Oğuzhan; efendi, sadık bir eş, iyi bir aile reisiydi. Başı önüne eğik, kimsenin etlisine-sütlüsüne karışmayan, kimsenin tavuğuna “Kışt!” kedisine “Pist!”, köpeğine “Hoşt!” demeyen, çalıştığı devlet dairesinden evine, evinden devlet dairesine yönelen centilmen, evine bağlı, huzuru ve mutluluğu evinde, eşinde bulan bir mühendisti.
Eşi Hicran’ın ondan farkı? Tüm vasıfları, işi-gücü kocasınınki ile aynıydı, sadece azıcık, biraz ötesinde kıskanç, vasat oluşu konusunda inkâr edilemeyecek bir şekilde şüpheci idi.
Üniversitede tanışmışlardı, Hicran başarılı olduğu konularla ilgili olarak Oğuzhan üzerinde egemenlik kurmuş, eziyetlerinde dört yıl süreyle başarılı olmanın, askerliğini yaparken bile rahat vermemesinin sonrasında evlenmişlerdi.
İki yıl kadar olmuştu evlilikleri, çocukları yoktu henüz zaten elde yoktu, avuçta yoktu, ceplerinde yoktu, şairin “Kevgir misin kardeşlik?(1)” örneği kirada oturdukları evin eksiklerini tamamlamak yanında, borçları-harçları vardı ödemeleri gereken.
Günlerden bir gün Genel Müdür Oğuzhan’ı çağırır ve görevlendirir;
“Görevlendirme onayınız, uçak biletleriniz hazır, görev acil, Ahmet’i de yanına al, ne olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün, konuyu halletmeden sakın dönmeyin. Dönüşünüzü trenle yaparsınız!”
Oğuzhan, konuya hâkimdi, ancak Ahmet dairede tam edebi ve tarifiyle, neredeyse tüm gün elleri poposunda dolaşır, ahkâm keser(2), şikâyet eder, icraat(3) yerine lâf üretir, münasebetsiz, cimriliği nedeniyle çay vakitlerinde belirli adreslerde ikâmet ederdi. Bu nedenle de Oğuzhan’ın devamlı olarak gözünden uzak tutmaya çalıştığı bir mühendisti.
Hicran;
“İzin alayım, beni de götür, değişiklik olur, hava alırım, seni engellemem, arkadaşlarımı ziyaret ederim!” dediğinde Oğuzhan;
“Memnun ve mutlu olurum, ama ‘Konu acil!’ dediler, sana orada vakit ayıramayabilirim. Üstelik biliyorsun yanımda tarifte sıkıntı çekeceğim, mülâhazat hanesi boş(4), nevi şahsına münhasır(4) Ahmet var. Gene de sen bilirsin, bir tanem!” demişti.
“Tamam, kurallarımı biliyorsun. Ahmet Beyi kim tanımaz ki, bu; gerçekten gelmemem gerektiğinin ifadesi. Amma velâkin(4) gözüm hep üzerinde, kulaklarım hep seninle. Ve telefonun iş dışında hep açık olacak, biliyorsun…
Ben de sen ‘Geliyorum!’ diye haber verinceye kadar annemlerde olayım bari. Önceden haber verme imkânın olursa, sevdiğin zeytinyağlı yaprak sarmayı hazırlarız sana, söz…”
“Peşinen teşekkürler…”
Gereken hazırlıkların yapılması, ufak bir valiz, çanta ve tamamlananlar sonrasında arkasından bir tas su dökülerek uğurlanış ve ilk adım…
Oğuzhan tüm yanlışlara, yanlışlık, hatta engellemelere karşı ve içişleri dediği eşine her gün tekmil vererek kısa süre içinde görevin üstesinden gelip, görevini neredeyse tek başına tamamladı.
Tren İstasyonuna gidip kendisi ve bavul niteliğindeki Ahmet için biletleri alıp kendisine teslim edip önce eşine ve sonra Genel Müdüre olayın sonucu ile ilgili kısa bir bilgi verdi.
Akşam hareket edecek tren sabah saatlerinde şehre varacaktı.
Tren biletini Bavul Ahmet’e verdikten sonra, yanında taşımasına gerek olmadığına karar vererek, küçük valizini ve çantasını taşımayı dert edinmeksizin, “Sen yoluna!” dedi mesai arkadaşına ve kendi yoluna yöneldi, karısına, beğenmeyeceğinden emin olsa da, zorunlu olarak gönlünce bir hediye almayı geçirdi zihninden.
Gerçekten karısı; kıskanç, şüpheci olması yanında oldukçanın ötesinde titizdi; “Immgh!” gibi menfi sesini hissediyor gibiydi ve tamiri asla mümkün değildi bu sesi.
“Sevgililer Günü”, “Doğum, Evlenme” gibi yıldönümlerinde Oğuzhan yerine kendi edinirdi bu günlere ait hediyeleri! İlk El Ele Tutuşma, İlk Öpüşme, İlk Sinemaya Gitme, Sözleşme, Nişan, İlk Hediye Verme Günlerinin pasta-çikolata-çiçek hediyelerini hatırlatma sonrası alıp getirip ikram etme konusu doğrudan doğruya Oğuzhan’ın zorunlu görevleri arasındaydı!
Vakti kerahet(4) gibi trenin kalkması için vakti saatin gelmesi ve trenin kalkması da programın içeriğindeydi.
Bavul Ahmet, fazla masraf yapmaması gerekliliği ile, yolluğunu peşin aldığından tren perona çekilir çekilmez “Ne olur-ne olmaz” kaygısı ile Oğuzhan’ın bilet numarasının olduğu pencere kenarındaki koltuğu sahiplenmiş, pencere ile sağ koltuğu arasına kıymetli olması muhtemel(!) çantasını zapt etmişti.
Yine muhtemelen gözleri kapalı olmasına rağmen her ihtimale karşı tilki uykusu modunda bavulunu kontrol etmekteydi.
Oğuzhan, onun erken başlayan geceye mahsuben(3) başladığı güzellik uykusuna(4) elleşmeden, bu uykuyu delmemeye dikkat ederek koltuğa yerleşme gayreti yaşadı.
Ahmet’in uykusu herhalde hafifti herhalde, aslında “Uyumuyor!” demek de gerçekçi olsa gerekti, çünkü geleni hissedince, poposunu kaykılarak yana çekmişti, bu durumda Oğuzhan’ın “İyi yolculuklar, iyi uykular!” gibi bir sözü yönlendirmesi vacip olmaktan öteye geçip farz olmuştu.
Tren hareket edip yolculuk başlayıp da her ihtimale karşı kondüktörler tarafından bilet kontrolleri tamamlandıktan sonra koridorlarda hareketlilikler başlamıştı. Çişi gelenler, canı sıkılanlar, “Trende tanıdık birileri var mı, acaba?” diye arayanlar, “Restaurant Heveslileri…”
Oğuzhan için uyumak değil, uyuklamak, hatta uyuklama moduna girmek bile zor gibi görünüyordu.
Yanından geçen bir gölge, kendini geçer geçmez duraklamış, geriye dönmüş ve yüzüne dikkatle bakarak sormuştu;
“1485, Oğuzhan?”
“Evvet! 1942, sınıfımızın en güzel kızı Oya!”
Sınıfımızda tek kız öğrenci vardı, o da ikizi Kaya nedeniyle sınıfımızda idi zaten!”
Uyuyan, ispiyoncu Bavul Ahmet’in kulağına çalınmıştı bu sözler…
“Ne tesadüf?”
“Görevli gelmiştim, dönüyorduk!”
“Ben de babam rahatsızlanmış, onu ziyarete gidiyordum. Arkadaşın, ya da yanındaki her kimse rahatsız olmasın. Restorana gidiyordum, hadi bana bir çay ısmarla da biraz kaynatalım!”
“Hâlâ eski Oya’sın! Peki, kaynatalım!”
Oya önde Oğuzhan arkada ilerlerken, haddini bilmeyen, ayağını koltuğundan dışarıya taşırmış, çekmesini bilmeyen birinin ayağına takılmıştı Oya. Düşmek üzere olunca Oğuzhan, elinden tutmuştu Oya’nın (her ihtimale karşı, doğal olarak eski bir sıcaklığı inkâr edemeksizin).
Onları takip eden koltukta kalan bir çift göz sahibi Bavul, görevi icabı gibi ispiyonlamak(2) için cep telefonunun tuşlarına basmıştı;
“1942 Oya ile el ele tutuşarak restorana çay içmeye gittiler!”
Eskilerden konuştukça sözler, gözlerdeki bakışlar, ellerde sıcak tutuşlar olmuştu, “Restoran kapanıyor!” sözünü işittikleri ana kadar.
Adresler, telefon numaraları alınmış, bir centilmen olarak Oğuzhan, Oya’yı koltuğuna kadar götürüp oturtturmuş ve yerine dönmüştü; “Tekrar görüşebilmek” dilekleriyle. Ancak…
Oğuzhan restoranda da yaşlı bir kadın tarafından izlendiğinin ve onun arkadaşı olan kaynanasına (sanki) “Damadın” şeklinde acilen not gönderdiğinin farkında değildi…
Yarım uykuyla, yorgun olarak dönmüştü Oğuzhan evine, karısının bilse de olur, bilmese de olur açıklığıyla bildiği umurunda olmaksızın. Geleceğini bildirdiği halde Hicran’ın kendisi için beklentisinin bir bakıma umduğu gibi olmamasının, tezahüratının kısıtlı olmasının şaşkınlığı içinde gibiydi. Veresiye sarılma, yasak savar gibi öpüş ve takdire şayan bir sorgulama;
“Nasıl geçti yolculuğun?”
“Ne isim, ne iyi misin, nasıl gitti işin, çok yoruldun mu, özledin mi?” gibi sorular kapsama alanı dışındaydı ve bu sorudaki ince hükmü anlamayacak kadar gabi değildi Oğuzhan.
“Bildiğin gibi değil, duşumu alayım, iş-güç, falan-filân da önemli değil, ama yolculuğumu mutlaka anlatmam gerek sana. Kahvaltı hazırsa, soyunup döküneyim, duşumu alayım, derim hepsini, o kadarcık da merak ediver bir tanem, gönlümün sultanı…”
Yalandan kimse ölmemişti, zekiydi Oğuzhan, ama yalan söyleyecek, yalanını aklında tutacak kadar değil. Hem bugüne kadar yalan söylememişti eşine, yanlışı da olmamıştı eşine karşı…
Nefis yumurtalı, yağda sucuk, taze demli çay ve kendisi için makyaj yaptığına inandığı karısı, ancak her şeye rağmen mesafeli gibi.
“Dediğim gibi, olacak gibi değil. Babasının hastalığı nedeniyle şehre gelen orta öğretimden yakın arkadaşım Oya ile karşılaştım trende…”
“Ne kadar yakın?”
“Bakayım; 3 yıl ortaokul, 4 yıl da lise, toplam 7 yıl kadar yakın?”
“Uzun değil mi?”
“Sormak istediğini anlıyorum. Oya ve Kaya ikiz kardeştiler, büyüklerimiz çeşitli nedenlerle onların sınıfını ayırmak istemedikleri için, sınıfımızdaki tek kız öğrenci Oya idi ve ben dâhil, hepimizin sevgilisi, kardeşiydi o. Çok yakındık birbirimize yani özellikle biz; Oya, Kaya ve ben…
Öyle ki; ikinci sınıftayken bir trafik kazasında Kaya’yı yitirince, daha da yakınlaştık birbirimizle ve o hüznümüzle ikimiz de sınıfta kalıp sene yitirdik. Yani Liseyi, sınıfta kaldığımız için dört yılda bitirdik.
Lise bitince ayrıldık ve üniversitede dünyamın aydınlığı sana rastladım. Hâlâ hayatımdasın, senden başkasının yaşamıma egemen olamayacağı tek varlık olarak. Bu olayı o zaman da anlatmıştım sana, tepkin olmamıştı, bugünü evli bir eş olarak anlamaya çalışıyorum, ‘Neden?’ diyerek?”
“Yani bu karşılaşmanızda Oya hiçbir şeydi?”
“Kıskançlığını ve benim senden başkası ile ilgilendiğim şüpheni anlamakta zorluk çekiyorum. ‘O; hiçbir şey değildi!’ demem, diyemem, alçaltamam onu, iyi bir kız, iyi bir arkadaştı, 7 yıllık beraberlikten sonra onu unutmam mümkün değil, onun için yanlış bir şey söyleyemem… Sana karşı dürüstlüğümün zedelenmesine de imkân tanımam, aklımdan bile geçiremem…
Sen benim eşim, dünüm, bugünüm ve yarınımsın. Olursa çocuklarımızın biricik annesi ve benim her şeyim. Gönlümde, kalbimde, beynimde ve en önemlisi ruhumda bir ömürsün benim için…
Bir yıl peşinde koşturdun, üç yıl gönlümde sakladım seni, iki yıl da askerliğim için bekledik beraberce. Ve beraberiz ve hâlâ içinde benimle ilgili şüphe, kıskançlık?”
“İkisi de var hâlâ, seni asla üleşemeyeceğim kadar seviyorum, bir tanemsin, iyi ki sevdim seni, eşimsin, mutluyum, huzurluyum, mesudum. Hadi kahvaltını yap, sonra yat, dinlen! Akşamın erken gelmesi dileğim…”
KÖTÜ-ÇİRKİN
Oğuzhan; üniversite mezunu, efendi, sadık bir eş, varsayımına göre iyi bir aile reisiydi, belki de mecburiyetten, başlangıçta anne-baba hakkı olarak başka bir şans görünmediğinden. Başı önüne eğik, kimsenin etlisine-sütlüsüne karışmayan, kimsenin tavuğuna “Kışt!” kedisine “Pist!”, köpeğine “Hoşt!” demeyen, huzuru, mutluluğu evinde bulma gayreti yaşayan, evine bağlı, eşinin babasına ait fabrikadan evine, evinden fabrikaya yönelen centilmen bir Makine Mühendisiydi.
Eşi Pakize, ondan farklı bir kimlikteydi. En önemli özelliği aşırı şüpheci, “İllallah” dedirtecek kadar kıskanç oluşuydu. Kendinden sonra aileye katılıp baş tacı edilen kardeşi Ahmet’e karşın ailede el üstünde tutulan, ilk göz ağrısı olarak varlıklı olması nedeniyle kendine güveni aşırı boyuttaydı.
Pakize ve Oğuzhan’ın tanışmaları ortaokula başladıkları gün gerçekleşmişti. Abla olmanın, ilk kez gördüklerinden korkmanın yanında bunun bir genç kızın yaşamının gereği olduğunu öğrendiğinde; “Bu oğlan benim olacak!” teşebbüsünde bulunmuştu, onun daha başlangıçta belki de mahalleden, sokaktan, ileriden-beriden Oya’yla olan arkadaşlığını, yakınlığını, birlikteliğini, ilgisini önemsemeksizin.
Pakize’nin babası Mehmet, bilinen, tanınan, sayılan bir fabrikatördü ve “satın alma” konusunda muhtelif ve başarılı avantajları vardı, baba olarak. Kızının anlattıklarına, görüp, duyup edinimlerine göre kaleyi içten fethetmek gönül bağı nedeniyle zor gibi görünse de dıştan fethetmek kolay gibi görünüyordu kendisine.
Her ne nedenle ya da şekilde Oya’ya yakınlığı belli olan Oğuzhan, diğer sınıf arkadaşlarına olduğu gibi farklı bir beklenti yaşadığını hissetse de Pakize’ye de aynı yakınlıkta, aynı resmi mesafede idi. Hatta hissedebildiği kadarıyla bir bakıma bu mesafeyi daha da açmak zarureti duyuyor gibiydi.
Ancak düşüncesinde yanlış bir adım attığını neden sonra fark edebilmişti. Pakize varlığının avantajı ile toplu olmanın ötesinde şişmandı.
Ve oynadıkları bir oyunda, ya da salıncakta sallaması sırasında onun düşmesine neden olmuş, kendinde hiç kusur yokmuş ve sanki çok öncesinde kurgulamışçasına; “Dombili Patlıcan” demiş, yetinmemiş “Uf Patlıcan! Patlasın senin kocan!” gibi ayaküstü şiir yazmıştı ona, kırılıp üzüleceğini düşünmeksizin, hatta aklına bile getirmeksizin.
Ve Pakize o gün kesinlikle kararını açıklamıştı kendisine, içinden, tıpkı Türk filmlerindeki gibi; “Ya benim olacaksın, ya da kara toprağın!” havasında. Buna rağmen bir genç kız olarak uyguladığı tüm taktik, yakınlaşma çabalarına karşın Oğuzhan’a karşı başarılı olamıyordu.
Bir baba, ilk belirtilerle henüz genç bir kız olduğunu annesinin ifadesi ile öğrenen dünyaya bir anne olarak adım atma hevesinde olduğunu sandığı kızı Pakize’nin hüznüne dayanamayıp kaleyi dışarıdan fethetmek için girişimde bulunmanın vaktinin geldiğine inanmıştı.
Araştırdı, Oğuzhan’ın babası onun adı Mehmet olarak adaşı idi, resmi bir dairede muhasebeci idi. El altından durum=vaziyetini öğrenip ziyaretine gitti, kızı için satın alma işlemlerine başlamasının gerektiğini düşünerek, bu kalenin içinin fethi için zorunlu bir girişimdi, olması gereken.
Ve oldu o iş…
Şimdi kazandığının bir buçuk misli maaş, yılsonu primi, artı ev kirası…
Ortaokul bitip de, Oya’nın babasının bir yerlere tayini çıkartılamamıştı. Ancak Oğuzhan Oya’dan gereğince, gereği kadar, istenilen şekilde ayrılıp uzaklaşamamışsa da Pakize ile fark edilir bir şekilde yakınlaşmıştı.
Bunun nedeni kendini âşık kabul eden Pakize’nin aşkı için kendine bakması, çeki-düzen verip zayıflaması, takviye, onarım gibi fiziksel değişimlerden maddiyatla gereğince faydalanması, belki aldığı ders ve yöntemlerle Oğuzhan’ın dikkatini çekecek kadar güzelleşmesinin etkisi olabilirdi.
Kader, bazı şeyleri yaşatma gayreti gösteriyorsa olanın olması kaçınılmaz oluyordu. Oya’nın ikizi Kaya bir trafik kazasında yaşamını yitirmiş, bu olayın yaşamlarını etkilemesi nedeniyle Oya ve Oğuzhan o sene başarılı olamayıp sınıfta kalmışlar, Pakize sınıfını geçmişti.
Bu nedenle de yakınlıklar yitirilmiş, senesine Pakize mezun olunca, ipler neredeyse kopma raddesine gelmişti. Pakize üniversiteye devam etmeyi aklından geçirmemiş, Mehmet Babasının fabrikasında Oğuzhan’ın babası Mehmet Amcasının yanında neredeyse boğaz tokluğuna gibi bir ücretle çalışmaya başlamıştı.
Tek düşüncesi Mehmet Amcası sayesinde Oğuzhan’dan haberler almaktı.
Oğuzhan şehre yakın bir başka ilde üniversiteyi kazanmış, Oya da aynı, ayrı veyahut da değişik bir şekilde ortalardan kaybolmuştu. Sonra yaptığı araştırma ve elinin, kulağının uzandığı bilgilerle onun da bir uzak ilde, üniversiteye devam ettiğini öğrenmişti.
“Oh! Oh!” diyesi vardı, sömestre tatillerinde olmasa da, yılsonu tatillerinde babası Oğuzhan’a harçlığını çıkarması, bir bakıma Makine Mühendisi olarak geleceğine el koymak için iş veriyordu fabrikada. Hatta öyle ki Oğuzhan, Makine stajlarından birini fabrikada yapmış ve kusursuz bir şekilde tam not almıştı, staj belgesinde.
Oğuzhan’ın kazancı bir gencin ihtiyaçlarının karşılanması için kendine yetiyordu.
Pakize, babasının Oğuzhan’ı kendisine yönlendirme çabalarına kendisinin de katkıda bulunmasının, hatta desteklemesi gerektiğinin farkındaydı. Ancak bunu hissettirmeden yapmalıydı ve üstelik kararı Oğuzhan’ın mecbur olmaması, kendini kendisine mecbur hissetmesi, hatta istemesi, arzulaması, sahiplenmesiydi sonuç olarak.
Üniversitede ilk iki senesi böyle geçmişti Oğuzhan’ın. Yılsonu tatillerinde tavşan sidiği denize katık(4) tarzında fabrikada çalışmasının bütçesine yardımı inkâr edilemezdi. Babasına etkisi nedeniyle harçlığı olağanın biraz üstündeydi ve bu; Pakize’ye yönlenmesinin gereği gibiydi. Çünkü Pakize yakınlığını hissettiriyordu.
Örneğin bir seferinde şöyle bir konuşma geçmişti aralarında;
“Sen hiç sinemaya gidip film seyretmez misin?”
“İki defa gittim, biri ‘Bilâlî Habeşi(5)’, öteki ‘Affet beni Allah’ım(5)!’ idi”
Taş atmıştı, kolu yorulmuştu, ancak istediği sonuca ulaşamamıştı Pakize. Ona içtenlikle yardımcı olması gerektiği kanısındaydı.
Menfi sayılacak tüm özelliklerini yitirmesi yahut da “şimdilik” kaydıyla bir kenara koyması, ancak rafa kaldırmaması gerektiğini düşünüyordu.
Bir şeyi elde etmek istiyorsa ve varlığında bu elde edişi, dileği yeterli göremiyor, yaşayamıyorsa özellikle babası tarafından yapılacaklar belliydi.
Oğuzhan, babasının maaşının yeterliliği nedeniyle burs, kredi vb. gibi okumasını destekleyecek herhangi bir gelir için girişimde bulunmamıştı.
Patron Mehmet, Muhasebeci Mehmet’i karşısına almış, bütün hesaplar elinden geçtiği halde sanki bilmiyormuş gibi felâket tellâllığı(4) yapar gibiydi.
“Fabrika eskisi kadar iyi ve çok kazanamıyor Mehmet Bey. Bu nedenle evinizin kirasını artık ödeyemeyeceğim, başınızın çaresine kendiniz bakarsınız bir zahmet!”
Doğal olarak yalandı sözleri, psikolojik baskısının, oğlunu önce fabrikası için kendine, sonra kızına yönlendirmesinin ilk zerresi idi, sonrasında atacağı adımların ilkiydi bu. Belki öncelik yer değiştirebilirdi, önce kızı, sonra kendi olarak.
“Mehmet Bey! Pakize size yardım ediyor, iş yükünüz azaldı, hem yaşlandınız, veriminiz düştü!”
Genel olarak 60 yaşlar civarında bir adam en üretken devresini yaşıyordur, muhtemelen, ancak bunu patrona, hele ki art düşüncesi varsa kabul ettirmek zordu. Dolaysıyla yalandı bu da. Para ile düşkünleştirerek dileğine kavuşmak vasıfsız insanların çabası, jokeri idi.
Maksat tekrar gibi olacak, ama mezuniyetinden sonra Oğuzhan’ı fabrikasında ve kızının eşi olarak sahiplenmek, diğer bir deyimle ona el koymaktı.
Çünkü Mehmet Patron oğlu Ahmet’ten kızı kadar, Oğuzhan kadar ümit var değildi. Ahmet ne kokan, ne bulaşan, devamlı olarak masasında oturup ne yaptığı, ne işle meşgul olduğu bilinmeyen, ilköğretimi bile zar-zor, ittire-kaktıra bitirebilmiş yapı itibariyle bir pehlivandı.
Oğuzhan babasının verdiği sözlerden, taahhütlerden, imzalardan habersiz olarak ve onun zoruyla iş aramadan mühendis olarak fabrikaya dolgun bir maaşla yerleşir. Babası için gereklilikler sona ermişti ve bunun için emekliliğini dileyerek işinden ayrılır.
Ancak psikolojik yorgunluğu emekliliğinin tadına varmasına imkân bırakmaz, üstelik yazdıklarının, yaptıklarının, imzaladıklarının da pişmanlığını yaşadığından vefat eder, Oğuzhan’ın annesi yalnız kalmıştır.
Ne yapacağının şaşkınlığı yanında, Pakize’nin aşırı yüklenmesiyle dengesini yitirmesine ramak kala bir celp(3) ile askere gelmesi emredilir.
Patron insandır!
Kısa dönem askerlik için bedelini yatırır, gereken darbeyi vurarak;
“Hayırlısı ile git-gel, baban söz vermişti, gerçi ben de Pakize’ye yakınlığını görmedim sanma, yakışıyorsunuz da birbirinize, sen askerden dönünceye kadar annene Pakize bakar, sonrasında da evlenirsiniz olur, biter!”
Bu; Oğuzhan’ı satın aldığının belgesini göstermemiş olsa bile bilgi olarak gereğinin ifadesiydi.
Annesi duygusal ve kocasına âşık bir kadındı, oğlunun askere gitmesiyle oldukçanın ötesinde yalnızlığını yaşamaya başlamıştı ve askerliğinin bitimine çeyrek kala kocasını takip etmişti ve kendisine sadece babasının emekli ikramiyesini ve deyim yerindeyse Pakize’yi bırakmıştı!
Ortada, ortalıklardaydı, daha doğrusu boşta, boşluktaydı askerden dönüşünde Oğuzhan. Resmen emir, ancak görünüşte sanki dilek gibi evlenmişlerdi Pakize’yle boşluğunun tedavisinde yalnızlığıyla baş edemediğinden, sade bir törenle ve saray yavrusu denilecek bir eve yerleşerek. Varlık içindeydi, eksilmeyen teessürü yaşamasına rağmen.
İnsanın karısı için kötü bir şey söylemesi uygun değildi. “Cicim Ayları” denilen aylar sonunda her anne-baba adayı gibi çocuk sahibi olmak arzu olmalıydı. Oysa;
“Sakın ola, çocuk sahibi olmayı düşünme, doğurmam” demişti Pakize, ilk geceden sonrası için ve sormadan, etmeden, danışmadan kendi başına, kendi almıştı tedbirini.
Ve yaşamında devam etmişti ilk yıl, devamında ikinci yıl, hırsını; yaşam arzusu hissetmeksizin beygir gibi çalışmakla yok ediyordu.
Günlerden bir gün Fabrikatör Patron Genel Müdür Mehmet (Kayın) Baba Oğuzhan’ı çağırır ve görevlendirir;
“Görevlendirildiniz, uçak biletleriniz hazır, görev acil, Ahmet’i de yanına al, görgü ve bilgisi artsın, ne olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün, konuyu halletmeden sakın dönmeyin. Dönüşünüzü trenle yaparsınız!”
Oğuzhan, konuya hâkimdi, ancak Ahmet’in görgü ve bilgisinin artmasından ziyade, gözünün ve gönlünün açılmasının konu olduğu geçiyordu aklından. Çünkü yerinde ve tam edebi ve tarifiyle Ahmet, neredeyse tüm gün elleri poposunda dolaşır, ahkâm keser, şikâyet eder, icraat yerine lâf üretir, münasebetsizliği nedeniyle çay vakitlerinde mutlaka adresinde ikamet ederdi. Bu nedenle de Oğuzhan’ın devamlı olarak gözünden uzak tutmaya çalıştığı patron çocuğu idi o.
Pakize;
“Beni de götür, değişiklik olur, hava alırım, seni engellemem, arkadaşlarımı ziyaret ederim!” dediğinde Oğuzhan;
“Memnun ve mutlu olurum, ama baban ‘Konu acil!’ dedi, sana orada vakit ayıramayabilirim. Üstelik biliyorsun yanımda tarifte sıkıntı çekeceğim, mülâhazat hanesi boş, nevi şahsına münhasır kardeşin Ahmet var. Gene de sen bilirsin, Pakize!” demişti.
“Tamam, kurallarımı biliyorsun. Ahmet’i bilmem mi? Bu; gerçekten seninle gelmemem gerektiğinin ifadesi. Amma velâkin gözüm hep üzerinde, kulaklarım hep seninle ve telefonun iş dışında hep açık olacak, biliyorsun…
Ben de sen ‘Geliyorum!’ diye haber verinceye kadar annemlerde olayım bari. Önceden haber verme imkânın olursa, sevdiğin zeytinyağlı yaprak sarmayı hazırlarız sana, söz…”
“Peşinen teşekkürler…”
Gereken hazırlıkların yapılması, ufak bir valiz, çanta ve tamamlananlar sonrasında arkasından bir tas su dökülerek uğurlanış ve ilk adım…
Oğuzhan tüm yanlışlara, Ahmet’in tüm yanlışlıklarına ve hatta engellemelerine karşı, içişleri dediği eşine her gün tekmil vererek kısa süre içinde işinin üstesinden gelip, görevini neredeyse tek başına tamamladı.
Tren İstasyonuna gidip kendisi ve bavul niteliğindeki Ahmet için biletleri alıp kendisine teslim edip önce eşine ve sonra Genel Müdür Patron Babaya olayın sonucu ile ilgili kısa bir bilgi verdi.
Akşam hareket edecek tren sabah saatlerinde şehre varacaktı.
Tren biletini Bavul Ahmet’e verdikten sonra, yanında taşımasına gerek olmadığına karar vererek, küçük valizini ve çantasını taşımayı dert edinmeksizin, “Sen yoluna!” dedi Ahmet’e ve kendi yoluna yöneldi, karısına, beğenmeyeceğinden emin olsa da, zorunlu olarak gönlünce bir hediye almayı geçirdi zihninden.
Gerçekten karısı; kıskanç, şüpheci olması yanında oldukçanın ötesinde titizdi; “Immgh!” gibi menfi sesini hissediyor gibiydi ve tamiri asla mümkün değildi bu sesi.
“Sevgililer Günü”, “Doğum, Evlenme” gibi yıldönümlerinde Oğuzhan yerine kendi edinirdi bu günlere ait hediyeleri! İlk El Ele Tutuşma, İlk Öpüşme, İlk Sinemaya Gitme, Sözleşme, Nişan, İlk Hediye Verme günlerinin pasta-çikolata-çiçek hediyelerini hatırlatma sonrası alıp getirip ikram etme konusu doğrudan doğruya Oğuzhan’ın zorunlu görevleri arasındaydı!
Vakti kerahet gibi trenin kalkması için vakti saatin gelmesi ve trenin kalkması da programın içeriğindeydi.
Bavul Ahmet, tren perona çekilir çekilmez “Ne olur-ne olmaz” kaygısı ile Oğuzhan’ın bilet numarasının olduğu pencere kenarındaki koltuğu sahiplenmiş, pencere ile sağ koltuğu arasına kıymetli olması muhtemel(!) çantasını zapt etmişti.
Yine muhtemelen gözleri kapalı olmasına rağmen her ihtimale karşı tilki uykusu modunda bavulunu kontrol etmekteydi.
Oğuzhan, onun erken başlayan geceye mahsuben başladığı güzellik uykusuna elleşmeden, bu uykuyu delmemeye dikkat ederek koltuğa yerleşme gayreti yaşadı.
Ahmet’in uykusu herhalde hafif olmalıydı, aslında “Uyumuyor!” demek de gerçekçi olsa gerekti, çünkü geleni hissedince, poposunu kaykılarak yana çekmişti, bu durumda Oğuzhan’ın “İyi yolculuklar, iyi uykular!” gibi bir sözü yönlendirmesi vacip olmaktan öteye geçip farz olmuştu.
Tren hareket edip yolculuk başlayıp da her ihtimale karşı kondüktörler tarafından bilet kontrolleri tamamlandıktan sonra koridorlarda hareketlilikler başlamıştı. Çişi gelenler, canı sıkılanlar, “Trende tanıdık birileri var mı, acaba?” diye arayanlar, “Restaurant Heveslileri…”
Oğuzhan için uyumak değil, uyuklamak, hatta uyuklama moduna girmek bile zor gibi görünüyordu.
Yanından geçen bir gölge, kendini geçer geçmez duraklamış, geriye dönmüş ve yüzüne dikkatle bakarak sormuştu;
“1485, Oğuzhan?”
“Evvet! 1942, sınıfımızın en güzel kızı Oya!”
Uyuyan, ispiyoncu Bavul Ahmet’in kulağına çalınmıştı bu sözler…
“Ne tesadüf?”
“Görevli gelmiştim, dönüyorduk!”
“Ben de babam rahatsızlanmış, onu ziyarete gidiyordum. Arkadaşın, ya da yanındaki her kimse rahatsız olmasın. Restorana gidiyordum, hadi bana bir çay ısmarla da biraz kaynatalım!”
“Hâlâ eski Oya’sın! Peki, kaynatalım!”
Oya önde Oğuzhan arkada ilerlerken, haddini bilmeyen, ayağını koltuğundan dışarıya taşırmış, çekmesini bilmeyen birinin ayağına takılmıştı Oya. Düşmek üzere olunca Oğuzhan, elinden tutmuştu Oya’nın (her ihtimale karşı, doğal olarak eski bir sıcaklığı inkâr edemeksizin).
Onları takip eden koltukta kalan bir çift göz sahibi Bavul görevi icabı gibi ispiyonlamak için cep telefonunun tuşlarına basmıştı;
“1942 Oya ile el ele tutuşarak restorana çay içmeye gittiler!”
Eskilerden konuştukça sözler, gözlerdeki bakışlar, ellerde sıcak tutuşlar olmuştu, “Restoran kapanıyor!” sözünü işittikleri ana kadar.
Adresler, telefon numaraları alınmış, bir centilmen olarak Oğuzhan, Oya’yı koltuğuna kadar götürüp oturtturmuş ve yerine dönmüştü; “Tekrar görüşebilmek” dilekleriyle. Ancak…
Oğuzhan restoranda da yaşlı bir kadın tarafından izlendiğinin ve onun arkadaşı olan kaynanasına (sanki) “Damadın” şeklinde acilen not gönderdiğinin farkında değildi…
Yarım uykuyla, yorgun olarak dönmüştü Oğuzhan evine, karısının bilse de olur, bilmese de olur açıklığıyla bildiği umurunda olmaksızın. Geleceğini bildirdiği halde Pakize’nin kendisi için beklentisinin bir bakıma umduğu gibi olmamasının, tezahüratının kısıtlı olmasının, veresiye gibi bir sarılma, yasak savar gibi bir öpüşün şaşkınlığı içinde gibiydi.
“İşin nasıl oldu, yolculuğun nasıl geçti, diye sormayacağım. Sınıfın en güzel kızı 1942, ilk göz ağrın, sevgilin Oya ile karşılaşmışsın trende. Sanıyorum danışıklı bir tesadüf, yani şike. Nasıl, yaptınız mı benim dedikodumu, o; o nokta noktayla?”
Terbiyesini bozmamak gayretinde olsa gerekti Pakize.
“Öncelikle hoş bulduk. MOBESE Kameraların(4), ajanların, müzevir(3) ve ispiyoncuların iyi, randımanlı ve özverili çalışmışlar, maşallah! Bilmen ve benim de açıklamam gerek, asla düzeltme amacında değilim, evlenmemiş, dürüst, namuslu bir kıza karşı o kötü sözü noktalarla saklamış olsan da söylemeye hakkın yok!”
“Ne o gücüne mi gitti? Bana karşı onu mu savunuyorsun?”
“Hayır! Sadece gereği bilmeni istedim. Evet, düşer gibi oldu, elinden tuttum. Eskilerden bahsettik, restoran kapanıncaya kadar. Yitirdiğimiz Kaya’dan bahsederken hüzünlendi, tekrar tuttum ellerinden teselli etmek için, başka da aramızda geçen bir şey olmadı, olması da mümkün değildi zaten!..
Şimdi senin düşüncelerine yöneleceğim, kapıdan girer girmez, daha soyunup dökünmeden ayaküstü…”
Yalandan kimse ölmemişti, zekiydi Oğuzhan, ama yalan söyleyecek, yalanını aklında tutacak kadar değil. Hem bugüne kadar yalan söylememişti eşine, yanlışı da olmamıştı eşine karşı…
“Yani bu karşılaşmanızda Oya hiçbir şeydi?”
“Kıskançlığını ve benim senden başkası ile ilgilendiğim şüpheni anlamakta zorluk çekiyorum. ‘O; hiçbir şey değildi!’ demem, diyemem, alçaltamam onu, iyi bir kız, iyi bir arkadaştı, 7 yıllık beraberlikten sonra onu unutmam mümkün değil, onun için yanlış bir şey söyleyemem. Sana karşı dürüstlüğümün zedelenmesine de imkân tanımam, aklımdan bile geçiremem…
Sen benim eşim, dünüm, bugünüm ve yarınımsın. İstemiyor görünsen de olursa çocuklarımızın biricik annesi ve benim her şeyim. Gönlümde, kalbimde, beynimde ve en önemlisi ruhumda bir ömürsün benim için…”
“Diyorsun ve benim buna inanmamı bekliyorsun?”
“İki yıldır evliyiz, birlikteyiz bu inancı sağlayamamışsam sana, ‘Yuh olsun!’ bana!”
Pakize bir şey söylemeksizin yatak odasına yönelip, gardırop üstündeki bavulları aldı, üstündeki naylonları buruşturarak mutfak balkonuna attıktan sonra her ikisinin de kapaklarını açarak iki koltuk üzerine özenle yerleştirdi.
Odaya geçip şifonyerin çekmecelerini çekip, örtülerini açıp çekmeceleri açık bıraktı.
Daha sonra bir pike, bir battaniye ve yastığı alarak neredeyse kinini belirtircesine kanepe üzerine fırlattığında sormak gereğini hissetti Oğuzhan;
“Bunun anlamı ne Pakize, ciddi misin?”
Kapıya yönelip de kapıyı hızla çarpmadan önce, sırtını dönmeden fısıldarcasına tek kelimeyle söylendi, cevaplar gibi;
“Sence?”
Düşünmesine de, yazmasına da gerek yoktu Oğuzhan’ın.
Mutfak Masası üzerine yerleştirdi, tüm üstünde olanları, olmayanları ve koyması gerekenlerin tümünü; cep telefonunu, kol saatini, arabasının, evinin, fabrikaya ait kasalar dâhil tüm anahtarları, fabrika ile ilgili olarak çantasında bulunan tüm belgeleri, cüzdanının tümü dâhil her şeyi. Evlilik Cüzdanı Nikâh Memurunun teslim ettiği tarihten beri karısındaydı zaten.
Kısaca özetlemek gerekirse sadece Nüfus Kâğıdını, üç-beş lira gerekebilecek parayı alarak yoldan geldiği elbiselerle yola çıkmak üzereyken cep telefonu çaldı;
“Sen bugün fabrikaya gelme, dinlen! Biz, bilmemiz gerekenleri teferruatı ile Ahmet’ten öğreniriz!”
Karşıdaki ses, cevap vermesine imkân bırakmaksızın telefonu kapatmıştı.
Her şeyi olduğu gibi bırakıp evden çıkarken kendi kendine mırıldandı Oğuzhan;
“Herhalde bilip anlamadığım bir yanlışım olsa gerek!”
Bilmediği, bilinmediğini düşündüğü yöne doğru adımlarını sıklaştırdı…
Akşamında eve dönen Pakize, evi bıraktığı gibi bulmaktan ve mutfak masasına bırakılanları gördükten sonra benzeri bir söz uçuklattı dudaklarını;
“Ben nerde yanlış yaptım(6)?”
Mutfak masası üzerinde Oğuzhan’ın bıraktıkları değil, Oğuzhan vardı sanki sadece, bir de eksilmesi mümkün olmayan kokusu…
YAZANIN NOTU:
Öykülerle ilgili olarak (uzun da olsa) açıklama yapmam gerektiği düşüncesindeyim:
Oğuzhan birinci öyküde itirafını uzatabilirdi, gerek görmedim.
Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum.
Çok bilinen bir kişi olmamakla beraber ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum.
Öyküdeki gibi benim de hayranı olduğum Alfred HITCHCOCK 66 adet olan filmlerinden çoğunda kendisi de görünüyordu. Bu rollere yukarıda da değinildiği gibi “cameo” denilmekteydi ve birkaç saniye süren görüntülerdi. Meselâ ekran önünden geçmek, ayakta durmak, içki içerken gözükmek gibi ki öyküde ben de bildiğim bu görünüşü aynen uygulamak hevesinde oldum.
HITCHCOCK'un bir deyişi şöyledir: “İyi bir film çekmek için üç şey lâzımdır; Senaryo, senaryo, senaryo...”
Yine HlTCHCOCK'un çoğu filmi, aşağıladığı “Konuşan insanların resmi” sözü ile ünlüdür.
Öyküdeki Hicran; Lisede bana Edebiyat Hevesini aşılayan rahmetli Hicran AKTÜRK öğretmenimdi. Diğeri; rahmetli Ahmet Şevket BOHÇA Öğretmenim.
Oğuzhan; Annemin bana koymak istediği isimmiş. Ancak doğmak için yolu erken kat edince (er doğunca, “erken doğdu!” diye) Erol ismini koymuş. Rahmetli olan kız kardeşim, oğluna Oğuzhan ismini koydu, ablaları ona kısaca “Ozi” diyorlar.
Oya-Kaya gerçekten ikiz kardeştiler, diğer kız kardeşimin şu anda ikisi de rahmetli olan arkadaşları idiler. Ve Kaya’yı öyküdeki gibi erkenden, Oya’yı ise Anoreksi denilen zayıflıkla bir yıl kadar önce kaybettik.
Mehmet; Dedemin, babamın ve ısrarla bana da koymak istediği isim, Nüfus Kâğıdında kayıtlı değil. Ama oğlumun ismi; Mehmet Emin.
Ahmet sevemediğim bir meslektaşımın ismi.
1942 Doğum tarihim, 1485 Lisedeki öğrenci numaram.
Öykünün İzmir-Ankara olarak gerçekleştiğini düşünebilirsiniz.
Pakize, komşumuzun kızıydı ve gerçekten salıncaktan düşmesine neden olduğum için bana küsen ve sonradan hiç yakınlaşmadığım ve iticiliği nedeniyle önemseyemediğim, sevemediğim bir kızdı. Ona söylediğim yazdığım sözler bana ait olmadığı gibi, kuşdilini de ondan öğrendiğimi söyleyebiliyorum. Hecelerin başına “PAR” kelimesini ekleyerek arkadaşlarına sözlerini iletebiliyordu. Örneğin “PARsePARviPARyoPARrum” yani; “seviyorum” der gibi.
Ayrıca bir Türk filmi ismi.
Pakize’nin dilaltından söylemek istediği “Aşk ile ilgili Filmler” değildi.
Oğuzhan nereye gitmiş olabilirdi? Okuyucuyu merakta bırakmak, kendince yorum yapmasını sağlamak için öyküyü bu şekilde sonlandırmak uygundu. Alternatifler;
*Oya’ya yönlenmiş olabilirdi!
*İntihar edebilirdi!
*Yaşamını yeniden düzene sokabilirdi?
*Pakize’ye kendini ispat etmek isteyebilirdi (En son ihtimal)!
(1) Cep Delik, Cepken Delik; Hiç parası olmayan, yoksulluk tarifi, züğürt anlamında deyim; Orhan Veli KANIK’ın “DELİKLİ ŞİİR”nin ilk mısraı olup, “Kevgir misin be kardeşlik?” şeklinde devam eder.
(2) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek. Çekinmeksizin bilir bilmez konularda konuşmak. (Ahkâm; Hükümler, yargılar)
İspiyonlamak; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildirmek, yetkili kişilere iletmek.
(3) Celp; Askerlik ödevini yapmaya çağırma. Çağrı belgesi. Getirtme, kendi üzerine çekme. Mahkeme tarafından dava edene, dava edilene ve tanıklara gönderilen mahkemeye çağrı belgesi.
İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.
Mahsuben; Hesaba sayılmak üzere. Alacağa sayılarak. Hesaba geçirilerek. Hesabına sayılmak üzere.
Müzevir; Arapça tezvir (Yalanı süslemek) anlamındadır. Söz taşıyan, bir haberi, bir sözü ilâveler yaparak başkalarına yetiştiren, ispiyoncu.
(4) Amma Velâkin; Ne var ki, ancak, bununla beraber, bununla birlikte.
Felâket Tellâllığı Yapmak; Büyük zarar üzüntü ve sıkıntılara yol açan olay ya da durumu, şaşkınlık, hayret vb. şekilde abartarak bildirmek, anlatmak, duyurmak.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
MOBESE Kameraları; Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu kelimelerinin kısaltılmışı olan bölgesel görüntü izleme sistemi denilebilir. Ancak sistemi kuran mühendis ve polis gibi kişilerin adlarının baş harflerinden oluşturulmuş (Murat, Osman, Basri, Erin, Süleyman, Erdoğan isimlerinden oluşturulmuş) bir şifre gibi de düşünülebilir. (Daha fazla bilginin yeri biliniyordur, herhalde).
Mülâhazat Hanesi Boş; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaat sahibi olamamak.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
Tavşan Sidiği Denize Fayda (Kâr, Katık); Sözün aslı; Fare (Sıçan) sidiği denize katık (fayda) şeklindedir. Yani küçük ve az görüp bazı şeylerin önemsenmemesinin yanlışlığının ifadesidir.
Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); “Namaz kılınması kerih olan, kerahetli, mekruh yani mahzurlu olan vakitler” anlamında olmakla birlikte, argoda “İçki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır.
(5) Bilal-i Habeşî (Ebu Abdullah Bilâl bin Rebâh, 581 - 641), İslam peygamberi Muhammed'in sahabesi ve ilk müezzini. Habeşistanlı köle bir ailenin çocuğu olarak Mekke'de dünyaya geldi. Annesinin adı Hamâme, babasının adı Rebah'tır.
Affet Beni Allah’ım; Vaktiyle adının karıştığı kirli işlerden kendini temizlemeye çalışırken tekrar yasa dışı olayların içine sürüklenen bir gencin öyküsü.
(6) Ben Nerde Yanlış Yaptım; “Allah’ım neydi günahım…” diye başlayan Kayahan AÇAR şarkısının bir mısraı.