Zor insanım! “İnsan ömrü çok kısa!” diyen birine rastlasam, hiçbir şeye bakmaksızın, engellemelere tahammül ederek, bir yumrukta duvara yapıştırasım gelir karşımdakini, cinsiyetine, yaşına-başına, boyuna-bosuna bakmadan.
Yalnızlık sadece Tanrıya mahsusmuş! Lâf! Yalnızlığın sebebi Tanrı, çünkü yaşamla ilgili tüm kozlar onun elinde, yalvarıp-yakarsan da, bağırıp-çığırsan da…
Zor insanım, belki de bunun için “Karımın Katili; benim!” diye itiraf edebilirim, Allah’ı suçlamaksızın, kusurlarımı teker teker saymaya gerek görmeksizin.
Çocuklar başlarını alıp biri Hanya’ya, diğeri Konya’ya uzaklaşmışlardı, deyim yerindeyse. Doğrusu o kadar da yakın değillerdi. Fizan(1) kadar uzak olmasalar da “He!” dediğinde ulaşacak kadar da yakın değillerdi, demek istediğim.
Karımla Edi-Büdü örneği(2) değilsek de, karınca kararınca(3) üleşiyorduk yaşamımızı. Ve gün 24 saat dualarımda; “Allah’ım beni sona bırakma! Kadın her yere sığıyor, kendine yetiyor, tahammüllü, her şeyi değilse de çok şeyi biliyor, çok şeyin üstesinden geliyor(4)!” diyordum. Ancak dualarımı askıda bırakmıştı Allah. O menhus(5) hastalıkla beni bir çırpıda cascavlak ortada bırakmıştı.
“Yaş yetmiş, iş bitmiş!” diye bir lâf vardı. Bu sözü aslında benim için; “Yaş altmış, iş bitmeliymiş!” diye şekillendirmek öylesine bir güzellik olurdu ki! Ama hayır! “Vermeyince mabut n’apsın Ersen Olay!” dercesine sapasağlam ayaktaydım.
Yok, öyle “İnsan kendini öldürüp, yani intihar edince doğrudan doğruya ebedi kalacağı cehenneme gider!(6)” diye bir çekincem yoktu. Doğrusu; böylesine pis bir hayatı sürdürerek, tüketerek ve pisletip kirleterek yaşam denen halta devam etmektense cehennemde “Paşa paşa ikamet etmek!” daha doğru olurdu gibime geliyordu.
Engelleyen neydi, peki? Korku? Endişe? Eylemde başarısız olma? Eziyet çekme olasılığı? “Ya?” diye iki harfe sığacak kadar şüphe? Alternatifsiz!...
…
Çarpıldım birden, kalabalık içinde o yüz bana gülümsediğinde (sanki). Gözlerim bırakmıştı kendilerini, ağzım olmuşlardı sanki bir arada tek olarak. Ağzım tavana vurmuştu tek göz şeklinde. Sağa kaykılan burnum feleğini şaşırmış(4), sol tarafımı iki kulağımı alkışlama modunda yapıştırmak için boş bırakmıştı.
Tam Picasso(7)’ya model olacak durumdaydım, sanırım yaşasaydı, iyi para kazanırdı, benim şu anki resmimi yapsaydı. Sonuçtan adım gibi eminim!
Omzu kalabalık görünümlü bir subay, yanında anne-babası olduklarına kalıbımı basacağım iddia edeceğim kişiler ve o. Üniversiteye kayıt için kurda-kuşa kaptırmamak ve elbisesinin yaratacağı avantajlardan yararlanmak amacıyla, dedesi olamaz, ama amca-dayı mevcuduyla “all together(8)” kapsamında gelmişlerdi, bulunduğum yere.
İngilizcesi kuvvetli bir üniversite taslağı olarak ben daha önce kaydımı yaptırmıştım ve böylesine bir şansa veya tesadüfe inanmayı düşünerek Allah’ıma şükran duaları ediyordum. Doğal olarak Allah’ım her lisandan anlıyor olsa da, onun değil, benim hata yapabileceğim düşüncesiyle dualarımı İngilizce değil Türkçe yapıyordum!
“Allah’ım, onu bana nasip et!”
“Akım, Hakkım!” derken, düşünüp dua ederken, muhtemelen aç horozun kendini darı ambarında düşlemesi sonrasında yitirmiştim ufkumdan o aileyi. O kadar uzun mu sürmüştü dalgınlığım, “O yoksa yaşayamam!” modunda?
İnsan tüm hayatında yalnız ve bir kere severdi, ben bu hakkımı kullanmaya başlamıştım ki, bilmeden, etmeden, hatta görmeden bile! İşte bu yalan, hem kendime bile dürüst olmadığım. Öylesine kazınmıştı ki beynime, ölsem bile o düzgün şair gibi sadece güzelliğini değil, tümünü anlatırdım kabirde sadece böceklere(9) değil, gelen kabir meleklerine(10), tüm mevtalara ayrı ayrı, hem teker teker…
Küskün döndüm kaydımın olduğu öğrenci yurduna. Sağıma-soluma selâm verdim mi, hatırımda değil, ama daha başlangıçta ekmekten-sudan kesilmiştim. Ne kadar zamandır aç-susuz olduğumun farkında olmaksızın, üstümle-başımla uyuyakalmışım, yatağımın üstünde.
Hayırsever biri yokmuş galiba çevremde, ertesi günün sabah ezanında uyandığımda tahta gibiydim, daha doğrusu mantıksal yapıma göre kereste bile olamayan odun, tomruk gibiydim, kollarımı gererek açtığımda.
“Katır-kutur” gibi sesler duymam odunluğumun eseri olarak tasdik idi ve ben bu durumda; “Dünyanın en güzel meleğine” kendimi yakıştırma gayretindeydim. Pöh!...
Olamazdı, hayal değil, gerçekti. Kendimi cimcikledim, evet, doğruydu, gecikmemeliydim, hemen karşısına geçtim;
“Çok güzelsin! Seni sevenlerin tümünün sevgilerinin toplamı kadar seveceğim seni, okulun bitiminde benimle evlenir misin?”
Bayram değil, seyran değil, dağdan inmiş bir hanzo(5) gibi, ne dediğinin farkında olmayan bir aptaldım, üstelik hiçbir şey bilmeden, anlamadan, sormadan, etmeden, şaşkınca bakan gözlerini umursamaksızın.
“Pardon?”
“Şey! Çok ani oldu, doğal olarak şaşırmanız normal! Sizi gördüm, şimdilik hiçbir şey değilim, ama okul bitince beraber olalım istedim!”
“Pardon kardeşim! Siz manyak(5) mısınız, deli, sapık, ya da benzeri…”
“Siz ne isterseniz ben o, olurum, adım Ersen Olay, sizin ki?”
“Türkçe biliyorsunuz, değil mi? Ben; ‘Git başımdan!’ diyorum, sizin ne dediğiniz belli değil, ya da ben anlamakta zorluk çekiyorum!”
“Tamam, anladım. Sinirlisiniz, konuşmak istemiyorsunuz, saygı duymam gerek! Şimdilik buyurun, ama bitmedi. Gene karşınıza çıkacağım, kazanacağım sizi!”
“Allah razı olsun! Ben de defolmanıza izin veriyorum!”
İçinden geçirdiklerini bilmem mümkün değildi tabii. Şöyle olabilir miydi (meselâ);
“Sapık şaşkın! Avucunu yala! Beni kazanacakmış! Sen kim, ben kim? Daha ilk kez karşılaştığın bir kıza; dört yıl sonra geçerliliği olacak şekilde evlenme teklif etmek de ne demekmiş? Var mı dünyada bir başka örneği? Vs. Vs. “
Uydurabildiğim, aklımdan geçebilenler şimdilik bu kadar. Daha önce hiç böyle ve böylesine çarpılmamıştım ki! İlkti ve son olacağından da adım gibi emindim, adını bile bilmediğim ondan başkasını gözlerim göremezdi asla…
Sınıfa girdiğimde gözüme giren o idi, yanı boştu, hemen yanına oturdum;
“Bu; Allah’ın takdiri güzel kız. Aynı okul, aynı bölüm, aynı sıra…”
“Üf!” dedikten sonra arka sıralardaki genç kızın yanına oturdu ve diğer tarafına da çantasını yerleştirdi usulünce.
Demokrasilerde çare tükenir, oysa Ersen’de tükenir miydi? Ders başladı bitti, usulünce. Yanındaki kız mola için ayağa kalkınca ben de cesaretle çantayla birlikte onu duvar tarafına itekledim;
“Öğrenci Yurdunda mı…” diye sormama fırsat bırakmaksızın, öyle bir “Of!” dedi ki, iç çekişi; “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır(11)!” şeklinde sendelemeydi sanki.
“Tamam anladım, ‘Öğrenci yurdunda kalıyorum!’ demek istedin! O yurdu biliyorum zaten. Peki, birinci katta mı, ikinci katta mı?
“Of ki öf!”
Kur’an’daki; “Anaya babaya ‘öf!’ bile demeyin! (12)” der gibi hiddetli çıkmıştı sesi.
Cesaretli mücadeleye devam etmek kararındaydım.
“Ha! Anladım, odan en üst katta! Peki, son bir soru; caddeye çıkıp pencerelere baksam, sen de beni görmek istesen, sağdan-soldan kaçıncı pencereye bakayım, pencereyi açıp bana selâm göndermek istemez misin?”
“Yeter kardeşim! Seninle ilgilenmiyorum! Senden etkilenmedim! Tipim de değilsin! Üstelik bu şekildeki hareketlerinle derse ilgimi azaltıp konsantrasyonumu ve moralimi bozuyorsun. Ben ne yaptım ki sana, beni böyle devamlı olarak taciz ediyorsun(4)?”
“Taciz mi? Gerçekten mi?”
“Başka ne ad verilir sence?”
“Özür dilerim, aklımdan bile geçmemişti. Sadece etkilenmemin sonucu, kendimi size kabul ettirebilmekti, amacım. Seni böylesine kırıp üzeceğim, moralini, konsantrasyonunu bozacağımı düşünmemiştim. Kayboluyorum, yani defoluyorum rahat ol!”
“Yol göründü, kantine giderim(13)” türküsü eşlik etti bana…
“Oturabilir miyim?”
“Tapulu yerim değil, tabii ki!”
Bir ayıp ki edepsizlikten öte idi, soran genç kıza karşı tavrım. Kolundan tutup yanıma oturttum.
“Özür dilerim, affedersin kardeşim!”
“Sevdiğinden gereken ilgiyi mi göremedin, yoksa fırça mı yedin(4)?”
“İkisi de…”
“Dert etme, ‘Kalp kalbe karşıysa(14)’ geçer…”
“Tecrübe mi konuşuyor?”
“Evet, liseden kalan kırık bir kalp?
“Keşke kalbim boş olsaydı da…”
“Sakın ha! Verdiysen geri alma!”
“İyi bir kardeşsin, tanıdığıma sevindim, ben Ersen Olay!”
“Ben Arzu, senin dediğin gibi olacağım!”
“Senin için dua edeceğim…”
Hoca sınıfa girdi, cevabını alamadım…
“Yalaka erkek milleti, biri olmadı, hop öteki…”
“Kıskandın mı yoksa?”
“Ben neyim ki, hem neyini kıskanayım dört yıl vade veren bir insanın?”
“Onun sonu; ‘Ömür boyu değil, sonsuza kadar!’ demek olacaktı, dinlemedin. Hatta ‘Seni seviyorum!’ dememe izin verecek kadar bile bir süre tanımadın bana. Hepsi bir yana ismini saklaman yetmiyormuş gibi iğrenç bir mahlûkmuşum gibi uzaklaşman doğru muydu? Evet, dağdan inmiş bir sığır çobanı, hatta belki mağara adamı, güzel sözler demesini bilmeyen biri olabilirim, ama kalbime hükmetmek elimde değil ki!”
“Bak sen şu genç adama, dağdan geldim diyor, ama neler de biliyormuş!”
“Ateşin yaktığını bilmek için ille de avuçlaman gerekmez ki güzel bayan! Ben içimdeki ateşi koydum orta yere. İster seni ısıtmasını hatta yakmasını bekle, ister uzaklaş, senin kararın. İnanıyorum ki, bugün değilse de o ateşin seni ısıtmasını mutlaka kabulleneceksin…”
“Sırayı şaşırdın galiba? Önce evlenme teklif edilmez, ilân-ı aşk edilirdi, sen önce ‘Evlenelim!’ dedin, şimdi de ilân-ı aşk ediyorsun!”
“Üstelik ismini hâlâ saklayan birine. Önemli olan hissettiğini yaşamaya çalışmak ve buna karşındakini alıştırmak. Eğer içimizde aynı dilek ve arzuyu yaşıyorsak önceliğin, şekilciliğin önemi var mı? Elimi uzattığımda tutarsan nabzımızın aynı ritimde attığını hissediyorsan bu aşk demektir. Yoksa hiçbir güç o duygu ve ritmi sağlamaz, sağlayamaz. Şimdi çok erken, hissediyorum, ama sana elimi uzatacağım ve tutmanı bekleyeceğim, ama mutlaka…”
“Çok mu kitap okuyorsun? Çok mu hayale dalıyorsun? Yanındakine de edebi bir şekilde anlattın mı ayrıca böyle?”
“Arzu iyi ve fakat liseden hüzünlü gelmiş bir genç kız! Keşke o oğlanı bulup kendisine destek olabilsem. Ve keşke sen onun yaşadığının onda, yüzde, binde birini benim için yaşasan, yaşayabilsen!”
Sıkboğaz etmek(4) bana yakışmazdı. Denizler bile dalgalanmadan durulmazdı.(15) O halde kürekleri asude çekmeli(16), yaşamda olacakları bazen de kendi seyrine bırakmalıydı. Filozofun dediği gibi hiçbir şey var iken yok olmaz, yok iken de var olmazdı(17).
O halde karşındakinin içinde olmayan bir şey için de peşinden koşmanın, sürüklenmenin, sürünüp yalvarıp yakarmanın, anlamı olmayan sevgisini kazanmak için çaba göstermenin nedeni ne olabilirdi ki?
Kendime küstüm, sınıfın en son sırasına yerleştim sabahtan, bir pet şişe su, iki poşet kraker son derse kadar gurk tavuk gibi(18) yerimden kıpırdamaksızın.
Bir-iki arkadaş selâm verdi, Arzu hal-hatır sordu. Sevdiğim kız ne oralı, ne buralı oldu yakından-uzaktan. Sadece; “Ayten!” denildiğini duydum, yanına geldim.
“İsmini sakladın, ama öğrendim. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Ayten’inin(19) saklılığında yaşayacağım, senin için belli bir mekânda elim hep sana uzanmak üzere olacak. Bana acıdığında değil, bir şeyler hissettiğinde, öldüğümde değil, yaşarken elimi tutmanı bekleyeceğim…”
“Duygu sömürüsü yaparak(4) büyük beklentiler içindesin. Ya benim de Arzu gibi unutamadığım biri varsa…”
“İşte şimdi gerçekten ölmeye yaklaştım. Sensizliği aklımın ucundan bile geçirmem mümkün değil, ama kalbini benden önce biri sahiplenmişse sana saygı duymam gerek.
Ve lütfen tüm saçmalıklarımı, sana yöneliş çabalarımı unut, benim için benim değil, senin mutlu olman önemli. Ömür boyu, dualarım senin için olacak devamlı ve Allahaısmarladık sevgili Ayten!”
Ömrümüz birlikte geçsin(20) (ömrümüzün sadece baharı değil, tümü anlamında) umuduyla dört yıl önce yaşama geçirmek istediğim bir hayalde karşılıksız, umarsız ve umutsuz kalmak yıpratmış ve ölümü adımlamak gereğini hissettirmişti bana. Ama nasıl’ını bilmediğim…
Yarın ve daha sonraki yarınlar olmamalıydı benim için. Okulu bıraktım, okula gitmedim, yurttan çıkıp ayrılmadım ama. Kraker ve pet şişe suyu yakındaki büfeden alıyordum. Kukumav kuşu(18), gamlı baykuş(18) gibi yatağa uzanış, düşünüş, uyuma çabası, çaresizlik ve tükenmek üzere olan yaşamama arzusu.
Sonuma nasıl ulaşmam gerekliliği meşgul ediyordu zihnimi ve bilinçsiz bir çaba içinde görüyordum kendimi.
İnsanların, diğer insanların yaşamları ile vicdani(5) bir sorumluluk yüklendiklerini aklımdan geçirmemiş olsam gerekti…
Arzu ve Ayten isminde iki genç kızın beni soruşturduklarını söyledi yurt görevlisi. Kendimi saklamama gerek yoktu. Saç-sakal karışık, yaka-bağır açık, cılız-kikirik bir adam olarak indim misafir bölümüne. Acınacak ve acındıracak halde olduğumun farkındaydım.
Arzu’dan önce çığırdı(4) Ayten;
”Ne oldu sana böyle?”
“Acıma, demiştim, unuttun mu?”
“Acınacak haldesin, bu bir duygu sömürüsü biçimi, benim için değil. Seven insanın tavrı, hareketi değil bu. Kazanmak için çaba göstermek yerine yok olmayı yeğlemek! Yakışıyor mu sana? Üstelik Arzu’nun umutlarını da yok etmişsin. Liseden arkadaşını bulmaya çalışacakmışsın, hani! Şimdi kalk! Kendine gel! Ersen ol, hemen!..
Dört yıl sonrasını değil, bugünü yaşamaya başla! Elini uzattığında elinin boşluğu dövmeyeceğini um! Yaşamak istiyorsan, yaşatmak mecburiyetini de hisset! Daha başka ne dememi istiyorsun ki?”
“Sevmiyorsun bile, ‘Muş!’ gibi yap hiç olmazsa!”
“Yapamam, çünkü yokluğunda sana ihtiyacım olduğunu, arkadaşım olduğu yalanından sıyrılmam gerektiğini anladım. Yaşamda beni seveni, benim için kendini harap edeni(4), benim de sevdiğimi anlamam gerekiyormuş. Seni seviyorum ben de, genç adam ve dört yıl sonraki evlenme teklifini de ‘Evet!’ diyerek kabul ediyorum. Şahidimiz Arzu ve belki çabanla kavuşturacağını umduğum liseden arkadaşı…”
“Unutamadığım var, şeklinde tepkinle beni kendinden uzaklaştırmakta başarılı olmuştun. Karşılıksız olduğuna inandığım sevgimle sana olan saygım senin dünyandan uzaklaşmamın ve yaşamdan da çekilmemin gereği idi. İyi ki başaramadım…
Şimdi ise bana ömrümü bağışladın. Özlemim kucaklamak…”
İnsanın umut etmesi, ayrıca umutlarını sınırlı tutması, hayallerine ulaşmasını sağlıyordu, bazen kestirmeden giderek, bazen de benim gibi (hatta bizim gibi demem gerek) kendi yarattığımız engelleri, barikatları aşmam(/ız) gerekiyordu.
Önceliği Arzu ve liseden arkadaşı adını öğrendiğim Arda’ya vermem gerek.
Arda lise mezunu bir çulsuzdu, bir evin tek oğlanı, yaşlı babasını emekli ederek, onun yaptığı işi yapma mecburiyetinde kalan, sırtı şu veya bu şekilde asla sıvazlanamamış(4) ve iş bulamamış olan.
Ufak bir ayakkabı tamirci dükkânında, bıçak bileme, bisiklet tamiri, kışlık-yazlık oto lâstiği değiştirme işlerine sahipti. Haddini(4), avamdan olduğunu bilerek Arzu’yu zamanında azat etmişti, kendi düşüncesine göre hak etmediğine bilip inanarak.
Dilimin döndüğünce, ukalâ bir âşık ve aşk bilgisi olan biri gibi aşkı anlatmakta bir hayli zorlanmıştım, ama benden ziyade Arzu ağzından girip, burnundan çıkmasına gerek kalmaksızın ayaklarının altında sürüklenecek şekilde kul-köle etmişti onu, bir çırpıda değil de, birkaç saniye içinde…
Yok öyle; “Mezun olayım da…” gibi bir yaşam şekli benimseyerek değil, hemen tarzında. Çünkü Arda, yoğun bir çalışma düzeninden, yoğun bir dinlenme düzenine geçen babasını, neredeyse emekliliğini takip eden günlerin ertelerinde hemen, onun ardından da onun yokluğuna dayanamayan annesini yitirmişti birkaç ay içinde ve evinin bir kadın eline ihtiyacı vardı.
Arzu, Arda’nın ve evinin kadını olmuştu, ama bırakmadı üniversiteyi, destekledik, mezun oldu. Kopmaz bir bağla birbirimize bağlı olduğumuzdan Arzu’nun mezuniyetinden sonra deyim yerindeyse çoluk-çocuğa karıştılar. Arda aşağılamadı kendini, karısı öğretmen diyerek…
Bize gelince…
Öncesinde komutan dayının gözüne giremedim. Bir ara olay neredeyse “Nuh ve Peygamber(20)” olayına dönmek üzereyken Ayten’in dürtüklemesiyle “En büyük Cim Bom!” ve tavla partilerinde birkaç kez çeşitli nedenlerle şansla(!) yeniliverince sulh olduk Dayı Beyle.
Dayı Bey de yıllarca süren çocuksuz bir beraberlikten sonra eşini aniden yitirince kız kardeşinin yanına sığınmak zorunda kalmıştı. Kız kardeşi Ayten’in annesi idi.
Dayı bey evini terk etmemişti, arada bir muhtemelen hatıralarını yaşamak için dayalı-döşeli olmasına karşın “bomboş” olan evine gidip-geliyordu.
Ve inanılması güç gibi görünse de yaşamdan beklediği bir şey olmadığı düşüncesiyle dayı-yeğen farklı bir günde anlaşmışlar, dayı; evini yeğenine satmıştı, para-pul söz konusu olmaksızın. Her nedense kurallar öyle emretmiş olsa gerekti.
Biz, bizsiz olmaya dayanamıyorduk, ama okumamız, üniversiteyi bitirmemiz gerekliydi, sözlerimizle imzaladığımız mukaveleye göre. Tedbir olarak ben sınıfın en sağının en arkasında, Ayten sınıfın en solunun en önünde oturuyorduk ve ancak teneffüslerde, öğleleri ve onu öğrenci yurduna bırakıncaya kadar eli elimde oluyordu.
Dayanamıyorduk, beraberdik, okulun biteceği yoktu, dayımız yetişti imdadımıza.
“Bir kâğıt parçası mı gerekli? Alın benim evimden istediklerinizi, size bir ev tutalım. Aklı başında insanlarsınız, birbirinize özlemle bakarak okulu bitireceğiniz aklımdan geçmiyor. Evlenin, birbirinize destek olarak derslerinize çalışın, aklınız birbirinizde olmasın, akıllarınızı el ele vererek kullanın ve mezun olun!” dedi.
Öğrenci yurtlarımızdan ayrılıp Paşa Dayımızın kiraladığı eve taşındık biz bize. Dayımız, anne babalarımız geldi, ziyaretlerimize sık sık.
Okulumuzu bitirdik. Devletimizin bize ihtiyacı yoktu, bizim öğretmenlik yapmamızı, hizmetimizi istemedi. Biz de Paşa Dayımızın evinde kalarak bir dershanede öğretmenlik yapmaya başladık.
Sırasıyla önce Paşa Dayımızı yitirdik, bebelerimiz oldu, babalarımızı, annelerimizi yitirdik doğanın yasalarına uygun olarak, yaşam devam ederken. Daha doğrusu devam edemezken…
Sakınılan göze çöp batacağını bilmeksizin, sanki kurallara uygun rutin(5) bir ömrü tüketiyormuşuz gibi.
Şair gibi; “bundan böyle” değil; “Aşkın adının hep ‘Ayten’ olduğunu düşünüyordum!..”
Bebeler evlendiler, dışarılara gittiler.
Ayten’le tam yaşamaya başlayacaktık ki, o menhus hastalık kısa bir süre içinde aldı, kopardı onu benden ve yalnızlık sadece Allah’a mahsusmuş(21)!
Pöh! Bugünleri niye yaşıyorduysam?
İnsanın öyle bir anı oluyordu ki Allah’a isyan etmekten çekiniyor, veren olduğuna göre, alanın, almaya hakkı olanın da o olması gerekliliğiyle tam bir teslimiyetle kaderine boyun eğmek mecburiyetinde hissediyordu kendini. Mutluluğa şükrederken işkenceye, ya da kötü talihe lânet okumaya kalkışmak, isyan etmeyi düşünmek hak olabilir miydi?
Ve şüphe içinde olduğum konu; ben ne zaman hak edecektim ölümü? Elim-ayağım tutuyor, kendime yetiyordum, bugün- bugünlerde, peki yarın ve dahi diğer yarınlarda?
Genç değildim, ama ben karımı değil, karım beni öylesine sevip bakıp ilgilenmiş, ayakta tutmuştu ki, bu yaşta bile kendim kendime bakabiliyordum; “Şimdilik” şeklinde bir kısıtlamayı kendim için gerekli görmeksizin.
Sadece ufak bir parantez; yol, yolculuk, yorgunluk demeksizin, iki arada bir derede, gündüz-gece, uzun-kısa demeksizin hayırlı evlât olan kızımın ve oğlumun ve de eşlerinin, ayrıyeten torunlarımın gayretleriyle mutlu oluyordum, yalnızlığımın tedavisinde.
Bir müzikalde, amaç farklı gibi görünse de sanatkâr; “Tanrım! Tek başına koyma kullarını(23)!” diyordu. Ama işte tek başınaydım ve nedense bugünün akşamına hazırlıklı olmak, uzun zamandır üleşmediğim kadehlerle, şişelerle kenarlarda birlikte olmayı(24) geçirdim aklımdan, sonuçta mundar(5) olarak göçme ihtimalim olsa da.
Giyindim, etraftan utandığım için Pazar arabamı alarak markete yöneldim.
Aldıklarım az değildi, çok da sayılmazdı, kasaya yönelmek üzereyken, indirim yapılmış malların olduğu reyon ve tablanın kenarında bir görevli paspas yapmaya çalışıyordu, kenarından ancak geçebilirdim, belki de “Pardon!” diye ikaz ederek.
Market arabasını oldukça haşmetli bir biçimde doldurmuş Ayten’le karşılaştım, ona yol vermek için “Buyurun!” şeklinde işaret ettim.
Her ne kadar; “İnsanlar çift yaratılırlarmış!” cümlesinin anlamı eş şeklinde yorumlansa da, insan insana benzer dense de, belki de dimağımda(5), beynimde, düşüncelerimde hep Ayten’le, Ayten’i yaşıyor olsam da, karşımdaki bayana hükmedecek gibi bakmaktan kendimi alamamıştım.
Üstelik bir bakıma beni sollayarak yanımdan gülümseyerek geçen bayanın; “Birine benzettiniz galiba?” şeklinde sorgulaması aklımın başıma gelmesi için yeterli olmamıştı.
Ve de nasıl cevap vermem gerektiğini değil, nasıl bir cevap verdiğimi de hatırlamıyordum.
Uzunca bir süre market içinde yalı kazığı(3) gibi durup düşünceyle daldığımı, sonra ihtiyacım olmadığı halde yeniden turlar atıp örneğin köpek maması, plâstik tabak, diş fırçası gibi şeyleri arabaya yüklediğimin de farkında değildim.
Dışarı çıktığımda, kanepe, ya da bank her neyse onun orada yalnız başına oturduğunu gördüm. Market arabası yoktu, arabaya doldurduklarımı almaktan vazgeçmiş olsam gerekti.
Yanına oturmamı ister bir şekilde bankın boş yerini tokatladı biri, hafifçe.
“Bana eziyet etmekten hoşlanıyormuşsun gibi bir his var içimden geçen?”
“Neden öyle davranayım ki?”
“Birkaç yıl önce aniden beni bırakmış olmanın eserini canlandırmak için…”
“Kim? Ben mi?”
“Tabii ya, sensin Ayten!”
Ayten sihirli bir kelime olsa gerekti, kanepe bomboştu, kaybolmuştu, ya da hiç olmamıştı, kendim yaratmış olmalıydım. Aksi takdirde bir elimle market arabasını tutarken, diğer elimle işaretlerle kanepeye bir şeyler anlatmaya çalışmamı hayretle görenlerin neden güldüklerini anlayamazdım ki!
Market arabasındakileri Pazar arabasına istifledim ve gördüm ki, “Teselli ilâcı” dediğim şişeyi almayı unutmuştum.
“Vardır bir hayır!” deyip markete yönelmektense eve yöneldim.
Pazar arabasındakileri çıkartıp yerlerine yerleştirmek geçmedi içimden. Sadece ceketimi çıkartıp ayaklarımı kanepeye uzattığımda kapının usulca ya da duyacağım kadar bir şekilde tıklatıldığını hissedip kapıyı açtım.
Karşımda gene o vardı, bu kez heyecanlıydı.
“Aslında düşünceme göre kapıyı çalmaksızın ‘Hop!’ diye yanında olabilirdim, ama böylesi daha iyi oldu galiba?”
Yorgundum, hem de çok yorgun, kelimeleri zapt edemedim, zapt etmek de içimden geçmedi.
“Çok özledim seni, yalnızlık, sensizlik bana göre değilmiş…”
Gerçekten çok özlemiştim, yalnızlığımın, yokluğumun farkına şimdi varmış gibiydim.
“Gel yatağımıza gidelim, soyunup dökünmene gerek yok, uzan şöyle rahatça ve de, de bana ben kimim?”
O kadar özlemiştim ki, hemen yanına uzandım, sonum olacağını bile bile, ismini soludum tek nefeste;
“Ayten!”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Ayten Bereli (Başlangıçta sadece; Bere idi), Ersen Olay (Başlangıçta; Ayol idi), Arzu ve Arda (sanırım; karık-koca idiler, görüp de tanışmadığım).
(1) Fizan (Arapçası; Fezzan), 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda en çok korkulan bir sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan ülkede eski Trablusgarp.
(2) Edi-Büdü (Türkçe Uyarlaması); Aslı; Ernie ve Bert adlı, biri zayıf uzun boylu, diğeri şişman kısa boylu iki pelüş kukla karakteri olup hayal ürünleri sergilemektedirler.
(3) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.
(4) Çığırmak; Çağırmak, seslenmek. Avaz avaz türkü, şarkı söylemek.
Duygu Sömürüsü Yapmak; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışları koz olarak sergilemek. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği yapmak.
Feleğini Şaşırmak; Başına gelen bir zarar, ya da kötü bir iş sonucu şaşkınlığa uğramak ve şaşkınlıktan dolayı hiçbir iş yapamaz olmak.
Fırça Yemek (Atılmak); Azarlanmak, paylanmak, horlanmak, aşağılanmak, sitem edilmek, hakaret edilmek.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği.
Harap Etmek, Yıkıp bozmak, zarar vermek, kırıp dökmek, tahribat yaratmak.
Sıkboğaz Etmek; Bir şeyi yaptırmak için birini zorlamak, baskı altına almak.
Sırtını Sıvazlamak; Bir şeyin (sırtının) üstünün yavaş yavaş, hafifçe el gezdirilmek suretiyle bir bakıma okşamak.
Taciz Etmek; Tedirgin etmek, rahatsız etmek. Huzursuz kılmak. Sıkıntı vermek. Canını sıkmak.
Üstesinden Gelmek; Üzerine aldığı işi başarmak, istenildiği gibi yapmak. Bitirmek, kotarmak.
(5) Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
Manyak; “Aptal, çılgın, deli, dengesiz” anlamlarında bir seslenme sözü. Gülünç garip, şaşırtıcı davranışları olan kimse.
Menhus; Kötü, uğursuz.
Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
Vicdani; Vicdanla ilgili olan, vicdana dayanan.
(6) Ölme, öldürme ve intihar ile ilgili ayetlerin bir kısmı; Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı? Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası. Kur’an, Yunus Suresi, 56. Ayet; ”O hem can veren, hem can alandır. Ve hepiniz ona döndürülüp götürüleceksiniz.”
(7) Pablo PICASSO (Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno Marie de los Remedios Cipriano de la Santisima Trinidad Ruiz y PİCASSO); (1881-1973) İspanyol ressam ve heykeltıraş. Kübizm akımının temelini atan en iyi bilinen bir isim. Babası da ressam ve resim öğretmeniymiş.
(8) All together (İngilizce); Hep beraber, hep birlikte.
(9) Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber / ... / Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini... Cahit Sıtkı TARANCI, “DESEM Kİ”
(10) Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu (Kabir) Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.
(11) Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır; Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık ifade eden, özellikle askerlerin söylediği, askerler için söylenilen bir Kayseri Türküsü.
(12) Kur’an, İsra Suresi, 23. Ayet; “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “Öf!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”
(13) Yol göründü, gurbet ele giderim… Bir Ankara türküsü.
(14) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(15) Ölürsem yazıktır sana kanmadan… şeklinde başlayan “DİYORLAR” isimli Orhan Seyfi ORHON’a at şiirin Sezen AKSU tarafından yapılmış şarkısı. Nakarat bölümü; “Diyorlar kül olmaz ateş yanmadan / Denizler durulmaz dalgalanmadan” şeklindedir.
(16) Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın (heste yerine “asude” denmesi yazanın hatasıdır) Güftesi; Yahya Kemal BEYATLI’ya, Bestesi; Münir Nurettin SELÇUK’a ait Uşşak Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(17) Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu; “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” Genel Kimyanın en önemli özüdür.
(18) Gurk Tavuk Gibi; Tavuğun civciv çıkarması için yumurtaları üzerine oturup, sadece ihtiyaçları için hava alması gibi bu tipteki insanın da hareketsiz, becerisiz, mesnetsiz, kıpırdamaksızın yerinde olduğu gibi durması. Veyahut da bir kadının sadece doğurganlığı nedeniyle evlenmesinin şart olduğu gibi bir anlamda şaşırtıcı bir söz.
Gamlı Baykuş; Çok kimsenin korku veren, uğursuz olduğunu belirttiği kuş. Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi. Bir şeyler düşünüp kimseyle paylaşmayanlara kasvet taşıdığı düşünüldüğü için deyim kendiliğinden oluşmuş olup, “Gamlı baykuş gibi tünemek” şeklinde bir diğer şekli de vardır.
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, yeterince sabırlı, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlık vurgulanmıştır).
(19) Ümit Yaşar OĞUZCAN, “MİLYON KERE AYTEN” isimli şiirinde “Ben bir Ayten’dir tutturmuşum / Oh ne iyi / Ayten’li içkiler içiyorum… / Ayten üzerine söylemek istediklerini defalarca tekrarladıktan sonra; “Bundan böyle dünyada / Aşkın adı Ayten olsun.” demektedir. Ek bir bilgi; Amerika'da Florida'dan California'ya giden ve Houston'dan geçen yolun adı; “Interstate Road 10” imiş ve bu yola kısaca 1-10 adı veriliyormuş. İngilizce olarak söylememiz gerekirse “Ay-ten” okunur gibi. Yani; “Ayten’e sadece biz değil, Amerikalılar da sahipler!” diyebiliriz.
(20) Ömrümüzün baharı birlikte geçsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup Aşkefza Makamındadır.
(21) Nuh Deyip, Peygamber Dememek; Katı düşünceli, dediğim dedikçi, dünyaya tek pencereden bakan, düşüncelerini değiştirmeyen, inatçı, katı düşüncelere sahip olmak, bu düşüncelerinde ısrarcı olmak, işleri çözemez ve daha karmaşık hale getirmek, sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.
(22) Yalnızlık Allaha Mahsustur, Sadece Allah tektir, insanlar tek başına yalnız yaşayamaz anlamında insanların evrende tek başına yaşayamayacaklarını, bir başkasına mutlaka ihtiyaç duyacağını, tek olmanın sadece Allah’a ait olduğunu anlatan bir atasözüdür.
(23) Tanrım tek başına koyma kulların; Sözlerini Sevgi SANLI’nın, müziğini Atilla ÖZDEMİROĞLU’nun yaptığı ve Ayten GÖKÇER’in seslendirdiği (Ayrıca birkaç sanatkâr tarafından da seslendirilmiştir) “Yalnız Kullar” isimli müzik.
(23) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde, kadehlerde, şişelerde” diye başlayan dizeler vardır.