Başlangıç olarak aileleri tanıtayım dışarılardan biri olarak. Bir bakıma kız tarafının has dostlarından biriyim, ismine gerek duyulmayacak…

Aile; Turan (Baba),  Hicran (Anne) ve Gamze (kızları, üniversite sınavını henüz kazanmış, üniversiteli, el bebek-gül bebek(1) büyütüldüğü=yetiştiği için ailesini üniversiteyi kazandığı ile göçe zorlayan ve dolayısıyla “gidiş-gelişlerine zahmet olmasın!” diye üniversiteye yakın bir ev kiralanmasına sebep olan=ailesini buna mecbur eden canpâresi(2))…

Atanıp da yaşamaya, yaşlanmaya yönelmeden(!) önce yaşadıkları ev boş kalacak değildi ya, gerekenler alındıktan sonra kiracı adayı ile görüşülerek kız mezun oluncaya kadar, eşyaları odalardan birine (genelde “karanlık oda” dedikleri odaya) gereken tedbiri alarak istifleyeceklerdi.

Kiracı, odanın tasarruf edilmesine rıza göstermezse; iyi bir ambalajlama ile kalan eşyaları bir depoya bırakmaları gereklilik olacaktı.

Kız mezun olunca, hele ki evlenip de kendilerini kira ile oturacakları bir eve postalayınca…

Yok! Yok! Gamze bu kadar kansız, cansız, gamsız ve de yanlış bir çocuk olamazdı. En kötü ihtimalle mezun olduğunda, inşaatı yapılmakta olan sitelerden (tahminen) birinde orta güney katlardan birine sahip oluverirdi canım, beis yoktu.

Satın alma bedeli mi? Eh! O da anne-baba denilen bilinen kişiler tarafından karşılanırdı! Bu; asla kimse için dert değildi! Kızları bu genç yaşında, hem de mezun olduğunda kira derdiyle veya banka kredi borcuyla uğraşacak değildi ya, hem zaten bir tane değil miydi?

Uzak bir diyarda değildi, Gamze’nin eğitim alacağı üniversite, yaşadığı büyük şehir gibi büyük şehirlerden biriydi, isim vermesine gerek görmediği, iki-üç adımlık kadar bir yerdi, işte o kadar!

Ah! Fiziksel konum mu? Tabii ya! Kaş-göz, gerisi söz, boy-pos, endam…

Tarife gerek yok, kısaca; güzeldi, “Güzel” demekten ne anlaşılırsa onun gibi/kadar o; o idi!  Üniversite deyince de öyle cafcaflı(2) bir meslek edinme düşüncesi de yoktu Gamze’nin, sadece Kimya Öğretmeni olmaktı hayali.

Mühendis falan da değil, sadece öğrencilerine sahip olacağı, kalın numaralı gözlükleri ve kamburuyla yetiştireceklerini; “Eserlerim!” diye gururla, heyecanla alkışlamayı düşlediği.

Daha yaşamının başlangıcında, sonuna yaklaşmanın heyecanını yaşar gibiydi genç kız, henüz demenin başlangıcında olacak şey gibi görünmese de.

Konuya tekrar döneceğim, zaruret(2) bu çünkü,  sözlerim şimdilik yeterli olsun, dileğim…

Diğer aile; Şefika (Anne), Müşfik (Baba) ve lise son sınıf öğrencisi Atılgan. Atılgan, asabi, haddini aşan bir delikanlı.

Şahidim, anlatayım.

Bir gün halk otobüsünde ithal(!) göçmenlerden tarifi şöyle bir aile; biri elinde, diğeri kucağında, biri kocasında, öteki yedek ilmihaliyle(2) karnında, üç buçuk(!) çocuklu bir ailenin kendileri için “bedava” olan hastane önünde, durak harici duran otobüsün ön kapısından mı, orta veya arka kapısından mı inme kararsızlıklarına Atılgan’ın şahit olmasıydı.

Ve devreye girmekte çekinmeksizin başarılı olmak amacında gibiydi. Sanki karşısındakiler bön bön bakışlarına(3) karşı sanki sular-seller gibi(1) Türkçe biliyorlarmış gibi;

“Hadisenize be!... Okula geç kalacağız neredeyse, sizin egonuz yüzünden!”

“Hadisenize be!” dedikten sonra ağız dolusu küfür niteliğinde ki sözleri ya ben duymadım, ya da yazan biri olarak yazmam uygun olmasa gerekti!

Nerede kalmıştım? Ha! Kız daha okula başlamadan, evde gerekli işlemlere bile henüz başlamadan ilân üzerine Atılgan’ın ailesi kiracı olarak eve talip olmayı düşünmüşler ve ziyarete gelmişlerdi.

Nedeni; kiracı olarak devamlı iyiliklerini gördükleri iki katlı evin üst katındaki ev sahipleri evlerini apartman yapmak üzere kat karşılığı olarak müteahhide vermişlerdi. Yaşlılar; iyi insanlardı, onlara karşı gelmek kitaplarında yazılı değildi, kararlarına uymayı kabullendiler ailece, çekimserlik hissettirmeksizin.

Bu nedenle Turan Beyle telefonla konuşmuşlar ve eve bakmaya gelmişlerdi. Yuvayı yapan, (yuvayla ilgili her türlü tasarruf hakkına sahip olan) Şefika Hanım olduğu için Müşfik Beyin hiç mi hiç söz hakkı olmasa gerekti!

Ana-oğul evi alıcı gözüyle dolaşırlarken o bir yalı kazığı gibi salonda orta yerlerde bir yerlerde dikili kalmıştı.

Ev dolaşılmış, salonda oturulup sohbete başlanmış, daha doğrusu soru-cevap ötesi ricalarını sıralama gayreti yaşamıştı Turan Bey.

“Evi size, kızımızın üniversiteden mezuniyetine kadar, yani dört yıllığına kiralayacağız. Kira kontratında bunu açık-seçik(1) bir şekilde mutlaka belirtip ödeyeceğimiz vergiye esas olarak da kabulleneceğiz…

Çıktığınız evin kirası 2000 lira demiştiniz, hatırımda yanlış kalmadıysa. Eğer ve muhtemelen karanlık odayı, kalan eşyalarımızı muhafaza etmek için bize izin verirseniz, aidat size ait olmak üzere kiranız 1500 lira olacaktır. Yönetimce belirlenen aidatın veya herhangi bir şekilde oluşacak genel giderin bize ait olan bölümünü kiradan düşerek ve makbuzlarını bize verilmek üzere muhafaza ederseniz memnun olurum…

Dört yıl süre ile, TÜFE % 10 üzerine çıkmazsa kirayı arttırmayı(4) düşünmüyorum, çünkü öncesinde memur olarak bir kısım sıkıntıları aile olarak kiracı şeklinde bizler de yaşadık. Eğer belirli nedenlerle yaşam olarak bazı gereklilikler oluşursa size asla “Kirayı arttırın!” diye isteğim olmayacak. Günlerin ilerleyen koşullarına göre kirayı ne kadar artırmanız gerektiğine siz karar verirsiniz…

Yok eğer ‘Karanlık oda bize lâzım olacak!’ derseniz, 1500 lira olan kira bedeliniz aynı kalmak şartıyla eşyalarımızı götüreceğimiz, sizin önereceğiniz deponun kirasını sizin ödemenizi rica edeceğim, kontrata bunu da yazıp ancak öyle imzalayacağım, doğal olarak kabul etmeniz şartıyla…

Kombinin kullanım süresini aştık, bir bakıma miadı doldu(3). Zırt-pırt servis çağırmak yerine taşınmadan önce istediğiniz marka kombiyle değiştirebilir, tüm giderler ev sahibi olarak bana ait olmak üzere istediğiniz tadilâtları yaptırır, makbuzlarına karşın kiralardan düşersiniz. Karar sizin…

Dış kapı biraz zıngıldıyor, bazen kendiliğinden açık kalıyor. Taşınmanızdan önce değiştirelim, ya da zevkinize göre aynı koşullarla siz değiştirtin, söyleyin bedelini ödeyeyim, ya da onu da ileriki kiralardan karşılayın, gene karar sizin…

Boya-badana, onarım tüm giderler zevkinize göre size ve fakat bedelleri bana ait. Ancak tek şart eve girdiğinizde evi nasıl istediğiniz hale getirmişseniz, çıkıp ayrılırken de bize aynı şekilde teslim edeceğinize taahhüt etmek yerine sadece söz vermeniz…

Sorgulamak asla aklımdan geçmiyor, ancak dediğim gibi, bize ait özellikle genel gider, demirbaş alımları gibi ödemelerin makbuzlarını lütfen bizim için saklayın. Söyleyeceklerim şimdilik bu kadar, ilk defa ev sahibi-kiracı birlikteliğim olduğu için, aklımdan geçenler bunlar…

Sizlerin de aklınızdan geçenleri, makul ve mantıklı(1) bir şekilde söyleyebilirsiniz. Kabul edilir görürsem, anında ‘Peki! Evet!’” der, kontrata işlerim…”

O ana kadar ses olarak sadece “Hım! Hı!” şeklinde tasdik anlamında sözler çıkan ailede baba yerine önce anne, sonra da oğlan karışmıştı söze.

“Karanlık oda dediğiniz oda dâhil tüm evi kiralamak istiyoruz!”

“Kabul! O halde eşyalarımızı muhafaza etmek için koyacağımız deponun kirasını da sizin ödemeniz gerekecek!”

“500 lira jest yaptınız. Depo kirası o bedelin üstüne çıkarsa?”

“Tamam, kiradan eksiltirsiniz, TÜFE Kuralı geçerli…”

“Dört yıl…

Kim öle, kim kala! Ama dört yıl sonra; ‘Hadi çıkın!’ derseniz, zorlanırız!”

“Tamam! Kızımızın mezuniyetinin durumuna göre ve her hal ve şartta olmak üzere, bugün itibariyle dört yıl sonrasının üç ay öncesinden ev aramanızı rica edeceğim. Hemen bulursanız, zararı yok, ev üç ay boş kalsın! Ancak dediğim gibi, size teslim ettiğimiz gibi teslim almak kaydıyla…

Haber edersiniz, karşılıklı helâlleşiriz(3). Hatta öyle ki ev kiranızı peşin ödeyeceğiniz için evden erken çıkarsanız, o ayın kirasının kalan miktarını ödemeye şimdiden söz veriyorum.”

“Kira?”

“Demin söylemeye çalıştığım gibi, her ay peşin!”

“Depozit?”

“Gerekli değil, bir de taşınma masraflarınız arasına o yükü eklemek aklımdan geçmiyor. Ancak elektrik, su, doğalgaz aboneliklerini üstünüze almayı unutmayın lütfen!”

Asabi genç duvardaki Gamze’nin iki-üç yıl kadar önce çekilmiş resmini görüp bir politikacı üslubuyla sorgulamıştı;

“Amca! Bu resimdeki abla(!) kim?”

“Bizi bu evi kiralamaya mecbur edip yanına alan, Kimya Öğretmeni olmak için koca şehirdeki üniversiteye başlayan kızımız Gamze. Sanırım akran sayılırsınız, ola ki karşılaşırsanız, ‘Abla!’ derseniz galiba bozulur ve sizi bir kaşık suda boğmaya(3) kalkışabilir, ama bu zor bir ihtimal tabii…”

Oysa Atılgan bir sonraki sene için kararını anında vermişti, o şehre, o üniversiteye gidecek ve o da kimya öğretmeni olacaktı!

Ev ile ilgili olarak sözlere hiç karışmayan annelerin gözetiminde babalar konuşuyor, konu Atılgan’ı hiç mi hiç ilgilendirmiyordu zaten (o andan sonra). Gerçek düşüncesine göre karşılıklı konuşmalar, susmalar bir taktik miydi, yoksa pazarlıkların ve sonucun ötesinde (ertesinde) ertelenmiş görünen beklenti, istek ve dileklerin söylenilememesinin sıkıntısı mı?

Sessizlik devam etti ve bitti sonunda.

Ailenin evine taşınacak olanlar bir depo bulup kiralamışlar, depo elemanları öncelikle ve özellikle kızın, sonra ailenin eşyalarını usulüne göre ve titizlikle ambalajlayıp, paketleyip gösterilen depoya koymuşlar ve evi “Tam takır-kuru bakır(1)” niteliğiyle kiracılarına teslim etme aşamasına gelmişlerdi, ancak kalanları da temizlik amacıyla dışarılara cep konteynerlerine yığmak gereken idi.

Kira sorun değildi çünkü evde kiracı tarafından ev sahibine ait olarak yapılacak tadilâtlar için bir aylık kira yetmeyebilirdi, ancak konu; makbuz veya fişlerin gösterilmesiydi.

Gereği yapılmıştı ev sahibi olarak yapılması ve gözden geçirilmesi gereken konular için. Ancak gıcırdayan ve kapanmakta zorlanan evin aralık kapısından içeri giren bir anne kedi, ortalıkta henüz toplanamamış gazete, bez, kilim parçası, naylon gibi atıkların üzerine nur topu gibi, henüz gözleri bile açılmamış, üç enik bırakılmış ve anne süt toplamak için gıda arayışına gitmiş olsa gerekti.

Depo elemanları gittikten sonra kalan çerçöp, kâğıt, karton, köpük, çaput vb. toplamak için eşiyle eve gelip de, kapıyı aralık gören Turan Bey ve Şefika Hanım enikleri de görünce şaşalamış, handiyse dudakları uçuklamıştı anında.

Atsalar atılamazdı kesinlikle, satsalar alan olmazdı (herhalde). Üstelik anneye haber vermeden “terk-i mekânda fayda var(5)!” diye de düşünülemezdi.

Gıda ikmal seferinden dönen annenin bebelerini doyururken tahminleri olsa gerek mutluluğu yanında mahzunluğu da bakışlarından belliydi.

Turan Bey karton bir kutunun altını çaputlarla destekleyerek anne ve yavrularını incitmeksizin depoya indirmiş, depo kapısını ve havalandırma penceresini açık bırakmış, hemen markete giderek kedi maması, kum, su tası, anne kedinin tırnaklarını kaşıması için ufak özel bir ağaççık almıştı.

Yerken gözlerini kapattığı için “Nankör(2)” unvanına sahip ve lâyık görülen anne kedinin minneti gözlerinden belli gibiydi. Turan Beyin önemli görevlerinden biri; kiracısına kedi ve kediciklerle ilgili bilgi verme zorunluluğunun olması idi.

 “Aldım, kabul ettim!” tezahüratı ile görevi kabullenen Müşfik Bey, aynı görevi gayri resmi bir talimatla anında Atılgan’a devretmişti.

Sabah ve akşam mamalarını tamamlayacak, gelişmekte olan yavruların kumlarını temizleyip ikmal edecek, annenin varsa gazete kâğıtları üzerindeki gereken işlemlerini tamamlayacak, sevgide eksik bırakmamak yanında genel bütçeden tavuk sakatatı, kemik dışında büyükbaş hayvanlara ait vesaireleri tatlı-ödül niteliğinde özel tavasında pişirerek ikramda bulunacaktı.

Ayrıca koyduğu yeri önemle ve özenle bilip bekleyen ödül bisküvilerini de kırarak sırasıyla ve teker teker ağızlarına verecekti, teşekkür beklemek israftı. Üstelik sıraya dizilişleri harikaydı.

Önceden haber vermek kaydıyla ağır ders ve sınavları olduğu takdirde, bu görevleri üst makam üleşecekti, üstelik kedi bakımı konusunda kitaplar okunacak, veterinerden gerekli bilgiler alınacak, aşı kartları çıkartılıp kafeslerle gezinti nakliyatlarında sorun yaşanmayacaktı.

“Kedi ve yavruları” deyip de baştan savma usullerle yetinilmeyecekti. Nitekim onlar; aileye şu veya bu nedenlerle katılmış “Can” idiler. İlerilerde belki aile içine de katılabilirlerdi, gerekli nedenler ve koşullar oluştuğunda (takdirde).

Enteresan olan, yoğun dersleri nedeniyle gün boyu yaşamında yer alamayanın, kediciklerle meşgul olduğunda ve geceler boyu rüyalarında ve hayallerinde şekillenmiş olmasıydı, üstelik “Abla” gibi kendini bilmeden.

Bir bakıma göz kırpışı karanlıktaydı yahut da gecelerde esnerken ağzını elinin tersiyle kapatışıydı, en güçlü gözlerin bile göremeyeceği. Gözün görmesi için objenin aydınlık olması, aydınlanması gerekli değil miydi? Oysa aydınlık değildi ki!

Düşündüğü, içindeki yükü taşıyamaz hale geldiğinin farkındaydı. Çaresizdi karşısının haberinin bile olmadığı sevgisini, ışığını, aydınlığını anlatamamaktan dolayı. Bir kere, bir kerecik de olsa uzaktan bile olsa onu görmeye razıydı. Ancak alışkanlık haline getirmekten çekiniyor, hatta doğruya doğru korkuyordu, yüzü de yoktu (zaten).

Tek çare vardı içinden geçen; sabrederek mezun olmak, sınavda aynı üniversiteyi kazanmak ve gün boyu yaratabileceği imkânlarla onu uzaktan da olsa görmek, görebilmek…

Sahiplenmek? Mümkün müydü? Aklının ucundan bile geçebilecek bir olasılık değildi.

Günler…

Günler geçti, alelacele değil, nazlana nazlana, ufak ufak değil, uç boyutlarda kocaman, devasa molalar vererek hem. Üçü de büyüdü pisiciklerin. Anneleri terk etti yavrularını; “Artık kendi başınızın çaresine kendinizin bakmanızın vakti geldi!” teranesiyle olsa gerek!

Ancak, üçüne de Gamze adını verdiği kedicikler, “Ekmek elden, su gölden, hazır sıcacık yuva…” düşüncesiyle olsa gerek bırakmadılar kendisini ahenk dolu “Atılgan” dercesine gibi miyavlayışlarında, minnetlerini anlatmak isterlermiş gibi.

Atılgan istemese de sadist olmuştu, veteriner ağabey kediciklerin minnettarlıklarına mahzunluğu eklemişti kısırlaştırarak,  kendilerine haber vermeden, bilmelerine imkân tanımadan!

Ayak seslerini tanıyıp hissettiklerinde merdivenlerden tırmanmayı, sokak kapısına kadar Atılgan’ı geçirmeyi, sonra da yerlerine dönmeyi öğrenmişlerdi. Onlara artık “pisicik, kedicik” demek yerine “kedi” demenin ve aynı isimlerle çağırılmalarına rağmen ses tonlarına göre ayırım yaptıklarının farkında olanları sevmek, onlarla beraber olmak Atılgan’ın mutluluğuydu.

Gamzelerin, üçünün de; “Gamze! Gamze Bey!! Gamze Hanım, Gamze kız!” şeklinde en çok sevdikleri şey; Cumartesi-Pazar tatil günlerinde Atılgan’ın kartondan hazırlayıp yaptığı taht şeklindeki sekiye oturduğunda cep telefonundan çaldırdığı, kedilerinin de tümünün kucağına yerleşerek dinlediği, her zamanki aynı şarkı idi;

“Geçsin, günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar…(6)

Bir yıl dediğin zaman göz açıp kapayıncaya, minareden at beni, in aşağıya tut beni dercesine çabucak geçiyordu.

Atılgan liseyi bitirmiş, Üniversite sınavını içinde yaşattığı ukde(2) nedeniyle tek tercihle kazanmış, okul açıldığında, onunla ilk karşılaştığında yüreğinin yerinden çıkacak gibi çarpmasını engelleyememişti.

İkinci bir karşılaşmayı beklemesine gerek olmadığı kanaatini yaşayarak karşısına geçti Gamze’nin;

“Merhaba!”

“Tanrı kelâmı olarak ‘Merhaba!’ da, ne?”

“Sözümün ekini; ‘Ev sahibimizin kızı’ diye tamamlamayı isterdim…”

“Anlayamadım, ne alâka?”

“Affedersiniz efendim, şöyle! Siz üniversite sınavını kazanıp buraya yerleşip de evinizi boşaltınca biz de, yani ailem de sizin evinize kiracı olarak yerleştiler…”

“Netice? Benimle ilgisi ne? Beni tanımanız nasıl mümkün oldu?”

“Evi görmeye gittiğimizde, henüz eşyalarınız taşınmamıştı…”

“Fotoğraflarımı, ya da resimlerimi gördünüz?”

“Hayır, sadece tek bir resminizi…”

“Eee! Onun şu an ile ilgisi…”

“Babanız fakültenizi söyledi…”

“Taksit-taksit konuşmayı bırakın, çabuk bitirin, yoksa derse geç kalacağım!”

“Devamı olacak, ama kısaca, ekonomik durumum pek uygun değil, sınıfı geçtiğinizi hissediyorum, eğer kitap ve notlarınızı birine vermediyseniz, vermek için söz vermediyseniz, aynı bölüm öğrencisiyim, bana verebilir ya da satabilir misiniz?”

“Satmam! Ancak iade edilmek kaydıyla verebilirim. Konu derin, vaktim kısıtlı, konuşmamız gerek, şimdilik derse yetişmeliyim…”

“Ömrümün sonuna kadar burada beklerim efendim!”

“İzaha muhtaç bir cümle! Yeniden karşılaşacağımızı umarım!”

“Umacak ve bekleyeceğim efendim. Kitaplarınızı istemem sadece bir mazeret…”

Kısa bir süre durakladı Gamze, kafasını salladı ve koşarak dersine yetişme çabası yaşadı.

Gerçekten bir hastanın iyileşme umuduyla sabahın olmasını beklemesi, bir dervişin “Hu!” çekmeye hazırlanışı gibiydi bekleyişi. Sadece sınavda bilmediği bir soruyla karşılaşıp da sınıfta kalacağı endişeyle derse girmeyi umursamaksızın hülyalarının gerçekleşmesi umuduyla kantinin bir köşesinde bekledi Gamze’yi gözlerini kapatarak.

İnsan hayallerinin esiri olmaksızın(7), hayal ettiği müddetçe yaşardı(7), hele ki gözlerini kapattığında o hayal dünyasını sadece kendisi kendiyle üleşiyorsa.

Bir el dokundu omzuna, kıpırdamak istemese de göz kapakları(8), kımıldamaksızın açtı gözlerini. Çünkü karşısındaki o;

“Ben geldim âşık arkadaş!” demişti sözünü esirgemeksizin.

“Nerden bildiniz, ev sahibimizin kızı efendim?”

“İçimden geldi diyeyim yahut da kuşlar söyledi, herhalde gerçek, de mi?”

“Gerçek efendim, siz de bana âşık olacaksınız ve ileride evleneceğiz!”

“Çok kuvvetli bir hayal gücünüz var!”

“Bu sözü mutlaka hatırlatacağım Gamze!”

“Bir saniye orda dur! Kiracımız olan ailenin ismini bile bilmediğim çocuğu. Bırak aşkı-meşki(1), etkilenmeyi, adımı söylemenize bile izin verdiğim hatırımda değil!”

Sinirlenmişti, üstelik bunun kendine yakıştığının farkında değildi.

“Gerçekler sadece yaşanır güzel insan. Size her ne dememi istiyorsanız, söyleyin, onu söyleyeyim. Ben ise sadece biraz sabredeceğim ve bekleyeceğim…”

“Dört yıl uzun bir süre değil mi?”

“Ömür boyu bile beklerim, eğer sonuç sana… Pardon size kavuşmak olarak şekillenecekse…”

“Hoşuma gitti sözleriniz. Sanırım her genç kız güzelliğinin belirtilmesinden, beğenilmekten ve sevilmekten hoşlanır…”

“Ben içtenlikle seviyorum!”

“Bir fotoğrafın etkisiyle…

Bu saçma konu çok uzadı, daha ismini bile bilmediğim arkadaşım. Yarın dersim yok. Kitaplarımı ve notlarımı Pazartesi günü buraya getiririm, iade edilmek ve şu anda söylemeye çalıştığınız konuya tekrar dönmemek kaydıyla…”

“İçimdesiniz, çıkmanıza asla izin vermeyeceğim…

Fotoğrafınızı görüp onunla bitirdim liseyi bir çırpıda. O umut ve tek seçenekle; sadece Kimya Öğretmenliği seçeneği ile geldim dizlerinizin dibine kadar… ”

“Tövbe! Tövbe!”

“Allah kabul etmesin! Beni sevme umudum olarak kalsın! Ben bugünümü, bugünlerimi değil, sensiz geçecek son sene, son sınıftaki sensizliğimi düşünüyorum şimdiden. Sınıfta kalmanı, beraber mezun olmayı ise hayalime asla sığdıramam!”

“Oldu olacak mezun olduktan sonra eğitim yapacağımız okulumuzu, kaç çocuğumuz olacağını da söyle bari…”

“Okulumuzu bilmem mümkün değil, ancak Anadolu’nun ortalarında ismini şekillendirmemin şu an olası olmadığı bir yere gideceğiz, evli olarak. Ama üç çocuğumuz olacak, ikisi ana-babaya mahsup edilecek, biri dünyaya kâr olarak kalacak şekilde. İkisi aynı cinsiyette, biri farklı cinsiyette. Bana göre; iki kız, bir oğlan. Cinsiyetleri değil, sağlıklı olmaları önemli görünecek…”

“Deli olduğuna dair rapor alman gerek! Dur! Aklıma geldi, çocuklarımızın adları ne olacak, peki?”

“Oturup beraber karar vereceğiz!”

“Gerçekten ömrümün şu anına kadar böyle cesarette bir deliyle karşılaşmamıştım, itiraf ediyorum!”

“Ben beni dinlediğin ve seninle tanıştığım için memnun ve mutlu oldum, inan kesinlikle mutlu edeceğim seni…”

“Allah’tan sağlık diliyorum!”

“Sağlık değil, ben seni istiyorum Gamze!”

“Allah’ım sabır ver!”

“Allah’tan sabır değil, sadece beni dile. Ben hep seninim zaten, ilk gördüğümden beri. Hadi güzel kız, sabırla evine yönel, ben hayalinde ve bu gece rüyanda sana misafir olacağım, bekle…”

“Kötü müneccim(2)…”

“İyi bir seven ve mutlaka sevilecek olan!”

Atışmaya devam etmesinin gereksizliğiyle gitmek üzere sırtını döndü Gamze.

Gamze düşünüyordu.

Düşüncesine göre; deli olmak ötesinde aklını yitirmiş ya da aklını bir fotoğrafına bakarak bozmuş, kafadan kontak(1) biri olsa gerekti karşısındaki. Üstelik liseyi alelacele bitirip, sırf aynı yerde olup, aynı mesleği edinmek için tek seçenekle yanına ulaşmayı yeğlemiş. Neden üstüne düşmüş gibiydi şu anda?

Yoksa bu deli çocuk gerçekten kalbine hükmetmeye mi başlamıştı, iki-üç delibozuk(*) cümleyle. Sahi; sözleri içinde “Seni seviyorum!” gibi bir söz geçmiş miydi?

“İçtenlikle seviyorum!” sözünü; “Ben seni (hatta çok) seviyorum!” şeklinde yorumlamasına mecburiyeti yoktu ki!

Pazartesi günü kitaplarını, notlarını verecekti. Acaba teksirlerden birinin şöyle kenarına köşesine onu tırlattıracak(3), ama ümit vermeyecek bir şeyler karalasa, çiziktirse miydi? Ya gerçekten tırlattırırsaydı? Olmazdı öyle bir şey! Zaten deliydi, zırdeli olurdu garibim! Neden öyle düşünüyorduysa?

Kitapları, teksirleri ve notları üç market poşetine ancak sığdırabilmişti ve de taşıması oldukça zor olacaktı kendisi için. Cep telefonunun olup olmadığı konusunda bilgisi yoktu. Üstelik olsa da numarasını bilmiyordu ki!

Hacı hacıyı Mekke’de (ya da tekkede, her neyse) bulurmuş örneği gibi nasıl olsa deli de, aklını yitirmesine neden olanı okulda bulurdu!

Değil mi ya, mademki kitaplarını istemişti ve bunun kendisiyle tanışmak için sadece mazeret olduğunu içtenlikle söylemişti…

Ama öyle olmadı, gün boyu beklemesi, hatta arayıp sorması boşa gitmişti, yoktu. Varlığına alışmış mıydı yoksa Gamze?

“Deli olma Gamze! Sakın, kendini!”

Peki! Ne? Ne idi, kendini saçmalığa, şaşkınlığa yönlendiren?

Oysa Atılgan dertliydi. Kediciklerinin üçünün de aynı anda ölmeyip, vefat ettiklerini(!) öğrenmişti, babasının haberine göre.

“Hiçbir şeye dokunmayın!” deyip, hiçbir şeyi umursamaksızın (bu umursamamaya, gayri resmi olarak bir bakıma, kitapları almak üzere söz vermiş gibi tavrı da dâhildi) haberi alır almaz bir otobüse atlayıp kediciklerine ulaşmayı düşünmüştü…

İnsanlara benzetmek gibi olsa da kediciklerin üçünün de gözleri açıktı ve mama taslarında henüz iğretiliğini sakınamamış beyaz toz gibi bir şey, etraflarında pişmemiş yemeğe alışkın olmadıkları halde çiğ tavuk sakatatları vardı.

Her birini ayrı ayrı market poşetlerine yerleştirdi, iğrenmeksizin etrafa saçılmış tavuk sakatatlarını ve mama tasını olduğu gibi bir poşete koydu ayrıca. Maksadı; veteriner ağabeye götürüp kediciklerin üçünün de, hem de bir anda ölümleriyle, mama ve çiğ tavuk parçalarının nedenlerini öğrenmekti.

Evden çıkmak üzereyken üst kattaki Kat Maliklerinden biri ile karşılaştı. Kızının elinden tutarak pişmiş kelle gibi sırıtan baba alay edercesine; “Pisicikler ölmüşler galiba! Allah rahmet etsin!” dediğinde canı burnuna gelmiş gibi, hiç de âdeti olmadığı halde, ilenmek gereğini hissetmişti;

“Eğer aklımdan geçirdiğim doğruysa, yanılmıyorsam, Allah sebep olan her kimse onu nasıl biliyorsa öyle terbiye etsin!”

Veteriner, torbanın birinin ağzını açar açmaz, kediciğin açık kalan gözünü görür görmez kanaatini anında söylemişti; “Zehirlenmiş!”

Mama kutusuna, kutudaki mamalara ve çürüyüp bozulmakta gecikmeyen çiğ tavuk parçalarına elini dokundurmaktan çekinerek; “Muhtemelen fare zehiri” deyip, başka hayvanların zarar görmemesi için bahçesinde derin bir çukur açması için kazma-küreği tutuşturmuştu Atılgan’ın ellerine.

“Kimseye zararı olmayan, kısırlaştırılmış kediciklerdi, üzüldüm!” derken ağlar gibiydi, mama tabağı, tavuk artıklarını ve poşetlerinden çıkarmayı düşünmediği kedicikleri gözlerine bakmaksızın ayrı ayrı çukurlara teker teker gömerken.

Veteriner bol sabun ve suyla yıkamıştı ellerini, aynı görevi tamamladı Atılgan da…

Eve dönmüş, bir bakıma sakinleşmesi için iki gün yeterli gibi görünmüştü kendisine.  Okula döndüğünde süklüm-püklüm(1) halinden ve suratsız tavrından endişelenerek Gamze sokuldu yanına.

Öylesine teessür doluydu ve teselliye ihtiyacı vardı ki hıçkırığını frenleme gayretine rağmen üzüntüden gözyaşlarına egemen olamamanın utancını yaşarken Gamze’ye sarıldı içtenlikle;

“Babanın emaneti olan kedicikleri koruyup yaşatamadık. Üçünü de zehirlemiş vicdansız yaratıklar. Çok üzgünüm Gamze, çok, affedersin!”

“Sevdiğin kadar da yufka yüreklisin de, deli olmadığına ve beni sevdiğine inanıyorum. Ama bu kadar sevme beni, seni sevmeye mecbur bırakma beni. Seni sevmem için serbest bırak beni ki ben de seni senin beni sevdiğin kadar seveyim…”

“Mecbur hissetme kendini. İçinden gelmiyorsam, bırak kendini kendine. Ben senin için de sever, sevgi üretirim. Kokun, nefesin, sesin…

Hepsi sende kalsın! Yeter ki günde bir defacık da olsa, yakından olmasa da gözlerini göreyim yaşama devam etmek için yeter, hem yetsin bana…”

“Sabredersen, destek olurum, deliliğin devam ederse ben yokum. Kitaplarını hazırladım, ama getiremedim. ‘Gel! Al!’ desem bu hüzünlü halin babamın, annemin dikkatlerini çeker, hele ki kediciklerin öldüklerini öğrenmeleri perişan eder onları...

Kendine gel! Vaat, söz değil, ama bende yerin oldu, bende yerin var, bana zaman ver, seni teselli etmeme izin ve önem ver. Söz; sana hep görünmeye çalışacağım. Görünmem; görünme ve görme isteğimin de ifadesi olacak. Ama okuyalım Atılgan, zamanın bize iyi şeyler göstereceğine inanıyorum. Sabır konusunda gayretli ol, ayılıp bayılma!”

“Ben bu yola sadece senin için çıktım. Seni çok seviyorum, ama sen ne dersen, hepsi o, sana karşı asla direnmeyecek ve gayretli olacağım. Ta ki umutlarımın gerçekleşeceği ana kadar. Umudum olabilir değil mi Gamze?”

Gamze iki tarafına bakındı, herkes kendi halinde, kendi havasında idi, kendileriyle ilgilenen yok gibiydi, kucakladı Atılgan’ı, yanağından öperken kulağına fısıldadı;

“Seni sevmek istiyor değilim, çünkü ben de seni seviyorum!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Açık Seçik; Çok açık ve belirli olarak. Açıkça, açık olarak, gizli olmadan. Çok kolay anlaşılır, çok belli, belirgin.

Al (El) Bebek-Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, çok nazlı, şımartılmış, şımarık çocuk (bebek).

Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.

Kafadan Kontak; Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt olan.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde ezilip büzülmüş olarak. Korkup çekinerek. Utanıp, sıkılarak.

Tam Takır-Kuru Bakır; İçinde hiçbir şey olmayan, yok, bomboş, anlamında kullanılan bir deyim.

(2) Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, gösterişli, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).

Canpâre (Canpare, Can Pare); Can parçası, can kadar değer verilen, candan, candan ayrı tutulmayan.

Delibozuk; Günü gününe, sözü sözüne uymayan, dengesiz.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

İlmihal; İlim ve Hal kelimelerinden oluşmuş “Davranış Bilgisi” anlamında bir söz. İslâm dininin belli başlı ilkelerini, kurallarını (iman, âmel, ahlâk) öğrenilmesi, yapılması gerekenleri anlatıp öğreten kitap.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan. Yıldız falcısı. Gökbilimci. Astronom.

Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.

Ukde; İçine dert olmak, bir konunun kapalı kalmasından dolayı duyulan acı.

Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(3) Bir Kaşık Suda Boğmak; Karşısındaki kişiye aşırı zarar vermek istemek. Bir kimseye çok kızmak, öfkelenmek.

Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.

Helâlleşmek; Alışverişte ya da uzun sürecek bir ayrılış sırasında kişilerin birbirlerine haklarını helâl etmeleri.

Miadı Dolmak; Vaat edilen zaman ya da yerin sona ermesi.

Sular Seller Gibi Bilmek; Bir metni, bir söz dizisini, bir konuyu, bir dersi, yanlışsız, doğru olarak öğrenip bilmek.

Tırlattırmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek.

(4) Kira artışı neye göre yapılır; Bu artışı birçok farklı faktör etkilemekte. Kiralık mülkler için yapılan aylık ödeme tutarının artışı yılda bir kez olmak üzere gerçekleşiyor. Kiralara yapılan zam oranı bir önceki yılın kira tutarına ve son 12 ayın tüketici fiyat endeksi bir diğer adıyla TÜFE’ye göre belirleniyor. Mülkün aylık kiralama bedeline TÜFE oranından daha yüksek bir zam uygulanamıyor. Aynı zamanda kira zamlarının Borçlar Kanunu’nun 344. maddesine uygun bir şekilde düzenlenmesi gerekiyor.

(5) Tebdili Mekân (Terki Mekân); Mekânı, bulunulan yeri bırakıp gitme, terk etme. Gizlenme, saklanma maskeleme, maskelenme.

(6) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(7) Hayallerinin Esiri Olmamak; Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER”  Rudyard KIPLING

İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(8) Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”