Çiçero’nun; İnsan kendine güveni, cesareti umudu kadar genç, kuşkusu, korkusu bezginliği kadar yaşlıdır. Gençlik bir hayat devresi değil, akıl halidir. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz, ideallerinin bitmesi, insanın yaşlanma sebebidir.” şeklinde dediklerini zihninde tutmasına, bu konuda bilincine sadakatle bağlı olmasına rağmen ağlıyordu yaşlı adam…

Birden gülmeye başladı, kahkahalarla gibi de hem…

Karşısındakilerin hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın salondaki yarı açık pencereyi ardına kadar açıp önündeki koltuğu kenara çekti bir anda.

Ritmik jimnastikteki, ya da uzun atlama, üç adım atlama sporlarındaki gibi veyahut da bir ganyan yarışında padokta yarışın başlamasını bekleyen favori, asabi aygır gibi ayağının altındaki halıyı eşeler, tekmeler gibi yaptı saliseler kadar süren zaman içinde.

Sonra;

“Affet beni Allah’ım!” diyerek kimsenin engellemesine fırsat bırakmaksızın, bir havuza balıklama dalar gibi kendini pencereden boşluğa saldı.

Eyleminden ve sonuçta öleceğinden son derece emin yahut da gibiydi. Kendini “Bir varmış, bir yokmuş!” şeklinde yorumluyordu, havada kaldığı o kısacak süre içinde.

Kader şarkıdaki gibi yaşlı adama “nazik davranma(1)” modunda yahut da Sağduyu etkisiz kaldığında şeytanın yardıma koşması(2) gerekirken bu kez Tanrı henüz vaktin gelmediğini belirtme amacında olsa gerekti (galiba).

Yaşlı adamın günah işleme, haram yeme, ya da her ne ise o limiti dolmamış yahut da ebedi cehenneme(2) kabul zamanı henüz gelmemiş olsa gerekti.

Öyle ya, mademki yüksek yüksek tepelerde, yüksek yüksek evler, apartmanlar, binalar, bloklar oluyordu, o bloklar yapılırken dikilen ağaçlar, özellikle çam ağaçları yüksek yüksek oluyorlar ve yıllar geçtikçe büyüyüp şaşkın dedelerin ya da aklını dede gibi uçuranların, kaçıranların amaçlarını gerçekleştirmelerine engel oluyorlardı.

O çam ağaçlarından birkaçı ki; o kadar yüksekten kendini atan dedeyi, bir trambolinden(3) zıplatıp hasıl has yapar(4 gibi birinden diğerine kibarca itekleyip iletiyor, hava alanına doğru süzülen en son model bir uçak gibi dedeyi usulca biçilme vakti gelmiş çimenlerin üzerine uysalca, kibarca indiriyordu.

Dede inatla;

“Ne olurdu yav!” şeklinde ağaçları sorgulamaya başlamıştı. Şaşkınlığıyla “Yahu!” kelimesinin “Yav!” şekline dönüştüğünün farkında olmaksızın.

Vasiyetinin ilk bölümünü bir şairden çalmış, ikincisini dizelerde işaret edilenlerin isimleri belirtilmemiş olduğu halde kendilerini tanıyacaklarını düşünerek kendi dizeleri şeklinde hazırlamıştı.

“Dostlarım toplanın öldüğüm zaman; / Riyayı bir günlük bir yana atın…(5)

“Size bir şey söyleyeceğim, ama sözü bölmeyin!
Dinleyin önce biraz!... Sakın abartılı gülmeyin!
Bir ömür boyu zorunlu birlikte olduk ama
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Ömrümce, iyi baba ve koca olmaktı maksadım,
Bu amaçla yıllarımı bilinçli, uygun harcadım,
Öğrenmek için çalıştım, cahile özür saymadım
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Sırrı sahiplendiniz, tutamadınız, paylaştınız,
Bilmem açıklayınca zaferlere mi ulaştınız?
Görününce sonuçlarına belki siz de şaştınız
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Söyleyin Allah aşkına! Başa hep çile mi ördüm?
Bunun için mi ömrümce suçlandım, horlanma gördüm?
Yaşlanınca galiba, kendimi görmeyecek kadar kördüm
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Sırası gelince görünmez olmayı bilmelidir,
Hissediyorum göründü sıram, ecel gelmelidir,
Sevenlerim rehberlerden adımı silmelidir
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!

Kusursuz değilim, hiç kusursuz olan yalnız Allah,
Beni soğuk bulacaksınız yatağımda bir sabah,
Sakının! Arkamdan üzülmüş gibi demeyin; “Vah! Vah!”
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!
(5)

Seksen küsur yıllık ömrün elli küsur yılını beraber tükettiği eşi hayret içindeydi, olay sonrasında. Yaşamaya devam ettiği için mi, ölmediği için mi bilinmez.

“Ne oldu? Gerek var mıydı?”

En son sorulması gereken bir soru olsa gerekti, bu!

Hatıralar canlandı gözünde bir arada, (ç)alıntı gibi.

“Denize düştük, kayıktasın, sadece birimizi kurtarma olanağın var. Tercihin?” Cevap; “Sen yüzme biliyorsun, nasıl olsa?”

“Koca mı? Koy kenara! Olmasa da olur! Kardeş; aziz!”

Doğruya doğru!

“Bir evlilikte evin erkeği ellinci yıl kutlama ertesi, ya da en fazla 70, bilemedin 75 yaşlarında ortamdan (yaşamdan) çekilmeli!” diyerek düşüncesini tazeledi. Çünkü anne her yere sığıyordu, baba asla!

Bu; aynı zamanda hiçbir işi yarım bırakmama prensibini tekrar hatırında tutmasının gerekliliği idi. Başarısızlığın tescillendiği aynı yolu denemek yerine yok olmak için başka usul ve metotları aklından geçirmeliydi.

Fare zehri içmek…

I-ıh!

Avuçlar dolusu ilâç içmek…

Şans ondan yana olmadığı için ilâçlar birbirinin etkisini yok edebilirdi!

Beynine silâhla ateş etmek? Silâhı yoktu, edinemezdi de!

Bıçak? Canı acırdı, her ne kadar giderayak önemi yok gibi gözükse de canı kıymetliydi, acıya pek dayanamazdı!

Hiçbir işi yarım bırakmamak konusunda acil bir abartma içinde kaldığını anında kabullenmişti yaşlı adam.

Şöyle ki;

Bir zamanlar pul koleksiyonu yapmaya başlamıştı, derli toplu. Takip ediyor, düzenli bir şekilde istifliyor, havalandırıyor, değer veriyor ve en önemlisi hobi olarak zevk alıyordu.

Günlerden bir gün, en çok değer verdiği pullardan birinin eksildiğini kahırla fark etmişti. Öğrenmişti ki, pul bir zarfa yapıştırılarak iğfal edilmişti. O gün karar verdi, bıraktı pul koleksiyonu yapmayı.

Bir vesile olmuştu, ufak-eşantiyon şişeleriyle birikinti yapmak, koleksiyon gibi. Uzun süre koyduğu yerde muhafaza altında olduğuna inandığı dolaba yeni bir şişe eklemek gayretindeyken dolaptaki ekşimsi-sirke tadında koku ve bazı şişelerinin kapaklarının açılıp kapanıp bir miktarının eksildiğini fark etmişti.

Kokteyl yapmakta usta olduğunu zanneden biri, ziyarete gelen kardeşi için sormadan-danışmadan kokteyl hazırlamışmış! Neden sonra sorduğumda ancak cevap alabildiğim. O gün ikinci kez kararını pekiştirdi, açık-kapalı olmasına bakmaksızın tüm şişeleri çöp konteynerine boşalttı.

Yurt içinde ve dışında görevli gittiği yerlerden kendi adına, kendi adresine yöresel kartpostallar atardı. Ancak önceliği karısına sonra da arkadaş-eş-dostlara verdiği mektuplardan bahsetmek gerek. O zamanlar teknoloji sadece mektuplarla sağlanıyordu çünkü, cep telefonu falan filân yoktu, maalesef.

İşte onları sırasıyla paketleyip bir kutu içinde muhafaza altına almıştı yaşlı adam. Ufak bir sarsıntı, yıkılan duvar ve altında kalan kutu bu hobisinden de vazgeçmesine, kaba anlamda hevesini yarım bırakmasına neden olmuştu.

Neyse…

Nasıl olsa bir müddet sonra denize gideceklerdi tatil için, gerçi o vakte kadar yaşaması da israftı, ama olsundu, gebermede garanti olasılığı fazlaydı.

Atlardı kiralık bir kayığa, yanına içki, kola, su alması gereksizdi. Deniz engin bir suydu, tuzlu, mavi bazı-bazen dalgalı(6). Katkı olarak ne kadar yudum gerekliyse o kadarını avuçlardı, olur, biterdi. Gideceği yerde susayacak mıydı sanki? Yanına taş-maş alması gereksizdi, ihtiyaç halinde(!) kayığın çapası kendisi için yetecek gibi geliyordu.

“Gebermek” deyince az bir süre durakladı düşüncelerinde. Ne zaman aksırırken, öksürürken, hapşırırken ağzını açsa önce şükrediyordu Allah’ına. Sonra yetmesi gerekenin yettiği düşüncesiyle “Geber!” diye ileniyordu kendine.

Şaklabanlıkla doktorlara söylediği cümleyi hatırladı; “Ölünceye kadar yaşamak” ya da “Ölmezse yaşamak” gibi. Gebermek tarifi içine girerdi bu sözler de…

Kendi ile ilgili bir kısım annesinden önce geçmişten kalmış bilgileri sahiplenmiş olan evlâdının dediği (galiba dediğini sandığı demesi daha doğru olacaktı) kulağında çınlıyor gibiydi hâlâ;

“Ölmesini intihar etmesini bile beceremedin! Ya sakat kalsaydın!”

Zihnine yerleşenin ne olduğu belirsizdi. Ancak birkaç gün evvel pehlivan yapılı(!) bir sarıca arısı(7) oturduğu odanın penceresine çarpmış, bunun Allah’ın ilâhi adaletinin işareti olduğu düşüncesiyle pencereyi ardına kadar açarak arıyı odaya davet ederken;

“Allah’ım teşekkür ederim!” demeyi unutmamıştı!

Salâsı(3) yankılanan ortamda (aklından geçirdiği), gerçekten Azrail’inin o olduğuna inandığı sarıca arı odada bir tur attıktan sonra sanki ilâhi emri tebliğ eder gibi; “Sonra!” diyerek pencereden çıkıp göğe yükselmişti.

Yaşlı adam anlamıştı, ancak yanlış anlamış, bu nedenle eylemini haber verilmiş gibi, uluorta görünür şekilde gerçekleştirme gayreti yaşamıştı, sarıca arıyı dinlemeyerek. Arının “Sonra” sözünü “Sonra kendin gerçekleştir!” anlamında yorumlamıştı.

Yaşamaktan soğumuştu ama sonuca ulaşarak bedenini soğutmaya gücü yetmez gibiydi…

Cuma namazından çıkıp eline sandalyesini alıp bastonuna dayanarak yürümeye, sol ayağını sandalyenin desteği ve sol elinin gayretiyle eşik atmaya çalışan yaşlı adam birden irkilmiş, şaşalamıştı.

Sandalye elinden düşerken, ilk kez yüküne dayanamayan bastonu kırılmış ve kırılan parçanın kalanı, esrarengiz bir kadının görüntüsünde bir kama, bir kılıç, bir pala gibi yaşlı adamın olması gereken göğsünün sol tarafına değil,  sağ tarafına dalmıştı, hatta usulünce denilebilecek bir şekilde.

Yaşlı adamdan; “Ah!” ya da “Ih!” gibi bir ses çıkmamıştı yere kapaklanırken.

Korkunç bir rüyaydı terden sırılsıklam gibi uyandığında kimselerin haberi yokken. Zaten ayrı, kendi haline bırakıldığı bir odada idi, yıllar yılı…

Seksen yaşını geçmişti, diyelim ki; 81 idi. Aynada yansıdı, ya da ters-türs halinde 18 oldu, 18 yaşındaydı.

Lisedeydi. Futbol merakının kendini nerelere, niçin, nasıl sürükleyeceğinin bilincinde değildi. Üstelik bu yaşam; hem ailesi, hem kendisi, hem o ve hem de eşi için değişikliklere neden olacaktı, başlangıç olarak farkında olması asla mümkün değildi.

İnsanlar her zaman kötü arkadaşları olduğunda kötü olmuyorlardı, eğer kişilik sahibi iseler. İçlerinde kötülük varsa, genlerindeki iyi-kötü baskısında, kötü daha baskınsa kötü oluyorlardı kişilik özellikleri tanınmaksızın. Tersi durum ise iyi olmanın zaferi idi. Zaten kötünün müdafi(3) sadece Lombroso(8) ve onun fikrini aynen yaşayanlardı.

Yatılı olarak devam ettiği Lise son sınıf sınavları başladığında, babasının belki kendi istemediği halde “Görülen lüzum üzerine(9)” ataması yapılmıştı. Kendi okuduğu şehirden çok uzak illerden birine.

Mazlumların sebep uydurmaları mutlaka mümkündü, belki buna hakları da vardı bir miktar, ama gerçekte hiç…

Futbol seçmelerine katılmak için lise sınavlarından ikisini atlamış, diğer bir deyişle bile bile bütünlemeye kalmıştı.

Ve ummadığı bir şekilde güz sınavında da aynı iki dersten bu kez bilemediği için başarılı olamamıştı, tam bir yıl bekleme sürecinin kahrını yaşayarak, ömründen fuzuli bir tüketim olarak. Anlayan için davul-zurna saz, anlamayana sivrisinek cazdı, süklüm-püklüm(7) kıvamında.

Tembellikten, futbol bilmemekten emekli genç adam için para kazanacağı, boş vakitlerini ders çalışmak dışında değerlendireceği işler-güçler, imkânlar yoktu. Sadece âşık olma hakkı vardı, ya da o konuda serbestti!

“Kapı bir komşu” denir ya o Söğüt Türküsündeki gibi, O, çok güzeldi. Esmer tenli, karagözlü, kalem kaşlı, hokka ağızlı, mantı burunlu, gül dudaklı, kısa boylu, topluca, büzme saçaklı don üstüne, eteklikli (ya da entarili-başlangıçlarda) ve aşırı kıskanç (tüm yaşam boyu)…

Lise öğrencisiydi O, sâyesinde tüm aileyi ve özellikle üç kızdan sonra, çünkü ablasından ve ondan sonra da bir kız kardeşi vardı, babasının oğlan çocuğu beklentisi olduğunu öğrenmişti, dördüncü tüm ailenin bereketi oğlandı, yaşamı gereğine uygun, el üstünde.

Okula resmi kıyafeti ile giderdi doğal olarak. Ancak her (Cumartesi) tatil günü defile yapar gibi öğleden sonra saat iki civarında, belki ailesinden hiçbirinin haberi olmaksızın benimle sözleşmiş gibi başına hotoz(3) denen o süslemeyi takarak balkona çıkardı.

Sadakordan(3) yakası kapalı entarisiyle en fazla beş dakika görünürdü, pencerede saklı duran bana ve kıskanacağımı bilip, o beş dakika sonrasında giyim-kuşamıyla kardeşiyle kapı önüne çıkar, kardeşinin ayakkabılarını özenle bağlayıp pencereme baktıktan sonra kardeşini gezmeye, gezdirmeye, hava aldırmaya çıkarırdı. Görevlerinden biri olsa gerekti bu.

Sadece bir kez elini tutabilmişti, ne kucaklamış, ne de öpmüştü. Böyle hamleler yaşamadığı gibi, böyle hamlelere bile izni olmamıştı karşısındakinin. Hatta “Sevdiğim” diyordu özenle, bu demekti ki; “Sevgilim!” diyecek kadar da yakın değildi, yakınlaştığını düşünmüyor, belki de ilk hareketin benden gelmesini bekliyor olsa gerekti.

Ve yine belki övünmem gibi olacak; o liseden mezun olduğunda ben o iki menhus(3) dersten ancak birini verebilmiştim Haziran döneminde ve dokunmak, kucaklamak isteyip de kendine çeki düzen vermesinin gerekliliği ile uzak durmasına rağmen yağmur tanesi gibi gözyaşlarını saklamaya muvaffak olamamıştı.

İki tarafın aileleri de yakınlığımızın, ama şu aşamada uzak durmamızın şart olduğunu bildiğimizin farkındaydı. Gençlik heyecanı gibi yorumluyor olsalar da ilerisi için hüküm vermek konusunda uysal ve fakat tedbirli davranıyor gibiydiler.

O genç kızın tarafı, o yaşların korumasında olan genç, mezun olamamış, başında kavak yelleri esen(10) adam olamamış adama(11) mendil vermişlerdi(12). Mendili alması genç adamı aşırı boyutta güçlendirmiş, Üniversite Sınavını başarıyla kazanmış, o tek dersi de sakınmaya, saklanmaya ve özellikle de yalakalığa gerek kalmaksızın övünmeye gerek yok, hocalarının himmet ve destekleriyle başarmıştı!

Anne gibi yâr olmazdı, diğer eklentilere gerek yok. Bir anne çocuğunun kulağının ne zaman çekilmesi(4) gerektiğine zaman gelince karar verirdi ve annesine göre o zaman, şimdi olan zamandı;

“Aklını başına devşir(4) oğlum! Benim bir anne olarak senin ilerideki hayat arkadaşın olarak düşündüğüm şu.”

“Şu” dediği yakın akrabalardan, çocukluklarının beraber geçtiği, çok zaman, hatta her zaman yakın olduğu üniversitede okuyan kızdı. İlk, tek ve son göz ağrısını unutması gerekliliğinin başlangıcındaydı, akrabasının da eğitimine devam ettiği koca şehirdeki üniversiteye başladığında…

Okudu genç adam, mezun oldu, mühendis oldu, asker oldu, annesinin tercihi, sevgiyle kendi tercihi de oldu, evlendi. Buna “Aşk Evliliği(13)” demek belki mümkündü, ancak hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı(14) da yadsınamaz bir gerçekti.

Zaman geçti, aralıklarla, gereğince, sessiz, sakin…

İki kızı, bir oğlu oldu genç adamın.

İki kızı, bir oğlu olduğunu öğrendi genç olarak bıraktığı evlenen kızın da…

Zaman geçmeye devam ediyordu, yaşlanmak adı altında. Oldukça varlıklı, gazetelere konu olan genç kadının kocası, yaşlı adamın tasavvurlarındaki gibi yetmişli yaşlarında, evliliğinin ellinci yılı dolmadan evvel, arkasında büyük ve büyür bir birikim, olanaklar, olasılıklar bırakarak göçtü dünyadan, karısını dul bırakarak.

Genç kadının özenci ikinci baharını ilk göz ağrısı(15) ile uzaktan da olsa sürdürmek düşüncesinde olsa gerekti. Mesleği gereği o yaşta bile çeşitli nedenlerle sağa sola gidiyordu, ola ki yolu rastlaşmaz mıydı?

Yaşlı adam eşi ve kızıyla, ömrünü kızının evinde tüketmekteydi. Bir telefon aldı, emir gibi;

“Bana yaşadığımızı zannedip de yaşayamadığımız anlarda söyleyemediklerini söyle!”

Yaşlı adam bu dileğin bir kere söylemekle tükenmeyeceğinin bilincinde olsa da dediğini afyonlanmış bir düşkün gibi dile getirdi;

“İlk göz ağrımdın, sevdim, seviyorum, sonuma kadar değil, mahşere kadar da seveceğimi bil! İlktin, devam eden hâlâ ve sonuma kadar da…”

“Ben de seni sevdim, ama neden önce elimden tutup da sonra bıraktın(16)? Hadi bir kere, bin kere daha söyle! Eşim yok, benim! Çoluk-çocuğum, hatta her şeyim var, ama sen yoksun, zulüm bu!”

Bir kere, bir kere, kerelerce daha…

Açılıp anında kapanan telefonlar; “Uygunsan, ara!” anlamındaydı. Arardım, aradım da…

Aynı sözlerle aydınlatmaya çalıştım dünyasını, benim dünyamda değişiklik yoktu, daha doğrusu ben öyle sanıyormuşum?!

Kızları için, anneleri varken yaşlı adamın ikinci bir bahar için cesaretlenmeye çalışması yasaktı. Doğruya doğru, unun elenip elek duvara asılmış(17) olsa da. Sadece dünleri yaşama çabası ve özlemi duyan bahar yorgunları iki uzağın seslerinde, dünleri yakınlaşma gayreti için evin sahibi kız “Yasak!” demekle yetinmeyip tehdit de etti.

“Tehdit!” dedi sadece, tehdit konusunun ne olduğunun devamını getirmeksizin. Kız babaya, oğlan anneye düşkün olurmuş, gerçeği yansıtmayan bir söz dizisi…

Günlerden bir Cuma vaktiydi. Yaşlı adam doğasının aksine gecikmişti mescide ulaşmak için, belki de kaderin şekillendirişi olarak.

Mescide yöneldiğinde uzun zamandır aklından geçmeyen bir şarkı çalınmıştı kulağına sokaktaki pencerelerden birinden dışarıya sarkan; “Seni uzaktan sevmek…(18)

Ve dizeler şekillenmişti ezberinde bölük-pörçük(7), sonrasında sıraya dizilmeye bekleyen.

“Ne sütçü, ne yoğurtçu geçiyor o sokaktan
Ne de ‘Patates, Soğancı’ sesi duyuluyor
Hatta sokak köpekleri, kedileri bile yok
Rüzgâr kol gezmekte o sokakta yalnız.

Üç camiden yükselen ezan sesleri yankıda
O iki kumru terk etmiş bahçeyi açlıktan
Hatta kurtlu kiraz veren ağaç bile kurumuş
Yalnızlığın ıslığı, bunalımıyla sokakta.

Ne kapı, ne pencere var, dostça açılan
Bırak hikâyeyi -gerçek yaşanan- masal gibi
Unutmak, serbestçe takılıyor hatırlanmaya
Yalnız sessiz sessizlik sokağın havasında.

Bir buruk iştah damağında kaldırımların
Bir ayak sesinin özlemi sağır kulaklarda
Saçlarında çiy-gözyaşı bulutları karışık
O Sokak ağlamakta şimdi unutkanlığa.

Sık sık ampulü patlayan lâmba direği yok
Kokoreç hayranı şarapçı gözükmüyor
Bulutlar küskün, güneş mahzun, ay ‘Adam sen de!’ ci
Sokak, unutulmanın hüznünde bitkin ve şaşkın.

Ne şarkı, ne türkü, ne şiir okunuyor toprakta
Nefes yok, soluk yok, ses-seda yok, sessizlik yalın
Yorgun, pısırık, aciz, ritimsiz, akortsuz renkler
Sokak, bir zamanlar sokak olmanın üzüntüsünde
(19).”

Mescit içinde yer kalmamış, dışarıdaki kilimlerden birinin üstüne çömmüştü(4) taburesiyle birlikte yaşlı adam, beyninde yitirilmemek çabası gösteren dizeleri sahiplenerek, gerilere; umutsuz gerilere özlem duyarak.

Mescidin kilimleri mihrap dikkate alınarak, kıbleye doğru hafifçe sola doğru meyilli gibiydi. İhtiyar Müslümanlardan biri yanına yaklaşmış ve;

“Bey kardeş! Biraz izin verin mi, ben de sıkışıverem(20)!” dediğinde kafasını kaldırmak zorunda kalmıştı. Dua etse, Allah ona bu görüntüyü nasip eder miydi? Ömrünün son demlerinde tükettiğini sandığı inancı yaşadı bir Cuma vaktinde namaz arifesinde.

Oydu, karşısında duran. Özlemle, ancak eğreti denecek bir şekilde vedalaşır gibi baktılar birbirlerine, dudakları kıpırdamaksızın.

Yaşlı kadın hareketlendi. Yaşlı adam geriye dönüp gözleriyle takip etti onun gidişini. Siyah renkli bir arabanın arka kapısını açıp bindi yaşlı adamı karanlık dünyası ile baş başa bırakarak, aydınlıkta kararmış bir dünyayı kendi kendiyle üleşerek.

Farz namazı kıldıktan sonra, kalanları evinde tamamlamak üzere yorgun ve düşünceli bir şekilde evine döndü yaşlı adam. Düşünüyordu; “Amaç yoksa yaşamak gerekli miydi?”

Namazını tamamlamak üzereyken o devasa(3) sarıca arı yeniden gözükmüştü pencerede. Bu kez yaşlı adamın pencereyi açmasına ihtiyaç göstermeksizin pencerenin camından içeriye girmişti, İlâhi’den aldığı güçle olsa gerek. Şeref turu yapar gibiydi, bir öncesinde olduğu gibi, belki de “Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra(21)emrine uyarak, sakince.

Ve o sarıca delice bir pike ile şah damarına ulaştı yaşlı adamın, ufak bir dokunuş yeterli olmuştu!

Yaşlı adam yoktu artık, kızların ellerinde yaşlı adamı suçlayacakları herhangi bir koz da yoktu artık!

Uzunca bir zamandır suskun olan cep telefonu çalmaya başlamıştı, kim arıyorduysa?..

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Kader, kader sen bize nazik davranmadın…; olarak başlayan Türk Sanat  Müziği eserinin Güftesi; Şahin ÇANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdili Hicazkâr Makamındadır.

(2) Sağduyu etkisiz kaldığında şeytan yardıma koşar. Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKI

Kur’an, Nisa Suresi, 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?

Savaşarak ölmek kahramanların, intihar etmek korkakların imtiyazıdır. Napoléon BONAPARTE

(3) Devasa; Dev gibi, çok büyük.

Hotoz; Kadınların süs için saçlarının üstüne taktıkları çeşitli renk ve biçimde yapılmış küçükbaşlık.

Menhus; Kötü, uğursuz.

Müdafi, Savunucu. Ceza yargılamasında şüpheli veya sanıkların savunmasını yapan kişi ya da avukattır. Müdafi, savunmasını üstlendiği kişiyi, sözlü veya yazılı savunmak, soru yöneltmek, soruşturmanın genişletilmesini ve keşif yapılmasını istemek gibi yöntemler ile savunur.

Sadakor; Düz dokunmuş, açık saman renginde ipek kumaş.

Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua. Cuma Namazına çağrı.

Trambolin; Kurulu bir çerçeve içerisine yaylarla ara bağlantısının sağlandığı zıplama alanın oluşturduğu spor ve eğlence aletidir. Üzerinde yapılan artistik hareketler ile puanlanması gerçekleştirilen trambolin olimpiyat oyunlarında da yer almaktadır.

(4) Aklını Başına Devşirmek (Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.

Çömmek; Çönmek şeklinde de söylenen ve ayaklar üzerinde oturmak, çömelmek anlamında kullanılan deyim farklıdır.

Hasıl Has Yapmak (Etmek); Yöresel olarak kullanılan bu kelimenin tan anlamı lügatlerde yoktur. Gayrete gelmek, ayağa kalkmak için bedeni ayaklar üstünde yaylandırmaya çalışmak “Ya Allah! Haydi, hep beraber, hep birden, hep birlikte, gayretle, el ele, el elden”  anlamında teşvik sözü.

Kulağı Çekilmek; Hata yapan bir kişiyi olumsuz hareket ve davranışının, yaptıklarının doğru olmadığını belirtmek amacıyla küçük bir ceza vermek. Ceza anlamında karşıyı uyarmak, öğüt vermek.

(5) Dostlarım toplanın öldüğüm zaman; / Riyayı bir günlük bir yana atın… “VASİYET, Orhan Seyfi ORHON”

KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “VASİYET” (Kısaltılmış olarak)

(6) Deniz engin bir sudur, tuzlu, yeşil, dalgalı/Kenarları süsler bazen beyaz bir yalı… Şairini hatırlayamadığım bir beyit.

(7) Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.

Eşek Arısı (Vespa); Bir yaban arısı cinsi. Aslında “Sarıca Arısı” demek gerek. Gövdesi kızılımsı, sarı ve siyah çizgili ve iri yapılıdır.

Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde ezilip büzülmüş olarak. Korkup çekinerek. Utanıp, sıkılarak.

(8) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, Askeri Hekim, psikolog, psikiyatr. “Kriminal İnsan” Kitabının sahibi İtalyan kriminolog. Bazı hayvanlar yırtıcı, bazı bitkiler asalak oluyorsa insanlarda da bu oluşumun olacağını düşünmüş. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk, soğuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır. Fahişelerin çeneleri aşağıda, burun kemiği büyük, kafatası eklemleri basitçe birleştirilmiştir ve diğerleri…” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijit bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır. Fizyonomi (Fizyognomi); Doğa Yasası. Belli vücut biçimlerine göre belli ruh hallerinin incelenmesi bilimidir ve genel olarak şüpheli kişilerin kafataslarının yapısı, kepçe kulak, alın, burun, çene, kaş, göz ve dudaklar, çılgın ve bulanık bakışlar esas alınarak kişilik özellikleri hakkında tahminler yapılabilmektedir.

(9) Görülen Lüzum Üzerine; Devletin değil, iktidarda olan hükümetin genelde uyarı, tayin, taltif, duyuru, istifa, tenzili rütbe, mümtazen terfi vb. konularında yasal kılıfına uydurarak yaptıkları nizami olmadığına inandığım uygulama.

(10) Başında Kavak Yelleri Esmek; Sorumluluk duygusundan uzak, zevk, eğlence, olmayacak düşünceler peşinde koşmak, tembellik etmek. (Başta kavak yelleri estiği günler hani? (Geçti Bor'un pazarı)… Güftesi; Namdar Rahmi KARATAY’a, Bestesi; Onur AKDOĞU’ya ait Muhayyer Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği).

(11) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(12) Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek, ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.

(13) Aşk Evliliği; Gerekçe aşktır. İki gönül bir olunca felsefesi ile para önemsizdir. Yakışıklı olmak, güzellik önemsizdir. Yalnız kalmamak düşüncesi önemsiz, kişiler aradıklarına rastladıklarını zannederler. Çocuk sahibi olmak için zaman kavramı yoktur. Ve genelde genç yaşlarda gerçekleşir.

(14) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bir insan gülüyor olabilir, ama aklında nelerin olduğunu, daha önceleri neler yaşadığını bilemezsiniz.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

(15) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk,  ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır. 

(16) Önce tuttun elimden, sonra neden bıraktın… Güftesi; Salih KORKMAZ’a, Bestesi; Suat SAYIN’a ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(17) Ununu eleyip eleğini duvara asmak; Geri kalan ömrü süresince yapacak önemli bir işi kalmamak.

(18) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhret yolunun bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(19) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SOKAK”

(20) Kur’an, Mücadele Suresi, 11. Ayet; Ey inanıp güvenenler! Size toplantılarda “Yer açın!” denince yer açın ki Allah size yer açsın. “Nüşûz edin (Kalkın)!” denince de kalkın ki Allah içinizden inanıp güvenenlerle kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah yaptıklarınızın iç yüzünü bilir.

(21) Geciken Ölüm Yoktur, Erken Ölüm de; “Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra…”

Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.”

Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra…”