Sinir bozucu bir günün öğleden sonralarıydı. Dairemize yeni atanan genç bir bayan mühendise tanıtım ve görevlendirme için Başkanın odasında toplanmıştık. Şubesine yönlendirilmek istenince, eleman ihtiyacı olduğu halde müdür arkadaşımız, adeta isyan eder gibi, sert, yanlış, hatta edepsizce bir tepki vermişti;

“Ben karı milletiyle çalışmam! Arazim var! Gece çalışmam var! Cipim var, atım var. Gerekirse ağaca tırmanırım, alet kullanırım. Bunların özel durumları, gebelikleri var, kocaları, çocukları, şunları, bunları var. Kısaca var oğlu var, yani var kızı var anlamında, hiç uğraşamam!” deyip Başkana saygısını da yitirir gibi sırtını dönüp çıkmıştı odadan, tüm kabalığıyla.

Benden, daha doğrusu yeni gelen kardeşle bizden farkı bizden önce mezun olması, yaşı ve doğal olarak tecrübesiydi. Kaşarlanmış(1) bir bekâr olduğunu da unutmamalıyım, kadınları ikinci sınıf insan gördüğüne göre, sevgiden anlamadığını da varsayarsam(1) konumunu normal saymam gerekir. Aslında ben de ondan pek farklı sayılmam, sadece belki kaşarlanmamış yahut da daha az kaşarlanmış gruba girebilirdim meselâ!

Genç kızın haline dayanamayıp, ona hissettirmemeğe çalışarak Başkana baktım, başımı eğer gibi; “Ne dersin?” anlamında. O da başını eğdi sessiz sinema oyunu, pantomim(2) oynuyormuşuz gibi.

Konu anlaşılmıştı.

“Gel meslektaşım, gel kardeşim. Başkana kendini tanıtmışsındır. Odama geçelim. Önce ilk patronun ben olacağıma göre ben tanıyayım seni, hakkım değil mi? Sonra beni tanıtayım, arkadaşlarla tanıştırayım, yarın cumartesi, tamamlayacak işlerin vardır, pazartesiye kadar izinlisin.”

Gülümsedi.

Doğrusu kart(!) meslektaşımın o hakaret dolu sözlerini nasıl sindirdiğine akıl erdiremezken, pek de espri niteliği olmayan sözlerime gülümseyeceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Sözlerimi doğrultturma gereği hissettim;

“Aslında görevim gereği, bizim için değil, sizin için, sizin hakkınızda bazı şeyleri öğrenmem, buna göre size görev vermem, sizi bu niteliklerinizle arkadaşlarımla tanıştırmam ve masa yerleştirme plânını oluşturmam gerek! Ama öncelikle siz beni tanıyın, isterim…

Tüm dünyada olduğu gibi, (ç)alıntı olarak; 1. Müdür haklıdır. 2. Müdür her zaman haklıdır. 3. Olmaz ya hani yanlışlık oldu varsayalım, Müdür haksız gibi görünürse hemen ikinci madde uygulanır…

Hemen eklemeliyim ki; makul ve mantıklı(3) itiraz, savunma ve bilgilendirmelere her zaman açığım. O şairi rehber alıyorum, muhtemelen sizin gibi; Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim(4) ve akıl yaşta değil, başta.

Ve sizden tek farkım; sizden önce doğup, okuyup, büyüklerin uygun görmüş olması nedeniyle Müdür olmam. İşte o kadar…

Genel olarak, benimle çalışacak elemanlara ahret sualleri(5) sormak gibi güzel bir huyum vardır. Ama hemen, şimdi değil, sonra, sırasıyla, gün gün, sırası geldikçe, peyderpey(6), dinlene dinlene, bıktırmadan. Şimdi söyleyin bana; çay içer misiniz?”

“Teşekkür ederim!”

“Anlamadım, yani ‘Evet!’ mi, ‘Hayır’ mı? Ve işte ilk soru kendiliğinden oluştu, Lisan bilginiz, İngilizceniz var, değil mi? O halde; ‘Yes, please!’ mi, ‘No, thank you!’ mu?”

“Hayır, teşekkür ederim, efendim!”

“Kısacık ahret sualleri birinci bölüm; Yeni mi geldiniz? Ne zaman geldiniz? Ev kiralayabildiniz mi? Yerleşebildiniz mi? Kimlerle geldiniz? Yalnız mı yaşayacaksınız? Şehirde öğretmen kardeşlerimiz var, kendi kendilerine yaşayan, belki kendinize ait bir ev edininceye kadar onlardan biri sizi misafir edebilirdi?..

Bazı şeyleri kendi başınıza hallettiyseniz, neden bir ağabey olarak daireye gelip bana ya da Başkana sorup, soruşturmadınız? Herkes bizim Muttalip Mühendise benzer şekilde Lombroso(7) kanaatli Homongolos(8) gibi kadın düşmanı değildir ki? Hepsi bir yana benim veya dairedeki mesai arkadaşlarımdan birinin ya da her birinin size yardım etmesi gereken bir şey ya da şeyler var mı Nisan Hanım?”

“Önce özür dilerim, inanın bu yakınlığı yaşayacağımı hissedemedim Müdürüm! Yaklaşık bir hafta on gün kadar önce babamla, sonra annem ve kız kardeşimle geldik şehre. Allah gönlümüze göre verdi, bir apartmanın üst dairesini kiraladık...

Son sınıfta okul değiştirme sıkıntısı olacak gibi görünse de evde kız kardeşimle beraber kalacağız. Aslında pek gelmek istemese de sonrasında beni yalnız bırakmak istemedi kardeşim, belki de kader! Annemin ve babamın yaptığı araştırmalara göre apartmandaki insanların iyi oldukları kanaatindeyiz. Zaten hepsi hepsi sekiz daire…”

“Anladım, şimdilik bu kadarı yeterli! Önce sizi arkadaşlarımla tanıştırayım, topu topu hepimiz ben dâhil yedi kişiydik, sizinle sekiz olduk. Tanıştırdıktan sonra kalan işlerinizi halletmek için siz geri dönün. Sanırım kardeşinizin okul kaydını yaptırmışsınızdır!”

“Evet, Müdürüm. Zaten evi okula yakın olduğu için tercih ederek tuttuk. Bana biraz uzak, ama tek vasıta ile işe gidip gelebileceğim!”

“Anlaşıldı.”

Arkadaşlarla tanıştırdım, bu vesile ile bilmediklerimin bir kısmını daha öğrenmem mümkün oldu, önemsiz gibi görünen, ama yararlı. Sonra genç arkadaşlardan biri ile sandalye ve bürokratik malzemelerle donattık masasını…

“Aramıza hoş geldiniz Nisan Hanım! Göreviniz hayırlı olsun. Mesaimiz 8.30 da başlıyor,  pazartesi görüşmek üzere Allah yardımcınız olsun. Bilmek, öğrenmek, eksiklerinizi tamamlamak konusunda danışmak isterseniz size daire, ev ve cep telefonlarımı yazıp vereyim. Öyle kart bastırmak gibi bir huyum yok! Hem ne gerek var ki, değil mi?”

Ana-oğul bir apartman dairesinde özellikle hafta sonlarında sosyal yaşantımızdaki kısıtlılık nedeniyle bir bakıma hapis gibiydik. Daha doğrusu şöyle demem gerek, hafta içlerinde annem tek başına, hafta sonlarında beraberce…

Hafta içlerinde dairede dört duvar arasına, hafta sonlarında apartmanda bir başka değişik dört duvar arasına tıkılmak şeklindeydi yaşantım, biri diğerinden farklı olmamak üzere…

Babam yoktu, yitirmiştik, bu nedenle zaten ana kuzusu(3) olmak mecburiyetim vardı…

Annem her annenin olduğu gibi, gurk tavuğa benzer pozisyonda, müşfik(6), yardımsever, iyi olmanın yanında, uyku-yemek-zaruretler ve iş zamanlarım dışında kalan zamanımın tümünü nasihatlerle ve önerilerle(!) geçiren bir anneydi (“Kadındı!” demek de mümkün)!

“Falanın kızı, filânın kardeşi…

Şunun baldızı, bunun görümcesi…

Yaşın geçiyo…”

Benim görmeye, görücü usulüne değil, sevmeye, aşka ihtiyacım vardı, çevremdekilerin hepsi bu bakış açıma göre annem, kız kardeşlerimdi, başka bir düşünce taşıyamıyordum içimde.

Anneme; “Çenesi düşüktü(3)!” diyemem, ama “Konuşkan bir yerel gazete gibiydi!” diye tarif etmeye çalışmam yakışık olurdu herhalde. Çevremizdeki tüm “Gelin adayları” dışında her şeyi değilse de çok şeyi bilir, mutlaka öğrenirdi, ıcığı-cıcığı(3) ile birlikte; doğum-ölüm-giden-gelen-nişan-düğün-dernek…

Gecikmiş gibi görünse de bu akşamki haberi de jet hızıyla bana ulaştırmak mecburiyetinde kalmıştı, bayatlamasından korkar gibi bir çekince gözleniyordu gözlerinde.

Üst katımızdaki boş daireye bir ana-baba ve iki kızları taşınmışlardı.

Mesai günlerinde eve gelip angut(6) gibi televizyonun karşısına çöreklenirken, tatil günlerinde kendime yoğun bir tatil hapsi uygun görürken zaten takır-tukur şeklindeki hareketliliklerden, evin içine kadar sinen boya-badana kokularından anlamam gerekeni, annem gibi meraklı, telaşlı, heyecanlı, araştırıcı ve dahi iyiliksever olmaksızın zaten öğrenmiştim.

Annemden özet olarak öğrendiklerimse; “Kızları yerleştirdikten sonra, gözleri arkada olmaksızın anne-baba geri döneceklermiş. Biri büyük, biri küçük evde kalacak iki kızın büyüğü memur, küçüğü lise son sınıf öğrencisiymiş. Aynı zamanda ikisi de bekârmış.

Bu vesileyle; “Büyük kıza şöyle alıcı gözüyle bakmamın yararlı, bu bakışın yerinde olacağı, fena olmayacağı” idi. Yaşı, başı, fiziği, işi uygunmuş, üstelik eli-ayağı düzgün hemi güzelmiş de…

Reklâmlara ara verip gerçeğe dönmek gerekirse, ustalara da, onlara da “Komşuluk Hatırı” deyip çay, çorba, yemek, kendi elleriyle kıyma hamurunu yoğurup, hazırlayıp kıymalı pide falan bile yaptırtmış, ayran desteğini de gene kendisi çalkalayarak...

Bu doğal olarak demekti ki; etraflı olarak tüm detaylı, ayrıntılı yönleriyle gerekenleri gerektiği kadar öğrenip aktaracak kadar bilgi sahibi olmuştu. Klâsik söz; o taraklarda bezim(1), niyetim olmadığı için annemin o sözleri, ya da hevesle anlattıkları bir kulağımdan girip diğer kulağından çıkma hamlelerini başarıyla yerlerine getirmişlerdi, üstelik zerresi bile aklımda kalmaksızın.

Annem yatsı namazını kıldıktan sonra odasına çekilmişti. Muhtemelen heyecanla anlattıklarını gamsız, ilgisiz bir şekilde dinlememden(!) dolayı bana küsmüştü. Bu, ana yüreği taşıyan anneye ertesi günü pehpehlerle(6), kısmen de olsa yalakalıkla yaklaşmam gereğine emir gibiydi. Ne yapayım ki daha önce de bir miktar başkası için kesinlikle dememe rağmen Homongolos gibi evlilik aleyhinde olmasam da görücülük mizacımda yer alan bir kavram değildi ki!

Kısaca; evlenmek için evlenmeyi değil, âşık olmayı, ölmeyi bile düşünecek kadar bir bütün ömrü sevdiğimle üleşmek istiyordum. Eğer ki buna bencillik denirse ben gerçek bir bencildim. Ancak gerçektir ki; almak kadar vermenin de gerektiğinin bilincindeydim. Mutluluk tek başına yenen bir yemek, tek başına yaşanan bir haz değildi.

Kafam, beynimin tümü meslektaşım, hatta arkadaşım bile demekte zorlandığım, büyüğüm Muttalip Ağabeyin kabullenemediğim söz ve davranışıyla meşguldü.

Ne demekti; “Karı milleti ile çalışmam!” Her şeyi bir kenara bırak; “Senin anan da karı milletinden, değil mi be şaşkın adam?” Nisan’ın beyni değil, bedeni yapısı, kısaca kadın olması; çalışmasını, çalışkanlığını, başarısını nasıl engellerdi ki?

Sarımsağı bol, ince ince kıyılmış hıyarla nefis diyebileceğim bir Barış Manço cacığı(9) yaptım. Başka bir şeye ihtiyacım olmamasına rağmen yanına keçi peynirinden de ufak bir dilimi bir tabağa iliştirdikten sonra annemin kızgın bir ifadeyle her zaman yasakladığı şeyi (saklamayayım şişeyi) saklandığı mahalden hürriyetine kavuşturarak masa üzerine azat ettim.

“Karı milleti ile ilgili ne derdin var, be arkadaşım? Meslektaşımsın, ama karşılaştığımızda gücümün yettiği kadarıyla seni döveceğim! Ondan sonra senin başını eğdireceğim, sen de o kızcağızdan özür dileyeceksin, saygılarınla!”

Sinirliydim. İlk kadehte fondip yaparken zorlanmadım;

“Şerefime!”

“Allah, eşitliği, aynı dünyada yaşamakta olduğumuzu bilmeyen gafilleri neden yeryüzüne salar ki? Şerefe!”

“Allah’ım! Sen de yanlış bir ayırım yapmışsın, Kutsal Kitabımızda; ‘Mirasta erkeğe iki pay(10), şahitlikte bir erkeğin şahitliğine iki kadın şahitliği eşit!(10) diye. O halde kadını eksik etek, ikinci sınıf insan gören kulunun ayıbı biraz da senin eserin değil mi? Yok! Yok! Kulunun edepsizliği için seni sorgulayamam, hele ki yasakladığın bu içkili ağzımla…”

Kendi kendime dertleniyor, azalmıyordum, azaltamıyordum kendimi; “Şerefime, yeniden!”

Kapı parmak uçları ile tıklatıldı gibime geldi, odamda olsam duymazdım o sesi, çünkü odamla dış kapı arasında aşağı-yukarı Ankara-Polatlı kadar mesafe vardı. Oysa mutfakla dış kapı arası bir ıslık mesafesi kadardı ve duymuştum o sesi.

Yanılmıyordum, her ne kadar “Şerefe!” deyişlerim arasında zaman ve mekân bırakmamak konum tartışılacak kadar olmasına rağmen, kafam ve vaktim yanılacağımı düşünecek kadar geç, gecikmiş değildi.

Sallanmadan kalkıp gözetleme deliğinden baktım, anlatılacak gibi değildi, Tanrı şaşkınlaşmış bir meleği kapıma yönlendirmişti sanki. Utandım, leş gibi sarımsak ve içki kokuyor olmalıydım, mutlaka. Duymazlığa gelsem…

Ama belki de yardım isteyecek biri vardı kapımızda.

Mutfaktan iki katlı havlu kâğıt alarak ağzımı kapattım, kapıyı açtım ses çıkarmadan, yoksa mutlaka kekeleyeceğime emindim. Soran gözlerle baktım karşımdaki, şaşkınlığıma eser güzelliğe.

“Ağabey! Biz üst katınıza yeni taşındık. Karşımızdaki ve karşınızdaki komşular yoktular. Tuz kavanozunu düşürdük, kırıldı, bu nedenle bir fincan tuza ihtiyacımız var.  Verebilir misiniz acaba?”

Kafamı salladım, üstelik merakla. Annemin bahsettiği üst kata taşınan kızlardan biri olsa gerekti, ama hangisi, üstelik hemen etkileyen, etkilendiğim, saklamaksızın. Karşımdaki büyük olan mı, yoksa küçük olan mıydı? İnsan, zıkkımlanınca kavramlar da yitiriyorlardı kimliklerini.

Tuzu fincana doldurarak verdim. Genç kız meraklıydı, tıpkı annem gibi;

“Niye ağzınızı kâğıt mendille kapatıyorsunuz ki? Dilsiz değilsiniz herhalde?”

“Hayır!” şeklinde kafamı sallayınca;

“Anladım! Dişinizi çektirmiş olmalısınız galiba!”

Tekrar kafamı “Hayır!” şeklinde sallarken, ağzımdaki peçeteyi kaldırmadan profesyonel bir dilsiz yahut da pantomim sanatkârı gibi elimle yukarıdan aşağıya yarım bir daire çizme gayreti yaşadım, bunun anlamı kafama göre; “Yarın” demeyi işaretlemekti (Onun; “Dünya yuvarlak!”, ya da “Fincan yerine tepsiyle gelseydin!” şeklinde anlamasının sakıncası yoktu! Onun sorunuydu, almasaydı aklımı başımdan)!

Sonra işaret ve orta parmağımla önce kendi gözüme işaret yaptım, sonra onun gözlerine doğru yönlendirip parmak ve avcuma hükmederek konuşmak olarak tarif ettim. (Umarım; “Önce kendi gözümü, sonra senin gözlerini oyarım!” gibi yorumlamamıştır).

Yani tüm işaretlerimin amacı, sarımsak artı içki kokusunu ulaştırmadan; “Yarın, eğer görüşürsek, anlatırım!” anlamındaydı, çözmeye çalışmak gereksizdi!

Ama nasıl?

“İçkiliydim de, kokum size ulaşmasın istedim de, utandım da…

Hem ilgimi çektiniz…

Etkilendim de…

Çok güzelsin de…

Annemin önerdiği aday adayı sen misin yahu?” diyemezdim ki! Hem de sarhoş kafadan kurtulamama ihtimalini yok edemeden…

“Teşekkür ederim!” dedi, elimi kalbimin üstüne koydum, herhalde bunun “Bir şey değil!” anlamında olduğunu anlayacağı geçti içimden, doğrusu da buydu zaten. Yoksa; “Kalbimi aldın, kalbim senin oldu,  ilk kez kalbim çarptı!” falan anlamında olmadığını bilirdi gibime geldi!

Peki! O sırtını dönüp giderken havlu kâğıt arkasından ağzı açık tımarhane delisi gibi bakmamın nedeni neydi? Hissetmişti galiba, düşüncelerimi, merdiven basamağına ilk adımını attığında geri döndü, gülümsedi.

Dünyam tepetaklak oldu, zeminle tavan yer değiştirdi, ya da ben amuda kalktım, bana öyle geldi, oysa genç kız ayakları üzerinde merdivenleri çıkmaya başlamıştı. Kesinlikle, evet kesinlikle bana bir şeyler oldu, bilemediğim!

Akşam gerildi, gerileyecek değildi ya, geceye doğru ilerledi, şişe kalanıyla yerine kaldırıldı, bardaktaki son yudum büyük bir fedakârlık örneği lâvaboya döküldü, fondip yapmak, ya da tekrar ile şişeye el atmak geçmedi içimden.

Annem sarımsak sevmezdi, bu nedenle cacığa da ihtiyaç duymadan, bir çöp poşetine boşaltıp çöp kutusuna yerleştirdim usulca, sebebine akıl erdirmeği düşünmeksizin.

Defalarca fırçaladım dişlerimi, birkaç mentollü şekeri ağzıma hapsedip uzandım, divanın üzerine, o kafayla bana ne olduğunu anlamak istercesine.

Uyuyamıyordum. Üstelik yatağıma gitmek de geçmiyordu içimden. Annemin yatağının kenarına gelip bilinçsizce, onu rahatsız etmeyi düşünmeksizin, koynuna girmek ister gibi dirseğimi yorganının üzerine koydum. Uyumuşum, ya da gönlümdeki hazımsızlık ve huzursuzlukla sızmışım.

Normalde saatleri geri alarak enerji tasarrufunu aklına takmayan bir zihniyet nedeniyle sabah namazına kalkan annem;

“Kalk! Yerine yat oğlum!” derken, üzerimdeki sinsiliğini devam ettiren kokum nedeniyle; “Pis Sarhoş!” demekten çekinmiş olsa gerekti.

“Hadi sen abdestini al, namazını kılarken ben de duşa girip arınmaya çalışayım. Sonra da sana kahvaltı hazırlayayım!”

“Hangi dağda kurt öldü oğlum? Bugün mesain yok! Bir değişiklik var sende! Yoksa rüyanda babanı mı gördün? Beni mi çağırıyor yoksa? Yalnız kalmaktan korkmazdın hani?”

“Ağzından yel alsın Anne! Nerden çıkartıyorsan böyle saçmalıkları? Akşam bir halt yemeğe(1) çalıştım, sinirlerim bozuktu, dairedeki bir olaydan ötürü. Sonra aklım başıma geldi, senin şefkatine sığındım, başucuna gelip. Konu; bu kadar basit, işte!”

“Anladım! Peki, hazırla bakalım kahvaltı soframızı. Yalnız mutfağın balkonunun kapısını aç, o pis koku dışarı çıksın!”

“Lâf çakmasan olmaz sanki anneciğim, doğru dürüst itiraf etmeme rağmen!”

“Evet! Ama kaşınmışsın sen de, üstelik ben yattıktan sonra. Paran-pulun, harcadığın zaman umurumda değil, yeter ki sağlığın yerinde olsun!”

“Anlaşıldı! Namazın gecikmesin, kerahete(11) girmesin hadi. Bugün çok işim var, halletmeyi plânladığım. Yıkanacağım, kahvaltı masasını hazırlayacağım, bir ara daireye gidip görevlendirme, iş bölümü yapmam için çalışma yapmam gerek!”

“Tamam! ‘Vatan gayyur insanların omuzlarında yükselir(12)!’ denmiş amma…”

“Ben sadece devletimin bana verdiği değeri hak etmeye çalışıyorum, anneciğim!”

“Bir de annenin dediklerini hak etmeğe çalışsan! Tamam! Tamam! Sustum! Abdest alıp namaza duruyorum hemen! Sen de ne halin varsa gör!”

Bakışlarım etkili olsa gerekti. Kahvaltıyı yaptık beraber, üstelik söylenilmeden, iğnelenilme hakkı kullanılmadan, bir kısım konular tekrar önerilmeden, sakin, sessiz bir şekilde…

Giyinmiştim, tam evden çıkmak üzereyken, zil yerine yine evimizin kapısı parmak uçlarıyla çalındı. Annem mutfaktaydı, ben kapıya yakın olduğum için, salakça; “Kim o?” demeden kapıyı açtım, belki oluşması mümkünsüz bir beklentiyle;

“Müdürüm?”

“Nisan? Üst katımıza taşınan sensin ve benim senden, sizlerden hiç haberim yok, öyle mi? Yardımcı olamamak bir tarafa ne kadar utandığımı nasıl anlatabilirim ki? O kadar ayıpladım ki kendimi şimdi, bir meslektaşıma, bir kardeşime yardımcı olamamaktan dolayı? Hayırdır? Konu nedir, böyle acele gibi?”

“Bizi evimize yerleştirmek için gelen annem, babam ve kız kardeşim Eylül! Annem, babam felsefeleri ‘Daha fazla rahatsız etmemek’ için dönmeye karar vermişlerdi. Biletlerini gizlice almışlar, gitmeye kalktılar…

Biz yerleşirken sizin haberiniz olmasa da annenizin bize çok emeği ve hakkı geçti Müdürüm. Bu nedenle; babam da, annem de; ‘Hak var, ölüm var! Uğrayıp öyle vedalaşıp ayrılalım!’ demişlerdi. O nedenle tıklattık kapınızı, belki tatil günü uyuyor olma ihtimalinizi düşünerek!”

Annem ellerini kurulayarak mutfaktan çıktı ve hemen söze girdi;

“Buyurmaz mıydınız?”

“Yolcu yolunda gerek Emine Hanım! Biz gidiyoruz. Kızlar önce Allah’a, sonra sizlere emanet. Kasım Bey! Nisan’ın müdürü olduğunuzu şimdi öğrendik, sevindik! Artık gözümüz kesinlikle arkamızda değil!”

“Affedersiniz efendim, taksi çağırdınız mı?”

“Dışarı çıkınca zile basacağız!”

“Özür dilerim! Tatil günü olmasına rağmen bir kısım işleri halletmem için daireye gitmek üzereydim. Eğer sakınca görmezsiniz sizi otogara ben bırakmak isterim!”

“Zahmet olmasın!”

Ve klâsik sözler. Sonuç; Nisan’ın yanıma, Eylül’ün arka koltukta anne-babasının arasına oturmasıyla gerçekleşti.

Uğurladık.

“Nisan! Ehliyetin var mıydı?

“Yok, Müdürüm!”

“O halde kurs mu, ne gerekiyorsa, iki kardeş, hemen pazartesi başvurup ehliyetinizi ceplerinize koyun. Eğitim ve başarılı olmanız için ben yardımcı olurum, sadece poğaça, kek karşılığı rüşvet olarak! Mademki aynı apartmanda oturuyoruz, kardeşlerimizsiniz, ben de müdür olmaktan önce ağabeyinizim, ola ki ben görevdeyken anneme, ya da herhangi bir nedenle bana bir şey olursa arabam kapı önünde, beni ya da annemi doktora, hastaneye yetiştiriverirsiniz artık, doğal olarak, zahmet olacağını aklımdan geçirmeksizin…

Hem isterseniz, abla kardeş gezmek isterseniz, yedek anahtarı size veririm, haber verirsiniz, arabayı alıp gezebilirsiniz de. Ancak ben sadist bir komşu ve ağabeyim, benzinini tamamlamak kaydıyla…

Bu vesileyle size ev, iş, annemin ve benim cep telefonlarımı vermeyi unutturmayın lütfen gençler…”

Nisan, “Ben de var zaten!” dediğinde sesini istemsiz bir şekilde kesti birden. Ben de sözümü tamamlama gayretini yaşadım;

“Sizleri eve bırakıp ben öyle döneyim daireye…”

“Olmaz Müdürüm!”

“Mesaide değiliz, ‘Ağabey!’ olmayı tercih ederim!”

“Peki, Ağabeyim. İzniniz olursa, ben Eylül’e çalışacağım adresi göstereyim. Sonrasında biz abla-kardeş çarşı-pazarı da dolaştıktan sonra evimize dolmuşla, ya da taksiyle döneriz…”

“Doğrusu iyi fikir, ben de zaman yitirmemiş olarak işlerime konsantre olurum, peşinen teşekkür ederim Nisan kardeşim, gerçekten akıllı birisin, sanırım seninle çok şeyleri başaracağız, hem de kısa bir süre içinde!”

“Aslında biz size teşekkür ederiz!”

Eylül yabancıydı, tek kelime bile etmemişti, daireye gelene kadar, hatta başlangıçtan beri. Muhtemelen akşamki Eylül’den, şimdiki Nisan’ın da haberi olmasa gerekti.

Daireye geldiğimizde Güvenlik Görevlisinin meraklı bakışlarına itibar etmeksizin, ancak, “Yeni mühendis arkadaşımız!” deme zarureti ile içeriye girdiğimizde Nisan masasına oturdu, öncelikle.

Telefonu eline alıp, önündeki listeye bakarak benim dâhili telefonumu aradı önce; cevap verilmemiş olmasına rağmen; “Alo!” diyerek.

Kalemliğini düzeltti, uçları sivri olmayan kalemlerini tıraş etti, aksesuarlarını düzeltti, masasından kalktı.

Eylül ile bir ağızdan “Hayırlı olsun!” dedik, Eylül ablasının telefon numarasını not ettikten sonra bana baktı, “Senin numaraların neler?” der gibi. Oysa ablasında numaralarım olmasına rağmen, hani meselâ o merdivendeki geri dönüşünün anlamını hisseder gibi telefon numaralarımı bir kâğıda yazıp kendine uzattım.

“Yarından sonra işe başlayacaksın, bunu kutlamamız gerek! Ağabeyin olarak ben mi akıl edeyim, yoksa masanda ve aklında herhangi bir eksikliği fark ederek sen mi söylersin?”

“Ağabeyim olman benim için en büyük mükâfat!”

“O halde, anne babanızdan şimdi, hemen, biraz önce ayrıldınız, hüzünlüsünüz! Gelecek hafta bugünden sonraki pazartesi kek, poğaça, çikolatalı pasta yaparsanız, daire arkadaşlarıma, sonra anneme de sürpriz yaparsanız sevinirim. Pasta konusunda herhangi bir sıkıntınız olursa ben hallederim. Eh! Bu arada izin verirseniz ben de kontenjandan sizleri tanımış olmaktan dolayı sevinme hakkımı kullanabilirim!”

“Tamam Abi!” diyen kısaca Nisan’dı. Eylül sessizliğine devam etme kararında olsa gerekti.

Taksi çağırmayı isterken, Nisan engelledi beni;

“Çarşı-Pazar öğrenelim. Okul açılacak, hatırımıza gelen eksiklikleri tamamlayalım!” dediler, mecburen kapıdan uğurladım onları, güvenlik görevlisinin saygı dolu önünü iliklemesi sonrasında.

İşlerime dalmıştım, ama kafamda; “Karı milleti ile çalışmam!” sözü çakılı olarak durur gibiydi, üstelik eksilmeksizin.

İş telefonum çaldı, bu vakitte niye ve hem kim? Hayret etmem belki de bir bakıma gereksizdi, tüm telefon numaralarımı vermiştim, ilgililere ve ilgilenenlere, ilgilenmesi muhtemel olanlara. Öyle ki, karşımdakinin sessizliğinde, hatta görünmemek isteyen kimliksizliğinde bu telefonu; “Bekliyordum!” bile diyebilirdim. “Alo!” bile demeden karşımdan tek kelime ulaştı kulağıma;

“Neden?”

“Küçük kız?”

“Eylül!”

“Sarhoştum, utandım!”

“O halde bırak!”

“Peki!”

“Teşekkür ederim!”

Eklentisi olmadan kapandı telefonum.

Küçük bir kıza sözle açık vermiş, falsolu davranıp, hükmedeceği bir koz vermiştim, karşımdakine, üstelik gerçekleşirse ömür boyu tahakküm edeceği(1)

Oysa; “Kazancım ne olacak?” demeyi aklımdan, dilimden geçiremez miydim?

Geçiremedim! Çünkü okul açılmadı. O, merdivenlerden inmedi ben evdeyken, en ufak sese bile kulaklarım hassasken. Kendince sakıncalar görmüş, bilmiş, üretmiş, anlamış olsa gerekti, başlangıçlarda aklına gelmeyen, düşünmediği…

İş yerine Nisan’la beraber gidip geliyorduk arabamla, kardeş imecesi tavrıyla. Sırtımda taş taşıyor değildim ya. Nasıl olsa arabamla giderken, Nisan’ı da daireye getirip-götürmemin ne sakıncası olabilirdi ki?

Ancak ayıpladığım bir konuyu açıklamazsam gözlerim açık gider, bir seferinde öncemde espri niteliğinde söylediğimi hissettirmeme rağmen tutarı öğrenen Nisan, bir koşu gidip kredi kartıyla benzin bedelini ödemişti.

Eylül’ü de yol üstünde olduğu için çok zaman değil, her zaman okuluna bırakıyorduk. Ama o gün Eylül serviste yoktu, belki de özellikle, muhtemelen mazeret uydurarak.

“Ben, benim ona benim sahibim olduğunu hissettirmiş olabilir miydim?”

Ben, Nisan’a doldurulacak değil, kartuş halinde hazır dolgulu bir dolmakalem aldım, Müdürü işe başlamış olan yeni elemanına hediye olarak vermiş gibi. İçimden geçirmiş olsam da diğer kalemi duygularımı saklamış olarak masamda, hatta sonramda evimde saklamak gibi yaşamıştım…

O; gün geldi sabahtan, yine parmak uçlarıyla saklanmak ister gibi, ama istemeksizin, ama karşılığı olsun ister gibiyken, alamamak gibi ve fısıldadı; “Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın! (13)şeklinde.

“Ama! Sana uydum! Neden yasaklıyorsun ki seni bana? Seni canımdan çok seviyorken? ”

Bağırarak seslendi Eylül;

“Kapı açık kalsın! Ablam da geliyor! Teyze, size sürpriz yapalım istedik! Kahvaltıya geldik!” derken yanına yaklaşma gayretimi hissedince, yeniden fısıldadı;

“Sakın! Sakın ha!”

Pişman mıydı, ne? Oysa benim için yaşam başlamıştı, annem istediği için değil, çarpılmıştım! Hem niye, hem ne?

Cep telefonuma mesaj geldi, belki de kahvaltıdan yarım gün sonra;

“Saniyelik heyecanla, haddimi(14), kimliğimi, konumumu bilmeden hak etmeğe çalıştım sizi. Haddimi aşmamı lütfen bağışlayın!”

“Sen ne istersen, peki! Ama ‘Yasak koyma, lütfen!’  Sabahları giderken ablanı daireye götürürken seni de okuluna bırakayım, eskisi gibi, bana, ‘Günaydın!’ dememe izin ver! Sadece bu kadar…

Lütfen!”

“Peki!” Cevap anında gelmişti.

“Dünyalar benim şimdi!”

Söz ulaştı mı, bilmem mümkün değil, dünyalar gerçekten benimdi! Aşk diyemesem de sevgi varsa her şey zamanla gerçekleşir, her şey oluruna varırdı inancım gereği. Yaklaşırdı iki sevda yüklü insan, inanıyorlarsa ve kalplerinin birbirine karşı(15) çarptığı inancını yaşıyorlarsa…

Durgundu Eylül.

“Evvel böyle değildi! Âşık-maşık mı oldu ki birilerine, öğretmenlerine?..

Notları çok düşük! Okulunu değiştirmesi mi zor geldi acaba? Ben ablası olarak sordum, soruşturdum okulunda. Evde hal ve hareketleri normal, ara sıra dalgınlığı hariç. Bir de kapı zillerine, tencere-tabak düşürülmesi, kapı çarpılması gibi seslere, ani gürültülere karşı hassaslaştı, aşırı duyarlı oldu…

Abi, sana zahmet olacak, bir gün araban olmasa, meselâ arabanı tamirciye bırakmış olsan, ya da görevli bir yerlere gitmiş olsan hesabıyla Eylül’ü takip etsen. Ona ne olduğunu bilip öğrensek, ona göre destek olmaya çalışsak. Onu çözsek, çözüm üretebilsek!”

Tilkiye kümes bekçiliği teklif, kurda kuzu emanet etmek gibi bir şey, renk vermedim.

“Olur! Zamanını sen ilet bana. Ve önemli soru bence; ne zaman? Sabah giderken mi, okul sonu dönerken mi?”

“Dönerken! Haberi olmaksızın! Hatta beraberce izleyelim mi Ağabey?”

“Bence sakıncası yok Nisan! Tek soru, sadece merak! İstersen cevap vermeyebilirsin de! Sen de okurken böyle dalgınlıklar yaşadın mı?”

“Ne münasebet Müdürüm, ben haddimi bildim, daima!”

Akıllı, zeki, ahlâklı bir kızdı Nisan. “Ağabey” derken sözü “Müdürüm” demeye çevirmesi kısaca; “Haddinizi bilin(14)!” anlamındaydı ve ben bunu anında anladım!

Ve taşı gediğine sokmak boynuma borçtu, zamanında değil, hemen, anında!

“Demek ki öncelikle Eylül haddini biliyor mu, bilmiyor mu, ona bakacağız! Peki! Bir ağabey önerisi, bir müdür önerisi gibi de düşünebilirsin. Üniversiteyi bitirmişsin, işin de var, hep haddini bilmeye devam mı edeceksin? Gönül pencereni arala artık biraz diye önermek isterim!”

Cevap vermedi, beklemiyordum da zaten. Annesi, babası benden önce kulağını bükmüş olmalıydı herhalde…

Gizlendik. Nisan’ın “Ce!” diyerek ortaya çıkması uygun değil gibiydi, bana göre. O, arabada kaldı, bekleme komutuyla.

Ben Eylül’ün peşi sıra yürüdüm bir süre, hissettirmemeye çalışarak. Arkadaşlarının ondan, onun arkadaşlarından ayrılmaya niyeti yok gibiydi. Geri dönüp Nisan’ın yanına geldim, başarısızlığımızın ifadesi olarak “I-ıh!’ şeklinde…

Korna çaldım. Âdeti veçhile(4) zıpladı Eylül yerinde.

“Aynı yöne giden iki arkadaşın varsa onları da arabaya alabiliriz!” dedi Nisan. Yokmuş!

“Merhaba Küçük Abla!”

“Ben Küçük Abla değilim, lise son sınıf öğrencisiyim!”

“Tahmin ederim bu sabah ters tarafından kalktın. Nisan, ablan olduğuna göre öyle söylemiş olmamın ne sakıncası olabilir ki?”

“Mutlaka gerekçesi olması mı gerekir? Adım Eylül! Bu böyle bilinmeli! Hem siz ne arıyorsunuz benim okulumun önünde, müdür ve elemanı olarak?”

“Nisan sen söyle istersen!”

Nisan ön koltukta oturduğu için, arkasına döndü;

“Ne dersin?”

“Fark etmez, Ağabeyim söylesin!”

“Ablanın söylediğine göre geldiğin okulda aklı başında, ciddi ve numaraları dolgun, iftiharlık bir öğrenciymişsin. Şimdilerde dalgın, dikkatsiz, isteksiz, kısıtlı ders notların var, neredeyse ‘Allah bereket versin!’ tarzında. ‘Seni üzen bir arkadaşın mı var?’ sorusu takıldı zihnimize. Neden?”

“Affedersiniz Ağabey, böyle bir soruyu bana sorma hakkını kim verdi size? Babam, annem, ablam değilsiniz, ‘Ağabey!’ demek mecburiyetinde olduğum bir komşumuzsunuz, ama ağabeyim de değilsiniz! Haddinizi bilmeniz gerekmiyor mu?”

“Evet! Haklısın Eylül! İncinmedim, İnsan yardım etmek istese bile gerçekten haddini, hukukunu, sözlerinin ne anlamda, nereye ulaşacağını bilmeli, affedersin, özür dilerim!”

“Eylül, sen ne dediğinin farkında mısın? Kasım Ağabey sana sadece yardımcı olmak istedi, üstelik bunu öncelikle ben düşündüğüm halde…”

“İstemem! Kasım Bey, arabayı lütfen durdurur musunuz? İnip eve biraz hava alıp, yürüyerek gitmeyi istiyorum!”

“İçerlemene, hatta bana kızmana hak veriyorum, ama bana ‘Bey’ diyerek hakaret etmeni mantığım kabul etmiyor! Sindiremiyorum! Tekrar ‘Dur!’ dersen, peki, ama küsme! Ablanla beraber in. İnsan bazı kötü şeyleri unutmasına, vazgeçmesine sebep olanlar için daima iyi şeyler düşünmeli…

Fen derslerine yardımcı olmamı istersen, hazırım, desteklerim. Şimdi arabayı durdurmuş olarak tekrar soruyorum; inecek misiniz, devam edeyim mi?”

“Devam et!” dedi ikisi birden, bir ağızdan.

Eve ulaştığımızda Nisan belki hissederek, belki bilinçsizce anahtar elinde eve doğru yöneldi, koşar gibi. Bağırmak ister gibi omzuma dokundu Eylül;

“Seni seviyorum, beni üzme!”

“Ya ben? Ya ben? Seni ilk kez kapımda gördüğümde başladım sevmeye. Seni üzmektense yok ederim kendimi. Bırak dalgınlığını, seni sevdiğime, bekleyeceğime inanarak. Kendin yardımcı ol kendine, bizim için. İstersen ablanla ben, ‘Ben’ olmaksızın yardımcı olalım sana…”

Arabadan inip, kapıyı kapatmadan önce, gözlerime baktı;

“Bana yardımcı olmanı dilerim, tabii…” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Muttalip; Talepte bulunan, isteyen.

 

(1)

Varsaymak; Bir aklı yürütmede, bir tanıtlamada, bir varsayım, temel ilke, bir öncül olarak kabul etmek.

Kaşarlanmak; Bir konuda, bir işte, ya da eylemde deneyim kazanmak, iyice ustalaşmak. Hoşa gitmeyen bir işe ya da eyleme alışarak artık ondan üzüntü duymaz olmak, onu olağan karşılamaya başlamak.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.

(2) Pandomima; Pandomim, ya da pantomim de denilmekte olup, kısaca sessiz tiyatro oyunu (sözsüz oyun) demek olup, el-kol-beden hareketleri ve yüz mimikleriyle belirtilir. Söz ironi olarak kavga, gürültü, patırtı, şamata, ağız bozularak, küfür edilmeden yanlış sözler söylenmesidir.

(3)

Âdeti Veçhile; Âdet olmuş şekil, yol ve tarz şeklinde.

Ana Kuzusu; Pek küçük kucak çocuğu, sıkıntıya, güç işlere alışkın olmayan nazlı çocuk veya genç.

Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.

Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, hepsi.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

(4) Ben sadece ölen babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim. Ve bir kavganın adsız neferiyim. Nazım HİKMET RAN

(5) Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu (Kabir) Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.

(6)

Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.

Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Esirgeyici. Sevecen. Acıması olan.

Pehpeh; Beğenmenin ve şaşkınlığın, çok güzel olduğunun, takdirin belli edilmesi.

Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.

(7) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, Askeri Hekim, “Kriminal İnsan” Kitabının sahibi İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk, soğuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler.

(8) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan”,  Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “BİR KADIN DÜŞMANI” adlı eserinde de adı geçer.

(9) Sözüm meclisten dışarı dostlar / Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum / Hani dilim dilim doğrasalar beni / Marmara, Karadeniz, Ege ve hatta Akdeniz cacık olur diyorum… şeklinde “CACIK” isminde Barış MANÇO şarkısı.

(10) İslâm’da Kadın-Erkek Eşitsizliği; İslâm Hukuku (Fıkıh);  “Zina, içki ve hırsızlık gibi ceza gerektiren suçlarda ve kısasa kısas gibi suçlarda kadını muaf tutmuş, onun şahitliğini kabul etmemiştir… Aynı hukuka göre; Alışveriş, ticaret, nikâh, talâk gibi davalarda ise iki erkek yoksa bir erkekle iki kadının şahitliği şart koşulmuştur. Kur’an, Nisa Suresi, 11. Ayet; “Allah size çocuklarınızın miras taksimi hususunda erkeklerin paylarının, kızların iki katı olmasını emretmektedir…” Kur’an; Bakara Suresi, 282. Ayet Meali, “Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olacağınız bir erkek unuttuğunda, şaşırdığında diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir…” Kur’an; Nisa Suresi, 34. Ayet Meali; Erkekler, kadınlar üzerinde hâkimdirler. O sebeple ki erkekleri, kadınlardan üstün kılmıştır…”

(11) Kerahet; İğrenme, tiksinme, nefret, mecburiyet yüzünden yapılmış, harama yakın şey. Dinen kerahet vakti, güneşin doğuş, batış ve tam tepemizde bulunduğu vakitlere denmektedir. Dinimize göre bu vakitlerde namaz kılmak kerih olmaktadır, mekruhtur, kerahetlidir,  yani sakıncalı vakitlerdir. Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); Argoda; “İçki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır

(12) Vatan gayyur insanların omuzları üstünde yükselir (Yurt çalışkan [gayretli] insanların omuzları üstünde yükselir…) Tevfik FİKRET’in Bugünün gençlerine diye kaleme aldığı FERDA isimli şiirinden bir dize.

(13) Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın! / Sesini duyan olur, sana göz koyan olur. / Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, / Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur... Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “KISKANÇ” (Şaire saygısızlığım şeklinde yorumlanmaması dileği ile) ilk kıtası. Eserin ayrıca müziği de yapılmıştır. Bestesi; Suat SAYIN'a ait olan bu Türk Sanat Müziği eseri Muhayyerkürdî Makamındadır.

(14) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(15) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.