysa bir entelektüel, hatta sadece ve kısaca bir şair, bir yazar, bir dünya görüşüne sahip insan için “İlham Meleği” duygu ve düşüncelerini kâğıda dökmesine yardımcı olan sanal bir varlıktır.

İlham Keçisi; Birden bire gelen, duygu, düşünce ve söyleyiş olan ilhamın yozlaştırılmış alay ediliş şekli.

(7) Rakı, Roka, Balık; Bu üçlü için yazılmış şiirlerden biri Burcu BİR’e, şarkı ise Hurşid YENİGÜN’e aittir.

(8) Dost, dost diye nicelerine sarıldım… diye başlayan “Benim sadık yârim kara topraktır!” şeklinde Sivas yöresinden bir Âşık Veysel ŞATIROĞLU türküsü.

(9) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “ODAM, BENİM DÜNYAM -veya- PASAKLI DÜNYAM”

(10) Deli eder insanı bu dünya / Bu gece, bu yıldızlar, bu koku / Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç. “DELİ EDER İNSANI” Orhan Veli KANIK

(11) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “FARKINDA OLMAK”

(12) Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İ. Behlül PEKTAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(13) KARATEKİN, Erol. 2019 Yılı. “BAŞ EDEMEDİKLERİM I” den.

(14) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı.  “GEÇ OLMADAN!”

(15) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Üçlem;  Moleküllerle ilgili bir terim ve Hristiyanlıkta “Baba, Oğul, Kutsal Ruh” olarak Tanrı’nın düşünülmesi ise de öyküde anlatmak istediğim şey; ikileme benzer bir sunum. Aslında insanlar, üçlem, dörtlem gibi söylenecek sorunların çözümü olacak konular için bile dilimize yerleşmiş “ikilem” sözünü kullanmaktalar. Öyküde bu tabuyu engellemek istedim.

(16) Aziz NESİN'e soyadını sorarlar. Şöyle cevap verir:"1934 yılında soyadı kanunu çıktı. Herkes kendi soyadını seçtiği için insanların bütün gizlilik aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünya'nın en cimrileri 'eli açık', Dünya'nın en korkakları 'yürekli', Dünya'nın en tembelleri ‘çalışkan’ soyadlarını aldılar. Kendime NESİN soyadını aldım. Herkes 'NE-SİN'? diye çağırdıkça, ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim." Aziz NESİN

Kız Çocuklarıyla İlgili Bir Rastlantı; Öyküyle birebir özdeşleşmese de bir anıyı kız çocukları ile ilgili olarak üleşmek istiyorum. Görevli olduğum bir Nüfus Sayımında Doğu Anadolu’nun bir şehrinde gittiğim evde bir bey, dört kadın ve hepsi kız çocuğu vardı. Bilmeksizin sordum, “Kaç çocuğunuz var?” “Yok, beyim!” dedi. “Peki, bunlar ne?” dediğimde “Onlar kız beyim!” dedi, tam 16 tane ve enteresandır, sadece son ikisinin adını biliyordu; Yeter ve Sonol! Diğerlerinin adlarından enteresan olanlar ise; Yosma, Hiç Dilber idi.

Şimdiki Çocuklar Harika; Aziz NESİN’in kaleminden yazılı bu kitapta 8 kız çocuklu babada anlatılan Hikmet ve Suat’tan farklı olarak, 9. Çocuğa Sonol, 10. Çocuğa Buson adını takan baba, 11. çocuğun yola çıktığını öğrenince; “Bu da kız olursa, ellerini, ayaklarını keserim!” şeklinde konuşmuş. Allah’ın ilâhi takdiri, 11. Olarak doğan erkek çocuğun elleri ve ayakları yokmuş ve ancak 11 gün yaşayabilmiş.

(17) Gubarmak: Kubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.

(18) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

(19) Kavgada Bile Söylenmez; Sinirli ama sakin olması ima ya da tavsiye edilen söylediği sözün yanlış olduğunun ifadesi.

(20) Hipotermi; Vücut ısısının aşırı düşmesi. (İlginç Bir İntihar Olayı; 1998 yılında Fransa’da yaşanan ilginç bir intihar olayının karmaşık denenmesi okudum. Bir adam bir deniz kıyısında, yüksek bir yamaca çıkıp boynuna ip bağlamış, bu ipi kayaya bağlamış, zehir içmiş, kendini ateşe vermiş ve uçurumdan atlarken de tabancayla kafasına ateş etmiş. Ancak kurşun ıskalayıp sekmiş, ipi kesmiş, suya düşünce yanan elbiseleri sönmüş aynı zaman soğuk su zehri kusmasını sağlamış. Enteresan olan, adamın bir balıkçı tarafından hastaneye kaldırılması sonrasında Hipotermi (Vücut ısısının aşırı düşmesi) nedeniyle ölümü ki maksadı hâsıl olmuş denilebilir).

(21) Belâ (Musibet, Felâket) geliyorum demez; Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.

(22) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(23) Yalnız bırakıp gitme bu akşam… diye başlayan; “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken…” şeklinde devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.

(24) SOKRATES; (M.Ö. 469-399) Filozof, heykeltıraş. En önemli sözleri (bence, yılgın bir evli gibi); Her durumda evlenin. İyi bir eşiniz olursa mutlu olursunuz. Eşiniz kötü olursa filozof olursunuz...  Ve en önemlisi;Ben onlardan daha bilginim, çünkü onlar bir şey bilmedikleri halde bildiklerini sanıyorlar, ben ise bilmiyorum, ama bildiğimi de sanmıyorum, demek ki ben onlardan daha bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bildiğimi sanmıyorum.”

(25) Cehl-i Basit, Cehl-i Mürekkep, Cehl-i Mik’ap; Cehl-i Basit, Bilmemenin zararsız hali, Cehl-i Mürekkep, Dinlerin de dikkat çektiği cehalet, hem bilmez, hem de bilmediğini bilmez, Cehl-i Mik’ap, Hem bilmez, hem bilmediğini bilmez, hem de bildiğini iddia eder.

Akıllı İnsanlar herkesten ve her şeyden öğrenirler. Sıradan insanlar sadece kendi tecrübelerinden ders çıkarırlar.  Cahiller ise he şeyi bilirler. SOKRATES

(26) Sıfıra Sıfır, Elde Var Sıfır; Yapılan zahmetlere, girişimlere karşılık elde bir şey olmaması.

(27) Yol göründü, gurbet ele giderim… Bir Ankara türküsü.

(28) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.

(29) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “ENGELSİZ DİZELER”  den.

(30) Sen geldin ya, güneş doğdu sandım; Bu sözün öyküsünü anlatmam gerek; Fuzuli cam kenarında sevdiğinin yolunu gözlerken onun geldiğini görür ve mumu söndürüp kapıyı açar; eve uzaktan yaklaştığında mumun yandığını fark eden sevgili dayanamaz sorar; “Az önce mum yanıyordu, şimdi niye söndü?” Fuzuli'nin cevabı manidar ve derindir; “Sen geldin ya, güneş doğdu sandım!

(31) 11 AE 0505 (Aslı 11 AE 505) Aldığım ilk Anadol Marka arabamım plâka numarası.

11 EK 3509 (11; Bağlı olduğum il, EK; İsim-soy isim baş harfleri, 3509; Üniversite numaram.

Öykülerimde çok zaman kendime ait bir şeyleri işaretleme ihtiyacı duyarım!

(32) Aptal-Abdal, Bilakis-Bilhassa ve öyküdeki benzetmelerin çoğu (Kültür, cehalet gibi yorumlayamayacağım bir şekilde) maalesef yanlış şekillerde kullanılmaktadır.

Aptal-Abdal; Aptal;  Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır. Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin (derviş) kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.

Aptala (Alığa) Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye, dervişe) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.

 (33) Aydın bir Türk Kadınıyım; Türk Kadını Marşı. Güfte ve Bestesi; Mediha Şen SANCAKOĞLU’na ait Mahur Makamında ciddi bir Türk Sanat Müziğidir (Marşıdır).

(34) İroni (Tariz); Eski Yunanca da EIRENEIA şeklinde söylenen tam söylenenin aksinin anlatılmaya çalışıldığı, ciddi görüntü altında mizah şeklinde söylenen bir kavram, ya da sözdür.  Tersini Söyleme, yani bir kavramın mecaz ya da gerçek anlamı dışında tam tersinin söylenmesidir. İroni de eleştiri saklıdır, jestler, seslerin tonlanması söylenilmek istenilen(ler)in altını çizecek gibisine hissettirilir. Etkiyi artırmak için bir şeyin tersini söyleyerek biri ya da olayla kasıtlı şekilde alay etme, küçük düşürme amaçlı, ne demek istediğini, niyetini, maksadını belli etme şeklindedir.

Teşbih (Benzetme); Mecaza dayalı edebi bir sanattır. Anlamı kuvvetlendirmek için aralarında gerçek ya da mecazi olarak benzerlik bulunan iki varlıktan zayıf olanın güçlü olana benzetilme sanatıdır.

Mecaz (Değişmece); Mecaza dayalı edebi bir sanattır. Bir benzetme sonucu gerçek anlamı dışında kullanılan sözcük ya da kelime öbeğidir. Metafor da diyebiliriz.

Kinaye (Değinmece); Mecaza dayalı edebi bir sanattır. Bir sözcüğü ya da kelime öbeğini hem gerçek hem mecazi anlama gelecek şekilde kullanma sanatıdır.

(35) Gerçekleşmesi Mümkün Olmayan Rüyalar; Rüya; Düş demek. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir durum. Uykunun genel karakteristiklerinden biri olup görülenlerin gerçekleşmesi mümkün değildir. Ancak bu konuda yapılan araştırmalar verimli gerçeklere ulaşmamış olsa da, iddiam şu ki; gündüz ya da gece boyu yaşadıklarıma rüyalarım (belki de oluşturduğum hayallerim) öykülerimin gerçekleşmesine sebep olmaktadır. Örneğin yaşamımda kullanmadığım, sözler, kelimeler ve hatta cümleler bana empoze edilmektedir ki bilemediğim bu sözleri italik harflerle bile şekillendirdiğimde; “Acaba (ç)alıntıyor muyum?” şeklinde tereddüt yaşıyorum. Çünkü arıyorum, bulamıyorum.

Peşinden gidecek cesaretin varsa, bütün rüyalar gerçek olabilir. Ernosto Che GUEVERA

(36) Sarışınlar aptaldır; Genelde bu söz yakıştırılır, gözleri ve dudakları ile can yakan sarışınlar için. Aslında insana yakışmayan bir deyim ki Alfred HITCHCOCK’un tespiti yerindedir; Sarışınlar çok iyi kurban olurlar. Kanlı ayak izlerini gösteren bakir kar gibiler.

(37) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “KİM?”

(38) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(39) Pişman olur da bir gün, dönersen bana geri… şeklinde başlayan Güftesi; Ayhan İLTER’e, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait Hüzzam Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin ikinci dizesi; “Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri” şeklindedir.

(40) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SEN GELİNCE”

(41) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı.  “BİR SEVGİ İSTEMEK”

(42) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı.  “ADSIZ DİZELER (IV)” den.

(43) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum!  ve  “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”

(44) Gönül Kiminse Güzel Odur; Sözün aslı; “Gönül kimi severse güzel odur!” şeklindedir.

Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir. Neşet ERTAŞ

(45) Kim bilir; Kim bilir bu gidişin dönüşü olacak mı?... Şeklinde başlayan Bahriye TOKMAK (KİBARİYE) nin meşhur ettiği arabesk şarkının nakarat bölümüdür.

(46) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “SEVGİ ÜSTÜNE”

(47) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “VAZGEÇEMEM!”

(48) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”

(49) Çiçek Toplamak; Yöresel olarak bir espri olduğu için söylemek gereğini hissettim. Herhangi bir yere vasıtasıyla giderken, şoförle iletişim uygunsa yörem insanları tuvalet ihtiyaçlarını belli etmek için ; “Kaptan! Uygun bir yerde dur da çiçek toplayalım!” der.  Yöresel olarak tuvalet ihtiyacını gidermek. Tabiidir ki öyküyle hiçbir ilintisi yok, ancak gene de öyküye sıkıştırmak gereğini arzuladım.

(50) Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine? Toplumda statüsü düşük olan, maddi gücü az, yoksul ve basit işlerde çalışan insanlar, kendi güçleri üzerindeki işlere girişmemeli, lüks ve pahalı ürünler kullanmamalı, büyüklük taslamamalıdırlar.

Sen garip bir kişisin, neyine gerek senin çam ağacı desenli kazak!  Rıfat ILGAZ

(51) Kocakarı İlâçları; İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” de denilmektedir. Ekim olmayan kimselerin yaptıkları tavsiye ettikleri, evde yapılan, hekimlikte kullanılmayan ilâç.

(52) Böyle güzel olmasan… diye başlayan “Kim arar seni kim, arar?” olarak meşhur olan Nilüfer şarkısının bir bölümünde “Seni bir gün görmesem, içim yanar”  sözü yer almaktadır.

(53) İçimde kim vardır, bir bilebilsen… Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Hicaz Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(54) Kimi yanında arıyorsan, önce içinde bulacaksın… DUMAN isimli gruba ait bir şarkı. Kişi önce ne aradığını bilmeli, içinden geçen nedir, “aradığı mı, bulmak istediği mi?” İçinde ise, mutlaka yanındadır da, eğer isabet kaydetmişsen.

(55) İçgüdü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten duygu. Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.

(56) KARATEKİN, Erol. 2020 Yılı. “KİM!” (Öykü için anında dillenen dizeler)

(57) Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır.  Yanıt verilmesi gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. Susmak doğrulamaktır. ATASÖZÜ

(58) Her şey seninle güzel, yolda yürümek bile… Sözlerini Çiğdem TALU’nun yazdığı Melih KİBAR’ın bestelediği şarkı.