Genç kız, adı gibi biliyordu peşinden gelen adını bilmediğinin O olduğunu.

Doğrusu ilk defa otobüste karşılaşmış, utanırcasına da olsa kendisine yalan söylemesine gerek ve mecburiyeti yoktu ki, etkilenmiş ve etkilemişti de galiba.

Çünkü aynı durakta otobüsten inmiş, evine ulaşıncaya kadar uygun mesafeyi koruyarak kendini takip ettiğini memnuniyetle hissetmiş ve evine ulaştığında, bahçe kapısını açarak evine yönelip de arkasına döndüğünde nerelere gizlendiğini bilemediği onu göremeyince sükûtu hayale uğramıştı(1)!

Doğruya doğru…

Sabah kalkıp da bahçe kapısından çıktığında, yanılması mümkünsüzdü, onu hissetmişti. Sanki bütün gece uyumaksızın, oralarda bir yerlerde beklemişti, hüsnü kuruntu(2) gibi yorumlansa da sırf kendini görmek için olsa gerekti davranışı…

Bu; kendini dev aynasında görür(2) gibi bir düşünce değildi. İnanıyordu ki cesareti olmayan iyi, hatta iyiden de iyi bir adaydı o gönlü için, aday adayıydı değil…

İlk günün daha doğrusu ilk Perşembeyi takip eden Pazartesi takibi, hadi buna arkalı-önlü, uygun mesafe bırakarak sağlıklı, kurallara uygun ritmik yaşam için sağlıklı yürüyüş(2) diyelim. Başlangıç Karyağdı Sokağıydı. Sokak; 30 metre, bilemedin 40 metre kadar uzunluğundaydı.

Karyağdı Sokağı; nereden başladığı bilinmeyen Esentepe Caddesiyle ancak köşebent(3) gibi karşılaştığında sona eriyordu

Ve hissetmişti ki ilk kez olan, ritmik yürüyüşlü takip ancak Pazartesi ve Perşembe sabahları, ilkindeki gibi tekrarlanmaktaydı.

Sair günler?

Acayip bir bilmece gibi, yoktu!

Takip ya da uysal yürüyüş muntazam adımlarla devam ediyordu. Esentepe Caddesine giriş Karlıtepe Sokağın bitişinden yahut da öbür tarafın başlangıcından (her nasıl deniyorsa işte) itibaren o koskocaman trafik levhasına göre yasaktı.

Tam sokak ve caddenin kesiştiği kısma bir bariyer(3) yapılmış olsa da, caddede usulüne uygun yer bulamayan arabaların görüşü engelleyecek şekilde sokak ve caddenin birleştiği yere kadar park etmiş olmaları dolaysıyla görüş mümkün değildi.

İpini koparmışçasına(1) süratli olarak gelen araçlardan (bunlar kamyon, traktör bile olabiliyordu, trafik anarşisine(2) önem vermeyen) endişelenmemek, çekinmemek mümkün değildi. Ancak buraya ufacık sakıncasız, abartılı görünse de ibretlik bir eklenti yapmak mümkün…

Genç kız ne zaman o başlangıç noktasına gelse, gelen araçları görmekte sıkıntısı olduğu için, sakınmak gerekliliği ile hızlı gelen arabalar için (Lâf aramızda) “Hayır dualarını(!)” eksik etmiyordu!

Çünkü o arabaların geçiş üstünlükleri(2) olup, ola ki kalkmak üzere olan otobüse yetişmelerini sağlamak için yayalara özen göstermelerine ve izin vermelerine gerek yoktu.

Arkasındaki genç adam mı?

Galiba, olasıdır ki, ne hikmetse(2), kim, ne, nasıl veya niçin biliyorsa; “Lây! Lây! Lom!” havasında(2) siftiniyor(1) olsa gerekti.

Eee! Mesafeyi usulünce korumak için hızlı yürümesi, ya da koşması gerekiyorsa gerekçesini gereğine uygun gerçekleştirmesi gerekiyor olsa gerekti, genç kızın bunu bilmesi mümkün değildi. Ancak genç kız anlayamadığı konunun izahını da yapamıyordu kendine.

Genç adam Muhtarlığı geçtikten sonraki Otobüs Durağından değil, sanki genç kızı takip etmesi zorunluymuşçasına otobüse öteki duraktan binmeyi yeğliyordu(1).

Genç kız okuluna ulaşmak için cami karşısındaki sokağa yöneldiğinde yöresel bir inatçı gibi inat ederek arkasına dönüp bakmıyordu.

Ancak onun sırtını dönüp de arkasından bakmasa bile durak camlarına yapıştırılmış ilânları kaçıncı kez okuduğu konusunda “Neden?” soruları beynini meşgul etmiyor değildi genç kızın. Galiba onu takip eden genç adamın, onun için ayılıp-bayılma şeklinde yorumlayacağı ilgisi o noktada tükenmiş gibi oluyordu.

Nedenini anlamıyor olsa bile, genç kız da etkilendiği için onun ufacık bir adımına cevap vermek için heyecanlı olsa da adımından şüpheliydi.

Buradan itibaren aradan çekilip olayı genç kızın anlatmasına imkân sağlamayı düşündüm.

İsterdim ki, gene peşimden o muntazam ayak sesleri ile yürüsün, beni okuluma teslim etsin, otobüsle her nereye gidiyorsa, bir sonraki otobüsle gitsin, gecikmeksizin, ya da benim için gecikirse de önemsemeksizin. Ben değmez miydim buna, o bana ilgisini belli etmişse ben de onun için bu dünyaya gelmiş olduğuma göre…

Hiç müdanası(3) yoktu yahut da yok gibiydi.

Bir evin tek kızıydım, gönlüme kimse yerleşmemiş, yerleşmekte başarılı olamamıştı ayol, öğretmendim. İlgiliydim, sıkılmasına, cesaretsiz olmasına gerek yoktu ki, tanırsam, tanıtırsa kendini; “Benim olsun!” diyeceğimdi o.

Bir “Merhaba!”…

Yok! O kadar da çabuk değil!

Önce kadın olarak yaradılışım icabı, biraz nazlanırdım, vazgeçmesine imkân vermeyecek kadar, ama edebimden, terbiyemden, tarzımdan dolayı tam olarak görüp inceleyememiş olsam da, yakınlığından, asla yakışıklılığından değil emin olarak nazımı kısa süre içinde sonlandırır, bundan sonraki gelişmeleri bekleyerek; “Peki!” demek için hazır ve hazırlıklı olurdum.

Genç kız iç sesiyle(2) konuşmaya devam edecekti belki. Ama arkasındaki genç oğlan, ya da adam ne düşünüyordu ki, anlamak gereksiz ve önemsizdi! Yaş farkı;  artı ya da eksi olarak ne olursa olsun, ama…

İstemese de suskunlaştı birden.

“Bir bakış baktın, kalbimi yaktın(4)

Kimsin sen, kimsin? Gözüm körmüş, bugüne kadar nasıl görüp tanımamışım ki seni? Allah o cinsi değişik melekler arasından şaşırarak mı gönderdi seni benim olduğum yeryüzü bölümüne.”

O genç adam ise şöyle diyordu, dışarıdan da olsa benim yeniden karışmam gerekti bu ana.

O gözler…

Evet, evet! Tam yakışan deyim; “Kaş-göz, gerisi söz! O hokka gibi burun(2)! Yârin dudağından getirilmiş denen karanfil dudaklar(6), boy-bos endam, kısaca “Güzel” tarifi içine neler sığarsa, hepsi karşısındakinde idi, kısaca…

Ve bir görüşte ben…

Hadi canım sen de…

Kendimi alamadım, çılgınca şımarık bir teşebbüs, ayaklarıma hükmedemiyorum, ayaklarım onun peşi sıra sürüklüyordu beni. Farkında mıydı benim? Üstü-başım düzgün gibi görünse de bu 42 numaralı boyası olsa da pabuçlarla, sarhoş bir dilenci gibi lap lap şeklinde kendimin bile utandığım sesli yürüyüşümü(1) fark etmemiş olabilir miydi?

Ahanda(3) bahçe kapısı…

Durdu…

Gizlenmem gerek! Ben kimim ki? Bu çöp konteynerini buraya yerleştirenden Allah razı olsun!

Görünmedim. Ama görünsem ne olacaktı ki? Dillere pelesenk olmuş(1); “Gül goncası-yonca (daha doğrusu; kaktüs), şahin-serçe (daha doğrusu; karga)…

Hadi bir-iki benzetme de benim buluşum olsun; mücevher-moloz, altın, plâtin, gümüş (her neyse) ve çakıl taşı…

O halde ben-o? Quasimodo-Esmeralda(6)

Bu benzetme haklı bir benzetme değil gibime gelir. O; Esmeralda’dan daha güzel, bense Quasimodo’dan…

O kadar da teferruatlı bir çirkin değilim canım, çirkinsem de fabrika ayarlarımda bir yanlışlık olmadığı düşüncesindeyim; ellerim, ayaklarım muhtemelen, ya da bana göre düzgünce desem, yeterli herhalde. Başka?

Evet! Adını bile bilemediğim güzel kız? Yüzüne bakmaya bile hakkım yok, bilmiyor, ama hissediyorum. Buna karşın kalbime hükmedemiyorum ki?

“Göz görmeyince gönül katlanır, unut gitsin!” diye düşündüm.

Tamam yüreğim! Ama önceden de söylediğim gibi, ben kimim ki? Yani sana göre, yarın Perşembe ilk dersime geç kalma riskini de yüklenerek şurdaki parkta kanepede oturup gece bekçilerine usulünce yalan söyleyip sabaha kadar onun evden çıkmasını mı bekleyeyim?

Yok be, hemşerim! Git eve, saatini kur, ya da sabah ezanını dinle, çık, git, sotaya yat(1), bekle!

Baktın ki, durum-vaziyet uygun…

Ama hemen ardılma, öyle gök görmemiş şopar bebeler gibi(2). Anlamak, dinlemek, tavrından eser hissetmek, galiba nem kapmak mı oluyordu bu, peşi sıra yürü (anca gidersin!) bak bakalım yüreği dolu olmasın sakın! Gönlünde bir şeyler olup olmadığını, var mı, yok mu, öğren de mi ya?

İç sesimin beni yönlendirmeye çalışması güzel ve iyi niyetli bir davranıştı.

Da…

Ben benim kendimin nasıl hemşerisi oluyordum, anlamak bir yana akıl-sır erdirmekte zorlanıyordum…

“Geciktin oğlum?” dedi annem gözlerini yüzümde dolaştırıp bir şeyler anlamaya çalışıp sorar gibi…

Oysa ben kendim, kendimde bir şeyler anlamamıştım ki, yüzümde o merak ettiği her neyse o şekil olsundu! Ana yüreği; evlât yüreğinden temiz, akıllı, duygusal, bilgili olsa da bir şey anlamamıştı halimden, tıpkı ben!

Erken yatan, erken kalkar(2), yol alırmış, ötesine, ötekine boş ver!

“Yarın benim bebeleri yazılı yapcam, soru hazırlamam gerek, okula erken gitcem!”

Yalandan, hele ki benimki gibi kuyruklu yalandan(2) kim ölmüştü ki? Ama doğruyu söylesem; annem hop oturup, hop kalkar, varsa böbreğindeki, yoksa eteğindeki tüm taşları döker(1), başörtüsünü takar, kapıdan çıkarken mantosunu giymeye çalışır ve anında sorgularcasına emrederdi;

“Hadi, hemen gidelim!” sözünü ancak söylerdi, kapıyı kapatıp kilitlerken, sözün yarısı kapının öte tarafında kalırdı (mutlaka)!

Bu kadar yıllık annem(!) bilmez miydim? Gelinin kendi değil adayı bile demek eşittir “torun” hatta “torunlar” demekti kendisi için. Üstelik seri imalât beklentili, futbol sahasında tatar usulü slogan(2) gibi; “Bır-kı üj de yetmez…” şeklinde…

“Tövbe(3)!” demem gerekli ve şart her hal…

Sabah ezanında kalktım, annemle beraber, ben önde hacı-hoca, annem arkamda müezzin tavrında sabah namazını kıldık.

Allah’ım kendisine yağcılık, yalakalık yaptığımı bilmeyecekti sanki! Bir kez daha tövbe!

İç sesimin emri üzerine sotaya yattım, o kapıdan çıktı, ben de sotadan dikilip kalktım, iç sesimin direktifine uygun olarak, bu zırvaladıklarım ne demekse?

Uygun adım marş! Sanırım askeriyede bu komut iki kez tekrarlanıyordu, “Askerliğimi yaptığım andan aklımda kalmış!” diyecek kadar yalana devam edemezdim, çünkü yerine getirememiştim ki bu ulusal ve yüce görevi…

Mutlaka hissetti, ama dönüp bakmadı her zamanki gibi. Merak bu ya, binmem gerektiği halde, binmediğimi bildiği otobüs durağını geçti, “Olsun!” dedim, bir önceki yahut da sonraki duraktan binmeyi plânladım otobüse, onu takip etme arzumu yenemeyerek.

Caminin oradaki otobüs durağına yaklaşırken karşı kaldırıma geçti, kendimi belli etmeme zarureti yaşıyordum, camekânlı otobüs durağına gizleme gayreti yaşadım kendimi. Camlardan yansıyan gidişini gözledim, sırtım ona dönük.

Bir ara duraklayıp da çantasında bir şeyler aradığını gördüm. Sonra çantasını yine omzuna asıp arkasına dönmeyi düşünmeksizin, herhangi bir şekilde sağını-solunu-arkasını kontrol etmeyi gerekli görmeksizin, burnunun doruğuna(1) tarifine sığınarak yürümeye devam etti köşeyi dönene kadar. Eksik bırakmadığım izleme gayretimle sinsi bir cinsi sapık…

Yok, bu söz bana unvan olarak yakışmadı, gizli bir polis gibi…

Peki, bu yakıştı mı? Asla…

Karşımdaki bir hanımefendiydi; casus, katil, hırsız, ne bileyim öyle bir şey gibi değil…

Doğrusu…

Âşık olduğum, peşinden onunla tanışmaya can atandım(1) ben ve o benim şimdiden canımdı, hatta başlangıç gibi görünse de her şeyim.

Fark etmiş miydi beni, yoksa umurunda bile mi olmamıştım? Aslında kendi bilgi dağarcığımdaki(3) tarifime göre; bulunmaz bir Hint Kumaşı(2) değildim, farkındaydım, ama ilgimi çekenin (saklanmamam gerek, kendim kendime itiraf etmiştim; sevdiğimin) ilgisini hissettirmesi arzusunu da içimde saklayamıyordum.

Otobüs geldi, okula yetiştim, ama yazılı yapmadığım gibi;

“Sonra telâfi ederiz(1), serbest çalışın, ama gürültü etmeden ve istediklerinizi sormaktan da çekinmeyin, lütfen!”

Lise öğrenciliğimde bir öğretmenimin ani baskını geldi aklıma. Teneffüse 15 dakika kadar kala;

“Kâğıt-kalem çıkartın, bu bir baskın yazılısı, ancak ve fakat birbirinizden kopya çekebilirsiniz, eğer kopyanızın doğru olduğuna inanıyorsanız…

Ve eğer içinizden ‘8’ numaradan aşağıya not alan olursa, meydana çekeceğim. Karar sizin. Hiçbirinizin benim dersimden bütünlemeye kalmasını istemiyorum. İzninizle iyi bir tatili hak edeyim çocuklar!..

Ve soru şu; Babanın yaşı, oğlunun yaşının üç misli. 15 yıl sonra babanın yaşı çocuğunun yaşının ancak iki misli olduğuna göre, babanın ve oğlunun şimdiki ve sonraki yaşları nedir? Hesap yapmanız gerekli değil, interpolasyon(4) da olabilir, tahmin ile buluşunuz da. Hadi bakalım gençler…”

Kafamı meşgul etmem gerekti. Ama bırakmadı ki zamandan tasarrufu seven öğrencilerim. Bir dosya kâğıdını dörde bölüp isim-numara belirtmeden her biri ayrı ayrı, değişik kalemlerle ve alt alta 15-45 ve 30-60 rakamlarını yazmışlardı.

Herhalde 30-90 yaşlar ile 30 yıl sonra 60-120 rakamlarını da kabullenmem gerekebilirdi, mantıksız gibi görünse de mantıken…

Bunun anlamı istisnasız hepsinin yıldızlı “10” numara almaları idi ve benim bunu hatıra olarak saklamam için hepsinin kâğıtlarına adlarını yazmalarını istemem olacaktı, oldu da…

Çünkü benim kendi kanaatime göre iyi bir tatili hak ettiğim inancım vardı. Ki içimdeki gönül yorgunluğumun tedavisi için “Nasıl?” sorusunu cevaplamam sıkıntısını gidermem gerekti.

Pazartesi ve Perşembe sabahlarının her ikisinde de aynı minval, aynı merak ve aynı rota ve aynı 3-5 dakikalık zaman içine sığışır şekilde devam ediyordu her ikisinin de yaşantıları. Yetersizliği bilinmesine rağmen ne bir taraftan bir atılım, ne diğer taraftan bir yaklaşım gözleniyordu.

Yine böyle günlerden yeni bir Perşembe sabahında aynı kompozisyon(3) yaşanmak üzereydi, Karlıtepe Sokaktan Esentepe Caddesine doğru muntazam bir düzen tarifinde.

Adı Bora soyadını da Toprak olarak işaretlemekte sakınca olmayan genç öğretmenin Esentepe Caddesinden kendi kulağına ulaştığına inandığı aşırı gürültü dikkatli olmasının gerektiğini fısıldamıştı kendine.

Bunun; başarılı bir adımın başlangıcının olabileceği olasılığını da belirtmişti kendisine sanki. Ancak görünen olası bir tehlike gibiydi ve “Canım” dediği için canını feda etmesi gerekiyorduysa, onun için bunu yapacaktı.

Adımlarını sıklaştırmak yerine dalgınlığını hissettiği yine adını söylemekte sakınca olmayan Banu Çiçek öğretmenin arkasından koştu Bora. Genç kızı karnından tutarak geriye, kendine doğru çekip caddeden uzaklaştırarak siper etti bedenini her olasılığa karşı.

Kendine göre hareketi uygun gibiydi, zira muhtemelen vitesini boşa almış ya da freni patlamış önündeki bariyeri fark etmeyen, “En yakın rakibim THY(7) veya YHT(7)” der gibi acemi olduğu her halinden belli genç traktör şoförü önlerinden geçmişti! Öyle ki bırak en yakın rakipleri THY ve YHT’yi, tarif etmeyi, sürati sanki “Yıldırım hızıyla” eşdeğer gibiydi.

Römork traktörden ayrılmış, muhtarın bürosu önündeki bahçeyi en rahat dinlenme mahalli olarak bilip orada ikamet etmişti! Eh! İkamet Belgesi almak kolay olacaktı, muhtara yakınlığı nedeniyle, bunu samimiyet olarak yorumlamamak gerek.

Traktör sürücüsü acemi çocuk traktörü bir yerlerde zapt etmiş olsa gerekti, eğer o süratle bir kazaya neden olmamış idiyse ki öğretmenleri hiç ilgilendirmeyen bir husustu bu.

“Allah muhafaza ya bize doğru…” diyen Bora sözlerini tamamlamaya fırsat bulamadı.

Çünkü Banu hışımla ve dönüşünün ona verdiği merkezkaç kuvvet(2), ivme(3), cesaret ve kuvvetle Yaradan’a sığınarak öyle bir tokat atmıştı ki Bora’ya, yer-gök inlemiş, şimşekler çakmıştı Bora’nın yüzünde sanki.

Herhalde yüzünde güller açacak değildi ya, pancar gibi kızardığına inandığı yüzünü ovuştururken;

“Vay anam! Ne kadar ağır elin varmış senin, yahu?” şeklinde cümlesini tamamlamak gayretini yaşadı.

Kopçası açılan çantasından etrafa saçılan bir-iki parça özel eşyasını toplama gayretiyle eğilen genç kıza yardım etme gayesi ile eğilen Bora, ikinci bir tokadı hak etmek istercesine, toplama işi bitip de ayağa kalkarken sorma gereğini hissetti;

“Bu tokadı gerektiren ne yaptım ki?”

“Bir an beni öpeceksiniz sandım!”

“Ben muhtemel bir tehlikeden sizi saklamayı, koruyup saklanmanızı amaçlarken düşündüğünüzün doğru olduğuna inanıyor musunuz? Böyle uluorta(3), muhtemelen tanındığınıza inandığım sokak ortasında, herkesin gözü önünde, bilmeden, etmeden, tanışıklığımız olmadan ve en önemlisi rızanızın olmayacağını bile bile, gözetmeksizin…”

“Bir saniye… Aylardır sesini çıkartmaksızın, sessizce, cesaretinden şüphe duyduğum biri beni aniden kucaklarsa tavrım başka ne ya da nasıl olabilirdi ki? Benim yerime düşünmeyi denemek istemez misiniz?”

“Gene de hareketiniz dozu ağır bir tepki değil mi? Evet, otobüste ilk karşılaştığımızda etkilendim. Her karşılaşmamız öncesinde, daha doğrusu peşinizden yürüdüğümde kendime; ‘Bugün cesur olacağım!’ şeklinde güç vermeme karşın, yakınlığınızı hissedemeyince, cesur olamadım! Cesaretim olmadı, olamadı yani…”

“Anlamadım, ne gibi yani?”

“Hani bir şarkı vardı, Üsküdar’a gitme ve mendil bulma(7) gibi. Yok muydu mendiliniz? Kazayla düşürseydiniz ve ben alıp da verseydim size meselâ…

Ya da tökezleseydiniz, bilerek de olsa, arkanızda olduğumu size koşarak yardımcı olmamın an meselesi gerçekleşeceğini umsaydınız…

Ya da ne bileyim, arkanıza hafifçe dönüp gülümsemeniz yahut da ‘Gel!’ diye işaret etmeniz gerekmeksizin varlığımdan haberdar olduğunuzu hissettirseydiniz asla beklemez ve koşardım yanınıza. O zaman sanırım ki ne ben o tokadı yerdim, ne de siz acımasızca atmazdınız…”

“Yani başlangıcı benim yapmam gerekirdi, öyle mi?”

“Kaybeder miydiniz?”

“Kazanır mıydım?”

“Kesinlikle kaybetmezdiniz! Arkadaşınız, yakınlık duyduğunuz biri, sözlünüz veya nişanlınız belki vardıysa usulünce söylerdiniz, ben de sizi tasarruf etmeye, gönlüme saklayıp hatta hapsedip bir…

bir…

vasfını söylemekten utandığım bir varlık gibi hep özleyerek, hep düşünerek peşiniz sıra hüzünle gelmezdim, haddimi bilir(1), kenara çekilirdim…”

“Ya öyle birileri yoksa ve ben hep adımlarınızı sıklaştırıp yaklaştırmanızı beklediysem?”

“Elinizi uzatmanızı bekleyemezdim, ama ne olurdu bir kerecik de olsa arkanıza baksaydınız, ayak seslerim yerine beni duyar, belki de ilerleyen zamanda hissederdiniz de beni!”

“Siz biz bize ilerlerken ben yolumu değiştirdiğimde, otobüs durağında beni izlemek yerine otobüs durağındaki ilânlara bakmak için sırtınızı döndüğünüzde beni görmeniz, izlemeniz ne kadar mümkün olur, olabilirdi ki?”

Şimdilik kaydıyla kendisinin de çantasında aynasını çıkarıp köşeyi dönünceye kadar genç öğretmeni izlediğini söylemesine gerek olmadığını düşündü Banu.

“Evet, kafamın arkasında gözlerim yoktu, ama otobüs durağındaki camlardan, sokağın köşesini dönüşünüze kadar sizi görebiliyordum Banu Öğretmenim…

Ve siz bir kere bile dönüp arkanıza bakmadınız. Baksaydınız cesaretlenir, önce el sallar, sonra koşarak gelirdim yanınıza.”

“Yani ortada tek suçlu var, o da benim, öyle mi?”

“Sizin bana sitem etmeniz yakışmadı Banu Öğretmenim. Çenemin düşüklüğü nedeniyle okulunuza geç kalmak üzeresiniz. İzniniz olursa bir taksiyle sizi okulunuza bırakayım, ben de öğrencilerime yetişmeye çalışayım, mümkün mü?”

“Siz de mi öğretmensiniz, hem okulumu, öğretmen olduğumu ve adımı nerden biliyorsunuz, ya da kim söyledi ki?”

Bu sırada traktör sürücüsü genç utangaç bakışlarla ve bir polisle gelmişti. Kendi, polis, muhtar ve toplanan meraklılarla römorku kaldırdılar ki, iki öğretmenin de konuları sadece birbiri olarak önemliydi ve etrafları ile ilgilenmeleri de hiç gerekli değildi.

“Pazartesi günü yanınıza gelmeme izin verseniz de o zaman cevaplasam merak ettiklerinizi ve eğer arzu eder ve merak ederseniz beni de. Şimdi taksiye biner miyiz?”

Ses çıkarmadı Banu, bu; sükûtun ikrardan geldiğinin(2) ispatıydı. Bora arka kapıyı açıp binmesini gözlerken, o bir süre uzak durarak sorması gereken soru için ayakta bekledi sanki.

“Peki, okula ulaşınca yüzünüzdeki muhteşem kızıllığı nasıl anlatacaksınız merak edip de sorup sorgulayacaklara?”

“Şöyle; ‘Beni yanlış anlayan güzel bir öğretmen bana haddimi bildirdi!’ diyeceğim. Arkadaşlarımın; ‘Sende şeytan tüyü var!’ sözlerine güvenerek, ‘Ama ileriki tarihlerde yanağımı öpecek ve yanağımda acı kalmayacak!’ diye hesap vereceğim…”

“Kararlı ve umutlusunuz, diye mi düşünmeliyim?”

“Sakıncası yok! Bugüne kadar sadece size karşı cesur olamadım, şeytan tüyüme karşı direnmeniz incitti beni. Evet, hem umutluyum, hem de sizi kazanacağım düşüncesindeyim. Ne dersiniz, artık okullarımıza yetişelim mi? Merak etmeyin, hislerimde pek yanılmam, gene de yanınıza değil, şoförün yanına oturacağım…”

Bora gelen taksi şoförüne Banu’nun okulunun adını verdi ve bilmiyorsa tarif edebileceğini söyledi.

Banu okulunun önünde taksiden inerken düşünceli ve suskundu. Kendine hiç de yakışmayan bir acele ve tavırla, sesini sanki çıkarmamaya, hatta tek kelime bile söylememeye dikkat ederek okuluna girdi, hem de sırtını dönerek, ufacık da olsa bir tebessümle, arkasında bıraktığına el bile sallamadan.

Bora da vaktinde ulaştı okuluna. O da düşünceli ama farklı bir suskunluk içindeydi, söz almamış olmasına karşın umut dolu bir cesaretle yüklüydü.

Söylemekte yarar var, her ikisi de matematik öğretmeniydi. Fark; Bora’nın okulunda eş durumu nedeniyle iki Matematik Öğretmeni daha olduğu için Bora’nın ders durumu rahat, bir kısım günleri boştu, oysa Banu’nun öğretmen olduğu okulda sadece kendi olduğu için ders saatleri çok sıkı, zor, ağır ve tüm günleri dolu idi, dinlenmeye bile vakit ayırması mümkün değildi, gereken gereklilikler için.

Bora’nın diğer öğretmenlerin özellikleri dolaysıyla haftada sadece Pazartesi ve Perşembe günleri sadece ilk derslere yetişme mecburiyeti varken, Banu okula her gün sabahtan ve tam vaktinde gitmek zorundaydı.

Ataların tariflerine göre sayılı günler çabuk geçerdi, bunu Bora adına işleme koymak zor gibi görünse de Pazartesi günü gelmişti, üstelik kenarda-köşede (kısaca sotada) beklemesine gerek kalmaksızın yalı kazığı(2) gibi görünecek şekilde genç kızın geliş yönüne doğru yüzünü çevirmiş olarak onu bekliyordu Bora...

İçinden gelmese de, istemese de belki, iddialı olmasına sinirlenişini üzerinden atamamış olsa da zoraki olarak gülümsedi Banu. Bora üç gün öncesinden hazırlamıştı kendini, hazırlıklıydı, dudaklarını yayarak dişlerini göstermek için.

Banu ses çıkarmadı, Bora’nın “Günaydın!” deyip yürüyüşüne katılmasına. Üç-beş adım kadar ancak tahammüllü olabildi, bağırırcasına “Evet!” diye sordu, ikinci “e” harfini uzatarak.

“Kendimi övdüğüm için çok mu kızdın bana?”

“Konuyu değiştirmeye çalışma, sadece takip etmeyip, hakkın da olmadığı halde saygısızca özellerim için beni niye araştırdın, tekrarlıyorum, hakkın olmadığı halde…”

“Vaktiniz müsait değil, biliyorum, ama sabırlı olmanızı isteyeceğim, çünkü uzun bir söz dizisine mecbur ettiniz beni. Bu; asla savunmam değil…”

“Yola küçük adımlarla devam ederiz, bakalım savunma değil dediğiniz nasıl bir şey, sonuç değişmeyecek olsa da merak ettim…”

“Peki! Ama hayır! Buna seni araştırma değil, tamamen senin dışında kalan bir öğrenme arzusu demeliyim. Kendimi çok uzun cümlelerle savunmak istemezdim, ama dediğim gibi mecbur ettiniz beni. Üstelik iddia edeceğim ki; hareketim asla saygısızlık, haddini bilmezlik değil, tamamen saygı ve artısı sevgi yüklü…

Çünkü senden etkilenmiştim. Ellerini hiç görmemiştim. Evli-barklı, sözlü-nişanlı-beşik kertmesi(2) gibi akla ne, nasıl ve ne kadar ne gelirse o şekilde sahipli olabilirdin, bu sana saygı duyup kenara çekilmem gerekliğimin bir parçasıydı…

Gene de direndim kendime karşı. Ta ki derslerinin tek öğretmen olman dolaysıyla çok yüklü, benim okulumda ise öğretmen fazlalığı olması, Milli Eğitimin bekâr olmam dolaysıyla şehir dışına gitmeden bu okula atamamın yapılmasına izin vermemi istemesi dolaysıyla geldim…

Okulunu ve işte bu okulda seni de öğretmen olarak görerek ve öğrencilerinin “Banu Öğretmenim” demelerinden sonra o zaman öğrendim…

Şu an belki şaşırarak bilgilenmen, inanman zor görünebilir soy ismini bile bilmiyorum senin. Doğal olarak etkilenmiş olmama rağmen sosyal ve ailevi durumundan da haberim yok. Tekrar ediyorum, evet, etkilendim yakınlaşmak ve tanışmak istedim, cesaretsizliğimi bir kenara bırakarak…

Bu dileğimde hâlâ ısrarcıyım ve tavrınıza göre atanmam yapılmadan evvel eğer tanışırsak okulunuza öğretmen olarak gelmeyi arzularım. Yoksa eğer mademki okulumda fazlalık olarak görülüyorum, umudum da yoksa kurumum beni nereye gönderirse oraya koşa koşa giderim…

Umut yoksa insan yaşayamaz öğretmenim, hem beni bu şehre bağlayan bir şey yok, eğer düşündüğüm içime yerleşmek istemiyorsa…”

Şaşkındı Bora, bazen “sen” bazen “siz” kelimeleri ile git-geller(2), ikilemler(3) yaşadığının farkında değil gibiydi.

“Unuttuğumu düşünmemenizi özellikle istediğim şu; derseniz ki öğretmenim; ‘Benim yakın arkadaşım var!’ başlangıçta açtığım paranteze sadık kalarak, size hemen şu an kardeş gibi bakmaya çalışır, unutamayacak olsam da sizin için hemen yabancı olurum…

Ve bu okula değil, görev verilecek herhangi bir okula atanmam için rıza gösteririm. Çünkü ben bir Atatürk öğretmeniyim ve öğrencilerim olmazsa yaşayamam…

Şimdi mümkünse bana cevap verin, yakınlık duyduğunuz, hissettiğiniz biri yoksa size karşı içimdeki duyguları hissettirmem için bir şansım olabilir mi?”

“Hep böyle Doğrucu Davut(2) gibi dürüstlük prensibiniz mi?”

“Arkadaşlarıma bir genç bayandan tokat yemiş olduğumu söylemekte beis(2) görmemişsem, yakınlığını hissetmek istediğime karşı yanlışlık yapmaya niye çalışayım, yahut da buna neden gerek göreyim ki?..

Çok güzelsin, iyi, hanımefendi bir öğretmen olduğun inancını yaşıyorum içimde. İzin ver sana beni anlatayım, gönlünü yüreğini serbest bırak. Ola ki bana yönelmeye çalışırlarsa önlemeye, engellemeye, zapt etmeye çalışma! Eğer ki şu traktör olayı olmasa kim bilir ne kadar süre daha cesaret edemeksizin peşinden giderdim?..

Bu yaşamımda ilk kez ve inanıyorum ki son kez başıma gelen heyecan. Bir daha asla olmayacak, hissediyorum. Şimdi elimi uzatıyorum Banu, tut elimi ne olur, bana yaşam bağışla, beni yaşat, elim boşlukta sallanmasın!..

Tut ki bundan sonra söylemek istediklerimi başlangıç cümle ardından açık yüreklilikle ve içtenlikle söyleyebileyim.”

“Soyadımı öğrenmen gereksiz!” derken Banu uzattı elini.

“Seni seviyorum, beni seveceğine inanarak!” diyerek sıkı sıkı tuttu Banu’nun elini Bora…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Banu; Kadın, hatun, hanım. Kraliçe. Prenses. Gelin. Şarap ve gül suyu gibi şeylerin şişesi.

Banu Çiçek (Bağnu Çiçek); Dede Korkut hikâyelerinde geçen mitolojik karakter. Bamsı Beyrek'in beşik kertmesidir. Oğuz boylarında kadınların eşit haklara sahip olduğunun en önemli, en belirgin simgesidir.

Bora; Genellikle arkasından yağmur getiren ya da yağmurla birlikte gelen sert ve çabuk geçen fırtına, sağanakla karışık sert fırtına.

Banu Çiçek ve Bora Toprak; Banu Çiçek’ten etkilenerek oluşturduğum isimler. Türkiye’mde bu isimlerde kişiler varsa öykünün onlarla hiç ilgisi yoktur ve benzerlikten dolayı özür dilemem gerekiyorsa, diliyorum.

(1) Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.

Can Atmak; Herhangi bir şeye sahip olmayı, ya da herhangi bir şeye erişmeyi çok istemek.

Eteğindeki Taşları Dökmek; Bütün bildiklerini anlatmak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

İpini Koparmak; Bağlı bulunduğu kuruluş ya da yakınlığı bulunan kişiyle, bağlı bulunduğu yerle ilişkisini kesmek. Aradaki anlaşmazlığı artırmak… İlişkiyi artık, bir daha düzelmeyecek şekilde bozmak, aradaki anlaşmazlığı artırmak.

Kendini Dev Aynasında Görmek; Kendinin çok büyük biri, olduğundan çok üstün, çok önemli biri olarak görmek, büyüklenmek.

Lap Lap Yürümek; Gürültü ettiğine aldırış etmeksizin, ayakkabıların sert basılması nedeniyle çıkardığı seslere aldırmayarak ve hiçbir şeyi umursamaksızın yürümek.

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk) Olmak; Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte “Pelesenk Olmak” şekliyle; konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcükler, söz dizisi anlamındadır.

Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır; “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Sotaya Yatmak; Sotada Beklemek. Uygun bir yerde kendini gizlemek.

Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.

Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak. Yanlış ya da eksik olan bir şeyi düzeltmek, yerine geçirmek. Kötü bir etkiyi veya sonucu başka bir etki ile karşılamak, yerini doldurmak, yok etmek.

Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.

(2) Beis Yok! (Beis Görmemek!); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.

Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki dostluğu, yakınlığı, iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük yaştaki kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları. Bunun için beşiklerine işaret koymaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Doğrucu Davut; Her zaman, her şeyin doğrusunu söyleyen, ya da yapan.

Erken Kalkan Yol Alır; Yapacakları işe erken girişenler kazançlı olurlar, işlerinde ilerlerler. Er Evlenen Döl Alır (Atasözü); Erken evlenenlerin ise çocukları erken olur, şeklinde bitişik olarak da kullanılır.

Geçiş Üstünlüğüne Sahip Araçlar (Trafikte); Karayolları Trafik Kanunu Madde; 71 ve Trafik Yönetmeliği 141. Maddesine göre; Ambulanslar, Organ Nakil Araçları, İtfaiye vb. Suçlu takibindeki Asayiş Görevlileri, Kaza yerlerine giden ve yol emniyetini sağlayan Trafik Araçları,  Yol yapım, bakım, koruma araçları, Afet ve Acil Durum araçları, Koruma yapan ve korunan araçlar…  Bu görevleri yerlerine getiren araçlar can ve mal güvenliğini sağlamak, ışıklı ve sesli uyarıları yapmak ve böyle haller olmadığında bu hakkı kullanmamak mecburiyetindedirler.

Git Gel (Gitgel); Lügat manası; konut ve iş yeri arasında ve bunu yaparken meskûn mahal sınırını aşan seyahattir. Bazen, işle ilgili olmasa bile, yerler arasında düzenli veya sık sık tekrarlanan seyahatler. Ancak öyküde; tamamen kararsızlık anlamında ikilem şekli anlatılmak istenmiştir.

Gök Görmedik (Gökgörmedik) Şopar Bebe (Çocuk); Sonradan görme, görgüsüz, eksikliklerini kabul etmeyen, özellikle ani varlığa kavuşan genellikle çingene çocukları, şımarık, küstah, yaramaz, edepsiz çocukların da kastedildiği bir küfür şekli. Gök görmediğin oğlu olmuş; Sözün aslı; Görmemişin Oğlu Olmuş, Çekmiş Şeyini Kopartmış; Erdem, aile görgüsü, adabı muaşeret ve nitelik konusunda eksiklikleri olan insanların sahip oldukları şeyleri abartmalarından kaynaklanan eksikliklerin karşı taraflarca hoş görülmediğinin ifadesi.

Hokka Gibi Burun (ya da çene); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

Kuyruklu Yalan; Çok büyük yalan.

Lây Lây Lôm Havası; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi durumu. Bu durumu bu şekilde kaygısız yaşama biçimi.

Merkezkaç Kuvvet; Gerçek olmayan,  Newton yasalarına uymayan bir kuvvet. Duran bir cisme etki eden kuvvet, o cismin ivme kazanmasına neden olur ve hareket halinde bir cisim üzerine kuvvet etki etmediği sürece hareketine devam eder anlamındadır (Örnek; Hızlı çevrilen bir tepsideki çayların dökülmemesi…)

Ne Hikmetse; Bilinmeyen bir sebepten ötürü. Bilmezlikten gelinen durumlarda söylenen bir söz.

Ritimli (Ritmik) Yürüyüş; Düzenli aralıklarla tekrarlanan adımlarla yürüyüş.

Sükût İkrardan Gelir; Yanıt verilmesi gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek demektir.

Tatar Usulü Slogan; Slogan; Bir düşünceyi yaymak, bir eylemi desteklemek için ortaya atılan, kısa ve çarpıcı söz olmakla birlikte, dili gereğince dönemeyen (Tatar) arkadaşım, bir masada “Üç kadeh yeter!” dedikten sonra, üç kadeh içkiyi içmiş ve tekrar “Bır, Kı, üj!” diyerek diğer kadehleri de devirmeye devam etmişti. Sonuç malûm…

Trafik Anarşisti; Trafikte koşullar ne ya da nasıl olursa olsun kendi bildiğini, kendi haklılığını savunup kuralların hiçbirine uymaksızın karayollarında cinayet denilecek sonuçlara sebep olacak hastalık sahibi.

Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.

(3) Ahanda; Tek başına hayret nidası olarak kullanılmakla birlikte; “Ahanda şurda, ahanda burda” şeklinde de “işte burada, bak şurada” anlamlarında da kullanılan yöresel bir kelime.

Bariyer; Bir aracın geçişini, gidişini engelleyen nesne. Karayollarının üzerine, kenarlarına yapılan ya da konulan, süratin düşürülmesini sağlayan  engel. Yahut da yolu temelli kapatma engeli. Engelli ya da at yarışlarında üzerinden atlanması gereken yapay engel. Hemzemin geçitlerde karayolu güvenliğini sağlamak için konulan açılır-kapanır engel.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İnterpolasyon; İlk kez Uygulamalı Matematik biliminin bir alt kategorisi olan Sayısal Analiz yöntemlerinde tanımlanan ve elde var olan değer noktalarından yola çıkarak bu noktalar arasında, farklı bir yerde ve değeri bilinmeyen bir noktadaki olası değeri bulmaya/tahmin etmeye yarayan yöntemlerin tümüne verilen genel isim.

İvme; Sürat (Hız) değişiminin konumu. Hareket etmekte olan bir cismin hızının zamana göre değişim oranı.  Akselerasyon (Acceleration) da denilen hızın birim zamandaki (m/s2 gibi) değişme miktarı olmakla beraber, günlük lisanda ve öyküde; “İtekleme, yön verme, acele etmesini, çabuk davranmasını sağlama” demektir. Bir bakıma İmpuls(e) “Tepki, itici güç, ani istek” gibi de yorumlanabilir.

Kompozisyon; Ayrı ayrı parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturma, düzenleme. Öğelerin bir araya getirilme işlemi. Bir yazın türü.

Köşebent; Köşe oluşturacak bir biçimde birleşen iki kereste, demir vb.yi tutturmaya yarayan, dik açı biçiminde bükülmüş demir. Bir yere fotoğraf yapıştırmaya yarayan, fotoğrafın köşesinin içine geçirildiği, üçgen biçiminde, arkası zamklı küçük kâğıt (Öyküde sokak ve cadde tasvir edilmiştir).

Müdana; Minnet (Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu).

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan, hatadan, kötülükten farkına varıp pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya iradeli bir şekilde karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında.

Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.

(4) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.

(5) Yârin dudağından getirilmiş bir katre alevdir bu karanfil, Ruhum acısından bunu bildi; Ahmet HAŞİM’in “KARANFİL” isimli şiiri olup Sadun AKSÜT tarafından Kürdilihicazkâr Makamında Türk Sanat Müziği olarak bestelenmiştir.

(6) QUASIMODO; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve Büyüyünce âşık olduğu çingene kızı ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir.  İletken bir isim olsa gerek.

(7) THY; Türk Hava Yolları. YHT; Yüksek Hızlı Tren.

(8) Üsküdar’a gider iken bir mendil buldum / Mendilimin içine lokum doldurdum…  “Kâtibim” olarak ünlenen bir Mustafa SARISÖZEN türküsü.