Evlenecektik! Cicibaba adayım, yani eşim olacak olanın babası, kısacası varlıklı kayınpeder adayımdı…

Konu; eşim olacak olanın ablası olan Firdevs Ablanın ispiyonlarına(1), engellemelerine rağmen gerçeğe ulaşma eğilimi gösterince, adreslerinin hemen yakınında inşa edilen siteden iki daire almıştı, Fikret Cicibaba.

Kısmen elde avuçta olanlarla peşinat verip, kısmen de kredi çekip bu borcu da kendi adına yüklenerek.

Doğal olarak bu dairelerden biri eş adayımın ablası olan her konuda bilgili, dişlerini sadece bana göstermekte(2) uzman, evliliğimiz ile ilgili tüm konularda oldukça etkili, tepkili, resmen olmasa da gizli-saklı, hiddetli-şiddetli, bilgili(!) söz sahibiydi.

Maalesef ki maalesef evdeki yaşamla ilgili tüm kararlar bu yaşına kadar evlenememiş Firdevs Ablaya ait idi. Ağzımdan “Evde Kalmış(3)” sözünü çıkartmamak için oldukça özenli davrandığım mutlaka bilinmeli, muhtemelen fark edilmiştir de...

Ablamız Firdevs gücünün yetemediği tüm engellemelere karşın büyük bir fedakârlık yapmış, babasının alabildiği sitedeki satılmamış dairelerden kalan güney cephedeki, üst kattaki daireyi Feride’ye, yani müstakbel eşime bırakmış, aynı bloktaki kuzey cephe alt kattaki daireyi ise “Nasıl olsa kiraya vereceğim!” diyerek kendi sahiplenmişti.

İleride yaşlandığı(!) günlerde belki ya oturur, ya da otururdu!

Belli mi olurdu; varlıklıydı, bugüne kadar her ne kadar bir nasibi çıkmamışsa(4) da, buna neden olan engeller ortadan kalkınca, yaşamını kurtaracak beyaz atlı bir şövalye belki onun da yaşamını renklendirebilirdi. Herhalde kız kardeşi Feride’nin sahipleneceği, yani benim gibi züğürt(1) bir çulsuza razı olacak değildi ya!

Bugünler…

Kısaca hemen özetlemem gerek!

Lisenin hemen yakınlarındaki kırtasiye dükkânlarından en büyüğü, mağaza ve bir Limitet Şirket şeklinde olanı Firdevs ve Feride adında iki kız babası olan Fikret’e aitti. Okulların açılış-sömestre-sınav zamanlarında “Allah’ın, yürü ya kulum!(5) dediği günler olarak kadrolu Firdevs Abla, kendisi dışında üç çalışanına ek olarak tüm aile yani kadrolu, sigortalı elemanlar olarak eşi ve Feride mağaza çalışanları idi.

Sair, günlük, rutin zamanlarda “elim-ayağım(3)” dediği üç yetişkin, iyi, gayretli, yetişmiş elemanı her iş için olmasa da çok iş için yeterliydi.

Market gibiydi zaten küçükten biraz büyük olan mağaza. Raflar üzerinde tabelâlar, raflar önlerinde belirtiler, malzemeler üzerinde titizlikle belirtilmiş, şüpheye gerek kalmayacak fiyat etiketleri belirgin, okunaklı, herhangi bir nedenle durumlarını yitirmeyecek şekilde tespit edilmişti.

Öncesinde öğrendiğime, sonrasında görüp bilip öğrendiğime, hatta askere gidinceye kadar olan boş zamanımda, boşlukta bir miktar yardımcı bile olduğuma göre “Allah’ın yürü ya kulum!” demesi dürüstlüğü nedeniyle olağandı.

Bu arada hemen eklemem gerek ki, benim bu çalışmamın karşılığı kesinlikle karşılık beklentisi için değildi, gönülden yardımcı olmuştum, boğaz tokluğuna(3) gibi sözünü bile etmeden.

Ancak itiraf etmeliyim ki; öğrenmenin yaşı olmadığından kırtasiye konusunda bilmediklerimi öğrenmemin yanında, Feride’nin kontenjan harici (gizli-saklı) bir iki bonus(1) hediyesini de “Peki!” diye kabul etmek coşkuyla içimden gelmişti!

“Öhö!” diye başlangıcı olmaksızın ve uydurmaksızın eklemeliyim ki Feride, babasının imkânlarıyla okuduğu için mecburi hizmeti yoktu, benim mecbur olduğum gibi.

Ve belki abartarak söylemem gerekli; Fikret Bey tıknaz(1), kendini yetiştirmiş, işinde uzman, Doğrucu Davut(6) tipinde beyefendi görünümlü bir insandı.

Mağazayı elemanlarına ve doğal olarak boğaz tokluğuna gibi çalışan demirbaş görünümlü Firdevs’e bırakıp da özellikle Şehir Kulübünde göbeği yerinde(3), ensesi kalın(3) “Eski Dostlarla(7)” bir arada olmak mecburiyetinde hissediyor olsa gerekti kendini.

Bunun nedeni kızını dizinin dibinden ayırmamak, imkânlar usulünce ve özellikle yasalara uygun olarak değerlendirilmek kaydıyla, torpil(8) söz konusu olmaksızın(!) bir şeyleri bir kere de Anayasa gibi zorlayarak delmeksizin(9), öğretmen olan kızının aynı şehirde bir okula ataması yapılıncaya kadar beklemekti.

Ve Şehir Kulübündeki arkadaşlarının desteğini bir bakıma özünde değilse de sözünde istemek; beklemesi için gerekliydi.

Fikret Bey akıllı adamdı da. Bunu şunun için söylemek gereğini hissettim. Her iki kızını da on sekiz yaşlarına bastıkları gün mağazada görevli gösterip sigorta primlerini üst seviyede yatırmaya başlamış, sürücü belgelerini kurallara uygun olarak sahiplenmelerini sağlamış, mağazanın ortakları olarak kayda almıştı, Limitet Şirketin gereği olarak. Eşi Feriha Hanım daha başlangıçlarda doğal ortakmış zaten.

Firdevs Ablanın; “Biraz dişini sıksa, hizmet süresini doldurup emekliliğini bile hak etmek üzeredir!” diye düşünüyordum. Gerçi biraz fazla abarttım; “Yok artık!” denilmesini garipsememem(2) gerek! Hem bunu söylemekte galiba “Ayıp ettim!” hanesine de menfi bir soru işareti koydum galiba?

Çünkü…

Diyelim ki emekli oldu, evde oturmaya başladı! Eee! Bu durumda “Kısmet ayağına gelmezdi ki!” Görücülere en iyi görüneceği yer, mağazanın tezgâhlarının arkası olmalıydı. Bu nedenle zaman gelse de ablanın emekli olacağı,  eve kapanacağı aklımdan geçmiyordu. Neyse, konuyu; “Ablamızın o taraklarda bezi yoktu(2)!” diye kapatayım!

Parantez açarak konuya kendimi de iliştirmem gerek! Burs almıştım, devletime karşı görevimi, devletimin emrettiği yerde gerçekleştirecektim, Türkiye’min her neresi olursa olsun, ayrıca askerlik görevimi de tamamlayacaktım, devletim hangisine öncelik verirse.

Fikret Bey kızının şehirde kalmasını, yaşadıkları şehirde idealini(1) gerçekleştirip öğretmenlik yapmasını istiyordu ya. Eee! Evlendiğimizde beni bir yerlere atarsa devletim, Feride ana-baba kuzusu(3) olarak onlarla kalacak ben atandığım yerde evsiz-barksız mı olacaktım, evli-barklı olmama rağmen?

Çözüm bulunmuştu. Hemen nikâhımızı yaptılar, benim Muhtarlık nakil adresim sitedeki Feride’nin dairesi olarak belirtilmişti Firdevs Abla tarafından. Feride’nin şehre ataması yapılırsa, ben ister askerde, isterse öğretmen olarak bir yerlerde olayım “Eş durumundan” atanmamı isteyecek ve ancak ondan sonra düğün-dernek, falan-filân olacaktı.

Kısaca evlenmemize izin yoktu, bu konuda zaten Firdevs Ablanın tavrı açık-seçik(3) (“Aççık-Seççik!” demek daha doğru şekilde) belli idi, tavrına göre önceliğinden bahsetmek uygun değildi, ama bazı şeyler de kurallara uygun olarak gerçekleşmeliymiş!

Evler teslim alınınca yapılacak işlemler için Firdevs’i görevlendirmişti Fikret Bey. Zaten tapu konusu başlangıçta halledilmişti kızlar adına. Firdevs Abla, Feride’den çoook geniş kapsamlı bir Noter Vekâletnamesi alarak işlemlere başlamıştı!

Arabası, cep telefonu Feride adına tescilliydi(1) zaten. Öncelikle muhtardaki işlerini halletmişti, kardeşinin ikametgâhını “Al gülüm, ver gülüm(10) tavrında değiştirmişti, zaten aynı muhtarlığa kayıtlıydılar. Sadece ev adresi değişmişti.

Sonra arabasının ruhsatını, cep telefonu adresini değiştirmiş, kardeşinin kızlık soyadıyla, yani babasının soyadı ile kayıtlı olarak.

Doğalgaz, elektrik, su, ev telefonu, internet bağlantısı, televizyon uydu bağlantısı, Yönetime aidat, site ile ilgili iş ve işlemlerin kayıtları, kapıya, zile, posta kutusuna isim levhası hepsi Feride adına kayıtlı idi, hatta bazıları uzaydan bile görünecek gibi kocamandan da kocaman, iri, büyük.

Bu görünümlerin hepsi Firdevs Ablanın beni kabul etmediği, kabullenemediğinin ve asla kabullenemeyeceğinin delilleri olsa gerekti. Daha evlenmemiştik, “Doğal bir görünüm olmalı!” diye düşünmek geçti içimden.

Yasalar evlenen kadının kendi soyadını kullanmasına izin veriyordu, Nikâh Cüzdanına bakmama gerek yoktu, zaten kural olarak cüzdanın da benim de sahibim Feride idi. Ona bakıp da; “Nikâh Cüzdanında soyadı olarak ne yazılı acaba?” diye merak etmeme de gerek yoktu.

Her şey Firdevs Ablanın başının altından çıktığına göre Nikâh Cüzdanında da Feride’nin kızlık soyadının yazılı olmasından daha doğal ne gibi görüntü olabilirdi ki?

Kaldı ki Feride, birlikteliğimizde kendi soyadını kullanmak istediğini söylese, neden engellemeyi düşüneydim ki? Sorun yaratacağı; düşüncelerimden, dilimin, aklımın ucundan bile geçmemişti(2), hem de hiç!

Feride için; “Eş olarak adayım!” demiştim. Şöyle bir aday öncesine özet olarak da olsa dokunmak istiyorum.

Bir çulsuz, yokluklar içinde bir züğürt ve yok nedir bilmeyen bir genç kız. “Gönül bu; ota da… konar(11)” denilebilir belki. Nikâhlanmak evlenmek değil, kişi evlenmiş olsa da evliliğinin sonrası evlenmeden neler olacağını bilemiyor.

Feride ve ben aynı üniversitede, aynı fakültede, aynı sınıftaydık, başlangıçtan, benim onu sahiplenemeyeceğimi bilerek uzak durmama karşın, onun beni sahiplendiği yıla kadar. Feride havalı, ben gariban, onun etrafında pervaneler(1), ben küskün, itici.

İnsanların kendine ilgi göstermeyenlere zaafları(1) olduğunu, kendilerinin olmayanı sahiplenme arzularını o zaman öğrendim, direnmeme rağmen, kandım ve daha da kötüsü âşık olup perişanlığı öyle öğrendim, kendimi bilmeden.

Herkes, herkesle gırgır-şamata içindeyken, herkesi bir kenara iten Feride yanıma geldi ve;

“Sen neden katılmıyorsun bize Ferit, yoksa beni beğenmiyor, hoşlanmıyor musun benden?” dediğinde gerçeği itiraf etmekten başka hiçbir şey geçirmedim aklımdan;

“Çok güzelsin, çok da varlıklısın. Bense haddimi biliyorum(12). Sonradan üzüleceğime inandığım bir yakınlığı sana gösteremeyeceğimi bile bile gözlerine bakamam. Okumam tahsilimi bitirmem gerek, kıt-kanaat(3) her ne olursa olsun!”

Zalimdi Feride;

“Gözlerime bak! Benim olmanı istiyorum. Beni sevdiğini hissediyorum bir kadın olarak…” dedi.

Doğruydu, kendime bile itiraf edemediğimi, hatta kıskançlık yüklü bir sevgi ile “Haddimi bilmem!” devredeydi, “Gönül ferman dinlemez! (13) diye kendim kendime eziyet edercesine sığınmaya çalışırken.

Davul bile dengi dengine çalarken, köle olmaya rıza göstermem yakışıksızdı, yanlıştı. Nihayetinde yatılı-parasız-burslu okuyan bir öğrenciydim. Değil gülümsemesine cevap verip gözlerine bakmak, uzaktan nefes alışına bile katılmam olası ve uygun değildi.

Ablasına bir şeyler çıtlatmış olsa gerekti ki, ablası okula gelip de iğrenir bir şekilde yüzüme bakıp emreder bir şekilde oturmamı işaret ederken sormuştu;

“Ciddi misin?”

“Hangi konuda efendim?”

“Kardeşime ilgin konusunda!”

“Hayır efendim, haddini ve çulsuz olduğunu bilen biri olarak hakkım yok! Ama Feride dünyadaki en iyi, en güzel bir hanımefendi, ben izninizle bana ait duyguları saklamak ve saklanmak istiyorum. Ben sadece bana aitim, elimin böğrümde kalacağını(2) bile bile karşımdakinin de, kendimin de hayallerini söndüremem…

Defolmak elimde değil. Okulu bitirmem gerek. Tavrınıza uygun olarak bakışlarınızdan anladığım kadarıyla bugünden itibaren karanlıklarda kaybolacak ve görünmeyeceğim. Umarım bu sözlerim sizi rahatlatmıştır!”

“İkiniz adına da iyi olur, herkes haddini bilmeli değil mi genç adam?”

“Adım Ferit efendim. Unutmuş olamazsınız, çünkü öyle anons ettirdiniz! Her insanın olduğu gibi, benim de adım, hayallerimin de adları var!”

“Memnun olmadım genç adam! Okula geldiğimden, bu söyleşiden kimsenin haberi olmazsa memnun olurum. Ha! Ekonomik, parasal bir sıkıntınız olursa yine kimsenin haberi olmadan Firdevs Ablan olarak çözümlerim, yeter ki haber ilet!”

“Her şeyi ‘Unutmak’ olarak hazneme yüklemek üzereydim. Keşke son cümleyi sarf edecek kadar beni satın alacağınızı düşünmek şeklinde küçülüp alçalmasaydınız! Şimdi son sözüm şu hanımefendi! Feride benim olacak!..

Onun gönlünde sevgimin ufacık bir kırıntısı varsa, onu büyütmek için ölmek dâhil tüm çabayı göstereceğim. Bir canım var! O da Feride’nin. Elinizden ne geliyorsa eksik bırakmayın efendim. Adanmış olandan daha fazlasını almanız mümkün olamaz, olmayacak, olamayacaktır da…”

Yerimden kalkıp salona yönelmek üzereyken kapıda Feride’yle karşılaştım, renk vermemeye çalışarak(2). Başarılı olduğumu sanmıyorum. Nihayeti karşımdaki altıncı hissi kuvvetli sevilen ve beni sevdiğini zannettiğim bir kadındı, bir şeyler söyleme mecburiyetinde kalıp geriye çekilerek;

“Kantinde yalnız oturduğunu görünce, benzerliğinizi de dikkate alarak sordum; ‘Seni görmeye gelmiş!’ Ben de tam sana haber vermeye geliyordum!”

Anlamsızca baktı yüzüme, ben hoca gelmeden sınıfa girmek için acele ederken o gamsızlığını bir kenara itip belirgin bir sinir kavramıyla, ikimiz arasında geçebilenleri tahmin edip hissetmişçesine ablasına doğru yönelmişti…

Hocamız dersi anlatmış, soru-cevap şeklinde tekrarlara geçmişken kapı usulünce çalındı;

“Affedersiniz hocam, girebilir miyim?”

“Ders notlarını arkadaşlarından almayı unutmazsan gayet tabii!”

Parmaklarının ucuna basarak, ses çıkartmaksızın gelip yanıma oturduğunda, hocamız da;

“Çıkabilirsiniz arkadaşlar!” demişti zaten.

Sinirliydi, sınıfın boşalmasını bekleyemedi, sanki patladı;

“Seviyor musun? İstiyor musun beni?”

“Evet! Ve de evet!”

“Zorunlulukları bir kenara bırak. Ailene saygılarımı ilet! İster resmen, ister gayri resmi senin olmayı istiyorum. Şu benim Nüfus Kâğıdım. Evimi babam aldı, eksiklerimi tamamlamaya çalışıyordum. Hızlandıracağım. Ben seni sevdim. Beni sevdiğini de biliyorum. Ben seninle hemen evlenmek istiyorum!”

“Bitti mi güzel kız?”

“Evet! Daha ne olsun ki?”

“Çok sinirlisin. Yarınlarımızda senin bu sinirinle karşılaşmak, yaşamak istemem doğrusu. Sana hissettirmemeye çalıştım, ama başaramamışım demek ki, ablanla etraflıca konuşmuş olmalısın. Sanırım ablanın fikri sadece kendine ait, senin haberinin olmadığı gibi annenin-babanın da haberleri yok, sanırım!..

Sinirlisin, ama ablanın tereddütleri için saygı duymalısın. Onları bir bir yok edip ablanın güvenini kazanmalıyız. Keza bana da sevgisini. Beraber yaşayacağız aynı mekânlarda olmasak da. Hep birbirimizin yüzüne bakacağız…

Şimdi sakin ol! Bırak okulumuzu bitirelim sevgiyle, el ele. Benim olmanı istiyorum. Tamam, söz veriyorum. Ama bana seni hak etmem için izin ver. Sana başka neler için söz vermemi istiyorsan söyle. Hepsi için söz vermek için söz veriyorum. Tek isteğim senden beni sevmen, sevmekten asla vazgeçmemen…”

“Seni sevmekten kim alıkoyabilir ki beni? Saklandın, gördüm seni. Beni de, kalbimi de sahiplendin bir lâhzada(3). Sensiz olmayı, sen olmadan yaşamayı nasıl düşünebilirim ki? Ama farkında mısın; bir kere bile; ‘Seni seviyorum!’ demedin bana!”

“Hem ne kucakladım, ne de öptüm, değil mi? Neyse şu anda durumum müsait. “Seni seviyorum, hem anlatamayacağım, ölecek kadar.  Sarılıp öpebilir miyim?”

“Deli misin Ferit?”

“Evet! Nerden bildin? Affedersin bilmemen doğal, çünkü beni deli eden sensin, hiç de pişman değilim. Ama şimdi yasak savar(2) gibi, yalapşap dokunmaktan(2) bile çekinerek sarılıp öpmektense gönlünle rıza gösterip senin de beni öpmeyi arzulayacağın bir anda mutluluğumuzu üleşerek öpmeyi isterim seni.”

“Benim sevdiğim işte böyle bir adam! Beni, bizi hatta her şeyi biliyor!”

“O kadar yüceltme beni! Ben de eğer ilk adımı sen atmasan seni sevdiğimden emin olamaz, cesaret edemezdim ki! Demek ki bana sevmeyi öğreten sensin!”

“Yoo! Benim öğreteceklerim başka, hem başlangıçlarımızda, hem de sonralarımızda gerekleri olacağına inanarak. Örneğin bulaşık nasıl yıkanır, bulaşık makinesine tabak-bardak vb. nasıl istiflenir? Çamaşır nasıl yıkanır, beyazlar, renkliler, yumuşatıcı, deterjan konuları? Yemek nasıl yapılır, tuzu, sosu ayarları?...

Hamile, lohusa(1) bir eşle nasıl ilgilenilir, bir bebeğe nasıl bakılır? Merak etme, hepsini öğrenmişsem, ya da öğrenmem mümkün olursa, gerekirse, öğrenir, öğretirim sana da. Hayat müşterek biliyorsun, her ne kadar ‘yuvayı dişi kuş yapar(14)!’ gibi bir önerme varsa da…”

“Ama lütfen sevgilim, bir tanem, kalın kafama vura vura, vurarak değil, gözlerine bakmama izin vererek ve her öğrendiğim konuda beni ödüllendirerek lütfen!”

Gecikmiştik birbirimize bakarken. Sınıf dolarak gereken hüviyetine hak ederek kavuşmuş, hoca gelmek üzereydi. Hangi dersi işleyecektik, farkında değildik. Yanımdaki arkadaşa baktım, soran gözlerle. Bir şeyler söyledi, anlamadım. Hocayı dinlerken anladık, anlamadığımızı.

Ders mi bitti, biz mi acele edip bitirdik farkında olmaksızın, fark etmemiştim. Güzel bir kıza simit ve gravyer peyniri, çay ya da ayran ısmarlayarak öğleyi geçiremezdim. Bursların yatırıldığı bankada biraz birikmişim vardı, hani bir bakıma “Ölümlük-Dirimlik(3)” diye adlandıracağım. Ancak…

“Sana öğle yemeği ısmarlayacağım, para çekip geleyim, sen burda bekle!” diyemezdim ki!

Ya da titizse; “Ben çarşıdan bir şey yemiyorum, evden getirmiştim!” ya da; “Ben eve gidip geleyim!” derse. Hatta “Sen de gel!” dese, ne yapardım ben? Ablasından gerekli ilgiyi(!) görmüştüm, daha “Bismillah!” demeden.

Ya aile; “Kim bu oğlan?” diye “Sübhaneke” ile başlayıp “Ahret Suallerine” dönerlerse(15) idi, ne olurdu halim?

Hele ki zahmete girmeyi düşünmeyip hizmetçi ya da hizmetliye yakamı ensemden tutturup sokağa attırmak gibi bir eylemle karşılaşırsam, bir daha yüzüne nasıl bakardım sevgilimin?

Diğer bir acınacak durum. Ola ki sevdiğim; “Tamam, yemeğe gidelim, ama bu sefer ben ısmarlayacağım!” ya da “Ben ödeyeceğim!” dese yerin dibine girer, kahrımla çaresizliğimle ne halt edeceğimi şaşırırdım billâhi.

Demek ki en iyi çare haddini gerçekten bilmek, yârden de, serden de umutlu olmamaktı. Oysa gerçeği dünyaya ispatlamaya, sınıf arkadaşlarımdan başlamak hevesiyle koluma girip, ben de âşık gibi yüzüne bakıp da nutkum tutulunca(16) düşüncemi nasıl gerçekleştirebilirdim ki?

“Kızma! Küsme! Anadolu erkeğisin. Tavrını hissetmiyor, biliyorum. Senin incineceğine inandığım herhangi bir şeyi sana teklif edeceğimi benden asla bekleme ömür boyu. Dersen ki; ‘Çay, poğaça, ya da ayran ısmarlarım!’ memnuniyetle kabul ederim, doyarım…

Çünkü seninleysem, her şey yeterli benim için eğer nefesini içimde hissediyorsam. Cebi değilse de gönlü zengin bir sevgilisin sen, benim için…”

“Gerçekten sevgili olarak mı kabullendin beni?”

“Bak Ferit! Bildiğini tekrarlamak değil maksadım. Kadın bir kere sever yaşamında, bu; aşktır. Bu kadının sevdiğine inancı varsa o erkek de bir kere sever yaşamında, onun yaşadığı da aşktır. Aşkta ayrılık olmaz asla, sadece ölümle son bulur aşk. Aşk; azalmaz, çoğalmaz, bitmez, tükenmez, zayıflamaz, güçlenmez, sadece var olur ve yaşanır…

Aşkın yok olmasından, son bulmasından bahsetmek, böyle bir düşünceye sahip olmak safdillik(1), delilsizlik, savrukluk, iptidailik(1) her şeyden önemlisi bilgisizliktir. Ben seni bende hissediyorsam bu; ‘Sana aşığım!’ demektir, ama sende bilinmesi gerekenlerden eser yoksa ‘Ben bitmişim!’ demektir, ama sen yaşarsın, ben de yaşadığımı zannederim, sen olmasan da, benimkisi sadece tükeniştir ve sana ve sonra sona özlem…”

“Ben sensizliği aklımdan geçirmedim ki hiç!”

“Oysa seni ben zorladım; ‘Sevdiğini söyle!’ diyerek!”

“Benim gücenmeme neden olma, klâsik sözler söylememi de bekleme sevgilim. Sen her bakımdan Tanrı yüceliğinde bir ilâhken ve ilâhe oluşun tescilli iken, elini uzatmasan ben sana ulaşmayı aklımdan nasıl geçirebilirdim ki?..

Hissediyorum ki duygularınla övünüyorsun. Benim bildiğim, senden öğrendiğim sadece sevmek… İspat gereksiz diye düşünüyorum. Çünkü ‘Sensizlik’ aklımdan geçmiyor…”

Âlâyı vâlâ(3) ile mezun olduk. Her zaman, her yerde, her şartta, makul ve mantıklı(3) olarak kadınlar öndeydi ya, Feride de başarılı bir şekilde ön cephelerde, bense nikâhlanıp askere gitmek için başvuracak şekilde son cephelerde mezun olmuştum üniversiteden.

Teferruatları tekrarlamama gerek yok, eklentiler; nikâh ve muhtemel eş durumum nedeniyle, içinin düzenini tamamlamaya çalıştığı Feride’nin ev adresi benim ev adresim olmuştu ya aynı zamanda. Askere celp emrim için de o adresi vermiştim, doğal olarak.

Feride, “Evimiz” diyerek “Evini” gösterip ziyaret etmemi, hatta okulda “Deli misin?” tezahüratı ile yarım bile kalmayan bonusu sağlamamı istedi. Oysa nişan, nikâh tüm gösterilerde “Smack! Smack!” sadece alnından olarak gerçekleşmişti, bir de sarılıp metronom(1) gibi iki tarafa ritmik(1) bir şekilde sallanmak olarak! Eve sonra gidecektim, bir münasip zamanda(17).

Günlerden bir gün hüzünle geldi Feride elinde sarı bir zarfla, beklediğim.

Öncelikle bir parantez açmam gerek. Mezun olunca doğal olarak yurttan kovulmuş, atılmıştım. Kibarca; “Ayrılmıştım!” da, “Ayrılmak zorunda kalmıştım!” da diyebilirdim, gerçeği sapıtarak…

Aile, özellikle yetkili, sorumlu Firdevs Abla, Feride’nin “Bizim” deyip de sadece ona ait olan evde yatıp-kalkmama izin vermemişti, her ihtimale karşı. Sanki Feride’nin evini yiyecektim, içten pazarlıklı olarak. Ancak içimden geçeni söylemezsem olmaz;

“Kişiyi nasıl bilirsin? Kendim gibi! (18)

Be güzel ablacığım! Askere gidinceye kadar bütün gün mağazada beraber, gözlemin altında, sonra da siz evinize, ben otele yöneldiğime göre;

“Bir halt yiyeceğimizi(2) aklından nasıl geçirirdin ki? Senin azametli yüklenişin nedeniyle kızcağız iki-üç günde bir gidebiliyormuş evine, aklına gelen eksiklikleri tamamlamak, evini havalandırmak için...”

Bu nedenle de askere gitmemi (ya da gelmemi) emreden sarı zarfı üç gün tehirli olarak getirmişti Feride.

Üç günü lây lây lôm(3) havasında geçirmiş olmam bir yana, kalan üç günde sevgilimle uzun süre kalamayacak olmamın hüznünü gideremeyeceğimden de emin gibiydim.

Adımı Feride attı.

“Buzdolabımız boş, ama sana çay demlemek ya da kahve ikram etmek isterim evimizde, kim ne düşünürse düşünsün, yarın sabah doğrudan doğruya, istediğin vakitte evimizde ol, ben orada olacağım.” dedi mağazada, uluorta, kimseden çekinmeksizin.

Sitem, ya da söz adresine ulaşmış olmalıydı, Feride hemen babasına döndü;

“Baba! Ferit yarından sonra askere gidip birliğine teslim olacak. İzninizle sabah kahvaltıyı beraber yapmak, sonra da biraz dolaşmak istiyoruz. Sadece nikâhlı olduğumuzu, evli olmadığımızı biliyoruz. Bu nedenle; ‘Gidip de dönmemek, gelip de görmemek(19) sözünün anlamını bildiğimizi söylemek istiyorum, utanarak da olsa!”

“Ben kızımı tanımıyor muyum? Yalnız sadece Ferit’le sizi değil, sadece Ferit’i de konuşun, örneğin bir şeyler gerekiyor mu gibi?”

Bir baba, ancak bu kadar mükemmel olabilirdi. Babamı bilmiyordum, tanımamıştım. Annemi de zaten tahammüllerinin sınırına ulaştığında yitirmiştim. Bu nedenledir ki Feride ömrümün manasızlığında ilâç olmuştu bana.

Her insanın beklentisinde olduğu gibi sabah, bir tatil gününün sabahı olmakta gecikmedi.

Sözleştiğimiz vakitten az önce site genel giriş kapısından güvenlik görevlilerinin gerekli komutlarıyla içeriye girip bloğa yöneldim. Kapıdan girdiğimde üzerinde cafcaflı(1) bir şekilde ismi kayıtlı Feride’nin muhtemelen hiç ilgilenmediğini sandığım posta kutusundaki kalabalığı görünce açık olan kutudaki birikintileri alıp kendisine teslim etmek arzusu geçti içimden.

İster istemez henüz kullanılmadığı halde bu kadar makbuzun neden biriktiğini anlamamak ve neden Feride’nin bu konuda lâkayt kaldığını(2) sormak geçti içimden. Çünkü harcanan kâğıtlar ağaç demekti ve canım yanmıştı bir bakıma. Feride’nin “Makbuz göndermeyin! Ben internetten takip ederim!” deyip ağaçları kurtarmasını dilerdim, doğrusu üzüldüm gerçekten.

İkaz etmem uygun bir davranışım olamazdı, ancak uygun bir zamanda uygun bir dille de söylemeyi hatırımda tutmayı istedim. Sanırım makbuzların karşılığı olarak bankasına otomatik ödeme için talimat vermiş olsa gerekti.

Zili çalıp da, genel kapı açılınca asansöre binip hareket ettirdiğimde makbuzlara şöyle bir bakmak geçti içimden, merak etmeyen insan var mıdır ki dünyada? Ufak değerlerde genelde bakım, montaj ve paylar, genel bindirimler(!) yüklüydü.

Ancak tüm makbuzlarda istisnasız Feride’nin adı ve soyadı kayıtlıydı, olacaktı o kadar hem mal sahibi, hem de benim sahibimdi!

Düşünceme göre bu kayıtların onun adına yapılmış olması doğaldı, tüm işlemler biz evli değilken yapılmış olsa gerekti ve bu herhangi bir şekilde egoistçe kapris yapmamı(2) gerektirmiyordu. Ancak gene de “Mülahazat Hanesini boş bırakmayı(20) akıl edememiştim. Çünkü tahmin ediyordum ki, tüm kayıtlarda Feride’nin ablası Firdevs’in sinsi hırsının(3), işgüzarlığının(1) ve beni kabullenememesinin izlerini görüyor gibiydim.

Sözleştiğimiz üzere neredeyse saat 10 olmak üzereyken Feride’nin evinin kapısını çaldım parmak uçlarıyla. Maksadım iyi yapılamamış olacağını tahmin ettiğim yalıtım nedeniyle henüz uyuyor olan ailelerin, çocuklarının zil sesi ile rahatsız olmalarını önlemekti.

Artı; “Bizim evimizin” demekte de acelem yoktu, evliydik, ama evli değildik, dolaysıyla ev Feride’nin eviydi ve onun evi olmasında da bence sakınca yok, üstelik hiçbir katkım olmayan bir ev için nasıl hak iddia edebilirdim ki?

Kapı arkasındaki ses; “Kim o?” deyince; bozuk çalar(2) gibi; “Kimi bekliyordun ki?” dediğimde ağzımın payını aldım(2), gereği gibi gereğince;

“Her şeyimi!”

Gururlanmakta sınır tanımayan başım bir anda binanın tavanını delip göklere erdi sanki!

Kapımız ve tam bu anda yan dairenin kapısı aynı anda açıldı. Önce süzgün, hüzünlü genç bir adam çıktı kapıdan, pabuçlarını giymeye fırsat bulamamış, arkalarına basmış gibi, ceketinin bir kolu yarısına kadar sıvanıp kıvrık, giyilememiş, henüz eli koldan dışarıya çıkamamış gibiydi.

Sonra bir kadın uzattı kafasını kapıdan, bir bebeği kolunun altına sıkıştırmış, diğeri ayağına sarılmış, muhtemelen iki kız çocuğunu zapt etmeye, bedeninin yarısının kapıdan dışarıya sarkmasını önlemeye çalışırken neredeyse iki sokak öteden duyulacak gibi bağırıyordu;

“O kadar isteyenim vardı. Tuttum seni seçtim. Lânet olsun(21) o güne. Nasıl bir adamsın ki bu evi babam aldı bana, benim üstüme. Hâlâ babamın adını taşıyorum. Gâvur parasıyla(3) bile bir metelik(3) etmezsin. Defol! Görünme bir daha! Geri dönme! Görmesin gözüm seni! Kahrol!”

Eklentileri duymak istemedik. İkimiz de şaşkındık Feride’yle. Genç adam daha fazla söz işitmemek için olsa gerek asansörü beklemek yerine merdivenlere yönelip bir anda durup yerinde sallanırken geriye baktı.

Bu bakışında bir sorgulama vardı; “Ben bu şekilde tekmelenerek kovulacak ne yaptım?” der gibiydi.

Genç adam merdivenleri inerken, Feride’ye parmağımla “Bir işareti” yaparak genç kadının yanına ulaştım, Feride de ev terlikleriyle beni takip etti; bilirmişim gibi, tahmin ederek;

“Hanımefendi! Çocuklara biz bakalım, konu her ne olursa olsun, çözümlersiniz, çabuk eşinizin peşinden koşun! Çok ağır sözler sarf ettiniz, bunları hazmetmesi mümkün değil eşinizin…”

“Siz kimsiniz ki? Karı-koca arasındaki bir sürtüşmeye neden karışıyorsunuz ki?”

“Biz yeni evlenen komşularınızız. Elbette ki aranızdaki bu tartışmaya karışmak hakkımız yok. Ama eşinizin solgun yüzünü görünce çekindik. Bu; sizin yaşamınız, haddimizi biliyoruz. İkazımız; ‘Sonra pişman olmayasınız!’ anlamında. Affedersiniz!”

“Ders alacak değilim, güle güle!”

Kapısını kimseyi umursamaksızın aynı sinirle gürültülü bir şekilde kapattı. Genç adamın bu tepkiyi hak edecek ne yaptığını bilmemiz mümkün değildi. Kahve zevkimiz yok olmuştu, hüzünlenmiştik.

İster istemez gelecek ya da ulaşacak haberin tedirginliğini yaşamaya başlamıştık.

Merdivenlere yönelmiş o genç adamın yüzü kireç gibiydi(2), acele seyreden ayaklarının merdivenlerdeki sesi şu anda yoktu, tükenmişti…

Feride dayanamadı, dâhili telefondan aradı;

“Ben yan komşunuz Feride. Sakinleştiniz mi? Dertleşmek ister misiniz? Ben yanınıza geleyim. Eşimde, eşinizin gidebileceği yerleri tarif ederseniz oralara baksın! Ne dersiniz?”

“Peki, gelin!” deyince akıllı kadındı Feride, bana dönüp “Sen biraz bekle, telefon ederim!” dedi.

Feride eve girer girmez, yaşına-başına, evlilik tecrübesine aldırmaksızın;

“Kol kırılıp yen içinde kalmalıydı(22)! Bence hemen cep telefonundan arayıp ‘Gel!’ demeyi istemez misin?”

Pişman olmuş olsa gerekti, hemen telefonla aramış, ancak telefon yatak odasından çalmıştı. Demek ki genç adam belki isteyerek, belki de unutarak telefonunu yanına almamıştı. Üstelik arabasının anahtarı da cep telefonunun yanındaydı. Bunlar; kararlılığının işareti olsa gerekti.

Telefon edip beni çağırdı Feride, sessizce, fısıldayarak;

“Gel! Durum vahim!”

Genç kadın bir yerleri tarif etti, aklında kaldığınca, çocuklarının izin verdiği kadarıyla.

Acele ederek asansörle inip de komşunun posta kutusuna gözüm ilişince doğal olmayan kalabalık beni endişelendirdi. Tıpkı Feride’nin posta kutusunun kapağı gibi açıktı bu posta kutusunun kapağı da.

Bir evin babası olan genç adamın üstünde bulunan, evinin anahtar silsilesi(1), bozuk paraları dâhil ceplerinin tümünü boşalttığı belliydi.

Aklıma gelenin başıma gelmemesi dileğim tamamen çökmüştü. Üstelik bana öyle geldi ki, sonuçta kendisinin bilinmesini, tanınmasını bile istemiyor gibiydi hareketi. Yakasındaki rozeti, kâğıt ve normal mendili bile posta kutusu içinde yığılıydı.

Ali adlı genç adamın niyetinin ciddi olduğu kesinkes belliydi. Posta Kutusundaki tüm birikimi alıp tekrar eve çıkıp kapıyı tıklattım, çıkan Feride’ye elimdekileri verirken;

“Sözün bittiği yerdeyiz, ben gene de belirtilen yerlere bakmaya gidiyorum, sen bilirsin, istersen ikna et, polisi arayın, kayıp başvurusu yapın, anne-babası gelsin! Sen de ailesi gelinceye kadar onları yalnız bırakma, yanında kal! Kendine de bu ihtimale karşı evine dönememe ihtimalini ailene ilet lütfen Feride!” demeyi gerekli gördüm.

“Peki, sen?”

“Bir sonuca ulaşabilirsem ne âlâ, ulaşamazsam döndüğümde seni evde görür ve teselli(1) amaçlı olarak göğsüme başını yaslarsan mutlu olurum!”

Genç kadın, ailesine haber iletmişti, teferruata girmeksizin; sadece; “Gelin!” diyerek. Gelenlerin kalabalıklığı, ailenin erkeklerinin üç beş koldan aramaya kalkmaları, kadınların bilinçsiz gürültüsüyle ev dolunca Feride evine çekilmek zorunda kalmıştı.

Ailesine haber verdiği gibi bana da haber ulaştırmıştı, günün sona ermeğe akşam karanlığının çökmeye başladığı vakitlerde Feride.

Feride’yi ailesi yemeğe davet etmiş, maksatları yalnız bırakmamak üstüne kurgulu olsa gerekti.

“Kocam çok etkilendi, onu yalnız bırakamam, otele de gönderemem!”

Söz, önemliydi; “Kocam!” Sanırım, konuşulanlardan “güven” ile ilgili kısımları bana anlatmak istememiş olabilirdi.

“Gelirken suböreği, poğaça gibi hazırdan bir şeyler, peynir, zeytin, yoğurt, ekmek gibi bir şeyler al. Öğle boş geçti. Akşam doyunmalıyız(2) ve bana gece oldukça uzun sürecek gibi geliyor. Sabah gecikebiliriz, kahvaltı hazırlamalıyım. Komşuda yaşam şimdilik normal devam ediyor gibi. Çabuk gel, korkuyorum, sığınmalıyım!”

Bana ihtiyaç hissetmesi mutluluğumdu.

İyi bir haber beklentisinde, diken üstünde oturur(2) gibi gece bitmek bilmedi. Sabaha doğru morga uğramayı akıl eden evin erkeklerinden biri, gerçekle karşılaşmıştı. Kimliği bilinemeyen boğulmuş bir ceset morg çekmecelerinden birinde muhafaza altına alınmıştı ve o, Ali’ydi. Cesedin garantisi olarak bir de anne ve babasının görmesi gerekmişti.

Ali’nin anne ve babası anlamsız düşüncelerle morgun duvarlarını kahırla suçlayarak yumrukluyorlardı.

Aynı gürültüler blogtaki tüm dairelerin ayağa kalkmalarına neden olmuş, herkes ağlayıp, sızlayıp, bağırıp, çığırıp konuşurlarken suskun ve şaşkın bir şekilde yatağın üzerine oturmuş eş, kocasından kalanlara bakıyordu hüzünle.

“Peşinden koş!” denilmesine aldırmamış, umursamamıştı. Allah insana iki kulak, bir dil vermişti; “İki dinle, tek konuş!” şeklinde dinlemenin gereğini öğütlemek anlamında.

Boğazı üç düğüm imal etmişti Tanrı, sözü sarf etmeden önce, üç kez yutkunulmasının mesuliyetini belirtmek için.

Kalp sadece bir et parçası değildi, sevginin derlenip değerlendirildiği yerdi.

Ya beyin? Düşüncenin sağlığı, marifetiydi bilmek isteyen, geleceğe hükmetmeyi isteyen için.

Gerçi genç kadının bilmediği, savunma hakkı bile vermediği konu bir yalandan, bir kıskançlık kurgusundan ibaret ihanet, aldatmaydı! Kim, neden, niçin gibi suallere cevap aramasını gerektirmeksizin, sorgulamayı düşünmeksizin kocasını suçladığı…

Pencere aralıktı, herkes kendine uygun bir hüznü yaşar gibiydi, pencereyi iyice açtı genç kadın, arkasını, kalanları, çocuklarını düşünmeksizin kendini boşluğa bıraktı, bir varmış, bir de yoktu artık, ardındakiler mi? Öldükten sonra gözlerinin açık kalmasının nedeni olsa gerekti…

Ölü sayısı bir anda iki olunca gelenin-gidenin ardı-arkası kesilmez olmuştu. Doğal olarak höykürüşler, ayak sesleri, kapıları çarpma, duvarları yumruklama, bağırış-çığırışlar ayyuka çıkmıştı(2). Kapı; önü yığılan ayakkabılarla doluydu.

Polis, ambulans otolarının sesleri gürültülere katkıda eksikli kalmamışlardı. Sitenin Güvenlik Görevlilerinin yüklerinin artması aşikârdı(1), bu nedenle olsa gerek, görevde olanlara ek olarak iki personel daha görevlendirilmiş, blog görevlileri de her türlü yardım için katkıda bulunmaya hazır vaziyette blog civarında bekliyorlardı.

Huzurumuz kalmamıştı, bizim de böyle bir durumda ne yapmamız gerektiği konusunda bilgimiz yoktu. Feride aniden cevap bekleme tavrı olmaksızın telefonuna yüklendi;

 “Gelince anlatırım, biz bir sebeple geliyoruz!” dedi ve kapattı telefonunu.

Bence doğrusunu yapmış gibiydi Feride. Firdevs’in yaşadığından emin olduğum huzursuzluğunun sona ereceği, yaşadığımız olay hakkında bilgisi olmadığı için sevinip zil takıp oynayacağı(2), hatta taklalar, parendeler atacağı(2) geçiyordu aklımdan. Yıldızlarımızın barışık olmamasının en tabii görünümüydü bu,  bana göre.

İki adım ötemizdeki saray yavrusuna ulaştığımızda ailenin tümü merak eder bir şekilde kapıdaydı. Beklentileri bir yanlışlık üzerine kurgulu gibi geldi bana. Ancak bizi el ele ve özellikle birbirimizi teselli eder şekilde görünce endişelerinin yok olduğu hükmünü yaşadım, sessizce.

İçeriye girinceye kadar sabredemedi Firdevs, sorarcasına;

“Hayırdır?”

“Oturalım, gecikmeksizin anlatacağım!”

Salona girer girmez, kanepede hemen yanıma oturup soluk almaya gerek görmeksizin kısaca huzursuzluğumuzun nedenini anlatıp, fikrimi almaksızın bu durumda beni otele göndermeyeceğini söyledi Feride.

Oysa onunla aynı fikirde değildim. Çünkü salatada da, piyazda da sirkeye tahammülüm yoktu, kaldı ki sirke yüzlü(3) bir ablaya. Aslında kendimi ayıplıyordum. Eğer yuvamızı kurarsak, daha doğrusu yuvamızı kurmakta başarılı olabilirsek yıllarca birbirimizin yüzüne bakacaktık, abla-kardeş ve enişte olarak, tabiidir ki ölmez sağ olursak dileğimi de parantez içinde söylemekte yarar var.

O halde bugünden hoşgörülü olmaya(2) çalışsam fena mı olurdu? Ah keşke yakınlaşmayla ilgili olarak Firdevs Ablada da ufacık bir ışık görme imkânım olsaydı.

Yemeğe “Buyur!” edilince beraberce oturduk, kızlar hemen otururken hem kalkarken annelerine yardımcı oldular.

Biraz oturduktan sonra Feride’ye işaret edip ayağa kalktım.

“Bir gece için sizleri rahatsız, hatta huzursuz etmeme gerek yok, hem bavulumu da gitmek üzere hazırlamam gerek. Ayrıca ‘Allahaısmarladık!’ demeye gelirim, ancak şimdiden ellerinizi öpmeme izin verirseniz memnun olacağım efendim.”

Muhatabım evin babası idi.

Feride’nin meraklı bakışlarına aldırmaksızın anne ve babasına sarılıp, kucaklayıp ellerinden öperken yan gözle de ablaya bakarak ne yapmam, nasıl davranmam konusunda tereddüt yaşıyordum(2).

Elimi uzattım. Tuttuğunda beni bir şekilde incitmek, bir sarıca arısı(3) gibi sokmak gereğini hissetti galiba;

“Ellerin buz gibi soğuk, yoksa bana mı öyle geldi?”

“Aslında sıcakkanlıyımdır, öyle derler. Avucunuzun başlangıçtan beri devam eden soğukluğunu yaşamaya devam ediyor olmayasınız, sakın?”

Feride, araya girme gereğini hissetti galiba.

“Bozuk bir moralle geldik, havamızın sıcak olması gerek! Hadi Ferit pabuçlarını giy, ben seni uğurlayıp geçireyim...”

“Sen de zahmet etme Feride! Yolu biliyorum, kapıyı arkamdan kapatırım!”

Gene de arkamdan gelirken sitemini gösterme gayreti yaşadı;

“Giderayak(1) gerek var mıydı?”

“Tarafsız olmak için gayretli ol, lütfen! Gerçekten benim kusurlu olduğumu mu düşünüyorsun?”

Cevap vermedi, ben de vedalaşmayı unuttum, üzgün. Sirkeyi gerçekten sevmiyordum, sevmem de mümkün değildi, demek geçiyorsa da içimden, “asla” dememek için direniyordum.

Soy soya, bulgur suya çekerdi, kan da kanı(23). Ben kimdim ki, sevildiğini zanneden bir aptal! Daha ilk hengâmede(1) dirseklenip(2) savunma durumunda bırakılmış bir salak, ilk kullanımda buruşturularak çöp kutusuna atılmış bir kâğıt mendil!

Düşünmeliydim, doluya ya da boşa koymak, ya da yarım bardak suda kopan fırtınaya(2) göre hüzünlü ya da mutlu olmaya kendimi zorlamalıydım!

Ne oluyordu bana? Beni bu düşüncelere sürükleyen ufak bir sitemi miydi sevdiğimin? Neydi plânımız? Bitip tükenmeyeceğine inandığımız bir sevgi ile bütün bir ömrü üleşmek! Tek başına olmazdı ki sevgi, sevgi yeniden yaşanmazdı ki, azalıp çoğalacakmış gibi? Vardı, ya da yoktu!

O halde kahırlanmam niyeydi? Sokağın tüm lâmbaları, direklerinden eğilircesine yolumu aydınlatırken karanlıkta yürüyormuşum hissini yaşamam nedendi? 

Otele ulaştım.

Hazırlamaya başladım bavulumu. Otel parasını peşin ödemiştim, her ihtimale karşı bir aylık, “Param varken!” diyerek, sonramda bir yanlışlık olmaması dileğiyle. Bavula gerekecekleri yığdım alabildiği kadarıyla, kalanları düzenli bir şekilde yatağın üstüne istifledim.

Kaldığım yerde olmalıydım, ama kendimi savunacak bir mazeret hemen uydurdum.

“Yorgun-argın(3) gidip de teslim olmaktansa, bir gün önce gidip dinlensem fena olmayacak!” düşüncesiyle rehberden otobüs firmalarına telefon ettim.

En erken kalkacak otobüs saatini öğrendim. Otelin gece görevlisine;

“Bu gece askere gitmek üzere yola çıkıyorum. Hacı Amca hesabı kessin, helâlleşelim!” dedim.

Biletimi alıp geldim. Denildiğine göre gece kalkan otobüs sabah varırmış oraya. Haberden memnun olmamam mümkün müydü? Küstüğümden söz edilebilir miydi, kaldığım yerdeymişim gibi?

Yoo! Ne hayata ne de geleceğe küsmek gibi bir lükse kim sahip olmuştu ki, ben sahipleneydim?

Hacı Amca beni bekliyordu.

“Biraz alacağın var evlât!”

“Miktar önemli değil Hacı Amca. Odaya bir bak! Yatağın üstüne bir kısım eşyalarımı koydum. Onları temizletip fakir-fukaraya, bildiklerine dağıt, ya da ne yaparsan yap. Kalan parayı da aynı şekilde muhtaçlara dağıt, lütfen! Zahmet olmazsa. Kafam çalışmıyor işte, sen neyi, nasıl yapacağını bilirsin zaten!”

“Bu askerlik acele geldi galiba? Hiç de hemen gidecek gibi değildin zira!”

“Bekliyordum Hacı Amca! Hakkını helâl et! Geri dönersem gene görüşürüz. Ama askerlik bitince devletim beni nereye gönderirse orada görev yapmam gerekecek. İnşallah oralarda da sizin gibi beni sahiplenen otel sahipleriyle karşılaşırım…”

“İnşallah oğul! Hadi selâmetle!”

Vedalaştık. Aydınlık yollardaki karanlıklara aptallığım, salaklığım, bir siteme kırgınlığım devam etmemeliydi. Telefondan seslendim;

“Dünyam! Tüm aydınlığım. Gelmek, görmek ve vedalaşmak istiyorum!”

“Hayırdır! Hemen!

“Gereğini gelince anlatsam?”

“Peki!”

Bir kadının Tanrının lütfu(3) olan, ben de olmayan altıncı hissini nasıl göz ardı edebilirdim ki? Her ne şekilde olursa olsun onun yaşamında da ya da kısaca ortamda bir yanlışlık var, gibi görünüyordu.

Ve bana göre hareketim gerçekten Feride’den azar işitecek şekilde kaba, seviyesiz, saygısız, sevgisiz bir boyutta idi.

Daha da büyümesi muhtemel direnme şeklinde bir yanlışım olmamalıydı. Kusurdan yahut da yanlıştan dönmek yaşamımdaki tek gerçeğime karşı erdemdi. Bu nedenle eve, Feride’ye dönüşümü acele etme şeklinde gerçekleştirmeye çalıştım.

Telaşlı, heyecanlı idi, kapıda karşılarken;

“Acelen neden? Daha bir günün vardı?”

“Yorgun-argın göreve başlamamak, sensizliğe katlanmak için güçlü olmak ve ortama uymak içindi acelem…”

Uzanıp öptüm, kabullenip cevapladı.

Beraberce çıktık merdivenleri, bavulumu alt basamakta bırakarak.

“Yol uzun, geceden yararlanmamı önerdi otobüs firması. Yaşamamam gereken soğukluk olayı nedeniyle gerilim içindeydim. Bunu ve devamını sana, sizlere yaşatmama dileğiyle biletimi aldım, hemen…

Ve vedalaşmaya geldim, gerçek olarak büyüklerim. Klâsik söz; ‘Gidip de gelememek, gelip de görememek var!’ Hakkınızı helâl edin! Allahaısmarladık!”

“O ne demek oğlum? İki kızım vardı. Sen de üçüncü olarak oğlumuz oldun! Selâmetle git ve gel! Bizleri de habersiz bırakmamaya çalış!”

Ellerini öptüm, sarılıp kucakladım. Firdevs yanlarında, ayakta ve beklenti içindeydi.

“Büyüğümsün!” dedim. Çekincesine rağmen sarılıp elinden öperken kulağına fısıldadım;

“Aramıza ne kadar mesafe koyarsan koy, sevmesen de sevme, ama ben seni seveceğim ve de sevdireceğim kendimi…”

Gülümsedi, açıktan açığa seslendim;

“Abla gülmek sana yakışıyor, ‘Acaba?’ diyorum…”

“Anladım, uğurlamaya Feride’nin yanında ben de geleceğim!”

“O vakitte; ‘Nasıl döneceksiniz?’ diye bir kurgum olmayacak…”

“Di mi ya sevgilim?”

“Ağzından kaza ile çıkmadı değil mi o söz abla? Seviyorsun beni, he mi?”

“Şüphen varsa…”

“Yok abla, vallah aklımdan bile geçmedi. Aile olarak tümünüzün sevgisini kazanmış olarak yola çıkışım mutluluğum, bu sevecenliğinizin dönüşüme kadar hak etmiş olarak devamı umudum. Bu huzur beni görevime sevinçle ulaştıracak, emin olun!

Kazın ayağının öyle olmadığını(24) da, içten pazarlığı da, kurbağa-akrep öyküsünü(25) de, ilerleyen zamanda, zamanı gelince gözümün önünden geçirmem(2) gerekliliğini ufak bir çaba ile öğrenecektim. Görünüm izafiydi(1) çünkü. Huylu huyundan asla vazgeçmiyordu.

“Abla! Biraz vaktimiz var, galiba! Biz karşıdaki parkta bir-iki dakika görüşüp vedalaşalım, siz de bizi arabayla oradan alıp garaja götürüverseniz? Olur mu?”

“Neden olmasın ki güzeller?”

Parkta bir kanepeye oturduk, Feride’nin getirdiği pazar poşetleri üzerine.

“Hemen adresini yaz! Neler uygun, neler yasak, neler serbest bileyim. Yanına yolluk hazırlamak isterdim. Ama kocam ilk defa askere gidiyor, bilemedim. Ancak bir kaç parça çamaşır, diş fırçası, macun, sabun koyarak bir çanta hazırladım. Belki hemen alman, temin etmen mümkün olmayabilir. Özleyeceğim, sadece hissetmiyor, biliyor, inanıyorum.”

“Etrafta insanlar var, utanırsın, çekinirsin, ama içtenlikle sarılıp kucaklayıp öpmek istediğimi bil lütfen! Ablan yanımızda olacağından yol boyu ve garajda da aynı şekilde vedalaştığımı düşün ve inan, lütfen!” dediğimde elinin sıcaklığını hapsetme arzusunu yaşıyordum.

“Sensiz nasıl geçecek zamanım?”

“Belli mi olur? Eğitim bittikten sonra, belki kurayı buraya çekerim, şans işte! O zaman kısıtlama yaşayacağımız askeri görevlerim dışında ayrılmaksızın hep beraber olur, el ele yaşarız!”

“İçimden inanmak geçiyor!”

“Dedim ki, dedim ki…” derken zamanın nasıl geçtiğini ancak Firdevs Ablamızın sevecen yaklaşımı ile farkına varmıştık…

Vedalaştık…

Yol uzun sürdü…

Bitmeyen günlerim başladı, duygusal sömürü(3) yapmak hakkımı “Hicranla” diye başlangıcı yapıp kullanarak. Altı aylık eğitim döneminde oldukça yorulmama rağmen, telefonlarla, mektuplarla zorlanarak da olsa geçirmekte başarılı olduğumu zannediyorum.

Kendine gelmekte zorluk çeken sevgilimin, baba ve annesiyle birlikte iki kez ziyaretime gelmelerine rağmen, “Ne birileri sorsun, ne de ben anlatayım!” şeklinde bıkkınlıkla geçti eğitim devrem, “Beterin beteri vardır(26)!” sloganını aklımdan geçirmeksizin.

Şanssız insanların duygusal sömürü yüklü bir kısım deyişleri vardır hani; “Gökten halka yağsa, biri bile geçmez de başımızdan, iki kazık yol alsa gökten yere doğru… (Nınnırınınnın(27) yani)!” Ya da “Muhallebi yerken dişinin kırılması” veyahut “Ağustosta suya girdiğinde suyun balta kesmez buz olması…” vb. gibi.

Ya da şunlar da söylenebilir şanssızlığım için (ç)alıntı olarak;

            Şansıma tükürsem, rüzgârdan geri bana gelir!

Tabii ki şans bana da gülüyor ama ağzıyla değil!

Balık olsam vapur çarpar. O kadar şanssızım yani!

Bu aralar öyle şanssızım ki; hani ağzımla kuş tutsam ağzıma sıçar. Ve o kuşun yaptığı “Bilet almamın gereğidir.” Ama ya almayı, ya da saklamayı unuturum, sonucu bilemem. Yahut da bırak son rakamı, amortiyi, çıkan numaraların tekinin bile rastlamadığı rakama sahip olmuşumdur!

Eğitim bitip de kura çektiğimde, bırak aynı şehri, neredeyse atamam Fizan(28) denilecek kadar uzak bir yer olmuştu, sınırda. Abartmış gibi olsam da şöyle bir örnek daha sağlıklı gibi görünür bana. Meselâ Ankara’daydım. İstanbul’da eğitim görmüştüm. Kurada Van’ın bir ilçesini çekmiştim, sınıra yakın, askerliğimi orada sonlandıracaktım.

Ya da şöyle bir mizansen(1) de oluşturabilirim, aynı şekilde meselâ diyerek. Konya’da yaşayıp, İstanbul’da eğitim alıp, Edirne’de kıta görevi yapmam gibi.

Adresleri saklamamda art bir niyetim yok! Söylemek istediğim sevgi ve onu bütünleyen aşkta mesafelerin öneminin olmadığıydı.

Ve eğer civardan biri için kötülük yapmak, yaşatmak asil olarak murat ise o kişinin dualarının da Tanrı indinde mutlaka gerçekleşme olasılığının olduğunu anlatmak içindi. Gıybet(29) gibi oldu, ama içimden geçeni de saklamayı istemedim.

Eğitimim bitip de kıtama yönlenmeden önce evimize uğradım. Feride’nin ataması ile ilgili herhangi bir gelişme yoktu. Bence sıkıntısız, günler geçirdik evli olarak evsiz! Anlamı; kurallar, inançlar, verilen sözlere riayet etmek yanında Firdevs Ablanın bizlere doğru sevgi yüklenişinin artı etkisi yok değildi.

Ayrıca yan daireye sükûnet halinde bir ayrımcılık yüklenmişti. İster iki taraf, ister bu ya da şu taraf, bence daha varlıklı olan kız tarafı yönünden ev boşaltılmış, boş daire muhtemelen “uğursuzluk” hüviyeti benimsenmiş olarak ne satılabilmiş, ne de kiralanabilmişti. Güvenlik görevlilerine sorup, sorgulayanlar eve bakmaya, fiyatını öğrenmeye bile niyet ve merak etmemişlerdi.

Kısaca, düşüncemizde yanlışlığımızı kabullensek de evimizde rahattık, ta ki kıtaya teslim olma vaktinin geldiğinin farkına varıncaya kadar. Ancak bu sefer birkaç gün önceden yola çıkmama gerek yoktu. Tıpkı şarkıdaki gibi, bir gün kala; “Yatcaz, kalkcaz, hop orda olacaktım(30)!”

Cici babam, cici annem, Firdevs Ablam ve Feride bagaja vereceğim bavulum dışında uçakta yanıma almamı salık verdikleri(2) elime sıkıştırdıkları, gak-guklarla(31) besili çantamın münasip yerlerini ayrı ayrı desteklemişlerdi.

Doğrusu; “Ekmeğin elden, suyun gölden karşılanması” değerli bir nimetti bir asteğmen için, yani şimdi inkâr mı edeyim?

Alelusul, gereğine uygun başlayan askerliğim başlama hakkını kullanıp devam etmeye başladı.

Gün, hatta günler bile geçmedi, bir gün bir genç kız çıktı karşıma, ile de, doğaya da aykırı, parlak, güzel yüzlü, güzel ötesi hatta, kişiliğine yakıştıramadığım bir şekilde, iyi olmasa da, kötü de sayılmayacak bir görünümle;

“Açım!” dedi ve ekledi; “Muhtaç ve fakir değilim, ama bir çorbacık ısmarlar mısınız bana?” dedi.

Sebep her ne olursa olsun, resmi, garnizon kıyafetimle bir çorba değil, yemek bile ısmarlamak istedim kendisine, kabullenmedi, “Nefsim körlensin(2), tansiyonum eksilmesin(32), yeterli!” dedi.

Lokantaya girip çorbayı ısmarladım, ellerimi yıkamak için her neden icap ettiyse şapkamı masaya bırakıp lâvaboya yöneldim.

Genç kızın içten pazarlıklı bir ajan olabileceğini aklımdan geçirmem, şapkamdaki dökülen saçlarımdan birkaç telini toplayıp saklayacağını bilmem mümkün değildi.

“Sağ ol abi! Nefsim körlendi, tansiyonum yerine geldi, akılsızlık işte, yanıma para almamışım! Başka bir şeye ihtiyacım yok!” deyip sarıldı, kucakladı, elimi öptü önce, sonra yanaklarımdan öptü, çevremizdeki kimseleri, şaşkınlığımı önemsemeksizin, aldırmaksızın, uluorta sanki bir film ya da fotoğraf çektiriyormuşuz gibi.

Doğrusu hiçbir şey anlamamıştım, üstelik tuhaf olan aynı görüntüyle askerliğimin sonuna kadar sima olarak karşılaşmamıştım.

Bu dönemde rahattım, aklımdan ne geçerse, hatta şiirler, öyküler olarak, bazen sayfalara, bazen ufak bloknotlara kargacık-burgacık(3) yazılı olarak saklıyordum. Aklıma geldikçe kenarlarından-köşelerinden çıkıntılarla düzeltmeler, eklentiler, çıkıntılar yapıyordum. Sadece şiir demekte zorlandığım dizeleri düzenli bir şekilde tutuyordum.

İzin almak, daha doğrusu yasal iznimi kullanmak istemiyordum. Ancak Feride ısrarla; “özlediğini” bir günlüğüne de olsa uçağa gidiş-dönüş bilet alarak gelmemi emrediyordu!

“Sık dişini! Ben de özledim seni, şurada eğer iznimi tezkere sonuna bırakırsam 4-5 aylık sürem var!” diye hem yazdım, hem de telefonda söyledim.

Ketumdu(1), ısrarının sürpriz yapmak için olduğunu anlamamıştım, ama ağzından kaçırıverdi. Babasının girişimleri, çabaları sonuç vermiş, şehrin diğer ucunda da olsa bir liseye ataması yapılmıştı. Sonrası umuttu, hem unutmak da umuttu, ama unutmanın da hatırlanmak olarak canlanacağını doğrusu aklımdan geçirmemiştim.

Beklemek ve sabırlı olmak…

Ömründen eksildiğini bile bile sayılı günlerin geçmesini bekleyerek sabırlı olmak ne kadar zordu. Bunu abartısız bir şekilde o şairin nefesinden derleyerek şükretmek gerektiğini düşünüyorum.

“Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam(33)!”

Bekleyenim ve kavuşma umudum vardı ve beklemeyi de, bekletmeyi de sevmezdim. Bu; tasarruf etmek mümkün olmasa da boşu boşuna heba edilmiş bir zaman demekti, bana göre.

Gelecek mutlaka gelecekti; nasılını müneccimlerin bile bilmeyip Allah’ın bilebileceği, insanların akıllarından bile geçiremeyeceği, hayal bile olamayacak bir yalan, gerçek dışı bir kurgu olarak.

“Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar…(34)demiş şair. Benim de ulvi(1) vatan görevim bitmişti. Ancak kulağıma erişmesi mümkün olmayan ailenin yaşadığı tereddüt ve endişeler nedeniyle ne fikrim alınmaya çalışılmış, ne de düğün-derneğimizle ilgili bir hazırlık yapılmış, sözü bile edilmemişti.

Feride dışındakilerin kindar sitemleri bir kısım şeyleri anlatmaya çalışıyordu, Feride ise; “Böyle bir şey yok, olamaz, mümkün değil!” anlamında savunma yapar gibi görünmesine karşın o da tereddüt içinde gibiydi.

Sessizce yedik; “Hoş geldin!” yemeğimizi neredeyse ağzımızı açmadan, hatta ağzımızı bıçak bile açmadan(2). Yemekten sonra başımı eğip düşünmem gereken Feride’nin sessize yakın sözüyle irkildim;

“Evime gidelim mi?”

Tezahürat, sevinç, el ele tutuşmak olası değildi.

Kapıyı açıp içeri beraberce girdikten sonra, ne kucaklama, ne öpme, ne sıkı fıkı(3) bir hareket görmediğim durgunluğu izleyerek salondaki kanepeye oturdum, Feride’nin yanıma oturacağı umut ve beklentisiyle.

Oysa karşıma geçti, yemek masası kenarındaki sandalyelerden birini altına çekerek. Diyeceğim tek söz vardı;

“Anlat!”

“Mış!” demek yerine Feride’nin ağzından anlatmam doğru olacak.

“Bir akşamüstü kapı çalındı. Kucağında bir bebekle Nesteren isminde bir kadın geldi. İddiasına göre karı-koca olmuşsunuz. Bebek sendenmiş. Fotoğraflar gösterdi, yemek yerken, vedalaşırken, herhalde zina halinizi resimlemekten utanmış olsa gerek! ‘DNA Testini(35) yaptırın!’ dedi…

Ablam bebeğin saçından birkaç tel kopartıp bir poşete koydu. Poşet şu. Git test yaptır, gerçeğine ulaş bebeğini ve karını sahiplen!”

Savunma beklemeksizin infaz(1)

“Benden şüphelenmen ve yargılamaya çalışman önemli değil, bana inancını yitirmiş olman, güvenini sıfırlamış olman önemli benim için…”

Saçlarımdan yolabildiğim kadarını yolup masa üzerine koydum;

“Olmayanı ispat etmeye çalışmama, olmayan çocuğuma ve olmayan karıma yönelmeme gerek yok! Buyurun, rahatlayacaksanız siz yaptırın her ne ise o testi, pişmanlığınız da size kalsın. Ben sadece sevdim seni, hem tüm varlığımla, demek ki inandıramamışım, başlangıç olarak ne seni ve ne de aileni. Gidiyorum. Hiçbir şeye ihtiyacım yok!..

Sen beni zaten; ‘Evime gidelim!’ demekle beni reddettiğini, her şeyin sahibi olduğunu anlattın, benim hiç olduğumun(2) ispatı gibi. Bu nedenle sana ‘Allahaısmarladık!’ demem de gereksiz!”

Kapıyı cesurca, inançla ve kararlılıkla kapattım arkamdan. Küsmüştüm, ama karıma değil, yaşama. Yaşamam hiç de gerekli ve önemli değildi, bu karmaşadan sonra. Merdivenlere aynı o genç adam gibi yöneldim, kararlıydım tahammülsüzlüğüm gözyaşlarımda şekillenmeye başlamıştı.

Ölüm Allah’ın emri” nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, ama ayrılık olmamalıydı(36), hem de böylesine niyetle.

Yalınayak ayak seslerine döndüğümde kravatımdan tutarak kendine çevirip öptü beni Feride.

“Zaten inanmadım! Dolduruşa geldim! Yanlış yaptım! Sensiz yaşamam mümkün değil! Gitme! Acı bana! Gidersen tıpkı yanlış yapan komşumuz gibi yaparım ben de, hemen ardın sıra! Katilim olmak ister misin?”

“Öptüğünde, aynı inançla cevap vermem, sana inandırıcı gelmedi mi? Ben yaşama seninle başladım, yaşadığıma seninle inandım. Tuttuğum tek el, öptüğüm tek dudak sadece sana aitti…”

“Bilmediğim, inanmadığım bir şey için seni üzdüm, pişmanım. Gel, evimize sığınalım, tüm gözlerden, tüm hainliklerden uzak…”

“Hainlik deyince, bu genç kadın, ben yokken ve hepiniz bir arada iken babanın ev adresini bilip evinize geldi, beni suçladı, bebeğinin saçından birkaç tel alması için ablana izin verdi, fotoğrafları gösterdi ve gitti, öyle mi?”

“Evet! Misafir ettik, karnını bile doyurduk!”

“Peki, herhangi bir değişik tavır, tereddüt, heyecan, mimik? Kendisine ulaşmamız için herhangi bir adres, telefon numarası bıraktı mı? Ya da bebek çok küçük olmasına karşın; ‘Şurası babasına benziyor!’ gibi gerçek bir şüpheniz oldu mu? Hem bebeğin saçından örneği, gerçekten ablan mı aldı?”

“Bilmiyorum, tam olarak aklımda kalmadı, ama ‘galiba!’ demem mümkün! Ablam belki adres de almış olabilir. İnkâr etmeyeceğim. Şüphe zalimlere has bir duygu, zalimler, yani benim gibiler en çok sevdiklerinden şüphe ederler(37)

Anlatılanları duyunca yıkıldım, istemesem de, aklımdan geçirmeyi bile düşünmesem de tavrım anlattı sana, bana ne olduğunu. Pişmanım! Bebeğin saçından örneğin nasıl alındığı hatırımda kalmamış. Ama ablamın alıp bir poşete dikkatle koyduğu aklımda. Ama önemi yok artık!”

“Kendimi savunmadım, olmayan bir şey için savunmama da gerek duymuyorum, ihtiyacım yok! Ama merak ediyorum. Beynimi yokluyorum. Ancak adını bile bilmediğim tansiyonunun düştüğünü anlatan bir kadına çorba ikram etmemin ceremesinin bu kadar ağır olacağını aklımdan geçirmem mümkün değil. Üstelik ne hikmetse(3) adresinizi bilip evinize geliyor ve beni suçluyor. Bunda bir bit yeniği(3) sezmiyor(2) musun sen de?”

“Bilmeden günaha girmek istemiyorum!”

“Ama perişanlığın, anında görüntü olarak bana inançsızlığın neredeyse yuvamızın yıkılmasına neden olacaktı Feride! Eğer sevginin yüceliği bana inancını körükleyip peşimden gelmeni sağlamasa, bana yetişmesen kararlılığımı örtbas etmem(2) asla mümkün değildi, belki ikimiz de yaşamıyor olabilirdik şu anda. Yaşamımızı sana borçluyum, minnettarım. Ayrılığımız kimsenin işine yaramaz, ama biri, beni sevmediği için…

‘Bilmeden günaha girmeyelim!’ demiştin, değil mi?”

“Böyle şeylere kafanı yorma lütfen! Yanlışın için sonra üzülürsün yoksa!”

”Peki! Ama gerçekten üzüldüm, teselliye ihtiyacım var, nefesini hissetmem gerek!”

“Telefon edeyim, evimizde kalalım!”

“Mutlu olurum!”

Telefonu annesine açmış, ya da telefona annesi çıkmış olsa gerekti;

“Eşim beni ikna etti, evimizde kalıyoruz. Sabah, kahvaltıya yetişmeye çalışırız!” dedi ve ya cevap beklemedi, ya da cevabı umursamadı.

Soyunduk, pijamalarımızı giydik, sarıldım karıma, gönül yorgunluğumla uyumak üzereydim, neredeyse. Kapımız açılmış, Firdevs başımıza dikilmişti;

“Daha karı-koca değilsiniz, nasıl beraber yatarsınız ki?”

“Karımın namusu bana emanet, çok özledim, üstelik bebek yalanına da inanmadı, beraber yatmaya değil, beraber uyumaya karar verdik özlemle, bunun yanlışlık neresinde abla? Üstelik bizim evimize kapımızı çalmadan, izin almadan anahtarınla açıp başımıza dikilmenize kim izin verdi?”

“Ev kardeşimin, babam aldı, her şeyde Feride’nin, ablası olarak bu hak bana da sağlanmıştır!”

“Ben de Feride’nin bir malıyım. Yani kapıyı çalmadan evimize girmenize izin verdiğimi hatırlamıyorum. Şimdi anahtarınızı masa üzerine bırakın, kapıyı da dışarıdan kapatarak gidin!”

“Sen de damat gibi mi düşünüyorsun Feride?”

“İzninizle…”

“Anlaşıldı, gidiyorum. Sabah görüşürüz…”

“Sakın cici anne ve cici babamı etkilemeye ve üzmeye çalışmayın, olur mu?”

“Bakalım DNA Test sonucunu alınca da böyle konuşabilecek misin?”

Susmam gereken anı yaşamaya başlamıştım. Aslında iddiasını ispatlamak gereği DNA Testi için benden alınması gereken örneğin henüz alınmamış olmasını aklımdan geçirmeliydim. Feride böyle bir konuyu aklımdan uzaklaştırmıştı. Ancak Firdevs anahtarı koymak için mutfağın ışığını yakıp, masa üstündeki saç birikintisini görünce, onların bana ait olacağı varsayımıyla gözlerini ışıldatmış ve fark edilmemesini temin için iki-üç saç telimi (ç)almıştı!

Gerçekten de yatağımızdan kalkmamıştık ve fark etmemiz mümkün değildi, biz, bizi yaşıyorduk, başlangıcımıza devam ederek…

Kahvaltıya gecikerek de olsa yetiştik. Firdevs yoktu, olağandı, mağazayı açmaya gitmiş olabilirdi, sormadık, söylenmedi, ama mağazaya gitmediğini öğrenecektik, nereye olduğunu bilmemiz mümkün değildi!

Atanmam için başvurumu yaptım, teskeremi almamış olmama karşın kaydım yapıldı, teskeremi sunduğumda işlemim resmileşecekti.

Gündüzleri abla şerrinden(1) çekinik olarak o okuluna gidiyor, kalan zamanda beraber oluyor, gecelerimizin tümünü ben evimizde, o baba evinde biz bizi yalnızlık olarak paylaşıyorduk. Böyle bir yaşam çekilmez gibi görünse de yanlış da olsa kurgulanmış kurallara, yasaklara uymak zorunluluktu.

Medeniyetin sürat çağını yaşadığımız bu zamanında sırf Firdevs Abla yüzünden gecikmemize anlam vermekte zorlanıyordum. “Neden?” diye sorduğumda bunun cinsel bir açlık olarak yorumlanmaması dileğindeydim.

“Seni yaşayıp da, sensiz yaşamak zoruma gidiyor, askerliğimi tamamladım. ‘Para kazanmam, atanmamı beklemem şartsa ben sana özlemle öleceğim!’ demektir. O halde ölmeden önce seni azat edeyim ki, belki bensiz mutlu olur, çoluk-çocuğa karışırsın!”

“Çok acı ve ağır konuştuğunun farkında mısın?”

“Peki! Sen benim ne kadar acı çektiğimi görmüyor musun? Büyüklerin bana borç yazsınlar, ne istiyorlarsa, onları yapalım, yaptıralım, benim ol, boşu boşuna değil ömrümüzün sonuna kadar aynı yastığa baş koyup yaşamı üleşerek beraber yaşlanalım…”

Düşüncem “olmayacak duaya ‘Âmin!’ demek!(38)gibiydi, ancak Tanrı büyüktü ve yol göstericiydi. Bundan, ya da benden sonrasını Firdevs Ablanın anlattıklarından özetlemeye çalışayım.

Ciddi olarak ve bana uygun göremediği sevgisizlikle kaba anlamda yolumuza taş koymak(2) için girişimde, çabasında bulunma arzusu yaşamış, ona ne yaptıysam, nefreti konusunda nasıl bu kadar başarılı olduysam. (Sevgi ile nefreti ayıran çizgiden(39) bahsetmeme gerek yok şimdilik)! Elinde hazır olan her ikisi de bana ait olan saç telleriyle DNA Testinin garantili bir şekilde müspet çıkacağı umudunda olmuş.

Evde testi yapmanın hem fiziksel sakıncalarını hem de olanaksızlıklarını öğrenmiş, okuyarak. Özel laboratuvarlardan ise ahret sualleri(3) nedeniyle bunalıp başarısızlığı nedeniyle vazgeçmek zorunda kalmış. Sonrasında bir ümitle eş-dost-akraba-tanıdık birileriyle karşılaşmak umuduyla Devlet Hastanesine gitmiş.

Dönerli kapının bir karesinden kendi içeriye girerken, diğer kapısından doktor olduğundan emin olduğu liseden arkadaşı Ragıp’ı görmüş. Hatta buna “Bakışmışlar göz göze(40) tavrında bir deyim de yakıştırılabilir(miş)!

Aralarındaki fark liseden sonraki üniversite öğrenciliklerinde karşılaşmamış olmaları. Ragıp unvanlı bir Doktor, Firdevs ise Üniversite mezunu kırtasiyeci elemanı olmuş. “Bakışlar vardı, can yakan, maziye götüren, hatıraları canlandıran, sonrasında gerçeğe döndürüp, gecikmenin hırsını aldırmak istercesine el ele tutuşturan. (41)

Öncesinde doğrudan konuya girmek istemiş Firdevs;

“Bir DNA Testi için uğramıştım! Yardımcı olabilir misin?”

“Sana ait mi?”

“Hayır! Kız kardeşimle ilgili…”

“Peki, karşı tarafın bundan zarar görme ihtimali var mı?”

“Amacım zaten o, yalan söylemek istemem!”

“Peki Firdevs! Hipokrat’a yemin etmiş(42) biri olarak, birinin zararına olacak bir şeyi benden isteyecek kadar nasıl cesur olabildin ki?”

“Liseden arkadaş olmamızın avantajından yararlanmak istediğimi söylesem…”

“Biz arkadaş olamadık Firdevs. Peşinden koşanlar olarak çoktuk, ben dâhil, sanki diğerlerine göre ayrıcalığım varmış gibi. Çünkü diğerleri peşinden koşuyor, bense diğerlerinden farklı olarak seni seviyordum ve sen bunu biliyordun, bir zalim gibi. Elimi uzattım, tutmadın, hem hiçbirimizin elinden tutmak aklından geçmedi, güzelliğinin sana sağladığı avantajı biliyordun çünkü…

Ben gönlümde sadece sana ait oldum, hem bugüne kadar, gönlüm için bir başka sultan aramayı gerekli görmeksizin. Okurken zaten sana aittim, bugünlere kadar da senden başkası yer etmedi içimde. Bugünlerime sadece seninle geldim. Başlangıcımızda umudun kırıntısına bile beni lâyık görmedin, bu nedenle de buraya atanmama sevinmeme rağmen ben de ıstırap çekmeye devam etmemek için seni ne aradım, ne de sordum, bilmeme rağmen…

Refüze edilmek(2) belki yaşamımın sonu olabilirdi, ama değersizdi. Bak şimdi yaşamak isteyip de yaşayamadığım mutsuzlukla neredeyse 8-10 yıl fazladan kocadım ve karşılaştığımız ilk anda ne isteğinin farkında değilsin!”

“Özür dilesem, unutsak ikimiz de, hemen şimdi karşılaşmışız gibi yapsak?”

“Sevinirim! Oldukça yoğun geçen gece nöbetim şimdi bitti. Çok yorgunum. Sana şimdi bir çay ısmarlayayım. Yanlış yapmamamız için bana izin ver. Eğer ‘Görüşmeye devam edelim!’ dersen beni her yerde, her zaman bulabilirsin. Yıllar sonra bu sadece sevincim değil, mutluluğum da olur!”

“Ayıplarımı atıyorum. Bana şu kısacık süre içinde en büyük ayıp ve günahlardan kurtulmamı sağladın!” deyip elindeki poşetleri iki ayrı çöp kutusuna ayrı ayrı atmış.

“Sana yakışan buydu, teşekkür ederim!”

“Beni doğruya, hakikate yönlendirdin, yıllar sonra, bir çırpıda. Böyle bir güzelliği yaşamaya başlayacağımı aklımın ucundan bile geçirmem mümkün olamazdı…”

Sonlar; her zaman hüzünle değil, çok zaman mutlulukla biter. “Eksilmeden eskiyelim(43), demiş şair. Firdevs Abla ve Ragıp Hocamızın bize temennisi bu idi. Aynı gün, aynı salonda mutluluğu adımlama gayretinde olduk.

Onlar da, biz de gecikmiş olarak da olsak muratlarımıza ererken, kerevetlerimize çıkanların(2) aşırılığına şaşırmamamız mümkün değildi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Feride; Eşi, benzeri olmayan, tek, eşsiz, üstün (kız).

Feriha; Ferah, rahat, sevinçli.

Ferit; Avcı kuş. Katılaşmış şey.

Fıkret (Fikret); Fikir, düşünce, idrak. Zihin, akıl. Murat, maksat, niyet. hatta bir bakıma kuruntu.

Firdevs; Kur’an’da geçen bir isim olup cennet, cennet bahçesi, cennetin tamamı veya bir bölümü (cennette altıncı kat). İçinde her türlü ağacın özellikle üzüm bağlarının bulunduğu büyük bahçe.

Nesteren; Genelde bir bayan ismi olarak kullanılan Farsça kökenli  “Nastaran” olan Türkçemizde Nesteren olarak kullanılan bu isim “Ağustos ayında açan beyaz gül, Ağustos Gülü, Yaban Gülü” demektir.

Ragıp; Yanlış bir düşünce olarak Peygamberimizin ana rahmine düştüğü Regaip Gecesi nedeniyle o gece doğan çocuklara verilen isim. Regaip; Regibe kelimesinin çoğulu olup; çok bağış ve iyilik demektir. Bilindiği gibi özel, dini, ya da resmi günler için de çocuklara çeşitli isimler verilmektedir. Örneğin; Berat, Mevlid (ya da Mevlüt, Mevlit), Ramazan, Kurban, Oruç, Cumhur gibi… Bu isimler de ya tek başına, ya da bir isim ekinde ikinci bir isim olarak kullanılmaktadır.

(1) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.

Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, herhangi bir şey, sürpriz.

Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, gösterişli, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

İdeal; Ülkü. Mefkure, gaye. Beğenilen ve takdir edilen şey. Ancak düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstünlükleri kendinde toplayan.

İnfaz; Bir yargıyı yerine getirme. Yargılama sonucu verilen cezayı uygulama. Birine sözünü geçirme.

İptidailik; İlk durumunda kalma, gelişememişlik. Zaman bakımından çok eski ve sade olma. İlkel olma durumu. İlkellik. Eğitimsizlik, kültürsüzlük, görgüsüzlük, primitif sayılma.

İspiyon;  Bir kimsenin gizli işlerini gözleyip, düşüncelerini öğrenip yetkililere bildirerek çıkar sağlayan kimse.

İşgüzarlık; Gereği yokken her işe, şeye karışma. Eli işe yatkınlık, beceriklilik.

İzafi; Nispi, rölatif, göreceli, bağıntılı.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Loğusa (Lohusa); Yeni doğum yapmış kadın.

Metronom; Zaman sayacı. Zemberekli saat sarkacı. Yunanca kökenli bir kelime olup ayarlanabilen, sabit bir ritim elde etmek amacıyla belirli aralıklarla vuruş sesleri çıkartan bir alet.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Pervane; Fırıldak tavrında olan kişi.  Geceleri ışığa koşan ve ışık çevresinde dönüp duran küçük bir kelebek. Bir eksene dikey biçimde bağlanmış iki ya da ikiden çok kanattan yapılmış, döndüğünde düzeneği işleten, itme, çekme, dengeleme, soğutma gibi işlevleri olan araç.

Ritmik; Ritimli. Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.

Safdillik; Saflık, kolayca aldatılma,  temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Silsile; Birbiriyle yakından ilişkili, birbirine bağlı şeylerin oluşturduğu dizi, sıra. Bilinen en eski atalardan yaşayan torunlara değin aile sırası. Soy sırası.

Şer; Kötü eylem, kötülük, fenalık, fena iş. Dince kötü sayılan, ceza ve kınamaya uygun davranışlar ve yapılmaması gereken, hayırlı olmayan iş.

Tescilli; Bir şeyi resmi olarak kaydedilmiş, resmileştirilmiş, kütüğe geçirilmiş olması.

Tıknaz; Kısa ve kalın yapılı, dolgunca, topluca, tombulca, hafif şişman.

Ulvi; Yüce, gökle ilgili olan.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz (Züğürt Tesellisi; Elde ettiği önemsiz bir şeyin, elde edemediği önemli bir şeyi aratmadığını söyleyerek kendini avutma. Kötü sonuçlanmış, ya da sonuçlanması muhtemel işte, çok önemsiz iyi bir yan bularak sevinme).

(2) Ağzını Bıçak Açmamak; Çok üzüntülü olmak, üzüntüsünden söz söyleyemez durumda olmak.

Ağzının Payını (Ölçüsünü) Almak; Verilen bir karşılıklı bir kimseye bir şey söylediğine veya yaptığına pişman olmak.

Aklının (Dilinin) Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçmemek (Geçirmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.

Bozuk Çalmak; Bir şey yüzünden canı sıkılmış, yüzü asılmış olmak. Sinirli davranışlarda bulunmak.

Diken Üstünde Oturmak; Tedirginlik duymak, her an kalkmak, konuşmak, şifreleri, şüpheleri açıklama korkusu yaşamak, huzursuz olmak.

Dirseklenmek; Engellenilmeye çalışılmak, başarısının önüne dikilmeye gayret edilmek. Dirsekle vurulmak, dirsekle itilmek, kendisine dirsek atılmak. Dirseğe benzer bir biçimde kıvrılmak ya da dirsek oluşturmak.

Diş (Dişlerini) Göstermek; Güçlü olduğunu, kendine güvendiğini, saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit etmek.

Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.

Eli Böğründe Kalmak; Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz durumda olmak, başarısız olmak.

Garipsemek; Kendini kimsesizmiş gibi, gurbetteymiş gibi düşünerek içlenmek. Bir şeyi şaşırtıcı, yadırgatıcı bulmak, yadırgamak, bir şeye, bir duruma alışamamak.

Göz Önünden Geçirmek; Gündemde yer almayı sağlamak. Unutmamak, olduğu gibi hatırlamayı mümkün kılmak. Sürekli denetim altında tutmak. Kolayca ulaşılacak bir yerde bırakmak, bulundurmak.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

Hiç Olmak; Değersiz olmak, karşısındakiler nezdinde eksik ve değersiz olduğunu hissetmek, düşünmek, var saymak.

Hoşgörülü Olmak; Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.

Kapris Yapmak; Değişken, geçici, gereksiz isteklerde bulunarak huysuzca davranmak, huysuzluk etmek.

Kerevetine Çıkmak (Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!) Sonu iyi biten masalların bitiş cümlesi. Başkasının evlenmesiyle ilgili onların sevinçleriyle sevinmek, mutluluk dileme anlamında bir söz.

Lâkayt Kalmak; İlgisiz davranmak. Aldırmamak.

Nefsi Körlenmek; Doyum isteğinin şu ya da bu şekilde karşılanması. Nefsin değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma gelmesi.

O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.

Parende (Perende) Atmak; Havada çark gibi dönerek takla atmak.

Refüze (Refüse) Edilmek (Olmak); Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek (Başvurunun kabul edilmemesi).

Renk Vermemeye Çalışmak; Bir şeyi bildiği halde, bilmez gibi görünmeye gayret etmek, olacakları beklemek. Duygu ve düşüncelerini belli etmemek için çaba göstermek.

Salık Vermek; Bir şeyin bulunduğu yeri haber vermek. İşe yarar, elverişli, “iyi, uygun” şeklinde ilgili kişiye bildirmek.

Sezmek; Açık bir belirti olmadığı halde, olmuş ya da olacak bir şeyi içgüdüsel olarak kestirmek, duyumsamak. İçgüdüsel olarak anlamak, fark etmek.

Tereddüt Yaşamak; Kararsızlık içinde bir süre geçirmek, yaşamda duraksamak.

Yalap Şalap (Yalap Çalap, Yalapşap) Dokunmak; Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak, dokunmak, dokunmuş gibi yapmak.

Yarım (Bir) Bardak Suda Fırtına Koparmak; Çok basit, önemsiz ve küçük olan şeyleri büyütüp içinden zor çıkılır bir hale getirmek.

Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.

Yoluna Taş Koymak; Bir kimsenin işini bozacak, amacına aykırı olacak bir şey yapmak.

Yüzü Kireç Gibi Olmak; Yüzünde hiç renk olmamak, rengi solmak.

Zil Takıp Oynamak; Bir şeye çok sevinmek, mutlu olmak, sevincini belli etmek, aptallık, salaklık modunda kendine eğlence bulmaya çalışmak.

(3) Açık Seçik; Çok açık ve belirli olarak. Açıkça, açık olarak, gizli olmadan. Çok kolay anlaşılır, çok belli, belirgin.

Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

Âlâyı-Vâlâ (Âlây-ı vâlâ, Alay-ı vâlâ); Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük. Gösterişli, tantanalı, törenli. Hata, kusur ve eksiklik olmaması.

Ana-Baba Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş gen, ya da pek küçük kucak çocuğu. Annesi, babası ya da onların yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi.

Bir Lahzada (Lâhzada); Zamanın bölünemeyecek denli kısa bir parçasında.

Bir Metelik; Çok az para. Çeyrek kuruş, on para değerinde demir para.

Bit Yeniği; Kuşkulu bir nokta. İşin gizli kalmış, kötü ve aksak bir yönü.

Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.

Duygusal Sömürü; Duygusal İstismar. İnsanların hassas olduğu konularda, duygulara hitap eden davranışlarla onları etkilemek, karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlarla emellerine ulaşmak.

Eli Ayağı (Olma); Bir kişinin her şekilde yardımına koşan ve onun gerekli ihtiyaçlarını gideren.

Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.

Evde Kalmış (Olma); Bir kızın yaşı ilerlediği halde evlenememiş, evlenme çağını geçirmiş olması.

Gâvur Parası; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimselerin parası.

Göbeği Yerinde; Sağlığı, keyfi, ekonomik durumu yerinde göbekli, ensesi kalın kişi tarifi.

Gürültü Şamata; Kavga, hengâme, patırtı, şaka, dans, müzik şeklinde eğlenme.

İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.

Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, çarpık, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.

Kıt Kanaat; Yokluk içinde ve güçlükle.

Lây-Lây-Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız  insan tipi.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Ne Hikmetse; Bilinmeyen bir sebepten ötürü. Bilmezlikten gelinen durumlarda söylenen bir söz.

Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.

Sarıca (Eşek) Arısı (Vespa); Bir yaban arısı cinsi.  Gövdesi kızılımsı, sarı ve siyah çizgili ve iri yapılıdır.

Sıkı Fıkı; İçli dışlı olma, çok samimi, teklifsiz birliktelik, senli benli olma.

Sinsi Hırs; Sinsilikle, gizlice, kurnazca davranışlarla kötülük hissi yaşama isteği.

Sirke Yüzlü; Yüzünden hoşnut olmadığı anlaşılan, somurtak suratlı, asık yüzlü olan.

Tanrı Lütfu; İyi muamele, güzellikle ve hoşlukla Tanrıya minnet gösterimi yapma.

Yorgun Argın; Çok yorulmuş, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.

(4) Nasibi Çıkmamak (Nasipten Öteye Yol Yok); Özellikle gen, ya da yaşları ileride olan kızlar için sarf edilen yanlış bir söz. Kişi, yani kız evlât sırf evlenmek, çocuk doğurmak için evlenmemeli, bunu nasibi çıkmamak anlamında düşünmemeli şeklinde yorumlamak arzusundayım. Kız, ya da karşısındaki kişi, ne kadar çalışıp, çabalarsa çabalasın, eğer karşısındaki kişi alnında yazılan ise mutlaka ona kavuşur, aşk doğal olarak birinci plândadır, şekli her ne olursa olsun. Allah nasip etmişse olur, nasip etmemişse olmaz, ya da az olur, çok olur, hiç olmaz, anlamında bir söz.

(5) Yürü ya Kulum; Az zamanda çok para kazanan ve işinde başarılı olup, çok çabuk ilerleyenler için söylenen bir söz (Allah kimine; “Yürü ya kulum!” der, kimine; “Sabır ya kulum!” der. Şems-i TEBRİZÎ).

(6) Doğrucu Davut; Her zaman, her şeyin doğrusunu söyleyen, ya da yapan.

(7) Eski Dostlar olarak ünlenen “Unutulmuş birer birer…” şeklinde başlayan Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hayri MUMCU’ya, Bestesi; Gültekin ÇEKİ’ye aittir.

(8) Torpil; İltimas. Kayırmacılık. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma. Eskiden KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) gibi bir şey yoktu. “Varsa torpilin (yandaşın) arkadaş, patlat-patlat fezaya ulaş!” diye bir deyiş de herkesin (daha doğrusu sadece garibanların) diline pelesenk (persenk) olmuştu!

(9) Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz; Turgut ÖZAL’ın Hukuk Devleti kavramını hiçe sayarak, devlet anlayışına ters düşen, anlaşılması zor, hangi akla hizmet ettiği anlaşılmayan, Körfez Savaşına hiçbir şekilde parlamentonun, halkın düşüncelerine saygısızca “Bir kereden bir şey olmaz” mantığıyla aldığı karar sonunda tümümüzün yanlış diye yorumladığı özü olmayan sözlerden yalnız bir tanesi.

(10) Al Gülüm, Ver Gülüm; Bir kimseye yapılan hizmetin karşılığını hemen bekleme durumu. İki sevgilinin birbirine sevgi gösterisinde bulunmaları durumu. Bilinen bir şeyin, bilinmeyecek şekilde gerçekleşmesi.

(11) Gönül bu; ota da konar… Güzel ve hoş şeyleri seven insanlar olduğu gibi kötü ve çirkin şeyleri de seven insanlar da bulunur.

(12) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(13) Gönül Ferman Dinlemez; Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi oldukça zordur. ATASÖZÜ

(14) Yuvayı Yapan Dişi Kuştur; Bir evin yönetim, geçim düzenini ve ailenin mutluluk içinde yaşamasını kadın sağlar.

(15) Sübhaneke ile başlayıp “Ahret Suallerine” dönmek; “Sübhaneke” ilk öğrenilen, her namazın başlangıcında okunan ayet. Kabir sualleri ise giden (ölen) birine sorulan sualler. Dolaysıyla birine bıktırıncaya, bir bakıma ölünceye kadar, öldürür gibi sualler sorarak sabrını denemek.

(16) Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

(17) Şu güzeller güzeli / Yâr gibi geldi bana diye başlayan Nihavent Makamındaki, Söz ve Müziği; Necib MİRKELÂMOĞLU’na ait olan Türk Sanat Müziği eserinin “Bir münasip zamanda, meselâ saat onda / Buluşalım Kordon’da der gibi geldi bana!” şeklinde olan bir bölümüne atıf yapılmıştır.

(18) Kişiyi nasıl bilirsin; “Kendim gibi!” Atasözü. Başkalarının bir durum karşısında nasıl davranacağını düşünürken hep kendimizi ölçü tuttuğumuzdan dolayı kendimizce bir yargıya varıp uygulamamızın ifadesidir ki, bu yargının her zaman doğru tuttuğunu söylememiz mümkün değildir. Ayrıca karşımızdakine güvenin anlatımıdır da.

(19) Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var; Uzak bir yere giden kimse, ayrıldığı yere bir daha dönmeyebilir, belki de orada ölür. Ayrılırken bıraktığı yakınlarını döndüğünde bulamayabilir, onlar da ölmüş olabilirler. O halde vedalaşırken bunu hatırlamak ve helalleşmek gerektir.

(20) Mülâhazat Hanesi Boş; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaat sahibi olamamak.

(21) Lânet olsun; (Yöresel olarak; Nâlet olsun!) “Tanrının sevgisinden yoksun kalsın!” anlamında ilenme sözü.

(22) Kol Kırılır, Yen İçinde (Baş Yarılır Börk İçinde, Kol Kırılır Kürk İçinde) Kalır; Bir aile içindeki kişilerin kusurları, anlaşmazlıkları, kavgaları sır olarak aile içinde kalmalı, dışarılara duyurulmamalı, sızdırılmamalı.

(23) Soy; soya çeker, aslı neyse nesli o olur; Asil ve temiz bir aileden gelen kişi, her durumda ve şartta soyluluğunu belli eder.

(24) Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.

(25) Akrep-Kurbağa Öyküsü; M. Serdar KUZUOĞLU’nun öyküsü, kısaca; Akrep bir suda karşı kıyıya geçme konusunda onu sokmayacağına dair kurbağa ile anlaşır. Ancak akrepliğini yapar ve yolun ortasında onu sokar ve ikisi de ölürler. Ancak kurbağanın son nefesinde; “Hani sokmayacaktın?” sözüne akrebin cevabı manidardır; “Ben akrebim, huyum bu!”

(26) Beterin de Beteri (Var); Kötü bir duruma düşüldüğünde, bir belâ ile karşılaşıldığında; “Daha kötüsü olamaz!” diye düşünülmemeli, daha da kötüsünün olabileceği düşünülmemeli. Örneğin arabanızla hafifçe çarptığınız yaşlı birinin, her ihtimale karşı hastaneye götürürken vakti saati gelip de kalp krizinden ölmesi gibi. Ne sabretmeniz, ne de dualarınız kurtaramaz sizi. Derdinizi anlatmanızın mümkünü yoktur.

(27) Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.

(28) Fizan (Arapçası Fezzan), 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda en çok korkulan bir sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan ülkede eski Trablusgarp.

(29) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

(30) Yatcaz, kalkcaz; Gülşen isimli sanatkârın; “Bir açıldım, bir kapandım...” diye başlayan şarkısında üç kez tekrarlandıktan sonra “Hoop ordayım!” dediği şarkı.

(31) Gak-Guk; Etmek eklentisi ile bir şeyi söylemekten çekinmek, kekelemek, kaba anlamda mantıksızca dolambaçlı bir şekilde söylemek olmakla beraber, yöresel bir terim olarak ikindi kahvaltısı şeklinde yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler (kurabiye, sandviç, meyve, çerez, gibi şeylerle nefis köreltmek) anlamlarında kullanılmaktadır. Yanlış aklımda kalmadıysa bir masalda; Keloğlan Zümrüdü Anka Kuşunun sırtına binip Kaf Dağına doğru prensesini devden kurtarmak için yola çıkıyordu. Eee! Yol ve yolculuk uzundu tabii. Keloğlan heybesine yiyecek ve su koymuştu ve Zümrüdü Anka Kuşu “Gak!” dedikçe yiyecek, “Guk!” dedikçe de su veriyordu. Sanırım yöreme, yöresel bir terim olarak bu sebepten yerleşmiş olsa gerek!

(32) Tansiyonu Eksilmek (Düşmek); Hipotansiyon. Kan basıncının anormal şekilde düşmesi. Büyük tansiyon 90 mm. Hg. Küçük tansiyon 60 mm Hg. altında olmasıyla oluşur. Çoğunlukla kişide bir belirtiye neden olmayan bu durum, tedavi gerektirmez

(33) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerde şöyle denilmekte; “Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam…” Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir.

(34) Aynı şiirde; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.

(35) DNA Testi; Ana-baba-evlât varlığının tespiti için gereken bir test olup nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.

(36) Ölüm Allah’ın Emri; Ölümden kaçınılmaz, herkes ölecek, tehlikeli bir karar verme durumunda; ”Ölümü göze alıyorum!” anlamında bir söz olup Orhan Veli KANIK’ın “KİTABE-İ SENG-İ MEZAR” isimli şiirinin en dokunaklı dizeleridir; ”Kahve ocağında el yazısıyla; ‘Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı!”

(37) Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS

(38) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

(39) Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”

Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.

Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi gibi, sevgi ile nefreti ayıran çizgi de çok ince. (Söyleyeni hatırlayamadığım bir) ALINTI.

(40) Bak bir varmış, bir yokmuş; Bakışmışlar göz göze… dizelerini de içeren Fecri EBCİOĞLU tarafından Bob AZZAM’a ait olan “C’est ecri dans le ciel” şarkısının Türkçemize uydurulmuş hali.

(41) Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir. Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar…  Jean Jacques ROUSSEAU Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!  Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)

(42) Hipokrat (Hippokrates) Yemini (Andı da denir); hekimlerin mesleklerine başlarken ettikleri bir yemin olup, mesleklerinin kendilerine sağladıklarını ifşa etmemek üzerine kurulu olup, ülkeden ülkeye değişim gösterir. (Espri niteliğinde Hipokrat Yemininin Tıp Fakültesinde yapılma şekli; TIPOKRAT YEMİNİ)

(43) Eksilmeden Eskimek; Eskimek ne güzel, eksilmedikçe… Nazım Hikmet RAN