Gerçek bir öykünün hiç de başlangıcı olmaması gereken bir söz, ama yazmak gereği hissediliyor, tek bir harfle kelimenin ve meramın anlamının nasıl değiştiğinin ispatı gibi; “Sevilmiş” değil, “Seçilmiş” olmak gerçekten insana ıstırap veren bir değişiklik.

Ve ilerleyen zamanda bunun insanın yüzüne çarpılması, o insanı şeytan çarpmış gibi pembe bir dünyadan alıp siyah-beyaz bir film öyküsüne dönmesi gibi etkiliyor insanı…

Öncelikle Keriman adına şekillendirmek gerek yaşananları, yaşanacakları.

Genç kız çocukluğunu geçirdi gözlerinin önünden…

Ne güzeldi evlerinin karşısındaki boş arsa. Bisiklete binerdi, arkadaşlarıyla top oynar, ip atlardı. Kar yağdığında kartopu oynamak heyecandı. Yağmur yağdığında babasının “Arap” şeklinde çağrılacağından çekinip pencereden bakmazdı(1).

İlkokula başladığında en kestirme yol o arsanın içinden geçerdi ve o zamanlarda belediye, o mahalleye ancak iki katlı binalar için inşaat izni verirdi. Sonra bu izin dört kata çıkarılmışmış.

Şimdilerde ise, karşısındaki devasa(2) beton yığınlarına bakarak “üf ki, üf!” diyordu. Sonra o yolu terk etmişti, ortaokula başladığında ve de liseye devam ederken. Zaten ortaokula başlamasa da kulaklarına çalınan haberlere göre o arsaya site yapılacağını öğrenmişlerdi, ailece.

Rahmetli babası amcasıyla birlikte dört kat ve dört daire için izin verilen apartmanın yıkılıp yeniden yapılması için üç ve dördüncü katlardaki dairelerin kendilerine verilmesi şeklinde üste borç-harç da olsa az bir miktarda para vermek kaydıyla müteahhitle anlaşmışlardı.

Diğer katlara yabancılar ilişmesin istedikleri halde ne akrabalardan katılmak isteyen olmuş, ne de müteahhit beklemeyi istemiş, paraları olmadığı için daha eskiyi yıkmaya başlamadan, temeli bile atılmadan önce o daireleri tırınk para(3) karşılığı isteklilere satmıştı. İtiraz etme hakları olmadığı gibi, rıza göstermek zorundaydılar. Yeter ki gelecek olanlar iyi insanlar olsunlardı.

Evlerinin inşaatı bitip de tam “Rahat rahat oturacağız!” derlerken karşıdaki inşaat da başlamış ve nasıl olduğunu anlayamadıkları bir şekilde zebellâ gibi(3) koca koca, kocaman katlar yükselmeye başlamıştı karşıda. Hem de dördü bir arada, dördü birden, her birinde bilmem kaçar daire olaraktan.

Kendilerine göre kuzeyde dikilen o devasa binalar kuzey rüzgârlarını engellemekle birlikte oyun sahalarını, kısa yollarını ve bakıntılarını, görüntülerini gasp etmişti.

Bu arada genç kız büyüyüp üniversiteyi evinin dışında bir yerlerde bitirip, anne-babasının tek kuzusu olduğu için iki yıl kadar anne ve babasının desteği ile dışarılarda bir süre görev yaptıktan sonra şehrine dönmüştü, o koca binalardan nefret etme hakkını duyarak şehrine atanmış olmasının sevincini yaşayarak.

Keriman bu tayin hakkını kazanmasında iki avantajının katkısını inkâr edemezdi. İlk atamasının yapıldığı yer, kendi nüfus kaydının da olduğu, babasının; “Memleketim” dediği ilin bir ilçesi idi.

Bakanlık “Evinde görev yapmak gibi böyle bir yanlışlığı, daha doğrusu lüksü yapmazdı.” Bu genel kurallara aykırıydı zaten.

İkinci avantaj anne ve babası aydın birer emekli öğretmen olsalar da muhafazakâr bir yapıya sahip, geleneklerine sabit bir şekilde bağlı olduklarından, akıllarından geçirmiş olsalar da kızlarının hemen evlenmesi konusunda gizli bir taassup(2) ve kendilerinden hemen ayrılmasını istememelerinin düşüncesi içindeydiler.

Bu nedenle de Keriman’ın öğretmen olarak memuriyetinin o devresinde yakınlaştığı, hatta yakınlaşmayı aklından bile geçirdiği, geçireceği, geçirebileceği herhangi bir arkadaşı olmamıştı.

Aynı durum şu anda öğretmenliğini yaptığı, kısıtlı sayıda bay öğretmenin olduğu okulda da mümkün değildi, çoğu yaşlı-başlı, çoluk-çocuklu, “Tabii karıcığım! Hayhay, bir tanem! Peki, sultanım!” modunda, aynı okulda meslek dersleri öğretmenlerinin sahipleri, bir ders öğretmeni, öteki Müdür Yardımcısı oğlanların ise burunları bir karış havada yeni yetme gençlerdi, kendisiyle ne onların, ne de onun onların kendileriyle ilgilenmesinin mümkün olamayacağı.

Bir yuva kurup çocuk sahibi bir anne olmak hayalindeydi, ancak bunun için de azgın bir dişi gibi ortalıkta dolaşmasına, hele ki araştırmasına hiç gerek yoktu. “Şu acaba, gönlümün sultanı(3) mı?” diye sormayı, bakınmayı düşünmüyor, Allah böyle birini karşısına çıkarmıyor yahut da Allah’ın kullarından biri kendisine doğru yürümüyordu!

Okuduklarına göre kadere inancı vardı, Tanrının hükmüne karşı asi olmak aklının ucundan bile geçmiyordu.

Aslında anne-babasının kurduğu gibi bir yuvayı kurmak da aklından geçmiyor, istemiyordu. Her iki tarafın ailelerinin isteği ile karşılıklı beğenilip seçilmiş olmak yanlıştı. Sevilmeliydi, hem de çok, vazgeçilemeyecek, istenip, arzulanacak kadar sevilmeliydi, ancak cinsel bir obje olarak ihtiyaç şeklinde değil.

Karşısındakinin Kerem olmasını dilemiyordu, kendinin Aslı olmadığının farkındaydı. Hem zaten güzellik izafi(2) değil miydi? Gönül severse karşıdaki o güzel değil miydi, sadece? Sevildiğinde karşısındakine o aynı sevgiyi göstermeli, yaşadığı gibi yaşatmalı, anne-babasının her ihtimale karşı varsayımıyla yaşadığı tek çocuk sahibi olmak gibi bir hataya düşmemeli, üç çocuk sahibi olmalıydı mutlaka, birinin cinsiyeti farklı.

Öyle değil mi ya, edindiği bilgiye göre iki çocuk anne-babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalırdı! Dileği; sağlıklı olsunlardı, özürlü, kusurlu olmasınlardı.

Ve bunun için yeter ki nasibinde, talihinde, kaderinde (ve özellikle tercihinde!) varsa o karşısına çıksındı, herhangi bir şekil, renk, dil, din, millet gibi bir istek yoktu. Gene de mülâhazat hanesinde(3) o kadar çok soru işareti vardı ki!

Bir kere kendini tanıyordu, aşırı derecede müşkülpesentti(2), ince eleyip, sık dokumak gibi vazgeçemeyeceği bir huyu vardı. Kendine güveni yoktu.

Ve mantığına göre mutlaka leblebinin kırığının, üzümün çöpünün olması kaçınılmazdı, karşısındakinin erkek milletinden olduğu kesin olarak belliydi. Niye mecburdu ki, çocuk sahibi olmak için bir erkeğe.

Bir erkekle asgari müşterek konusunda fifti-fifti(10) anlaşabileceğinden emin değildi. İyiyse görünecekti bir hikmeti, kötüyse yakalanacaktı bir zilleti, zahmeti.

Bu sırada, kendisi bu okula başladığında natamam olan ve babasının dediğine göre, alt katında yalapşap namaz kılınan, her Cuma “Camiye Yardım” diye dilenilen caminin inşaatı bitmişti.

Öyle ki bir tarafta yakın mescitte hemen hemen beş vakit görevini yerine getirmeye çalışan babası, cami tamamlanınca, mihraba yakın üç bölgeye birbiri ile uyumlu üç avize almak için vaat ve taahhütte bulunmuştu.

Her ihtimale karşı bu avizelerin bedellerini artısıyla iki “hacı kardeş” dediklerine teslim etmişti. Artarsa caminin kumbarasına destek olunacaktı, eksik kalırsa yaşıyor olsa da, olmasa da Keriman Öğretmen öğrenip eksik kalan kısmı tamamlayacaktı evlât olarak.

Genç kızın babası henüz hacı değildi, biriktirip karı-koca kuraya katılıp hacca gitmeyi plânlamışlardı, evin eri olarak, bunun vazifesi olduğunun idraki(2) ile. Ancak nasip olmamış, vefatı nedeniyle hacca gidememişti babası.

Baba ölmeden önce camiye karşı görevini tamamladıktan sonra camii cemaati yeterli ise camiye gidiyordu namaz için, değilse hocaya en basitinden müezzin olarak destek için mescitte kalıyordu namazını.

Cami hocasının ya da müezzininin sesi yanıktı, gür sesi ile Sabah Ezanlarını Saba Makamında(4) sanki Keriman’ı uyandırmak için evinin içinde okuyordu. Uyanmamakta dirense de, anne ve babası sessiz kalmaya çalışsalar da su sesleri, banyo, lâvabo, oda kapısının gıcırtıları, sokak kapısının muhteşem gürültüsü uyanması için yeterli oluyordu.

Babasının camiye mi, mescide mi gideceğini merak eden Keriman pencereyi açtığında karşıdaki binada üst dairelerden, bir penceresinde Türk Bayrağı, diğer penceresinde Atatürk Posteri olan evin diğer penceresinin açıldığını görüyordu.

Karanlık bir yüz, açılmayan elektrik lâmbası dikkatini çekmiş ve heyecanla tutkalla yapıştırılmış gibi öyle kalakalmıştı kendi penceresinin önünde, neredeyse karşısındakini aydınlıklarda görmek ister gibi pervazdan sarkarcasına, ilk seferde.

Babasını görüp takip etmesinin, nereye gittiğini bilmesinin ve ona el sallamasının önemi kalmamıştı.

Biraz sonra karanlık yüz elinde bir havluyla yüzünü silerek gelmiş, önce pencereyi, sonra perdeleri kapatmış, lâmba açılmış, beş-on dakika sonra kapatılmıştı ışıklar ve ev sabah aydınlığına bürünmüştü.

Günün bitmesi merakı olmuştu Keriman’ın, tüm sorular beyin hücrelerini zorlarken.

Ertesi gün sabah ezanının okunmasıyla birlikte doğruldu yatağından, anne ve babasına katılmak ister gibi, ama evvel emirde penceresinden bakmak arzusuyla

Aynı senaryo, karanlık yüz, ancak boy-pos belirgindi. Galiba yanan ışık süresi içinde elbiselerini giymiş olsa gerekti. Lâmı-cimi yok(3) yeni açılan camiye atanan hoca olsa gerekti, abartı gibi ama, mülâhazat hanesini boş bırakıp “tahminen” demekte yarar vardı.

Zaten cami hocası olsa zırnık kadar yakınlaşma şansı yoktu. Bu tip din adamları kendi gibi çağa uyan öğretmenleri değil, boyalı-moyalı olsa da kapanmış, kapalı, tesettürlü ya da ileride tahakkümleri(2) ile kapanacak öcü gibi varlıkları tercih ederlerdi, düşüncesine göre. Ki kendinin asla kabullenemeyeceği bir konuydu bu.

Gerçi onu öğrenmesi kolaydı sadece boy-posuna göre, bir de hocalık yapmak için camiye yönelmesine.

De…

Sonra, ya da sonrası…

Fol yok, yumurta yok, mazeret çok, tanışma yok, ne olacaktı, ha tanışmış, ha da bostan korkuluğu gibi birini ses etmeden uzak görmüş olarak. Tanışmak için bir sebep uydurmak mümkündü de, “He!” dedi, sonuç; “Olmayacak duaya âmin demek(5)” gibi bir şey değil miydi?

Hani umut olsa, ki insan umutsuz yaşayamazdı, “Taş atıp da kolum mu yorulacak?” diyebilirdi, ama uzaktan da olsa etkilendiğini saklamaksızın nasıl ihtimaller üzerine vazgeçecekti ki?

Bir gün, beş gün! Hafta sonunda açılmadı o perde ve pencere. Cami hocaları da öğretmenler gibi hafta sonlarında tatil olur muydu ki? Yoo! Babası hafta yedi gün, ay otuz gün, hele ki Ramazanlarda guguklu saat gibi kalkıp gidiyordu mescide veya camiye.

O halde bu adamın memur olma ihtimali? Sana ne Keriman? Sen isteyip istemediğine, ya da ne istediğine odaklan!

İkinci pazarın sonunda merak ve özlem tavan yapmıştı zihninde.

“Canım sıcak simit istedi, çocukları da yazılı yapmam gerek, soruları okulda hazırlayacağım. Bana doyum olmaz!” deyip ezanla beraber site kapısı civarında beklemeye geçti, isabet kaydedeceğinden neredeyse kesin olarak emin gibiydi.

Hoca da olsa, hacı da olsa, memur da olsa diğer konuya durum-vaziyete göre ilerlemeyi düşünecekti.

Düşündüğü gibiyse, uygun bir zamanda, uygun bir dille “Benimsin!” dediğinde yelkenleri suya indirmeyecek bir erkek geçmiyordu zihninden.

Yeter ki evli-barklı, çoluk-çocuklu olmasındı, saygısını yitiremezdi, bir yuvayı yıkıp o yuvanın çürük temelleri üzerine yeni bir yuva inşa etmeyi düşünmek zavallılıktı, haksızlıktı, ayıptı, her şeyden önce günahtı!

“İşte o!” dedi, sinmeye gayret ederek, devekuşu olduğunun, fark edildiğinin farkında değildi. Devekuşunun saklandığını zannederek başını kuma soktuğunu herkes zannediyordu, ancak bu hareketin karı-koca devekuşları olarak görev bölümü halinde, kum içindeki yumurtaların yer ve konumlarını değiştirmek için gerçekleştirdiklerini kendi bildiği gibi sağır sultan bile biliyordu.

Hoca sandığı kişi, mescidin cemaati dağılırken evden çıkmış ve belli bir yönü arşınlamaya(6) başlamıştı, genç kızın kanaatine göre demek ki hoca değildi. Peki, kimdi? Usul usul takip etmeye çalıştı, fark edilmemek amacıyla, oysa s şairin dediğinden de haberdardı;

“En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun (En ummadığın kişi keşfeder içindeki sırları),  / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?(7)

Adını bile bilmediği arkasından izlediğini sandığı genç adamın renk vermediğinin, kendini hissettiğinin farkında değildi Keriman, kadın olarak Tanrının ona verdiği altıncı hissi kullanamama garabeti yaşıyordu.

Genç adam yol üstünde iki arkadaşı ile karşılaştı ve yüzleri kendine dönük olduğu için, yalan söylemek mecburiyetinde hissetti kendini;

“Kız arkadaşım, ‘Benim başka kız arkadaşım var mı?’ şüphesiyle beni takip ettiğini sanıyor. Kızım ben kaçın kurasıyım, olsa bile sana yakalanacak kadar aptal mıyım ben? Gene de seni öylesine seviyorum ki, en kısa zamanda affedeceğim seni? Şimdi bana doğru söyleyin arkadaşlar, elinde kahverengi çanta mavi tayyörlü genç kız saklanmaya çalışıyor, ya da saklandı, değil mi? Öyle avını araştırıp gözetleyen toy kuşu gibi dikkatle bakmayın, fark ettirmeyin, lütfen!”

“Sanırım, fark etti bizi, ama gördük, kayboldu!”

Gerçekten genç kız, ilgi duyduğunun değil, karşısındakilerin kendini fark ettikleri düşüncesini taşıyarak ilk sokağa çekilip kaybolmuş, ya da kendini kaybettirdiğini sanmıştı.

Oysa fark edildiği daha ilk peçete gibi bir şeyi pencereden silkelerken belli olmuştu, genç adam tarafından. Perdeleri önce tül olarak, sonra da düz perde olarak çektiğinde zaten biliyordu, ancak ilk adımı atmasının kendi için gerekli olduğunu düşünürken, ilk adımı genç kız, adını henüz bilmediği Keriman atmıştı, tesadüf.

Düşündü genç adam; genç kızın adını bilmediği Tantekin. Düşüncesinin gerçekleşmemesi için bir engel var mıydı? Pencereden pencereye bakarken hoşlandığını hissetmişti, sadece flu bir görüntü ile kalp kalbe karşıdır(8) gibi düşünerek. Karşılaşsa, iki kelimeyi uç uca eklese izniyle, bu hoşlanma sevgiye, hatta ve hatta…

İnsanlar uçmamalıydılar, hadlerini bilmeliydiler, ama nasıl? Bildiği sadece iki katlı bir evin üst katındaki pencere idi. İnsanlar isterlerse tekeden süt sağarlardı, değil mi?

Mademki o, rastlamak için beklemişti, o da aynı yol üzerinde saatlerce sürse de beklemesi, bekleyemez miydi? Beklerdi, tabii!

Netice itibariyle; “Tipim değilsin!” derdi ya da “Haydi sen yoluna, ben yoluma kardeşim!” veyahut da “Benden sana yâr olmaz! Yollarımız ayrı! Birbirimizi tanımıyoruz, sen hancı, ben yolcu!” gibi “Ne bileyim bana ters gelecek bir şeyler söyler, ben de haddimi bilir, özür dilerdim!”

Sonucun bu kadar kolay olacağı geçmiyordu içinden. O heves etmişti önce, demek kıvılcım vardı, yangını çıkarmak için bir kıvılcım yetmez miydi? O halde o kıvılcımı söndürecek değil, yangına dönüştürecek rüzgâr olmalıydı, bildiğini bildirmeden, hissettirmeden!

Bir önceki gün arkadaşlarının tarifine göre Keriman’ı kaybolduğu yerde beklemeyi düşündü. Aksi gibi Keriman o gün ya uyanamamıştı, ya da çekindiği için uyanmayı istememişti, ya da pencereyi açıp karşıdaki bayraklı, Atatürk posterli cama bakmayı içinden geçirmek istememişti.

Perdeler kapalı olsa da tül perdeler ardından sonbaharın yansıttığı görüntüyü sezebiliyordu, evet sadece hissettiği için sezmek gibi.

Bu sabah canı simit çekmemişti Keriman’ın, hem insanın her gün, her gün canı simit çekmezdi ki canım. Anne ısrarı, baba tekdiriyle kahvaltısını yapmıştı kendine göre iyi, anne-babasına göre yalapşap.

“Zayıflayacak bu kız, gündüz okul, akşam gece yarılarına kadar ders çalış, yazılı, ödev oku, kısıtlı uyku, mürüvvetini göstermeyecek(6) bu kız galiba bize!”

“Bir defa evlenmek için evlenmeyeceğimi biliyorsunuz. Hem bugüne kadar bir isteyenim oldu da, ben suratına bile bakmadan ‘I-ıh!’ mı dedim? Vardır kısmetim, belki bir yerlerdedir, saklıdır, gizlidir! Sevmeden evlenmem…

Hem ne bu acele? Evde mi kaldım? Kısmetim mi kapalı? Yaşım ne, başım ne ki? Ha! Benden sıkıldınızsa üç-beş parça eşya verin, ayrı bir ev tutayım, yarı aç-yarı tok yaşamaya çalışayım. Merak etmeyin, hafta sonlarında sizi ziyarete gelirim!”

Muhteşem bir duygu sömürüsü!

“Zalim! Deli! Çaban bizi deli etmek üzerine!”

“Ya? İşte böyle, siz de beni deli etmeyin, ben de sizinle yaşamaya devam edeyim! Anlaştık mı? Sorusu, söyleyecek sözü olan var mı?”

“Delisin!”

“Size çekmişim! Hadi bana Allahaısmarladık! Gecikmem merak etmeyin! Bir şey olursa telefon ederim!”

İçine doğmuştu Keriman’ın gecikmesinin ihtimal dâhilinde olduğunu bilmesi imkânsızdı kapıdan ayrılacağı o an!

Ve olmadık şey, o gün annesinin içinden gelmişti, arkasından bir tas su dökmek, babasının mescit dönüşünde hayretini gizleyemediği!..

Tam gizlendiği yere geldiğinde Tantekin;

“Bir saniye bakmanız mümkün mü efendim?”

Boş bulundu, beklemediği bir şaşkınlıkla;

“Hocam?” dedi sorarcasına ve cevabı aynı şaşkınlıkla aldı, soru şeklinde;

“Hocam?”

“Şey yani hocalarımızdan biri sandım sizi dalgınlığımda!”

“Bir cumhuriyet öğretmenine ‘Hocam!’ dediğiniz için sizi ayıplamamı kınamayın lütfen!”

“Ama sabah ezanlarında…”

“Pardon?”

“Yani ne diyeceğimi şaşırdım!”

“Ben yardımcı olayım, her sabah ezanında pencerenizi açıp beni görüyorsunuz, ben de sizi görüp merak ediyordum. Ne dersiniz uzaktan uzağa selâmlaşmak yerine geçmesini ister gibi, tanışmak için elimi uzatmak istesem, itekler misiniz? İteklemeyin demek isterim, lütfen! Ben Erkek Lisesinden Edebiyat Öğretmeni Tantekin!”

“Evet! Türk Bayrağı, Atatürk Posteri ve sabah ezanlarında kalkıp odanızı havalandırmanız dikkatimi çekti, ama tanışmayı istemek için biraz acele etmiyor musunuz?”

“Ne kim olduğunuzu, ne de isminizi biliyorum. Ama güzel ve etkileyici olduğunuzu söylediğimde gerçekten bahsettiğimi bilin. Ayrıca yalan söylememe izin verin, dün arkadaşlarım benim peşimden mavi tayyörlü güzel bir bayanın geldiğini, hatta beni takip ettiğini söylediler!”

“Doğru yalan, fark ettiniz beni, sizi merak ettiğimi de ta başlangıçta anladınız ve ‘Neden?’  diye sorgulamak yerine neden saklanıp kaçmama izin verdiniz, öyle mi?”

“Benim yerime siz kendinizi koyun lütfen! İki hain bakışlı, bir kısım uç konularda zirve yapmış iki arkadaşımla karşılaşacağımızı bile bile, kıskanmaksızın onların önüne yem olarak atsa mıydım sizi? Sonra sahiplenmek için nasıl imkânım olurdu ki sizi, adınızı bile bilmeksizin?..

Ben gönlümden eminim, hayranım, içimi hemen anlatmam mümkün değil, “Seni uzaktan sevmek(9)’ diye bir zırvalamayı da şu an sözlerimin içine katmak içimden gelmiyor...

Şimdi sakıncası yoksa kabullenin beni! İşinize yaramazsam, ilginizi çekmezsem, size arkadaş olamazsam, arkadaşınız olmayı kabul ettiremezsem size söz veriyorum, ısrarcı olmayacağım, hüzün dolu olsam da etrafınızdan uzaklaşacağım.”

“Ya, ısrar etmenizi istersem? ‘Adım Keriman, Kız Meslek Lisesinde İngilizce Öğretmeniyim’ diye söylesem ve ısrar ederseniz, cep telefon numaramı kaza ile değil, isteyerek versem?”

“Dünyalar benim olur, seni üzmeyeceğime, sana karşı hep iyi ve dürüst davranacağıma, şu andan itibaren, senin dışında, senin oluncaya kadar kör, sağır ve dilsiz olacağıma söz veririm, beni tanıyıncaya kadar…

Beni tanıdıktan sonra vereceğin karar veya kararlar her ne olursa inanç ve kader olarak dinleyip kabulleneceğime söz veriyorum…

Yeter ki her sabah uyandığımda, pencereden gör beni, seni görmeme izin ver! Beni sevmen için çaba göstermemi kabullen, lütfen! Sözlerim acele ve kurgu değil öğretmenim, hemen şimdi içimden geçenler, kabullenirsem mutlu olurum…

Dediğin gibi sevdiğime inansam da bunu söylemem için çok erken, ama seni sevdiğime inandığında senin de beni seveceğine, hatta sevdiğine inanacağım. Hadi şimdi okuluna geç kalma öğretmenim…

Öğrencilerin ne merak etsinler seni, ne de beklesinler benim gibi özlemle. Ben bugün seni görmek ve içimdekilerin tümünü karşında dışıma, sana aktarmak için izin almıştım. Ama başlayan bugünde sensiz olarak bu günü nasıl tamamlayacağımın şüphe ve endişesini yaşıyorum…

Acele et Keriman. Düşün! Benim sana karşı duyduğum hisler kadar olmasa da, benzerini yaşamaya çalış, benim sana özlemim kadar olmasa da beni özlemeye çalış. Yaşamım senin ellerinde, hadi sırtını dön ve okuluna yönel, geri dönme ki gücüm olsun sensiz tüketeceğim bugün için…”

“Üşüyordum, yanmaya başladım, nedir bu güç sende! Ne zaman başladın yaşamaya bende, farkında değilim, benim öğretmenliğim “What is this?(10)” diyecek kadar yavan kaldı? Sana ‘Evet! Peki!’ diyemiyorum şu an, ama ‘Hayır!’ demem de mümkün değil, akşam karşıla beni, sözlerine, seni duymaya ihtiyacım var, ben de sana; “It is a pencil!(10)” demek dışında sözler söylemeye gayret edeyim…

Belki içine “I love you!(10)” diyecek sözleri bile sığıştırmaya çabalarım, ama hemen değil, izin ver, bana. Süslenmeme gerek yok! Beni olduğum gibi kabul edeceğine inanıyorum. Okuldan çıkınca tut ellerimi, nereye istersen götür, sığınayım sana, istersen bir park kanepesine oturttur beni, ister sokaklarda dolaştırıp yor beni. Seninle birlikte olmanın mutluluğunu yaşayayım!”

“Olur! Zil ve ‘paydos!’ sesini duyduğunda, bil ki okulunun kapısında bekliyor olacağım, öğrencilerinden kaçıracağım seni, hem de hepsinin gözlerinin önünde!”

“Utanırım! En iyisi bir kilometre kadar uzakta bekle beni, ben koşarım sana!”

“Zalim!”

“Bu söz annemden sonra ikinci kez tekrar edildi bugün, ama zalim değilim! Ortama hazır olma gayretinde biriyim!..”

Gün bitti, nasıl bittiğini ona soran olacak olursa idi, atadan kalma yadigâr, çakaralmaz, mermisi olmayan, bulunmayan tüfekle vuracaktı soranı, vuramasa da dipçiği ile herhalde hakkından gelebilecekti karşısındakinin Tantekin.

Soğumuştu Keriman. Sabahki gibi değildi. Şurdan, burdan, ordan konuştular, neredeyse resmi. Anlattılar kendilerine birbirini, birbirine, birbirini görücüye çıkmışlar gibi, hükümsüz. Birbirinin ellerini tutmayı bırak, bedenleri birbirine kazayla değecekmiş gibi çekinerek uzak uzak.

Ve bir kargo gibi teslim vakti geldi, evinden 20-25 metre kadar uzakta çekinceyle, hem sözleşmeden, yarınlarını değil, tek bir yarınki yarını bile üleşip üleşmeyeceklerini konuşmadan.

Tantekin mesajını aldı Keriman’ın;

“Bugünümü sen zapt ettin, çocukları yazılı yapacağım, bedenim de, beynim de yorgun. Okula erken gidip soru hazırlamam gerek. Üzgünüm!”

Tantekin cevap verdi, hemen.

“Üzüntün beni göremeyeceğin için mi? O vakitte benim de yola çıkmam gerekecek. Güzel bir kıza arkadaşlık etmek zorundayım, isminin baş harfi; ‘K’, adı ise topluca; Keriman!”

Cevap vermedi Keriman. Elbette karşısındakinin yakınlığını hissediyordu, arzuluyordu da, ama her şeyin bir zamanı vardı ve hak edilmeliydi, hiçbir şey hazırlop(2) olmazdı ki!

Tantekin her ihtimale karşı, yaklaşık bir saat kadar önce, bir gün evvelinde onu bıraktığı yerde, hapishanedeymiş gibi, gerçekten karşısındakini gönlüne hapsetmişti volta atmaya(6) başlamıştı.

“Çok beklettim mi?”

Klâsik yalan;

“Hemen hemen aynı anda geldik, sayılır!”

Bir süre sessiz yürüdükten sonra dile geldi Tantekin;

“Elinden tutabilir miyim?”

“Dün tutmuş muydun? Hayır! Hem bu ne acele? Hak ettin mi? Şimdi sana ‘He!’ desem, bulduğun ilk anda izin falan istemeden ‘Şap!’ diye öpmeye de kalkarsın! Hayır! Yakınlığından hoşlanıyorum, bu sevincim de…

Ama sana zor gelecek, görünecek olsa da seni sevdiğimi söyleyemem, her ne kadar bir gün önce ‘I love you, diyebilirim!’ şeklinde zırvalamış olsam da…

Zaman gerekli, ‘Sabredemem!’ diyorsan, yol yakınken ‘Allahaısmarladık!’ diyelim birbirimize. Şu ana kadar yaşadıklarımız da hatıra olarak unutacaklarımız arasında yer alsın!”

“Dün ‘Zalimsin!’ demiştim, tekrarlıyorum. Gerçekleri silip bir anda unutmak mümkün mü Keriman? Hiç mi şansım yok?”

“Acele edersen ki bu konudaki sözü sana hatırlatmam gereksiz, yakınlık hissetmeme, hoşlanmama, hatta sevmek meylime karşın beni yitireceğini tekrarlamak isterim. Hem beni bekleme, bu gün dersten sonra Öğretmenler Kurulu Toplantım var, gecikirim!”

“Daha iyi ya, akşamın hangi vakti olursa olsun, toplantı bittiğinde güvenin için yanında olurum!”

“Sana güvenmediğimi söyledim mi, ağzımdan öyle bir söz çıktı mı?”

“Yanlış anladın, ya da yorumladın! ‘Kurda, kuşa karşı seni korurum!’ demek istedim!”

“Dünlerde yanımda mıydın ki, pencereden bakıp da beni görmeseydin? Bırak, ben kendim kendimi kendi başıma korumayı öğrenmiş olayım!”

“Anladım! Sen bugünün sabahında ters tarafından kalkmışsın, ortamdan uzaklaşıyorum, ama ‘Allahaısmarladık!’  demeksizin!”

Dilinin ucuna kadar gelen; “Yoksa bugün senin özel günün(11) mü?” demeyi söylemeksizin, yuttu Tantekin!

Kısmeti olmayan köpek, Kurban Bayramında gurbete gidermiş! Bugün Kurban Bayramı mıydı ne Tantekin için, gurbete yönlendirilmesi düşünülen? Sabırla koruk helva olurmuş, dervişlikle ilgisi olmadığına göre.

Sabredecek, ikna edecekti amacına ulaşmak için, çünkü dünyada başka Kerimen yoktu, tıpkı şairin Ayten’i(12), Mecnun’un Leylâ’sı(12), Kerem’in Aslı’sı(12), Romeo’nun Jülyet’i(12), Quasimodo’nun Esmeralda’sı(12) gibi, bir anda aklına getirdiği.

Tarihin Keriman ve kendini de kitaplaştıracağına inanıyordu Tantekin. Kayboldu, yok etti kendini, umudu; yarının yeni bir başlangıç olması, aydınlığının tüm evreni kaplamasıydı, karanlıklardan, gündüzlerin de bir anda geceye dönüşebileceğinden habersiz olarak.

Ve ikilem içindeydi, beklemeli miydi, beklenmeli mi? “Başın öne eğilmesin(13) Keriman! dedi, “Ben eğerim başımı, ama yalnız senin için!”

Akşamın Keriman’ın istediği şekilde gelmesini, gecenin yine onun istediği gibi şekillenmesi gerektiğini düşündü.

Sabah ezanı okunduğunda perdede bir hareket olmamıştı. Sabah bekledi yolunu Keriman’ın. Tavrı hiçbir şey olmamış gibiydi, gülümsedi, “Günaydın!” derken ve felsefesine uygun, öpülmek gibi bir riski taşımamak için uzak uzak durdu, ellerini saklayarak.

Ve akıbet tecelli etti(4) Tanju ve Tufan’ın tezahüratında, Tanju’nun hemen yılışır gibi, istihza ve yalanıyla;

“Merhaba şehzade, yeni gözden, kız arkadaşın mı, adı ne?”

Yan gözle Tantekin’e bakan Keriman ortamda gerginlik yaşanmaması için elini uzattı;

“Merhaba! Ben Tantekin kız arkadaşı değil, sadece öğretmen olarak arkadaşıyım”

“Hangi okul, hangi konu?”

“Kız Meslek Lisesi, Lisan Öğretmenliği…”

Tanju devredeydi, Tufan’ın sessizliğinde;

“Umarım İngilizcedir, bu konuda Tantekin öğretmen biraz Fransız’dır. Eğer Active-Passive(10), Direct-Indirect(10), phrase(10) konularında bir eksiklik hissederseniz doğrudan gelip bana sorabilirsiniz. Hatta isterseniz evinize gelip ücret almadan ders bile verebilirim. Ne de olsa mastırım, yurt dışı tecrübem var!”

Tufan sessizliğini bozmak mecburiyetinde hissetti kendini.

“Bakmayın Tantekin’le aynı dersin öğretmenleriyiz, ama o çaylaklara, ben olgunlara, mezun olacaklara ders veriyorum. Yani konuyla ilgili bilgilenmek isterseniz ben de emrinize amadeyim!”

Olmayacak şeyi yaptı, belki Tantekin’in gerçek duygularını sınamak, belki de kıskandırmak için, iki öğretmenin kollarına girdi Keriman, onları kendiyle beraber yürümeye zorlarcasına, Tantekin’in tepkisini ve arkada kalışını umursamamış gibi.

Gerçeğe ulaşmanın tek yolunun bu olduğuna inanıyormuş gibiydi genç öğretmen. Netice itibariyle taş atıp kolu yorulacak değildi, ya!

Tantekin öyle bıraktı onları, onlar onun olmadığını fark etmediler, Keriman’ın okuluna ulaşıncaya kadar. Tanju dillendi tekrar;

“Kıskandı herhal seninki, baksana gelmemiş peşimizden…”

“Ona ‘Benimki’ demeyin lütfen, daha dün bir, bugün iki, henüz ancak arkadaşız!”

“Yani bu; ‘Seni sahiplenmek için benim de şansım var!’ anlamında mı oluyor?”

Tufan katkıda bulunma gereğini hissettirdi;

“Yani, aynı düşünce benim için de geçerli…”

Tantekin okula arka kapıdan girdi, doğru Müdürün odasına geçti, sumeni(2) açıp bir boş kâğıt çıkartıp uygun yerine imza attı;

“Bu kâğıt sizin…

Üstüne ne yazarsanız yazın, istifa, izin dileği, nakil dileği…

Üç gün, beş gün yokum buralarda, belki kendime gelmiş olarak dönerim, ne yapmayı arzulamışsanız, dönüşüm dileğinizi kabullenmiş şeklinde olacaktır…”

Herhangi bir şekilde oturmaksızın sarf ettiği sözler etkilemiş olsa gerekti müdürü. Kâğıdı yırtmak için hamledince, Tantekin elini tuttu müdürün;

“Yapmayın efendim, olası bir yanlışlık benim sonum olur, umurumda değil, ama sizin çoluk-çocuğunuz var, benim yüzünden onlara şu veya bu şekilde bir söz gelsin istemem. Cep telefonum yanımda ve hep kapalı olacak. Şimdi yeni bir numara alıp onu sadece size bildireceğim. Gerekirse beni sadece bir amir gibi değil de bir dost olarak bilmeniz için…

Evimde dinleneceğim, kendimi dinleyeceğim, bir yerlere gitmeyeceğim. Benimle ilgili herhangi bir sıkıntınızı ilettiğinizde derhal okula döneceğim, söz! Bu hareketim aramızda kalsın, lütfen!” deyip müdürün elini sıktıktan sonra odadan çıktı Tantekin.

Bir kuruma gidip yeni bir telefon numarası edindi. Birkaç şişe istediği içkilerden, biraz da çerez aldı. Evde olanlar sinirleri geçinceye kadar, kendini tartıp gerçeklerle karşılaşıncaya ya da öğreninceye kadar yeterdi kendine.

SİM kartları değiştirdi telefonunda ve müdüre “Numaram şu” dedi.

Ne ışıklarını yaktı, ne perdelerini kıpırdattı, ne de tül perde arkasından baktı, sabah ezanlarında mahmurluğu altında ezilirken Tanrıya, kendini bağışlamayacağını bile bile; “Bağışla!” diye dua etmeye çalıştı Tantekin.

Dertsiz baş olmazmış. Dert veren Tanrı, dermanını da gösterirmiş. Pöh!

Müdüre verdiği telefon hiç çalmadı. Ancak ev kapısına gündüz-gece birkaç kez dokunuldu, sonrasında zil de çaldı. Ev, sessizlik içindeydi, çöpü yoktu ki görevli gelip alsın, hem zaten bilinmemesi gerekliydi kendine göre, o halde varlığını deşifre eder gibi çöpünü kapı önüne koyması da gerekli değildi ki.

Ha! Onun adresini tahmin edip de kendini arayacağı pek aklından geçmiyordu, ama belki her şeye rağmen yol arkadaşı iki meslektaşı olabilirdi, kapısını tıklatıp da zilini çalan.

Da…?

Yararı?

Müdürü telefon etti;

“Sinirlerin yumuşadıysa, ‘Artık gelsen!’ diyorum! Anlatmak istersen de ne kadar sürecek olursa olsun, seni bir ağabey gibi dinleyeceğim, müdürün olarak değil!” dedi. Cevabı;

“Derhal!” oldu, aklından geçirdiği, plânladığı geleceğine göre. İnsan sevdi mi, sonucuna inanacak, katlanacak, ölecek kadar sevmeliydi.

Sabah her zamanki gibi çıktı yola, bekleyerek. Şaşkındı Keriman, hiçbir şeye aldırmaksızın koştu, kucakladı ve karşısındakinin de şaşkınlığına aldırmaksızın öptü, onu.

“Çok özledim! Sensizlik yaramadı bana!” dedi.

Gerçekten Keriman biraz zayıflamış gibi göründü Tantekin’in kendine. Yalan söylemeksizin;

“Özür dilerim, haber vermeksizin, ayrılmak zorunda kaldım.”

“İyi oldu. Tartmak zorunda kaldım kendimi. Arkadaşlarının ikisi de ayrı ayrı beni sevdiklerini, hatta evlenmek istediklerini söylediler bana. Ölçtüm, biçtim ve ben seni seçtim!”

“Ne demek istediğini anlamadım…”

“Üç şans vardı karşımda. Ben diğer ikisini eleyip seni seçtim, hiçbir şeyi umursamaksızın öpmemden belli değil mi?”

“Anladım!”

Tantekin, ne ettiyse telefonlara cevap vermeyişinden, ne neden aniden kayboluşundan, ne de aniden dönüşünün sebebini, evinin karanlıklarını, perdelerinin kıpırdamamasını sorup sorgulamamasını yadırgamıştı.

Üstelik; “Sevdim” demek yerine “Seçtim” diyerek aşağılamasını hazmedememişti.

Sevilmek yerine seçilmek ne kadar hazindi? Oysa pencerede ilk kez fark ettiğinde tümüyle onun olmuştu, onundu. Tercih edilmişti sadece!

İstediği bu değildi Tantekin’in! Keriman öpmüştü onu, okula kadar da “Benimsin!” dercesine koluna girmişti. Aklından geçen de durgunluğunun, solgunluğunun bilemediği yorgunluğundan kaynaklandığı inancını yaşıyordu.

Sebep her ne ise gelir gelmez, sorgulamamalı, uygun bir vakitte muhtemelen kıskançlığıyla yaşadığı depresyonunu(2) sorgulamalıydı. Bu nedenle karşılaşıp okula kadar geçen zaman içinde yaşanan sessizlikleri makul ve mantıklıydı.

Okul genel kapısında ayrılmak üzere olduklarında, yüzünü kendine çevirdi Keriman’ın Tantekin;

“Seni çok sevdim!! Seni çok seviyorum! Ve inan seni ölünceye kadar çok seveceğim. Sen benim için ilktin ve son olacaksın aynı zamanda…”

Sözünü kesmek istercesine Keriman işaret parmağıyla Tantekin’in dudağını kapatma hamlesinde bulundu, tek kelime söylerken;

“Biliyorum!” dedi ve acelesi varmış gibi sırtını dönüp okuluna yöneldi, muhtemelen mutlu olduğuna dair görüntü kaplamış olmalıydı yüzünü. Tantekin’in mırıltı halinde sözleri havada asılı kaldı;

“Bilmiyorsun, bilseydin seçmek yerine severdin!” dedi, başını eğip son ve sonuç için bilemediği bir doğrultuya bıraktı kendini.

Yalnızdı zaten, arkasından ağlayanı olmayacaktı, o dâhil.

Çünkü ortamda iki seçeneği daha vardı Keriman’ın!..

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tantekin; Güneşin doğuşundan önceki uğurlu zaman.

Keriman; Eli açıklar, cömertler.

Tanju; Yücelik, ululuk. Çinlilerin Türk Hakanlarına verdiği unvan. Kağan. Hakan. Hükümdar.

Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun büyük bir sel baskını. Yağış ve fırtınalarla dere, kuru çay ve nehirlerin taşmasıyla oluşur. Nuh peygamber zamanında yağdığı, günlerce sürdüğü tüm dünyayı su altında bıraktığına inanılan yağmur.

(1) Yağmur yağıyor, / Seller akıyor / Arap kızı camdan bakıyor…  Çocuk Şarkısı.

(2) Depresyon; Sürekli bir üzüntü ve ilgi kaybına neden olan bir duygu durum bozukluğu. Majör depresif bozukluk veya klinik depresyon olarak da adlandırılır.

Devasa; Dev gibi, çok büyük.

Hazırlop; Hazır durumda olan, başkalarınca hazırlanmış olan, hiç emeksiz.  Sarısı katılaşacak derecede kaynatılmış yumurta.

İdrak; Akıl erdirme, anlama yeteneği, anlayış, kavrayış. Erişme, kavuşma, ulaşma.

İzafi; Nispi, rölatif, göreceli, bağıntılı.

Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

Sumen (Sümen); Çalışma masası üstünde bulundurulan ve üzerinde yazı yazmaya, arasında evrak saklamaya yarayan, üzeri deri kaplı altlık.

Taassup (Taassub); Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak, taraflı olmak.  Bağnazlık. Tutuculuk. Fanatizm. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek. Bir şeylere, kimselere aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlanmak ve onun dışındaki her şeyi reddetmek. Ruhi bir saplantı olarak de değerlenebilir.

Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

(3) Gönlünün Sultanı; Sevdiği, âşık olduğu, ya da âşık olacağının simgesel ismi, görüntüsü.

Lâmı Cimi Yok! Hiçbir bahane, itiraz durumu olmamak. Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz. Karşı koymak imkânsız.

Mülâhazat Hanesi; Bir şey, konu hakkında düşüncelerin yazıldığı yer.

Trink Para; Peşin, hemen ödenecek para anlamına gelen söz.

Zebellâ Gibi; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde; “Olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü” anlamlarında kullanılan bir kelime olup benzetmtilen varlığın cesameti anlatılmak istenmiştir.

(4) Ezan Makamları; Sabah Ezanı; Saba, Öğle Ezanı; Rast, İkindi Ezanı; Hicaz, Akşam Ezanı; Segâh (Nadiren; Eviç), Yatsı Ezanı; Uşşak ve Hicaz (Nadiren Rast) (Salâlar; genelde Hüseyni) Makamlarında okunur.

(5) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

(6) Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

Tecelli Etmek; Kendini göstermek, ortaya çıkmak, görünmek, belirmek.

Volta Atmak; Bir aşağı-bir yukarı gezinmek (can sıkıntısıyla özellikle, hapishanelerde).

(7) En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun (En ummadığın kişi keşfeder içindeki sırları),  / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın? Ziya PAŞA, TERKİBİ BEND’ten.

(8) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(9) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhret yolunun bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(10) Fifti-Fifti (İngilizce fifty-fifty, % 50 - % 50);Yarı yarıya. Bir bütünü oluşturan iki eşit parçadan her biri. Yarı.

What is this? (İngilizce); Bu nedir?

It is a pencil. (İngilizce); Kurşunkalemdir.

I love you! (İngilizce); Seni seviyorum!

Phrase (İngilizce); Hoş bir üslupla yazmak.

Active-Passive (İngilizce); Etken ve edilgen.

Direct-Indirect (İngilizce); Doğrudan –dolaylı.

(11) Özel Gün; Genelde aybaşı denilen regl kastedilmektedir. Regl; Kadınlarda gerçekleşen rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların kan ile birlikte vücuttan atılması. Eğer döllenme olmazsa döllenmeyi mümkün kılan bu tabaka vücutta dışarı atılır. Yaklaşık 21-28 gün süren zaman sonunda atılan bu artığa mens, ya da menstürasyon, menstürasyon kanaması, ya da âdet, âdet kanı,  âdet düzeni, âdet kanaması, aybaşı gibi adlar verilmektedir.

(13) Ben bir Ayten’dir tutturmuşum / Oh ne iyi / Ayten’li içkiler içiyorum… /  Sonu ise; “Bundan böyle dünyada / Aşkın adı Ayten olsun.” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “MİLYON KERE AYTEN”

Leyla ile Mecnun; Öykü Fuzuli’nin bir derlemesidir. Mecnun’un ismi dertlenmeden önce Kays imiş. “İlahi Aşk” olayını herkes biliyor.

Kerem ile Aslı; Yazarı bilinmeyen, aşağı yukarı Tahir ile Zühre öyküsüyle birbiri ile benzer bir halk öyküsü.

Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.

Notre Damın Kamburu; Victor HUGO’nun “Notre Damé de Paris” adlı eserindeki, Rahip Claude Frollo’nun Çingeneler tarafından katedrale bırakılan çocuğa verdiği ad Quasimodo olup, büyüyünce âşık olduğu Çingene kızının adı da Esmeralda’dır.

(14) Başın öne eğilmesin, Aldırma gönül aldırma… Sabahattin ALİ’ye ait Sinop (Cezaevi) yöresi türküsü.