Dünden haber iletmişti Münevver Abla;
“Senin badana-madana yaptıracağın yok. Yaz geliyor. Köye gideceğim. Köye gitmeden önce esaslı bir bahar temizliği yapıp öyle gideyim köye, annesinin emaneti kuzum öğretmenim.”
Köyüm lehçesini düzeltmişti, gene de alışkanlıklarını terk etmesi mümkün değildi sözlerinde.
“Öğrencilerine ait gizli saklı neyin varsa, toparla, ortalarda bırakma. Sen de bir gün mü sürer, beş gün mü sürer, ayakaltında dolaşma, kaybol, akşamları yatmadan yatmaya eve gelebilirsin, ama doyun da gel, yemek neye yapamam bilesin! Neymiş? Bekârlık sultanlıkmış! Hadi be sen de!”
Emir, büyük yerdendi. Gerçekten, arşiv yerine hususi bir dolap içinde tarih ve konularına göre klasörler içinde evimde sakladığım geçmiş dönem öğrencilerime ait sınav ve ev ödevlerini gözden geçirmem, en az dört parçaya ayırarak Geri Dönüşüm Kutusuna atmam için Münevver Ablamın ikazı ciddi idi.
Ayrıca plâstik ve cam şişeler, kavanozlar, birkaç tane de atık pilim vardı. Münevver Ablamı gücendirmem olmazdı, hem mümkün de değildi. Birikmiş çöplerimi de atardım, giderken. Her ne kadar evin temizliği ile ilgili tüm malzemeleri, teferruatı ile aldığımı varsaysam da Münevver Ablam mutlaka eksiklerimi-gediklerimi(1) bulur, tamamlardı.
Sevgili Münevver ablam, ölmeden önce annemin beni kendisine emanet ettiği “Ahretlik Kardeşi(1)” idi. Yemin-billâh ederek biliyordum ki; Münevver Ablamın bir kızı olaydı o; mutlaka benim eşim olurdu, annemle kendi arasındaki öyle bir sevgi kardeşliğinin sonucu mutlaka bu şekilde gerçekleşirdi.
Ancak Münevver Ablamın (aslında “Teyze” demem gerek, ama “Abla” demeye alışmışım) kızı değil, çocuğu bile olmamıştı. Eşini yitirdikten sonra önce annem, sonra da ben yer almıştım kimsesiz yaşama mecbur olduğu dünyasında. “Kimsesiz” dedim, ama bildiğimden değil, sadece bana olan aşırı düşkünlüğünden dolayı.
İki poşet halinde kâğıtlar, iki poşet halinde cam ve plâstikler, cebime sığdırdığım bir kesekâğıdındaki pillerle Geri Dönüşüm Kutularına gereken katkıda bulunmuştum.
Tam sırtımı dönmek üzereyken, benim emsalim genç bir kadının, birkaç manav poşetine sardığı içinde yanık yağ olduğunu sandığım ufak bir pet şişeyi Atık Yağ Kutusuna özenle atması dikkatimi çekti.
Babam yaşarken, sekiz daireli de olsa Kat Maliki olarak oturduğumuz apartmanda yönetici olarak en çok yaşadığı sorunlardan birincisi komşularımızın yanık yağlarını tuvaletlere dökmeleri idi.
İkincisi yine benzer şekilde pamuk ve pet denilen bir kısım özel şeylerin gizlenerek çöpe değil, yine tuvaletlere atılması idi. Bu nedenledir ki iki de bir Belediyeden vidanjör(2) çağırmakla çok yorulmuştu babam.
Yöneticilik, küçük bir apartman için hiçbir getirisi olamadığından angarya idi, toplantılarda kimse sahiplenmek istemiyor, ancak tüm konularda hiçbir katkısı olmayan her Kat Maliki pabuç kadar ağzını açmasını(3) biliyordu. Babamın iyi niyetiyle suskunlaşmasının karşılığını ben veriyordum, onlar gibi ağzımı açarak.
Doğal olarak gelir-gider defterini tutmak, aidat makbuzlarını hazırlamak ve Karar Defterini yazıp daire-daire dolaşıp okuyarak imzalatmak benim görevim idi.
Aidatlar kapımıza getirilirdi, her ayın başında tarihler beşin akşamını gösterinceye kadar, komşuluk hatırı dinlemeksizin. Karar defterinin, makbuzların fotokopileri ile bir komşumuzu mahkemeye vermekten çekinmemem bu alışkanlığı yaratmıştı!
Babam vefat edince, yöneticiliğe kimse talip olmak istemedi. Ev de özellikle benim için dar gelmeye başlamıştı, annemin “Babanın Yadigârı(1)” demesini ikna ederek satışa çıkarmış, yani yapılan sitelerden birine peşinat olarak yatırıp, biraz da banka kredisi ile annemi evime taç yapmıştım.
Yöneticiliği ya sahiplenmelerinin gereğini, ya da gene hukuka başvurarak apartmana bedeli karşılığı yönetici atanmasını isteyeceğimi belirtince, hem aidatın ödenmemesi dolayısıyla bilgi birikimleri olduğundan, hem de yöneticiye bir bedel ödemeleri gerekliliğinden dolayı içlerinden kafası çalışan biri (Bir bakıma; “silâh zoruyla” diyebileceğim bir şekilde) yöneticiliği sahiplenmek zorunda kalmıştı. Neyse, konum bu değil!
Seslendim genç kadına;
“Pardon, bakar mısınız? Duyarlılığınız için sizi tebrik etmeme izin verir misiniz?”
Geri dönünce afallama hakkımı kullanma mecburiyetini hissettim. Güzeldi, çok güzel, güzel ötesi hem, bir anda etkileyen, karşısındakini etki altında bırakan ve söylemek istediğini şaşkınlaştırarak unutturan.
“Şey…” dedim, öylece kaldım, genç kadın anlamıştı karşısında angutlaşan(3) beni, herhalde.
“Anlıyorum! Geri dönüşüm ülkece ele almamız gereken konulardan biri, ama öyle çöp ithal ederek değil, asla. Ne idiği belirsiz(1) yığınları değerlendirmeyi düşleyip, düşünüp de sonra doğanın canına okuyarak değil…
Evet, ben de sizi fark ettim. Uzun zamandır biriktirmiş olmalısınız. Keşke bana yakıştırdığınız duyarlılığı tüm ülkem insanları için paylaşma imkânım olabilse. Sadece öğrencilerimle konuşarak başarılı olsam bile yetecek demek istiyorum, ama nafile…”
“Dinliyorum efendim! Lütfen devam edin öğretmenim!”
“Aslında kızartma yapmanın bir eğitimci olarak zararlarını biliyorum, ama evde özenenler olunca emir demiri kesiyor, komutu yerine getirmek zorunda kalıyorum…”
Durakladı, ben de içimden de olsa, patates kızartmasını emreden veya emredenlerin kimler olduğunu merak etme hakkımı kullandım. Evli-barklı, çoluk-çocuklu olamazdı, ellerinde yüzük olup olmadığını görmemiş olsam da, hem beni anında etkilediğine göre.
Benden önce de etkileyip canlarını yakıp okudukları olmuştur herhalde diye düşündüm, düşündüğümün fark edilebileceğini bilmeksizin…
“Dalgınlaştınız birden, bir şeyler mi geldi-geçti aklınızdan?”
“Yoo!”
Yalandı, doğal olarak.
“Vaktiniz müsait mi? Bakın şurada sadece iki dakika bekleyelim, bu iki dakika içinde o kadar çok yanlışla karşılaşacağımızdan eminim ki? Bazı eğitenlere ihanet gibi görünüyor davranışım bir eğitimci olarak. Biz öğretmenlerimize saygı duyardık, özellikle baharlarda, milli bayramlarda ellerimizle topladığımız, papatyaları, gelincikleri, karınca kararınca harçlıklarımızla aldığımız çiçekleri sunardık…
Oysa şimdilerde öğretmenlere sopa atılıyor, tekmeleniyor, bıçak çekiliyor, küfrediliyor, cinsiyet gözetilmeden ana-avrat gibi. Ufak bir sitem bile şikâyet konusu oluyor. Kızlar tuvaletinde yaptığım kontrolde sigara içen öğrenci, size de sigara ikram edecek yüzsüzleşebiliyor…
Pardon! Sanırım; bir ‘Merhaba!’ ilerisindeki sözlerimle sizi sıktım, galiba?”
“Yok öğretmenim, aynı duyguları hissederek dinledim sizi!”
“Peki! Bu iki dakika içinde ne gibi yanlışlar, yanlışlıklar ilişti gözünüze?”
“Halk otobüsünden inen şık bayan otobüs biletini yere attı. Hoparlörünü sonuna kadar açıp da gürültülü avam müziğini dinleterek geçen arabanın ön koltuğundaki kişi sigara izmaritini caddeye attı. Köpeğini gezdiren kadın, köpeğinin ona buna cıyaklamalarını umursamadı…”
“Üstelik köpeğin kaldırıma bıraktığı ayıbını öylece bıraktı kaldırımda…
Dur bir saniye…” deyip karşı kaldırıma geçti, ben de peşinden.
Önce biraz da kaykılarak otobüs levhasını içine alacak şekilde, otobüs beklemekte olan yaya ve özellikle yaşlılara saygı göstermeden arabasını durağa park etmeye çalışan adama seslendi;
“Durakta otobüs bekleyenler var, arabanızı derhal çekin!”
“Sana ne be kadın? İki dakika durup gidecem!”
Arabanın sileceklerinden birini yerinden kaldırıp sözlerini tekrarladı;
“Hemen kaldırın arabanızı. Yoksa sileceğiniz tahammülsüzlüğümün eseri olarak elimde kalacak!”
“Çattım yahu!”
“Fotoğrafınızı çektim, plâkanız da belli …”
Sileceği yerinden çıkarıp kaputun üzerine koydu.
“İsterseniz diğer silecekle birlikte kırayım. Acele edin! Çabuk! İstediğiniz yere şikâyet etmekte serbestsiniz beni!”
O adam arabasını çıkartırken onun çıktığı yere girmek için hamle yapmak üzereydi bir başka araba. Durak işaretini göstererek “Geç!” işaretini yapmasına karşın araba üstüne doğru ısrarla yürümeye çalışınca çantasından çıkardığı bir şeyi arabanın camına vurmak üzereyken gelen belediye otobüsünün kornasına uyarak park edemeden caddeye yönelmek zorunda kaldı.
Açık pencereden bir adam el işareti yaparak “Deli!” dedi.
“Erkeksen ileride dur, neyi ispat etmemi istiyorsan usulünce ispat edeyim…”
Araba duraklamak bir yana, patinaj yaparak, bir miktar da kaydıktan sonra uzaklaştı.
Sinirlenmişti, soluk soluğa idi, karşı kaldırıma geçip sırtını dayadı parkın duvarına,
“Hangi birini düzelteceksin ki? Türkiye’mde kurallar uygulanmamak için konulur. Özürlü park yerlerine sosyete bebeleri park yapar. Trafik işaretlerini kimse uygulamaz, uygulamak içinden bile geçmez, özellikle hanzoların(2), şehir eşkıyalarının(1). Trafik Polisini gören şoför sakindir, yoksa gerçek bir canavar. Kazalarda sürat ibrelerinin konumu, şoförlerin kanlarındaki promil, takometrelerindeki hız dereceleri bellidir, araçları azami kullanma sürelerine uymak gereksizdir…
‘Moloz dökmek yasak!’ levhasının olduğu yerlerde çöp-moloz tepe veya tepecikleri vardır, levhanın anlamı; ‘Çöp ya da molozları buraya dökün!’ anlamındadır…
‘Buraya bilmem ne eden eşektir!’ levhası memleketimizdeki eşeklerin çokluğunun belgesidir, leş gibi kokusuyla…
Tecavüzcü, hırsız, katil, ayyaş apaş(1), uyuşturucu pazarlayıcıların, ne idiği belirsiz seks şaşkınlarının, fahişelerin nasıl serbest olup hoydur hoydur aramızda gezindiklerine aklım ermez…
Kardeşim! Bak! Atılmış bir atık yağ bile atıldığına pişmandır şimdi, bu kadar esirgenmemiş sözlerin bir araya dizilmiş olması sebebiyle…”
“Hiç önemli değil öğretmenim, gerçekleri paylaşıp sohbet ettik, birbirimizi tanımadan. Hemen söylemeliyim ki meslektaşız, ben de öğretmenim, adım Emin. İsterim ki sosyal konularda aynı yöne bakıp, aynı şeyleri görüp aynı konularda mücadele etmeye devam edelim.”
“İçtenlik önemli meslektaşım, henüz on dakika ve bir atık yağla yoğunlaştı sözlerimiz, bu nedenle size ‘Bey!’ demeyeceğim. Emin! Tanıştığımıza memnun oldum, ben Kız Meslek Lisesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Öğretmeni Emine…”
Ayrıldık. Ben, beni anlattım mı, hatırımda yok. Çünkü güzeldi, hem çok güzeldi, hem akıllı, hem dürüst, cesur, şu veya bu şekilde kesinlikle ikna eden, ikna etmesini bilen…
…
Emine ve Mümin birbirine yakışan, üniversitenin ilerleyen yıllarında arkadaş, sonlarına doğru yakın arkadaş, mezuniyet için bir arada Emine’nin ailesinin evinde beraberce ders çalışırlarken ileri derecede arkadaş olmuşlardı.
Emine bir evin tek goncası, güzel, çok güzel bir kızdı ve onun ilk, tek ve son arkadaşı, aşkı, her şeyi Mümin’di. Öyle ki Emine’nin anne-babasının engin hoşgörüsüyle çok zaman yatılı öğrenci yurduna gitmeyip yiyor, içiyor, gece yatısına bile kalıyordu, gecenin ilerleyen vakitlerine kadar konuları yarım bırakmaksızın çalışmalarının gereği olarak.
Mezuniyet sınavlarının perişan edici bir yoğunluğunda, gecenin oldukça ilerlemiş bir vaktinde aldıkları telefon öncelik ve özellikle babasını etkilemişti. Köyde yaşamak için direnen babasından önceki en küçük çınar dediği halasını da yitirmişti Emine.
Alelacele hazırlanan anne-baba sınav telâşı yaşayan Emine’ye ısrar etmeksizin, hatta uygun görmeyip akıllarından bile geçirmeksizin arabalarına binip köye doğru yönelmişlerdi.
Şeytan azapta değil, pusuda idi ve anne-babanın giderlerken bıraktıkları Emine, dönüşte kendilerini karşılayan Emine değildi, mahzun, utanan, farkında olmayan. Konuya bağlı diğer insan Mümin de yoktu artık.
Oysa evin devamlı müşterisi, yediği önünde, yemediği götürmesi için yanına koyulan, özür dilemeyen, o belli andan sonra(!) uzak durmayı yeğleyen ve Emine gibi farkında olmayandı o da.
“Seni sevdim, seviyorum da. Ben de istedim seni, senin beni istediğin gibi, asla pişmanlık yok içimde. Ben sadece senindim, senin oldum, ömrümün sonuna kadar da gönlümün, bedenimin senden başka bir sahibi olmayacak, asla!”
“Ha! Şunu bileydin Emine! Sen güzel, ben çöp konteynerinde bulunmuş yahut da çocuk yuvasından beğenilerek alınmış gibi bir çirkin, sen varlıklı, zengin, ben züğürt…
Bilemedik bilmemiz gerekeni, hele ki şimdi! Sana, benden vazgeçmen dileğiyle ömür boyu mutluluk diliyorum.” diyerek sırtını dönmüş ve gitmişti ve bir daha ne mezuniyete kadar, ne de mezuniyetten sonra görünmemişti Mümin.
Benim atık yağı atarken rastladığım Emine, bu Emine idi. Onu kendine mal eden Mümin ise, çok zaman gazetelerde konu olan bilgili, zeki bir akademisyendi, varlığı, buluşları ve konferansları ile yurt dışlarında bile göğüs kabartan bir kimliğe sahipti.
Her ne kadar kendini kötülese de Mümin de Emine gibi evin tek çiçeği idi, ancak isminde ilkokula başlayıncaya kadar fark edilmeyen, sonrasında “Geçmiş ola!” tezahüratı ile ister-istemez kabullenilmişti ismi.
“Babası ona Mehmet Emin ismini koymak istemiş, ancak dilekçesinde ya da başvuru belgesinde ismi M.Emin şeklinde yazmış, bitişik olarak. Hipermetrop Nüfus Memuru aradaki noktayı görememiş; “Memin diye isim mi olur yahu?” diyerek inisiyatifi(2) eline alarak el yazısıyla ismi düzeltmişti; “Mümin” olarak.
O, artık Mehmet Emin olarak bilinen, okula kayıt sırasında Mümin olarak fark edilen, sofulukta, dinle-imanla ancak ilgisi, bilgisi olan Müslüman bir çocuktu.
Mümin, zaman ilerlemiş, okumuş, karşısındakinin kalbinde karşılıklı olduğuna inanmaksızın yer etmiş, bilinenden sonra nedeni meçhul bir şekilde kapıyı dışarıdan kapattıktan sonra içindeki cevher dolaysıyla büyümüş, saygıdeğer, varlıklı biri olmuştu, tekrar edilmiş (gibi) olsa da…
Zamana “dur!” demenin mümkün olmadığı günlerde kendindeki değişikliklerin farkında olmaması mümkün değildi Emine’nin. Kendi deyimiyle geçen sürede “Hasta olmamıştı!”
Bir ikinci dönem yine aynıydı konumu. Üstelik ağzının tadı da bozulmuş, hissetmesi gerekenlerle bedenindeki değişiklikler de; “Acaba?” şüphesini kısıtlamıştı.
Doktora gitti, doktor eline o siyah-beyaz resmi verdiğinde sözleriyle çağıldadı;
“Gözünüz aydın! Babasına müjdeyi verebilirsiniz, bir kızınız olacak, ekranda görünen o ki; sağlıklı…”
Niyetlenmemişti bile Emine. Ancak ailesine açıklama zorunluluğu vardı ve çevresine göre de saklanması gerekliydi. Evli olmadığını da, sınıf arkadaşının devamlı olarak ziyaretlerine geldiğini de bilenler vardı.
Öğretmendi, gizli saklı dilekçe verdi, atanmasının yapılması için ve devlet onu benim yaşadığım, karşılaştığımız ile atamıştı. O sıralarda atamasının hemen yapılmasının öncesinde babasını eceliyle, henüz evlendiği haberini yaydığı atandığı okulda ise kocasını bir trafik kazasında yitirmişti Emine!
Yalanın daniskasıydı, ama inanan çoktu, hem de hüzünle. Çünkü eşinin yokluğuna, aynı şehirde eşiyle birlikte yaşadığı hatıralarının azizliğinin ağırlığına dayanamadığı için atamasını istemek zorunluluk olmuştu!!!
İlerleyen zamanda kendi soy ismini ve Mine adını verdiği kızı doğmuş, büyümüş, babasına ait baskın genlerle anaokulundan başarı ile mezun olmuştu!
Ödüllendirilmeyi hak etmişti annesinin ismine göre “E” harfi eksik olan Mine. Ancak ne ödülün cinsi, ne de ödülün bedel olarak miktarı ile ilgili bilgisi yoktu zihninde.
Babasının olduğunu, ancak babasının başlarında olmadığını öğrenmişti anaokulunda. Çünkü diğer çocukların bazen babaları geliyordu onları almaya. Ama onu hep anneannesi veya annesi alıyordu okulundan.
Aynı yalan; “Babası trafik kazasında ölmüştü!” şeklinde bilgisine sunulmuştu.
Babasının fotoğrafı?
Düğün-dernekli, damatlı-gelinlikli olarak yoktu, ama üniversitede arkadaşlarıyla birlikte ve annesiyle çekilmiş, birkaç fotoğrafı bir de birkaç tane vesikalık fotoğrafı vardı, zaten henüz gazete okumuyor, resimlerine bile bakmak aklından geçmiyordu.
Mezarı?
Vasiyeti gereği, memleketindeydi. Memleketi çok çok uzaklardaydı. Biraz daha büyüsün, ilerilerde (hangi ilerilerde?) bir gün mezarını ziyarete gideceklerdi inşallah!
Adı? İşte bu gerçekti gerçekten, saklanmaksızın; Mümin idi. Zaten Nüfus Kâğıdında da bu isim yazılıydı, ancak soy ismi annesinin soy ismi idi, nedeni sorgulanmaksızın…
Emine’yle benim yeniden karşılaşmam, Mine’nin anaokulundan mezuniyet ödülünün alınması sırasında tekrar çakışmıştı. Hayret etmiş ve hissetmiş gibi üstelik sorgular gibi sormuştum;
“Bu yaşta bir kızınız olacağı aklımdan geçmemişti!”
“Neden?”
“Çok güzelsiniz hâlâ, çok erken evlenip anne olacağınızı aklıma sığdırmam asla mümkün değildi!”
Onlar yaya kaldırımında imkânsızlıkları sorgulama gayretindeyken caddede önce keskin bir fren sesi duyuldu, sonrasında bir arabanın diğer bir arabanın arkasına vurduğunu seyrettiler sanki.
Arkadaki arabadan inen genç bağırmaya başlamıştı;
“Abi! Durup dururken, ahengiyle yürürken ‘Zırt!’ diye durmak niye?”
Takip mesafesi(1) diye bir kuraldan bahsetmenin sırası değildi. Öndeki araba kaldırımın yanına park etti, umursamazcasına ve indi arabadan kelli felli(1) bir adam.
“Genç adam! Şu benim kartım, beni tanımasan da git istediğin yere arabanı yaptır, tamir ettir. Zararını her ne ise ödeyeceğim. Şu an benim için çok önemli. İstersen, sen de park et ve şahit ol!”
Cevap beklemeden karşı kaldırıma koştu o adam.
Mine tanımıştı, “Öldü!” denilmesine rağmen karşısındakini, koştu, handiyse(2) kucağına atladı adamın; “Baba!” diyerek ve annesine dönerek haykırdı;
“İşte ödülüm!”
Başını eğerek selâmlamak mecburiyetinde kalmıştı Emine, konuşması gerekliliğiyle;
“Kızımız Mine!”
Kucağında kızıyla birlikte sarıldı Mümin Emine’ye, hiçbir şeyi umursamaksızın öperken;
“Yanlıştı! Bağışla! Seni seviyorum!” dedi sessizce.
Fuzuliydim(2) ben, sessizliğimi yüklendim, uzun-ince değil, kısa-dar bir yol vardı önümde, adımlamaya başladım hemen…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Ahret Kardeşi, Ahretlik; Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.
Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Eksik Gedik; İhtiyaç duyulan ufak tefek şeyler.
Kelli Felli (Kerli Ferli); Kılığı, kıyafeti düzgün, yaşını başını almış, bununla birlikte gösterişli, olgun, yakışıklı, genellikle eti-budu yerinde göbekli kişi.
Ne İdiği Belirsiz, Ne İdüğü Belirsiz; (Küçümseme olarak) Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.
Sarhoş Apaş; İçkiyi haddinden fazla içmiş, kendinden geçmek üzere olan, sarhoş kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşayan.
Şehir Eşkıyası; Kent içinde soygunlar yapan, cinayetler işleyen azılı haydut.
Takip Mesafesi; İki araç arasındaki hızın metre olarak yarısı kadar olması gereken mesafe. Karayolunda, aynı şeritte, birbiri ardında hareket halinde olan iki araç arasındaki mesafeye verilen ad. Öndeki aracın etkili freni halinde arkadaki aracın sürücüsü takip mesafesini yeterli tutmamışsa önündeki araca çarpmak zorunda kalır.
(2) Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği, önceliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
Vidanjör; Fosseptik çukurunda biriken pissuları çekmeye yarayan makine.
(3) Angutlaşmak (Angut Angut Bakmak); Boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde bakmak (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuştur).
Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur, Aydır-Kaydır) Gezmek; Başıboş gezmek.
Pabuç Kadar Ağzını Açmak; Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca cevap yetiştirmek.