Rüyamda gördüğüm bu numaranın bir anlamının olsa gerekti, benim gibi geri zekâlı birinin (Estağfurullah(1), demeyeceğim) anlayamadığı.
İlk aklıma gelen piyango ya da benzeri bir şans oyununda kullanılabilecek rakamların olabileceği idi, ama nasıl, teker teker mi, çifter mi? Tam yedi rakam; xxxx2611. Atsan, bile tutturamazsın, öyle bir inanç vardı içimde.
Peki, bir mezara ait Ada-Parsel Numarası gibi bir şey? Nerede, hangi ilde olabilirdi ki? Yahut da bir ildeki mahalle olmasa da sokak, ev numarası gibi bir şey? Ara ki bulasın!
O Amerika’da olduğu varsayılan müthiş, mükemmel bilgisayara bile sorsam, sonuca ulaşmam sadece hayalden ibaret kalırdı. Fıkra bu ya; o bilgisayar, bizim Karadenizli Temel’in, açık-seçik(2) bir sorusuna cevap verememiş, bozulup dağılmış, hem de Amerikalıların şaşkınlıktan gözlerini börtleterek(3)!
Oysa Temel’in sorusu da, cevabı da biz Türkler için o kadar basitti ki; “Ne var, ne yok?” “İyilik, sağlık be!”
Benim tarifsiz numaram böyle basit bir şey değildi, karmaşık gibi görünse de, beynimdeki usulüne uygun hücrelerin yetersiz kaldığı mutlaka bir ipucu, ya da bir şans gizli olmalıydı. Hani olmasa da; “Ay şekerim!” ya da “Yav hemşerim!” diye söze başlayacak, benim dünyamdan(!) karşıma çıkacak birilerinin bu numaralara uygun yorum yapmaları mümkündü ve hatta onların yorumlarını beklemekte sıkıntım olmayacağı düşüncesindeydim de!
Hemen vazgeçtim düşünmekten de! Ancak beynime söz geçiremez gibiydim ben; “Düşün!” diye zorluyordu beni sanki! Her ne kadar jetonlar beyin girişime uygun şekilde köşeli imal edilmiyorduysa da, tahmin bile edemeyeceğim bir şekilde o jeton ayaklarımın dibine düşmüştü!
Bu rakamlar; bir telefon numarasını işaret ediyor olabilirdi. Duygu sömürüsü(2) yapmak için oldukça meyilli, geri kafalı yobazlar(2) gibi; “Ya Allah, Bismillâh, Allahüekber!” diyerek düşünceme devam etmek istedim, ama…
Böyle bir şeyi denemek, aklın alacağı bir şey değil gibi görünmüştü bana, anında. Bir çuval pirinç içinde bir çakıl tanesini, ya da ne bileyim bir samanlıkta samanlar arasındaki bir toplu iğneyi arayıp bulmak daha kolay olsa gerekti.
Hatta öyle ki; Kaf Dağının ardındaki Zümrüdü Anka kuşunun altın yumurtasını, Everest tepesinde yaşayan kardan adamın ayak izinin olduğu kar kütlesini eritmeden, Marianna Çukurundaki dünyanın en büyük incisini almak bile kolaylık sınırında bu yedi rakamı araştırmaktan daha önce ve daha kolay gibi görünmekteydi.
Evet! Başı-kıçı belli olsa da bu telefon numarasının ilk başlangıcı neydi? Hangi ilimize ait normal, ya da ankesörlü bir telefon numarası olabilir miydi? Ya da değişik istikâmetlerdeki cep telefon numaralarından biri olabilir miydi? Ara ki bulasın, anlat ki, karşındaki tahammül etsin, sabretsin, gayret edip inansın ve hiç tahmin etmiyorum, ama olumlu ya da tavsiye edici bir cevap versin, verebilsin!
Rüyada gördüğüm, ya da bana malûm olduğunu sandığım o yedi rakamla ilgili düşüncem; boşuna emek, zaman ve özellikle yetmeyecek şekilde para kaybı demekti.
Ülkemde en çok kullanılan kelimelerden üçü, herhalde; “Boş ver! Keşke! Ne var, ne yok!” olsa gerek!
Boş veremedim! Şeytan dürtükledi(3), gerçi onun beni dürtüklemesine gerek yoktu, boş vermeyip; ben kendim kendimi dürtüklerdim, merak ederek ve mutlaka başarılı olurdum, hiç olmazsa; “Bir kerecik!” demeyerek. Devlet büyüklerimizden biri gönül rahatlığıyla ne demişti; “Bir kerecikten bir şey olmaz!”
Yani bir kerecik tecavüze uğrayan bir genç kız “Az!” yani “Bir kerecik tecavüze uğramış!” mı oluyordu? Soru başka şekillerde de sorulabilir, ama sorumluluktan kaçmayı meziyet sayan(3) birinin (her kim olursa olsun) matkapla, huniyle bile işin vahametini(1) beynine sokarak anlatmaya kalkışsak başarılı olma ihtimalimiz herhalde sıfır olurdu?
Neyse! Tek bir numara elde etmek için küçük kâğıtlara numaralar yazıp çok ihtimalli bir kura hazırlamaya kalkışsam; kâğıt, yazma süresi, poşet, kutu yerine çuvallar hazırlamaya kalkışsam, ömrüm yetmeyeceği gibi çuvalların hangisinden kura çekeceğimi de şaşırırdım. Her şey bir yana, o kadar çok olasılığı olan telefon numarasını araştırmak yerine, “Bir kerecik” şansımı rastgele bir telefon numarasını kullanarak değerlendirmeliydim.
O halde o bir kerecik şansımı tek bir olasılık şansım, çabam olarak gerçekleştirmeye çalışmalıydım. Oldu, oldu, olmadı mı, o numaranın beynimde fuzuli olarak yer işgal etmesine seyirci kalmaktansa eğer varsa “Unutma Dünyası” denilen kısma kısa bir yolculuk yapması yeterli olurdu, nasıl olsa bir kerecik!
Beynim zaten yüksek kapasiteli değildi, gri, pembe, mor, ak…
Artık her ne renkte ise; o hücreleri acil durumlar için muhafaza etmeliydim, bu şarttı! İki-iki; ister çarp, ister topla sonuç dört idi, tıpkı benim kararım gibi!
Ancak gene de kararsızdım! Saklansa mıydım ankesörlü bir telefondan yaşadığım ilime ait olacağını tahmin ettiğim numarayı arasa mıydım? Ya da bilinmeyen numaraların kime ait olduğunu “Şıp diye!” bildiren yerlere mi başvursaydım ki?
Yoksa cep telefonumdan cep telefonumun başındaki GSM operatör numarasıyla aynı olan rüyamdaki aynı numarayı tuşlasam ve karşıma çıkana; “Ben Hasan?” desem? “Hangi Hasan?” derlerse, “Ulubatlı Hasan!” diyecek halim, hakkım, cesaretim ve edebim yoktu ki!
En basitinden açıklardım kendimi, açıklamasam bile cep telefonunda nasıl olsa benim cep telefonumun numarası gözükürdü ya! Ola ki şehir kodu ile o numarayı arasam yeni model telefon cihazlarından biriyse zaten ekranında gözükürdü cep telefonu numaram, değil mi?
Meselâ, ben kaçsam bile, telefon sahibi uzunca bir süre hal-hatır sorar(!) hatta bu hal-hatır soruşlara, anamı-babamı, hatta sülâlemi bile eklerdi!
Beynimde gereken kurguyu hazırladım. Başlangıcım; “Eğer vaktiniz uygunsa!” şeklinde olacaktı. Kesinlikle “Müsaitse, müsaitseniz?” diye sorgulayamazmışım, çünkü bu söz için son zamanlarda ayıplı manalar çıkıyormuş!
Ayrıca “Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!” deme şeklinde yeraltı dünyasından, canıma okuyacak birileri çıkmasa da, seks işçisi(4), lezbiyen(4), transseksüel(4), homoseksüel(4) ya da cinsel sapık(43) diyeceğim vb. birilerinin çıkmayacağını kim garanti edebilirdi ki?
Başka? Belki telefonu oyuncak sanan beni bin dereden su getirmeye zorlayacak, dünyalar tatlısı bir çocuk, muhtemelen kız! Çok acayip huylarım var, gaipten sesler de aldığım(3) çok şey; bana malûm olur! Ayrıca belki övünme payında kısıtlamalar olması gerekse de; benim için her gün bayramdır!
Neyse!
Rüyamdaki telefon numarasını şehir içi olarak dikkatle tuşladım, tane tane. Bu; ilk, tek ve son denemem olacaktı, rüyam; “Bana bir şans bile tanımadın!” demesin, beni ayıplamasın, cesaret ve gayreti heba olmasın, diye! Sadece beni zorlayan, ellerimin dokunduğu yedi adede ek ilimin telefon kodunu taşıyan tuşlardı, zahmet olmayıp, bir bakıma geçici bir zorunluluk olan.
Bir bayan sesi, yaşını, kim olduğunu bilmemin mümkün olmadığı bir sesti. O billur gibi sesi(2) duyunca aptalca kurgumu(2) unutmuştum;
“Neydi Allah’ım o ses,
Aldırmadı tek nefes,
Ben ki ömrümde ilk kez
‘Yaşıyorum!’ diyorum.(5)”
Üstelik tek kelime; hem resmi emreder gibi bir tavırdan ziyade, vaktinin kıymetli olduğunu, konuyu çabucak ve özetle anlatmamı ister gibiydi.
“Affedersiniz efendim! Bağışlayın lütfen! Bu numara bir ev telefonu numarası ise ve siz evin evli sahibesisiniz ise, telefonu hemen kapatın lütfen! Çünkü ben bir telefon sapığıyım(2), sizi üzmek, vaktinizi almak ve beni dinlemeniz için zorlamak kararındayım!”
“Ya? Öyle mi? Ben telefon sapıklarını çok severim, çünkü onlardan bilmediğim o kadar özel şeyler öğrenirim ki, sadece küfürlü, ayıp şeyler konuşmamaları şartıyla! Benim saygımı yitirir ve istemediğim gibi sapıklıklarına devam etmek isterlerse bu; onların ve dolaysıyla sizin gibilerin defterlerini dürmek(3) için boynuma borç olan bir olay olur!”
“Sanırım cep telefon numaram ekranınızda görünüyordur, alelade bir telefon sapığı olmadığım kanaatiniz var sanıyorum. Adım Efe! Saklanmama, defterimin dürülmesine de gerek yok efendim. Telefon sapığı olarak ilk defa, muhtemelen de son defa başarılı olabileceğimi sanıyorum…
Bağışlamanız dileğiyle, eğer izin verirseniz ve vaktiniz uygunsa dinleyebilirseniz, bir rüya anlatıp hemen ufkunuzdan usulca kaybolacağım!”
“Bakın ‘Efe!’ diye kendini tanıtan genç adam! Burası resmi bir daire ve ben bir devlet memuruyum. Rüya dinleyecek kadar da vaktim uygun değil!”
O ses bir yerlerden tanıyormuşum gibi çağırım mı yapmıştı ne, yoksa bana mı öyle gelmişti? İddia etmem öylesine zordu ki, hem de telefonun eklediği artı olan o mekanik sesle?
“Telefonu hemen kapatın öyleyse hanımefendi! Ben bir daha aramayacak, rahatsız etmeyeceğim sizi. Sanırım ki merakınızı yenerseniz siz de aramazsınız beni, şu birkaç dakikayı yaşamamış oluruz. Dinlediğiniz için sağ olun, sağlıklı ve başarılı olmanızı diliyorum. Hadi kapatın telefonunuzu, ismini bilmediğim, ancak sesi güzel hanımefendi!”
Kapandı telefon. Ancak adım gibi biliyordum ki insanların, hele ki yaşı-başı söz konusu olmayan bayanların “Merak etmek” gibi güzel bir huyları vardı! Ve bunu 10 dakika, 10 saat, 10 gün sonra da olsa yaşayacağımdan mutlaka emindim.
Gün bitti, merakın tükenmesi söz konusu değildi. Nitekim ertesi gün;
“Efe Bey?”
“Buyurun güzel bayan!”
“Güzel olduğum kanaatine nasıl vardınız ki, belki evde kalmış kart kız kurusu, sorunları olan çirkin, huysuz bir kadınım?”
“O ahenkli ve güzel sesiniz, bana yüzünüzün olmasa da gönlünüzün güzelliğini anlatıyordu da…”
“İltifatınıza teşekkür ederim. Dünkü telefonunuzda merak konusundaki söyleminiz doğruydu! Mümkün mü anlatmanız?”
“Çok önemli değil! Hatta taş atıp da kolum mu yorulacak cinsinden bir şey, tıpkı sizin merakınız gibi, benim de merakım. Bunu bir mesaj olarak yorumladım. Rüyamda peş peşe yedi rakam gördüm, biri sizin cevap verdiğiniz telefon numarası olarak. Konuyla ilgili birkaç kurguyu zihnimden attım…
Türkiye’mde şehir içleri, ya da cep telefonları ile konuşmak ya da mesaj konusu, fuzuli bir zaman ve nakit kaybı dışında anlaşamamak, küfür, kötü sözler, yanlışlıklar vb. şeklinde karşılaşmak olacaktı benim için. Rüyama giren o mesajı da boş çevirmek istemedim, tek bir telefon hakkım varmış gibi telefon edecektim, o da şehrimden olacaktı, ‘Ya herro, ya merro! (2)’ kabilinden değil, rastladığıma eğer dinlerse anlatmak ve sonrasında kaybolmak şeklinde...
Bu telefon numarası resmi olmasına rağmen hanımefendi kimliğinizle karşıma siz çıktınız! Devam edeyim mi, yoksa ‘Yeter!’ mi dersiniz?”
“Enteresan! Devam edin lütfen!”
“Memnun oldum demek garabet! Sesinizden ve sesinizi işitmekten mutlu olduğumu saklayacak değilim, saklamayacağım. Ama kişinin de haklarını ve haddini bilmesi(3) kanaatindeyim. Öncemde de söylediğim gibi bu seyahatte sizinle karşılaşmak güzel bir tesadüftü. Beni dinlediğiniz için size teşekkür ederim. Size sağlık, huzur, mutluluk ve başarılar dolu bir ömür diliyorum. Hoşça kalın ismini bile saklayan efendim!”
“Yani; son istasyona geldiniz, yolculuğunuz bitti, öyle mi?”
“Dediğim gibi, insan önünü göremiyorsa durması gereken yer ve zamanı bilmeli, diye düşünmekteyim. Evliyseniz eşinizle, değilseniz mutluluk dolu bir yuva kurmanızı diliyorum! Allahaısmarladık efendim!”
“Adım; Ece ve evli değilim!”
“Gene de kişi ulaşamayacağı üzüme koruk(6) demekten vazgeçmemeli…”
Sesi yükseldi birden;
“Buyurun efendim! Hoş geldiniz!”
Sessizleşti arkasından, fısıltı halinde;
“Mutlaka ara! Ya da ben arayacağım! Bitmedi!”
Telefon hemen kapandı. Bir devlet memuru kime; “Buyurun!” ve “Efendim!” derdi ki? Araştırmalıydım. Araştırma konusunda birilerinin “Tak!” diye emredince, karşısındakinin “Şak!” diye yaptığını(7) hatırladım. Ben de sordum o numarayı “Tak!” diye ve aldım cevabı anında “Şak!” diye.
Emniyet Müdürlüğü idi orası ve orada Ece adlı nereden, ya da nasıl öğrenip bildiysem güzel bir üzüm vardı, ama bana göre koruk!
“Sana ne desem?
Seni kim diye çağırsam?
Bilmiyorum...
Sesin...
Beni bende bırakmadı
Yorgun akşamlarda ılık.
Zerre zerre, yudum yudum
Lokma lokma, parça parça
İşledin gönlüme oya gibi sen.
Gurbet akşamlarının yalnızlığında
Kadehlerde miydin şekillenen?
Lâlelerde, glayöllerde mi kokan?
Yoksa mavi akşamlarında
Yağmurların iyodunda tad olan
Damla?...
Sevinç mi?
Keder mi?
Neşe mi?
Tasa mı?
Aydınlığında karanlığının gönlümün
Yıldızı, belki de güneşiydin
Ama...
Sevdim seni, bildin mi?(8)”
Her şeyi göz ardı ettim(3); “İnsanın başına ne geliyorsa, meraktan” sözünü bile unutup…
Gittim.
Danışmada kaydım yapıldı. Nüfus Kâğıdım alınıp yaka kartı verildi, asansörle en üst kata çıkıp her katta kapıların üstündeki unvanlara, isimlere, görebildiklerimin de koruk olup olmadıklarına bakarak her katı adım adım merdivenlerden inerek dolaşmaya başladım.
İnsanlar, hele ki benim gibiler meraklarını şaşkınlıkları ile desteklediklerinin farkında olmaksızın salaklık, aptallık konularında en üst mertebeye(1) çıktıklarının farkında olmuyorlardı. Şöyle ki; sadece kapılara, insanlara bakmak dışında kafamı biraz daha kaldırıp her tarafta Güvenlik Kameraları olduğunu fark edebilirdim. Bilemediğim; bunu öğrenmemin ve bunu öğrenenlerin başlangıcım mı, sonum mu olacağı, hatta olduğu idi?
11. Katta Tanrı destekledi, meraklı gözlerle bakınırken, boğuk ve kalın bir sesin; “Ece! kızım!” diye bağırdığını gördüm açık kapıdan. Evet! Duymadım, gördüm, o acele ile masasından kalkarken dizini açık çekmeceye çarpıp da “Of!” bile diyemeden o sese doğru yönelişini…
Eğer ki; monoton bir telefon kulaklığından duymak yerine o ahu(2), billur gibi “Of!” sesini çıkarsaydı dudaklarından hak ettiğimce hafızama doldurmak isterdim.
Masasına oturdu o sesten sonra, kolları imza kartonlarıyla dolu. Masasına gelişigüzel bıraktığı kartonları sıraya dizdi öncelikle. Bir kısmını çağırdığı odacıya teslim etti, işaretleyerek. Diğer bir kısmını ise; almaları için olsa gerek, telefon etti.
Bağıran, daha doğru bir deyim olarak “Böğüren(3)” ses Genel Müdüre aitti ve Ece onun sekreteri idi ve ben ağzı açık bir şekilde bakınırken(3) hata yaptığımın gene farkında değildim. Sekreter de olsa aslı polis olan bir genç kız kendisine meraklı gözlerle bakanlara aldırış etme hakkını kullanırdı mutlaka! Değil mi?
Güzeldi, hem güzel ötesinde çok güzeldi. Bu edenle “Acaba?” umuduyla geldiğim mekândan avucumu yalayarak(35) çıkmamın hüznüyle evime gidip kapandım, siyah bir poşet içine gizlediğimle.
Beynim isyanlardaydı, o sesi de, o yüzü de unutmam asla mümkün değildi. Ama öncemde nerede, ne zaman ve ne şekilde kaydetmiştim o sesi, yüzü ve hatta ismi? Beynimde nasıl muhafaza altında kalmıştı? Hatta…
Hatta hatırlamakta zorlanıp ısrarcı olsam da, hakkım olmadığı inancıyla etkilenmekten sakındığım bile hatırımdaydı. Ama neden beynim çözülmemek için ısrarla direniyordu? Beynimi kendi haline bıraktım, beyinsiz olarak üleşmek için hazırlandığımla meşgul olmam gereken siyah torbayla meşgul olmayı yeğledim.
Geçen zamanı, günün geceye ulaşma çabasını çalan cep telefonumla fark ettim; bilip tanımadığım bir numara idi, ekranda gözüken.
“Akşamlarda yaşıyorum seni
Erken nisanlarda
Soru dolu düşünceler içinde
Akşamlarda yalnız sensizliğim
Ecel nazlılığında.(9)”
Dilim peltekleşmişti(3), ancak “Alo!” diyecek kadar kendimi yaşadım, sızdım. Karşımdaki kimdi, neden aramıştı, ne demişti, bilmem mümkün değildi.
Bir tam gün yetmezdi hüzün yaşadığım kendime, hele ki ulaşamayacağım bir mabuda(1) yakınlık duyma arzumu engelleyememişken. Bu nedenle arayanlara cevap vermemek için telefonu kapattım temelli…
Açtım telefonumu.
En üstteki bilemediğim numara birkaç kez aramıştı, arka arkaya ve sonra fasılalarla. Birkaç da iş arkadaşım.
Uzamıştı sakallarım, bu ne kadar süre sızıp kaldığımın zaman göstergesiydi, oysa şişeden ancak bir dublelik kısım eksilmiş, o kadarlık bir kısmı içmiştim ve gönül yorgunluğum(2) o bir kadehle sarhoş olup sızmam için yeterli olmuştu. Demek ki; bir koruk için yaşadığım dert, bir lokma ile bile yok etmişti beni.
Telefonum çaldı, aynı bilmediğim numara idi, açtım;
“Neden Efe? Neden?”
Bir ses bu kadar mı özlenirdi, nasıl tanımazdım ki anında?
“Ne, neden Ece, anlamadım!”
“Sızacak kadar içmen ve telefonu kapatman…”
“Şarjı bitmiş olmalı!”
“Hiç de inandırıcı değil!”
“Bana baksana Ece! Karşılıklı iki-üç satır söz ettik diye, sorgulayacak kadar sahibim mi oldun? Telefonumu temelli kapatıp yeni bir numara alacağım. Oldu mu? Sen de benim gibi bir telefon sapığından ömür boyu kurtulmuş olursun, böylece!”
Nedenini kendime bile anlatmakta, yakıştırmakta zorluk çektiğim hiddetli bir davranıştı bu. Bildiğim sevgi ile nefret arasındaki o ince çizgiydi(10). Ama ben nefret etmiyordum ki!
“Sevgi ile nefret arasında
Ölümle yaşam kadar aralık var!
(ince, çok ince)
Ya seninle benim aramızdaki kadar olsaydı?
Eyvah!(11)”
Üstelik kalbe dolan ilk bakış(12) değildi, ilk bakışı hatırlamakta zorlanmam ya da etkilendiğim halde etkilenişimi neden unutmak zorunda kaldığım da hatırıma gelmemek için inatlaşıyordu benimle. Ters tepki ile sevgi arasında da mı ince bir çizgi olsa gerekti, acaba?
Bir koruğa, yani mabuda ulaşamayacağım öylesine yer etmişti ki zihnimde, bir insana, hele ki karşımdaki ömrümü bile vereceğim genç bir kız olmasına karşın, bana hiç yakışmayacak bir şekilde ve telefonu Ece’nin açmasına bakmaksızın yüzüne kapattım. Acil bir durumum varmış gibi de gidip telefon numaramı değiştirdim…
“Gök kubbenin yalnızlığında
Avuçlarımda renk
Seni duyumsuyorum
Sabah rüzgârının esenliğinde
Gözlerimde ritim
Seni duyuyor
Seni anlıyor
Seni yaşıyorum.(13)”
Sesini son bir kez daha duymak arzusu geçti içimden. Telâşla numaraları tuşlarken yanlış yapabileceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Telefonun açılmasıyla birlikte lehçesi bozuk, dik bir yokuşu tırmanmaya çalışan, eski model bir kamyon motorunun sesi ulaştı kulağıma, gene de düzgün bir konuşma şekli gibiydi.
“Alo? Efendim? Ben Hamza!”
Telefon, Genel Müdürlüğe değil, bir eve aitti ve “Hamza” hanzoluğumu(1) çağrıştırmıştı bana. Çünkü tuhaf bir huyum vardı; yaptığım herhangi bir yanlış, plânladığımın yanlışlığının da ispatı gibi gözükürdü bana. Örneğin; içki içmek istesem, yolda bir arkadaşıma rastlasam, ya da ezan sesi duysam yahut da herhangi bir etkileyen olumsuzlukla karşılaşsam hemen vazgeçerdim o eylemden.
Hamza’nın benim hanzoluğumu işaretlemesi düşüncemin yanlışlığıydı, çünkü yeni aldığım telefon numarasının Ece tarafından öğrenileceğini hiç de geçirmemiştim aklımdan.
Bir süre pişman bir şekilde kendimi dinledim. İçim elvermedi(3), resmi daire olmasına aldırmaksızın gidip karşısında diz çökmeyi geçirdim, kendini yitirip de olmayan aklımdan;
“Ben ettim, sen etme! Her ne kadar sen gül dalında gonca, ben çölde kaktüs isem de…” diyerek merhamet dilenciliğinde(2) bulunsam da.
İş-güç-müç umurumda değildi, yeni numaramdan meslektaşlarımdan birine cep telefonumdan mesaj çektim;
“Yokum! İdare edin! Yeni telefon numaram ekranda!” şeklinde. Maksadım karşıdan da olsa bir kez daha görüp yaşamından temelli çekilmek idi...
Bu kez adres bulma şaşkınlığım yoktu, 11. Katta indim, sindim, ancak gördü, hissetti, ya da o an içinde aklıma gelmediği halde, tembihli görevlilerden, ya da Güvenlik Kameraları takipçilerinden beni öğrenip kimseyi umursamaksızın eliyle işaret ederek çağırdı beni;
“Hemen buraya gel! Biz polisleri nasıl hafife alırsın ki Efe? Bilmen, anlaman gerek, anlatacağım!”
Her ne kadar demokrasilerde çare tükenmez(2) ise de, emir demiri nasıl keserse kessin de kaçmak için arzum yoktu, hatta diyebilirim ki; “Yakalanmaktan memnundum!” Ama nasıl? Gerçekten Türk Polisinin çevik, atılgan, canını çekinmeksizin, esirgemeksizin ortaya koymak yanında yüksek oranda IQ(1) sahibi, zeki ve akıllı olduklarını da bilemememin ezikliğini yaşıyordum, şimdi.
“Ziyaretine geldim, baktım meşgulsün, zaten utanarak gelmiştim, utancım katlandı, geri dönüyordum!”
“İkinci kez?”
“Nasıl ikinci kez?”
“Her yerde Güvenlik Kameraları var. Kişilerin en ufak şüpheli hareketinde bu hareketin ilgili birimlere iletildiğini nasıl bilmezsin ki? Üstelik benden ayrılıp uzaklaşamayacağının mümkün olmayacağını bilememen de büyük hata, hatta ayıp!
Ve de yanıma gelmiş olmana rağmen, ayaktayız! ‘Gel, şuraya gidelim de, burası uygun değil de, sana çay ısmarlayayım da içimden geçenleri anlatayım!’ demeyi de düşünmüyorsun. O halde gerisin geriye gitmek için de mademki bu kadar meraklısın, o halde git!”
İkilem(1) içindeydim; “Gitmek mi zor, kalmak mı…(14)” modunda. Kararsızlığımda yeni cümlelerini işitmek mahvetmişti beni, üstelik çözüm arayan sorularımın da cevabıydı o kendi halinde gibi görünüp de can yakan cümleler…
“Ben, Efe’yi telefonundan değil, Ege Ağabeyimin kızı yeğenim Yeşim’in Mezuniyet Töreninde tanımıştım. Bunu bil! Çok iddialı, masum bir düşünce yahut da arzu gibi düşün, Tanrımın rüyana girerek seni bana telefonla yönlendirişi ile ikinci kez göründün bana. Beni bilmedin, tanımadın, hatırlamadın, galiba zoruna gitti, bana ulaşmak! Öyleyse hadi şimdi git! Ne dünleri, ne de bugünü yaşadık, hem de Tanrıya hak vermeyi düşünmeksizin!”
Sırtını dönüp kapısını kapattı, Genel Müdür Bey odasında olmasa gerekti, bu kadar çekinmez, cesur ve ihtiyatsız olduğuna göre.
İçim içimi yiyordu(3), kapı önünden uzaklaşmayı istemiyor, dilemiyordu ayaklarım. O benim şansım, dünyam, iklimim, ilerim, geleceğimdi. Sözleriyle beynim aydınlanmıştı, hatırlamak değil, daha doğru bir deyişle unutamayışım şekillenmişti, aydınlanınca yokluktan sıyrılıp kendine gelen beynimde.
Mesai arkadaşım Ege’nin kızı Yeşim’in mezuniyet töreninde halası olarak Ece de o törendeydi. Babasının izni, ısrarı ve belki de emri ve sivil kıyafeti ile Ece o törende “Que sera sera…(15)” diye İngilizce bir şarkı seslendirmişti, sanki biraz evvel de söylenmiş gibi, ancak bu kez hiddetle, şiddetle, sinirle ve hatta kovar gibi.
“Hakkım yok, haddim değil, arkadaşımın kız kardeşi!” deyip çekinmiş, daha uzaklardan bile gözlerine bakamamıştım. Peki şimdi?
Sivil polis kıyafetinde görünse de, gençliği dolayısıyla bu unvanı kendine yakıştıramadığım, muhtemelen herhangi bir bölümde görevli, geçiyorken dikkatinden kaçamadığımız neredeyse “Bacak kadar bebe” demekten son anda sakındığım, genç beni ikaz etmek gereğini arzulamıştı, muhtemelen birikimleri ve yaşından beklemediğim bir şekilde;
“Özür dilerim beyefendi! Belki haddimi aşıyorum, ama ‘Kalbinizin sesini dinleyip gecikmeyin!’ demek isterim. Gene de karar sizin!”
“Zaten gitmemiştim, gidemiyordum, gene de desteğinizden memnun olduğumu söylemem gerek!”
Bir beklenti içinde olsa gerekti Ece de, görünmek istemeksizin kapısını aralamıştı, mutlaka nefesimden haberdardı, ya da bana öyle gelmişti. Oda kapısının aralık olmasına aldırmaksızın kapısını parmak ucuyla tıklattım;
“Kapı açık, çalmana gerek yoktu!”
“Küs müsün?”
“Kırgınım!”
“Kırılma! Geciktim! Bir şans ver bana. Çıkalım, ister çay içelim, ister yemek, ister ayakta simit-ayran ısmarlayayım sana, bana ayırmanı istediğim vaktin kadar. Bildiklerimi, çekincelerimi, anlatamadıklarımı, anlatmak istediklerimi anlatayım, bilmeyi arzuladıklarını cevaplandırayım sana. Sonrasında…”
“Seni bilmek, sana gelmek, seni tanımak için tüm imkânlar elimdeydi; Vatandaşlık Numaranla GBT’ni(1) araştırabilirdim. Ama sen saklanmak istedin, anlayamadığım buydu, kararına saygı göstermemin gereği de. Şimdi söyle, ne? Neden? Niçin? Ve hem ne zamandan beri?
“Yalan mı söyleyeyim, doğru mu?”
“Yalan senin olsun, ama önce yalan olanı söyle!”
“Sesini telefonda ilk duyduğum, seni burada ilk gördüğümde etkilenip anlatmak, hatta karşında diz çökmek istedim…”
“Bu; yalansa doğrusu ne?”
“Evet, doğru olan, birinci bölüm için. Sadece zaman ve yer farklı. Yeğeninin Mezuniyet Töreni ve söylediğin şarkının sözleri, anlamı değil, sesinin ahengi, rengi, güzelliği önemliydi…
Ve o gün de çok güzeldin, bugün de öyle çok güzelsin, tıpkı hiddetin, şiddetin gibi…”
“Niye çekindin, elini uzatsaydın?”
“Daha ilk dakikada, beni bilmeden, tanıyıp etmeden çekerdin elini, uzaklaşırdın benden, senin uzaklaşmandansa ben kaybolmayı yeğledim…”
“Şansını denemende sıkıntın mı vardı, belki anlatırdın, ben de şimdi olduğu gibi dinlerdim seni! Ayrıca itiraf etmeliyim ki, senin beni ilk kez gördüğünü sandığın an, benim seninle ilgilenip de ilgini çekemediğim üçüncü andı, sahiplenmek isteyip de sahiplenemediğim…
İlk karşılaşmamız bir vesile ile ağabeyimin dairesinde olmuştu, anında diyeceğim bir acele ile. Değil ilgini çekmek, başını kaldırıp da bakmamıştın bile bana. Su sesi, para sesi, genç bir kızın sesi ilgilendirmemişti seni. Neden? Cevap?”
“Ne hatırımda, ne de hissetmiştim!”
“Devekuşları da öyle, açıklamana gerek yoktu, devam edeyim mi?”
“Ağır bir itham(1)! Peki! Öyle olsun!”
“Heyecanlanmıştım, umurunda bile olmadım senin!”
“Ama…”
“Ben sana saygı gösterdim, sustum. Ama ‘Temelli sus!’ dersen, kırılsam da alıp başımı giderim buralardan, ya da bir centilmen olarak senin bu kapıyı sonsuza kadar kapatmanı beklerim, senden başka dünyamda bir başkasının olmayacağından emin olsam da!”
“Bağışla! Yeri ve zamanı değil, ama susamam, seni seviyorum, bunu bil ve devam et, lütfen!”
“İkincisi; ağabeyim muhtemelen anne ve babamı özleyerek bize gelmişti. Anlayamadığım, akıl erdirmekte bile zorluk çektiğim ağabeyimin neden kendi arabası ile değil de, senin arabanla yaşadığımız eve geldiği idi, kaderin bu işte parmağının olabileceği düşüncesiydim…
Senin için perde arkasındaki siluetimin yeterli olmayacağı düşüncesi ile perdeyi de, pencereyi de açtım, sonuna kadar; ‘Abi, hoş geldin!’ dedim, tınmadın(3) bile!”
“Benim indimde(1) arkadaşımın…”
“De! De! Çıldırtmaksızın de! Kız kardeşi olduğum, sana ilgi duyabileceğim aklından geçmedi değil mi?”
“Doğrusu, duymadım bile sesini!”
“Evet! Namaza niyeti olmayanın, ezanda kulağı neden olsundu ki?”
“Bağışla! Ufacıcık da olsa, bana yakınlığını hissedebilseydim, köpeğin olarak, kapında kul-köle gibi yatar kalkardım!”
“Ama şimdi, ben, beni sana anlattıktan sonra…”
“Yanlış! Ağabeyini, yani iş arkadaşımı ikinci sıraya koyacağım; ‘Karşılaşır karşılaşmaz, kız kardeşime kur, hatta sarkıntılık yapmaya başladı!’ demesin diye. Niye bu sözleri, genel bir konuşmaymış gibi, bu daracık sekreter odasında ve dikkat çekecek şekilde ayakta söylettiriyorsunuz ki bana? İzin alın, benim için hayati bir olay, istediğiniz bir yer varsa oraya gidelim, orada tamamlamaya çalışayım sözlerimi!”
“Devam et lütfen! Genel Müdürüm seyahatte. Birkaç gün burada olmayacak!”
“O halde istediğiniz bir zaman, tüm aile bir akşam yemeği sözü verirseniz!”
“Veremem!”
“Ufacık bir ışık bile?”
“Danışmadan mümkün olabilir mi Efe? Bak sana ismini söyledim. Devam et, lütfen!”
“Allahaısmarladık güzel kız! Danış, izin al, bundan sonrası da o zaman…”
“Hele dışarı doğru bir adım at da başına gelebilecekleri gör…”
“Başıma geleceklerin tereddüdü için değil, sen istediğin için kalıp anlatmak isterdim!”
“Ben istiyorum. Sözlerimin gerçekle ilgisi olmadığını hissediyor, biliyorsun!”
“Yeğeninizin Mezuniyet Töreninde herkes etrafınızda pervane gibiydi ve ışığınızın neyle eşdeğer olduğunu ve o anları anlatmam mümkün değil Ece! Tanrı yönlendirdi beni o ışığın etrafında kul-köle değil, ışığa koşup ölmem için. Kısaca benim; senin güzelliğin ve sesinle bütünleşmem ve de senin benim farkında olman mümkün değildi…
Kişi eğer onuruna düşkünse, karşısındakini fethedemeyeceğini, etkilendiği halde etkileyemeyeceğini bildiğinde o ortamdan çekilmeli, kaybolmalı, yok olmalıydı. Ben de onu yaptım!”
“Bir kere, bir kere daha duysam sesini,
Bir kere, bir kere daha görsem seni,
Bir kere daha perde arkasında siluet olup
Gece lâmbalarında pervaneleşsek..(16)”
“İlk etkileniş dışında yaklaşıp gözlerime bakmadan, sen karanlıkta gözünü kırpmış, ya da esnerken elinle ağzını kapatmışsın, ben seni nasıl fark edebilirdim ki, yoğun bir altıncı hisse sahip olduğumu iddia edecek olsam da…
Ayrıca kalp kalbe karşı(17) olduğunda iki kişi birbirini görememiş olsalar bile etkilenmede sınır mı olurdu ki? Sınırsız gibi görünse de iddiama devam edeceğim. Ben seni, senin beni keşfinden önce keşfettim. Beni görmedin, ama rüyana girdim, numaramı verdim sana, ‘Beni bul!’ diye! Oysa sen kırk dereden su getirdin(3), beni bulmak için bile. ‘Abartı’ desen de, öyle görünse de ben seni istedim, başlangıcımdan beri…”
“Bağışla! Ben odunum. Odun bile yanar, ısı verir, yontulur, bir işlere yarar. Bir odunun bir kalpte yer etmesi de, odunluğunu ne kadar inkâr etmeye kalkışsa da…”
“O odun, eğer beni ateş olarak kabul ederse ben onu yakarım ve ömür boyu kül oluruz birlikte…”
“O sözü benim söylemem gerekti!”
“Sen söyledin, şimdi sıra bende. Ben seni ağabeyime uğrayıp da gördüğümde etkilendim ve hemen sevdim, sevmeye de bir an bile kısıtlama getirmeksizin devam ettim. Ciddi değilmiş gibi görünse de Tanrım seni o yedi numara ile bana yönlendirdi. Ben başlangıcımda senin olmuşum, farkında olamamışım. Tanrı bakmış ki benimle iletişimin yok, rüyanda beni işaretlemiş sana…
Hadi Efe, Tanrıya uy, söylemen gerekeni dolu dolu bir kere de bundan sonra yaşayıp üleşeceğimiz tüm dünyamız için söyle!”
“Seni çok seviyorum Ece! Geleceğimin dünyası…”
“Ben de seni çok seviyorum dünyamın tek aydınlığı…”
“Onlar ermişler muratlarına…”
Bunun dışında bir söz gerekmemeliydi, geçen her günde bir günü eksilen yaşamımızda(18)…
“Yalnızlığım küme küme
‘Aşk’ dediler sana tutkumu
Oysa ihtiyaç olmuşsun bana
Ekmek gibi, su gibi, hava gibi
Aşk bu mu desem,
ayıp mı olur?
Gün boyu bitmiyor özlemin
Gecelerimin karanlığı bir başka
Bir ses, bir aydınlık
Dağıtıyor düşüncelerimi anlamsız
Ulaştırıyor seni sana, beni benden.
Bir garip geceler bilinmez
Bana mı öyle geliyor yoksa yalnızlığımda?
İstiyorum ki olmayı sende
Seninle
Yudum yudum, lokma lokma
Nefes nefes
Çın çın
Benimle.(19)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) xxxx 2611; Cep telefon numaramı işaretlemek istedim.
(1) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
GBT; Genel Bilgi Toplama (Tarama) anlamında Polisçe kullanılan bir deyim.
Hanzoluk; Hanzo olma durumu. Hanzoya özgü davranış (Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse).
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İndimde; Yanımda. Benim için. Benim düşünceme göre. Nezdimde, katımda, bende.
İtham; Suçlu görme, suç yükleme, suçlama.
Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.
Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.
Vahamet; Tehlikelilik, korkunçluk. Vahim olma durumu, vahimlik.
(2) Açık Seçik; Çok açık ve belirli olarak. Açıkça, açık olarak, gizli olmadan. Çok kolay anlaşılır, çok belli, belirgin.
Ahu Gibi Ses; Güzel, ince, zarif ses.
Aptalca Kurgu; Görüntülerin ve seslerin çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralanması gerekliliğine karşın miskince, uyuşukça, mıymıntı gibi, sünepece, pısırıkça uygulanmaya çalışılan, sağduyudan uzak düşünce.
Billur Gibi Ses; Çok duru, çok temiz, pürüzsüz bir ses.
Demokrasilerde çare tükenmez; Allah’tan umut kesilmez, her şeyin kılıfına uydurulacak bir neden vardır.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Geri Kafalı Yobaz; Yenilikleri istemeyen, eskiye, bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirlerini asla değiştirmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.
Gönül Yorgunluğu; Depresyon. Kronik beyin yorgunluğu. Bir şeyler yapmama, bitkinlik hali.
Telefon Sapığı; Telefonlarla insanları devamlı olarak rahatsız eden kimse (Sapıklık; Tavır ve davranışların normal olmaması, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymama).
Ya Herrü, Ya Merrü: Genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, inceldiği yerden kopsun, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu” denilebilecek bir deyimdir.
(3) Ağzı Açık Bir Şekilde Bakmak (Bakınmak); Yeni gördüğü her şeye şaşkınca, alıkça bakma, hayranlıkla seyredip şaşırma, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşma, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakma.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Böğürmek; (İnsanlar için hakaret anlamında) Yüksek sesle, anlaşılmaz bir biçimde, ağlarcasına ya da korkunç bir öfkeyle bağırmak (Öyküde hakaret anlamı içermemektedir). Büyükbaş hayvanların bağırma şekli.
Defteri Dürülmek; İşine son verilerek uzaklaştırılmak, ölmek, öldürülmek.
Gaipten Sesler Duymak (Almak); Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona) sesler duymak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Gözleri Börtlemek (Pörtlemek); Börtlemek, az haşlamak anlamında olan kelime, yöresel olarak gözleri börtlemek; gözlerin olağandan fazla ve hayretle açılması anlamındadır (Guatr Hastaları gibi).
Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.
İçi El Vermemek; Birinin zorlandığı bir konuda karşısındakinin dayanamayıp o kişiye yardım etmesi durumu.
İçi İçini Yemek; İstediğini yapamamak nedeniyle üzülmek. Dert etmek.
Kırk Dereden Su Getirmek; Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak.
Meziyet Saymak; Bir kişinin, ya da nesnenin, diğerlerinden üstün görülmesini sağlayan niteliğe sahip olmak, sahiplenmek.
Peltekleşmek; Tutuk, titrek konuşmak. Dilin dişlerin arasına alınır gibi konuşulması, bir kısım harflerin istenildiği gibi değil, kusurlu söylenişi.
Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.
Tınmamak (Dınmamak); Ses çıkartmamak, söylememek, takmamak, değer vermemek, önemsememek, herhangi bir harekette bulunmamak.
(4) Cinsel Sapıklıklar başlığı altında yanlışlıkları özetlemek mümkün; Cinsel eğilimlerin normal ve heteroseksüel birleşmenin dışında tercih edilen bir tatmin şekli. Bu sapıklıklar şöyle sıralanabilmektedir; Röntgencilik, mastürbasyona düşkünlük, sadomazoşizm, pedofili (Çocuklarla cinsel ilişki), Nekrofili (Cesetlerle sevişme), hipnofili (Partneri uykudayken onunla cinsel ilişki), zoofili (Hayvanlarla cinsel ilişki), teşhircilik, çiftler arasında eş değiştirme, fetişizm, histeri, vampirizm (kan emicilik), homoseksüellik, transvestizm…
Öyküde adlandırılmaya çalışılan yanlışlıklar ise şunlar;
Seks İşçisi; Fahişe. Hayat kadını, orospu.
Lezbiyen; Kadın kadına cinsellik, homoseksüel birliktelik. Sevicilik.
Transseksüel; Kendisini karşı cinse ait hisseden, karşı cinse benzeme isteği duyan veya kendisini karşı cinsten biriymiş gibi hisseden kişiler. Kişi kendisini erkekse kadın, kadınsa erkek olmayı ister, ya da hissedebilir.
Homoseksüel; Eşcinsel. Kendi cinsinden kimselerle, yani erkek erkeğe, ya da kadın kadına cinsel ilişkide bulunan kimse.
Cinsi Sapık; Kadınları taciz edip rahatsız eden ve bunun yanında erkeği tahrik edip kuyruksallayan tipler. Yurdum insanı tarafından seksüel sapkınlar için kullanılan tanımlama.
(5) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “SESİN”
(6) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Ayı ulaşamadığı armuda ahlat, Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.
(7) Tak-Şak Kavramı; Tak Diye Emredilince Şak Diye Yapmak; Eski Genel Kurmay Başkanlarından Doğan GÜREŞ, ülkemize ziyarete gelen önemli bir şahsın Başbakan Tansu ÇİLLER’le ilgili “Size emir veriyor mu?” sorusuna cevabı; “O tak diye emrediyor, ben şak diye yapıyorum!” sözünün gönüllerimizde taht kurduğunu söylemeye gerek görmüyorum!!!
(8) KARATEKİN, Erol. 1991 Yılı. “SEVDİM SENİ” (Şiirin aslında; “Sesin” yerine “Gözlerin” mısraı vardır).
(9) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “ÖZLEMLER” (Şiirin yalnızca ilk bölümü).
(10) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI
Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
(11) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “FISILTI BAYRAMLARI” (Sadece bir bölüm)
(12) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.
(13) KARATEKİN, Erol. 1988 Yılı. “ÖZLEM BİR KEZ DAHA”
(14) Gitmek mi zor, kalmak mı zor; “Bilmiyorum, sanma niçin…” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin nakarat bölümü olup eser Hicaz Makamındadır, Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e aittir.
(15) Que Sera Sera... “When I was just a little girl… şeklinde başlayan İngilizce şarkının nakarat bölümü olup “Her şey olacağına varacak” anlamındadır. Doris DAY (Doris Mary Ann KAPPELHOFF); 1924 doğumlu, 2019 yılında 97 yaşında yitirilen Amerikalı Film yıldızı ve şarkıcı. Meşhur şarkıları; “I’ll never stop loving you, Que Sera Sera, Perhaps, Perhaps, Perhaps...” Ancak söylemem gerekli ki Doris DAY’in şarkısı ile Michael JACKSON’un “I just can't stop loving you” şarkısının ve Whitney HOUSTON'un “I Will always love you” şarkılarının hiçbir ilintisi yoktur.
(16) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “MANTIKSIZLIK” (Birkaç dize)
(17) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(18) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(19) KARATEKİN, Erol. 1985 Yılı. “GECELERDE YAŞADIĞIM”