Aslında inanç değil, gelenek, görenek, belki de bir miktar dini ihtiyaç Cuma günleri dersim olmazdı.
Daha doğrusu şöyle söylemem daha uygun, sofu ve hacı olan, ancak yobaz ve geri kafalı olmayan anne-babamın arzuları, dilekleri, istekleri ve Okul Müdürümün anlayışlı davranışıyla Cuma günleri sabahları ders koymaması ve Allah’a karşı (mecburiyet varsayımının devreye girmesi nedeniyle!) dini görev/lerimi yerine getirmeye çalışırdım.
Ama ne yerine getiriş…
Annemin ikaz niyetli çığırışları, güzellik uykuma bırak devam etmeye, yeltenmeme bile imkân bırakmaksızın başlamıştı, her zaman olduğu gibi bu Cuma sabahında da;
“Çamaşırlarını gömleğini koydum, baban Sabah Namazına gitmeden önce sakallarını düzeltti, ben de sıfır numara kesiverdim saçlarını. Banyo yapıp öyle gitti Sabah Namazına (Söylemi yaz tarifesi içindi, kış tarifesinde sabah namazından döndükten yahut da Cuma Namazından önce, keyif durumuna göre ve sonra tamamlanırdı işlemler ve banyo faslı, her ihtimale karşı)!
“Tıraş ol! Bakayım kulaklarındaki tüylere, kıllara. Namaza giderkene güzelce giyin, ha!”
Aşağı-yukarı eklentisi değişmeyen şeklinde kalıplaşmış cümleler…
Bazen eklentileri olmaz mıydı? Olurdu tabii…
“Kahvaltını lâyıkıyla et, peynir ye! Yumurtanı unutma! Akşama gelirkene markete uğra! Dayına git, halana uğra, ziyaret et! Bugün kandil, kandil simidi almayı unutma!...”
Ve en önemli konu;
“Gönül gözün varmışmış da, sultan bekliyormuşsun ya…
Oğlum yaşın geçecek neredeyse! Şöyle göz ucuyla da olsa sağına-soluna bakmaya çalış, her kim ise bul şu gönlünün sultanını artık!”
“Olur anne!”
Ve içimden;
“Bakınmakla olsa keşke! Sizler babamla, annem olarak mahalleden arkadaş, aileler uygun. Emir; ‘Ver!’ Cevap; ‘Verdim gitti!’ Oh, ne âlâ memleket! Bana, ‘Ben’ gerek! Elim, ayağım, gözüm, kulağım, huyum, suyum, aşım olacak…
Ara ki bulasın, meğerki rastgele(1)!”
Tabiidir ki bu sözleri içinden de olsa bir anda topluca söylemek mümkün değil, takside alışkın babam gibi taksit-taksit, dinlene-dinlene, bazen eklentilerle, bazen çıkıntılarla, dışa atışlarla, içe gömüşlerle, alıntılarla, çalıntılarla…
Velhasıl kelâm boş vaktimin olduğu her anda, çok zaman dudaklarıma hâkim olmayı düşünmeksizin kendi kendime konuşarak “deli” denilmesine aldırmaksızın dualarımla araştırıyordum, araştırmam, bulmam gerekeni, özellikle de annemin ricası olarak, ancak gönlüme ferman dileyerek(2).
Mazbatamı(3) kapıp metro trenine ulaşmak için yola koyulduğumda “Allah kahretsin!” deme yanlışlığına uygun olarak kaldırım taşlarından birine bastığımda, altında neden ve ne sebeple biriktiğine akıl erdiremediğim zifoslu suyun(4), annemin özenle ütülediği pantolonumun paçasına hal-hatır sormasına üzülmüştüm.
Önemsedim, o tavırla metro trenine bindikten sonra kimseyle ilgilenmeksizin cebimdeki mendillerle paçamı silme gayretini yaşadım, metro trenini kaçırmayı göze alamazdım.
Önemsiz gibi görünse de, gösteriş yapar gibi kilim üzerinde namaz kılmayı sevmediğim gibi, yanımdakilerin; “Biraz sıkışalım kardeşim!” tekliflerinden haz etmiyor ve mutlaka metrodaki camii (mescit her neyse) onun içinde yer almak için en uygun vakitte gecikmeksizin genelde boş diyebileceğim bir şekilde yol alan bu metro treninde yer almaya gayret ediyordum.
Bu nedenle belirlediğim vakitte Metro Camiine (aslında özel adı da varmış, bilmiyordum, bence o gerçek bir Metro Camii idi!) ulaşıp, vaizin vaazını dinlememek için gayretli olsam da içeride ya da balkonda mutlaka sığınacak, sığışacak bir yer bulmam benim için gereklilik ve zorunluluktu.
Eee! Herhalde oldukçanın biraz gerisinde kalmış gibi görünse de cemaat Erdem denilen ve gerçeğe yakın bir şekilde adam olan benden “bir kıçlık yeri” esirgemezlerdi gibime geliyordu. Her ne kadar Cuma Müslümanı gözüksem de, hutbeyi, sözüm ona; cep telefonuyla meşgul olarak dinlermiş gibi olan, Cuma Namazının farzını kılıp da “Vın!” diye kaybolan ehli Müslümanlardan(!) değildim.
Hoca “Âmin!” diyerek kışkışlayıncaya kadar, cemaatin itiş-kakış camiden heyecanla, bir yerlere yetişmek çılgınlığıyla acele edişlerini seyrettikten sonra ehlen ve sehlen(4) çıkardım camiden.
Öğleden sonraki derslerime gecikmezdim asla. Hoca vitesten atıp hutbeyi uzatmışsa (Diyanetten gelen maktu(3) hutbeyi uzatmayacağını bilsem de) gecikme ihtimaline karşı taksi tutarak yetişebiliyordum okuluma ve dersime (daima).
Tekrar gibi görünse de; “Bugüne kadar asla menfi bir vukuat olmamıştı!” bugüne değin.
Dediğim gibi metro trenindeydim, hemen kapıdan girer girmez yandaki beyaz koltuklarından birine oturmuştum, sanırım o koltuk için muhtaç biri olmasa gerekti.
“Nasıl olsa ben de ilerilerde yaşlı olacağım!” düşüncesiyle bir bakıma hazırlığım olsa gerekti bu davranışım (belki de). Yanımdakinin kim olduğu kabul ve umursama düşüncelerim dışında idi.
Çantam koltuğumun altında, elimdeki kitabın sayfası açık, ancak okuma arzun yok gibiydi. Yanımdaki parfüm değil sabun kokusundan etkilenmiştim. Kız ya da oğlan kimdir, bakmadım bile yanımdakine kim olduğunu umursamaksızın.
Birden midem yahut da bağırsaklarım haşmetli bir şekilde guruldamağa başladı. Bir AVM de sekiz-on tane olan asansörlerin inip kalkışları gibi defalarca. O gurultuyu desteklercesine ufak çapta hıçkırma, ekşime ya da reflü(3) tezahüratı gibi boğuk boğuk ağzımdan da sesler zapt etmek istememe rağmen azat olma beklentisi içinde gibiydiler. Akşamdan mı kalmışlardı bilmeden yediğim, sabahın bozukluklarından biri miydi hissedemediğim?
Ben utandım, gereksiz gibi görünmesine karşın, sanırım yanımdakinin rahatsız olduğunu hissettim gibime geldi, yerimden utanırcasına kalktığımda, annemin emrettiği gibi (ilk defa) yanımdakine baktım, göz ucuyla.
Bir…
Bir…
Ne diyeyim? O gözlerle Allah’ım kendinden esirgeyip tam teçhizatı ile yeryüzüne gönderdiği bir melek olsa gerekti o, sadece gözleri yeterli olarak…
Ben yerimden kalkarken hayretle açılan o muhteşem gözlerde “Neden?” sorusu şekillenmişti, sanki, ben ki elimde olmasa da utanırken. Ayrı olmayı kendime yediremedim, ara vagonun demirlerine kendimi dayayıp gözlerimi ayıramadığımda, bence hiç de gereği yokken o, güneş gözlüğünü çıkardı çantasından ve gözlerini engelledi bana.
Hüsnü kuruntu(4) olabilir belki, beni, benim onu izlemeyi arzuladığım kadar o da beni (nasıl olacaksa) o güneş gözlüklerinin ardından izlemeyi düşünmüş olabilir miydi acaba?
Çözüm? Yoktu! Sadece ara sıra kullandığım hipermetrop gözlüklerimi cebimden çıkarıp camlarını sildim ve yine aynı cebime istifledim. Yaptığım şeyin anlamı neydi; o an aklımdan bile geçirmem imkânsızdı.
“Gizlediğin gözlerinden etkilendim, ama gözlüğünle yasakladın onları bana, görmem, süzmem mümkün değil, o andan sonra!” demek miydi maksadım, yaklaşmakta ilk adım için? Gerçekten güzel ötesinde güzeldi görünümü…
Ve Tanrı cesareti olmayana bu hakkı asla vermiyor, göstermiyordu, köprülerin altından çok suların geçmesi, fırınlardan çıkan ekmeklerin tümünü bir insanın yemesi gibi. Eğer hak ediyorsa ve eğer tekrar rastlarsa ve önemli olan tüm olasılıklar bire-bir gerçekleşirse o kız; “Gönlünün Sultanı” olarak bir yaşam şekli olarak şekillenirdi yaşamında.
Metro treni son durağa gelmiş, durmuş, kapılar açılmış dünyayı unutup ahret için metro içindeki camiye yönelme çabası yaşamıştı Erdem. Dünyayı da, asansöre binen metro trenindeki “sabunla mis kokuluyu” da unutmamak düşüncesi kendine egemen olsa da bağrına taş basması gerekli ve şarttı Allah’a yönelmek üzereyken.
Genç kız farkı fark etmişti;
“O benim! O benim olacak!” diyecek kadar cesur ve yürekli gibi görünmese de, peşinden yürümüştü hakkında hiçbir şey bilmediği karnı guruldayan genç adamın peşinden, tüm soruların kendine ait birer gösterge olması dileğiyle.
Erdem ayakkabılarını çıkarmak üzere eğildiğinde onun kendini izlediğini fark etmek bir yana kesinkes görmüştü. Memnun olmak bir tarafa mutluydu ve Cumanın salâsı eli kulağındaymış gibi seslenmeye başlamıştı camiden içeri girerken.
Ayakkabılarını olduğu gibi çıkardığı yerde bıraktı, sevinirken, çalınırsa çalınsın modunda, umurunda olmaksızın gibi.
Her yer onundu, üst kata çıktı…
Ezan okundu bir süre sonra. Hocanın vaazda neleri anlattığını merak etmeksizin, kafası meşgul olarak ve müezzin; “Salâta(3)” deyince, düşüncelerine perde çekerek ayağa dikildi, Cumanın ilk sünnetine niyet ederek.
O beyin yorgunluğu ile telefonunu sessize almayı veya temelli kapatmayı unuttuğunu hatırladı. Ellerini çözdü, telefonunu “L’ahavle okuyarak(2)” sinirle kapattı, “Kim olursa olsun, Allah huzurundayken, dünyadan ayrılmalı insan!” diyerek, tekrar tekbir alarak yeniden başladı namazına.
Ne oluyordu kendisine yahu, dünyada değilken, Allah’a yönelmişken, aniden dünyaya dönüp tekrar Allah’a yönelmek ne demekti?
Eee! Bilinirdi ki Allah affediciydi. Ahrete yöneldiğini unutup da bir an için de olsa kendinden uzaklaşıp dünyaya yönelen kuluna nasıl hoşgörüyle bakmaz, o kulunu nasıl affetmezdi ki Allah?
Ve Allah mutlaka karar verirdi kulu için, desteğinin gerektiğini, kuluna sevgi dünyası için el uzatmayı geçirirdi herhalde içinden. Hem o Yaradan değil miydi?
Farkında olmaksızın Allah’a ağır bir sipariş yüklediğinden haberdardı Erdem. Tanrının “Şeytan görsün yüzünü(5)!” demek yerine, ilk karşılaşma, ilk görüş olmasına rağmen o kız için kendine elini uzatacağını düşünüyordu içinden, sağına soluna namazı bitirmek için selâm verdikten sonra ki ilk boş zamanda.
Zaten Allah onu ona yazmışsa ya olacak, ya da olacaktı(6). Amma…
İşte bu “amma” olasılığını göz ardı edecek kadar cesareti, kendine güveni olabilseydi. Çünkü medeni cesaret(4) terazisinin ibresi sıfırı bile gösteremiyordu, sıfırın soluna yaslı ve hatta öyle ki bir taşıtta benzinin bittiğini gösteren kırmızı işaret gibi sabitti.
Annesinin emirlerine, istek, dilek ve arzularına karşı Homongolos(7) mu, Kadın Düşmanı(7) mıydı, bilmiyordu Erdem! Başlangıçla bitiş arasında sadece çağla yeşili gözler, cesaretsizliği, dalgınlığı ve onun dışında her şey için unutkanlığı ve gerçek olarak itiraf etmek zorundaydı ki onun esareti altında kalışı vardı.
Evet, dedikleri ilk sünnet namazını kılışında ilk rekâtta gerçekleşip de düzeltilmişti, ama farz namazı kıldıktan sonraki sünnet namazları yeterince gerçekleşmemişti kendine göre. Hele ki hocanın hutbede neler anlattığından bihaber, Cuma Namazını hocaya uyarak nasıl kıldığının farkında değildi.
Kısacası; yaşamış mıydı o kadar süre içinde? Galiba hayır! Farkında değildi, sadece (Allah affetsin!) çağla yeşili gözlerin meraklı bakışları yer etmişti içinde. Boy-pos-endam, kim, adı, sanı… Önemsizdi. Sadece gözleri…
Ve yaşamında ilk kez gecikti dersine taksi tutmasına rağmen, birkaç dakika için de olsa telefonla müdürüne haber vererek…
Olay geçiştirilecek şekilde bu kadarla kalacak olsa iyiydi gene de, bir bakıma. Çünkü dalgınlığıyla çantasını mescitte (aslında cami deniyordu) unuttuğunu derse girdiğinde öğrencilerinin hayret dolu bakışlarından fark etmişti…
Bu; çantasına tekrar sahip olma olasılığı dışında bir sonraki Cuma için tedbirli olmasının gerekliliğinin izahı, gereği gibiydi. Çünkü hak etmediği kanaatiyle korkuyordu. Ancak engelleyemediği konu; sevgiydi. Yüreğine taş basıp(2) bir sonraki Cuma mutat(3) olana değil, bir önceki metro treniyle Cumaya ve görevine gitmekti maksadı. Hem bu suretle camide daha rahat yer bulur, çantası dâhil hiçbir şeyi unutmaz, zihni açık olurdu, kendine göre.
Bazen bazı şeylere, kader mi, tesadüf mü, hatta şans mı, mucize mi demek gerekirdi?
Mademki amaç, niyet kalbini kilitlemek için rastlamamak, karşılaşmamak için metro treninin bir önceki servisine binmekti, o halde niye aynı kapıdan binmekte ısrarcı olaydı ki? Şart mıydı? Ya karşısındaki de aynı gereksiz serüveni yaşamamak için kendisi gibi bir önceki metro trenine binmiş olamaz mıydı? Mümkündü, mucize gibi hem!
Karşılaştılar, yan yana oturunca cesaretlendiği için değil, kural gibi; “Merhaba!” dedi Erdem. Karşısındaki çağla gözlerde hayret, hiddet, merak ve “Hayrola!” demek şeklinde sorgularcasına bir cevap şekillendi;
“Merhaba!?”
“Ben Erdem!”
Ok yaydan çıkmıştı, bundan sonrasında cesarete ihtiyaç duymayacaktı, elini uzatma hamlesine gerek kalmamıştı kendisine göre. Ancak genç kız yerinden kalkmış ve hemen kapı kenarına büzülerek demir direğe tutunmuştu.
Centilmendi Erdem, bir ömrü yitireceğini hissetse de, yerinden kalkıp o gözleri beyninin tüm zerrelerine yerleştirmek istercesine genç kızın karşısına geçti;
“Manasız, belki de vasıfsız bir etkilenme… Rahatsız ettim, affedersin!”
Resmiyet dolu, ancak içten bir eseflenme…
Genç kız duymazlığa geldi, başını çevirirken, boynundaki hiç de kendisine yakışmayacak bir şekilde kolyesi gözüktü; ismi olsa gerekti; Şebnem!
Son durakta indiler, arka arkaya. Şebnem belki de etki altında kalmış olarak onun öne geçmesi için parfüm dükkânının önünde durakladı kısa bir süre vitrine bakar gibi.
Erdem yanından geçerken fısıldadı, muhtemelen beklentiyle;
“Bunlara ihtiyacın yok! Benim sana karşı hiç mi şansım yok Şebnem? O kolyeyi bir daha takma. Sadece ben değil, kimse bilmesin senin ismini…”
Şebnem hemen dükkâna girdi, eklenti cümlelerini duymayı istemezmiş gibi.
Yapacak, dengesini yitirmekten sakınacağı bir şey yoktu Erdem için. Camiye yöneldi. Ayakkabılarını çıkardı, özellikle ve merakla karşısına baktı, o, sırtını dönüp kaçıncaya kadar gözlerini yakaladı. Çekingenliğini hissetti onun Erdem. O halde Şebnem’e kendisini tanıtması gerekliydi, hem mutlaka, eğer onu istiyorsa ve de o da kendisini istiyorsa…
Aklından; bir namaz sonrası şansını bir kez daha zorlamak geçiyordu, bir Cumayı daha bekleyerek, arzuyla…
Metro trenlerden hangisi? İlkine binerdi. Baktı ki yok, ilk istasyonda inip ikinci treni beklerdi. Oldu, oldu, olmadı, olmadı, bu; “olmadı!” demek değildi. Kaderin rastlantıya önem vermediği, ama kader, şans, tesadüf, hatta mucize kapısının diğer Cumalar için de geçerli olacağının müjdesi olabilirdi...
Kötümser olmasına gerek yoktu, o, gelen trendeydi bir sonraki Cumada kendisine rastlanılmasını bekler gibi ve boynunda o madalyon görünmüyordu. Yanına oturdu sessizce Erdem.
“Teşekkür ederim!”
Yüzüne baktı genç kız, söylediğine anlam verememiş, anlayamamış gibi, “Ne alâka?” der gibi.
“Kolyeyi çıkarmışsınız boynunuzdan, demek ki sözlerimin değeri var. Belki de beni tanımadığınız için çekimsersiniz. Ancak ilginizi çekmediğimi söyleyemezsiniz. Doğru! Bazı şeylerin…”
“Bir saniye! Bu alelacele yaklaşma niyeti neden? Yalakalık diyemiyorum, bana yakışmaz çünkü? Kimsiniz siz ve neden?”
“Kısaca, ilk karşılaşmamızda hoşgörünüzle dikkatimi çektiniz, etkilendim, unutamadım, korkup çekinmeme rağmen hep sizinle karşılaşmayı diledim. Çok erken, ama hemen söylemeye çekindiğim sözlerim var. Beni tanıyın, size kendimi tanıtayım. Elinizi uzattığınızda bilin ki tümümle sizinim.”
“Sorumun cevabı bu değil!”
“Peki! Adım Erdem! Muhtemelen hatırınızda kalmıştır. Metro İstasyonuna yakın lisede Edebiyat Öğretmeniyim. Sorup, araştırıp beni öğrenebilirsiniz. Ancak vaktiniz müsait olduğunda bana bir çay içimi için vakit ayırdığınızda beni size anlatmaya çalışırım, ispatı gerekmeyecek hakkımdaki tüm bilgileri vererek…
Şu benim telefon numaram. Güvenebilirseniz arayın. Aramazsanız sizi anlarım, metro trenlerine belirli vakitlerde ve belirli vagonlardan binmemek için gayret ederim. Hatta binmem!”
“Binin, desem?”
“İstekle arzuyla binerim, söz!”
Tren istasyona gelmişti, sadece başlarımızı eğerek, ses çıkarmadan vedalaştık, Şebnem bu kez pabuçlarımı çıkartıncaya kadar değil, camiye girinceye kadar bekledi beni, üstelik “Allah kabul etsin!” der gibi el sallayarak.
O telefonu uzunca bir süre alamadım. Şebnem’in dürüstçe kararları kendi kendine vermesi gerekliliğini düşündüğü zannıyla aklıma başka bir şey getirmedim.
Bilmediğim o süre içinde “Her canlının ölümü tadacağı(8)” Kur’an emri ile Şebnem’in babasını yitirdiğini bilmememdi.
Bilmeden tavrını hissettirmesi mümkün değildi, çünkü kendimi tamamen ona vermiştim, ancak hiçbir şey alamamıştım Şebnem’den, adından ve madalyonunu terk etmesinden başka.
Günlerden bir gün sessize aldığı telefonunun titreşimini hissetti ders sırasında Erdem. Defalarca, defalarca titretti o bilmediği numara telefonunu. Masasının üzerinde olsa da, titreşimler masanın katkısı ile gürültüsünü arttırarak öğrencilerinin dikkatini dağıttığı için telefonunu kapattı, ancak merakla.
Dersten çıkınca umutla aldı telefonu eline, açtı ve daha “Alo!” demesine fırsat kalmadan höykürdü Şebnem, yalvarır gibi;
“Beni sevdiysen, her şeyi bırak, gel! Metro İstasyonunda bekliyorum, sana ihtiyacım var!”
Şebnem’in tüm sözleri böyle değildi belki de, ancak anladığı o kadar süre sonra Şebnem’in hüznüydü hissettiği sözlerinde.
Son dersini ilerilerde telâfi etmek üzere izin aldı, Metro İstasyonu beklenmek ve bekletilmek yeri değildi, iki adım için de olsa bekletmemek için bir taksiye binip geldi istasyona. Aciliyet sebebini öğrenmek için üstün derecede merak içindeydi; “Sevdiysen” sözündeki çağırıyı anlamazdan gelmeyi düşünemezdi.
Hayret etti, Şebnem’in merdivenlerden çıkışını beklerken Metro İstasyonunun kapısından girişine.
“Sözlerin beni yaşama bağlayandı, söyle güzel kız, nedir hüznünün nedeni?”
Beyninde kurguladığı sözleri, söyleme imkânı bulabildi mi, ya da bulabilecek miydi, farkında değildi. Şebnem yaşadığı, engelleyemediği hüzünle sarılmış, yüzünün rastladığı yerleri öperken, ancak iki kelimeye izin vermişti dudakları;
“Babamı yitirdim!”
Sessizliğinin sebebini anlamıştım, aykırı düşüncelerimden dolayı anında utandım.
“Kuzum!” diye sarıldım ona, taksiye binmeden önce sarılarak.
Cüzdanımdaki para taksi parasını ödemek için yeterli değildi, hissettiğim kadarıyla;
“Bekleyin lütfen! Hanımefendiyi evine bırakayım, sonrasında siz de beni evime bırakırsınız!”
Henüz “Merhaba!” dediğim birinden para isteyecek kadar yüzsüz değildim. Taksiyle giderken bir bankamatik yanında duraklar, gereken parayı çeker ve taksi ücretini öderdim, nasıl olsa. Her neyse!
Eve gelip de kapıya yöneldiğimizde yoğun bir gaz kokusu ile irkilince;
“Sakın zili çalma, çabuk kapı anahtarını bul, kapıyı aç!”
Kapıyı açtığımızda gaz kokusu yoğunluğunu olağanüstü hissettirdi.
“Annene koş, bul, hemen!”
İçimden; “İyi ki taksiyi göndermemişim!” derken, öncelikle çaydanlıktaki suyun aşırı kaynaması ve taşması ile sönen ocağın düğmesini kapattım. Pencereleri ve balkon kapısını açma gayreti yaşarken bir taraftan da acil servis numarasını çevirdim, evin adresini bilirmiş gibi.
Şebnem perişandı, annesini “öldü” sanmıştı, dövünüyordu. Kulağımı annesinin göğsüne dayadım, bana göre endişelenecek bir durum olmaksızın, kalbi ritimli bir şekilde çalışıyordu, ama karşımdaki annesi için çılgına dönmüş bir evlâttı.
“Sakin ol! Yaşıyor! Ambulansa adresini ver hemen ve ‘doğal gaz zehirlenmesi’ diye de ekle ki ona göre tedbirli gelsinler!”
Yarım saat kadar sonra hastanedeydik, tek farkla, Şebnem annesi ile birlikte ambulansla yönelmişti hastane Acil Servisine, ben arkasından taksiyle.
“Bekle!” dedim taksiye yeniden. Zaten her ihtimale karşı yolda giderken telefon numaramı vermiş, taksinin de kartlarından birini cebime koymuştum, şoförün adını da yazarak.
Anneye ambulansta acilen yapılanlara ek olarak hastanede tamamlayıcı olanlar (oksijen takviyesi, serum aktarılışı ve diğer gerekenler her neler ise) yapılmış, ancak bir gün gözetim altında tutulmasının yararlı olacağı ifade edilmişti. Şebnem hazırlıklı değildi.
“Evin anahtarlarını ver! Annen ve senin için üstünüze bir şeyler istiyorsanız anneni bu durum ve konumda yalnız bırakma, ben eve gidip ev havalanmıştır, kapıları, pencereleri kapatayım, tarif et üstünüze bir şeyler alıp getireyim!”
Hislerimde yanılmamıştım; “Refakatçı” kalacaktı, bana güvendi, tarif etti, annesine de, kendine de gerekenleri alıp getirdim, anahtarla birlikte teslim ettiğimde duyarsız bir mumya gibiydi, sakinleşmeye ihtiyacı vardı.
Doktora haber verdim, onun için de. Nasıl olsa Hipokrat’ın elçileri neyi, ne zaman, nasıl yapmaları gerekliliğini biliyorlardı.
Bana gerek yoktu, başımı eğdim sadece, boş gözlerle baktı bana o da sadece. Yeni bir güne ihtiyacı vardı, karanlıklardan sonra umut sabahlarında.
Taksi bir bankamatik önünde eğlendi biraz ve beni evime bıraktı, borcumu ödedim, rahatladım, karşılıklı olarak birbirimize teşekkür ederken.
Doğal olarak pencereden baktığında benim taksiyle geldiğimi gören annem merak etmişti;
“Sonra!” dedim, ılık bir duş dinlenmemi, makul ve mantıklı(4) bir şekilde düşünmemi ve annemin sorgulamasını başarıyla tamamlamamı bana müjdeleyecekti, “Emindim” diyemesem de mülâhazat hanesini boş bırakarak(2) “Belki” demeyi yeğledim, şimdilik…
İki, hatta üç handikap(3) görünmekteydi önümde ya da ufkumda gerçek anlamda Şebnem’i tanımadığım için.
Birincisi üç gün sonra Ramazan ayı başlayacaktı, onun öncesi ve sonrası nasıldı, annesi başında refakatçı kaldığına ve bu sürenin her ne kadar bir gün denmiş olsa da süresinin ne olacağı bilinmediğine göre ne, ne veya neler olabilirdi? Süre uzarsa ne olurdu, biter ve hemen evlerine dönerlerse ne olur, ne gerekirdi, ne yapmalıydım, neler yapabilirdim, hele ki ya annesini olmadık bir şekilde yitirirse…
Her konumda annemden bir şeyler ummak; “Başımın bağlanması konusundaki tereddütlerin yok olmaya yönelmesi” olurdu, hem de “Genç kızın yalnızlığına çare” gibi.
Ve ben koyunun can derdi ile kasabın mal kaygısı arasındaki farkı asla anlatamazdım anneme.
Herhangi bir durumda eğer Şebnem benim olursa, annem sittin sene(4), yani ölünceye kadar başında olacağından bedeni mutlaka iflâsa mahkûm olurdu, annemi biliyordum çünkü, doğma büyüme annemdi çünkü, babamı tez elden gereğine ulaştıran!
Şebnem annesi yaşarsa annesini bırakabilir miydi? Babası yokken ve o düşkünlüğüyle ve konumda asla! Nasıl dinlenir veya dinlenebilirdi ki? Hem işi neydi, gücü görevi nasıl neydi, aranıp-sorulduğunda izin konusunu nasıl hallederdi, işine son verilme riski?
“Sen biraz dinlen! Annenin başında ben durayım!” desem, erkek olarak kadınlar arasında ne işe yarardım ki? Düşünmem bile saçma ve olanaksızdı.
“Sen dinlen, anneme rica edeyim!” düşüncem yanlış mecralara yöneltirdi annemi, bir bakıma “Felâket geliyorum” demez, anne arzusu olarak şekillenir ve anında gelirdi.
Hatırladım; babam çok zaman annemin kendinden önce ölme ihtimaline karşı sık sık vızıldardı, duygu sömürüsü eşliğinde; “Sen ölürsen ben ne yaparım?” derdi, neyse ki annem ona haddinden fazla yardımcı olmuş ve öyle bir derdi olmamıştı babamın, Allah rahmet etsin!
Şebnem nasıl dinlenirdi, o bir günlük gözetim altında tutulma süresi uzadıkça uzamıştı, perişandı, annesinin başından ayrılmayı istemiyor, aklına bile getirmiyordu, ihtiyaçlarını getirmek ve evini havalandırmak için birkaç sefer daha yapmam gerekmişti.
Durum kulağına ulaşmaması nedeniyle söylemem gerekli ki, hiç de iç açıcı görünmüyordu bana göre, kanaatim olarak ve doktorların tavırlarından hissedebildiğim kadarıyla.
Gene de umut dünyası, insan umutsuz yaşayamazdı, hele ki bir genç kız geleceğe toz kondurmaksızın bir şeyleri bilmiyor, bilemiyor, hatta hissedemiyorsa.
Tanrı büyüklüğünü göstermek istemiş olsa gerekti, ya da yaşlı kadının kocasının yanına gitmemekte direnmesine nokta koymak, acele etmesi gerekliğini hissettirmiş olmalıydı. Çünkü kalbi bedeni gibi yorgundu ve ciğerleri bu son olayda iflâs etme moduna girmişti.
Normal ritimdeki ahenksizlik başındaki monitörden doktorlara işaret verince, alelacele yoğun bakıma götürülmüştü yaşlı kadın, kızının hazin bakışları önemsenmeksizin ve kızı yoğun bakım odasının kapısında dışarıda kalmıştı. İhtiyacı vardı Şebnem’in Erdem’e.
Yoğun bakım kapısında 3-4 saat kadar umutları tükenmeksizin bekleme çabasında kaldı ve o süre sonunda monitördeki sessizliğe, doktorların boşa koşuşturmalarına ve çabalarına karşı o ekrandaki düz çizgiye şahit oldu Şebnem.
Doktorların; “Başınız sağ olsun!” dilekleri sonrası yetimlikten sonra öksüzlüğü de sahiplenmiş oluyordu böylece yalnızlığı kabullenerek. Kendine yararı olmayan birkaç uzaktan yakın akrabasına haber verecek, alelusul başsağlığı dilekleri ve definden sonra dünyası olmayan bir varlık olarak bedenini çürütmeye başlayacaktı, eğer o olmasaydı yaşamında.
Evet, Erdem olmasa gerçekten yalnızlık, çekince ve korku ile kendi başına yaşamaya mecbur olacaktı yalnızlığı yaşayacağı evde. Mezardan dönüşte hiçbir şeyi umursamaksızın teselli niyetiyle kendine en yakın hissettiği Erdem’in koluna girmişti Şebnem, yakınlardaki bir mezar taşı kenarına yapılmış oturak şeklinde sekiye oturup, yanına çömelen Erdem’in omzuna başını koyup onun sözlerini dinlerken. Doğası gereği gözlerinden akanları önlemesi mümkün değildi.
Bir ara, dualarının arasında; “Korkuyorum!” demişti.
Yeri ve zamanı değildi, ama fırsat; gereken zamanda şekillenmeyi emretmişti sanki;
“Evlen benimle!” diye fısıldadım, soran bakışlara da cevap gibi ekleme gereğini hissettim;
“Başında durmak isterim, çünkü seni sevdiğimi hissediyorum. Ama “Komşular ne der?” baskısını yaşamamak için kâğıt üstünde. Ne zamanki duygularını tartarsın, kendini hazır hissedersin o zaman evlenirsin benimle…
Ha! Baktın ki olmuyor, inancınla gönlünün sahibini bulduğuna inandın, o zaman beraberliğimizin adını ağabey-kardeş olarak koyarız. Söz veriyorum, vereceğin kararlara uygun olarak imzalamamı isteyeceğin her belgeyi gözüm kapalı olarak imzalayacağım, hatta boş bir kâğıda imzamı atayım, üstünü istediğin zamanda istediğin gibi yaz, doldur…
Belki şu anda, şu hava ve atmosferde söylenecek söz değil, seversen, seveceğin ana kadar, seveceğin bir başkasıyla karşılaşırsan sonsuza kadar dokunmam sana. Şimdi azat ediyorum seni…
‘Yatman için kanepeyi hazırladım!’ dersen, koşarak gelirim, ömrümün sonuna kadar da o kanepeyi sahiplenmek isterim.”
Bir defin sonrası, bir mezarlık dönüşü, teselliye ihtiyacı olan bir genç kıza karşı bencilce neler zırvalıyordum ki?
“Kimseden çekinmiyorum, anneni ikna et, izin al, izin alman gereken nereler varsa oralardan da izin al, benimle kal!”
İzin aldım, yanına geldim, aynı kanepede otururken fısıldadı;
“En müşkül, en muhtaç olduğum anda, sana seslendim, kolundan medet umdum(*), sana sığındım, sevgimi başka nasıl gösterebilirdim ki sana, senden evvel? Şimdi uzat elini, zorunluluk hissederek değil, içinden gelerek, evime değil, evimize gittiğimizde söyle içinden geçen tüm sözleri. Çünkü yitirdiklerim yok, sadece sen varsın dünyamda, sığınacağım ve eğer iznin olursa biraz da zamana ihtiyacım var…”
Gereği düşünüldü, uygulandı ve bu kez önce yaşayan anneme, sonra onu da alarak babama ve Şebnem’in baba ve annesine ulaştık dualarımızla.
Allah bazı şeyleri, bilemeyeceğimiz nedenlerden dolayı uygun görmüyor olsa gerekti.
Akşam yemeğini yedik beraberce, benim odamı misafir odası olarak Şebnem için hazırlamıştı annem, benim kaderim başka şansım olmadığı için kanepe idi yine.
Bir ara saçlarımın parmaklarla tarandığını hissettim tıpkı çocukluğumdan koskoca adam olduğum bugünlere kadar ki gibi dualarla; annemdi.
Sabaha yakın saatlerde sanki gaipten bir ses önce “Allah!” sonra “Hayır!” dedi gibi geldi bana. Enteresan olan aynı sesi Şebnem’in de hissetmiş olmasıydı, kalkışından, heyecanla büyümüş gözlerinden anladığım kadarıyla.
Aramızda olmayan annemdi, odasına yöneldik, boştu, mutfağın ışığı açıktı, oraya yöneldik, koşarcasına.
Mutfak balkonunun ışığında Kur’an okumaya çalışırken, muhtemelen mutlu olacağına olan inancının, sevincinin ağırlığına dayanamamış olsa gerekti yüreği ve emanetini teslim etmişti Yaradan’ına, o sesin nereden nasıl ulaştığı meçhuldü.
Oysa nabzını yokladığımda bedeninin çoktan soğumuş olduğunu fark etmiştim, soğuktu.
Gene de ambulans ve doktor istedim, gözlerimdeki yaşlara engel olamaksızın, bu kez sığınağım diyene ben sığınmıştım, teselli umarak. Başımı kaldırıp öptü ve sessizce işaret ederek annemi kucaklamamı emretti, taşıdım, yatağına yatırdım, gereğini gerekenleri Şebnem yerine getirmeye çalıştı aklının erdiğince.
Öyle ki gardıroptan annemin kefen bohçasını bile bulup çıkarmıştı, akıllı olduğu kadar tecrübeliydi de…
Sonra gene yanıma geldi, sedirde mahzun oturuşuma ortak olarak:
“Kıyamam sana, ne olur üzülme!”
Ambulans geldi, doktor anemin nabzına, şah damarına ve göz kapağını kaldırarak gözlerinden birine baktı, doktorun tavrı özellikle ilâçlarına baktıktan sonra değişmedi ve bildiğimizi anons etti.
Ve morg yerine ambulansın cenazeyi gasılhaneye götürmesinin yararlı olacağını söyledi. Kefen bohçasını görmüş olsa gerek ki, herhangi başka bir öneri eklemeyi uygun görmedi galiba.
Hastanede annemin yıkanıp kefenlenmesine, tabuta yerleştirilmesine Şebnem nezaret etmişti. İkindi namazına camiye getirilecekti. Tüm bunları yerine getirmek yanında sükûneti, gayreti, beni teselli etme çabası muhteşemdi.
İnsanların, hele ki bizler gibi gençlerin bazı şeyleri tahmin etmesi zor değil, mümkünsüzdü. Babam vefat ettiğinde annem akıl etmiş babamın yanını kendi için ayırttırmıştı bedeli varsa bedelini ödeyerek. Bu nedenle definde sıkıntı çekmedik.
Şebnem hiç bırakmadı elimi, yitirme konusunda ne de olsa bana göre bilgi ve becerisi vardı, zamanında benim üstlenmeye çalıştığımı, şimdi o üstlenmişti.
Evimize yöneldik, yani kâğıt üstünde eşim olan Şebnem’in olan bizim evimize.
Birbirimizi seviyorduk, birbirimize muhtaç ve mecburduk. Zamanını bilemesek de gün gelecek, evlenecektik resmen…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Gurultu; Gur gur diye çıkan ses, guruldama sesi. Bağırsakta oluşan zararlı bakterilerin de zaman zaman yol açtığı bir durumdur. Her guruldama açlıktan dolayı olmaz. Çok hızlı yemek yemek, reflü-gastrit gibi mide rahatsızlıkları, gazlı içecekler tüketmek, uykusuzluk ve hatta bazen sinirlilik hali de mide guruldamasına sebep olabilir
(1) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.
(2) Gönül Ferman (Dinlememek) Dinlemez (Atasözü); Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Sevgiye yasak konması mümkün değildir. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi (gönlüne yasak ve engellemeler koyması, yasaklara, kurallara uyması) oldukça zordur, hatta mümkün değildir.
Lâ Havle (Çekmek, Okumak) Velâ Kuvvete İlla Billâhil Aliyyül Aziym; “Güç ve kuvvet Yüce Allah’tandır, büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir!” diye tefsir edilen Arapça bir söz. Tefsir edenlere göre; bu söz söylenirse 99 derde deva olurmuş, en basitinden hüzne ve kedere engel olurmuş. Bu sözü 100 kere söyleyen ise fakirlik yüzü görmezmiş.
Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.
Yüreğine Taş Basmak (Bağrına, Kalbine Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete, ayrılığa, hüzne, hicrana sesini çıkarmadan katlanmak.
(3) Handikap; Engel anlamındaki İngilizce “handicup” kelimesinden gelmekte olup aşılması güç engel, durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Maktu; kesin olarak belirlenmiş olan (değer). Kesilmiş olan, kesik.
Mutat (Mutad); Alışılmış, alışılan yol, tarz, şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.
Reflü; Midedekilerin ağızdan geri gelmesi biçiminde bir sindirim sistemi rahatsızlığı.
Salât; Namaz. Yardım, destek, zekât, eğitim kurumları açmak ve yaşatmak, vergi vermek vb.
(4) Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.
Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.
Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene, sonsuza kadar, mütemadiyen anlamındadır, ancak asıl anlamı; “60 sene” demektir.
Zifoslu Su; Yerden sıçrayan çok sulu çamur.
(5) Şeytan Görsün Yüzünü; “Onu hiç sevmiyorum ve görmek istemiyorum” anlamında bir söz.
(6) Eğer Allah seni bana yazmışsa, benden kaçışın yok! Lâkin kader seni benden almışsa, ağlamaya lüzum yok. Şems-i TEBRİZİ
(7) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer. (Ayrıca tıp dilinde; “cüce” anlamına geldiği gibi, çirkin bir kayabalığının adı olarak da kullanılmaktadır.)
(8) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” “Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”