Babamla aynı dairede görevliydi Mühendis Doktor Ertekin Ağabey. Ancak aralarındaki maaş farkı; neredeyse beş misli kadar farklıydı Ertekin Ağabey lehine. Babamın tasvirine(1) göre, yüksek tahsil farkı, zekâsı ve aklı, yurtdışında ihtisas yapması(2), takdiren uzun süre yurt dışında kalmış olması, doğal olarak tek lisan bilgisi ile yetinmeyip kendi uğraşıyla iki lisana daha sahip olması, ve de unvanı bu farkı yaratıyordu.
Aynı okuldan mezun olmakla beraber, kısıtlı imkânları ile ilerleyememiş, ancak evlenince kocası sayesinde yurtdışında ihtisas yapmakta başarılı olmuş Ayten Ablanın ve Ertekin Ağabeyin tek kızları vardı; Olcay…
Aslında sonra aktarmam gereken bir konuyu şimdi anlatmamda sakınca yok! Özellikle Ertekin Ağabeyin dileği, isteği, umudu, arzusu bir oğlan çocuğuna sahip olmak üzerine kurguluymuş. Bu nedenle daha; “Bebeğimiz olacak!” müjdesini alır almaz bebeğine, eşinin de rızasını alarak “Eren” ismini koymuş. Hani bir lâf vardır; doğmamış bebeğe don biçmek(2), gibi o hesap!
Kurgusu; Ertekin’in baştan iki, Ayten’in sondan iki harfi ile gerçeklemiş, isim olarak. Eee! Olcay dünyaya gelince, kendileriyle hiçbir ilgisi olmayan Olcay, ismi olmuş bebeğin.
Benim onu tanımam, bir ilkbahar sabahındaydı, galiba, ancak ilk değil, belki de ikinci, muhtemelen üçüncü kez görüşümde.
Uzaktan oynamak istemiştim, yoo, herhangi bir nedenle, çocuk aklıyla değil, lojmanlarda başka çocuk yoktu ondan başka, zaten olanı üç-beş lojman vardı ortamda.
Şiirdeki gibi; “O çocuk, ben çocuktuk!(3)” Elimi ilk uzattığımda, nihayeti iki-üç yaş kadar büyük olsam gerekti.
Amerika’dan tatil için mi, yoksa kesin dönüş olarak mı gelmişlerdi, o yaşta sahip olduğum kafa yapımla bilmem mümkün değildi. Hatta Amerika lâfı bile öylesine çalınmıştı kulağıma, bildiğimden değil…
Lojmanlardan çıkmıştı kendi başına…
Çocuk aklı, ama çok iyi aklımda, sarışın bir bebe idi ve ömrümce sarışınlık gönlümde yer aldı, belki de sadece onun sarı saçları ve deniz mavisi gözleri nedeniyle.
İlk kez “Beraber oynayalım!” diye elimi uzattığımda, önce “Mummy(1)! Mummy!” diye saklanmak istedi, belki de korkarak, evine yöneldiğinde. Korkudan kapaklanmış, ihtiyacı olduğuna inandığı elimi tutarken, üstünü silkeleme gayretime o yaşta tahammül etmişti. Ancak, evine teslim ettiğimde yaşamdaki darbelerden ilkini yemiştim.
İngilizce nasıl “Teşekkür edilir!” bilmiyordum, ama “Defol!” nasıl denir, bir babanın ağzından ilk kez öğrenmiştim; “Get out! (4)”
Kızları ailenin her şeyi olsa gerekti, ama yarım saat sonrasına hükümleri yoktu, o küçük kız hüznümü görmüş, dışarı çıkmış, oturduğum yere gelip çöküp, “Üzülme!” der gibi saçlarımı okşamıştı, muhtemelen Türkçesini bilmese de dünya lisanıyla söylemiş olsa gerekti içinden geçeni, ama anlamamın mümkün olmadığı.
Sonraki tarihlerde alışmış olarak o evden evdeki görevlisine haber vermeksizin kaçıyordu, ben izin alarak değil, ama haber vererek çıkıyordum evden. İkimiz, iki kardeş, iki arkadaş gibi, aklımıza ne gelirse oynuyorduk, onun öylesine çok topları, ipleri, çemberleri vardı ki!
Öyle ki, günlerden bir gün oyunumuza hayran kalan annesi, bahçedeki bir çalışmasını yaparken, bir iki kare de bizi sıkıştırmıştı fotoğraf makinesi içine.
Deniz yaşadığımız Araştırma Enstitüsüne çok yakındı, babamın deyişine göre “Bir sigaradan iki nefes çekecek kadar!” Babam kendine göre iyi bir sigara tiryakisi idi. Ancak sonunun sigara yüzünden olacağını kestiremeyecek kadar, nasıl desem ki; akılsız!
Enstitünün deniz kenarında, tatil olan günlerde heveslilerin doluştuğu bir lokali(1) vardı. Babam alışkanlığı olmadığı, belki de oyunlar konusunda hiçbir şey bilmediği için katıldığı geleneksel partilerde daima “Milli bir seyirci” idi, içtiği sigaranın dumanından, kokusundan rahatsız olanları, çoluk-çocuk ayırımı olmaksızın pasif içicileri(4) çok zaman umursamaksızın.
Bu konuyu heyecan ortamımdan uzaklaştığımda yeniden dile getirmem gerek. Çünkü önemli bana göre, hatta sigara tiryakisi olan âleme, ibret için!
Şu anda söylemeden geçmem mümkün değil babam; kıskanç, şüpheci, egoist, annemi sadece çocuk yapan bir hizmetkâr, gönül eğlencesi yapıda görüp değer vermeyen bir yapıya sahipti. Çok kısa bir tarifle; karısını istediği kullanabilen hatta öldürme hakkı bile olan, ama kadını bilmeyen, anlamayan, hissetmeyen ve hissettirmeyen bir varlıktı. Neyse!
Annem evde, kapalı dünyasında, ben sözde babamın himayesinde denizde gitmiştik. Babam mayosuyla, kendi kendiyle çay-sigara ziyafetiyle oyun oynayanları izliyor, sanırım başarılı bir şekilde de beni takip ediyordu!
Olcay’ın denizde hemen kıyıda yüzmeye çalıştığını fark etmemiştim. Kendimce kumlardan öbekler yaparak, kendim kendime, kendi çapımda eğlenmeye çalışırken, Olcay’ın “Mummy! Mummy!” sesleriyle kendime geldim, ona yönelerek.
Olcay bir denizanasının ona dokunmasından huylanmış, irkilmiş, korkmuş, kucağıma atlayıp ayaklarıyla bedenimi sarmış, kollarını boynuma kilitlemiş ve bu telâş anında korkak bir bebeğin yapması gerekeni yapıp, koyuvermişti üstüme koyuvermesi gerekeni, eksiltemediği endişesiyle
Duşa beraberce gitmek üzereyken artık Türkçe bir şeyler bilmesinin kanaatiyle; “Mami! Mami!’ değil ‘Abi! Abi!’ demelisin!” derken, o beni umursamaz şekilde bikinisinin üstüyle bir yerlerini gizleme çabasındaydı.
Muhtemelen “Çocuktan al haberi(5)” modunda “Çocuk gördüğünü uygular, aynen!” şeklinde.
Duşun altına beraber sokulduk, bırakmaya hiç niyeti yok gibiydi, beraber aldık duşumuzu. Gerçekten o yaşımın sapıklığıyla arınmış sarı saçlarını koklamak geçti içimden. Seslendim kulağına doğru uluorta;
“Sen, duş alınca misler gibi kokmaya başlayan cici bir kızsın, hep böyle kal!”
Lâf ola beri gele(4), işte! “Abi!” demeyi bile az önce öğretmeye çalışırken, bu kadar uzun sözü nasıl anlayacaktı ki? Türkçesinden emin olmamak da kaderim olsa gerekti.
Annesi, yanında sürüklediği babası tesadüfen görmüşlerdi bizi, duşun altından silkelenerek çıkarken. Annesi onu hemen sarıp-sarmalarken, babasının suskunluğuna anlam verememiş, annesinin gülümsemesiyle mutlu olmuştum.
“Sanırım, denizanasından çekindi, korktu. Bikinisini değiştirirseniz fena olmaz. Galiba üst tarafı biraz gevşek, çekiştirip durdu, kapatmak için zorlandı biraz!”
Babamın sigara konusunda saklanmayı tercih etmiştim. Sırası geleceğini düşünerek, ancak yaşadığım andaki atmosfer içine sığıştırmaya çalışmamın yararlı olmayacağını düşünerek.
Sigara içmesinin onu sonuna yaklaştırdığını söylemek istememiştim, ta ki suskunluğumla gerçeğe şahit oluncaya kadar. O şahitliği sigara içmekte hâlâ arzulu olan dünya âlem bilsin isterdik, mümkün değildi önce lokaldekiler sonra ben bildik, günlerce eksilmeyen koku ile.
Olcay hakkında ben aklımdan geçenleri söylerken lokaldeki geniş boyutlu hareketlilik ve gürültü dikkatimi çekti, belki Ertekin Ağabey ve Ayten Ablanın da…
Babam, geniş boyutlu bir öksürük nöbetiyle sarsılmış, zift gibi, katran gibi bir salgıyı öğürürken, ağzından parkeye yayılan o birikintiyle tüm lokali tahammül edilmeyecek bir kokuyla sendeletmiş ve anında ölmüştü.
Ben yanına ulaştığımda hırıltıyla soba borusundan dökülür gibi salgı akmaya devam ediyordu, muhtemelen ağzından dışarı çıkanlar ciğerlerinin parçaları olsa gerekti, doğayı kirletecek, doğanın canına okuyacak kadar handiyse.
İnsanlar şaşkın gibiydi.
“Soba borularındaki kurum gibi…”
“Ne borusu be; baca! Baca! Ömür boyu kış temizliği yapılmamış!”
“N’apcaz şimdi?”
“Hele bir müessese doktoru gelsin!”
“Eve götürmek doğru olmasa gerek! Caminin yıkama yerine götürelim. Hoca hemen yıkayıp kefenlesin. Eşine-dostuna haber vermek gerek, herhalde bir-iki seveni vardır!
“Evet! Vel basübadelmevt(6)! Bir varmış, bir yokmuş örneği!”
Devlet, devletliğini “Lojmandan çıkın!” demeden önce akıl etti annem;
“Oğul! Bizi buralara bağlayan bir şey kalmadı artıkın(1), devlet bizi kovmadan biz köyümüze gidelim!” dedi. Babamın; “Yağmurlarında yıkanayım(7)!” dediği bir köyü yoktu, belki de bunun için sigara ile intihar etme yolunu seçmiş olabilirdi.
Annem biliyor muydu, bilmiyordum. Nasıl yuva kurduklarını o yaşlarda anlatsa, belki anlamayabilirdim. Babaanne ve baba dedemin isimlerini babamın ölümünde öğrendim ancak, Nüfus Kâğıdına göre işlemleri yapılırken amcalardan.
Babamın kendini niye saklamaya çalıştığını anlamam mümkün değildi, muhacir(1), ya da göçmen Boşnak bir Türk’tü. İlerleyen zamanda babasızlığımda tüm ömrünü benim için harcayan annem yörük(1) bir manav(1) olduğunu söylemişti, üstelik saklamaksızın gururla. Zaten içinde yaşadığımız köyün tümü manavdı…
Allah doğaya hükmetmiş, insanların büyümelerinin gerekliliğini emretmişti. Dedeler, nineler de babalar gibi olmasa da dünyayı terk ediyorlar, biz büyürken de anneler yaşlanıyorlardı. İnsan yaşamda ilerlemeyi istiyorsa, bir baltaya sahip olmayı okumak ve iş olarak düşünüyorsa arkasına bakmamayı bilmeliydi.
Annemin köyü şehre yakın bir köydü. Rahmetle andığım İlkokul öğretmenim Pınar, biz köylü çocukları, ayırımsız olarak hepimizi her bakımdan yetiştirmiş birer kültür canavarı şeklinde okutup büyütmüştü. Tüm aileleri ikna etmişti, teker teker evlere gidip, “Çocuklarınızı okutun!” diyerek.
Baştan sona öğretmenimi dinleyen bendim, bana maya tutturmayı öğreten olarak. Annem varını yoğunu sarf etmişti, üniversitede burs imkânlarından yararlanmıştım, devletine şükreden bir insan olarak yetişmiş, yetiştirmiştim kendimi, sağa-sola sapmadan, aşka-meşke(4) vakit ayırmadan. Tek aşkım olan anneme de benimle birlikte askerlik yaptıran nadide bir evlât idim!
Zekâ, bilgi birikimi, akıl hatta şans konusunda iddialı sözler söylemek bana yakışmaz. Burslu okumuş olmama rağmen beynime güvenmeyen devletim, beni beyin göçüne(4) zorlamış olsa da benim o taraklarda bezim yoktu(2).
Ancak “Devlet ne veriyor ki?” sözüyle eli kıçında dolaşanlarla aynı kulvarda yarışmak yerine çalışmak, bazı bazen çalışır gibi olmak zoruma gidiyordu.
Gören gözlere, takdir eden akıllara uyarken zorlanmadım. Zorlanmam da hem mümkün değildi, hem aklımın ucundan bile geçmemişti. Devlete borcumu ödeyen, altıma da bir araba veren patron sadece aklımı ve zekâmı kullanarak iş yapmamı istemişti benden.
Evet, emir değil, rica gibi. Hatta öyle ki başlangıçta, ilerleyen zaman sonunda hükmedeceğim bir ordunun komutanı olabileceğimi hissettirmemişti bana. Şimdi o kardeşlerimin başındayım elbet!
Ne de olsa anonim olarak bir aile şirketiydi. Beni sevdikleri için değil, belki de sıkı sıkı elde tutmak için, % 1 oranında bir pay da bana verip şirket ortağı yapmak istemişlerdi, aklımın ucundan bile geçen bir başarı karşılığı değildi bu. Reddettim, sanırım, daha çok büyüdüm, belki de hayrıma…
Allah’ın bazı insanlara; “Yürü ya kulum!” diğerlerine de “Şükret! Sabret ya kulum!” şeklinde nasihat ettiği söylenir. Ben Allah’ın bana ne dediğini, ne demek istediğini anlayamadım, maalesef! Çünkü doğduğumdan beri yaşamının bir saniyesini bile bensiz geçirmeyen, benim dışımda harcamayan, heba etmeyen annem, bir gece ansızın beni böylece eli böğrümde(4) bırakıp gidivermişti.
Yüreği, beni taşımaktan dolayı aşırı yorulmuş, vedalaşmasını da Tanrı uygun görmemiş olsa gerekti!
Yardım eden çoktu, ne gerekiyorsa yaptı çevremdekiler. Bu; Tanrının bana hükmüydü; artık ana kuzusu(4) değildim, yalnız yaşamayı öğrenmeliydim, öğrenmek zorundaydım.
Dalgındım, ancak oldukça ötesinde dikkatli olduğum kanaatini yaşıyordum. Annemle üleştiğim ev, iş yerime uzaktı, arabam olmasına rağmen. İş yerime yakın evlerin kiraları ayrılmayı düşündüğüm eve göre nispeten pahalı olmasına rağmen, çevremdekilerin eşlerinin evimle ilgili olarak işlerimi halledebilecekleri umudunu yaşadım. Biliyordum ki; bekârlık asla sultanlık, değildi!
Bunu dobra dobra(2) söylemekte de kendimi haklı görüyordum bir bakıma. Çünkü çevremde gönül bağı kurmayı düşünebileceğim, hatta hissettiren kimse yoktu, insan da evlenmek için evlenmezdi ki!
Böyle günlerden bir gün şehir dışındaki basit ve fakat önemli bir toplantıya yetişmek amacıyla şirkete ait arabamla yeni evimden yola çıkmıştım.
Ülkemde o kadar çok araba vardı ki, garajlar dâhil, tüm ufak caddelerin bile bana göre sağ şeritleri, Allah ne verdiyse, neredeyse tampon-tampona değecek gibi arabalarla doluydu. İki araç o dar yolda karşılaşsa ya birinden biri geri geri giderek, ya da bir hayırseverin sevabına bıraktığı yahut da erken kalkan birinin arabasını çıkartması nedeniyle boş bıraktığı yere girer gibi yaparak yol verecekti. Tabii bu konuda kadın-erkek, yaşlı-ergen farklılığını da düşünmek gerekti.
Birden bire sol tarafımdan aldığım muazzam bir darbenin gürültüsüyle sarsıldım.
Bahçesinden geri geri ve muhtemelen dikkatsizce, sağını solunu kontrol etmeden yabancı menşeili favori bir araçla çıkan sürücü, benim yerli menşeili arabama çıkış gücüyle vurmuştu.
Bedenimde bir zarar yoktu, beklemediğim bir hareket olduğu için, iki taraflı olarak basiretimiz bağlanmış(2) gibi olduğundan, ben araya mesafe koyacak kadar ilerlemeye devam etmiştim, bu da arabanın, arka çamurluğu dâhil sol yanının boydan boya ne kadar zarar görmesi gerekiyorsa o kadar hırpalanmasına, hasar görmesine sebep olmuştu.
Benim boşalttığım boşluğa da o söylediğim kuvvetli araba yerleşmişti, onun sadece sürüklemekte başarılı olduğu hafiften hafif, keyfe keder(4) zahmeti kapsamış tamponu görünüyordu ortalıkta.
Ben açılamayan kapım nedeniyle, sağ taraftaki darbe nedeniyle o da sıkışmış olsa da, ittire-kaktıra o kapıyı açarak arabadan indiğimde, her ne kadar anlamakta zorluk çekiyor gibi görünsem de, beynimde izi kalmış gibi arabanın açık camından bana ulaşan sesleri duyabiliyordum, aşağı-yukarı;
“Mummy! Mummy!” şeklinde, çağırır gibi. Sonra ses;
“My God(4)! My God!” şeklinde yakarı haline dönüştü.
Bir an için içimden; “Acaba Allah İngilizce biliyor mudur?” diye yukarıya bir soru yöneltmek geçti, saçmaladığımın farkındaydım, sorgulamak ne haddime, vazgeçtim. Muhtemelen hareketim isyan etmek, şirk koşmak(2) gibi yorumlanmazdı!
Sanırım arabadakini uğurlamak için yukarılarda bir yerlerde pencereden ya da balkondan bakan bir adam, zahmete girmekten çekinir gibi, üzerinde robdöşambrı, altında ipek pijaması, boynunda sabahın o vaktinde cafcaflı fuları, elinde fincan ve puro sigarası ile gamsızca yanıma gelmişti.
Önce Türkçemizde yazmakta zorlandığım; “Cık, Çık, Jık!” vb. kelimelerle tıslarken;
“Tam da kızım parktan çıkarken geçecek zamanı buldunuz!” dedi, düzgün bir Türkçe ile ve fincanında her ne varsa ondan alâkasızca bir yudum aldıktan sonra purosundan da bir nefes çekti.
O kılık-kıyafete ve özenli Türkçesine karşı hayretle kendisine bakarken, isyan edercesine, kahırla hatta bağırırcasına söylendim;
“Ciddi misiniz? Yani buradan geçmiş olmakla bu kazaya ben mi sebep olmuş oluyorum, ben mi hatalıyım?” dedim, üstelik “Beyefendi” gibi bir eklentiye gerek görmeyerek.
Arsızdı, üstüme geldi hemen;
“Geçmeseydiniz olmaz mıydı?”
“Tövbe!” diyerek iç çektim, karşımdakinin ne ya da kim olduğunu umursamaksızın;
“Bakın! ‘Kızım!’ dediniz, arabanın içinde hâlâ kıpırdamadan duran, aracı terk edemeyecek kadar dalgın ve duran kişi için. O bir insan. Mademki babasısınız, medeni bir insan olarak onu bu gerilimli, sinirli, hüzünlü, belki de mahcup halinde teselli etmeye çalışmak yerine neden saçmalarsınız ki? Neden kazayı irdeler, yorum yapmaya çabalarsınız ki? O insanın teselliye, boşalmaya ihtiyacı var, lâf kalabalığıyla beni suçlamaya çalışmanız yakışıyor mu size?..
Hiç olmazsa basitlikten kurtulun elinizdekileri bir kenara koyun ve kızınızın yanına gidin, konuşun. O, sakinleştikten sonra, her kimse beraberce raporumuzu tutalım. Sonra herkes kendi yoluna…”
Fularlı yakışıklı, dünyayı umursamayan yaşlı adam kızının arabasına yönelirken, ben de telefonumu açıp özür diledim, merkezden;
“Dalgın biri arabama çarptı, kusurun tümü onda, sağlık yönünden onda da ben de pek hasar yok, ama kızcağız öyle bir çarptı ki bana, onunkinde az hasar olmasına karşın, benimkinde bir hayli hasar görünüyor, hatta araba elimizden çıktı gibi. Zahmet olacak ama benim yerime birini görevlendirseniz!”
“Hallederim, merak etmeyin, siz ne gerekiyorsa halletmeye çalışın, canınıza bir şey gelmemiş ya! Yenisini alırız, o da pert olur(2), dert etme!”
“Ama vaktiniz müsaitse sinirlerimi boşaltmam gerek!”
“Hayırdır, söyleyin!”
“Konuyla ilgili olarak kız mı, bayan mı onunla konuşamadım, ama çokbilmiş havasında babası geldi önce yanıma, düşünebiliyor musunuz efendim, saçmaladığı sorusu ne? Sanki bütün caddeler, sokaklar kendininmiş gibi; ‘Neden kızı park yerinden çıkarken, oradan geçmişimmiş?’ Sanırım bu mantık ve kafa yapısıyla konuyu tutanak tutarak halledemeyeceğim, bu nedenle polisi beklemem gerekecek…
Görevle ilgili konuyu ise, işe geri döndüğümde gecenin kör vaktine kadar çalışmam gerekse de hallederim, tamamlarım! Genç Bayan yanıma geldi, izninizle kesiyorum efendim!”
Karşının cevabını almamı yanıma gelen genç kız engellemişti, kapattım telefonu mecburen.
Ağlamıştı. Babası sanırım “Hanzo(1)!” olma hükmüyle yanlışını yüzüne çarpmış olsa gerekti, o haldeyken, gecikmeksizin, dürüstçe olduğunu varsaymak haksızlık…
Yaşamımda, çocukluğumda yaşadığımı düşündüğüm güzellik dışında böyle bir güzellikle karşılaştığım geçmiyordu aklımdan. “Hüzün, neredeyse daha da güzelleştirmiş, yakışmıştı ona!” düşünmek geçti gönül diye adlandırmaya çalıştığım akılsızlığımdan.
Sarı saçları hasada hazır hububat tarlasında ufak bir meltemle salınan buğday başakları gibiydi. Denizin ne işi vardı, bu kara ikliminde, o tarlada. Ama göğe yakındı, denizle göğün birleştiği bir yerdeki mavilikteydi gözleri, denize yakın. Kızarmış gözleri o maviliğe dokunmayı akıl edememiş olsa gerekti.
Aynı zamanda fiziksel dokunuşlarla, muhtemelen kâğıt mendillerle hırpaladığı burnunu tarif etmeyi gereksiz görüyorum, hokka gibi(4), ya da mantı burun(4) tarifi yakışır herhalde kendi rengine büründüğünde. Şairin, Endülüs(9) için tarif ettiği dudaklar, onun dudakları yanında solda sıfır kalırdı.
Bir şeyler söylemek istedi, söyleyemedi, perişan bir insana, çarpıldığımı, çarpıklığımı unutup, içtenlikle yardım etmem gerektiği kanaatiyle, etkilenmiş değilmişim gibi sormak istedim;
“Yardım etmemi ister misin?”
Sahilde denizanasından ürkmüş, “Mummy!” diye çığıran küçük bir kıza “Abi” demesini öğretir bir tavırda olduğumun farkında değildim.
“Üzülmenize gerek yok! Kasko denilen sigortanız vardır, herhalde. Benim aracımın pert olması, ya da değer düşüklüğü sizin kaskonuza yansıyacak, sanırım. Araç benim değil, çalıştığım şirkete ait ve özür dilerim sizin lehinize, kendi adıma size yardımcı olabileceğim bir şey yok, maddi olarak...
Buyurun! Bende örneği var, Trafik Polisi falan beklemeksizin tutanağı karşılıklı olarak imzalayalım ve yolu trafiğe açalım, sanırım tıkanıklık yaratmaya hakkımız olmadığı konusunda benimle aynı fikirde olmalısınız?”
Araçların fotoğraflarını çektik, hâlihazırdaki konumlarıyla, sonra birikmiş meraklıların yardımları ile benim aracımı sağda boşluk bir yere, onun aracını iterek yeniden bahçesine park ettik.
Benim arabamın kaputu üzerinde babasının meraklı bir şekilde bizleri süzüşünü umursamaksızın tutanağı karşılıklı olarak yazıp imzaladıktan sonra, hemen iki adım ötedeki okulun yanındaki kırtasiyecide iki fotokopi çektirip, aslını ve bir fotokopiyi kendisine uzattım, gereği için.
Tutanak tanziminde ta başlangıçtan beri sadece ismi çekmişti dikkatimi; “Olcay” olarak. Zaten çocukluğumdan aklımda kalan ismiydi. Kendimi zorlarsam, annesinin, babasının adlarını da çıkartabilirdim. Oysa gereği yoktu, tutanakta zaten gözüme ilişmişti.
Çocuk yaştaki etkilenişim geçmişti zihnimden, gecikmiş, unutulmaya yüz tuttuğu halde, unutulmamış bir görüntü halinde, kıpırdamakta tereddüdü olmayan. Şımardım, gerçeğe ulaşmak için;
“Olcay Hanım, affedersiniz, Amerikalı, ya da İngiliz misiniz?”
“Ne alâkası var, Türküm!”
“Bir ara ‘Mummy!’ sonrasında ‘My God!’dediniz gibi geldi de bana?”
“Alışkanlık! Tüm gün İngilizce konuşunca…”
“Ancak bu, sonradan öğrenilmiş değil, doğuştan bilinen gibi geldi bana. Ben de üst düzey bir firmanın yönetiminde çok zaman yabancı dil konuşmama rağmen, herhangi bir telaşlı anımda mutlaka Türkçe konuşuyorum, sözlerim mutlaka Türkçe…”
“Öğrenmek istediğinizin, yani bunun anlamı ne?”
“Aklımda yer etmiş bazı eserler, sözler, hatıralar…
Sanırım hiçbiri sizin belleğinizde yer etmemiş, küçük bir çocuk olarak. Sizden iki-üç yaş büyüğüm, benim bazı şeyleri hatırlamam, sizin hatırlamamış, hatta unutmuş olmanız doğal. Yaşadığımız bu kaza negatifliğin eseri olmasın dileği ile uygun göreceğiniz bir zamanda sizi ziyaret etmeme izin vereceğiniz umudunu taşımak istiyorum!”
“Sakın ha! Bugünü asla ne yeniden yaşamak, ne de hatırlamak isteyeceğim.”
“Bugünü ben de size hatırlatmak istemem, maddi ve manevi, ama bugüne gelmeden önce dünler vardı, yaşanan…”
“Anlamadım!”
“Anlatacağım!
“Umarım!”
Ayrıldık.
İçimdekilerin, düşündüklerimin doğru olduğunu tasdikletmem gerekti. Tutanağa tekrar, tekrar, dikkatle baktım. Başlangıcımdaki o, Olcay olmasına Olcay’dı, içimden tasdiklemem gerçekti. Çünkü babasının adı Ertekin, annesinin adı Ayten’di, Amerika’da doğmuştu ve benden üç yaş küçüktü. Aydınlandı ufkum birden.
Evet! Evet! O, benim çocuk yaşta “Abi!” demeyi öğrettiğim, o yaşında ayıp nedir bilerek, olmayan göğüslerini saklamaya çalışan küçük kızdı; Olcay!
İnternete girip araştırdım. Babası meşhur biriydi, emekli olsa da bilim adamı olarak sık sık ekranlarda gözüken, konusunda uzman. Kendisi de. Annesini yitirmişti. Olcay babasından çekinen değil, korkan bir kız çocuğu idi, evet, hâlâ küçük bir kız çocuğu (gibi).
Yaşadığımız kaza, bana iliştirmişti ki, sevgiye dayanmayan bir korkuydu Olcay’ın yaşadığı. Kaza anındaki hüznüne, gözyaşlarına karşın babasının umursamazlığı, “Küçük dağlar da, büyük dağlar da benim eserlerim!” tavrını hoşnutlukla hatırlamam mümkün değildi.
O halde genç kızın zamana ihtiyacının olduğunu düşünmem gerekti. “Umarım!” bir vaat değil, “Bekle!” komutu olsa gerekti, hüsnükabul(1) olarak düşündüğüm.
Oysa ben Osman olarak aklına bile gelmediğimden emindim. Beni hatırlamasını nasıl bekleyebilirdim ki hem?
Nasıl olsa tutanağın o suretini kendine saklamıştır, kaza ile ilgili konuşmak istediği bir şeyler olabilir belki, diyerek ona düşünme zamanı bırakmamın uygun olduğu düşüncesiyle saklandım bir süre.
İnanıyordum ki, kaza ile konuşması gereken bir konu olmalıydı, hissettirmiştim de bunu karşımdakine; arabanın çalıştığım şirkete ait olduğu konusunda. Netice itibariyle kasko ile konunun tümü çözülmüş görünmüyordu.
Demek ki ikaz eden, konuşan olmamıştı. Ben aradım onu cep telefonundan;
Alışkanlığı, ya da kurumda çalışmasının gereği olsa gerekti, sorarcasına;
“Hello?”
“Olcay Hanım, ben…”
“Bir saniye…” deyip muhtemelen kapattığını sandığı ahizeden sesler, sözler ulaştı kulağıma, anlamakta zorlandığım, zorluk çektiğim, bir bakıma “fan-fin-fon” şeklinde. Sanırım talimat veriyordu birilerine, yeterli olduğuna inandığım lisan bilgime rağmen yetişmem mümkün değildi, konuştuklarına, anlamam için.
“Evet?” diye sorarcasına bana yöneldiğini sandığım anda, iki ayrı telefon sesi daha yerleşti mekâna, herhalde benimki gibi genel arama olmasa gerekti.
“Özür dilerim, mutlaka bakmam gerek!” dedikten sonra bana ait ahizeyi, herhalde bir yerlerine dokunup kapatarak masasına bıraktı (sanırım). Bu; onun “çok meşgul olduğunun ve haddimi bilmemin” çağrısı, öğüdü gibi geldi bana hatta.
Rahatsız etme amacımdan ayrılıp telefonu kapattım, aramamışım gibi.
Aşağı-yukarı yarım gün kadar sonra cep telefonum çaldı, kibar bir bayan sesi, özür dileyerek; “Sizi Olcay Hanım arıyor, görüşür müsünüz efendim?” diye sordu.
“Madem benimle görüşmek istiyor, niye kendisi aramıyor da sizi araya koyuyor, size beni aratıyor!” diye düşünmeyi beynimden, hele ki söylemeyi aklımdan geçirmem uygun değildi.
“Özür dilerim, vakit ayıramadım, kiminle görüşüyorum?”
“Ben Osman Efendim!”
“Özür dilerim, hangi Osman bile diyemeyeceğim, çünkü tanıdığım bir Osman yok!”
“Bu kez de ben özür dilerim efendim, olmayan bir Osman’ım ben. Siz arattırdınız beni, ama ben kapatıyorum telefonu, tekrar özür dileyerek ve hiç aramamış olarak…”
Kapattım, arandım, açmadım, sonuçta temelli kapattım, reddedilecekler listesine kaydetmeyi akıl edemeksizin. Aslında işe yaramazdı bu düşüncem, o kadar çok telefonu ve imkânı vardı ki, kendi telefonumu kapatmam daha akılcı olmuştu.
Çalışan bir insan olarak tek olan telefonumu devamlı olarak kapalı tutamazdım. Açtım nihayetinde. Bir gün kadar sonra gene arandım, doğrudan mal sahibi(!) tarafından;
“Osman Bey?”
“Buyurun efendim, ben Osman!”
“Yoğun bir iş temposu arasında, beni ismimle arayan birini saygım nedeniyle arattırdım, buldum ve telefonu açtım, ama sizi hatırlayamadım. Özür dilediğim halde kızıp gücenip yüzüme kapattınız. Şimdi telefonu ben kapatıyorum ve hemen diğer özel telefonumdan sizi yeniden arayacağım...”
Kapandı ve handiyse anında yenden çaldı telefonum, açtım;
“Abi?”
“Şu anda sevinçten ölebilirim, dünya umurumda değil, ‘İyi ki dalgındın!’ diye Tanrıya şükretmek geçiyor, içimden. Ama nasıl?”
“Dün vardı, dedin, anlayamadığım. Anlatacağını vaat ettin, umacağımı söyledim. Düşündüm küçücük hafızama yerleşenleri. Babama sordum. Bahçede çekilmiş fotoğrafımızı buldu bir yerlerden…
‘Bu; o!’ derken sanki hatırlamakta ve hatırlatmakta zorlanmış gibiydi. Babamı üzmek istemedim, istemem de. ‘Abi!’ demeyi bana senin öğrettiğini söylemese hiçbir şeyi anlamayacağımın farkındaydı babam…
Bana ‘Abi!’ demeyi öğrettiğin gün babanı yitirmişsin. Birkaç gün mahzun dolaşmışsın bahçede, beni görmene rağmen, benden kaçmışsın ve günlerden bir gün kimsesiz bıraktığının farkında olmaksızın ana-oğul kaybolmuşsunuz…”
“Yaşantımda sadece annen değer verdi bana, sevgi gösterdi. Baban bana değer vermediği, yaşadığımız kaza sonucunda beni suçlamayı bile aklından geçirdiği halde, hatırlayıp sana anlatmasını anlayamadım, desem, özür dileyerek…
Artı bunları telefonda konuşmak yerine seni görmek, o günlere dönmek isteğimi, arzumu iletmek istesem şu anda sana? Bu sevinci bana çok görme Olcay! Vakit ayır, bana! ‘Bekle!’ de istersen ömür boyu, sonuma kadar bekleyeyim seni, hem istediğin yerde…”
“Ne dediğinin, ne istediğinin farkında mısın Abi?”
“Hayır, öylesine sevindim ki, seni görmek ihtimali beni öylesine mutlu etti ki, kıracak bir şey mi çıktı ağzımdan? İnan bilinçsizce, aklımın ucundan bile geçmez, seni kırmak, üzmek, sen benim eski, çocukluk arkadaşımdın, eskimeyen…
Bu nedenle hatalıysam tekrar tekrar özür dilerim. Ama bana mesaj at! Ki kendime gelip sorgulayayım kendimi, yanlışım ya da hatam için. İyi günler Olcay! Haberini bekleyeceğim!”
“Peki, Osman Abi!”
Sanırım ne o, ne de daha ziyade ben farkındaydık, söylediklerimizin anlamları konusunda. Bir yer yazdı mesajında; “Uygun mu?” diye. Sesine hasret kalmıştım, gibi değil. Meşgul olduğu için mesaj yazmış olsa gerekti, o halde ben de beynimde birikenleri sormak için mesaj yazmalıydım, “Abi!” diye seslendiği ikinci, muhtemel özel olan telefon numarasına;
“Arayabilir miyim?”
Telefonum çaldı;
“Neden soruyorsun ki Abi! İki çocukluk arkadaşıyız. İlkinde yanlışlık yapıp ulaşmanı engelleyen, ama bundan sonra iki elim kanda olsa bile, numaranı görmek, sesini duymakla değil, telefonun çalış sesinden bile beni aradığını hissedip, senin sen olduğun inancıyla hiçbir şeye bakmadan sesini duymak için hazır ve hazırlıklı olacağım Abi!”
“Peki, Olcay! Kendimi tarttım. Dikkatsiz olmayacağım, yanlış yapmamaya gayret edeceğim. Bana önerdiğin yere hafta sonu mu, bir mesai sonrası mı ve saat kaçta geleyim? Eğer mümkünse ben, ‘Bana uy! Bir akşam yemeğinde bir yerlerde doyasıya sohbet edelim!’ demek isterim…
Baban bizi kontrol etmek isterse, sen; ‘Ben yemek yaparım!’ dersen çekinmem, evinize de gelirim, iki eski, ama uzak kalmalarına rağmen eskimemiş arkadaş olarak. Eğer komşularımın merak dolu bakışlarına, hiç aklım kesmiyor, amma ahret suallerine(9) tahammül edebilecek olursan, ‘Bana buyur!” demeyi de geçiririm aklımdan...
Merak etme, istediğini öyle şatobiryan(10), İskender döner gibi özel bir şeyler istemezsen sana istediğin yemekleri de yaparım. Evet, ne diyorsun Olcay?”
“Sen bil Abi! Babamın istihzalı bakışları, malûm ahret sualleri…
‘Biz bize olalım!’ demek isterim, ama öyle ocak başı gibi kokulu, curcuna gibi sazlı-sözlü, kalabalık bir yere değil, seni tüm saygımla dinleyebileceğim bir mekâna gidelim…
İstersen, benim için hiç önemi yok çay-poğaça üleşeceğimiz bir yer bile benim için güzel ve ayrı olarak özlemlerimi dindirmeye, yokluk olarak geçen boşluğu doldurmaya çalışmam için yeterli olsun. Bunu yaşat, yaşatmaya çalış bana Abi!..
Ben de geleceğimle ilgili endişelerimi, teselli bekleyen davranışlarımı ileteyim sana, çare aktarman için bana. Beni eğitmeni, bana ayırabileceğin zamanlarda yönetmeni dileyeyim senden!”
“Hepsi olur cici kız! Bu ‘cici kız’ sözünü, hatta ‘Misler gibi kokuyorsun!” eklentisini hatırlayabiliyor musun, belleğinde kırıntıları kalmış olabilir mi?”
“Yoo Abi! Nedir?”
“Denizanasından ürküp, kucağıma büzüldüğünde, sana ‘Abi!’ demeyi öğrettiğimde ve beraberce duş yaparken kulağına fısıldadığım sözlerdi bunlar, ayrıca bir eklenti daha; ‘Hep böyle kal!’ şeklinde. Öyle kalmışsın, tıpkı o gün yaşayan Olcay gibi! İngilizce bilmediğim o anlarda Türkçe söylediğim sözlerin, küçücük bir çocuk olarak zihninde ‘Abi!’ dışında yer etmemesi, aklında kalmaması doğal!”
“Hatırlayamamak hüznüm!”
“Tüm bunları telefonda harcarsak görüştüğümüzde birbirimize anlatacağımız bir şeyler kalmaz. Söyle, iş yerime ait olmayan benim külüstür sayılacak gibi olan, tekerlekleri dönen, güzel ve cici bir kızı taşıyacak bir arabam var. Baban balkondan bakacak olsa da, seni istediğin dakikada, evet kesinlikle saniye şaşmaksızın kesinlikle istediğin dakikada, bekletmeksizin, telefonunu bir kez çaldırıp alırım!..
Senin adına konuşmam mümkün değil, üstelik bunca yıl görüşmeksizin ayrı kalmak sonunda da söylenecek bir söz gibi görünse de, kendi adıma seni özlemiş olarak beklemekten, senin dileklerine uymaktan dolayı mutluluk duyarım!”
“Doğru! Kalpler her zaman karşı karşıya olmaz ki, değil mi Abi? Egoistlerin daima kendilerini düşündükleri genel bir olay bu!”
“Sen! Cici kız! Abine lâf mı çakıştırdın öyle?”
“Yok Abi! Ne münasebet? Haddime mi? Dilim sürçtü birden. Yoksa büyüğüme… Ayıp ki ne ayıp!”
“Bak, cici kız! Af hanemi uzun zamandır kullanmıyordum. O haneyi kullanıyorum şimdi. Saat en geç 7 nokta 01 de telefonunu çaldıracağım, sanırım mutlu olmak yanında, mutlu olduğunu da görmek sevincim olacak. OK(1)?”
“I-ıh! Şöyle! Şimdi işten çıkıyorum, kim ne derse desin…”
“Peki! Ben de eve gidip giyinip beklemeye çalışayım seni. Bana bir yer söyle, orada olayım. Beni unutmuş olma ihtimaline karşı beni tanıman için elime bir gazete almam, ya da yakama çiçek takmam gerekiyorsa, hangisini tercih edersin, onu söyle. Ya da babanın tepeden bakacağı yerden alayım seni. Yaklaşık, yok bilemediğim 20-25 yıldan uzun bir süre! ‘Özledim!’ dememe inanmamak için neden zorluyorsun ki kendini?”
“İnanmaz mıyım hiç? Bir ömür içindeki boşluğu bilen sadece sen misin Abi olarak?”
“Konu anlaşıldı, serbestsin, ama ben de…”
Söylediği yerde bekledim, önem vermeksizin varlığıma. Bir taksiden inerek geldiğini görünce ön kapımı açıp bekledim, oysa merdivenleri adımlamamız gerektiğini unutmuştum yemek için. Çantasını arka kanepeye handiyse fırlatıp, güç bekledi, yerime oturmamı?
Ve başını omzuma dayayıp ağlamaya başladı, deyim yerindeyse; hüngür hüngür.
“Ben, benimle karşılaştığın için mutlu olup gülümsemeni hissetmek isterdim!”
“Bir yıldır hüznümü paylaşacağım bir destek, bir omuz bulamadım. Durma burda, götür beni dağlara, ormanlara…
Senden başka kimselerin olmadığı, kuşların, karıncaların olduğu yerlere. Bağırıp, çağırayım. Tepinip terleyeyim. Desteğini, ellerini esirgeme benden. Sonra kucakla beni, koynuna sığınmama izin ver, çocukken öyle yapmışsın, duşun altındaki beraberliğimizde. Bunu da söyledi babam…
Hep omzunda olsun başım, saçlarımı kokla, neden cici kız olduğumu anlat, kerelerce defalarca bana, sonra dinle beni. Neredeyse bir yıldır boşta, boşluktaydım, arabayı çarptığımda da, dalgın ve yıkık! Hadi hayret ederek bakma bana, eğlenme, götür beni…”
Hemen hareket ettim, omzumdaki başını sarsmadan götürmek ister gibi, yavaşça, dağlara, kırlara, ormanlara, sadece kuşların, seslerinin ve karıncaların sessizliklerinin olduğu yerlere doğru…
“Seni anlayacağım, anlamaya çalışacağım değil. Neyse derdin, derdine çözüm üretmeye, çözüm olmaya çalışacağım. Dilerim ki yaşadığını söylediğin boşluğu doldurmağa gücüm eksiksiz kalmasın, sonuma kadar destek olayım. Ama önce gözlerini bana ver, o gözyaşları yakışmadı gözlerine. Ver ki gözlerini sadece şimdilik öpüp kurutayım. Söz veriyorum, sen anlatırken beni karıncalarla, kuşlarla üleşirken, dinleyip istediğin kadar ağlamana izin vereceğim…
Ve sonra ben hissetmek istediğim için, senin de hissetmeni arzuladığımı bilerek gayret edebilirsen mutlulukla gülümsemeni bekleyecek, isteyecek ve üleşeceğim…”
Şehirden, yoldan, yollardan uzak, yalnız bir ağacın altına götürdüm onu. Böyle bir yaşam biçimi aklımdan geçmediği için tedbirsizdim. Sadece bir pet şişe su ve arka kanepe üstüne örtülmüş bir örtü vardı, yere serdiğimde ancak ikimizin sığışacağı.
Sarıldı, ismimi unutmuş gibi; “Abi! Abi!” diyerek.
“Sana destek olacak, seni iyileştirebileceksem, kabul!”
“Bir yıl kadar önce…” Tekrar ağlamaya başladı.
“Sakin olmaya gayret et! Yoksa seni nasıl teselli edebilirim ki?”
Burnunu koluna sildi, arabadaki kâğıt ve kolonyalı mendilleri unutma gafletini yaşatmıştı kafam bana. Sıfatsız olarak “kafam” dedim galiba. “Salak kafam!” demem gerekirdi, yoksa gerçekten kafam yok muydu, yok mu olmuştu kafam, beynim, aklım, aniden? Tövbe ya Rabbim!
Burnunu ve içini çekerek yardım diler gibi soluyarak anlatmak ihtiyacındaydı, önce boğulur gibi soludu, sonra başını kaldırıp gözlerime bakarak sözlerinde sözleriyle ağlarcasına anlatmaya başladı.
“Annemi yitirdim, bir yıldan biraz fazla günler önce, üstelik kısa bir süre içinde, elimizden bir şey gelmeksizin, gözlerine baka baka…”
Başını göğsüme dayadım, saçlarını öperken;
“Elbette annen olamam, ama sana istediğin gibi, istediğin kadar destek olmaya çalışırım!”
Başını kaldırdı, kendinde olmasa gerekti, uzandı öptü, karşılık vermemi bekler gibiydi, cevapladım.
“İsterim, ama daha dün bir, bugün iki, egoist değilim, hakkım yok, üstelik henüz başladım, boşalamadım…”
“Ama ben egoistim, hem de benden yardım dileyen, dünyada en güzel ‘Abi!’ diyen güzel, küçük, cici bir kızı dinleyecek kadar…”
“Teşekkür ederim Abi! Annemi yitirdikten sonra, bir yıl kadar sessiz kaldı babam, daha doğrusu ben öyle sandım. Annem yaşarken, hastalığında ve annemi yitirdiğimizde eve temizliğe gelen biri vardı. Babamın o vakitlerde şehir kulübünde olduğunu sanıyordum, sözlerine göre…
Babam, annemin ölüm yıldönümünde; büyük bir ihtimalle o kadının önerisi olarak; ‘Mevlit okutalım!’ diye tutturdu. ‘Peki!’ dedim. Adamlar, kadınlar ayrı odalarda, hoca ortada bir yerde okudu, dinledik. Sonra o kadın ve bir başka kadın bana danışıp aldırmadan, yardımıma gerek duymadan ikram yaptılar, sanki kendi evlerindeymişler gibi rahat…
Biz kadınların önsezilerimiz sizlerden biraz farklıdır. Hissettiklerimin bir gün ortaya çıkacağından emindim. Ve bir gün babam; ‘Bu evin yeni bir anneye ihtiyacı var, evlenmeye karar verdim!’ dedi…
‘Sizin kararınıza hükmedemem, bu ev annemin hatıralarıyla dolu. Bu eve bir kadın eş olarak gelemez, hele ki asla annem olamaz! Sadece karınız olur ve siz onu alıp nereye gidecekseniz gidersiniz! Ha! Yoksa bana baskı yapıp siz mi beni kovarsınız, özel eşyalarımı, annemin neyi var, neyi yoksa hepsini alır, ben defolur, kaybolur, yok olurum, beni göremezsiniz bir daha!’ dedim.
Cevap veremedim, o da suskun kaldı uzun süre ve devam etti.
“Ve arabayı çarptığım günün daha sabahında aynı konuyu gündeme getirdi babam. Ses etmedim. Niyetindeki ciddiliği sezmiştim, gitmem emredilmişti neredeyse. Eşyalarımı ve annemi toparlamak için zamana ihtiyacım varken, sana çarptım… Tanrım lütfetti, seni çıkardı karşıma. Artık yalnız değilim. Yardım edersin, destek olursun, beni yalnız bırakmazsın değil mi?”
“Sen dile, daha fazlasını da yaparım…”
“Sormayacağım, hissediyorum çünkü…”
“Hüzünlüydün, destek olmamı bekliyordun, ben ne yapacağını bilmeyen adamı, o solgun halini yaşarken, cesurca öptün. İçimdeki sevginin gücü olarak cevap verdim sana. Ben seninle bir ömrü paylaşmak istiyorum, kendini ne zaman hazır hissedersen…”
Elimi tuttu, gözlerime baktı, öptü ve;
“Hazırsan, hazırım…” dedi öpüşünü yinelerken.
YAZANIN NOTLARI:
(*) Çok sigara içen bir yakınımın tarif etmeye çalıştığım şekilde ölümüne şahit oldum.
Babam gerçekten Boşnak bir göçmenmiş, öyküde anlatmaya çalıştığım gibi gerçekten ölünceye kadar sakladı kendini
Pınar; Aslında soyadı ilkokul öğretmenimin. Rahmetli olması dolayısıyla hatırımda olan ismini vermek geçmedi içimden.
(1) Artıkın; Yöresel olarak “Artık” kelimesi yerine kullanılan; “Bundan böyle, bundan sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
Hüsnü kabul; Güleryüz gösterme, iyi ağırlama.
Lokal; Asıl anlamı; Belli bir bölgeye, belli bir yere değin ve ilgili yerel, bölgesel olmakla beraber, öyküdeki anlamı bir dernek ya da kuruluşun üyelerinin buluşması için ayrılmış yer anlamındadır. Ayrıca hekimlikte vücudun belli bir bölgesine ait demektir (Lokal anestezi gibi).
Manav; Yörüklerin bir kolu. Ancak göçebeliği asırlar önce bırakmış Sünni (Hanefi) bir Türkmen topluluğu.
Muhacir (Macır); Göçmen. Göçe zorlanmış. Hicret eden.
Mummy (İngilizce); Anneciğim.
OK; Tamam, “Okey, Peki” (İngilizce).
Tasvir; Ayrıntılarıyla anlatmak, betimlemek, resmini yapmak.
Yörük; Yürük. Göçebe yaşam tarzını seçmiş Anadolu’nun oldukça büyük çoğunluğunu teşkil eden Türk halkı.
(2) Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu, gerçeği göremez durumda olmak, görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden, korkmadan, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Doğmamış Çocuğa Don Biçmek; Henüz ele geçmemiş bir şey, gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.
İhtisas Yapmak; Belli bir konudan iyi anlayan ihtisas sahibinin, anlaşmazlık varsa çözümlemesi, bildiği konuda bildiklerini aktarması.
O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
Pert Olmak; Taşıtın hurdaya çıkması.
Şirk Koşmak; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmek. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemek.
(3) Ziya GÖKALP'in ALAGEYİK isimli şiiri, şöyle başlamaktadır: “Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık...” “Çocuktuk, ufacıktık” başlangıcıyla Şair Ali ÇAPAN 'a ait bir başka şiir de GOOGLE'da ayrıca yer almaktadır.
(4) Ana (Anne) Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
Beyin Göçü; Çok iyi yetişmiş, meslek ve bilim adamları ile uzmanların, bir başka ülkede yerleşip çalışmak amacıyla kendi ülkelerini bırakıp gitmesi.
Elleri Böğründe; Çaresizlik, bir şey yapamaz durumda olmak, başarısızlık.
Get Out! (İngilizce); Defol!
Hokka Gibi Çene (ya da burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.
Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen, önemi olmayan.
Lâf Ola, Beri Gele; Konuşulan konu ile ilgisi olmayan veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen söz.
Mantı Burunlu; Yerel bir tarif. Ufak, hokka gibi fındık burun tarifine uygun burnu olan. Burun deliklerinin ve burun yapısının küçük olduğunun izahıdır.
My God! (İngilizce); Allah’ım!
Pasif İçici; Bir şeye karşı tepki göstermeme, etkinliği olmama, başkasının etkinliğine katlanma. Çekingen, durgun. Aktif olmayan (Öyküdeki anlamı; Sigara içenin yanında durarak aynı etkiyi yaşamak).
(5) Çocuktan al haberi; Çocuk yalan dolan bilmez her şeyi olduğu gibi anlatır, onun için haberin doğrusu çocuktan alınır. Gizli şeyleri çocuğun yanında konuşmaktan sakınılmadığı için çocuk bunları öğrenir ve gizlilik kavramını bilmediğinden bunları herhangi bir durumda olduğu gibi söyleyebilir. Çocuk sır saklamayı bilmez.
(6) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.
(7) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… “Eğer ölürsem buralarda” şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.
(8) ENDÜLÜS’TE RAKS şiirinin aslı; Zil, şal ve gül… şeklinde başlamaktadır ve söz, Yahya Kemal BEYATLI şiirinin bir beyti halinde şöyledir; “Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli… / Şeytan diyor ki sarmalı yüz kerre öpmeli…” Eser Münir Nurettin SELÇUK tarafından Kürdili Hicazkâr Makamında da bestelenmiştir.
(9) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
(10) Chateaubriand; (Şatobüryan, Şatobiryan); Kalın fileto. Fransız usulü şarapla pişirilen baharatlı biftek. Bu ismi alan benzer yemek çeşitleri de vardır. François-Réne deChateaubriand; Fransız yazar, politikacı ve diplomat. Fransız Edebiyatında romantizmin kurucusu.