“Neden doğmadım(1)?” diye şikâyetim olamayacağına göre, doğduğum için de şükretmem gerekli değil, diye düşünürüm Tanrıya. Üstelik bu benim tercihim de değil,  doğmamak gibi bir lüksüm yoktu ki! Bir diğer üstelik de; ben istenen, arzulanan bir çocuk da değildim.

Ablalarım, ağabeylerim vardı, benden önce. Annem-babam herhalde kürtaj(2) denilen bir vakadan Tanrı adına korktukları için varlığımın fiziksel bir olayın sonucu olduğu kanaatindeyim!

Bunları düşünürken gençtim, yaşlıyım şimdilerde, zamanın gereği. Ve aklım başıma geldiğinde(3) (yani gençken), kendi adıma ilk dizelerimi sıralamıştım, cevher(2) gibi, azat etmişçesine;

“Bazı şeyleri geç bir kalem...

Yaşamana izin vermeyen eller,
Güneşin doğuşunu yasaklayan
veya esirgeyen düşünceler

senin kim olacağını merak bile etmeden
seni bir çöplüğe atacak kadar da mı
insafsız olacaklardı?

Yine de memnun ol, şükret
doğmayan bebek!

Ya yaşamana izin verselerdi?(4)

Ve yaşam plânımı, yaşamımı tamamlamadan önce anlatmak istiyorum, şu anıma kadar yaşadıklarımı, özet olarak.

Maksadım? Ben de bilmiyorum şu an, ancak içimden geçirip de yazacaklarım, öykülerime ek olarak bir öykü gibi kalsın niyetim de yok…

Henüz çocuktum, sokağın iki başlarındaki arkadaşlarla top oynamaya, üç tekerlekli bisiklete binmeye hoşlanmakla beraber, diğer arkadaşlarımdan farklı olarak kız arkadaşlarımla evcilik oynamaya bayılıyordum.

Ve şu gerçek ki, daha o yaşlardaki düşünceme göre insanın sadece okumakla değil, görmek, gezmek, merak etmek ve uygulamakla ilerlediğine inanıyordum.

Annem, babamı karşıladığında; eklentileri olan “Hayatım! Kocam! Eşim!” gibi kelimelerle “Hoş geldin!” diyor, kucaklaşma amaçlı karşılıklı göğüs çaprazına giriyorlar(3) ve birbirlerinin sırtlarına “Pat! Pat!” şeklinde halı silkeler gibi değil, okşarcasına vuruyorlardı!

Ancak büyük ağabeyim ve yengem öyle yapmamışlardı, bir “Misafirlik Ziyaretimde” şahit olduğumda bir gün. Aklımdayken o günlerin havasında, şımarıklık gibi olsa da, yengem çok güzel kurabiye ve poğaça yapardı ve benim bundan daima haberim olur ve mutlaka “Misafirlik Ziyaretine” giderdim, çok zaman izin almadan, haber vermeden, nasıl olsa bizim eve yakın olan adresim belliydi.

Ağabeyim işten geldiğinde ki; zili bir uzun bir kısa çalardı, yengem geleni bildiği halde, kapıyı açmadan evvel, mutlaka “Kim o?” der, karşıdan da “Her şeyin!” cevabını alırdı.

Ve sonra, annem gibi “Hoş geldin hayatım! Aşkım! Bir tanem!” gibi sözler ve pohpohlayıcı cümleler(5) sonrasında o gün ağabeyime dudaklarını uzatmıştı, o da dudaklarını değdiriverdi yengemin dudaklarına.

Not aldım hızlıca beynime, ilk evcilik oyununda bu sahneyi deneyerek, uygulayacaktım. Daha önce anne ve babamın yaptığı gibi kız arkadaşımın sırtına aynı babam gibi “Pat! Pat!” şeklinde vurmuş, onun da bana annem gibi cevap vermesini öğretmiştim.

O da mutlu olmuştu, gerçekten ve dahi sessiz, sedasız!

İkinci uygulamada da başarılı olmuştum! Ancak, kızın annesi anneme şikâyete gelmişti;

“Seninki kocaman adam olmuş, benimkini sıkıştırıp filmlerdeki gibi öpmüş!” deyince annem söz etmeksizin “ı” harfi uzun bir şekilde “Hı!” deyip komşu teyzeyi salavatladıktan(3) sonra kulak mememin yumuşak dokusunun uzunca bir süre ile hal-hatırını sormuştu(3).

Kulak mememin yumuşaklığının engin bir matematik-geometri bilgisi ile sorgulanması sonucunda uzmanlığını sanırım doktorluktan doçentliğe, belki de profesörlüğe, amatörlükten profesyonelliğe kadar yükseltmiş olsa gerekti!

Eee! Benim de küsme huyum vardı, bir miktar sağa-sola görünmeden, evde yatağımın yastığıyla evcilik oynadıktan sonra canım sıkılırdı.

Olayın kahramanı bu kez küçük yengem ve ağabeyimdi, yeni evlenmişlerdi, ama öncemde şehirdeki tüm gazetelerin ilk sayfalarında(!) manşetten(2) kurabiyelere kadar bütün düşkünlüğüm yayınlanmış olduğundan, onların benden habersiz olmaları mümkün değildi.

Gittim, kapı açıktı, sonradan öğrendiğime göre, yumurtası mı, unu mu ne bitmiş de “Bir koşu” komşudan almaya gitmişmiş. İçimde fesatlık(2) yoktu, şeytan dürtmüş(3) olsa gerekti beni, sürpriz yapmak, aranıp bulunmak için yatak odasının karyolasının altına gizlendim, masumca, bulunacağımdan adım gibi emin olarak(3).

Ama…

Ağabeyim geldi, hem de evliliğin ilk heyecanlarını yaşarcasına, Bence aç, acıkmış gibiydi! Kapıdan girer girmez uzun soluklu bir ameliyat safhası geçirdiler karı koca. Büyük ağabeyimden farklı bir boyutta, ağabeyim kocamandı, yengemin de ondan farkı yok gibi görünüyordu…

Karyolanın perdesini kaldırarak dikkatle baktım, öğrendim, öğrenmem gerekeni. Yengem kapıyı kapatmıştı, görünmekten çekindim, sessizliğe büründüm. Yengemin “Yapma!” sözleri ulaştı kulağıma.

İnanılması güç gibi görünse de vallahi ben masumdum! Sözüm onu sürpriz yapıp onlarda da hakkım olan “Kurabiye Yeme Hakkımı” kullanacaktım!

Gardırobun kapaklarından birinde ayna vardı, flu bir mizansen(2) olsa da şahit olmam gereken miktar az da olsa görüntü olarak ulaşmıştı beynime. Film filmdi, baş artistler küçük ağabeyim ve küçük yengem, yöneliş ve bilmemin mümkün olmadığı sesler eşliğinde gerçekleştirişe çeyrek kalış…

Biraz sonra ağabeyimin ve yengemin elbiseleri saçıldı zemine, neredeyse bir arada, bir hayli hareketli bir çırpınış ve sonrasında duruluş, akşamın daha o vaktinde yemek falan düşünmeden galiba uyuyakaldılar.

Yavaşça sıyrıldım karyola altından, kapıyı gıcırdatmadan açtım ve defoldum, ama merakla.

İlk aşama aklımda kalmıştı, sonraki aşama hakkında bilgi birikimim, dolaysıyla tecrübem(!) yoktu, sadece soyunma olayı, o kadar. Beynime notları aldım. Önce yiyecektim(!), sonra soyunacak ve yatacaktık kız arkadaşımla evcilik oynarken. Sonrası…

Bilmiyordum. Zaten gittiğim bir Türk filminde de anne ve baba birbirini önce yemişler, sonra film manzaralarla kararmış, bir-iki dakika sonra aile bebekli olmuştu!

Demek oluyordu ki, bir öncesinde kulağımın yumuşak dokusunda sonuçlanan olayın bir sonraki safhası yaşanmış olsa gerekti, bilmediğim. Evet doğrusu; vukuatla ilgili bilgim olmamasına rağmen, anlamını bilemediğim kelime ve cümlelerin anlamlarını ilerilerde öğreneceğim aklımdan geçmemişti doğrusu.

Aganigi(6), İnnaminna(6) sırası mı şimdi? Hele ki ne demekti “Mercimeği fırına vermek(6)?

Aklım fıttırmıştı(3). Ne demekti yatağa yatınca mercimeği fırına vermek? Mercimek fırına verilmiş olsa da, yatakta mı pişirilirdi ki? İlk defa öğreniyordum, bir yaşıma daha girmiştim(3). Keşke kalıp da öğrenseydim, belki ileride lâzım olurdu, ama bilmesem de olurdu, şimdilik!..

Bir hayli abartılı bir şekilde birbirimizi yedik Fatma’yla. Bunun “sevişmek” olduğunu öğrenmiştim, nereden olduğu hatırımda değil. Sonra çırılçıplak yatağına sığıştık(3) Fatma’nın, Türk filmlerindeki gibi üşümemek için üstümüzü yorganla örtmeyi unutmamıştık!

Uygulamayı, mercimek olayı hariç başarıyla gerçekleştirmiştim, kanaatime göre, bu kız arkadaşımla, bana göre masumca…

Ancak teyze anında kızıyla birlikte görüntülü olarak evimize teşrif etmişti(3);

“Komşu senin oğlan benim kızın dudaklarını parçalamış, darmadağınık etmiş, yetmiyormuş gibi bir de soyunup yatağa yatmışlar beraberce, ‘Anne-baba!’ olduk diyerek...

Siz muhafazakâr bir ailesiniz, sokakta bile yan yana yürümezsiniz, bu çocuklar nereden öğreniyorlar ki bunları? Daha okula bile başlamadan?”

Erkek adam sır verir miydi, ser vermek yerine? Ya da ser verir, sır vermezdi(7), değil mi?

“Misafirliğe gittiğimde önce büyük ağabeyimde, sonra küçük ağabeyimde görüp öğrendim her bir şeyleri!” der miydim?

I-ıh!

Evcilik oynuyorduk, sonra televizyonda aynı küçük ağabeyim gibi “Yeme Sahnesini” görünce; “Ayıp değil, anne-baba, normal!” dedim, nereden bildiğimi anlatmaksızın, yamyam olmadığımı bilmeme rağmen “Fatma’nın dudaklarını ben de öyle yedim!” dedim, tabii ki içimden.

Teyze ve Fatma haklı mıydı, bilmiyordum. Ama annemin; yerden göğe kadar haklı olacağı; ayağıma elektronik kelepçe takmış gibi cezalandıracağı kesin gibiydi;

“Kör olmayasıca, Allah iyiliğini versin, neden, nerden, kimlerden, nasıl öğrenirsin ki böyle şeyleri daha bacak kadar çocukken(4)?” deyip mutfağa yönelmesinden, sürgünde olan oklavanın ya da merdanenin kesin dönüş yapacağı işareti olarak belliydi!

Her ihtimale karşı tedbir olarak terliklerinden birini ayağından çıkartarak sırtımı dönüp eğildim, Türkçe literatüründe(2) bu harekete; “Popoma terlikle vurulması için cesaretle domalmak(3)!” deniyordu galiba!

“Bir terlikle kurtulacağını mı sanıyorsun, büyümeden büyüdüğünü sanan küçük adam? Hey! Ben sana nasıl kıyarım ki bebeğim? Bu sefer de babana söylemeyeceğim, ama sevgilim, bir daha olursa kesinlikle külâhları değişeceğimizi(3) bil…

Sana her zamanki gibi güvenmek istiyorum, güveniyorum da! Bu seferlik sokak kapısı önünde yarım saat tek ayak üstünde dikilme cezası veriyorum sana. Ayrıca önlem, ceza ve aklının başına gelmesi(3) için bir hafta süreyle televizyon seyretmek, sokağa çıkmak, evin perdelerini bile değil aralamak, kıpırdatmak bile ve evcilik oynamak yasak sana!”

“Yapma anne! Bir araba sopa at, ama son yasağı kaldır! Eşek kadar adamların; ‘Bir defaya mahsus!’ deyip Anayasayı delmeleri(8) gibi benim de son yasağını delmem için beni zorlama!”

Der miydim? Diyebilir miydim? Diyemezdim tabii, mümkün değildi. Rahmetli annem iyinin çok ötesinde, ötelerinde iyi bir anne idi. Ama benim ilerilerdeki yaşantıma sebep ve ben istemesem de şahit olunca, aniden yıkılıvermişti, çınar gibi güçlü, kuvvetli olduğuna inandığım annem.

Son sözü; “Ben sebep oldum!” şeklinde dökülmüştü dudaklarından. İşte o zaman bir kez daha içimden geçiriyordum, neden ve niçin geldiğimiz dünyada, neden yaşadığımızın farkında olmaksızın, yaşamaktan bıktığımı hissediyordum.

Ekstra durum! “Yumurtanın sarısı, gitti şeyin yarısı!” olayında gerçekleşti. Annem ona “Çundura(2)” demişti, ne demekse?

Ve o münasip bir şekilde(!) kirve(2) denen bir amcanın kucağında usulünce “sünnet” denilerek kesilip-biçilme şeklinde elden geçirilmiş, gerçekleştirilmişti ve bunu en çok merak edenler de, beni değil merak edileni “pipi” diye öğrenmiş olanlar beraber yattığımız(!) Ayşe ve Fatma kardeşlerim olmuşlardı.

Kendilerininkini de harf değiştirerek fısıldamışlardı, “Ayıp!” diyerek sessizce. Kızlar bazı şeyleri erkeklerden erken yani önce öğreniyorlardı, erkeklerden çok önce “hanımefendi” olmaları şansları ile! Eee! Biz erkekler on iki yaşlarımızda, onlar dokuz yaş civarlarında namaz kılma olgunluğuna erişiyorlarmış ya!

Hatta bizim en büyük fıkıh(2) dünyamızdaki her şeyi bildiklerini zannedip de, bilmediklerinin farkında olmayan yobaz, geri kafalı, ilerlemeye niyetleri olmayan, lâikliği(2) inkâr eden kirli mürteci mercimek kafalıların(4) biriktiği, Atatürk’ümün kurup da adını; onun o muhteşem adını anmamakta ısrarcı olan Diyanetimize(9) göre kızlar dokuz yaşında bile evlenebilirlermiş ya, hem de satın alınarak, üstelik dedeleri yaşlarındakilerle! Berdel(10), başlık parası(10), kan davası(10), beşik kertmesi(10) gibi tümü çağdışı olan evlilik konularını(10) geçelim bir kalem! Neyse!

Ayşe de, Fatma da iyi kızlardı, her ne kadar benim gibi yanlış bir çocuğun yanlışlıklarına saplanıp katlanmış olsalar da. Büyüdüklerinde ikisi de hatıralarında yanlış bir adam olarak yer almış olsam da sevgilim olmadılar.

Hatta çok ilerleyen tarihlerde ikisinin de mutlu birer yuva kuracaklarına ve dahi kurduklarına inandığım nikâh ve düğünlerinde ağabeyleri olarak katıldım, kardeşlerim olarak mahallemizden ayrılmamış olmalarını göz önüne alarak.

Çünkü ilkokul dâhil, lise son sınıflara kadar el ele, birlikte okumuştuk, ama itiraf etmeliyim ki, bazen hatırladığımda kendi adıma utanarak, bazı bazenlerde ise utanma haklarımı kullanarak yüzümün kızarmasını(3) erteleyerek maalesef!

Türkiye’mde şimdi değişik bir eğitim sistemi var, akıl erdiremediğim, erdirmemin de mümkün olamayacağı yaz-boz tahtası(4) gibi. Her Milli Eğitim Bakanının, özellikle sanki bilen bir insanmış gibi olarak ve genelde yukarılardan aldıkları talimatlar doğrultusunda, özellikle İmam-Hatip Liselerine prim yaptırmak(3) için, yukarılara yağcılık, yalakalık yapmak, ancak çocukları şamar oğlanları(11), günah keçileri(11) olmasa da kobay(11) gibi deneme tahtasına(11) çevirmek gibi.

Eğer aklımda yanlış kalmadıysa şimdiki sistem 69. ayını dolduran (5 yaş değil!) çocuk; 4+4+4 denilen acayip bir sistemle baş başa bırakılıyor. Üstelik şu anda hayalet gibi olan, ortalıklarda görünmeyen mutlu olduğu sanılan bir vatandaşın kapris niteliğinde saatlerin ileri alınmaması nedeniyle, sabahın kör vakitlerinde okula gitmek gibi bir garabeti(2) yaşayarak.

Bu arada sırası geldi! Tüm ülkeleri kasıp kavuran virüsün(2) sebebi; sadece Türkiye’mdeki 65 yaş üstündeki vatandaşlar. Üstelik! Bir sokağa çıksalar bu yaşlılar, üf ki üf, Corona denilen canavar patlar mı patlar, vallah! Hem de tüm insanlığa iflah olmayacakları(3) bir şekilde zarar vererek!

İnanmayan Sağlık Bakanına ve talimat aldığı makama sorsun! Ama Parti başkanı olarak! Yoksa Cumhurbaşkanına hakaretten bilmem kaç yıl, muhtemelen ölünceye kadar hapiste kalır. Çünkü aşağılık avukatları kimyasal denklemlere gerek görmeksizin sözleri, kelimeleri cımbızlarla ayrıştırarak öyle bir tazminat davası (pardon; davaları) açarlar ki, para olarak ödemek mümkün değil, hele ki bugün, bu şartlarda. O zaman gir hapse, günlüğü üç liradan hesapla, ömür boyu gibi…

Neyse önemli değil; Ejder Meyveli Smoothie (Chia tohumu eşliğinde) her ne ise yakışır büyüklerimize. Diğerlerine dilim dönmüyor. Benim bildiğim sadece ekmek arası çok zaman tavuk döner, nadiren et döner, kuru soğan eşliğinde!

Gördünüz mü; konuyu kaçırdım, ah, benim salak kafam!

Ben, ilk dört yılı doğum tarihimin avantajıyla “Hap yap, para kap!(9) avantajıyla bitirmiştim! Bu sıralarda, “Koca” yerine “Okuyacağım da, okuyacağım!” diyen en küçük ablam da üniversite sınavını ve Edebiyat Fakültesini kazanmıştı. Edebiyat Öğretmeni olarak muradına erecekti(3).

Bu; benim için müthiş bir rehberimin olacağının müjdesi gibiydi âdeta. Ancak…

Eksikli olarak demem gerek! Çünkü ablam bir başka şehirde, biz ise yerel konumdaydık!

Ayşe ve Fatma ile yavşaklaşan(3) birlikteliğim ilk dört yılımda Osmanlı Devletinin Duraklama, hatta Gerileme Devrini yaşatmıştı bana! Ancak ikinci dört yıla başladığımda, muhtemelen ablamın üniversiteye başlaması, galiba ergenliğe(1) adım atmam dolaysıyla beni çocukluğumdaki Mehmet haline döndürmüştü.

Sık sık âşık olmasam da, sık sık “İllâllah(2)!” denilen; “Abime, babama söyleyeceğim, ha!” tehditleriyle karşılaşan bir genç haline getirmişti beni. Bu ikinci dört yıllık devremin esrarı(2), gelişimi elimin kalem tutmaya başlamış olmasıydı.

Dizeliyordum, ama öyle; “Bahçelerde maydanoz, gel bize bazı bazı…” türünde değil, genelde serbest ve akrostiş(13) üstelik de dediğim gibi sık sık âşık olmak gibi bir huy edinerek(3).  Her ne kadar ana-babalar “İllâllah!” deme haklarını kullanıyor olsalar da, şiir dediklerimi sahiplenenler mutluydular, “gelecek” düşüncelerinde umutları olmadığı şeklinde yer etsem de.

Hayallerim genişti, bazen nehirlerde, bazen şehirlerde, bazı bazı denizlerde, bazı bazen derin izlerde, bir aralar hülyalarda, diğer aralar rüyalarda, karalarda da oluyordum bazen, arada sıralarda bir zaman.

Ama hepsi yaşımın gereği “Aşk üstüne” asla ve kat’a(2) “Gidiyordum çok uzak bir diyara, eskiden turp idim, şimdi döndüm hıyara!” gibi ıslak, seviyesiz ve kaba değildi sözlerim.

Bazen dinlene dinlene yazıyordum nazlı nazlı, sonra uymayanları çiziyordum hızlı hızlı. Bazen dizelerim sıralanıyordu kamyon hızıyla sanki taksi, bazen sinirlerle sınırlıyordu dizeler kendilerini aksi aksi…

Egemen olamıyordum öykülerde satırlara, paragraflara, alıp başlarını yürüyorlardı kendi kendilerine, hükmetmem ne mümkün? Öykülerde yaşattığım mutlu olanların gerçek yaşamımda yerleri hiç yoktu, mutlu olamayıp hele ki “Sessiz Gemi(14)” yolcusu olanlar benimle ilişikti sanki.

Dizeler farklı mıydı sanki, ben susuzluktan, su içmem gereğinden bahsedip “Susuyorum!” demek isterken, bakıyordum ki dudaklarımı yummuşum, gözlerim kapalı, ses çıkarmaksızın “Susuyorum!” yani?

Ayrıca, ne öykülerde ne de müteşair(15) sıfatıyla dizelerimde karşımdaki hemcinsim olmayanlarla; fiziksel-kimyasal, tensel-tinsel(4), ağlamalı-gülmeli, cezalı-mükâfatlı, şikâyet varlıklı-tebrik teşebbüslü, etkili-tepkili(16), yakınlığım-birlikteliğim yoktu.

Birkaç Harita Metot Defterim olmuştu dolu dolu. Bilinmeyenler çoktu, bilmeyenler eksikli. Akıl yaşta değil, başta idi, ama o defterlerdeki eksiklikleri de ilerleyen zamanda tamamlamalı, tamamlayabilmeliydim ve eksiklikleri hatırlayıp da nasıl tamamlayacağımı düşünürken hafakanlar basıyordu(3) tüm cismimi.

Hele ki eksik kalanlar içinde hakkım olmayan “aşk görüntüleri” varsa nasıl tamamlayabilirdim ki eksiklerimi? Her şey okumakla öğrenilebilseydi keşke, her okuyanın adam olup(17) olmamasını bir kenara bırakıp da!

İnsan ömrü bir mumun fitili tükeninceye kadar geçen zaman gibi kısa, kim ne derse desin. Üçüncü dört yıllık eğitimim de, ablamın üniversite eğitimi ile birlikte bitmişti. Ablamın ataması takdir gibi, ama yeni bir öğretmene ceza, hatta tekdir gibi büyük şehirlerden birine yapılmıştı, mezuniyet, ev kurma, korunma ve o şehirde kira ile yaşama gibi unsurlar dikkate alınırsa…

Koca, koskoca, kocaman bir şehirde, yeni mezun, gencecik, mesleğinin hemen başında taze bir öğretmen yalnız olarak ne yapabilirdi ki? Eee! O Gülseven Öğretmenin, her türlü muzırlığını defi belâ(4) olarak kabullendiği Mehmet diye onu çok seven bir erkek kardeşi vardı ya, yani ben!

Yalnız mı bırakacaktım ki onu yâd ellerde(4), hele ki ufkum yeni aşk…

Pardon! Yani yeni şiirler, öyküler için ufkum açılacaksa idi!

Annem, babam ve dahi ablam gittiler önce, otel köşelerinde kalıp dönüşte keselenerek kirlerini akıtacak kadar kirlenerek. Ev bulmuşlar, kiralamışlar, ablamın öğretmen maaşının neredeyse dörtte üçü, hatta diğer giderler de göz önüne alınmazsa beşte dördü kadar kira ödemesi gereken.

Ancak şu gerçek ki, kiralanan ev ablamın okuluyla neredeyse sırt sırtaydı. Benim okula biraz banliyö ile gitmemin ve az biraz da yürümemin sakıncası olmayacaktı.

Ev eşyalarının bir kısmını babam arabasının bagajında getirmişti, annemin önerisiyle, her ihtimale karşı. Diğerlerini satın almak için Belagate Sandığını(18) şimdilik şöyle bir aralamak yetmişti, ancak içimden bir his o sandığın kapanacağı ihtimalinin olmadığını fısıldamıştı bana.

Ben de ablama katıldığım zaman ablamın o beşte bir maaşıyla nasıl geçinebilirdik ki?

Konu ile ilgili olarak diğer abla ve ağabeylere haber etmemize gerek görmemişti annem-babam. Hoş etseler de herkes kendi havasında, kendi derdinde idi, bugünlerin ekonomik çıkmazında. İyi ki annem-babam vardı, iyi ki okuyup çalışmışlardı ve bir Belagate Sandıkları vardı!

Orta öğretim ya da her ne deniyorsa o öğretim okulu yıllık yeni ders yılı başladığında başımda kavak yelleri esiyor(19) olsa da, ben okuluma, ablam kendi okuluna başlamıştı. Bir heyecan, bir heyecan ben de, sormak abes…

Ablam Kız Enstitüsünde öğretmendi ve bu Allah’ın şükretmem gereken bir lütfu idi, şimdilik ve sadece şu anlık düşüncelerime göre.

Beni yıpratan, ablamın her aybaşı benim için ayırdığı harçlık miktarıydı. Banliyö treni abonman bedeli, hafta içinde dersler tam gün, Cumartesiler yarım gün öğretim nedeniyle çok zaman alelusul de olsa öğlenleri bir şeyler yemem gerekliliği benim kendimi tufeyli(2), asalak gibi görmeme neden oluyordu.

Para biriktirecektim de, ablamın okulunda sözüm ona, ablamı bekleyecektim de, o sırada şiir yazacağım kız arkadaşlarım olacaktı da…

Neyle, ama? Boğazıma yetmiyordu ki harçlığım, olacak olan olsa meselâ, nasıl bir çay bile ısmarlayabilirdim ki, karşımda olacak olana?

Ve bir kez daha hani meselâ…

Bu arada söylemem mi, itiraf etmem mi gerekir ki, ev kiramızı babam her aybaşında bizim adımıza ev sahibimize ödüyordu ki, ablamın başı çalışan bir öğretmen olarak bu nedenle eğikti. Bir erkek olarak himayemde olduğuna inandığım ablama karşı bu benim eksikliğim gibiydi, zül(2) idi!

Mutlaka bir şeyler yapmam gerekti, para kazanmam gerekliydi, hem nasıl olursa olsun, dürüstçe, tüm boş zamanlarımı değerlendirerek. Geceleri uykumdan fedakârlık ederek ders çalışabilirdim.

Üzüntüm Harita Metot Defterlerime de yansımıştı, hüzünleriyle baş başa kalmıştı defterlerim, defterlerimde gözyaşları belli oluyor gibiydi. Defterlerim, benim katkıma ihtiyaç duymuyorlardı.

Bir Cumartesi öğleden sonrası ve bir Pazar tüm gün dolaştım, gösterişli bir duygu sömürüsü(4) eşliğinde.

Manav Süleyman Abi; “Cumartesi öğleden sonra ve Pazarları yanımda ol!” dedi. Gazeteci Agop Amca, “Pazar sabahları gel, gazeteleri dağıt!” dedi. İskenderci Hüsamettin Abi; “Ne iş olsa yaparım abi!” dediğim için “Gel!” dedi “Sadece akşamüzerleri, akşamları, komi(2) olarak! Bulaşık-mulaşık, getir-götür, topla, yerleştir, düzelt, düzenle işleri…”

Hüsamettin Abinin cömertliğiyle çok zaman lokantada karnımı doyurduğum gibi, artıp da bilinen fakir ailelere gönderilenlerden de nasibime, payıma düşen kadarını bana da veriyordu Hüsamettin Abi, ben de eve götürüyordum.

Olayın benzerini Manav Süleyman Abi de gerçekleştiriyordu. Şekli, rengi, tipi bozuk olup da beğenilmeyip satın alınmayanları, tartmaksızın kadrolu diyeceğim ihtiyaç sahiplerine bedelsiz olarak gönderirken veya verirken benim hakkımı da ayrıca hesaplayıp bir poşete istifliyordu. Benden aldığı bedel devede kulak(3) ölçüsünde, üstelik sözüm ona yevmiyemden keserek idi.

Et konusunu ablam hallediyordu, her hafta tek olarak ve kendi başına; 250 gram kadar kıyma, ya da kuşbaşı, o kadar…

Doğum, milli bayram-seyran günlerinde bile değişikliğimiz yoktu. Dini bayramlarda zaten durumumuz uygunsa babam ve annemle beraberdik ve gelebilen üst düzey(!) ağabey, abla ve yeğenlerimizle beraber oluyorduk, tüm aile…

Ablam üzgün görünse de ben mutluydum. Bu çabalarımla, banliyö treni abonman kartımı kendim almaya, bazı öğlenlerde ekmek arası döner bile yemeğe param oluyordu, ama kız arkadaşım?

I-ıh! Ona ikramım? Hayır! Öncelikle ve özellikle zamanım yoktu çünkü! Durumuma; bir musibet, bin nasihat(20) örneği değil, “Başlangıç yoksulluğu” diye bir ad versem herhalde doğru olurdu!

Ablam ustabaşı bir aşçıbaşıydı, o 250 gram kıymayla hafta içinde 10 çeşit olmasa da en aşağı üç çeşit yemek yapardı ikimize. Ayda bir kilo et nemize yetmezdi ki, şöyle ya da böyle?

Ama gerçek olarak yaşadığımız bir serüven vardı. Ne ablam yetebiliyordu bana, ne de ben ona. Ne o vakit ayırabiliyordu bana, ne de ben ona. Ara sıra bazı bazı, yanağına dokunmama izin veriyordu, sevgiyle, dudaklarıyla, ara sıra, hele ki özellikle yattığımda, yazılı, ödev kâğıtlarını okumaktan gına gelmişse(3), yanağımdan aldığı kesmik(2) galiba yetiyordu kendine, “Allah rahatlık versin!” duası gibi.

Ve sonuç?

Her şeye rağmen geçinememek bir tarafa, birbirimize sevgi olarak yetemiyorduk, ev içinde yapayalnızdık, hem kimsesiz. Lâf aramızda, kısa bir zaman içinde sırtı kalın bir dayıya ihtiyaç duymaya başlamıştık, bu yaşayamadığımız koca şehirden alsın da, Anadolu’nun her neresi olursa olsun gidelim.

Doğal olarak kör bir göz isterken Allah iki göz verse, anamızın-babamızın ocağına yakın olsak fena mı olurdu?

… Ve ben…

Ve ben ilk kez o deniz mavisi gözlerle karşılaştım, bakamadım bir süre, ama o bana bakıyordu.

Ben…

Ben, kendime gelme zorunda hissettim kendimi, ayıramadım gözlerimi gözlerinden. Gülümsedi…

Ve o gece belki de aylardan sonra Harita Metot Defterim de gülümsedi ilk kez bana. Ama kalemim hareket etmemişti, sabitti yerinde, Allah rızası için, bir nokta bile kondurmamıştı o sayfa üzerine. Kalem orta parmağımın sol tarafını nasırla donatma çabasında, ahenksiz bir durgunlukta idi.

Sayfa bana bakıyor, ben sayfaya bakıyordum, bir isim ister, bekler gibi.

Ve defter küskünce kapandı, “Yarına sebep olsun!” der gibi.

“Mucize” denir miydi, herhalde; “Evet!” Canım acıyordu, yol iz bilmiyordum.

Oysa o canımı yaktığını çok iyi biliyordu, Tanrımın onlara verdiği o üstün meziyetle. Dudaklarımı ısırmıştım, kanatırcasına. Koca şehirde “şaşkın” bir ördek(21) gibiydim, oysa çocukluğumdan beri çapkınmışım, hikâye! 14-15 yaşlarındaydım, üstelik gelecek şüphesiyle donanımlı, karşımdaki de olsa olsa, ancak o kadardı, umursamaz gibi…

Cumartesi günüydü, manava geldi. Kefeye iki kilogramlık ağırlığı koyup da, bir kilogram hesabı yapmaya kalkınca Süleyman Abi, olaya el koyup tarttı, ölçtü, biçti, önce dikkatimi, müşteri gittikten sonra da kulağımı çekti, diliyle sokmayı ihmal etmeyerek;

“Sen bu kıza âşık mısın len? Boyun ne, bosun ne, yaşın ne? İstersen araya girip sorup soruşturayım acemi, çakal(2), çaylak(2) âşık?”

Sadece ezilip büzüldüm(3), ses çıkarmaksızın. Peki, o nasıldı? Gittiği istikâmeti gözlemiştim, başım eğik, gözlerimin altından bakarken.

Ve akşam oldu durgunluğumda. Ablamın beni fark etmemiş olması dileğini yaşıyordum içimden. Gönlüm sanki bir camış(2) gibi bataklıkta yuvarlanmış, hevesini alamamış(3), ama cüssesiyle yorulmuş gibiydi, camışa ne kadar benziyorduysam bu kikirik ve kafasız halimle?

Ya da şöyle benzetmeye çalışayım kendimi bu şaşkın, acemi, çaylak, çakal âşık yakıştırması azizliğinde; “Sudan çıkmış bir kedi eniği gibi şaşkın” gibi ve suskundum.

Oysa o kedicik o cıyaklayan(3) sesiyle “Ana beni kurtar!” demez miydi?

Fark edemediğim, derslerime çalışmayı umursamazlığımın ablam tarafından fark edilmesiydi. Tek kelime etti sorar gibi ablam;

“Hayırdır?”

“Alışamadım!”

“Ben de! Şimdilik elimizden gelen bu! Ya bu deveyi güdeceğiz, ya da bu deveyi güdeceğiz(22)! Başka çaremiz yok, devletin emri bu! Gönlümün sahibi çıksa bile bu koca şehirde yaşamak bizim harcımız değil!”

Sabah, Agop abiyle gazeteleri düzenlerken geldi O. Başımızda bekledi. Ben gazeteleri abonelere dağıtmak için tanzim ederken, sordu;

“Bizim eve de dağıtır mısın?”

“Neden olmasın, tabii!”

Oysa o gün gazetesini aldı ve bir daha da görünmedi o gün, muhtemelen adresini söylemekten çekinmiş olabilirdi. Aynı gazeteyi bir sonraki Pazar, nedenini bilmemin mümkün olamayacağı bir şekilde delikanlı diyemeyeceğim bir genç çocuk aldı, dikkatini benden kaçırmaya gerek görmeksizin.

O haftanın pazartesisinde ve sonrasında tam bir hafta süreyle aynı banliyö treninin aynı vagonunda karşılıklı birbirimize bakarak, karşılıklı bakışarak ulaştık okullarımıza, o hep benden önce, beni özlemiyle baş başa bırakarak benden önce indi trenden…

Süleyman Abinin gözleri üzerimdeydi, özellikle terazide tartım yaparken, isim vermeksizin, “Çocuk aşağı, çocuk yukarı!”

Teraziyi düzgünce kullanıp tartıyor, çürük-çarıkları-lekelileri-çizikleri bir kenara ayırıyordum dikkatle.

Belâ her zaman “Geliyorum!” demeden mi gelirdi? Bazen de melekler gelmez miydi, inmez miydi ortama, ortamı aydınlatmak için? Gelmişti, merakla durmuştu meyve ve sebzelerin düzenli bir şekilde sıralanmış olduğu tezgâhın önünde.

Bir ses, bir sesleniş mi bekliyordu ki, herhalde umudum olmasına karşın, benden değil.

Süleyman Abi çekinmeksizin sözünü ortama yerleştirdi;

“Çocuk! Çocuğa baksana! Neler istiyor, sorsana!” dedi ve sessizce devam etti;

“Çocuk! Atacaksan, at şu adımı artık, gecikme daha…”

Abim, demek istediğini, içimden geçeni başka ne türlü söyleyebilirdi ki? Bilinen o ki; hiç kimse işitmek istemeyen kadar sağır olamazdı(23).

Sağırdım.

Ama anında dinledim Süleyman Abiyi. Servis için bir kenarda duran bisiklete binip peşinden seğirttim(3), adını bile bilmediğim çocuk(!) olan genç kızın.

Ve yanına gelir gelmez, akılsızlığın, dangalaklığın, saygısızlığın maksimum boyutunu yaşayarak bisikletten inmeden;

“Arkadaşım ol!” dedim.

“Peki, ama şimdi tam evimizin önündeyim!” dedi, bozmadan ve bozulmadan.

“İsmin?”

“Senay!”

Doğru muydu? Rumca gazete almıştı, anlamamıştım

Gözlerinde erimem, sözlerinde boğulmam bir yana evimiz dediği yapı ve işaretler çekti dikkatimi. Müslümanlar kapılarına nal çakarlardı, patik bağlarlardı, püskülü belli süpürge bağlarlardı, âdet(2) olarak yahut da bana göre batıl itikat(24) olarak, ne anlama geldiğini bilmediğim.

Oysa Senay’ın işaret ettiği evin bahçe kapısının ve evin kapısında birer demir haç vardı. Bahçe kapısındaki sadeydi ve muhtemelen kaynakla sabitlenmiş olsa gerekti. Evin kapısı üstündeki haç ise; fark edebildiğim kadarıyla gösterişli, hatta cafcaflı(2).

Sevginin dili, dini olmadığı gibi, hiç kimsenin inancını da sorgulamaya hakkım yoktu. Ancak muhafazakâr bir tutuma sahip olan ilerilerimi yaşadığımda anne, babama, onların kızı olan başımdaki ablama ve anne-babamın diğer çocuklarına ilerimi nasıl anlatabilirdim ki?

Uzun yollar, ilk adımı atmakla bitmeye, tükenmeye başlarmış(25), peki, geri dönüşler? Başlanmasında sakınca varsa, o zaman hüzünle bitmesini düşünmektense, hiç başlamamak uygun değil miydi?

Oysa onu görmek bile iyi gelmişti bana, daha da ve devamlı olarak iyi geleceğinden de adım gibi emindim(4).

Öyle ki sabahları banliyö treninde de olsa, uzaktan, karşıdan da olsa bir kere görmek bir gün için yeterliydi benim için, iki kere görmek ise bir ömür için yeterli olacak gibime geliyordu, düşüncelerimde.

Sabahları onunla karşılaştığımda düşüncelerim yoruyordu beni. Evi, ulaşmamın imkânsızlığını yaşatan güzelliği ve onu Senay ismine rağmen aileme anlatamayacak olmamın hüznü, başarısızlık ihtimali beni boş hayallere kapılma konusu gibi frenliyordu.

Bu nedenle gizli akrostişlerle kendimi avutmaya çalıştım, harfleri karmakarışık yaparak, şöyleler halinde;

“Nefes alışımda bir sıkıntı                                              “Sevmek seni bir suç ise
Sabırsızca bir beklenti,                                                   Affet günahımı ey sevgili…
(26) demiş müzisyen     özlem, umut, hayal, düş gibi                               Nafile olsa mı gerekti
Yıkıldığının farkındayım dünyamın                                Yalvarıp yakarışım
Allah’a yitirmesem de inancımı                                      Erkenden gelip geçmiş biri
Ecele direnmem mümkün olmayacak sanıyorum.
(27)           bu dünyadan, kim bilecek? (28)

*                                                                                                        *

“Sabahlarım umutsuz                                                    “Sendin daima, gönlümde, içimde yatan,
Akşamlarım keder yüklü                                                 Eserindim ben, yüreği her an sen atan
Yalnızlığımın, yanlışlığımın hatta kadersizliğimin         Nedensiz de olsa ömrüme ömür katan
Ezikliğiyle yoksulluğu yaşayan bir ömürde                 ‘Aşk’ diyordum buna, sense kaşların çatan
Nedenini çok iyi bildiğim bir tükenişteyim.
(29)            Yalvarsam, bağışlasan varsa eğer hatam. (30)

*                                                                                                        *

“Aşk!                                                                              “Seni seviyorum!
           Bilirim, yaşamda sadece bir kez yaşanır                         Gerçeğim bu, bil! İnan!
Sevgi sonsuz, ömür boyu çok kere                                  Eğer inanmazsan bana, bu yaşam yalan,
Yalvarıp yakarmanın beş para etmediği bir dünyada   Nasıl anlatsam ki sana, bir an inansan
Nedense huzursuz, dirençsiz olarak                               Aşk, ispat istemez hiç, yaşanır an-be-an
Eceli kucaklayacakmışım gibi geliyor bana!
(31)          Yalvarırım gel, inat etme, kalbime saklan(32)!

Senay’ı akrostişlerde bırakıp kendi başıma dertleşmeye başlamıştım.

“Engel tanımaksızın                                                                          “Kuşlar
‘Ah!’ çeksem                                                                                     Nereye yolculuk böyle?
 karşıdaki dağların yıkıldığına                                                          Alın götürün gönlümü de
 şahit olsam                                                                                       Zararı yok
Sana ulaşmaya çalışan sesimi                                                           Ne ona
Nedenini merak etmeksizin                                                                Ne bana;
Hisseder misin, içinde bir şeyler kıpırdamaya çalışırken?
(33)        Ne de kendine…(34)

*                                                                                                         *

“Hüzünlüydüm, ah keşke, güldürebilseydin,             “Bir söz, bir bakışla ettin gönlümü laçka(1)
Yaşama arzum yok ki, öldürebilseydin,                     Beni nasıl anlatırım ki sana başka
Ahrette yerim nere, bildirebilseydin                          Sen olunca ve seni yaşarken dünyamda
Cennet bile çekilmez sensizlikle, inan!
(35)              Nasıl doyabilirim seninle bu aşka?(36)

Olacak gibi değildi, bu dizeler onundu, sahibine verilmeliydi. Ne ders çalışabiliyordum, ne aklımdan çıkarabiliyordum. Hatta yaşamla, yaşamakla bile ilgim kalmamış gibiydi. Çekinmek değil, korkuyordum. Ben onundum tümümle, oysa o benim olabilir miydi?

Sanmıyordum, ben değilsem de ailem mutlaka bir şeyler bulur, buluştururdu. Ama sahipsiz kalmaması gereken dizelerimi ulaştıramazsam birer müsvedde olarak kalmaz mıydı, emek verdiklerim.

Bir akşamüzerine doğru yolunu bekledim banliyö treni istasyonunda görünmeksizin.

Ve onu görür görmez korkudan ödü çatlamış(3) bir sokak köpeği gibi kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırarak evine yönelip Harita Metot Defterimdeki o sayfaları kopartıp evin demir kapısının aralığına sıkıştırdım görüp alacak gibi.

Ve uzaklara sindim. Almasa, ya da alıp da yanlış ya da ters şeklinde yorumlayacağım bir tepki gösterse ölürdüm. Hazır ve hazırlıklıydım.

Geldi, gördü, aldı, şöyle bir etrafına bakınıp çantasına sayfaları yerleştirip kayboldu evine.

Hemen dönüp önce Agop Abiden, sonra da Süleyman Abiden özür dileyerek “Beni yok sayın!” diyerek yok ettim kendimi, üstelik kaybolduğumu zannedip ondan da.

Geriye kalan tedbirli olmamın gereği idi, akıllı olduğumu zannederken akılsızlığımın tescili gibi…

Banliyö trenine o andan sonra, aynı vagondan, aynı kapıdan binmiyordum. Kolonların ardına gizleniyordum, ya ön vagonlardan, ya son vagonlardan, ya da ablamın meraklı bakışlarını önemsemeksizin bir önceki trene yetişerek gidiyordum okuluma.

Güzeldi, perişandım ve korkuyordum, ancak ölmekle kurtulacağım inancı vardı içimde, eğer kavuşmak olmazsa, elini tutamayıp, gözlerine bakamayacaksam, beni ben olarak kalbine yerleştiremeyecek ve hatta böyle bir ümidi bile yaşayamayacaksam, karşımdakine ümit vermeye hakkım var mıydı? Keşke sahiplenmeseydi, o sayfaları, pişmanım, pişmandım, perişandım hem.

Ablam benim gibi aklı bir karış havada(5) değil, Tanrının ona bahşettiği(3) sezgilere sahip, iyi, güzel, yetenekli, bana karşı anne sevgisiyle donatılı biriydi. Ekstra görevlerle harçlık sağlama dönemimi kendi çabamla sonlandırdığım için ondan harçlık dilenmemden dolayı bir şeylerden şüphelendiğini fark ediyordum. Açığımı arıyordu, galiba vermediğimi sanıyordum!

Sadece dönerciye gidiyordum, her akşamüzeri, müşteriler gelinceye kadar derslerime çalışmama müsaade edilmesinin karşılığını kat kat ödediğim düşüncesindeydim.

Sebze ve meyveyi okulumun yanındaki marketten alarak dönüyordum eve ve gereken hazırlıklar için örneğin ıspanak ve semizotları ayıklıyor, yıkıyordum, fırça yeme hakkım(5) her zaman baki(2) idi. Kuzu ıspanak, cılız dallı semizotu bulmak her zaman mümkün değildi ki!

Aynı konu taze barbunya için olmasa da çalı-sırık fasulye rekabetinde de meydana çıkıyordu. Ancak usulü öğrenmiştim, kılçıkları ablamın öğrettiği şekilde bıçak gibi bir şeyle alınca sorun olmuyordu.

Ablam soğandan hazzetmiyordu(3), gerekirse ben soyup yemeği de başarıyla ben hallediyordum. Rüşvet olarak o da bana bilemediğim konularda elinden geleni esirgemiyordu, ta ki olayımla ilgili bir kısım ipuçlarını ben bilmediğini düşünürken onun bildiğini bilemediğim zamana kadar.

Ayrılmıştım bana göre Senay’dan, sanıyordum. Yaşamım monotonlaşmıştı(3). Yaşımın gereği olmadığı düşünülse de aşktan ve ondan korkuyordum, daha genel bir ifade ile tırsıyordum(3), ödüm kopuyordu(3), okula devam etmekte zorluk çekiyordum ama dizelerle de baş edemiyordum, hele ki bunların sadece Harita Metot Defterinde uslu uslu, edeplice, kendi başlarında ikamet ettikleri saflığını yaşarken.

*                                                                                 *

“Ölüyorum yavaş yavaş                                “Bir uzak mesafede o ışık
haberin yok                                                    Ulaşamadığın o yıldız değil
Gel, hızlandır istersen                                    Evrenin bir başka boyutunda güneştir o
bir çırpıda
(5)                                                  Anlayamadığın
İster mutlulukla                                              Ama seni için için yakan…
(38)
ister hüzünle
ama mutlaka gel!
(37)

Defter bazen ortalıkta, evde, ben uyurken masamda kalıyordu, ablamın meraklı olduğunun farkına vardım. Ta neden sonralarında konunun sistematik(2), kronolojik(2) edebi eserlerimin(!) bir kısmı ile süslenerek anne ve babama iletildiğine şahit olduğumda.

Kendimi bulmak için okuldan kaçtığım, ablamın haberi olmasın diye saklanmayı bilmeksizin aylak bir şekilde menzile(2) yakınlığımı bilemez bir şekilde dolaşırken, uzaklardan gelişini gördüm onun da. O da mı okuldan kaçmıştı?

Düşünmek için bile zamanım yoktu, kaybolmam, silinip yok olmam gerekti. Devekuşu taklidini(39) o zamanlar öğrendim işte, aklımdan o an geçmemiş olsa da. Yaşamım için onu uzaktan görmek bile yeterliydi benim için, ama unutmak için asla, hele ki gelecek bir günün, ya da akşamının neler getireceğini bilmeksizin, hayalimden bile geçirmeye imkân kalmaksızın.

Akşam Hüsamettin Abide komi kıyafetlerimi giymiş servisleri, masaları kontrole başlamış, tek-tük(5) gelenleri de isteklerine göre masalara yerleştiriyordum. Müşterilerin yoğunluk durumuna göre servislere, tabak ve teferruatları olan aksesuarları bulaşık makinelerine yerleştirip, dolanlar için makineleri çalıştırmak görevimdi.

Bir telefon üzerine abilerden biri;

“Mehmet! 11 Numaralı masayı 4 kişi için gereğine uygun, usulünce tanzim et!” diye emir verdi.

“Gelen hatırlı, tanınan biri olsa gerekti, geleceğini ve özel olarak o masayı işaretlediğine göre” diye düşündüm.

Masa zaten hazır ve hazırlıklıydı gelecekler için, merak ettiğimi de saklamam gerekli değildi. Masaya uğradım, eksikleri olup olmadığını kontrol ettim, ama yalapşap(2), “dostlar alışverişte görsün(40)” usulünde değil, sanki beni dürten-dürtükleyen(3) bir şey varmış gibi, masanın örtüsünü, peçeteleri, sandalyeleri adeta(2) sinüs-kosinüslerini bile hesaplayarak(3) gereğini gerçekleştirdim.

Gelenleri görünce şoke olma(3) hakkımı kullanmak çaresizliği içindeydim, çünkü o ve onlardı, bilgiççe beynimi çalıştırışımla anladığım!

Masalarını gösterdiğimde görevim bitmişti. Donatım, atıştırmalıkları yerleştirmek, dileklerine göre içecekleri getirmek ağabeylere aitti (zaten), taze taze, temiz temiz…

Yan masadan kalkanların arkasında bıraktıklarını toplarken dünyamın başıma yıkılma(3) vaktinin geldiğinden haberdar değil gibiydim.

“Bakar mısın lütfen! Ellerimi yıkamam gerek!”

“Buyurun!”

Önüne geçtim, elimdeki kirli tabaklarla, iki basamaklı merdivende yükselirken fısıldadı;

“Neden?”

Lâvaboyu işaretlerken aynı fısıltıyla cevapladım;

“O kadar güzel, terbiyeli ve büyüksün ki sana ulaşamam!”

Tereyağı ve sosu masalara yetiştirmeye çalışan arkadaşlara yol vermem gerektiğinden susmak ve bulaşık makinesine yönelip meşgul olmak zorunda kalmıştım.

Seslendi, galiba babası, ya da yahut da ağabeyi, tam zapt edemedim(3) ismini; Agata veya Agate idi, oysa bana Senay demişti, neden? Lehçedeki farklılık nedeniyle ismini tam olarak öğrenememiş olsam da “Agata” ismini kalbimde, gönlümde, beynimde sır vermeden, yıllarca saklamadan önce onun için yazacaklarımı da o defterden koparıp ona mutlaka ulaştıracaktım.

Ne demiştim? Onu bir gün içinde iki kez görmek, bana bir ömür suskunluğum için yeterli olacaktı. Böyle düşünmüştüm, istemeyerek de olsa, ama bir ömür boyu yaşayacağım aklımın ucundan bile geçmemişti(3).

“Âşık mıyım, seviyor muyum seni?                           “Allahlarımız aynı, Yaradan olarak,
Gerçeği söylemem gerekirse; ‘Evet!’                                    Gayrısına bakmayalım istersen gel
Ama cesaretsizliğimi yadırgama                               ‘Ayrılık olmasın!’ desek de çaresiziz
Tanrı biliyor sadakat
(2) dolu umutsuzluğumu           Tabulaştırılmış(3) dinimin ahkâmında(2)
Ah! Ederek çektiğim ıstırap ve yalnızlığımı
(41).         ‘Ahretimizde beraber olalım!’ dileğim(42).

Dizeleri aynı şekilde yerleştirdim sokak kapısına, alıncaya kadar bekledim, onu bir kere daha görme hakkım yoktu, kapıdaki yokluğu görmem yeterliydi.

Aklımın ucundan bile geçmeyecek bir şekilde sınıfta kaldım.

Kalbimin çarpıntısını hisseden değil, kontrolleriyle bilen, sınıfta kalışımla müjde(!) gibi ispatlayan ablam, kesin dönüş yapan bir yurtdışı işçisi, ya da one way ticket(43) (sadece gidiş yönü için) bilet almış vatandaş gibi beni anne-babama iadeli taahhütlü posta mektubu(5) gibi göndermişti.

Kendinin bana uçsuz-bucaksız sevgisi nedeniyle söyleyip yapamadıklarını, bu yaşlarda olmama rağmen anne ve babamın gereğince ve usulünce gerçekleştireceğinden emin gibiydi.

Oysa bu, kendinin de yalnız kalacağı bir serüvenin başlangıcı olacaktı, ama “Şimdilik kaydıyla” diyeyim, ablam bensiz yapamaz, olamazdı.

Babam, tahammül sınırlarını zorlayarak(3), ilgililerin ağızlarından girip, burunlarından çıkarak(3), ablamın yaşadığı koca şehir ve diğer koca şehirler dışında neresi olursa olsun, adam kayırma(5) gibi bir sebep aranmaksızın ablamın geçinebileceği bir yere tayinin yapılmasını istemişti. “Oğlan âşık olmuş da, sınıfta kalmış da…” demesi gereksizdi doğal olarak.

Ve de ablam Anadolu’nun ücra(2) köşelerinden bir ilin karma okuluna atanmıştı, benim desteğim olacaktı ona, mutlaka ve doğal olarak.

Koca şehirde Senay, Agata dalgınlığım için izin, sınıfta kalmak gibi bir lüksüm yoktu. Çünkü ablam kardeş-mardeş tanımayan, umursamayan zalim bir öğretmendi, hem de benim öğretmenlerimden biri.

Üstelik öğretmenliğine bu kez işi sıkı tutup beni bir pranga mahkûmu(5) gibi yönetip evden çıkış ve eve dönüş arasında asla sıkıyönetim(44) dışı bir zaman bırakmaksızın.

Ekmeği de, kuru soğanı da, sütü de beraber alıyorduk, hamallık tarife üzerinden bana aitti. Hem zaten harçlığa ihtiyacım yoktu ki! Harita Metot Defterlerini beraber almıştık, her ihtimale karşı birkaç adet olarak, iyi ki de öyle almışız, gerekecekti, hatta yetmeyecekti de.

Ancak gerçekti ki, ablam bir taneydi yeryüzünde, hele ki yatıp uyuduğumda, uyuduğumu zannedip de zulmünü şefkate çevirdiğinde. Sıcaklığını hissediyordum, sakınsa da.

Yaşamımda görünen fazlalık unutmaya mahkûmken, unutamamaktı. Yazıyordum, çizemesem bile diziyordum, isimlerini kendime bile yasaklayıp sadece Melek adını kaydettiğim o için. Unutmak isteğim yoktu, istesem bile unutamıyordum, unutamazdım da hem, öylesine işlemişti.

Melek kimdi? Agata? Yoksa Senay mıydı, içimdeki? Artık elimi uzatmamın bile ulaşmamın mümkün olamayacağı sanal bir dünya eseri!

Peki, öykülerimdeki, dizelerimdeki hüznün anlamı neydi gizlediğim, gizlendiğim? Yaşam biçimimle anlatmam mümkün değildi. Ablam ele güne karşı hiçbir şey bilmiyordu, bana karşı peki? Her şeyimi biliyordu, tereddütsüz, belki çektiğim acıyı bile, tek acı, yalnız ve bir tane.

Ama uzaktı, hatta uzak durmak mecburiyetinde hissediyordu kendini, benim ondan önce yaşayıp da onun bu yaşlarına ulaşmasına rağmen henüz yaşamadığı, saflık dolu bir yaşam içindeydi.

Ablam çevresindekilerin, hatta benim hayal olarak çevresindekilere ilgi duyup yeni bir dünya yaşayabileceğinin umudu içinde değil gibi görünüyordu bana. Zorla güzellik olmadığı gibi, zorla, zorunlu gibi sevmek ve evlenmek için evlenmek de olmazdı!

Ablamın öğretmen arkadaşlarından birinin beyi şehrin yerlisi, yerel gazetenin başyazarı, editörü(2), sermayedarı, kısaca tek yöneticisi ve sahibiydi, gazeteyi reklâmlar, eş-dost doğum-ölüm-evlenme ilânları dâhil zor dolduruyormuş…

Taş atıp kolum yorulmayacaktı(3), tanışma faslı(5) pek fena gitmedi. Öykülerimi ve şiirlerimi topladığım Harita Metot Defterlerimden yalnız ikisini bilgilenmesi ve iade etmesi kaydıyla birkaç günlüğüne kendisine teslim ettim. Roman taslağımı şimdilik kaydıyla sakladım.

Birkaç gün sonra ağabey olmayacak tekliflerle karşıma dikildi. “Şu öyküde kızın ismi Hapishane Müdürünün kızının ismi ile şu şiirdeki isim Belediye Başkanının kızının ismi ile aynı değiştirmen gerek! Şu öykü biraz uzun, kısalt! Şu şiirde uyak olsun diye yazdığın ‘yine’ yerine “Niye?” diye sorgulasan daha iyi olmaz mıydı?” Vb.

“Kollarını bacaklarını mı keseyim, gözlerini çıkartıp, dillerini kesip kör ya da lâl(2) mı edeyim? Evet, henüz lise son sınıf öğrencisiyim. Ama öğretmenlerimin bana öğrettiğine göre kendini sanatkâr olarak bilip tanıyan, düşünen hiçbir kimse sanatının düzeltilip, tekrar düzeltirilip düzenlenmesine izin vermez, vermemeli de. En basitinden ben buna ne uymayı düşünürüm, ne de tahammüllü olabilirim(3)...

Ha bir eser sizin ihtimallerinize, düşünce, tavır ve yaratılış-yerel düşüncelerinize uygun olmayabilir, beğenmeyebilirsiniz, bu sizin en doğal hakkınız, ama düzenlemeyi aklınızdan bile geçirmeye hakkınız yok. Ben izninizle defterlerimi geri alayım, lütfen!”

“Özür dilerim! Bu yaşta, bu kadar güçlü olacağını aklımdan geçirmemiştim. Doğrusu, haklısın! Eserlerini sıraya koy! Okurun tavrına göre ya devam ederiz, ya da düşünüp istediğin kendi dünyana dönersin tekrar!”

Hiçbir şey göründüğü, umulduğu veyahut da çekinildiği gibi değildi(45). Tüm şehir özellikle genç kızlar şiirlerime, oğlanlar ve yetişkinler ise öykülerime hayran olmuşlardı. Diğer hayran olan da gazetenin sahibi, editörüydü.

Şöyle ki; yazan, yani ben hiçbir karşılık beklemeden vermiştim şiirlerimin, öykülerimin yazılı olduğu Harita Metot Defterlerini.

Ve yazmaya, devam ediyordum, özellikle o günlerin havalarına uygun olarak, bayram, seyran, gelen, giden, doğan, ölenler için, taziye(2) gibi, ilân gibi, kuralları olmaksızın, sadece tırnak içinde “Mehmet” diyerek.

 Amacım; meşhur olmak değil, kabul edilmekti. Ablamın cezalarıyla korkutulmuş olarak, derslerimde başarılı olmak yanında ilk romanımı da bitirmiştim.

Her kâğıt bir ağaç dalıydı. Patrona promosyon(2) şeklinde şöyle bir teklifte bulundum.

“Romanım iyi kâğıtlar kullanılarak basılacaktı, evvelden olduğu gibi hiçbir şekilde para talebim olmaksızın. Yazmaya devam edecektim…

Satmasını patron yapacaktı, vergilerini, kazanmasını, beni ilgilendirmeyecek şekilde. Ben fikrimle bu konuda ilk adımı şöyle atmayı plandım...

Her yüz adet okunmuş yerel veya genel gazeteyi topluca geri getirene romanım getiren adına tarafımdan imzalanarak bedava verilecekti ve getirilen gazeteler de astarı yüzünden pahalı olmamak(3) kaydıyla, matbaadaki ıskartalar(2) da dâhil edilerek geri dönüşümle tekrar kazanılmak üzere ilgili kuruma götürülecek veyahut da gönderilecekti.”

Romanım sahiplenilmişti, gazeteye takdir cümleleri ulaşmış, iki A-4 sayfası kadar ola gazete, takdirler ve benim dışımda da kimliği bilinmeyen cesur öykü yazarı ve şairlerle donanmış, bir misli daha büyümüştü, fiyatı artmasına rağmen taleplerle arta kalan, satılamayıp iade edilen gazete olmuyordu.

Şehir dar gelmeye başlamıştı bana, hele ki ablamın gönül dünyasında biri yer edince, ablam için Güvenlik Görevlisi(46) olmama gerek kalmamıştı.

Liseyi bitirdim, ablam sevdiğine kavuştu, ben evime döndüğüm için. Ancak üniversiteye gitmeye hiç arzum yoktu, liseyi mecburen bitirmek gibi bir konum; beni okula gitmek konusunda üşütmüştü, okumaktan soğuduğum için!

Ancak havayı önce yumuşatıp ılıklaştırmak, sonra ısıtmam yeterli ve çabuk oldu. Yazmaya ve üniversiteye devam ettim, dalımda. Noktaların, virgüllerin, yanlışların, hataların değerlerini biliyordum.

Meşhur olmak gibi bir zaafım(2), hedefim, arzum yoktu, sadece iyi biri olmak arzusu yaşıyor, karnımı doyurup, yaşları oldukça ilerlemiş olan anne-babama ağırlık değil, destek olmaya çalışmam gerektiği inancını yaşıyordum.

Gönül dünyamdaki yalnızlığım devam ediyordu, unutamadığımı unutmak, unutmaya çalışmak bile aklımın ucundan geçmiyordu. Yazmaya devam ediyordum, gizli-saklı olarak eserlerimde ben, ben olarak o sen olarak isimsiz yaşıyorduk, ama cesur değildim.

Çocuklar büyüyor, gençler yaşlanıyor, büyümüş olanlar da ölüyorlardı. Bu nedenle annem; “Ahir ömründe mürüvvetimi görmek için(47)” duygu sömürüsü yapma hakkını cesaretle kullanarak, bu konuda kesinlikle tüm ihtimalleri, ihmal ve göz ardı etmeksizin adayı tespit etmiş; “Analık hakkımı helâl etmem yoksa!” şeklinde sonucu garantilemişti.

Anneme gücendiğim, haberimin olmadığı önemli konulardan biri, önce fotoğrafımdan, sonra bir vesile ile “meselâ” denilerek görücüye çıkmış(3) gibi gösterilmiş olmam olsa gerekti. Bir bakıma değil, kesinlikle kız tarafından, yani ilerideki eşim tarafından fiziksel olarak beğenilmiş olmamdı.

Bu nedenle de bir sevgi beklentisi görmem, hissetmem asla mümkün olmayacaktı, olamazdı da zaten. Sadece katlanılacak bir ömür…

Kabulleneceğim kız, okuyamamış, belki de okumamış olsa da zengindi, evin tek kızıydı, varlıklı babası ölmüştü, annesinin de bir ayağı çukurda görünüyordu, sayılı gün çabuk geçermiş, evlenince karımın evinde yaşayacakmışım. Doğrudan doğruya “İç güveyi(5) gidiyon o’lum!” demekten çekinmişti annem.

Yani yaşayacakları apartman dairesini, rahmetli babası belki de bugünleri düşünerek kızının üstüne tapulamıştı, yaşarken. Muhtemelen kızının üretmesini düşündüğü torunlarını okşamayı, sevmeyi de düşünmüş olabilirdi, ömrü vefa etseydi(3). Benim de babam yoktu. Bu nedenledir ki iki yaşlı ana el ele verip sonucumuza, daha doğrusu sonumuza karar vermişlerdi.

Karım, dileğimi kabul etmiş, evin bir odasını yazıp-çizip-dizeceğim pasaklı oda(48) olarak bana ayırmıştı. Sesini çıkarmıyordu, sırf “Kocam rahat etsin! Yazsın, çizsin!” diye iki kaşık yemeğimi buzdolabına yerleştirdikten sonra ya bir has annesine(5), ya da dünür annesine(5) gidiyordu. Ana kız yaşamak varken koca kahrı mı çeksindi yani?

Evliliğimin başlangıçlarında henüz kendimde bile olamamışken, karımın evinde bir sığıntı, hatta sonrasında gerçekleşmese de bir damızlık gibi yaşarken, karımın ikide bir; “Ben falancanın kızıyım!” demesi bana hüzün olmuş ve fakat o falanca kimdir, sonralarına ulaşacağı tarihlere kadar sorup öğrenmemiştim. Bu kız hani meselâ belki oğlu olaydı; “Babamın ismini koyalım!” ısrarında olurdu ki böylece benim de öğrenmem mümkün olabilirdi, yani, belki!!!

Ve şu gerçekti ki felsefeme(49) göre evlenmişsem, artık o “Falancanın Kızı” olma hüviyetini yitirmiş, dinen ve sosyal bakımdan “Benim karım olmuş!” demekti. Bu, bir felsefe, bir görüş tabii…

Bilinme sınırlarını aşmıştım, yaşadığım evde sorun yaşamadığım, daha doğrusu sorun yaşamama izin verilmediği için roman, öykü ve şiirlerim ile önce meşhur olma sınırlarını zorlamış ve sonra başarıp meşhur olmuştum.

Hüznüm önce annemi, sonra yalnızlığa dayanamayan kaynanamı yitirmem olmuştu.

Birikintileri, anne evindeki hatıralar dışındakileri fakir-fukaraya dağıttıktan sonra, evimi ucuz-pahalı demeden satmış, abla ve ağabeylerimin haklarını kendilerine üleştirdikten sonra, karımı ikna etmiş(3), onun da evi satmasıyla neredeyse peşin olarak saray yavrusu gibi dubleks, bahçeli bir evin sahibi etmiştim karımı, “Babanın hatırası gibi” diyerek. Malda, mülkte gözüm yoktu, çünkü.

Ancak itiraf etmeliyim ki, eve yerleştikten sonra insanların yokluk çekmemiş olsalar bile nasıl şımardıklarını teferruatıyla öğrenmek ayrıca neşemi kaçıran bir olay olsa gerekti.

Bir diğer konu, araştırmama gerek kalmaksızın çocuğumuz yoktu, ya da olmamıştı, sorun ve sonuç benim için o kadar önemli değildi.

Yazdıklarımın müsveddelerini hemen yanı başımıza taşınan ve devlet memurluğu öğretmenlikten sonra danışmanım ve uygulayıcım olan abla ve eniştem gözden geçiriyor, kesinlikle yazımda değil, noktalamada, cümlelerdeki kısırlıkları düzeltip bana gösteriyorlar ondan sonra yayınevleriyle anlaşıyorlardı.

İlk taslakları tekrar inceleyip bana gösterdikten sonra gazetelere; “Mehmet’in yeni romanı, yeni şiir kitabı” şeklinde ilân verdikten sonra, eniştem ve ablam bankaya yatırılacak para konusu dışında tüm gerekenlerle ilgileniyorlardı.

Ablamın ve eniştemin çabaları sayesinde, birkaç romanım dizi haline gelmiş, bir romanım senaryolaştırılarak film olarak hazırlanmış, şiirlerimden birkaçı Türk Sanat Müziği olarak bestelenmişti. Eksikleri yok, fazlası vardı, eleştiriler yok, beğeniler vardı.

Öykülerim tavan yapmıştı, sayısını bilmiyordum, kimi 8-10 sayfa içine sıkıştırılıp sığıştırılmaya çalışılmış, kimi sayfalarca sürdüğü halde bitirilememiş gibiydi. Onlardan da yaz dönemi için bir kerelik senaryolar yapılıp televizyon sineması gibi yayını sağlanmıştı.

Bunların tümünün karşılığı para demekti, para ise mutluluk, refah(2) demek değildi benim için. Bir kısım yardım kurumlarına yaptığım ve yapmak istediğim yardımların ailem tarafından hoş görülmemesi üzüntülerimin sebebiydi.

Tek bir örnek; evde olmama yahut da kelimenin tam anlamıyla belki de isteğim gözetilerek ve kovulmaktan beter bir tavırla üst katta aradaki duvar yıkılarak bana tahsis edilen odada kalıyordum, hadi bunu “her zaman değil” de, “çok zaman” diye dillendireyim, ortamdan uzak kalıyordum.

Karım sabahlar ile öğlenler arasında “Allah! Allah!” diyerek ibadetlerini yapıyor, zaman geçtiğinde yalnızlıktan canı sıkıldığından, davet ettiği arkadaşlarıyla “Yallah! Yallah!” yapıyordu.

Açmam gerekirse şöyle ki; dünya hayatı ile ahiret(2) hayatının ayırımı gibi bir şey. Sabah ve öğle namazlarını kılıyordu karım, belki oyun ve sohbet aralıklarında diğer namazlar için de vakit ayırıyor olabilirdi.

Şahit olduğum kadarıyla öyle kumar cinsi oyunlar değildi oynadığı oyunlar. Satranç, dama, kızmabirader…

Ve çok zaman televizyonda ilgiyle bir şeyler seyretmek…

Toplanma gerçekleşmemişse o zaman hava almak için sokaklara atıyordu kendisini karım. Hüzün, zaman zaman değil, çok zaman sadece deli dalgalarla(50), azgın rüzgârlarla değil, sinsi, ucuz, kahredici fısıltılarla da geliyor ve belli ediyordu kendisini insanların yüzünde.

Bunalmıştım, devamlı olarak da bunalıyordum. Bir evin erkeği belirli bir süre sonra karısı indinde değerini kaybediyordu, ya da bana öyle görünüyor, öyle geliyordu. Bu süre; evlilik yaşı olarak elliyi, insan yaşı olarak yetmiş-yetmiş beşi aşmamalı, taşmamalıydı bana göre.

O halde Tanrı neden gereğini gerçekleştirmiyordu ki, yoksa Mehmet kulunun, yani benim, beni yanına alması için kendini desteklememi mi bekliyordu?

Bunun için namaz vakitlerinde musallalarında(2) tabut gördüğüm camilere, ezan vakitlerinde mezarlık camilerine ve namaz ertelerinde mezarlıklara gidiyordum geleceğime özlem olarak…

Bazen kendimi kamufle ederek(3) giriş kapısındaki görevlilerin, hatta işçilerin(!) alaycı bakış ve sözlerine aldırmaksızın genelevlere gidiyordum, anlatmak isteyenlerin dertlerini dinliyordum, gerekirse vizite ücretlerinin iki-üç misli paralarını ödüyordum, öykülerime malzeme olması için, isim vermeksizin ya da isimler uydurarak, not almaksızın, sadece öykülerime maya olsun(3) diye.

Aynı olayı kısa tren, otobüs, uçak yolculuklarında, bilmediğim mevkilere dolmuş ya da otobüslerle giderek de gerçekleştiriyordum. Hastanelerde, postanelerde, parklarda, hüzünlü, sigaralarını yercesine içenlere, meyhanelerde tek başına takılanlara da ilişiyordum, eğer şiddet ve hiddetle terslenmezsem.

Uzun süre zihnimde biriktirdiklerime boş vermek geçti içimden. Kendimi zapt edemez gibiydim, özlem bir kanser gibi iliklerime işlemişti(3), âdetim olsa hiç bakmaz bir meyhane köşesinde doyasıya zıkkımlanırdım, oysa doğup büyüdüğümden beri ne içki biliyordum, ne de sigara…

Yoksa güzel dediği eserlerini nasıl yaratır, daha doğrusu vücuda, meydana getirirdi ki? Saplantısı; “Yaratmak” kelimesi idi, yaratmak sadece Tanrıya mahsustu, insanlar uğraşır, çalışır ve meydana getirirlerdi sadece.

Yaşam kendisi için zaten gerçek bir hikâye idi, bunun için kalemini eline almasına gerek yoktu, gene de kendini tekzip ederek(3) cebinden bloknotunu çıkarıp dizelemeye çalıştı aklından geçirdiğini.

“Seni hep öykülere
Ayrıca şiir dediğim denemelerime
Saklamak istedim

            Sığdıramadım.

Gizlendin
Becerdin
Başardın!

Tebrik ederim.(51)

*

“Son yıllarda
Arttı sana düşkünlüğüm,
farkındayım
Neler olduğunun ise
farkında değilim bana?
Eziyet mi çekiyorum
Yoksa eziyet mi yaşatılıyor bana,
            bilmiyorum.
(52)

Yaşamımı geçirdim gözlerimin önünden, siyah-beyaz bir film gibi(53), sırtımı bir yerlere dayamaksızın. Yaşamımın tek bir sahnesi renkliydi, beni ben eden, tüm aşk şiirlerimde kendini hissettiren ve şimdi, şu anda karar vermeme neden olan.

Evime ulaşıp eski zamanlarda olduğu gibi Harita Metot Defterlerimden birini alıp bu kez son sayfasından başladım, başa doğru yönelmek üzere. İçimden bir şey geçiremiyordum, küskündü sanki dizeler, bir yerlere sinmiş olsalar gerekti. Gözlerimi kapatıp düşünmeye çalıştım. Çoluk-çocuk, torun-topalak yoktu ki vasiyet(54) karalayayım.

Doğal olarak maaşım yoktu, banka hesabım vardı sadece bir bankada, ona da ablam ve eniştemin kontrolünde muhasebecim hükmederdi, karımın istekleri, ihtiyaçları için.

“Ben hava almaya çıkıyorum!” dedim, hava almaya çıkıyormuş havasında kimseye haber vermeden, notere gittim. Banka hesabımda ne varsa, hemen bugün, şimdi ben yaşarken, “Karıma ve kardeşlerime eşit miktarda ve eserlerimden gelecek miktarı mesleklerini bir bakıma bana hizmet için terk eden abla ve enişteme, göreve devam edecek muhasebecime vadettim.

Ve ihtiyacı olmayacağı konusunda kesine yakın bilgim olduğu halde uygun görülecek miktarda babadan zengin eşime dağıtılması isteğimi” belirttim.

Tam anlamıyla “Harç bitti, inşaat paydos!” havasında olmasam da, kendimi emekliye ayırdığımı belirtip, abla, enişte ve muhasebeciyle bir toplantı yapıp Noterdeki belgenin bir kopyasını “Derhal” komutuyla gizlice ablama verip içimden geçenleri anlatıp vedalaştım, uzun soluklu bir Türkiye turu gerçekleştirme hevesinde olacağımı anlattım, tabiidir ki yalan katkılarıyla.

Bağlantım olan yayınevleriyle her türlü konuyu abla ve enişteme bıraktım, her ihtimale karşı deyip birkaç tane imzaladığım boş kâğıdı da ablama teslim ettim. Kenarda, köşede, cüzdanımda beni menzilime ulaştıracak kadar harçlığım vardı.

Düşüncelerimde yaşamak istediğimi yaşayamazsam, neticede belki olmayacak bir namazlık saltanata(55) kadar paramın bana yeteceği inancındaydım.

Tekrar evime kovulduğum, “Pasaklı Odam” dediğim odama geçtim. Acele etmeme gerek yoktu, ama gecikmemeliydim de. Bu kadar yılı boş ve anne vasiyetiyle geçirdiğim karımla vedalaşmama gerek olmadığım düşüncesinde idim.

Yenisinin alınmış olması dolaysıyla zımba makinesi ile delik açılmış eski Nüfus Kâğıdımı cebime yerleştirdim her ihtimale karşı, protezlerimin(2) de gerekebileceğini düşündüm. Yeni Nüfus Kâğıdımı çekmeceye koydum özenle. “Varsın yerinde kalsın!” dediğim laptopuma(2) dokunmadım.

Kız kardeşime tembihlerim arasında belki gerekebilecek bir kısım şeyleri ablam değerlendirebilirdi. Yoksa hard diski(5) elden çıkarmam o kadar kolaydı ki benim için bir çırpıda. Çünkü başımdan geçmişti, galiba sinirlenip tokatlamış, ya da elinden düşürmüş veyahut da üstüne çay dökülmüştü.

Böylesi durumlarda vasiyet yazmam gerekebileceği geçti aklımdan. Orhan Seyfi Orhon kadar sert(54) ve acıtıcı olmasa da bir vasiyet kaleme alacaktım, aldım da. Ama bu vasiyeti hazırlamak isim vermemiş, saklamış olsam da anlattıklarımın kendilerini bilmeleri arzusu ile menzil konusunda bir gün kadar gecikmeme sebep oldu, düşünerek yazmak eksik bırakmamak endişemle.

“Size bir şey söyleyeceğim, ama sözü bölmeyin!
Dinleyin önce biraz!... Sakın abartılı gülmeyin!
Bir ömür boyu zorunlu birlikte olduk ama
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Ömrümce, iyi baba ve koca olmaktı maksadım,
Bu amaçla yıllarımı bilinçli, uygun harcadım,
Öğrenmek için çalıştım, cahile özür saymadım
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Ne kimsenin tavuğuna dedim; ‘kışt!’, ne attım çamur,
Yalan mı, iftira mı, gıybet
(56) mi? İşte orada dur!
Kendin haklı çıkmak için istediğin gibi uydur...
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Ere kulluk, kölelik edip sildin bizi defterden,
Ne mutluluk bildin, ne anladın hüzünden, kederden,
Ata, baba bilmeyip kin tuttun
(3), hırs aldın(3) kaderden
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Düşünün bir, çok mu zordu değer vermek?... Vermediniz...
Adam gibi değil, insan gibi bile görmediniz,
Verilen selâmları görmezden gelip, dermediniz
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Tüm ömrümü devamlı diyet ödetmekten(3) bıkmadın,
Gündüz, gece demedin, dünyamızda oldun, çıkmadın,
Zanneder misin ki üzmedin, hiç canımı sıkmadın?
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Yaşadığım(ız) çok huzursuzlukta oynadın başrol,
Acındırdın çok çok, duygu sömürüsü yaptın bol bol,
Ve sonunda yalnızlığına hükümlü oldu, sağ ol!
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Dost, yandaş, akraba, kardeş dedik, bağrımıza bastık,
Yalanı, yanlışı dinlemedik hiç, hep kulak astık
(3),
Koyamadık başımız altına dinlenecek yastık
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Ucuz menfaatler için sıktın birden canımızı,
Sülük gibi emdin, hem de bitirdin tüm kanımızı,
Neredeyse yok ettin, gurur, itibar, şanımızı
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Bile bile kazık attın, bir şey mi geçti eline?
Hem hâkim olmalıydın birazcık da olsa diline,
Ne olurdu hiç basmasaydılar bam telime
(3)?
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Söz gümüşse, sükût altın... Tartmadınız... Kıskandınız?
Ciddi olamaz ama demek bir şeylere inandınız,
Ölümlü dünyada neden yanlışlara kandınız?     
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Sırrı sahiplendiniz, tutamadınız, paylaştınız,
Bilmem açıklayınca zaferlere mi ulaştınız?
Görününce sonuçlarına belki siz de şaştınız
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Yanlış mı? Tartışılır! Sözlerle selâmı kıstınız,
O kadar çok mu bunaldınız? Dinlenip de kustunuz!
Hatta hızınızı alamayıp bir de cana küstünüz!
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Hep ben mi kötüyüm, ben miyim çirkin-kötü tohum(58)?             
Yaşam boyu az mı oldu sizle iyi-güzel olgum?
O zaman hep beraber deyin ki bana; ‘Lânet olsun!’
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Söyleyin Allah aşkına! Başa hep çile mi ördüm(3)?
Bunun için mi ömrümce suçlandım, horlanma
(3) gördüm?
Yaşlanınca galiba, kendimi görmeyecek kadar kördüm
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Sırası gelince görünmez olmayı bilmelidir,
Hissediyorum göründü sıram, ecel gelmelidir,
Sevenlerim rehberlerden adımı silmelidir
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Kötünün vücudu da soğur bir gün, suyu ısınır,
Koymadım bilirsiniz sizlere sevgimde hiç sınır,
Anlamıyorum ki nedir bu asabiyet
(2), bu sinir?
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Kusursuz değilim, hiç kusursuz olan yalnız Allah,
Beni soğuk bulacaksınız yatağımda bir sabah,
Sakının! Arkamdan üzülmüş gibi demeyin; ‘Vah! Vah!’
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Teslim edip de ruhumu, konulunca teneşire,
Haber göndermeyin dostlara, büyüdüğüm şehire,
Köyün yağmurlarında yıkamadan
(57) koyun kabire
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!
(54)

            Defterlerimin, yayınlanmamış birikmişlerimin akıbetlerinin(2) meçhul olmaması gerekliydi. Eğer ki cesedime ulaşırlarsa idi ki bu konuda şüphelerim olsa da gerçekleşebilirdi, ayrı bir vasiyet halinde o dileğimi de sıralamalıydım. Gabriel Garcia MARTINEZ’in “Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse!” sözünü rehber kabullenerek kaleme almaya çalıştım; “Öldüğümde;
bir bohça yapın şiirlerimi de
(ve hatta öykülerimi de)
koyun benimle kabrime

(ölmeyecek aşkım,
duygu ve düşüncelerimin aksine
ben ölünce
şiirlerim de ölmüş olacaklar zira)

düşünülenin aksine
ayak ucuma değil
başucuma...

Çünkü benim için
onların yeri orası idi
(daima).
(59)

“Başucuma” kelimesinin birkaç kez geçtim üzerinden yerinde bırakarak.

Dikte ettim sonra, geleceğimin gerçeği şeklinde;

“Ümitlerime kırgın,
Ömrümün kısırlığına da dargın değilim
Ölmeye hazırlanıyordum yavaş yavaş
Artık hazırım
            Sen kendinin ol dünya!
(45)

Son noktadan önceki satırımın dokunaklı olduğunun farkında değildim, tıpkı şiir gibi;

“Ya birkaç gün, ya da ebedi, gidip de gelmemek, gelip de görünmemek gibi…”

Yorgundu bedenim, taşımaktan yorulmuştum, belki de gönül üzüntülerimin omuzlarıma yaptığı basınçtan. Üstelik umudum da yoktu, düşündüğümden, gidip göreceğimi, hiç olmazsa vedalaşacağımı, “sevdiğimi” söyleyeceğimi ilk ve tek aşkımdan. Umutsuz yaşamamın mümkün olmadığının bilincindeydim.

Denememde, o kapısında haç olan eve ulaşmamamda eğer Agata halen oradaysa ulaşmamda asla başarısızlık ve sakınca olmayacağı inancındaydım. Ev önemli miydi? Hayır! İçinde kaybolmamışsan ilk gönlüne giren o evde kalmış olmalıydı sevgisiyle hem, eğer yanılmamışsa…

Yola çıktım hiç kimseyle vedalaşmadan, canlı olarak bir daha arkamda bıraktıklarımla karşılaşmayacağıma, kendimce tüm tedbirleri alarak, tüm olasılıkları göz ardı etmediğime inanarak.

Kendimi yorgun, ölümüne yaklaşmış bir fil gibi hissediyordum.

“Öleceklerine yakın
öleceklerini hisseden
(diğer bir deyişle;
yaşamlarının sonuna geldiğini hisseden)
filler

mezarlarını -arar- bulurlarmış
(en kısa zamanda).

Ve sükûn içinde ölmek için
(orada)
beklerlermiş, sonlarını…

Hepsi tamam
(da)

ben önce sükûn bekliyorum,
gerisi kolay!
(61)

            “Lây! Lây! Lôm(5)!” havası almaya çıkmış gibiydim, arkamda bıraktığım karımın “Allah! Allah!” havasında olduğundan, menzile ulaştığımda da “Yallah! Yallah!” havasının sonlarına ulaşmakta olacağından neredeyse emin gibiydim.

Ulaştım, hayalimdeki nasıl açıldığını bile bilemediğim bahçe kapısına. “Kapı duvardı(5)” tam eylem görüntüsüyle. Ancak mutluluğu yaşadım anında. Çünkü benim Süleyman Ağabeyde servis yaptığım, ilk yakınlığı yaşadığım bisiklet plâstiklerle görünür bir şekilde sarılmış, kaplanmış olarak evin giriş kapısının üst duvarında asılı idi ve caraskal(2) tipinde bir kanca ve iple yan duvara tutturulmuştu, nedenini anında anlayamayacağım bir biçimde.

İlk aklıma gelen, Senay’ın bisikleti satın alıp ara sıra kullanması yahut da yıkayıp, temizleyip, gerektiğinde yağlanması gereken yerlerin yağlanması ve bakımıydı. Evlenmemiş olabilir miydi? Sorgusuz, sualsiz, habersiz, aradan geçen kırk küsur yıl sonra kapı önünde bunu düşünmem garabet değildi, üstelik ağzı açık bir şekilde, düşünür gibi bakarken.

Hiss-i kabl el vuku(5) veya Tanrının sadece kadınlara verdiği özel bir altıncı his vardı.

Kapı açıldı, üstelik birden diyeceğim bir şekilde, yaşamış olsa gerekti, iki basamak merdiveni inerken gecikmek istemezcesine gibi ismimi bağırdı;

“Mehmet!”

Şaşkındım, bu kadar zaman sonra, bu montofon(2) görünümümde, çökmüş halimde, beni bekliyormuş gibi hemen tanıyacağı ve hiçbir şeyi umursamaksızın bana koşacağı aklımın ucundan bile geçecek bir hayal değildi. Çığırdım aynı şaşkınlıkla;

“Senay! Agata!”

Kapıyı açmayı bilmiyordum ki, ben de ona koşayım, o da akıl edemedi galiba, kapının öbür yakasından sarıldı bana, kucaklarken kerelerce “Mehmet! Mehmet! Mehmet!” diye doymak istercesine. Sonra akıl etti, ya da aklına geldi galiba, gözlerime bakıp öptü beni, dünya umurunda değilmişçesine.

Ve eğilip kapının mandalını açıp sürüklercesine beni evine doğru itekledi.

Nefesiyle ciğerlerine indirmek, dudaklarıyla kalbinde saklamak arzusundaydı ve bildiği tek söz “Mehmet!” olsa gerekti hakkımda, oysa bilmiyordu tüm dünyamın sahibi olduğunu.

İki ayrı dünyada o yalnız, ben ise biriyle bedenimi üleşmiştim Ama birbirimizi çok sevdiğimizin farkına vardık. Ben onu dizelerimde saklarken, o benim dizelerimi çerçeveletip put yapmıştı odasının tüm duvarlarına.

Hatta öyle ki cimri gibi davranıp arkalı önlü dizilenleri iki yönlü çerçeve haline getirmişti.

İtiraf ettim hemen iki satır, özenle muhafaza ettiği çerçevelerden birinin içindeki şiiri çıkararak, arkasına ekledim;

“Şiire seninle başladım
Göz açıp gördüğüm
Nefes alıp duyduğum
Dizelere, uyaklara
sığdıramadığım sendin hep

İsterim seninle bitsin.(62)

Soran gözlerle baktı gözlerime;

“Nasıl? Seninle her şeye varım ben(63)! Yeter ki iste sen!”

              

YAZANIN NOTLARI:

(*) İNSAN DENEN MEÇHUL, “İNSAN BU MEÇHUL” şeklinde tercüme edilmiş hali de vardır. Dr. Alexis CARREL’in ilmi, felsefi, düşündürücü kitabının etkisi altında kaldığımı itiraf etmeliyim. Ancak öykünün bu eserle ilgisi yok. Kitabın ismini, öyküme isim verdikten sonra hatırladım.

(*) Agata (Rumca); İyi, âlâ. Agate (Rumca); İyi kalpli.

Meçhul; Bilinmeyen, bilinmedik (Malûm; bilinen karşıtı).

(*) Eğitim sistemi öykü kaleme alındığında öyküde belirtildiği şekilde idi ki, değinildiği gibi devamlı değişikliklere uğramıştır.

(1) Annem-babam oldukları ve doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Yazanı veya söyleyeni kesinlikle hatırlamıyorum. Felsefe olarak; André GIDE, Cesare LOMBROSO, Dale CARNEIGE veya John Stuart MILL sözü olabilir. Bu düşünceyi neden sahiplendiğim hatırımda değil.

Ancak bunun için Ömer HAYYAM’ın; “Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben; / Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken / Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi, / Niye geldik kaldık, niye gidiyorum bilmeden” sözlerini paylaşmak uygun geliyor bana.

(2) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.

Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse (Sporda; olağan yürüyüşle).

Ahkâm; Hükümler. Yargılar. Emirler. İradeler. Kanunlar. Nizamlar. Garip ve gülünç sayılabilecek söz, davranış,  şekil, ya da hükümler. Mahkeme Kararı.

Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrıya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Akıbet; Son, sonuç. Eninde sonunda, en sonunda, sonunda.

Asabiyet; Sinirlilik hali.

Baki; Sürekli, ölümsüz, kalıcı. Asıl adı; Mahmud Abdülbaki olan, “Şairler Sultanı” olarak tanınan Divan edebiyatı şairi.

Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, gösterişli, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).

Camış (Camız); Manda.

Caraskal (ya da Jaraskal); Portal yani taşıyıcı vinç, zincirle ya da halatla çalışan elle kumanda edilen, inşaatlarda malzeme çıkartmak ya da moloz indirmek için, yüksek yapılarda boya-badana, tamir için iskele yerine kullanılan alet.

Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.

Çakal; Etoburlardan sürü halinde yaşayan kurttan küçük genellikle leşle beslenen bir yaban hayvanı olmakla beraber açıkgöz, kurnaz, yalancı, düzenci, aşağılık kimse anlamlarında kullanmaktayız. (Çakal: Kelime Oyunu; Çak al! Hoş çakal!)

Çaylak; Deneyimsiz, toy kimse. Aslı bir kuş.

Çundura; Erkek cinsel organına yöresel olarak verilen ad. Çük, Pipi kelimeleri de aynı anlamdadır. (Bu kelimelerin başka anlamları da var mı, bilmiyorum, ama enteresandır; çundura kelimesini soy isim olarak kullananların olduğunu biliyorum).

Editör; Fransızca “éditeur” kelimesinden türetilen bu kelime “Basıma gidecek bir yayını hazırlayan kişi” anlamındadır, bugün için “yayımcı” ya da “yayımlayan” şeklinde kelimeler kullanılmakla beraber editör kelimesi güncelliğini korumaktadır.

Esrar; Gizler, sırlar. Hint kenevirinden çıkarılan kullanılacak miktara göre uyarıcı, sarhoş edici veya uyuşturucu etkileri olan  madde.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile, hilekârlık durumu.

Fıkıh; İslâm Hukuku. Anlayış, anlayış tarzı veya derinliği anlamına gelen kelime, terim olarak İslami kanunların teorik ve pratik uygulama çalışmalarına verilen ismi ifade etmektedir.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.

Iskarta; Herhangi bir nedenle değerini yitirmiş.

İllâllah; Bezginlik, bıkkınlık ve usanç belirten Arapça bir kelime. “Allah’a doğru”

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Kesmik; Yöresel olarak yanaktan iki parmak arasına sıkıştırılarak yapılan  okşama, ya da takdir eylemi. Kesilmiş sütün koyu bölümü. Başakla karışık iri saman. Taş gibi olmuş toprak parçası.

Kirve; Halk geleneğine göre, çocuk sünnet edilirken genellikle sünnet giderlerini üzerine alan, sünnet sırasında çocuğun elini, kolunu tutan, onun korkusunu gidermeye çalışan, daha sonra çocuk üzerinde babaya yakın hak sahibi olan kimse.

Komi; Otellerde ve lokantalarda ayak işlerine bakan, garson yardımcısı, yamak.

Kronolojik; Zaman bilimi ile ilgili olan (Olayların tarihi itibariyle) sıralaması.

Kürtaj; Gebelik alınması. Gebelik Sonlandırılması. Bebek alınması. Döl yatağının içini kazıyarak, dölütü alma işi. Vücudun boşlukları içinde bulunan hasta ya da zararlı sayılan dokuları kazıyıp alma işi.

Laiklik; Din işleriyle, dünya işlerini ayırma, dinin dünya, özellikle de devlet işlerine karışmasını istemeyen düşünce biçimi.

Lâl; Dili tutulmuş, dilsiz. Parlak, kırmızı renkte olan bir taş ile bir cins renkli mürekkebe de bu ad verilmiştir.

Laptop; Dizüstü bilgisayar.

Literatür; Edebiyat. Yazın. Herhangi bir bilim dalında yazılmış olan yazı -ya da- yapıtların tümü.

Manşet; Bir gazetenin adının altında, ilk sayfasının en üst bölümünde, önem verilen bir haberin iri harflerle konulan başlığı. Bir gömleğin kollarının ağızlarına geçirilen, genellikle çift kat kumaş, ya da dantelli bölüm. Voleybolda bir vuruş şekli.

Menzil; Erim. Bir yolculukta belli bir yol alıştan sonra dinlenmek için durulan, daha önceden ulaşmak için belirlenmiş yer. Başlangıç ve bitiş arasındaki uzaklık. Merhale.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Montofon; Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; Tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.

Promosyon; Bir malı geniş kitlelere tanıtmak ve o malın sürümünü sağlamak amacıyla yapılan çalışmalar.

Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ. Söz olarak genel kullanım eksik dişlerin yerlerine yerleştirilen ve ağıza takılıp çıkarılabilen tam ve bölümlü olmak üzere iki çeşidi olan dişlerdir. Doğal dişler gibi olmasa da kullanılışlı ve doğal görünümlüdür.

Refah; Bolluk ve rahatlık içinde olmak.

Sadakat; İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk.

Sistematik; Sistemli, Metotlu, Düzenli Bir Biçimde, Dizgeli, Belli Bir Düzen Çerçevesinde, Sınıflandırmalı.

Taziye; Başsağlığı dileme.

Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.

Ücra; Çok uzakta, en uçta bulunan.

Virüs; Bilgisayarda genellikle yazılımlara zarar vermek amacıyla yaratılan, disket değiş-tokuşu yoluyla bilgisayarlara bulaşabilen, öteki yazılımları kendisinin çalıştırılabilir bir kopyasını da kapsayacak biçimde güncelleştiren, değiştiren, sistemin olağandışı davranışlarına yol açan yüklenen bilgilere vb. zarar veren yazılım. Bulaşıcı hastalıkları yapan mikrop.

Yalapşap; Yalap şalap. Yalap çalap. Baştan savma, üstün körü, yarım ağızla, yarım yamalak.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

Zül (Zul, Zûl); Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.

(3) Adı Gibi Emin Olmak; Çok iyi bilmek, inanmak.

Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.

Aklı Başına Gelmek; Zarar gördüğü işlerden usanıp akıllıca davranmak, baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek. Bir olayın sonunda gerekli dersin alındığını ve bu olayın tekrarlanmayacağı anlamında bir deyim.

Aklı Fıttırmak; Sevgi, hiddet, öfke vb. gibi nedenlerle ne yapacağını bilemez şekilde deli gibi olmak, aşırı duygusal bir davranışla deliye dönmek, hatta delirmek.

Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçmemek (Geçirmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Astarı, Yüzünden Pahalı Olmak; Bir işin ayrıntısına ödenen paranın, aslına ödenen paradan fazla olması. Malın gerçek değerinden fazlaya mal olması.

Bahşetmek; Karşılıksız olarak vermek, sunmak, bağışlamak.

Bam Teline Basmak; Bam Teli; Bazı sazlarda kalın ses veren tel veya kiriş. Bir kimseyi duyarlılık gösterdiği bir konuda kızdırmak, kızdıracak söz söylemek, incitmek, öfkelendirmek, öfkelendirecek bir şeyler yapmak.

Başına Çile Örmek; Zahmet, eziyet, ıstırap, sıkıntı vermek.

Bir Yaşına Daha Girmek; Şaşılacak bir durumla, yeni bir şeyle karşılaşmak.

Cesaretle Domalmak; Dizleri büküp elleri dizlere dayayarak kıçı geriye doğru çıkarıp öne doğru eğilmek.

Cıyaklamak; İnce, acı ve yüksek sesle bağırmak.

Devede Kulak Olmak; Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır. Bir bütüne göre çok ufak bir parça.

Diyet Ödetmek; Yapılan bir şeyin (özellikle kötülüğün) karşılığının aynen veya bir bedel karşılığında ödettirilmesi.

Dünya Başına Yıkılmak; Büyük bir yıkıma uğrayıp bütün umutlarını ve mutluluğunu yitirmek.

Dürtüp Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, zamansız ve yerini bilmeksizin kötü bir davranışta bulunmak.

Ezilip Büzülmek; Güç bir duruma düşüp davranışlarıyla utandığını belli etmek, utanıp sıkılmak. Bir şey söylerken utangaçlık, sıkılganlık ya da kibarlık davranışlarında bulunmak.

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…

Göğüs Çaprazına Girmek; Genelde güreşte kullanılan bir deyim; karşısındakini koltuk altlarından çapraz yakalamak. Sanırım dansta karşısındakini sıkı sıkıya kucaklamanın tarifi olabilir.

Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.

Hafakanlar (Afakanlar) Basmak (Boğmak, Bürümek); Sıkıntıdan bunalmak. Yürek çarpıntısı, coşku, heyecan, iç sıkıntısı öfke duymak, haleti ruhiye yaşamak.

Hal Hatır Sormak; Bir kimseye sağlığı, ekonomik, çoluk çocuklarının vb. durumuyla ilgili bilgi almak için sorulan nezaket sorusu.

Hazzetmek; Hoşlanmak, tat, keyif almak.

Hevesini Alamamak; Kişinin heyecanının, arzusunun, isteğinin yapmasının mümkün olamaması, engellenmesi.

Hırs Almak; Bir konuda başarılı olmak için insanın kendisinin kendisine uyguladığı teşvik şekli.

Horlanmak; Hor görülmek. Değersiz bulunmak, aşağılanmak, önemsenmemek.

Huy Edinmek; Bir şeyi, bir durumu, bir davranışı alışkanlık haline getirmek.

İflâh Olmak; Kendine gelmek, düzelmek, iyileşmek, onmak. Kendini, yapacaklarını akıl etmek.

İkna Etmek; İnandırmak.

İliklerine Kadar İşlemek; Duyguların inkâr edilemeyecek kadar kendini belli etmesi durumunu hissetmek.

Kamufle Etmek; Alalamak, gizlemek, saklamak.

Kin Beslemek (Kin Tutmak), (Kin Kusmak); Birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek (Kur’an Kevser Suresi, 3. Ayet; Doğrusu, soyu kesik olan (ebter) sana kin duyandır).

Korkudan Ödü Patlamak (Kopmak, Çatlamak); Ani bir olay nedeniyle çok korkmak.

Kulak Asmak; Önem vermek, dinlemek.

Külâhları Değişmek; Araları bozulmak, bozuşmak. Hatta tehdit eklentisinde bulunmak.

Maya Olmak; Herhangi bir nedenle olmayan başlangıçta eksiklik ve yetersizliğe az ya da çok, şu ya da bu şekilde katkıda bulunma teşebbüsü.

Monotonlaşmak;  Tekdüzelik, hep aynı tonda olmak. Yeknesaklık, donukluk, durgunluk, sıkıcılık, çeşitliksiz olmak durumu.

Murada Ermek; Dileği gerçekleşmek, çok istediği bir şeye kavuşmak.

Ömrü Vefa Etmemek; Bir şeye kavuşamadan, bir sonuca ulaşamadan ölmek.

Prim Yaptırmak; Bir kazanç, menfaat, ödül gibi beklentileri meydana getirmek.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.

Sığışmak; Bir yere güçlükle sığmak.

Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek (Hesaplamak); Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.

Şeytan Dürtmek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak.

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak, Şoka Uğramak, Şoka Girmek); Çok şaşırmak, şaşakalmak, beklenmedik, hoşa gidecek veya hoşa gitmeyecek bir şeyle, belirli olmayan bir zamanda karşılaşmak, şaşkına dönmek, şaşkınlıktan dona kalmak. Afallamak.

Tabulaştırmak; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şeyi varmış olarak kabullenmek.  Yasaklamak.

Tahammül Sınırını ( Derecesini) Zorlamak; Dayanma, direnme, insanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücünün sona ereceği ana kadar dayanması, katlanması,  sabrının sonu.na ulaşmaya ramak kalması.

Tahammüllü Olmak; Güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilmek, dayanmak, direnmek. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırması ve katlanması.

Taş atıp da kolu yorulmamak; Bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak. Yorulmayacağının, emek ve para sarf edilmeyeceğinin ifadesi.

Tekzip Etmek; Yalanlamak.

Teşrif Etmek; Onurlandırmak, şereflendirmek, bir yere gelmek. Bir işi yapmak.

Tırsmak; Korkup çekinmek, korkudan tedirginleşmek, ürkmek.

Yavşaklaşmak; Gevezelik, yalakalık,  yılışıklık yapmak, etmek.

Zapt Edememek; Zorla alınmış bir şeyi elinde tutamamak, kaçırmak. Tutamamak. Olmasını önleyememek.

(4) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “KÜRTAJ”

(5) Adam Kayırma; Koruma, himmet, iltimas, torpil gibi haksızlıklarla kendine yakın bir insanı hakkı olmayan müjdelerle mükâfatlandırma. Bu konuda çaba gösterme. Bir bakıma “Dayıcılık”.

Aklı bir karış havada; Hiç düşünüp taşınmadan davranan, olgunca davranmayan.

Bacak Kadar Çocuk (Velet); Çok küçük, ufacık ya da öyle görünen çocuk.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Dünür Anne; Kız istemeye gelen ailenin annesi veya kızı isteyenlerden yaşlı olan kadın.

Fırça Yeme (Atılma) Hakkı; Azarlanmak, paylanmak, horlanmak, aşağılanmak, sitem edilmek, hakaret edilmek gibi bir eylemi hal edenin kimliği.

Hard Disk (Hard Disc); Sabit disk de denilen, bilgisayarın kendisine yüklenen bilgileri sakladığı, depoladığı donanım.

Has Anne; Özbeöz anne.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

İadeli Taahhütlü Posta Mektubu Gibi; Alıcıya imza karşılığı teslim edilen, teslim edilemediği durumlarda göndericiye geri gönderilen mektup gibi (ya da paket).

İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafın kadın ve kadın tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.

Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.

Mürteci Mercimek (Mantar, Nohut, Kuş Beyinli) Kafalı; Kafası çalışmaz, yeteneksiz, beyninde kusur olduğu varsayılan  kişiler.

Pohpohlayıcı Cümleler; Yalakalık, dalkavukluk, yağcılık etmek, övmek. Teşvik etmek, pohpohlamak amacıyla duygusal ve abartılı cümleler ile bir insanın gözüne girmeye çalışma.

Pohpohlayıcı Cümleler; Yalakalık, dalkavukluk, yağcılık etmek, övmek. Teşvik etmek, pohpohlamak amacıyla duygusal ve abartılı cümleler ile bir insanın gözüne girmeye çalışma.

Pranga Mahkûmu; Pranga cezasına hüküm giymiş kimse.

Tanışma Faslı; Tanışma dönemi, tanışıp bir konu hakkında ilerleme devresi, Tanışma bölümü, kısmı.

Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.

Tensel-Tinsel; Cismani, bedenle ve ruhsal, .maddeyle ilgili olmayan, özdeksel niteliği bulunmayan, manevi.

Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

Yaz Boz Tahtası; (Eskiden) Okullarda dışarı çıkan çocuğun dönüp dönmediğinin anlaşılması için girip çıkarken işaretlenen tahta. Devamlı olarak değişiklik yapılan kanun, kararname, tebliğ vb. gibi devletle ilgili gereklilikler.

(6) Aganigi; (Naganigi eki ile beraber) kuşdili bir söz değil, “Sevişmek, aynı yatakta beraber olmak” anlamlarında kullanılan ne idiği belirsiz bir söz dizisidir.

İnnaminna (İnna minna Yapmak); Tatlı Yemek, Çikolata Yemek, Akşam Yemeğe Çıkmak… Vb gibi sözler ailelerin karı-koca beraber olmak için aralarındaki sözleşme işareti. (Büyüyen çocukların olaydan haberdar olmaması için sık sık değiştirilmesi gereken şifre!)

Mercimeği Fırına Vermek; Gizlice (cinsel olarak) aşk ilişkisi yaşamak, böyle bir birlikteliği yaşamaya hazır olmak, hazırlanmak şeklinde biliniyorsa da iki gencin cinselliği kapsamaksızın birbiriyle anlaşması, sözleşmesi, vaatte bulunması demektir.

(7) Ser Verip Sır Vermemek; Ne denli sıkıştırılırsa sıkıştırılsın, tehdit, eziyet, işkenceye rağmen ağzından sır alınmamak, ağzı pek sıkı olmak.

(8) Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz; Turgut ÖZAL’ın Hukuk Devleti kavramını hiçe sayarak, devlet anlayışına ters düşen, anlaşılması zor,  Hangi akla hizmet ettiği anlaşılmayan, Körfez Savaşına hiçbir şekilde parlamentonun, halkın düşüncelerine saygısızca “Bir kereden bir şey olmaz” mantığıyla aldığı karar sonunda tümümüzün yanlış diye yorumladığı özü olmayan sözlerden yalnız bir tanesi.

(9) Diyanet; Din kurallarına tam bağlı olma durumu. (Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk tarafından kurulmuştur). Söz, maalesef bilgisi kıt bazı “Müslümanım” diyenler tarafından yakıştırma olarak “Din-ayet” şeklinde telâffuz edilmektedir, yanlıştır. Tıpkı “Kolonya” demek yerine, ne demekse; “Kolon Yağı” denilmesi gibi.

(10) Çağdışı, Garip Evlilikler; Kaşık Düşmanı Ortak şeklinde kadının aşağılandığı evlilik dışında Beşik Kertmesi, Odalık (metreslik), Cariye, Kuma Getirme, Levirat (ölen erkek kardeşin eşiyle evlenme), Sorarat (Ölen karısı yerine baldızıyla evlenmek), Berdel (Bedel; Hem kızı hem de oğlu olan ailelerin karşılıklı olarak çocuklarını evlendirmeleri). Kan Davası Evliliği, İmam Nikâhı, Muta Nikâhı, İç Güveysi, Hülle Evliliği, Dünür Evliliği, Kepir Evliliği (Evlenmek isteyen fakat ekonomik çıkmazlıkları olan iki gencin kız kardeşlerini kendi aralarında değiştirmesi evliliği), Başlık Parası evliliği ve benzeri gibi başka adlar taşıyan evlilik çeşitleri de vardır, bunları merak edenler çeşitli kaynaklardan öğrenilebilir.

(11) Deneme Tahtası; Üzerinde bilgisizce tedavi, onarım ve denemeler vb. yapılan kimse ya da bilgisizce buna konu olan

Günah Keçisi; Günümüzde sürekli olarak suçlanan, herkesin, hırsını, hıncını aldığı, öfkesini çıkardığı menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi. Belki bir bakıma “Şamar Oğlanı” da denebilir. Yahudi inancına ait bir toplumsal rahatlama biçimi. Her yıl bir keçiye sembolik olarak günahlar yükleniyor ve taşlanarak çöle kovalanıyor. Böylece insanlar bir yıl boyunca işledikleri günahlardan sıyrılmış oluyor. Günahları yüklenen keçi, insanları tertemiz kılıyor (muş).

Kobay; Hintdomuzu da denilen kobaygillerden kısa bacaklı, bilimsel araştırmalarda deney hayvanı olarak kullanılan, küçük (fare) kemirgen.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

(12) Hap yap, para kap; Hiçbir şey yapmadan, gayret ve emek sarf etmeden kolayca para kazanma şeklinin tarifi.

(13) Akrostiş (ya da Türkçesi; İlkleme); Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.

(14) Artık demir almak günü gelmişse zamandan… diye başlayan ölüm temalı dizeler Yahya Kemal BEYATLI’nın  “SESSİZ GEMİ” isimli şiirinin başlangıcıdır. Bir bölümünde “Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol” dizesi yer alır.

(15) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”,  Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir. Müteşairin dizelerine, Kandemir KONDUK gibi; “Şiir Gibiler” demek de mümkün (bana göre).

(16) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)

Etkili-Tepkili; Her hareketin karşılığının olduğunu anlatan bir söz dizisi. (Bir bakıma Etme-Bulma “Kötülük edenin kötülük bulması” olarak da düşünülebilir).

(17) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

(18) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı (Çantası) şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan yerel bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.

(19) Başında Kavak Yelleri Esmek; Sorumluluk duygusundan uzak, zevk, eğlence, olmayacak düşünceler peşinde koşmak, tembellik etmek. (Başta kavak yelleri estiği günler hani? (Geçti Bor'un pazarı)… Güftesi; Namdar Rahmi KARATAY’a, Bestesi; Onur AKDOĞU’ya ait Muhayyer Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği).

(20) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ (Her şeyin bir âfeti, her nimetin de bir musibeti vardır.  Hazreti OSMAN)

(21) Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala. (Şaşkın ördek, başını bırakır, kıçından dalar. ATASÖZÜ)

(22) Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin; Her hal ve şartta yapması gerekeni yapmasının gerekliliği ile ilgili bir söz dizisi. (Aslı; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin!” şeklinde olup bir işi yapmak ya da bir şeyi elde etmek için kesinlikle uyulması gereken kurallar olduğunu, yapılmazsa vazgeçilmesi halinde bir kısım fedakârlıkların gerektiğini belirten bir söz dizisi.

(23) Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar kör ve sağır olamaz.  (Söz; William SHAKESPEARE’e, İbni SİNA’ya yakıştırılmış ayrıca İtalyan Atasözü olarak da belirtilmiştir).

(24) Batıl İtikat (Batıl İnanç); Hurafe. Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.

(25) Yol, küçük bir adımla kapının önünden başlar, başka kapılara kadar uzanır Bazen çok uzun gelir çilelidir, âdeta sonu gelmez. Bazen de sarıp sarmalar bizi, menzile yetiştirir. Sözün aslı; “Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar.” Lao TZU

Adım adım küçük başarılar dizisi yaratabilirsin. Her yolculuk ilk adımla başlar. Ama gideceğimiz yere ulaşmak için ikinci, üçüncü ve gerekli tüm adımları atmak zorundayız. Dan MILLMAN

(26) Sevmek seni bir suç ise… diye başlayan “Affet günahımı ey sevgili” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eseri Rast Makamında olup Güfte ve Bestesi; Neveser KÖKDEŞ’e aittir.

(27) Nefes alışımda bir sıkıntı… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (I)” den.

(28) Sevmek seni bir suç ise… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (II)” den.

(29) Sabahların umutsuz… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (II)” den.

(30) Sendin daima… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (III)” den.

(31) Aşk! Bilirim,… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (III)” den.

(32) Seni seviyorum… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (III)” den.

(33) Engel tanımaksızın… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (I)” den.

(34) Kuşlar, nereye yolculuk böyle… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (I)” den.

(35) Hüzünlüydüm… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (II)” den.

(36) Bir söz, bir bakışla… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (II)” den.

(37) Ölüyorum yavaş yavaş… KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (I)” den.

(38) Bir uzak mesafede o ışık… KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. “ADSIZ DİZELER (I)” den.

(39) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.

(40) Dostlar Alışverişte Görsün; Gösteriş olsun, amaç iş yapmak değil, iş yapıyor görünmek anlamında söz.

(41) AGATA; Sadece bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizeler.

(42) AGATA; Sadece bu öykü için kendiliğinden oluşmuş dizeler.

(43) Çıkmaz Sokak; Almancası olmayan bir arkadaşla Almanya'ya gittiğimde, arkadaşımın başından geçen bir olayı hatırlattı. Etkilediği için yazmam gerek. Kaldığımız otelden ayrılan arkadaş otelin bulunduğu cadde ismini yazıyor ve kaybolunca da herkese soruyor: “Einbahnstrasse (Einrichtungsstrasse, Einbahn)?” şeklinde bu söz bilindiği üzere; “Tek Yönlü Yol”, demek. Her Alman gülümseyerek bildiği Tek Yönlü Yolları tarif ediyor! Neden sonra otel adını söyleyince bir polis onu, onun aradığı Einbahnstarsse'ye götürüyor, elleriyle teslim ediyor oteline! Bu vesile ile Neil SADAKA’ya da “One Way Ticket” şarkısı için söz hakkı vermesem olmaz.

(44) Sıkı Yönetim (Sıkıyönetim); Olağan üstü zaman ve durumlarda ülkede güvenliğin, sağlanması için ordunun yardımıyla gerçekleştirilen yönetim, örfi idare. Vatanın, ya da milletin bölünmezliğini tehlikeye düşüren hareketlerin yaygınlaşması nedeniyle Bakanlar Kurulunun yurdun birkaç yerinde ya da tümünde uygulamaya karar verdiği temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını bir süre için sınırlayan bir yönetim şekli.  Diğer bir deyişle ulusal varlığın korunması ve savunulması için tehlikeli bir durumda olağanüstü gerçekleştirilen yönetim. (Öykü için birinci anlatış düşünülmüştür.)  (Olağanüstü durum kavramı ise, bilindiği gibi farklıdır.)

(45) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

(46) Güvenlik Görevlisi; Kamuda ya da özel sektörde İş Kanunundaki genel çalışma prensipleri bağlamında güvenliği sağlayan kişi. İşçi sağlığı, iş ve işçi güvenliği gibi konulardan da sorumludur. Güvenli ve sağlıklı bir iş ortamı sağlamakla yükümlüdür.

(47) Ahir Ömründe Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak (Aslında Türkçemizde Ahir ömür şeklinde bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır).

(48) “PASAKLI ODAM” üzerine; “ODAM, BENİM ODAM -veya- PASAKLI DÜNYAM (2005)”, “PASAKLI ODAM (II) (2013)” ve “SEKSENLERDE PASAKLI ODAM ve BEN (2020)” adlarını verdiğim şiirler vardır.

(49) Felsefe;  Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır. Bilgelikten de yalnız işlerimizde ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı sürdürebilme, sağlığımızı koruma ve bütün zanaatların icadı için de insanın bilebildiği bütün şeylerin tam bir bilgisi anlaşılır. Bu bilginin böyle olması için de onun ilk nedenlerden çıkarılmış olması gereklidir. Böylece bu bilgiyi edinme yolunu öğrenmek için (ki asıl felsefe budur) bu ilk nedenleri, yani ilk ilkeleri aramakla işe başlamak gerekir. Bu ilkelerde de iki koşul bulunmaktadır. Birincisi; bu ilkeler o kadar açık ve apaçık olmalıdır ki insan aklı onları dikkatle incelemeye koyulduğunda doğruluklarından şüphe etmesin. İkincisi; geriye kalan başka bütün nesneler var olmadığı hâlde dahi ilkeler bilinebilmeli, fakat buna karşılık, ilkeler var olmayınca başka şeyler bilinmemelidir. Bundan sonra da ilkelere bağlı olan şeylerin bilgisini öyle ilkelerden çıkarmalıdır ki yapılan dedüksiyonların bütün devamınca apaçık olmayan hiçbir şeye rast gelinmesin.

(50) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.

(51) Seni hep öykülere… KARATEKİN, Erol. 2019 Yılı. “SESLENİŞLER, SERZENİŞLER“ (II)’den.

(52) Son yıllarda… KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (I)” den.

(53) Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, / Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR

(54) Dostlarım toplanın öldüğüm zaman / Dertleri bir günlük bir yana atın / Tutunuz tabutun bir kenarından / Bir derin çukura beni fırlatın.  Diğer bir bölümü; “Anmayın artık adımı / Siliniz gönülden eski yâdımı… Orhan Seyfi ORHON “VASİYET”

KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “VASİYET” (Şiirdeki “Erol” ismi “Sağ ol!” olarak değiştirildi)

(55) Neylersin ölüm herkesin başında, / Uyudun, uyanmadın olacak / Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında… Cahit Sıtkı TARANCI, “35. YAŞ ŞİİRİ”

(56) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayeti başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(57) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.

(58) Kötü Tohum; Ruhu kötülükler üzerine yüklü, acımasızlık, nefret, küçük görme, kıskanma gibi birinin yapmaması gerekenlerle ilgili iddia. Yerli ve yabancı olarak filmleri yapılmıştır. (Bad Seed, Kötü Tohum; aslında Mervyn LeROY'un çevirdiği başrolünü Nancy KELLER'in oynadığı bir filmdir. Eser; Nevzat PESEN yönetiminde anne-kız Lâle ve Alev ORALOĞLU tarafından Türkçe olarak “Kötü Tohum” olarak film haline getirilmiştir. Ben de tamamen ayrı düşüncelerle öykümü kaleme aldığımda yıllar öncesinde seyrettiğim bu filmin etkisinden kurtulamamış olduğumu ancak kahramanların isimlerini bu olayla bütünleştirdiğimi itiraf etmeliyim).

(59) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı.  “ŞİİRLERİN YERİ”

(60) Ümitlerime kırgın … KARATEKİN, Erol. 2018 Yılı. “GEÇMİŞTEN KALAN ADSIZ DİZELER (I)” den

(61) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı.  “FİL MEZARLIĞI”

(62) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı.  “ŞİİRLERE BAŞLANGIÇ VE SON”

(63) Seninle her şeye varım ben… Kayahan AÇAR Şarkısı.