Çok önemli bir maçtı çıkacağımız. Bizim yönümüzden, bizim takımımız yönünden Play-Off’lara kalmak, belki de bir üst kümeye çıkmak şansını kazanacaktık ve bize berabere kalmak, beraberlik, yani bir puan almak bile yetecekti, bir üst sıraya çıkmak için.

Karşımızdaki takım ise Sezon Birinciliğini iki-üç maç öncesinden hak etmişti. Bir bakıma “Gazozuna(1)” denilebilecek bir maç gibiydi yapacağımız. Ama “kazın ayağı” hiç de öyle değildi. Çünkü rakibimiz sezon boyunca ilk, tek ve 3–0 gibi ağır bir yenilgiyi birinci devrede sonunda bizim takımdan almış, o günden sonra hiç mağlup olmamasına rağmen namağlup bitiremeyeceklerdi ligi.

Bu nedenle de bize diş biliyorlar, bizi mutlaka mağlup edeceklerine dair sağda-solda sözlerini dolaştırıyorlardı, esirgemeden. Hiç de öyle az-uz skorla değil, tribünlerde bile taraftar olan sporseverler elleri ile beş rakamı yapıyorlar, ağızlarını doldura doldura yanlış söz ve sözcükleri sergiliyorlardı seremoniye(2) çıkmadan önce. Hani bir söz vardır genelde sevilmeyenler için: “O olmasın da kim olursa olsun!” diye. Ve rakibimizin tek düşüncesi buydu gibime geliyordu.

Bu vesile(3) ile birkaç dize geldi aklıma, şöyle-böyle hatırladığım;

“Ay çekirdeği, pet şişe, pislik, sövgü, küfür,
Statta sesini duyuruyor püfür püfür,
Temizlenmez bu kir, istersen gönlünce süpür,
Tribünde ılım, sporcu da yok ki kültür.

Ne tip spor karşılaşması olursa olsun,
Bence hoşgörü, saygı, sevgi içine dolsun,
Yenilgide insan, isterse saçını yolsun,
Yine de sağduyu egemen, kir defolsun.

Tahsillisi de tribünde vitesten atar,
Evde söz geçiremeyen burda atar-tutar,
Küfürleri yalnız zavallı güçsüzler yutar
Saygı, sevgi yükselir mi? İşte böyle batar!
(4)

Maçı yönetecek hakemlerden Maçın Hakemi benden yaşça biraz büyük, belki takım kaptanımızdan biraz küçük, daha önceki maçlarımızdan birkaçında da görev yapmış değerli bir üst klâsman hakemiydi. Hangi maçlarımızda görev yaptığını ve o maçların skorlarının ne olduğunu hatırlamıyordum, ama bu önemli değildi şu an için.

Yardımcı Hakemleri de gözüm ısırıyordu birçok maçlardan, ama onların da isimleri hatırımda değildi.

Maça çıkmadan önce kaleci formaları ile ilgili olarak çıkan sorun, değiştirilmelerinin gerekliliği az-buçuk da olsa konsantrasyonumuzu(5) etkiler gibi olmuştu. Daha sonra birinci topun havasını beğenmemişti Maçın Hakemi yerde zıplattığında ve onu da kendisi değiştirmişti. Titizdi Maçın Hakemi, kısaca. Ama bunlar, vaktin geçmesine ve maçın biraz da olsa sarkmasına neden olmuştu.

Karşı tarafın agresifliğinin(6), bize yarayacağını, kırmızı kartların mutlaka çıkacağını ve takımların maçtan, maça çıktıkları eşit sayıda geri dönmeyecekleri yer ediyordu zihnimde. Bunu düşünmek ya da tahmin etmek safdillik(7), ya da müneccimlik(7) olmasa gerekti.

Yardımcı Hakemler gerekli kontrolleri son bir defa daha yapıp yerlerine geçtikten sonra Maçın Hakemi, özellikle kaptanlara, genellikle tümümüze döndü;

“Maç, hiç de gerekmediği halde gerilimli bir havaya dönüştürüldü. Centilmence, arkadaşça bir maç rica ediyorum sizden. Beni zor durumda bırakmayınız lütfen. Her iki takıma da başarılar diliyorum, buyurun!” diye sahaya yöneldiğimizde arkasındaki bizlerin birbirimize düşmanmış gibi bakışmamızın farkında değildi (sanki).

Özellikle karşı takım futbolcuları, kaptanları dâhil “5” işareti yapıyorlardı ellerinin tüm parmaklarını açarak ve diğer elleriyle de şortlarından tutuyorlardı ayıp bir şekilde, sözleşmişler gibi çoğu birden.

Özellikle yanımda yürüyen, ağabey diye vasıflayacağım, ancak hiç de o görüntüyü sağlamayan, ancak hareketleri tasvip etmiyormuş(8) gibi bakan futbolcunun bakışları daha bir değişikti sanki. Hani bir insana kin tutarsınız da, ilk imkânınızla onun hakkından gelmeyi dilersiniz, başka türlü tarif etmeyi bilemiyorum, aynı o şekilde idi bakışları bana sanki. Gözlerindeki nefreti öyleymiş gibi sezinliyordum.

Seremonide tokalaşmak yerine ellerini yumruk yaparak vurmuşlardı bizim takımdaki sporcuların avuçlarına. Takım Kaptanı, top-kale seçiminden ve hakemlerle tokalaştıktan sonra arkasını dönüp avucuna tükürdükten sonra tokalaşmıştı bizim takım kaptanımızla.

Amatördük hepimiz, ama takım kaptanımız hepimizden amatör ve centilmendi, elini şortuna silerek temizlemekle yetindi.

Topa ilk vuruşlarında niyetlerini belli etmişti karşı takım. Karşı karşıya geldiklerinde zarar vermek istercesine, topa şiddetli bir şekilde vuruyorlardı, bedenlerine doğru. Sakınmasak o şutlar vücutlarımıza zarar verebilirdi.

Ve kırk beş dakika, yani ilk devre boyunca devam etmişti aykırı davranışları ve 0–0 beraberlik, onların hiç de hoşlarına gitmemişti.

Hakemler ve karşı takım Soyunma Odalarına doğru yöneldiklerinde kaptanımız, antrenörümüz, teknik direktörümüz ve malzemecimiz bizim kulübede toplanmamızı istemişlerdi.

Toplanmış, üstlerimize eşofmanlarımızı kaplamış, yarıya bölünen limonlarla ve getirttirilen çaylarla susuzluğumuzu gidermeye çalışırken bir taraftan da antrenör ve teknik direktörümüzün konuşmalarına kulak veriyorduk:

“Provoke edecekler(9) sizi, sinirlendirmeğe çalışacaklar. Sakin olun, bizim için beraberlik yeterli, ama beraberliği istiyormuşuz gibi davranmayın. Sarı kart görmekten sakının. Bizden bir kişi, onlardan dört kişi sarı kart gördü ilk devrede. Mümkünse sarı kart görenlerin üstüne doğru oynayın. Vakit geçirmeye çalışmayın. Hakem düdük çalmışsa top onların lehine bir durumda ve topa yakınsanız mutlaka topu alıp rakibinizin eline verin, tekrar ediyorum asla vakit geçirme temayülü göstermeden. Bu hareketleriniz sizi hakem gözünde müspet olarak şekillendirecektir. Hareketlerinizi düdük sesinden sonra mutlaka durdurun, her ne olursa olsun. Tamam mı? Maça çıkmadan önce neler konuştuysak, yapmanız gerekenler onlar. Son bir söz; galip gelin, birer takım elbiseleriniz benden. Kaybetseniz de dert etmeyin, ama mutlaka kazanmak için oynadığınızı bilin ve bildirin. Haydi çocuklar, başarılar…”

İkinci devreye aynı sporcularla başlamıştık, iki takım da. Belki de tiki olduğu(10) için devamlı olarak tükürme yarışı yapan ağabey dediğim futbolcu bu devre karşıma geçmişti belki de taktik olarak. O, gol atmaya çalışacak, ben savunacak, attırmayacaktım.

Daha ikinci devre başlamıştı henüz. Bir topu aldım karşımdaki futbolcunun ayağından, tam da Yardımcı Hakemin önünde bir yerlerde. Sinirlenmiş, faul yapmağa çalışmış, başarılı olamamış ve tükürüp isabet ettirmişti yüzüme, gülerek.

Ben de aynı sinirle Yaradan’a sığınıp patlatmıştım yumruğu yüzüne. Yere yatıp debelenmeye(11) başlamıştı, Yardımcı Hakem, sonra Maçın Hakemi, sonra da diğer oyuncular başımıza ve aramıza toplanırken. O arbede(12) arasında ayaklarıma bir iki tekme, böğürlerime(13) bir iki darbe hissettim, Saha Komiserleri, antrenörler ve top toplayıcılar kargaşayı durdurmak için yanımıza gelinceye kadar.

Olayın su götürür hiçbir yanı yoktu. Yardımcı Hakemle konuşan Maçın Hakemi, ikimize de göstermişti kırmızı kartını. Bu sırada bana tekme atan sarı kartı olan oyuncuyu da doğrudan kırmızı kartla göndermişti tribünlere. Onlar sahanın bir tarafından, ben malzemecimizin kolunda sahanın diğer tarafından yönelmiştik soyunma odalarımıza doğru. Maç, yokluğumuzda yeniden başlamıştı.

Yarı sahayı çizgisini dışarıdan henüz geçtiğimde, kulübemizden gelen “Gol!” sesi üzerine geri döndüm. Gol atmıştı bizimkiler, kırmızı kart gördüğümüz o kargaşalık sonunda, karşı taraf kendine gelemeden, takımlarından iki kişinin birden oyundan atılmasının şokunu yitiremeden.

Sevindim tabii. Sevincimi zıplayarak, sahaya doğru tokat atar gibi yumruğumu salladığımda, tribünlerden yarı dolu olarak atılan bir su şişesi yüzümün önünden geçerek yanıma düştü. Başı örtülü bir hanımın da bulunduğu karşı tarafın forma renklerini taşıyan bir grup, yumruklarını sallayarak terbiyelerinin izin verdiği ölçüde küfrederek bağırıyorlardı bana doğru.

Saha Komiserlerinden biri de yanıma gelip diğer koluma girip; “Uyma onlara, haydi soyunma odana git!” derken bir kargaşa ve uzunca “Yuh!” seslerini duyunca başımı çevirmeden edemedim.

O kalabalık yine sırtımın dönük olduğu rakip kale yönüne doğru ellerini, kollarını sallayarak, bağırıyor, çağırıyor ve nefes aralıklarında o uzun “Yuh!” çekişlerine devam ediyorlardı.

Gole giden bir oyuncumuzu rakip oyuncu orta sahada yaka-paça indirmiş ve kuralına göre o da kırmızı kart görmüştü. Bir bakıma hata yapmış olduğuma inanmama rağmen; “Şans faktörü lehimize gelişmiş!” diyebilirdim. Ben ikinci kez sevinmeye devam ederken, oyundan atılan futbolcu ayakkabılarını, formasını çıkarmış yere çarpıyordu, atarcasına. Onun da koluna bir Saha Komiseri girmiş, sürüklercesine dışarıya doğru götürüyordu.

Ayrı kapılardan dışarıya çıktık, duşumu alıp elbiselerimi giyip dışarıya yöneldiğimde; ikinci bir “Gol!” sesi ile irkildim. En kötüsüne hazır olmam gerekti. “Önemli değil, gol yemiş olsak bile, beraberlik bize yetiyor, nasıl olsa” diye düşünerek tribünlere doğru yürürken.

Skor Levhasında gördüm ki bizimkiler ikinci golü atmışlar, gole sinirlenerek topu yere çarpan 2 numaralı oyuncu da centilmenlik dışı hareketinden ötürü ikinci sarı karttan oyun dışı kalmıştı. Bunlar,  yani ikinci gol ve bir oyuncunun daha atılması bizim Play-Off’a kalışımızın müjdecisi gibi idiler.

Yaptığım bir yanlış vardı. İkinci golün sevincini yaşarken, saha dışına atıldığımda su şişesini atan gruba doğru idi tribündeki yönelişim. Bu, tam “Bana sopa atın!” demek gibi olacaktı. Hemen tribünlerin arka taraflarına yöneldim, maçın heyecanını yaşayan gruba fark ettirmeden. Bizim taraftarlarımızın olduğu bölüme geçmek mutlaka daha yararlı olacaktı benim için!

Yukarılardan geçerken ön taraflara baktığımda, yumruklayarak sahadan atılmasına sebep olduğum sporcunun da duşunu alarak başörtülü hanımın yanında ayakta maçın kalan bölümünü izlemekte olduğunu fark ettim. Adımlarıma dikkat ederek yürümeğe devam ettim. Maç bitmek üzere idi, saatime baktığımda. Alan almış, satan satmıştı, işlem tamamdı yani. Uzatmalar kaç dakika sürecekti, bilmiyordum.

Kaleciden aldığı uzun bir topla orta saha sporcumuz, orta sahada taç çizgisi kenarında oyalanmağa, üstüne doğru bir rakibinin gelmesini beklemeğe başlamıştı, oyunun bitmesini istercesine. Biz maçın sonucuna razıydık, onlar da mağlubiyete rıza göstermişlerdi. Ancak bizim oyuncumuz olayı abartmış, belki de alay safhasına yönelmişti, topla oynarken. Bu centilmenliğe aykırıydı.

Antrenörümüz bağırıyordu;

“Maç bitmedi oğlum, bırak eğlenmeyi, ilerle!”

Söz üzerine ilerlemeye başladı oyuncumuz. Üzerine gelen yok gibiydi. Maçın hakeminin saatine bakarak, düdüğü çalmak üzere yönelişini görünce; “Top benden gitsin!” diye kaleye kırk-kırk beş metre uzaklık civarından olanca gücüyle vurdu, top kalecinin bir metre kadar önünde zıplayıp onu kontrpiyede(14) bırakarak üçüncü gol olarak kaleye girdi.

Tıpkı ilk devre maçındaki gibi skorla ve bu golle maç bitmişti. Bu gole ne üzülen, ne de sevinen vardı, Maçın Hakemi maçın bitiş düdüğünü çalarken.

Tribünler boşalıp da herkes Soyunma Odalarına yönelirken Play-Off’larda oynayamayacak oluşumun üzüntüsünü yaşamaktan, arkadaşlarımın sevinçlerine gönlümce iştirak edemiyordum.

Eğer spor yapacaksan Atatürk’ün dediği gibi; “Zeki, Çevik ve Ahlâklı(15)” olacaktın, sinirli değil, tepkili değil, sana taş atana, sen ekmek atacaktın. Sana yanlışlık yapana sen doğruluk gösterecektin. Kısaca kırmızı kart bana da, galiba karşımdakine de yakışmamıştı. Öyleyse yapmam gereken bir şey olmalıydı; “Özür dilemem gibi” örneğin.

Dayak yeme ihtimali pahasına rakip takımın soyunma odasına yöneldiğimde, karşılaştık o ağabeyle ve tribündeki başörtülü hanımla. O sporcunun yanağında kızarıklık, gözünde morluk ve hafif şişlik vardı.

Önce yanındaki genç kız tepkilendi;

“İşte o, sana yumruk atan!” dedi. Yumruk atma havasında.

“Özür dilemek için çıktım karşına ağabey. Olmamalı idi, üzgünüm!”

“Ben de seni sinirlendirmek, seni sahadan attırmak için her türlü çirkefliği(16) yaptım, maçı kazanmak istiyorduk, ama olmadı. İyi hazırlanmışsınız, hak ettiniz!”

“Yani bu bana kızmadığınız, özrümü kabul ettiğiniz anlamına mı geliyor?”

“Herkes ağabey olamıyor ki! Affetmek erdemdir. Sahada olanların ise sahada kalması gerek, diye düşünürüm.”

“O zaman elinizi içtenlikle öpmeme izin verin, lütfen!”

Genç kız kendine göre anlamsızlığın hayreti içinde bakıyordu, her ikimize de.

“Hayır, sarılıp kucaklaşalım!”

“Gerçekten büyüksünüz ağabey. Keşke rakip takımlarda değil, aynı takımda ter dökebilseydik!”

“Centilmenlik takımında beraberiz ya!”

“Ama ben değil ağabey!” diye nefret doluya benzeyen bakışlarından sonra ilk defa karışmıştı genç kız söze. Bu kere kin, ya da nefret gözükmüyor gibiydi, bakışlarında.

“Hayırdır! Neden?”

“Çünkü tribünden su şişesini atan ve başına isabet ettiremediğim için üzülen bendim.”

“O zaman senin de özür dilemen gerek!”

“Özür dilerim!”

Sanki yıllardır gönlümün beklediği, başıma taç, kalbim için tek ilâçtı o.  Çarpılmıştım birden. Ve bu kısacık anı değerlendirmek arzusundaydım.

“Hiç de önemli değil efendim!”

Bir şeyler daha söylemek, sözü uzatmak, bir şeyler daha eklemek istiyordum. İsimlerini sorsam, ismimi söylesem olmazdı. Bir tek şansım vardı elimde teklif edeceğim, bir anda aklıma geliveren;

“Ben özür diledim. Kardeşiniz de diledi. Acaba Spor Yazarları Derneğinde, ya da Amatör Sporcular Derneğinde bir meyve suyu, ya da çay ısmarlayabilir miyim sizlere, özrümün kabulünü pekiştirmesi için…”

Önce birbirine baktılar, sonra genç kız başını hafifçe eğince;

“Lokale gidelim, bakalım birbirine faul yapıp sahadan kırmızı kartla atılan iki sporcu nasıl arkadaşlık yaparmış, herkes öğrensin ve örnek olsun davranışımız.”

“Olur Ağabey!”

Genç kız mızıkçılık yapma çabasındaydı sanki;

“Ben gelmesem…”

“Olur! Sen dışarıda bir sandalyede otur bekle bizi, biz birer meyve suyu içip gelelim!”

“Ağabey takılmanın sırası mı?”

“Peki, saçmalamanın sırası mı? Genç arkadaş meyve suyu ısmarlayacak, içip evlerimize yöneleceğiz. Ha! Becelleşmemiz(1) bitecek mi? Sanmıyorum. İkimiz de takımlarımızı seviyoruz. Play-Off’larda olmazsa seneye daha centilmence karşı karşıya gelmemizi dilediğim için, ben genç arkadaşımın teklifini kabul ediyorum.”

 “İnşallah, centilmence karşılaşırız bu kere Ağabey!”

Masaya otururken;

“Ben bir ellerimi yıkayayım, kendinize ne söylerseniz bana da aynını söyleyin!” dedi ağabey lâvaboya yönelirken.

Genç futbolcu hemen bir kâğıda telefon numarasını yazıp verdi genç kıza;

“Ne olur atmayın! Canınızın sıkıldığı bir anda, sesimi duymak isterseniz, beni arayın lütfen!”

Başını eğdiğinde dünyalar benim olmuştu, hele lavabo tarafına çekingenlikle bakıp da kâğıdı avucunda sıkıştırması ise, umudum. Nasıl bir duyguydu ki bu, bir bakışla nefret diğer bir duyguya dönüşür gibi olmuştu? Bu benim yorumum, belki de kuruntumdu(18).

Play-Off’larda karşı karşıya gelemedik maalesef aldığımız kırmızı kart cezaları ile. Benim takımım da, ağabeyin takımı da kırmızı kartların çoğunluğu nedeniyle başarılı olamadık ve kendi ligimizde kalıp, yerimizde saydık bir bakıma…

Ama maçları seyretmek için, tribünde hep bir arada olduk, ağabey- kardeş gibi. Bir ya da iki defa da kız kardeşi katıldı bize. Ağabeyinin oynamamasına üzülüyordu belki, bir bakıma. Ama itiraftan çekindiği de mutluluğu olsa gerekti, belki de yaşamak istediği…

Sonra yeni sezon açıldı, ilk maçta kayınbiraderimle karşı karşıya oynayacaktık. Bu kere daha seremoniye çıkmadan önce kucaklaşmıştık, bizim önderliğimizde tüm takım. Büyüklerimize anlatınca beni takım kaptanı olarak çıkarmışlardı sahaya, takım kaptanımızın iznini alarak. Kayınbiraderim de karşı takımın kaptanıydı, diğer kaptan emekli(!) olmuştu.

Play-Off son maçımızın Gözlemcisi bu maçın da Gözlemcisi olmuş ve değişikliklere hayret eder gibiydi.

Maçın sonucu mu? “Tarih tekerrürden(19) ibaret” derler ya hani. Gerçekten de doğruydu. Ama tarih bu sefer ters olarak tekerrür etmişti. Yani sonuç 3–0 değil, 0–3 idi. Kayınbiraderin takımı kazanmıştı bu kez. Çekirge bile bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncü de hapı yutardı.

Biz mi? Biz karımla çok mutluyuz. İyi ki o yumruğu atmışım, iyi ki karım o su şişesini isabet ettirememiş, iyi ki özür dilemenin erdem olduğunu yaşamıştık.

Yazıp da kendisine verdiğim o kâğıt parçası ve karımın cesareti mutluluğumuzun başlangıcı olmuştu.

Ha! Unutmadan söyleyeyim, bu sene liglerin bitimine yakın bir futbolcu daha katılacak sahalara.

Erkek diye düşündüm, ama kız çocuğu olursa mı? O da dert değil canım, erkek adamın, erkek damadı, erkek adamın kız futbol takımında oynayan kızı olur.

O kadar işte!

 

YAZANIN NOTLARI:

(1)  Gazozuna Maç; Tur atlamayı, ya da sonuca etki yapmayacak, zorunlu ve programlı olarak yapılması gereken iddia olmayan maç.

(2) Seremoni; Tören. Genellikle resmi yerlerde, resmi işlerde uyulması gereken kural, yol ve yöntemlerin tümü.  Maça çıkan sporcuların tanıtımı ve birbirlerine şans dilemeleri, hakemlerin sporcuları kontrolleri.

(3) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

(4) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “TRİBÜN KİRLİLİĞİ ”dizelerinden bir kaçı.

(5) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).

(6) Agresif; Saldırgan. Başkasına saldıran, yapısında saldırma özelliği olan, mütecaviz.

(7) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.

(8) Tasvip Etmemek; Bir düşüncenin ya da davranışın doğru, uygun, yerinde olmadığını belirtmek, onu uygun bulmamak, onamamak.

(9) Provoke Etmek; Tahrik etmek. Kızıştırmak. Kızdırmak. Sebep olmak. Üstüne varmak. Çıkarmak. Neden olmak. Merak uyandırmak. Neden olmak.

(10) Tik, Tikli (Tiki olmak); Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.

(11) Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.

(12) Arbede; Gürültü, kavga. Gürültü, patırtı.

(13) Böğür; İnsan ve hayvan gövdesinin yanlarda, kalça ile kaburga arasında kalan bölümleri. Bedenin yanları her iki yanı.

(14) Kontrpiyede Kalmak; Sporda, özellikle futbolda kaleci ters tarafa gitmek veya hamle yapmak. Beklediği sonuca ulaşamamak. Düşüncelerini açıklayamamaktan dolayı zor durumda kalmak.

(15) Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim. Mustafa Kemal ATATÜRK

(16) Çirkef(lik); İğrenç, bulaşkan, haddini bilmez bir şekilde saldırı.

(17) Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.

(18) Kuruntu; Olmayacak bir şeyin olacağı sanısına kapılma. Yersiz ve yanlış bir zannetme, düşünce.

(19) Tekerrür Etmek; Tekrarlanmak. Yinelenmek.