FANATİK

(Erol KARATEKİN)

 

İnsanlar bazen rüya görürler, uyandıklarında anlarlar ki, gördükleri rüya değil, kâbustur, dağlara-taşlara! Uyandıklarında bir bakıma “Çok şükür!” deyip sevinip dünyalarına dönerler insanlar.

İnsanların bazen gördükleri rüya; sevinçtir, neşedir, heyecandır. Uyandıklarında gene kendi dünyalarına dönerler, bu kere “Çok şükür!” yerine, “Keşke!” diyerek.

Genç eskisi, yaşlı yenisi, orta yaşlı genç adamın gördüğü rüyalar, genelde hatta ve hatta otobüste, trende, vapurda, ya da toplu taşıma araçlarında gözü açıkken gördüğü rüyalar… Herhalde bunlara hayal, çoğaltıp hülya demek daha doğru olur, hep ikinci tip cins ve şekillerde olurdu, “Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş” örneği.

Ama bazen kaptırırdı kendini, taraftarı olduğu takımın marşını inceden inceye, usuldan usula mırıldanırken farkında olmadan sesi mırıldanmanın ötesine geçer, seslenirdi. Eğer farkına varırsa, farkına vardığında, değilse ikaz edildiğinde keserdi sesini, utanarak.

Bilgisayarını açtığında önce spor hareketlerine bakardı; futbol, basketbol, voleybol, hentbol, su topu, yüzme, atletizm, karate, güreş, masa tenisi… Akla ne gelirse, her ne cins olursa olsun. Yeter ki taraftarı olduğu takımın müsabakası olsun.

Ha! İzlemek için değil. İzleyemezdi zaten. Kalbi başlangıçtan, sona kadar “küt-küt” atardı, heyecandan. Bir-iki defa öylesine gitmişti maçlara. Önündeki sporseveri tekmelemişti birkaç kere, özür dileyerek. Bir-iki-üç… Önündeki sporsever baktı ki olmayacak, yerini değiştirmişti. Bir başka sefer, bu tür konulara tahammüllü, ya da dayanıklı olmayan bir sporsever alnı kabağının ortasına indirivermişti yumruğunu; “Hop! Ne oluyor?” demeye fırsat kalmadan. O seferde de kendisi yer değiştirmek zorunda kalmıştı.

Bazen hayıflanarak kafasını geriye doğru atardı müsabakalarda, arkasındakilerin genç-yaşlı, bay-bayan olmalarına dikkat etmeden. Gözlerini yumduğu için bu sefer milletin kucağında sabahlamış gibi olurdu. Arkasındakiler kibar ve nazikseler ufak fiskelerle, değillerse kaba silkmelerle uyandırırlardı(!) onu, heyecan, ya da gaflet uykusundan.

Türkiye’ni sevilen ama birbirince hiç sevilmeyen, hatta karşılıklı olarak nefret edilen sarısı bol, biri lâcivertli, biri kırmızılı iki takımından birinin taraftarıydı bu fanatik. Hani İspanya’da REAL MADRID-BARCELONA, İngiltere’de MANCHESTER UNITED-MANCHESTER CITY, Almanya’da BAYERN MUNICH-1860 BAYERN, İtalya’da ROMA-LAZIO takımlarının(1) rekabetleri vardı ya tıpkı onlar gibi GALATASARAY-FENERBAHÇE takımlarından birinin sempatizanı idi bu adam.

Başlangıcı olarak hangisi diyelim? Meselâ… Öyküyü kaleme alan olarak karar veremedim. O nedenle Kale-Top atışı yapacağım. Kale çıkarsa Cim Bom, ya da Aslan, Top çıkarsa Fener ya da Kanarya diyeceğim.

Hile yaptığım sanılmasın, paranın iki tarafı da kale, ya da top değil. Yazanın hangi takım taraftarı olduğu da önemli değil. “İyi olan kazansın!” Yahu bu para atışında, Top-Kale seçiminde de söyleniyor muydu? Söylenmiyordu tabii, dalgınlık işte. Hakem amcalar seremonilerde de söylüyorlardı ve ekliyorlardı: “Her iki takıma da başarılar dileriz!” Ülen! İki takımdan biri başarılı, diğeri başarısız olacak, ya da maç fifti-fifti berabere sonuçlanacaktı. İki takıma birden “başarılar” dilemek niyeydi ki? Onun için ben hayatım boyunca karşı takımlara hiç başarılar dilemedim, konular ne olursa olsun. Hep kendi tarafıma, kendime “başarılar diledim” egoistçe. Ama karşı takımlara da “Beter olun!” demedim, sadece içimden, o da duyulmayacak şekilde, kendi kendime; “İyi olan kazansın!” dedim, o kadar!

Neyse bu ukalâca yorumlamaları bir kenara bırakıp, kura atışını yapayım. Takım tespitinden sonra sahayı, öykünün kahramanına, yani Zeki’ye bırakıp aradan çekileyim.

Yazı-tura değil, Top-Kale. Hiç hile yok. Para atıldı ve Kale çıktı. Fanatik Taraftar Zeki artık Cim Bom’lu. Tekrar ediyorum; hile-hurda yok!...

Bu adamın yaşamı hep Sarı-Kırmızı (Cihan Yıldızı), kükreyen aslan, yaşayan ve yitirilmiş efsanelerle doluydu. Artık Cim Bom Marşını uluorta söyleyebiliyor, balkonuna devamlı olarak Cim Bom Bayrağı asıyor, “Kesseler bedenimin bir yerlerini, kanım sarı-kırmızı akar!” diyordu. Ve uyaklar sıralıyordu:

“…

Yeterli değil sevgim, yetemez, biliyorum,
Galatasaray’a başarılar diliyorum,
Türk takımlarını sonsuz seviyorum ama
Cim Bom huzurunda saygıyla eğiliyorum.

Övünüyorum “Galatasaraylıyım!” diye,
Zincir vuramam asla içimdeki sevgiye,
Tüm Türk takımlarında bizim çocuklarımız
Bu dizeleri ettim Türkiye’me hediye.”
(2)

Tarihini okuyordu Cim Bom’un. “Hım!” diyordu. Şu tarihte kurulmuş, şu kadar yıl şampiyonluklar kazanmış, en çok şu futbolcular göze girmişler, en açık farklı galibiyetler şunlar, en farklı mağlubiyetler bunlar, hüzün-neşe-sevinç-keder deyip kenardan köşeden de olsa ezeli rakibe karşı bilgileri de dağarcığına yüklüyordu.

Öyle değil mi ya? Şimdi bir arkadaşı ile bu konuda ağız dalaşına girse, öyle tekmeli-yumruklu, ya da döner bıçaklı, coplu, silâhlı değil asla. Zaten espri olduğu da belli olmuştur ya! Hem böyle olayların olabileceği, yaşanabileceği olasılığının olduğu yerlerde asla bulunmazdı. Daha doğrusu şöyle demek gerek: Tanımadığı, bilmediği, tipinden, bakışlarından niyetlerini anladığı insanlarla asla söz düellosuna girişmezdi. Her ne kadar üstündeki tişörtün rengini görenler hır çıkarmak için ona sürtünürlerse de, “Haklısın kardeşim!” deyip bir polisin yanına sığınır, ya da olanca gücünü ayaklarına vererek oradan, oralardan, onlardan uzaklaşırdı. Ağız dalaşı değil, sadece eş-dost-akraba ve sevdikleriyle sertlikten uzak, didişme dışında kalan muhabbeti ve iddialaşmaları olurdu. Hele ki içki sofralarında…

“Ne olacak bu Cim Bom’un, ya da Kanarya’nın durumu ya?” sözü, sonlara doğru “Ne olacak bu memleketin hali?” diye devam eder, esenleşinceye kadar da bitmezdi, sulhla…

Ve genelde söz, bir devlet dairesinde iş-güç sahibi karınca-kararınca memuriyet yapan 40-45 yaşlarındaki yalnız adamın, yalnızlığını yaşadığı evin odasında yalnızca sona ererdi.

Cumartesi-Pazarları yalnız geçirmeğe mahkûmdu adam. Annesi, ablası, eniştesi çok ısrar etmişler, çok adaylar göstermişler, teklif etmişler, ama ikna edememişlerdi onu evlenme, başını bağlama konusunda. Annesi de kendisi gibi; babasını yitirdiklerinden beri ablasında kalıyordu. Eee ki eee! Adam bütün gün başıboş oturarak, gazete okuyup, televizyon seyredip, ezanı duyduktan sonra görevini yapıp pinekleyecek miydi ki? Anlaşıldığı üzere, zamanı gelince “Yallah! Yallah!” demesini de biliyordu, “Allah! Allah!” demesini de. Bazen; “Önce Mevlit, sonra Tevhit(3)”, bazen de “Önce Vay! Vay! Sonra hayhay!” da derdi, tabiidir ki annesinin, eniştesinin, ablasının ve de dahi yeğenlerinin hoşgörülerine sığınarak!

Kendisi Cumartesi-Pazarları amatör küme maçlarına gittiğinde, ya da odasında televizyon seyrettiğinde veyahut da daireden iş getirmiş olup bilgisayarında çalıştığında annesi ve ablası odasını toplar, kirli çamaşırlarını yıkanmak üzere banyolarına götürür, temizlerini dolabındaki yerlerine bırakırlardı. Yemek zaten sorun değildi, onlara pişen tencerede kendine de kalırdı, bir lokma, bir kaşık, bir kepçe. Kendi halindeydi, kapısı kapalıydı, kimseye ağırlığı olmadığı inancındaydı. Bu devirde ev devşirmek kolay olmasa gerekti. Bu nedenle sığıntı olduğuna inansa bile sığınağından memnundu.

Bazen ezan vakti olurdu. Annesi ve kız kardeşi namaza durur, uzun-uzun namaz kılarlardı. Âmin faslı da oldukça uzun sürerdi annesinin ve ablasının. Bazen onu bilen komşular da katılırlardı ona, “Cemaat olduk!”derlerdi, biri öne geçer cümbür-cemaat namaza dururlar, sonunda da “Hu!” çekerlerdi, oldukça derinden derine. O zamanlar evden kaçardı Zeki. Alırdı başını giderdi bir yerlere, öyle kahve falan gibi aylakların doluştuğu yerlere değil. Meselâ yürüyüş yapardı park kenarlarındaki işaretli yerlerde.

Bazen kısır, çi börek (her ne kadar çok kişi “çiğ börek” olarak biliyorduysa da) yaparlardı, “Gitme bir yerlere!” derlerdi, anlardı ki yeni bir aday adayı var ufukta. Gücenmesinler ister, kalırdı, sırf gönülleri hoş olsun diye. Çünkü gönüldü bu, ota da konardı, bir şeylere de. Ama otun ona değil, onun ota gitmesinin gerektiğini düşünürdü.

Kimler, kimler aday olmamıştı ki… En son hatırladığı, 35 yaşlarında eşi ölmüş, tek çocuklu bir duldu, ondan önceki ise… Tövbe, tövbe terütaze 17 bilemedin 18 yaşında bir garibandı. Yaşı-yaşına, boyu-boyuna, huyu-huyuna uygun olanlara da Allah’ını seven cevaplasın, sormaz mıydınız; “Bugüne kadar, neden baş-göz olmadın, olamadın, neden bugünlere, bana kaldın?” diye. Neyse!

Amatör Küme Maçları ve Arkadaş Toplantıları dışında monoton bir yaşam düzeni vardı adamın. Evlenmekten korkmuyordu, çekinmiyordu, ablasının eniştesinin düşüncelerinde yer etmese de. Ama yaşı bu boyutlara ulaşmasına rağmen candan seveceği, “Hayat Dostum, Yol Arkadaşım, Can Yoldaşım, Yaşam Dünyam, Bir Tanem” diyeceği birine rastlayamamış olmaktan da birebir üzülüyor, kızıyordu da kendine.

Acaba bunda Galatasaraylı olmasının etkisi de var mıydı ki? Vardı mutlaka. Çünkü yan tarafın, yani ablasının, annesinin ve aday adayının yakınının (meselâ) altın bir tepsi içinde diyebileceği bir şekilde sundukları aday adayına, karşı karşıya iseler taraftarı olduğu takımı soruyordu. Galatasaray’dan başka takımsa “olmaz!” deyip kestirip atıyor, bir bakıma edepsizliğinin gösterisi olarak sırtını dönüyor, cehennem olup gidiyordu, başka tek söz etmeden. Galatasaraylı olanların, olmayanlara göre şansları daha mı fazlaydı ki? Yoo! Belki bir üç-beş dakika içinde onlara da bir kulp takıyor, bu kere cehennem olup gitmek yerine defolup gidiyordu, başka tek söz söylemeden yine. Karşısındakilerin kırılıp incindiklerini hissetmiyordu bile, sanki kendisi bulunmaz Hint Kumaşıydı.

Yine de kendisini haksız görmüyordu kendisini bulunmaz Hint Kumaşı sanan adam, yani Zeki. Bu; öyle hemen karar verilecek bir olgu, üç-beş, bilemedin bir hafta-on gün giyilip “Beğenmedim!” diyerek bir kenara atılacak gömlek değildi ki! Bir insan olarak karşısındakini de düşünmeliydi. Onun hayatını karartmamalı, hatta buna yeltenmemeliydi bile. Karşılıklı, göz-göze, diz-dize, koyun-koyuna olmalı, istekle, arzuyla hatta umutla paylaşmalıydılar birbirlerini, dünyalarını ve geleceklerini.

Ya bebekler… İşte bu konuda oldukça mahzunlaşıyor, kendinden geçiyordu adam ve tamamen tarafsız bir kimliğe bürünüyordu. Bunun için eğer meselâ evlenirse bebek için, hemen ya da olsun-olmasın konusunda karısına asla baskı yapmayacağına dair yemin ediyor, söz veriyordu kendine. Bu sabit düşüncesine o kadar inanmıştı ki, belki de yaşının ilerlemiş olmasına bakıp, daha fazla geç kalmamak ve karşıdakileri incitmemek için karşı karşıya değil, uzaktan-uzağa ilgileniyordu.

Arzu etmesine, istemesine rağmen aday adayı bile diyeceği biri çıkmıyordu karşısına, “Birbirimizi tanıyalım!” diye, yemeğe, çaya ya da brunch mu ne diyorlarsa ona davet etmeye. Oysa her gün eksilen bir gündü, kendisi için…

Sadece kendisi için mi? Belki evini paylaştıkları aile için de geçerli idi bu! Nedenine gelince ne demişti atalarımız; “Taş, taş üstüne olur, ev, ev üstüne olmaz!” Her ne kadar gerekeni maddi olarak annesi adına, kendi adına yapıyorduysa da ve ne ablası, ne de eniştesi hissettirmiyorlardıysa da, herhalde kendi evi olsa onlar daha mutlu olurlar gibiydi geliyordu kendisine. Yeğenler mi? Onlar dayıları ile beraber olmaktan mutluydular, ama bu asla yeterlilik değildi.

Suskundu o gün adam. Maçı her zamanki gibi seyretmemiş, ama sonuçta takımının hezimetinden haberdar olmuştu. Ağzını bıçak açmıyordu ve dokunsalar ağlayacak gibiydi. Kös-kös boynunu büküp Toplum Taşıma Aracına bindi. Elindeki poşette akşam kendisi için iyi geleceğine inandığı bir şişe ve biraz nevale vardı. Dalgındı. Arkasındaki yaşlı teyzenin “Şoför Bey oğlum! Durakta inecek var!” sesi ile irkildi. Yardım etmem gerekebilir, inancıyla yerinden doğrulmaya çalıştı, başarılı olamadı, dalgınlığından. Takımının mağlubiyeti gerçekten çöküntü olarak perçinlemişti kendisini yerine. Takıma, Teknik Direktöre, Antrenöre ver yansın etti içinden. Bu arada hakemleri de pas geçmek düşüncesi olmadı gönlünde. Ver yansından onlar da nasiplerini aldılar. Bedeninde, daha gün sona ermeden, daha poşettekinin tadına bile bakmadan sızlayan bir yara oluşmuş gibiydi.

Nasılsa bir durak sonra kendisi de inecekti, zorladı bedenini ayağa kalkmak için. Kalktı ve ineceğini haber vermek için düğmeye basarken teyzenin koltukta unuttuğu poşeti gördü. Hemen alıp indi otobüsten ve ters yüzüne koşarcasına ilerlemeğe çalışırken bir taraftan da teyzeyi tanıyabileceği, adresini bilebileceği bir şey olup olmadığını görmek için poşetin içini karıştırmağa çalıştı.

Poşetin içi ilâç doluydu ve teyzeyi tanıtacak şeyler de vardı içinde; Nüfus Kâğıdı, Sağlık Karnesi gibi. Durak arkasındaki Bakkala teyzeyi sorarken ona ait Nüfus Kâğıdı ve Sağlık Karnesindeki resimlerini gösterdi. Teyze yaşlıydı, ama maşallahı vardı, o durağa gelene kadar, teyze çoktan kaybolmuştu ortalıklardan. Unutkanlık mı? Eh! Olacaktı o kadar!

Bakkal tanımıştı teyzeyi;

“Aaa! Ayşe Teyze. Zeynep Ablanın Annesi! Arkadaki Bekdemir Sokağındaki 11 Numaralı Tekin Apartmanının 11 numaralı dairesinde oturuyor.” dedi.

Zili çalıp bekledi Zeki. Biliyordu ki teyze evdeydi. Otobüsten iner-inmez komşuculuk oynamağa başlamış olamazdı, değil mi? Ama açılmadı kapı. Bu kere iki defa ve uzun-uzun çaldı, malûm Postacı iki defa çalardı kapıyı. Eğer üç defa kısa, üç defa uzun ve yine üç defa kısa çalarsa bu yardım dileği olurdu MORS(4) Alfabesi olarak bilinen ki, buna gerek yoktu. Bu kere de zili çalışına cevap alamazsa karşıdaki kapının zilini çalmayı deneyebilir, ilâç poşetini o aileye bırakabilirdi.

Kapı arkasından sessize yakın, derinden bir “Kim o?” sesi sızdı, dışarıya doğru:

“Ben Zeki. İlâç poşetinizi otobüste unutmuşsunuz, onu getirdim efendim!”

Kapı açılmadı, aynı sessiz ses sızdı dışarıya doğru tekrar:

“Nerden bileyim senin katil, ya da hırsız olmadığını?”

Moral bozukluğu yaşayan adamın münakaşa etmeye, kendisini ispat için direnmeye hem gücü, hem de zamanı yoktu. Bir an evvel evine gidip elindeki poşetin içindekiyle gereğini yapmak arzusunda idi.

“Peki o zaman. Poşetinizi kapınızın önüne bırakıyorum. İstediğiniz zaman, ya da güvendiğiniz, inandığınız birisi yahut da kızınız geldiğinde alırsınız ilâçlarınızı. Yalnız unutmayın Nüfus Kâğıdınız ve Sağlık Karneniz de poşetin içinde…”

Sözlerini bitirdiğinde önce kapı aralandı, sonra açıldı ardına kadar.

“Kusura kalma oğul, kızım öyle tembih etti sıkı sıkı. İlâcım bitmişti, Sağlık Ocağında yazdırıp Eczacı Hanım Kızımdan almıştım. Nasıl unuttum ki otobüste? Allah razı olsun. Yorulmuşsun, gel otur, bir kahve yapayım sana!”

“Yok teyze, teşekkür ederim. Bizim takım yenilmiş, moralim bozuk biraz, eve gidip dinleneceğim!”

Nasıl derdi ki; “Eve gidip ziftlenip, zıkkımlanacağım!” diye.

“Aaa! Benim kızım gibi sen de mi delisin yoksa? Onlar tepişiyor, siz ya üzülüyor, ya da seviniyorsunuz. Cık, cık, cık(5)! Haydi, uğurlar olsun oğul!”

“Sağ ol! İnşallah görüşmek üzere teyze!”

“İnşallah! İnşallah!” diyen teyze, o daha kapı önünden ayrılmadan kapıyı kapatmış ve arkasından anahtarı iki defa çevirmişti, kilitlemek için.

“Zaman ister dursun, ister yürüsün!(6)” demişti bir şarkısında müzisyen. Gerçekten zaman durmuyor yürüyordu, istesen de, istemesen de. Bir törpünün törpülemesi gibi törpüleniyordu ömür. Dün genç idik, hayal oldu, yarın; bugünler de belleğimizde anı olarak kalıp belki hayal olacak. Peki sonra… “Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu pek çokmuş!” Sonucunda Ona, o tek varlığa yöneliş…

Aradan ne kadar zaman geçti, bilinmez. Hani bazı fanatikler vardır: Evlenme Günlerini, Doğum Tarihlerini hatırlamaz da, “Şu gün, şu saatte, şurada, maçın şu ve şu dakikalarında, falanın, ya da filanların attıkları gollerle şampiyon olmuştuk, hatırladın mı?” diye tasdikletmek için yanındakine soran kim olabilirdi ki acaba? Sakınmadan, saklanmadan bunun o, yani Zeki olduğunu bilmek müneccimlik olmasa gerekti.

Yine yenilmişlerdi. Ligin güçlü takımlarından birini daha yenen karşı takımın şampiyonluğunu ilân etmesine çeyrek kalmıştı, matematiksel olarak umut vardı, ama görünen köy kılavuz istemezdi, atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmişti. Bir tek seremoni için vakit ayırmaları gerekiyordu karşı takımın, o kadar. Kendileri için işin kötü tarafı bir mağlubiyet daha alırlarsa -ki muhtemel görünüyordu- bir altlarındaki takım kendi üstlerine çıkacak, ikinciliği bile tutturamayıp üçüncülüğe ineceklerdi. O zaman ayıkla bakalım pirincin taşını.

Altlarındaki takım, yani gelecek hafta onların sahalarında maç yapacakları takım dişliydi, bir bakıma bu maç altı puanlık bir maç sayılabilirdi. Mağlubiyetle “Yandı gülüm keten helva” örneği Avrupa hayalleri falan da sona erecekti. Eğer bu maçta ilk on-on beş dakikada gol yemezlerse paçayı ve dolaysıyla maçı kurtarabilir en azından beraberlik alabilirlerse yerlerinde kalabilirlerdi. Ondan sonra gelsin bakalım; “En büyük takım, bizim takım!” tezahüratları ve ulaşılsın Avrupa yollarına.

Hayaldi, ama insanların da hayallerinin esiri olmadan, hayal ettikleri müddetçe yaşadığını şair söylememiş miydi(7)? Hayalin daha uç tarafı da vardı ayrıca. Biz karşımızdaki takımı onların sahasında yenersek, üstümüzdeki takım da kendi sahasında berabere bile kalamayıp yenilirse, son haftada da biz yenersek ve üstümüzdeki yenilir veya berabere kalırsa biz yine şampiyon olurduk. “Ölme eşeğim ölme, Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş, ya da halamın bıyıkları olsaydı!” örneği, bir şeyler işte. Nasrettin Hocanın göle maya çalması ve sonucunu beklemesi, ipe un serilmesi şeklinde de yorumlanabilirdi Zeki’nin düşünceleri. Tabii ki umduğu gibi olmadı sonuç. Karşı takım, yani Kanarya şampiyon oldu, bizim takım Cim Bom da muhteşem(!) bir sezon sonunda başarılı bir ikincilik kazandı.

Şampiyonluk Törenleri doğaldı, onlara katılmamak için evine döndü adam. Beklentileri çoktu, buzdolabının kapağını açtı, poşet içinde bir şeyin olmadığını fark etti esefle. Önceki akşamların efkârını unutmuştu. Bugünün efkârını dağıtmak için, yine siyah bir poşeti evine getirmek düşüncesiyle en yakın markete, ya da bakkala doğru yola çıktı.

Sarı-lâcivert forma giymiş genç bir bayanla, ilâçlarını verdiği teyze karşıdan kendisine doğru geliyorlardı. Teyzenin gözlerinin iyi gördüğünü, daha uzaktan kendisini görünce kızının kolundan ayrılması ile anlayan adam onu yormamak ve yardımcı olabilmek için ona doğru yöneldi. Teyze, kendisinden beklenmeyecek bir içtenlikle sarıldı adama.

“Nasılsın oğul?”

“Sağ ol teyze, iyiyim. Sen de iyisin, ilâçlarını vakitlerinde alıyorsun, değil mi?”

Karşılıklı bir selâmlaşma tarzı, hal-hatır sorma idi, zorunluluğu olmayan ama. Bu sırada genç kadın da yanlarına ulaşmıştı.

“Alıyorum oğul!” dedikten sonra yanına ulaşan genç kadına yöneltti bakışlarını;

“Bak kızım, bu; o genç. İlâçlarımı bulup getiren Zeki isimli o çocuk!”

Önce genç, sonra çocuk yakıştırması yapmıştı teyze, kendisi için. Adam mutlu olmuştu.

“Siz annemin o günden beri o kadar çok bahsettiği o olmalısınız. Merhaba ben Fanatik Kanaryalı Zeynep!” dedi elini uzatırken.

“Evet, ben de hasta ve fakat bükemediği eli öpmesini bilen Aslan Fanatik Cim Bom’lu Zeki.” diyerek elini uzatırken elinin titremesine engel olamadı ve içinden geçirdi:

“İşte hayatımın kadını, işte yol arkadaşım!...”

 

 

 

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Türkiye’de bu rekabeti derbi olarak sınırlandırmamak gerek: B.J.K.-G.S.-F.B.-BURSASPOR-TRABZONSPOR yani ligin üst sıralarında yer alan takımlar arasında da müthiş bir çekişme olduğu herkesçe bilinmektedir. Zaman zaman bunların arasına ESKİŞEHİRSPOR, hatta diğer takımlar da girebilmektedir. Derbi denilince akla mutlaka gelen takımlar B.J.K.-F.B. ve G.S. dır. Bir de bunların yanına ANKARAGÜCÜ-GENÇLERBİRLİĞİ, KARŞIYAKA-GÖZTEPE, KOCAELİSPOR-SAKARYASPOR’u eklemek mümkündür.

Yukarıdaki yabancı takımları örnek olarak yazdım. Meselâ İngiltere’den LIVERPOOL-EVERTON, yine İtalya’dan INTER-MILAN, yine Almanya’dan BORUSSIA DORTMUND-SHALKE, Yunanistan’dan PANATHINAIKOS-OLYMPIAKOS, İskoçya’dan GLASKOW RANGERS-CELTIC, Hollanda’dan AJAX-PSV, Portekiz’den BENFICA-PORTO, Fransa’dan NANTES-RENNES maçları eklememek mümkün mü?(En iyisi bu konuları merak edenlere GOOGLE’dan “Futbol Derbileri Listesi’ne bakmalarını önermek olacak galiba.)

(2) 2007 yılında kaleme aldığım GALATASARAY adlı denememe ait son iki kıta. (İsteyenler tamamını www.erolkaratekin.com Blog sayfamdan okuyabilirler. Bu vesile ile öyküyü kaleme alan olarak rengimi mi belli ettim, ne?)

(3) Aslında Arapça olan mevlit, tevhit, tecvit gibi kelimeler Arapçada sonu “d” harfi bitecek şekilde yazılmalıdır. Mevlid; Süleyman Çelebi’nin bir şiiri olup kandillerde ve bir kısım dini (hatta özel) günlerde (sünnet, asker uğurlama, hac dönüşü, ölünün toprağa verilişinin kırkıncı günü gibi) ilâhi şeklinde okunmaktadır. Bazen mevlüd, mevlüt şeklinde de söylenebilmektedir. Tecvid; (esas anlamı güzelleştirme olmakla birlikte) Kuranı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi denilebilir. Tevhid ise, vahdet kelimesinden oluşmuş tek olmayı anlatan bir kelimedir. (Örneğin “Lâilâheillâllah” kelimesine kelime-i tevhid denilmektedir.) Bir de ayrıca tilâved vardır ki, (Esas anlamı; okumak, takip etmek, ardından gitmek, uymaktır) bu da Tecvide uygun olarak Kuranı Kerimi güzel sesle okumak demektir.

(4) MORS Alfabesinde üç nokta, bir çizgi, üç nokta olarak belirtilen, ses olarak öyküde de belirtildiği gibi üç kısa, üç uzun, üç kısa ses olarak belirtilen durum SOS olarak bilinen imdat, ya da yardım dileği çağrısının işaretidir.

(5) Türkçemizde, dili dişlerin arasında sıkıştırarak söylenen bu tür sözlerin yazım harfleri ve şekli yok. “Cık!” yazılışı sanırım doğruya en yakın olanı olsa gerek!

(6) “Gurbete düştüğüm günlerden beri…” diye başlayan Nihavent Makamındaki eserin Güfte ve Bestesinin Muzaffer İLKAR’a ait olduğu söylense de, Güftenin asıl sahibi bilinmemektedir.

(7)” İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” Yahya Kemal’e, “Hayallerinin eseri olma!” sözü Rudyard KYPLING’ aittir.