İkisi de etkilenmişti hastanenin döner kapısından girmeye ve çıkmaya çalışırlarken birbirinde birbirini ve birbirinin farkını fark edemeksizin (gibi). Öyle ki dışarıya çıkma arzusundaki genç bayan doktor, gerisin geriye hastaneye girmişti.
Elindeki koskoca harflerle bezenmiş, bavula yakın çantasıyla hastane içine girmeye çalışan bir şirket görevlisi belki de pazarlamacı genç adam da aynı hız ve ritimle kendisini yine giriş kısmında neredeyse cadde üzerinde geldiği yerde birini bekler gibi bulmuştu.
Gülmek mi gerekti? Hadi belki! Görünen, ya da belki istemeden de olsa görmeyi arzulayıp da görebildikleri döner kapıdaki kalın camların ancak kendilerine izin verdiği kadardı.
Bağlantılardaki muhtemelen alüminyumdan yapılmış şeritlerdeki yansımalar “belki” sözündeki şüpheyi ortadan kaldırmış olabilirdi.
Genç adamın etkilenişi hiç de hak etmediğine inandığı şekil ve aşırı boyuttaydı. Tekrar hastaneye girmeye teşebbüs ya da tecrübe etmeyi denemektense, kararsızlığının onayını bekler gibi sokak, cadde, yol, kaldırım, tretuvar her ne deniyorsa orada beklemeye devam etmesinin yararlı olacağı düşünce ya da kanaatini kararlaştırdı, beynine ulaştırdığı komutla.
Yorgunluğu gözlerinden okunan genç doktorun eyleminden vazgeçmeye niyetli olmadığı belliydi sanki. Nitekim boşluğu adımlamış olmasına karşın tekrar kapıya yöneldi, bu kez sitemli adımlarla, karşısındaki o birinin kendini engellediği düşüncesini hazmetmeye gayret ederek.
Oysa aradığını bulmuş gibiydi de, hemen kaybetmiş gibi bir zan içindeydi ve her nedense azıcık da olsa endişe yaşıyordu. Neden endişe ettiğini o an bilmeksizin.
Olaya neden olan genç adamı kapı önünde, belki de, muhtemelen, hatta kendini bekler gibi görünce de, elinde olmadan içindeki kıpırtılara engel olmayı düşünmeksizin, nedeni belirsiz bir şekilde belki de çoktan çok korkarak da olsa gülümsemesini erteleyememişti…
Ama gülümsemesi azıcıktan fazla görünse de birazcık…
Ne olmuştu, ya da ne oluyordu ki kendisine?
Genç adamın düşüncesi genç doktordan pek farklı değildi;
“Ne oluyordu bana?”
Genç doktor dikkat etmesini gerektirmeyecek şekilde sırtını dönüp gitmeye gayretliyken, iç sesine(1) engel olamıyor ve içinden içine doğru sesleniyordu;
“Canıma com com(1), yerim belli, yurdum belli, işim-gücüm belli, kala kala bu tipsize mi kaldım ya Rabbim?”
Arabasına doğru yöneldiğinde o genç adamın arkasından kendini takip ettiği inancını yaşarken yol kenarındaki oto camlarından birinden yararlanarak saçlarını düzeltir gibi yaparken inancında yanılmadığından emin olmuştu.
Ancak memnun olmak yerine korkmaya, çekinmeye devam etmek mi gerektiği konusunda kararsızlık yaşamaya başlamıştı.
Bu durumda aklına getirmediği halde çantasından çıkarttığı anahtar destesiyle arabasına yönelmesinin yanlışlık olacağını düşündü.
Hissetmek, istemek, hatta dilemek, arzulamak başkaydı, koz vermek(2), kolaylık sağlamak başka şeydi, istiyor (gibi görünmek bile) daha da başka bir şeydi.
Tonton bir teyze, arabasını park ettiği binanın önündeki dış kapıyı açma gayretindeydi, kapıdaki zil şeklindeki numaraları, kendine emanet edilmiş şifre olsa gerek ezberlemiş şeklinde teker teker ve dikkatli bir şekilde basarak…
Kapı demir çerçeveli, camlar iç taraftan dışarısı görünecek, dışarıdan ise içerisi görünmeyecek şekilde film kaplıydı.
“Teyze korkuyorum, beni koru!” derken sanki gurk bir tavuğun kanatları arasına sığınmaya çalışan bir civciv gibi, teyze dediğinin koltuğunun altına sığınma gayreti yaşıyor gibiydi, üstelik her nedense korkusunun eseri, sanki inandırma amacını belirtmek ister gibi derin derin soluk almaya başlamıştı.
Adı Tomris olan tonton teyzenin hayret dolu bakışlarına dikkat etmesi, o bakışları görmesi, Tuğba gözlerini de kapatmış olduğundan mümkün değildi. Belki de görse umursamayacaktı bile.
Asansöre Tomris ve Tuğba birlikte bindiler, doğal olarak aynı katta indiler.
Tomris kapıyı açınca dağları bekleyen korkuyu(4) hisseden yahut da kendini hissetmeye mecbur gören Tuğba evden içeriye girerken pabuçlarını çıkarttı, çantasını ve elindeki anahtar grubunu portmantonun sekisine bıraktı titizce.
Ev sahibi ayakta merak boşaltma haznesinde henüz işlem yapamazken, o televizyon karşısındaki koltuğa kendini adeta(3) bıraktı.
Tomris, emekli bir Matematik Öğretmeni idi, karşısındakini endişe, merak, hayret ve kare, küp, karekök konularında sınav yapar gibi sorgulama amacındaydı görünüş olarak.
Bildiğimden değil, sanki biliyormuşum gibi uyduruyorum işte, sanki anlatan olarak ben oradaymışım gibi…
Genç doktor dile geldi, emreder gibi değil, rica ile;
“Teyze! Zahmet olacak ama perdenizi oynatmadan sokağa şöyle bir bakar mısınız? 1,75 – 1,80 boylarında, 70-75 kilo kadar ağırlığında, gri ton elbiseli, kravatlı, beyefendi tipte, 24-25 yaşlarında görünen genç, elinde bavul gibi, bavula benzer bir çanta ile bir şeyler taşıyan bir adam görünüyor mu, ortalıklarda?
Genç Doktor Tuğba farkında değildi, ama emekli öğretmen Tomris, her öğretmenin sahip olduğu gibi ve kadar akıl sahibi, akıllı ve zeki idi.
“Bu tarif ettiğin, senin korktuğunu söylediğin kişi mi?”
Şaşkındı genç doktor, 24 saat nöbet tutmasının yorgunluğu, esrikliği(3) var olsa gerekti üzerinde, o da genç adamı geniş çaplı tarifle yaptığı falsoyu anlamış, zeki olmasına karşın anlamamış gibi davranmak daha kolayına gelmişti;
“Gibi…” dedi.
“He! Öyle genç, yakışıklı, ama yakıştıramadığım şekilde sigara içen biri. Galiba elektronik sigara(5), dumanı belli değil. Sokakta 30-40 metrelik mesafe içinde, merkezi benim evimin giriş kapısı olarak gidip geliyor…
Ne dersin polise telefon edeyim mi, şikâyetçi olursun, hem bu şekilde tanışırsın da, varlığını zihnine bu kadar tafsilâtlı olarak nakşettiğine(2) göre, kim bilir belki de…”
“Yok, daha neler teyzeciğim…”
“Dur! Ben sana bir bardak su getireyim de anlat bakalım, nedir benim sana iyilik yapma mecburiyetimin nedeni? Okumuşsun belli, oğlum evli, çoluk-çocuklu olmasa ufacık bir araştırma sonunda oğluma almak isterdim seni. Seni görüyorum, seni sana anlatmama gerek yok!”
Suyu getirip Tuğba’ya uzattıktan ve sonra perde arkasından sokağı kontrol ettikten sonra;
“Ya sigarası bitti, ya da o şekilde sigara içmekten bıktı...
Ayakkabısının içine taş, çakıl ya da herhangi bir şey kaçmış olsa gerek ki, beyaz bir arabaya yaslanmış, galiba sağ pabucunu silkelemeye çalışıyor…”
“Reno klio mu(6)?”
“Bilmem, anlamam, istersen sen de gel bi daha dikkatli bak, gerçi oğlanın tamamı hafızanda şekillenmiş gibi, ama eksiklerini tamamlarsın. Bu iyiliğimi de unutmazsın artık…
Anlat bakalım! Kimsin, nesin, nerelisin ve en önemlisi; ilk defa mı? Önce ben söyleyeyim; ben Tomris Öğretmen, emekli, dul, tası-tarağı toplamış olarak(2) toplu, yalnız…
Senin için kanaatim; sakın şaşırma! Bir anne, yalnız olsa da zamanında senin hissettiğini sandığın gibi hisleri yaşamış olarak diyorum ki; ihtiyaç duyduğun bir sevginin başlangıcındasın kızım...
Ve bana göre buna ‘Aşk!’ demek için şu an erken. Sanırım ki bana göre aşk için, ayakkabısını silkeleyene el uzatıp yardım etmen gerekecek…
Ama önce tanışın, el uzatmaktan çekinme…
Ancak hemen söylemeliyim ki, iyi değilse bile doğru düşün, dürüst ol! Sakın şarkıdaki gibi önce elinden tutup, sonra sakın bırakma(7). Çünkü bu sadece onun değil, senin de sonun olur. Bir şey…
Eğer hissettiğim şekilde yıldırım gibi başlamışsa yıldırım gibi de sona erebilir ve yıkım da aynı oranda, aynı anda gerçekleşir…
Umudum aynı yıldırım süratiyle gelişip gerçekleşmesi…
Evet! Seni dinliyorum kızım!”
“Şu ana kadar bana ayırdığınız tüm zaman, yer, bilgi, öneri ve tahammülünüz için şükran doluyum efendim. Ben karşıdaki hastaneye yeni kabul edilen diyetisyenlerden(3) biriyim. Adım Tuğba, eklentisi Zühre. Yaklaşık altı ay kadar oldu bu göreve başlayalı…
Kapınızın önündeki beyaz araba da peşinatını babamın ödediği, taksitlerini ödeme çabası yaşadığım arabam. Bugün, valelerin(3) yer bulamaması nedeniyle ancak üçüncü tur atışımda muhtemelen geçişlerinizi engelleyecek şekilde park edebildiğim durum…
24 saat süren bir nöbetten sonra 48 saat dinlenmek için görevden çıktığımda karşılaştım, adını bile bilmediğim, ama etkilendiğimi saklayamayacağım o gençle...
Ve sonra etkilenişimi saf dışı bırakarak çekindim, korktum, sakındım ve size sığındım…”
“Aslında çekinmene gerek yok gibime gelir. Pabucunu silkeleyip giymiş, arabanın kapısına dayanmış, handiyse melil melil benim apartman kapıma bakıyor(2), başı eğik, ama kaşlarının altından baktığını hissediyorum sanki. İstersen pencereyi açıp; ‘Arabama dayanma!’ diye bağırayım, ya da kapıcımızı çağırayım, kibarca delilensin(2)…”
“Yok öğretmenim gereksiz!”
“O zaman sen söyle istersen…”
“Allah aşkına öğretmenim!”
“Baksana orada yalı kazığına(1) benzercesine put gibi duruyor(2). Birilerinden lâf işiteceği umurunda değil gibi görünüyor. Üstelik sanırım senin nöbetten çıktığını, 48 saat istirahat edeceğini de bilmiyor…
Ha! Bak kızım! Bu oğlan bir yere gitmezse sen de gitmezsin, daha doğrusu ondan gerçekten sakınıyorsan, gidemezsin, 48 saat misafirim olarak kalırsın. Bu takdirde ailene veya buralı değilsen ev arkadaşlarına telefon edip haber verebilirsin, bence sakıncası yok!”
“Hakkınızı ödeyemem…”
“Ödersin! Hatta genelleştirerek söyleyeyim, muhtemelen ödersiniz, meselâ nikâhınızda Nikâh Şahidiniz olmamı isteyebilirsiniz. Şimdi ne dersin? O genç arkadaşın ufak bir şansı hak ettiğini düşünelim mi?..
Bunun için kapıyı açmak değil, ama hafifçe de olsa aralasak fena mı olur? Meselâ pencereyi açıp ikimizin de ismini bilmediğimiz genç arkadaşın kulağını hafifçe büksem mi?..
Sükût ikrardan gelirmiş(8)! Ben zaten kimsenin günahını taşıyamam. Genç arkadaşı ikaz edeceğim, o gittikten sonra sen de doğru evine git, hafif bir duş alıp dinlen, düşün, hatta beni dinlersen hem hayal, hem de dua et…”
Yaşlı öğretmen perdeleri bir kenara yığdıktan sonra penceresini ardına kadar açıp duyulmasını, fark edilmesini isteyerek, ama avazı çıktığı kadar(2) ve çevresine zarar verecek(!) şekilde değil, hissettirecek kadar seslendi genç adama.
“Oğlum! Bakar mısın? Araba satılık değil! Ha! Birini bekliyorsan o da nöbetten çıkmış bir doktor…
Yani onun gibi bir görevli olabilir. Hani belki bilgin vardır, genelde bir gün nöbet tutulunca arkasından gelen iki gün kadar istirahat ediliyor ya onun gibi bir şey…
‘Sen en iyisi 48 saat kadar sonra başlangıç neresiyse orada bekle!’ demek isterim. Yani bir öğretmen olarak mansap(9) sondur, memba(9) başlangıcın bereketi, olabilir muhtemelen. Mecrada(9) duraklayıp beklemektense sen dediğimi uygulamaya çalış. Gene de sen bilirsin genç adam!”
Tomris Öğretmen ne kadar açık vermesi gerekiyorsa o kadar açık vermeyi, belki de içinden gelerek gönül rahatlığıyla gerçekleştirmişti!
“Anladım öğretmenim, Sağ olun! Teşekkür ederim! Sağlıklı yaşayın öğretmenim!”
Genç adam yörüngesini (belki de neşe, sevinç ve umutla) adımlamaya başladığında pencereyi kapatıp perdeleri usulünce yerleştiren Tomris Öğretmen, kapıyı açıp Tuğba’ya yol gösterdi;
“Sağlıklı günler, iyi dinlenmeler, unutulmamak dileğiyle görüşmek isteğiyle, şu telefon numaramı da bir yerlere kaydet, her ihtimale karşı…”
Tuğba onu içtenlikle kucaklarken, fısıldadı;
“Peki ve umarım! İnşallah öğretmenim!”
Tuğba’yı uğurlayan öğretmen, hiç de gerekli olmamasına karşın, genç kızı gözleri ile takip etmek istercesine perdenin kenarında olmayan bir eksikliği gidermek ister gibi perdeyle oynadı!
Oysa fark etti ki beyaz araba yerinde değildi, o gerekeni yaptığını zannedinceye kadar Tuğba belki de evine ulaşmak üzereydi. Kendi kendine mırıldandı, perdenin elinden kaçacağı düşüncesiyle parmaklarını sıkıştırırken;
“Bundan sonra top sizde gençler…”
İki gün, 48 saat sürecek her üç kulvarda beklendiği gibi olması gereken yeni bir sabaha böylece başlanmış oldu…
48 saatin tamamlandığı yeni gün başlamıştı.
Bazı zamanlar, göz açıp-kapatacak bir an içinde geçiveriyordu. Hastanenin valeleri bu kez Tuğba’nın arabasına meraklı gözlerin esareti ve bakışların sponsorluğunda park yeri bulmuşlardı. Tuğba sadece çantasını alarak inmişti arabasından.
Meraklı gözler, önce kendine tanıdık gibi gelen beyaz arabaya, sonra kendini fark ettiğine adı gibi emin görünür olsa da, umursamaz tavırlı genç kıza yöneldi. Sözüm ona hiçbir şey bilmemesine, anlamamasına karşın zekâsının yönlendirmesi ile odasına gitmekte olan Tuğba’ya seslenmeye çalıştı.
Tuğba kendisine ulaşan;
“Doktor Hanım?” şeklindeki kendisine yöneldiğine inandığı sorgulama sözüne kayıtsız kalamazdı.
Soran gözlerle geriye dönüp kendine ulaşan sesin sahibinin yanına gelmesini bekledi.
İlgilendiğini sakladı, dikkatinin uzaklaşmasını temenni etti belki de. Öyle ki kendince kendine seslenen o değil de bir hasta, hastanın yakını, refakatçisini dinlemek, sorusunu dinlemek ve sorununu cevaplamak ister gibiydi tavrı.
“Buyurun? Tanıyor muyum? Kaydınızı yaptırmış mıydınız?”
“İsmim Tuğalp efendim! Tanışmıyoruz, kayıt yaptırmam gereken bir durumum da yok…
Yıllardır beni etkileyen kader diye yorumladığım bir görüntü vardı beynimde. Özür dilerim, ayakta tutuyorum sizi, üzgünüm, ama bitecek hemen…
Döner kapının azizliği kaderin bana yaşamımda ilk kez iyi, kibar ve nazik davrandığını geçirmiştim aklımdan(10)…
Sizi takip etmeye, cesaret kazandığım anda da karşınıza dikilmeye gayretliydim. Peşinizden geldiğimi hissettiniz, araba camlarında, aynalarında fark ettiniz. Eminim ki duygusuz kalıp geri dönüp azarlamak, isteksizliğinizi belirtmek yerine benden bir öcü, sabıkalı bir hırsız, canavar sadist bir katil adayı gibi kaçıp saklandınız…”
“Neler sayıklıyorsunuz siz, anlamıyorum, demek istediklerinizi ya açın, ya da izin verin odama geçeyim…”
“Endişelenmeyin efendim, bitti, bitmek üzere ve sanırım sonrası olmayacağı için buralarda olmayacağım, buralardan geçmeyeceğim bile. İzniniz olursa devam edeyim, yoksa tavrınıza göre bitirmeden defolayım!”
“Yanlış sözleri bir kenara bırakmanızı rica etsem…”
“Peki, ufacık bir eklentiyle devam edeceğim. Biraz evvel arabanızı görünce öğretmen teyzeye sitem etmek geçti aklımdan, hakkım olmasa da, çünkü tanımadığınız halde neden teyzeye sığınmayı ve doğal olarak benden saklanmayı istediğinizi ve teyzenin de sizi saklamak için neden gayretli olduğunu anlamadım...
Ancak aşağılanmak(2) zoruma gitti efendim, hak etmedim. Nihayeti iki medeni insanız. Sevebilir, sevmenizi beklediğimi anlatmak isterdim size, yanılmışım. Nefretinizi bile hak etmediğim inancındayım…
Üzgünüm, özür dilerim, buyurun, yaşam sizin güzel bayan. Tekrar ediyorum; hak etmedim. ‘Allahaısmarladık!’ demem bile hakkım değil. Sağlık ve başarı ile dolu olsun ömrünüz…”
Sözlerini bitirip döndüğünde Tuğba’nın uzuna yakın bir süre aynı yerde kıpırdamaksızın durduğunu fark etmediği gibi, nefret ile sevgi arasındaki çizginin inceliğinden(11) de bihaber olduğunun(2) da farkında değil gibiydi Tuğalp.
Aradan zaman mı, zamanlar mı geçmişti, yoksa hemen o gün karanlığın düşmesi öncesi mesai bitimi miydi farkında olunmayan? Zihnen yorgundu Tuğba, pişmanlık ötesindeydi Tuğalp ve bilinmediği zannedilip de hissedilen kalplerin karşı karşıya(12) attığı idi, şu anda sadece Allah’ın bildiği.
Ve dahi ne hüsranın ne de yaşanmaya başlandığının farkında olunmayan hicranın yer almaması gereken bir dünyadaydılar, beraber nefes aldıkları halde aldıkları nefesin uç uca olduğunun farkında olmadıkları.
Tuğba ilgisizdi çevresine karşı dalgınlığında, iyi ki öyleydi, yoksa kadere veya feleğe nasıl yardımcı olabilirdi ki?
Hemen oralardaydı Tuğalp boşaltmasına imkân olmayan sevgi denen yüküyle. Seni uzaktan sevmek değil, görmek ve öyle yaşamak bile aşkların en güzeli(13) şeklindeydi yaşamının onu gördüğü değil, hissettiği her anı, belki de gerçekleşmesini umduğu halde mümkünsüz saydığı hayalleriyle…
Tuğba valeden aldığı anahtarlarla onun işaret ettiği yöne doğru dalgın ve düşünceli bir şekilde arabasına doğru ilerlerken dikkatsizliğinde ayakkabısının topuğu mazgal ızgarasına kilitlenmiş, bu da ayağının incinmesine ve istemeyerek de olsa çevresinin dikkatini çekecek şekilde “Ah!” demesine, hatta “Ah!” çekmesine neden olmuştu.
Bu “Ah!” sesi tam Türk filmi senaryosu gibi, çantasında onu görmeden, bilmeden, tanımadan tamamı onunla, tamamlanması gereken dizelerle yüklü Harita Metot Defteri saklı çantasıyla onu uzaktan görmekle yetinme amacında olan Tuğalp’in Tuğba’ya yönelmesini sağlamıştı.
“Ne oldu Tuğba? Sana bir şey olmasın!” dediğinde esirgeyemediği bir şaşkınlığı yaşadığının ne o, ne de ondan farklı olmayan Tuğba farkında değillerdi.
“Bildiğin gibi değil Tuğalp, ayağımı fena şekilde incittim galiba!”
Farklılık fark edilecek gibi değil gibiydi, iki kalpteki tonlarca yükün bir anda azat edilmesi gibi bir şeydi, yaşadıkları.
Tuğalp, Tuğba’nın kolunun birini omzuna atıp, belinden tutarak, ayakkabıyı nefret edercesine mazgal deliğinde bırakarak kucaklayıp;
“Arabanın kapısını açabilecek misin Tuğba?” dediğinde Allah’a isyanını Allah’a emreder gibi tekrarladığının farkında değildi, sessizce de olsa.
“Allah’ım ona bir şey olmasın, ne gerekiyorsa hepsini bana ver! Tırnağını keserken bile eziyeti olmasın Allah’ım!”
Çantası kolunda, ancak arabasının anahtarı Tuğalp’in omzunda olan elindeydi ve tek dokunuş yeterliydi kapıyı açmak için, o dokunuşu gerçekleştirdi Tuğba. Aslında anahtara dokunması bile şart değildi, arabaya anahtarı göstermesi yeterliydi zaten.
Telâş, endişe, safdillik(3), heyecan, hezeyan(3) hatta tüm bunlara egemen olan farkındasızlık yüklü inkisar(3) insana, yani Tuğalp’e aynı sözleri tekrarlattırıyordu;
“Allah’ım ne olur, ona bir şey olmasın, onun bir kez daha ‘Ah!’ çekmesine fırsat tanımaktansa benim canımı al!”
Aklını başına ancak devşirebilmişti(2);
“Bekle Tuğba! Ben bir koşu sedye, sandalye, ne bulursam alıp getireyim rahat etmen için…”
“Abartma, istersen…”
Hâlâ farkında değillerdi, iki sevgili değil, iki yabancı, hatta sabahında kavga-dövüş birbirine sırtlarını döndüklerinin. Daha doğrusu olumsuzlukları sadece Tuğalp için düşünmek gerekti.
Arabanın kapısı açık, Tuğba şoför mahallinde dalgın oturmuş, ayakkabısı hâlâ mazgal ızgarasında azat edilmeyi beklerken, Tuğalp bavul tipindeki çantasını Tuğba’nın yanı başına bırakmış, hastaneye doğru koşmaktaydı.
“Hoş geldiniz!” deme çabasındaki ellerindeki telsizlerden devamlı sesler yansıyan teşrifatçıların şaşkın bakışlarına aldırmadan, katlanmış hasta arabalarından birini alıp ikazlara da boş verir gibi döner kapıya yöneldi.
Telâşı nedeniyle araba döner kapıya sıkıştı. Araba önemli değil gibiydi, ama diğer bölümde korkudan gözleri pörtlemiş(2) yaşlı kadının bağırış ötesi çığırış ve okuyuşları(!) olmasaydı!
Görevliler eğitimliydi, manuel(3) bir destekle öncelikle vasıfları belli kadını, sonra da Tuğalp ve hasta arabasını kurtarmışlardı.
Kurtarılan ve bir hasta arabasına oturtturulan teyze hâlâ “Dedim ki, dedim ki…”diyerek ve içindekilerinin tümünü kusmaya, yani sayıp, söyleyip, sövüp, dökerken görevlilerden biri Tuğalp’in koşu ritmine aynen uyarak ona yetişme çabasındaydı.
Hani “İman gücüyle yapmak, başarmak(2)” diye bir söz vardı. Sırtlandığı hasta arabasının verdiği ağırlıkla Tuğalp’in koşmasına karşın genç görevlinin Tuğalp’e yetişmesi ancak mümkün olabilmişti.
“Geçmiş olsun hocam! Hayırdır?”
“Fazla önemli değil, Tuğalp Ağabeyinin fuzuli telâşı(1) işte…”
Tuğba cevap vermeye çalışırken Tuğalp’in gözleri mazgalda sıkışmış ayakkabıya takılmıştı;
“Genç arkadaşım sen şu ayakkabı ile meşgul ol, azıcık, fuzuli telâş falan yok, ben hocanızı hasta arabasına oturtturmaya gayret edeyim, umarım bir yerlerinin acımasına, incinmesine neden olmam tekrar…”
Akılları yavaş yavaş kendilerine, daha doğrusu başlarına gelirken, çekiniklikleri kalmamış gibiydi.
Tuğalp Tuğba’yı hasta arabasına oturtmak için kucaklarken, Tuğba çekinmeksizin ona yardımcı olmak yanında, etkisini artırma çabası içindeydi sanki.
“Çantan?” dedi Tuğalp.
Kafasını “Evet!” anlamında belli belirsiz çantasının yerini işaret eder gibi salladı Tuğba.
Görevli genç, ayakkabının topuğunu incitmeden, zedelemeden, kırıp-dökmeden getirmişti.
Centilmenliği yanında bilgiç gibiydi de Tuğalp sanki Doktordu;
“Röntgeni çekildikten sonra gerekirse ayakkabısını ben giydiririm!”
Tuğba çantasından çıkarttığı bir kâğıt mendil ve poşetle ayağı ve ayakkabısı için gereğini yapma gayreti içindeydi.
Tuğalp kâğıt mendili açıp hasta arabasının ayak koyma yerine yerleştirdikten sonra Tuğba’nın sağ ayağını incitmekten çekinerek özenle yerleştirdi kâğıdın üzerine. Ayakkabıyı da aynı titizlikle poşete koyduktan sonra şoför mahallindeki kendi çantasının yanına yerleştirdi.
Aracın kapısını kapatıp anahtarı Tuğba’nın çantasına yerleştirip görevlinin rehberliğinde hasta arabasını iteklerken fısıldadı;
“Aslında merhamet dileyen, sevgi dolu şifa vereceğine inandığım dudaklarımla; ‘Öpeyim de, geçsin!’ demek isterdim, ama hem hakkım…”
“…var, ama ısrar edersen röntgenden sonra…
Hem neredeyse yarı yarıya ayakta geçirdim tüm günümü. Dolaysıyla ayağım temiz midir bakalım, düşündün mü?”
“Titiz olarak hissediyorum seni, olmadı öpmeme izin verirsin, seni sevgi ile öpüp kucaklamak daha çok mutlandırır beni!”
“Hasta arabası getirip hastaneye götürmenin karşılığı rüşvet diliyorsun desem; değil! Bahşiş bekliyorsun desem; o da değil…”
“Önce sağlığına kavuş, ben zaten kendimi ve neler hak ettiğimi biliyorum güzel bayan. İşlem sonucunda ayakkabının baş edemediği mazgala süpürüverirsin(2) beni, olur, biter!”
“O kadar da değil! Sonramda bir kahve ısmarlarsın, konuşuruz. Biliyorsun; kahve günün yorgunluğunu, bana yardım eden ve dost kabullendiğim de gönül yorgunluğumu alır(14). Sonrası Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(15)!”
“İncinmedin, ‘Kapıyı aralık bırakıyorum!’ anlamını mı çıkarmalıyım?”
“Zekisin, IQ’undan(3) şüphem yok, onu da beni zahmete sokmadan sen biliver artık…
Hem bak beni lâfa tuttun(2), annem ‘geciktim!’ diye merak eder, çabuk benim yerime söylenecek, onun inanacağı bir yalan bulup uyduruver!”
Söz gümüşse sükût altındı, görevli onu röntgene götürürken Tuğba’nın dilinden dökülen sözlerdi bunlar. Ama altındaki gerçekleri nasıl göz ardı ederdi ki Tuğalp? Yalancılıkta kademe yapan biri gibi mi görmüştü kendini daha başlangıçta?
Ola ki güzel bir hayal, meselâ ilerlediler, yarınlarda şüphe(16) ve yalanı(17) kardeş gibi düşünüp yorumlamaz mıydı Tuğba? Hayal gerçekten güzel bir şeydi(18), ama ömür boyu yalan makinesine(19) bağlı olarak çoluk çocuğa karışmak…
Ağır ol da molla desinler(20), tam buraya yakışacak bir sözdü Tuğalp Tuğba’yı beklerken. Tuğba’nın röntgene giderken çantasını Tuğalp’e bıraktığını gereği yok gibi görünse de, bu Tuğba’nın Tuğalp’e güveninin, centilmenliğine önem vermesinin bir göstergesi değil miydi?
Olağanın üstünde geçmişti zaman.
Olağanın üstünde geçen zaman içinde Tuğba’nın röntgeni alınmış, röntgen görüntülerine göre de ayağı haşmetli bir şekilde usulünce sarılmıştı.
Alçılanmış mıydı, fark edilmiyordu Tuğalp’in bulunduğu yerden.
Ancak çantasına el attığında fark etmişti bağlantı haşmetli görünse de -Allah’a şükür- kırığı çıkığı yoktu, müjde gibi seslenişinde. Çünkü fark edildiği kadarıyla bu, yakınlaşmalarına sebep yaratmıştı!
Akşamın karanlığı bir hayli ilerlemişti. Tuğba kolonyalı mendille yüzünü silerken sordu;
“Anneme telefon ettin mi?”
“I-ıh! Birincisi; cep telefonum arabanda bıraktığım çantamda kalmıştı…
İkincisi; annenin telefon numarasını bilmiyordum…
Üçüncüsü; çantan bende emanette idi ve içinde telefonunun olduğunu yahut da çaldığını duyup hissetsem de bir genç kızın bana emanet ettiği kutsal bir tabuya(3) el süremezdim…
Ve dördüncüsü en önemlisi; sırf sen istediğin için muhterem ve büyük bir insan olan annene yalan söylemez, söyleyemezdim, asla…”
“Beşincisi; sessiz konumda olsa da cep telefonum sana inandığım için emanet ettiğim çantamda idi…”
“Altıncısı; başta da dediğim gibi bir genç kızın emanet edilmiş çantasını karıştırmak hiç kimseye verilmiş bir hak değildir efendim…”
“Yedincisi; sabahtan beri… Yani kafamı karıştırdığından beri ‘Tuğba! Tuğba!’ şimdi ise ‘Efendim!’ Hangisi?”
“Heyecanımı bir kenara atıp haddimi ve usulleri bilmeliyim değil mi efendim?”
“Çantamı vermeniz mümkün mü efendim?”
Telefonunu çantasından çıkardı ve eseflendi;
“Üf ki üf! Tam on bir defa ve sâyenizde…(3)”
“Bizim köyde ben gibi, bizim gibilere ‘Şamar Oğlanı(21)’ veya ‘Günah Keçisi(21)’ denir efendim!”
“Anladım. Eğer özrüm sol ayağımda olsaydı, otomatik vitesli arabamı kullanır evime giderdim. Sana minnet etmek(2) istemiyorum beyefendi…”
Hem karşılıklı olarak “sen” diyor, hem de “efendim!” diyerek usul usul birbirini iğnelemekten vazgeçmiyorlardı.
“Arabam burada kalsın! Bir taksi tutup giderim eve artık. Ya da valelerden birine rica ederim, gereği için…”
“Beni üzdüğünün farkında mısın Tuğba? İki medeni insanız. Seni arabanla evine bırakırım insan olarak, üstelik minnet etmen asla gerekmez. Sonrasında ayağını burktuğun akşamüzerine kadar nasıldıysak gene öyle kalırız, akşamın başlangıcından şu ana kadar yaşadıklarımızı da yok sayarız, ya da hiç yaşanmamış…”
“Bu sözlerine cevap vermeyeceğim. Şimdi söyleyeceğim ise şu; minnet değilse de hem cep telefonunu, hem de çantanı kurtarmak, hem de centilmenliğini ispatlayıp pekiştirmek(2) ve belki de ileri bir yatırım amacıyla evimi, adresimi öğrenmek için beni evime götüreceksin öyle mi? Yani yanlış anlamamışım, değil mi?”
“Pes! Bağışla Tuğ… Özür dilerim, bağışlayın efendim, sizin lügatinizde ‘insaf, merhamet’ gibi kelimeler yok mu?”
“Şu an hemen ‘Tuğba!’ de, o kelimelerin sözlüğümde olduğunu göreceksin!”
“Peki! Ama arabanda…”
“Peki, o halde gidelim, ama önce annemi arayayım, hiç kusura bakma, yalan değil, gecikme mazeretimin sen olduğunu söyleyeceğim anneme!”
“Senden yediklerim yetmedi, bir de annenden fırça, öyle mi? Hak ettiysem ve sen buna inanıyorsan amenna(3), asla savunmam yok…”
Arabasının anahtarını uzattı.
Görevli ve o arkamda ben önlerinde arabasına doğru yöneldik, arka kapıyı açtım, rahatça binmesi için.
“Ne o? Beni yanına lâyık görmedin(2) mi?”
“O niyetle değil ön koltukta çantalar falan var da, hem arka koltukta daha rahat olacağını düşünmüştüm… yani tüm…”
“Yani onları oradan alıp öte tarafa koymak zahmet olacak sana öyle mi?”
“Affedersin Tuğba art niyetim yok, olamaz da, demem o ki yani ayağını acıttın ya, rahat et demeyi… yani rahatını düşünmeyi istemiş ve düşünmüştüm de, geçirmiştim de aklımdan…”
“Bayağı iyi saçmalıyorsun farkında mısın? Aklından geçirme, aklından geçirmen gerekeni, sana zahmet olmasın ben kendim aklımdan geçiririm, aklımdan geçeni…”
Atıştıklarının, cümleleri doğru kuramadıklarının farkında değillerdi.
“Hayda! Sabah olaydı ‘Ters tarafından kalkmış(2)!’ derdim. Yoksa sana röntgen sırasında sinirlenmen için ilâç falan bir şeyler mi verdiler?”
“Böyle bir şey ne şart, ne de gerekli…”
Genç adam çantasını, pabuç poşetini arka koltuğa koyarken, fermuarı bozuk olan çantasından ilâhi Harita Metot Defterinin, bir sayfası da belli belirsiz şekilde açılarak konforlu bir şekilde arka kanepeye yayılırcasına çöreklenmişti(2).
Malûm olacağı üzere bu da Tuğba’nın gözünden kaçırmayacağı, hatta kaçırmaması gereken kan gibi-ilik gibi muhtaç olduğunu (belki de başlangıç olarak olacağını demesi gereken) hissettiği bir ihtiyaçtı.
“Peki, o halde. Hadi bin arabaya da gidelim.”
“Yerimden kalkamıyorum ki, zahmet mi olur yardımcı olsan, yoksa görevli mi ittirip kaktırsın beni?”
“Lâ havle…(22)”
“Velâ kuvvete…(22)”
Elini omzuna attı Tuğba Tuğalp’in. Tuğalp de elini beline dolayıp onu incitmemeye dikkat ederek ön koltuğa yanına oturtturdu.
Görevliyi hasta arabasını teslim ederek salavatladıktan(2) sonra, Tuğalp Tuğba’nın emniyet kemerini bağlama gayretiyle eğildiğinde Tuğba önce onu kendine yakın yanağından öptü ve sordu;
“Sana yakışıklı olduğunu hiç söyleyen oldu mu genç adam?”
“Pes Tuğba! Üzmene, aşağılamana, alay etmene dayanamıyorum artık. Sana ne yaptım ben? Rüyalarımda, hayallerimde, dizelerimdeydin hep. Karşılaştık, başlangıcımdan beri içimde olduğunu belli ettim sana…
İzninle direksiyona geçeyim, senin sabrını olağandan öte zorlamak ve anneni fazla bekletmek istemiyorum…”
Yola çıktıklarında Tuğba’nın sessizliğinde Tuğalp;
“Nerde kalmıştım?”
“Beni sevdiğini söylüyordun, yarım kaldı…”
“Nasıl yani...”
“Basbayağı, şaşkınca, kelimeleri şaşırarak gözlerime bakarak, kucaklayarak, öpmem için yanağını uzatarak…”
“Kuruntun(3), ben öyle bir şeyler yapmadım…”
“Demek ki; yalan söyleyip ben uyduruyorum! Bana sitemle bakma, gözlerini yoldan ayırma, dikkat et! Ya da ne söyleyeceksen arabayı bir kenara çek, başlangıcı biliyorum, devamını söyle ve karşılığını alacağına inandığını yap!”
Gördüklerini anlamamış gibi, Harita Metot Defterini kastederek;
“Ama önce söyle bana, o çantandan düşen defterde o kadar çok müşteri adı mı kayıtlı?”
“Yok… Yani… Şey…”
“Yok! Yani! Ney! Çıkart ağzındaki baklayı(23)!”
“Başka zaman!”
“Başka dediğin o zaman şimdi! Hemen!”
“Söz vermen kaydıyla, peki! Arabayı kenara çekmeyeceğim. Anneni merakta bırakıp fazla bekletmemek için eğer bana bu hakkı verecek olursan arabayı o zaman kenara çekmeyi düşünürüm…”
“Ne gibi?”
“Aptallığımı alkışlamayacağın, seni bilmeden, görmeden, tanımadan evvel seni yazmaya başladığıma şaşmadan ve o defterin sadece sana ait ve seninle dolu olduğunu görüp de senden sevgi dilenmediğime inanman kaydıyla…
Biliyorsun sevgi içten gelen bir şey, şimdi sayende dışa vurmak arzusunu yaşıyorum(24)…
Bu defterde sadece sen varsın ve defter senin, ama söz veriyorum, kargacık-burgacık(1), yarım-yırtık(1) olanları temize çekip, eksik olanları tamamlayıp öyle vereceğim sana…
Beni kabul etmesen de, ben ömrümün son anına kadar senin olarak kalacağım, mazgallara süpürsen de, unutup gitsen de…
Ve seni tekrar tekrar dizelerde şekillendireceğim, çünkü içimdesin ve içim sana ait. Bildiğim bir yerlerde olursan yeni yaşamları da dizeler olarak olduğun yere ulaştıracağım sadece sana ait olarak ve başka sureti olmayacak, müsveddesi bile…
Değer verip okumasan da, bir kenara atmazsan iade et bana ki; mezarım da başım üzerinde yerlerini almış olarak benimle birlikte yok olsunlar…”
“Nasıl böyle bir şeyleri söyler, zırvalarsın ki?”
“Söylerim, çünkü seninle karşılaşıncaya, seni bilinceye kadar şiir dediğim dizelerde hiç geçmedi adın; sen hep sendin. Bundan böyle dizelerimde hep adınla sen olacaksın, uyak, akrostiş(3) her ne olursa olsun içimden gelen, hep seni yerleştireceğim dizelere, seni içimde yaşayıp beni sana ulaştıracağım…”
“Ben ettim, sen etme demeyeceğim! Elimi de hemen uzatacağımı bekleme düşündüğün, özendiğin, beklediğin şekilde. Ancak bilmen gereken şu ki; bana döner kapı değil, sen çarptın. Ağzım-burnum eğri-büğrü değilse senin dürüstlüğünden, sonsuz sevginden dolayı…
O kapıda karşılaştığımız anda yerleştin içime, unutmadım, unutmam da mümkün değildi. İkna oldun mu, barıştık mı şimdi?”
“Küsmedim ki sana asla! Hem bu bana veriliş bir hak değil ki! Aklım erdiğinde yerleştin içime. Yani ben hep seni yaşadım. Seninle karşılaşmadan önce seni yaşıyordum, şimdi de seni yaşıyorum. Üstelik sadece dizeler değil, resimlerimde de biraz flu olarak şekillenmiş gibi olsan da hep sen vardın...
Tek özellik, fark ettiğin defterde baştan sona dizeler, sondan başa doğru da karakalem resimlerin var, senden önce birbirine kavuşmamışlardı. Yazmaya devam edeceğim demiştim, gene yazmaya devam ederim, ama dizeler ve resimler artık birbirine kavuşmalılar…
Bu nedenle iki bölüm arasında sadece bir iki sayfa kalmıştı boşlukla savaşan. Onu da hemen dolduracağım, dizeler yetersiz kalabilir belki, sipariş üzerine gibi düşünüldüğünde. Ama sondan başa sadece sen görüneceksin dizelere kadar, karakalem olarak…”
“Ay! Meraktan çatlayacağım, anneme telefon edip bir arkadaşımla beraber olduğumu, gecikeceğimi söyleyeceğim hemen. Tavan lâmbası yeterli değil, arabayı çok aydınlanmış bir lâmba direği altına çek, hemen görmek, hemen okumak, hemen şiirin ve resmin olmak istiyorum!”
“Dediğim gibi söz verirsen hemen!”
“Söz! Söz! Vallahi söz! Ama ben resimlerine bakarken sen de aklında kalanlardan kıtalar, dizeler uzat bana…
Ben senin için ben olduğuma inanamaz gibi şaşkın ve hayretteyim şimdi. Arkama dönüp alamıyorum defteri, senin de dikkatini dağıtmak istemiyorum arabayı kullanırken…
Hadi çabuk, yavaşça acele et! Şaşaladım de mi? Bul şu lâmba direğini, görmem, okumam ve seni dinlemem için ve sana saygı ve sevgimi dillendirmem için eğilsin artık o direk, hemen!..
Ve bundan sonra tüm akşamlarda, benim seni beklediğim zamanlarda sen geçerken tüm direklerdeki ışıklar senin için eğilecek, yolunu görmen için, benim adıma…”
Konuşurken eve gitmek bir yana neredeyse şehirden uzaklaşmak üzere olduklarını fark ettiler, Tuğba akıl edip de annesini arayıp gecikeceğini tekrarlayınca…
Bu fasıla o saygı göstermesi gereken direğin altına, emniyet şeridini de geçip bankete yanaştığında bitmişti, Tuğalp defteri alıp da Tuğba’ya verdiğinde.
Tuğba resimlere bakarken Tuğalp motoru susturup tavan ışığını destek olarak açmış, her ihtimale karşı kısa farları açıp gözlerini de kapatmıştı. Dörtlü ikaz ışıklarının bile harmoniyi(3), şiirleri dillendirirken makamı, en önemlisi içindeki sevgisini köstekleyeceği inancındaydı.
Mademki istemişti, ezberindeki tüm şiirler yerine zamanı tasarruflu kullanmak arzusuyla parça parça bölümler okuma dileğini yaşadı. Aslında zaman yetersizdi. Tuğba defterin resim bölümündeki sayfaları neredeyse hatmeder(2) gibi dikkatle inceleyerek çevirirken, Tuğalp sessizce renklendirmeye çalıştı dizeleri.
“Dilerdim... Yerine gelseydi dileğim,
Sen olurdun bu dileğimde meleğim,
Yaratılsaydım eğer bitki olarak
Sen olurdun tek, dalımdaki çiçeğim.
Olsaydım kral, verebilseydim hüküm,
Cezası olurdu ayrılığın; ölüm,
Ne acı sensizlik ve yaşamak sensiz
Ölünceye dek seni, beklerim gülüm.
Kalsaydım ümitsiz, olsaydım biçare,
Etmezdim lânet, yazılmış bu kadere,
Yaratıldığın için talihimde sen
Şükrederim Tanrıma milyonlar kere.
Susasaydım sevgiye, dilerdim senden,
Mutluluğu tadardım en güzelinden,
Son nefeste; “Seni seviyorum!” demem
İsterdim kalsın sana hatıra benden. (25)”
“Yandım Allah’ım, hem anlamadan nasıl yandım?
Cehennemin ateşi yetersizmiş, inandım,
Hikmetinden sual edilmez, ama Allah’ım
Yaşamak değil, onda sana kavuşmak andım. (26)”
“Sevgime inanırsan, derim; “Yarabbi şükür!”
Bana inancın yoksa eğer, sokağa süpür,
Namussuzum, bakarsam bir başkasına tek an
Hiç düşünmeden, geç karşıma, yüzüme tükür! (27)”
“Sen, yepyeni dizelere olmaktasın neden;
Heyecanım asla dinmez, ecelim gelmeden,
Bir gülümsemene feda olsun hepsi birden
Sensin dizeler oluşmasına yardım eden. (28)”
“Sen başlangıcımdın, ilk özlem olarak,
Seni yaşadım, beni sende bularak,
Ahlarımla dost oldum yalnız kalarak
Tükenen ömür için bu mudur reva? (29)”
“Sen benim tek şiir dünyamdın, öyle değil mi, ha?
Senin için dizelediklerim bitmedi daha
Senin her şey olduğun bir dünyada ben sıfırım
Ben susuzum, sense susuz çölde bir vaha…(30)”
“Sevgi doğmaz
çünkü vardır
Sahibini bulunca yerleşir
gereği olan yere(31)”
“Sen istersen açılır her ak gül, Surat asma, yokken hiçbir neden,
Çünkü senin içindir bu gönül, Pollyannacılık oyna bazen,
Sen iste ben senin için; ödül Sen, sende değilken bile ben, sen
Olurum… Olurum…
“Seni seviyorum!” her an desen, Olmayı istersen gülüm;
“Özledim! Koş yanıma, gel!” de sen, Yollarını keserim bülbülün
Çizgilerine daima desen Yaşayamam kendim için ölüm
Olurum… Olurum…
Resimlerine her çeşitte renk, Üşüyorsan şöminende ateş,
Musikine notalarla ahenk, Aydınlığın için her an güneş,
Yaşamına arzularınca denk Yaşamına ömür boyu üleş
Olurum… Olurum…
Sensiz olamaz, geçmez bir günüm, Dilersen, hem günahın, sevabın,
Zavallıdır, adım, sanım, ünüm, Umarsız sorulara cevabın,
Hem yarının, hem bugünün, dünün İstersen eğer kutsal kitabın
Olurum… Olurum…(32)”
Tuğba, şiirleri dinlerken resimlere bakmaya devam etmişti. Tuğalp çantasına uzanıp, arkası müsvedde olan bir kâğıdın önyüzüne içinden geçenleri karalama arzusunu geçirdi aklından.
Uyakları zapt etmek için gözlerini kapattığında, tatlı bir heyecan dolaştı dudaklarında, göz kapakları kıpırdamak istemiyordu(33) asla.
Sonra yaşamın rengi değişti. Tuğba annesine kaçıncı kez telefon ederken yaşamın diğer bir boyutuna geçtiğini hissetti.
“Anne misafirimiz var, masaya bir tabak daha fazladan ekler misin lütfen?”
Ve Tuğalp’e döndü;
“Hadi sevgilim evimize gidelim, anneme müjdeyi hemen vermek istiyorum!”
Arabayı çalıştırmadı Tuğalp, düşünüyordu.
Tuğba’nın ayağı sarılı, sargılar içindeydi, yardıma ihtiyacı olacaktı, üstelik çantası önemsiz kalmıştı, Harita Metot Defterini sahiplenip sıkı sıkı göğsüne bastırmıştı.
Evinin kapısına kadar kucağında götürmesinde sakınca yok gibiydi. Esas önemli konu, evin kapısını açtığında Tuğba’yı eşikten kucağında mı geçirmeliydi, yoksa eşiği Tuğba kendisi mi geçmeliydi?
Annesi onları görüp de “Hığk!” diye ses çıkarınca koluna mı girseydi Tuğba?
Galiba eşikten içeri girme olayı nikâhtan sonra gelin-damat olarak mı gerçekleşiyordu, bilmiyordu, bir hatırlatan olurdu herhalde.
Gözleri o rehavetle(3) hâlâ kapalıydı Tuğalp’in, arabayı çalıştırmamıştı henüz. Tuğba şaşkındı onun yüzüne bakarken.
Tekrar öpüp de gözlerini açmasını sağladığında sözünü tekrarlamak gereğini hissetti;
“Hadi sevgilim, annem bekliyor, gecikmeyelim demek isterim!..”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tuğba (Ağacı); Cennette var olduğuna inanılan kökü yukarıda, yaprakları ve dalları aşağıda ağaç. Güzellik, iyilik, hoşluk.
Tuğalp; Milli lider. Tuğ takınmış lider.
Tomris (Tomyris Hatun); Peçenek Türklerinden bir kadın kahraman. Tarihte Pers Kralı II. Keyhüsrev’le savaşmış olan Massagetlerin ünlü kraliçesi. Türkçe: temir; “demir”, Moğolca temur- tomur; “demir”, veya Doğu İran dillerinden Tahmirih; “Cesur.” MÖ 6. yüzyılda yaşadığı sanılan, Saka kraliçesi. Aynı çağda Pers ve Medya'da hüküm süren Ahameniş İmparatorluğu ile büyük bir mücadeleye girişmiştir.
Zühre (Zöhre); Çiçek açan, Çoban (Sabah) Yıldızı (Venüs Gezegeni).
(1) Canıma com com; Benim de işime gelir, umurumda değilsin, anlamında söz.
Fuzuli Telâş; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, hiçbir emek, amaç, gaye ve tasarrufu olmaksızın kaygılanmak, kuruntulara saplanmak, tasalanmak sıkıntı çekmek.
İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.
Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, çarpık, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.
Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.
Yarım Yırtık; Önemsiz, değersiz.
(2) Aklını Başına Devşirmek (Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.
Aşağılanmak; Aşağı düzeyde görülerek küçümsenmek, hor görülmek.
Avazı Çıktığı Kadar Bağırmak; Bir insanın bağırabilme sınırlarını zorlayan, en son var gücüyle bağırması anlamında bir söz dizisidir. Mümkün olduğu kadar çok, uzun ve var gücüyle bağırmak da denebilir.
Bihaber Olmak; Habersiz, bilgisiz olmak.
Çöreklenmek; Yoğun güçlü ve sürekli bir biçimde kendini duyurmak, gelip insanın içine oturmak, yerleşmek. Kıvrılıp oturmak.
Delilenmek; Delice davranışlarda bulunmak, deli gibi davranmak.
Eline Koz Vermek; Üzerinde, elinde veya yakınında olan bir şeyi birine iletmek, eriştirmek.
Gözleri Börtlemek (Pörtlemek); Börtlemek, az haşlamak anlamında olan kelime, yöresel olarak gözleri börtlemek; gözlerin olağandan fazla ve hayretle açılması anlamındadır (Guatr Hastaları gibi).
Hatmetmek, Hatim Etmek (Hatim İndirmek); (Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek). Asıl anlamı; Kur’an’ı “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek [hatta hafızlamanın (Hafızlamak), ineklemenin (İneklemek) benzeri gibi] ders çalışmak anlamında da kullanılmaktadır.
İman Gücüyle Yapmak, Etmek, Başarmak; Bir insanın başarmasına fiziksel gücünün yetmeyeceği bir işi, “Hadi, ha gayret vb. teşviklerle” yapabileceğine inanmak veya inandırılmak suretiyle başarabileceği olanak.
Lâfa Tutmak; Sözlerle Boğmak. Lâfa Boğmak. Birinin söz söylemesine fırsat vermeyip meseleyi gereksiz ve boş sözlerle anlaşılmaz kılmak, kaba gürültüye getirip uzatmak.
Lâyık Görmemek; Yakıştırmamak, uygun görmemek.
Mazgala Süpürmek; Hataları, yanlışları fazla olan, değersizliğini ispat etmiş bir kişinin hatırdan çıkarıldığının, unutulma moduna yönlendirildiğinin ifadesi.
Melil Melil (Melül Melül), Melûl Melûl) Bakmak; Boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın, hüzünlü, mahzun, üzgün, zavallı, yoksul bir şekilde bakmak.
Minnet Duymak (Etmek); Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu saymak. Teşekkür etmek. Gönül borcu olduğunu varsaymak.
Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.
Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileşmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.
Put Gibi (Durmak); Donuk, anlamsız bir bakışla ve hiç kımıldamaksızın, hiçbir şey söylemeksizin (durmak).
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
Tası Tarağı Toplamak; Gitmek zorunda kalınarak bütün eşyası toplayıp hazırlanmak.
Ters Tarafından Kalkmak; Aksiliği, tersliği, huysuzluğu üzerinde olmak.
(3) Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse (Sporda; olağan yürüyüşle).
Akrostiş (ya da Türkçesi; İlkleme); Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Armoni (ya da Fransızca bilim dalı olarak Harmonie); Müzikte iki ya da daha fazla sesin aynı anda tınlaması, ahenk, uyum, seslerin eş zamanlı olarak birleşmesi. Buna bir bakıma seslerin akor olarak birleşmesi demek de mümkündür. (Akor; İki ya da daha çok sesin armoni oluşturacak şekilde aynı anda uygun ve düzenli olarak çalınması şeklinde tarif edilebilir.)
Esriklik; Sarhoş olma durumu.
Hezeyan; Abuk-sabuk, saçma-sapan konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı; gönül kırılması, ilenme, ilençtir.
Kuruntu; Kesinliği olmayan, gerçekleşme olasılığı düşük, şüphe, vehim. Olmayacak bir şeyin olacağı sanısına kapılma. Yersiz ve yanlış bir zannetme, düşünce.
Manuel; Elle yapılan, otomatik olmayan.
Rehavet; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği.
Safdillik; Saflık, kolayca aldatılma, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
Sâye; Gölge. Koruma, kayırma, yardım.
Sponsorluk; Finanse edilme, destekleme, arka çıkma, kefalet, koruyuculuk, himaye.
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
(4) Korku Dağları Bekler (Aşırır); Korkunun her yerde olduğunu, korku dolaysıyla gerekenden daha fazla tedbir alınmasıyla ilgili söz, güzel denilecek bit de öyküsü vardır.
(5) Elektronik Sigara; Sigara bıraktırmadaki rolü ve yeterince güvenli olup olmadığı halen tartışılmakta olan, kullanıcıya taşıyıcı aerosol bir sistem içinde nikotin sunan elektronik bir alettir. Sigara içmekten kaçınmadaki etkinliğine dair mevcut kanıtlar kesin değildir.
(6) Reno Klio (Renault Clio), Fransız otomobil üreticisi Renault tarafından 1990 yılından beri üretilen bir otomobil. Reklâm amaçlı olarak düşünmedim. Esprisi; Fransızca “Clio” kelimesinin Türkçe “Kılıyo(r)” kelimesine uyum göstermesi üzerinedir.
(7) Önce tuttun elimden, sonra neden bıraktın… Güftesi; Salih KORKMAZ’a, Bestesi; Suat SAYIN’a ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(8) Sükût İkrardan Gelir; Bir insanın kendisine yöneltilen itham, yargı ya da suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında sözlü, ya da kaş-göz işaretleriyle cevaplamak yerine susuyorsa hareketi o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. Kısaca yanıtlanması gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. Susmak doğrulamaktır. Ve buna en uygun sözlerden biri de; “İnkâr da aşktan gelir!” sözüdür. ATASÖZÜ
(9) Mansap; Memba yönünün zıttı. Köprü, baraj, bent vb. gibi tüm su yapılarının suyun gidiş yönündeki yüzü.
Memba; Bir şeyin çıktığı yer. Kaynak, pınar.
Mecra; Bir işin gidişi, doğrultusu, gidiş yolu. Yatak. Suyun aktığı yol, suyolu.
(10) Kader, kader sen bize nazik davranmadın…; olarak başlayan Türk Sanat Müziği bu eserinin Güftesi; Şahin ÇANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdili Hicazkâr Makamındadır.
Kader; Dini bakımdan; “Başlangıçtan sona (ezelden ebede) kadar meydana gelecek olayların Allah katında bilinmesi” anlamında olup, imanın şartlarından biridir ve Amentü’de bu husus kesinlikle şekillendirilmiş ve kadere inanmayanın Müslüman olamayacağı, dinden çıktığı inancı vardır. Ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, alınyazısı, yazgı, biçim, gelecek, baht, kaçınılması mümkün olmayan talih.
(11) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA
Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”
Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
(12) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(13) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhret yolunun bu tango ile açıldığı söylenmektedir.
(14) Kahve günün yorgunluğunu, dost gönül yorgunluğunu alır. ALINTI
(15) Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!” şeklinde (ve daha nice dizeleri olan) Allah’ın ilâhi takdiri ile ilgili sözüdür.
(16) Şüphe; Kuşku. Bir insanın, bir olay karşısında duyduğu emin olamama veya güvensizlik duygusudur. Şüphenin en genel tanımı ise; “inanç ve inançsızlık arasında kalan duygu” dur.
Şüphe; Kendisinin ne kadar iyi yaptığını göstermek yerine rakibinin ne kadar kötü yaptığını ispatlama gayreti.
Şüphe; mutluluğun olduğu kadar, faziletin de düşmanıdır. Samuel JOHNSON
(17) Yalan; Bir kimsenin gerçeğe aykırı olduğunu bile bile kandırmak için söylenen asılsız söz. (DİYANET TAKVİMİ)
Yalan, diğer yalanlara önderlik eder ve yalanlar büyüdükçe pisleşir; Söz alıntıdır. Diğer bir kısım yalanlar; Uydurmak, Üstünü Örtmek, Örtbas Etmek, Blöf Yapmak, Dikkat Çekmek, Abartmak, Hayranlık, Saklamak, Aldatmak, Alışkanlık, Masumane bir şekilde uydurmak, İhtiyaç için, Örnek alınarak, Amaçsız, Patolojik, Psikolojik, Sosyolojik, Kendini koruma amaçlı… Ancak, insan yalanı söylediğinde, bir başka ortamda söz konusu olduğunda yalanı takviye etmesi gerekir. Bu doğruyu söyleyemeyecek durumda olacağımıza göre yeni bir yalanı ve daha sonra diğer bir yalanı aklımızda tutmamızı gerektirir ki, hiçbir insan çok yalanları aklında tutacak kadar zeki değildir. Dolaysıyla bir gerçeğin, yani doğrunun ortaya çıkması onun pisleşmiş olduğunun delili olmaz mı?
Yalan; Üç çeşittir; Yanlışlıkla ve doğru zannedilerek söylenen yalan, bile bile söylenen yalan, mümkün olabilecek geleceğe ait bir şey için söylenen yalan.
Üç çeşit yalan vardır; Yalan, Kuyruklu yalan, İstatistik. Benjamin DISRAELİ
Yalan, yalan seni sevmediğim yalan… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır (Sen varsan her şey tamam, nakarat bölümüdür).
(18) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING
(19) Yalan Makinesi (Poligraf); Sorgulama sırasında insana bağlanarak yalan söyleyip söylemediğini tespit etmeye çalışan alet. Temel olarak kan basıncı ve nabız atışındaki artış gibi adrenalinin yan etkilerini ölçerek çalışır. Cleve Backster tarafından icat edilmiştir. Özellikle Amerika’da büyük ölçüde kullanım alanı bulmuş, bir dönem adli delil olarak bile değerlendirilmiş, daha sonraları tarafsız uzmanların görüşleri doğrultusunda, bu makinelerin doğruluğu %50 ye %50 olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.
(20) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.
(21) Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
(22) Lâ Havle Velâ Kuvvete İlla Billâhil Aliyyül Aziym; “Güç ve kuvvet Yüce Allah’tandır, büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir!” diye tefsir edilen Arapça bir söz. Tefsir edenlere göre; bu söz söylenirse 99 derde deva olurmuş, en basitinden hüzne ve kedere engel olurmuş. Bu sözü 100 kere söyleyen ise fakirlik yüzü görmezmiş.
(23) Ağzından (Ağzındaki) Baklayı Kaçırmak (ya da Çıkarmak, Dilinde Bakla Islanmamak); Türkçede bakla ile alâkalı iki deyim var: Her ikisi de kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir Kurutulmuş bakla, ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir. İçinden geçtiği halde, yer ve zaman uygun olmadığı için nezaket veya doğal kurallar gereği söylenemeyen veya söylenmek istenmeyen şeylerin zaman ve yer uygun olduğunda ifşa edilmesi denilmek istenmiştir. Diğer anlamı ise, ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.
(24) Sevgi sözlerini bir arada toplamak ancak ansiklopediler için. Bir-iki örnek sadece;
Sevgi, içten gelen bir şey olabilir, ama siz dışa vurun. ALINTI
Sevmek ıstırap çekmektir. Sevmemek ölmektir. Sözün aslı Woody ALLEN’e ait olup şöyledir; Sevmek ıstıraptır. Istırap çekmek istemiyorsan sevme… Ama kalbinde sevgi yoksa yine ıstırap çekersin. Bu durumda sevmek de sevmemek de ıstıraptır. Mutlu olmak için sevmen gerekir. Arthur SCHOPENHAUER ve Friedrich NIETZSCHE’ye göre ise; “Yaşamak ıstırap çekmek” Saint AUGUSTINE’e göre ise; “Yaşamak sevmektir!”
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
Sevmek, içinde aşk duygusunun da saklı olduğu bir kavram… Bu alıntının sahibini ve nasıl alıntıladığımı hatırlayamıyorum. Ancak, ben fikrimi özetlemiştim şu şekilde; Aşk ve sevgi farklı… Aşk bir kere yaşanır, karşılıksız, karşılık beklemeksizin, sevgi sonsuz kere, üstelik karşılık almak için beklersin de… Aşkta verirsin karşılıksız, almak gayretinde olursun sevgi de… Erol KARATEKİN
Bu; benimle aynı fikirde olmayanlara saygısızlık etme hakkını vermez bana, asla! İki üstadın alıntıladığım görüşlerine de yer veriyorum;
Aşk; sevginin tutkulu ve derin biçimidir. Aşkın en önemli özellikleri; sadakat, bağlılık ve şefkattir. Bu üç hususiyet, aşk ile sevgi arasındaki farkı gösterir. Âşık olan kişide önceliği duygular almış ve muhakeme ikinci plâna düşmüştür. Âşık, sevdiği için kendi çıkarını terk eden kişidir. Nevzat TARHAN
İnsanlar aşk ve sevgiyi, sevgi ve duyguyu birbirinden ayıramıyor. Aşk, sevgi değildir. Aşk, sevgi gibi bir çaba gerektirmez. Huzurlu bir hayat için aşka değil, sevgiye ihtiyacımız var. Gerçek sevgi çoğu kez, aşk duygusunun olmadığı bir ortamda, yani âşık olmadığımız halde sevgiyle davrandığımız zaman ortaya çıkar. İnsanın çabası aşkı aramak değil; sevgiyi bulmak olmalıdır. Ayşegül ALDEMİR (“Sevgi, Bir Duygu Değildir!” yazısından).
Sevmek, sevdiğin kişiyle birlikte olmak değildir unutma. Çünkü aşk; onunla yaşamak değil, onu yaşamaktır aslında. Nazım Hikmet RAN
Sevmek; Güzel birinde aşkı aramak değil, Bir başkasında; 'Kendini bulmaktır. Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKI
Sevmekten sonra en büyük mutluluk, sevgiyi itiraf etmektir. André GIDE
(25) KARATEKİN, Erol. 1964 Yılı. “EĞER”
(26) KARATEKİN, Erol. 2020 Yılı. “GİZEMDE ALLAH’A ÖZLEM” den.
(27) KARATEKİN, Erol. 2021 Yılı. “MAH-I-SEN” den.
(28) KARATEKİN, Erol. 2021 Yılı. “O NE?” den.
(29) KARATEKİN, Erol. 2021 Yılı. “SEN MİSİN; AY?” dan.
(30) KARATEKİN, Erol. 2021 Yılı. “SEN MİSİN; AH?” dan.
(31) KARATEKİN, Erol. 2021 Yılı. “DOĞRUNUN TARİFİ!?” nden.
(32) KARATEKİN, Erol. 2020 Yılı. “OLURUM…” dan birkaç örnek.
(33) Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”