Kendimce savruk(1), pasaklı(1) sayılacak bir insan olmama rağmen acayip, enteresan, şapşalca ya da şaşkınca diyeceğim huylarım var. Bunlardan en önemlisi; işkilli olmak(2)! Özellikle boynuma, başıma dokunulması, saçlarımın bırakın çekiştirilmesini, okşanması bile huylandırır(4) beni.
Diğerlerini uzun uzadıya anlatmama hiç gerek yok. Aslında bu konu çok basit olmasına rağmen, boy abdesti(3) alacak kadar yıkandığım bir olayın sonucu.
Misafirimiz olan eniştem, ablam ve yeğenimle birlikte ailece ıspanaklı kol böreği yiyorduk. Alışkanlık işte medeniyetin gereklerinden çatal, bıçak, kaşık icat edilmiş olmasına ve büyüklerimiz bunları kullanmak konusunda maharetli, adabıyla uyguluyor olmalarına rağmen(!) yeğenim ve ben ellerimizin başarısını sergileme gayretindeydik!
Yeğenim neden ve nasıl heveslenip coştuysa yağlı elleriyle ensemden tutarak, şişmiş avurduyla “Aslan dayım!” diyerek yanağımdan öpünce bu huyu hemen başarıyla kazanmış ve sahiplenmiştim de!
Sen, seni bil, sen seni, sen seni bilmezsen(4) işte böyle yağlayıverirler enseni!
Dünyanın en zor mesleklerinden birkaçı hukukla ilgili olanlar olsa gerek. Özellikle avukatlık. Resmi gazeteleri, yasaları, içtihatları(1), Anayasa, Yargıtay, Danıştay kararlarını, kararların eklerini, dip notlarını takip edeceksin, gerek kendine güvenen tarafın, gerekse karşı tarafın seslerini dikkatle dinleyecek ve anlayacaksın ve bir polis gibi dedektiflik yapıp mimiklere, gramer kurallarına bile dikkat ederek araştırıp sorup soruşturacaksın!
Keşifler, buluşlar yapacak, ister kendi tarafının, ister karşı tarafın falsolarını(1), yanlışlıklarını, hatalarını, yalanlarını veya şüphe uyandıran söz ve davranışlarını bulup yakalayacaksın, asla ve hatta gerekse bile “Evet!” demeyeceksin.
Uzlaşma, barıştırma durumu varsa önce karşı tarafın avukatı olan meslektaşımı uyaracak, sonra beraberce tarafları uzlaştırmaya ve sevap kazanmaya(!) çalışacağız.
Son saniye sürprizlerine, değişikliklerine hazırlıklı olmak kurallar gereği. Bu konuda asla çekimser, kararsız, duygusal değil, iddiacı, kabul ettirici olacaksın. Vb. Vb.
Ha! Şimdi bunları niye anlattım? Eee! Avukatım, adım Gökmen bir keşif için bir yere gidecektim, minibüse kuruldum ve başlangıçta olan oldu.
Yaşamda bazen tesadüflerin önemli yerleri olur, ummadığın taşın başını yarması gibi…
Sevgi dolu, yumuşak sevecen bir el dokundu önce enseme, sonra saçlarıma doğru, “Yapma Gülnihal, güzel kızım benim!” diyen bir ses, irkilmemi frenledi.
Geri döndüm, bu hareket ve dönüşün tüm yaşamımın çeşnisi(1) olacağını bilmeksizin.
“Bırak bacım!” dedim. “Belki özlemi vardır!”
“Ne demezsiniz ki?”
“Sözlerinizde bir sitem mi, bir kahır mı var? Yoksa ben mi yanlış anladım?”
“Özür dilerim efendim! Bunu size hissettirmemem, yansıtmamam gerekirdi!”
“Bakın güzel anne! Mesleğim çözüm bulacak konular için. Avukatım yani, kızınızı sevdim, benlik bir sorununuz varsa, para, pul düşünmeksizin size yardımcı olmak isterim. Ama kızınız saçlarımı tekrar amca sevgisi ile okşarsa!”
“Baba özlemi desem, daha doğru!”
“Çok genç yaşta öldü mü yoksa!”
“Babası yok abi!”
“Enteresan! Dinlemek, olayı öğrenmek ve yardım etmek isterim?”
“De, ne olacak? Dünya da, Türkiye de, yaşanacak bir yer değil!”
“Dur hele, hemen dertlenme! Adını bilmiyorum, kızının da! Şimdi acil bir ön inceleme yapmam, bunun için de keşif yerine gitmem gerek, siz de oraya gidiyorsanız, bana adres verin, arayayım sizi. Çünkü bu incelememin ve yarınki keşfin ne kadar süreceğini bilmiyorum…
Eğer size ulaşamazsam mutlaka beni şu karttaki adresten öncelikle telefonla arayın. Herhangi bir duruşmam, keşfim olsa bile bürom dönüp geleceğim evim aynı zamanda çünkü!”
“İnanabilsem, hayat hep zalim!”
“İnanman için ne yapmamı istiyorsan söyle. ‘Telefon et!’ de, edeyim, ‘Mektup yaz!’ de, yazayım, ya da sen yaz! Yeter ki sana yardım etmem için uzanan elimi geri çevirme!”
“Düşünmem gerek!”
“Sözlerin tahsilli olduğunu gösteriyor. İyi ve iyice düşün. Beni mutlaka bilgilendirmeni rica ediyorum, tersleme ihtimalin olsa da…
Ve eğer beni görmek istiyorsan, yardımımı kabul etmek aklından geçiyorsa, mutlaka kızınla gel! Yoksa derdine eğilmemin zor olacağını söylemek isterim, çünkü huylu biri olamama rağmen çabucak ısındım kendisine.”
Dolmuş hareket etti, önüme dönmek zorundaydım. Kimdi, kimin nesiydi, nedendi ve okumuş olduğu kanaatim olmasına rağmen bu yalnızlığının, iş sahibi olmamasının ve kucağındaki çocuğun babasız olmasının nedeni ne idi?
Gözlerini kısıp “Ah!” çeker gibi tavrı, gözlerindeki med-cezir(18) gibi gizlenip açığa çıkmama çabasındaki gözyaşları ona mutlaka el uzatmamın gerekliliğiydi.
Çok az, ya da birazdan çok geriye gitmem gerek…
Genç kadın yani Gökçe bir evin iki kızından küçüğü imiş…
Ablası Gökşen’e annesinin sütü yetmemiş. Bunun için sütanne sütü ile beslenmiş, kendisinin o şansı da olmamış. Bu nedenle ablasının beden yapısı handiyse(1) pehlivan gibi, kendi yapısı cılız, tarifine uygun kikirik(1) gibiydi.
Ablasının okumaya niyeti yokmuş, gözleri elecekte-delecekteymiş(3). Gökçe’nin ise okumaya niyeti varmış, ta ki evdekilerin tahammül ettiği dünürlerin kendisini istedikleri zamana kadar.
“Büyük varken, küçük olmaz!” diye reddetmiş babası. Sonrasında ise babası; annesinin ve nedenini anlayamadığı ablasının özellikle ısrarları karşısında ezilip büzülerek de olsa “He!” demiş.
Gökçe’ye talip olan Gökmen ve Gökşen sütkardeşiymiş, her ikisinin anneleri de uzaktan göründüğü kadarıyla akrabaymış. Gökmen hayta(1) , baba parası ile geçinen, tek merakı av ve avcılık olan, bazen sabahlara kadar, bazen günlerce ortalıktan yok olan müptezel(1), pespaye(1) biriymiş.
Düğün, dernek, gerdek…
Görev…
Geçen zaman, av eğlencesinin aşırılığı ya da devamlı kayboluş, anne desteğiyle doğan bebek, “Kız mı?” şeklinde sitem, kaygısızlık ve edepsizce uzaklaşma…
Nedeni, yaşanan o anlar için belirsiz…
Ve daha sonra Gökmen’in; “Ben ablanı seviyorum!” deyişi, kayboluş ve “Biz ablanla evliyiz, sen boş ol, boş ol, boş ol! Ve defol!” şeklinde seslenişi…
Şeriatta(5) üç kez “Boş ol!” demek boşanma sebebiymiş ya…
Ham hum şaralop(6), hokus-pokus(6), ne sihirdir, ne keramet(6), davul tozu(6), minare gölgesi(6), abraka dabra(6), Zati Sungur Numaraları(6) ve alavere, dalavere(6) ile eve yerleşmiş kardeşinin kocası ile kardeşi.
Gökçen, hazmedememiş kovulmasını, kızının bir-iki parça eşyası ile kızının ve kendinin Nüfus Kâğıtlarını, onların yanına her nasıl iliştirilmişse kendi Evlilik Cüzdanını da görüp almış yanına ve yola çıkmış…
Anlatışına göre ablasının iyiliğini Allah varmış; unutması mümkün değilmiş, çünkü utanmaksızın ve sırıtarak;
“Yol paranız benden!” demiş, üç beş kuruş denecek kadar bozuk parayı uzatırken.
Öyküsü bu kadar kısaydı genç kadının, dirençsiz, savunmasız, üstelik evleninceye kadar okumuş olsa da, şeriattan ve yasalardan habersiz, cahil bir kadın. Tek varlığı kızı, neredeyse yaşamda tapındığı tek varlık!
Tanrı bana göre, ya da bence boş durmamış, kendisini savunmam için beni Gökçe’nin ayağına yönlendirmiş, küçük kızın da kulağına seslenmişti;
“Önündeki amca huylu, tiki var(2), sen onu kendince sev, ensesini, gıdığını, saçlarını okşa!” diye! O da emre uyup gereğini yapmıştı, kendilerinden yardımımı esirgememem için.
Övünmek gibi olacak, ama çalışkanlığım, davalardaki inisiyatif(1), terbiye ve genelde başarılı olduğum, kendimi kanıtladığım için oldukça iyi bir çevrem vardı. Boşanma yerine, boşanmama ya da uyuşma, barışma en başarılı olduğum konulardı.
Azıcık da kenarından köşesinden tenkisi bedel(3), tezyidi bedel(3) konularına eğilirdim, eş-dost hatırı, bu hatırı kıramayacağım kişiler için.
Ceza Hukuku benimsediğim, ilgilendiğim, ilgilenmek bile istemediğim konulardı. Çünkü bir tarafta sakal, diğer tarafta bıyık örneği, mağdur(1) taraf olsa bir türlü, sanık tarafı olsa başka türlü idi. Vicdanım elvermemiş, bu nedenle lisanımünasiple(3) başvurunun ihtisas konum dışında olduğunu belirtip herhangi bir arkadaşımın adını ve adresini de vermekten çekinmiştim.
Yine övünmek gibi olacak, ama özelliklerimden bir diğeri de kendimi satmamam, satın almaya da şiddetle karşı olmamdı. Şöyle ki; konu her ne olursa olsun kesinlikle karşı tarafın avukatlarıyla biçimsiz şekillerde teklifim olmazdı.
Tek istisna(1), eğer taraflarda yuvanın kurtulması için bir ışık, pişmanlık, yumuşama, uyum görüyorsak iki avukat olarak karşılıklı, hele ki çocuk varsa “Acaba barışırlar mı? Gel, şunları asgari müşterekte(3) birleştirelim!” şeklinde karşımdaki avukatla yüz yüze bir araya gelmekten hiçbir zaman çekinmiyordum. Bu şekilde bir bakıma ne şiş yanıyordu, ne de kebap. Hele ki başarılı olursak?
Özellikle çocuklu ve uzun süreler birbirine tahammüllü olmuş ailelerin barışmaları mutluluğumuzdu, ne karşımdaki meslektaşım, ne de ben herhangi bir maddi talepten kaçınıyorduk. Daha doğrusu şöyle demem daha uygun, bu konularda ben toktum ve karşımdakini de başarılı olmak için tokluğa mecbur etmeye çalışıyordum.
Fiziksel yapıma da şöyle dokunmam gerekirse; enine-boyuna idim, yakışıklı olduğumu söyleyenler de vardı, ama beni beyaz atlı prens olarak kabul eden çıkmadı karşıma hiç! Doğu sporları ile ilgili herhangi bir yarışmaya katılma imkânım olmadı, her ne kadar idmanlarımı aksatmadan yapıyorduysam da. Ancak herhalde bir yarışmaya katılsam, yarışmada üç kişi olsa sonuncu olmaz, en aşağı üçüncülük alırdım!
Bu arada yaptığım sportif çalışmalar nedeniyle gözümü budaktan sakınmayacak(2) kadar yürekli olmam benim lehime bir avantajdı. Taraflar kanlı bıçaklı olsa bile herhangi bir kavgada araya girmekten çekinmezdim, çekinmem de…
“Şurası benim babamın evi. Yardım isterseniz size yardımcı olmaktan memnun olur, sanırım!” dedi Gökçe. Dilediğim tek gözdü, teklif edilen iki gözdü, neden kabul etmeyecektim ki?
Öğle ezanı okunmaya başlamıştı, o evin kapısından bir ihtiyar telâşla çıktı, hayretten açılmış gözleriyle sevinçle önce torununa, sonra kızına sarıldı, Anadolu usulü sırtına “Pat! Pat!” şeklinde vurarak, ancak merakını camiye yetişme zorunluluğu nedeniyle sormak şeklinde gerçekleştirmek yerine erteledi.
Ve merakını yenememiş şekilde anlamsız, anlaşılmaz bir şekilde bana da ulaştırdı bakışlarını.
Binamaz(1) değildim aslında, Cumadan Cumaya da olsa. Ancak “Allah’ım affet!” gizliliği ile kaleyi önceden fethetmek için, “Allah ile Kur’an ile aldatmak!” şansını denemeli miydim? Evet, kural (mış gibi) uygulamalıydım!
Yalap şalap(3) da olsa, necasetten tahareti(5) unutma hakkımı kullanarak abdest aldım, beni merakla izleyen tüm bakışlara aldırmaksızın.
Sonrasında namazı tamamladım, tespih çekmedim, duamı kendi kendime edip kısa kestim, camiden çıkıp şadırvanın yanındaki sekilerden birine oturarak, Gökçe’nin nikâhlı olduğu bilinmesine rağmen ablasının el koyduğu evde ve tarla-tapanda bir bakıma miras yoluyla yarı yarıya hissesi olmasının gerekmesine karşın evden kovulmasını incelemek için amcayı ve cemaati bekledim.
Derdimi anlattım, amca ve ona takılan iki-üç kişi ile söz konusu yere geldim. Anlatılanlar, söylenenler, gösterilenler, gösterenler amcayla birlikte gelenler hepsi sözbirliği etmişlercesine(2) aynı şeyler olduğundan sonucu bir bakıma benim, daha doğrusu müvekkilim(1) adına pek iç açıcı(3) değil gibiydi.
Keşif öncesi yaptığım ön etütle bir anlamda umduğum ya da düşündüğüm sonuçla karşılaştığım gerçekler morartmıştı(2) beni kabaca.
Yapacağım bir şey yoktu söylenenlere inanmamışlığım dışında, gerçeğe razı olacaktım. Nasıl ki kozlar elinde gibi gözüken meslektaşımı satın almayı düşünmüyordum, o halde karşımdakiler eğer yalan söylüyorlarsa bunu anlamam ve ispat etmem gerekti.
Meslektaşımın hakkını yiyemezdim. Aksi aslımı inkâr etmek olurdu ki, bu bana yakışmazdı. En önemlisi; Tanrı kuralını çiğnemem demekti ki, bunun affı asla yoktu.
Genç kadının, yani Gökçe’nin babasına döndüm;
“Umudum; istediğim gibi gerçekleşmedi amca, vardır bir hayır. Bir çay ısmarlarsanız, hem sohbet ederiz, hem de kızınızın sorununu çözmek için sizlere yardımcı olmaya çalışırım. Eğer yapmam gereken bir şey görünürse o konuda gönül rızasıyla(3) destek olmaya çalışırım.”
Eve döndüğümüzde çaydanlık ocakta demlenmeyi bekliyordu. Amca;
“Anlat kızım!” dediğinde not defterimi hemen çıkarttım, Gökçe anlattıkça not aldım ve çapraz sorgulama yapar gibi ahret sualleri(5) niteliğinde sorular için babaya yöneldim;
“Ev; büyük kızınız Gökşen’e mi ait, yani damat denilen sıfatını söylemeye utandığım şeyin, herhangi bir haktan bahsederek Gökçe’yi o evden kovmaya, ya da Gökçe’nin anlattığına göre ‘Defol!’ demeye hakkı var mı?”
“Yok oğul! Tapu benim üstüme. Damada güvenemediğim için Gökçe üstüne yaptıramadım. Ancak tapuya gidip, masrafını ödeyip ‘Biz öldükten sonra ev Gökçe’nindir!’ diye not koydurdum. Büyük kıza büyük evi tapusuyla birlikte vermiştim zaten daha önceden…”
“Tapuyu görebilir miyim amca?”
Amca yerinden kalktı, bir çekmeceyi kurcaladı ve de yanıma geldi tekrar;
“Buyur!”
“İzniniz olursa şimdilik bende kalsın. Bu tapuya göre damadın Gökçe’yi evden kovmasına hakkı olmadığını ispat edeceğim. Ben size haber verdikten sonra birkaç gün sonra da eğer isterseniz, tapunun Gökçe adına tescilini(1) yaptırabilirsiniz…
Şimdi sana gelelim Gökçe! İsmini içtenlikle söylüyorum, çünkü hem yaşın benden küçük, hem de çok genç yaşta anne olmuşsun. Bu nedenle hoş göreceğini sanıyorum. ‘Nüfus Kâğıtlarımız, Evlenme Cüzdanım yanımda, evden kızım Gülnihal’in birkaç parça eşyası dışında bir şey almama izin vermediler!’ demiştin, değil mi?”
“Evet ağabeyim!”
“Şimdi bir dosya kâğıdı bul, ya da bakkala gidip al. Söylediklerini aynen yaz ve eğer aile olarak bana güvenirseniz; ‘Hakkımı aramak için Avukat Gökmen’i vekil tayin ettim!’ diye yaz. Gerekirse bunu Notere de tasdik ettireceğimizi bilin lütfen!”
“Neden?”
“Bir kere yasalara göre nikâhlıyken resmen ikinci bir evlilik olması mümkün değil. Bunu sendeki Nikâh Cüzdanı ile ispat etmem mümkün!”
“Ama o bana üç kez ‘Boş ol!’ dedi!”
“O şeriatın göstergesi, hatta gösterişi, Medeni Kanuna göre imam nikâhıyla olsa bile tekrar evlenemez, seninle nikâhlıyken yeniden evlenmesi mümkün değil!”
“Ama ağabey, kurbanın olam başımıza dert açmasın!”
“Ben yanınızdayım, yasalar da sizden yana! Eğer ‘Defol!’ denilen kapının önünde dikilerek beklemem gerekse bile, arayanım, soranım yok, karşımdaki cesur olup silâh kullanacak olsa bile Allah’a şükür imanım, gücüm ve kuvvetimle baş eder, hakkından gelirim!”
“Olmaz ağabey! Sana bir şey olmasın! İlgilendin, ‘Canımı esirgemem!’ diyorsun. Ben kaderime razıyım, hadi çık, git evimizden!”
“Şimdi daha da cesaretlendim genç anne! Hacı-hoca takımından değilim, ama okumuşluğum, öğrenmişliğim var, dindar sayılmasam da dindar diyenlerle sohbet edecek kadar da bilgim olduğu inancındayım. Belki bu konuda babanızın da bilgisi var, sanıyorum…
Ablanla kocası olduğunu iddia eden kişi sütkardeşiymiş. Şeriata, Kur’an’a göre kesinlikle evlenemez, aynı yatağı paylaşamazlar(5)! Bu birinci neden? Herhalde dini bilgilerime güvenirsiniz, ya da isterseniz Kur’an’a bakın, ya da akşam veya yatsı namazında caminin hocasına danışın!”
“Benim aklımda oğlum, devam et!”
“Eğer sizinki gibi benim de aklımda yanlış kalmadıysa; sütkardeşi olmasalar bile, bir erkeğin baldızı ile yani önceki karısının kardeşi ile evlenmesi için ilk karısının ölmesi gerek. Oysa capcanlı(1) karşımdasın. Ya da iddet müddeti(5) denilen boşanma olayı gerçekleştikten sonraki yaklaşık 300 günlük sürenin geçmesi gerekir…
Bu sağlandı mı? Anlattığına göre; yoo! Eksiğim olduğunu sanmıyorum, ama isterseniz konuyu oldukça iyi bilen birine, meselâ müftüye danışalım, bence hiç sakıncası yok!”
Çenem düşmüştü(2), ama yardım etme arzusu benim mutluluğumdu ve Gökçe’den gayri resmi olarak etkilenmemi saklamam ve bu düşünceme bir kulp takmam(2) gerekliydi.
“Bağışlayın, vakit çok gecikti, bu vakitte araba bulabilir miyim acaba, ya da beni şehre götürebilecek bir vatandaş? Aksi takdirde, yemek ve döşek yanında Gülnihal dediğiniz bu dünya güzeli ile aynı havayı teneffüs etmek zorundayım…
Ha! Olmadı mı? Dert değil! Ahırda samanlar üzerinde de yatarım, erinmem(2), çünkü köyden çıkıp şehre indim, aslımı inkâr etmem(7), alışkınım!”
“Olur mu oğlum?”
“Hiç olur mu ağabey? İşini gücünü boşladın, erteledin, tüm odalar senin, hangisini istersen, gerekirse biz gideriz ahıra samanlığa. Konukseverliğimizi inkâr etme arzunuz hoş değil!”
“Şımartmayın beni! Tarif edilemeyecek kadar açgözlüyümdür(1). Uzun zamandır bir kısım şeylere özlem duyduğumu bilmeniz mümkün değil! Örneğin taze süt, tereyağında pişirilmiş sarısı hafif, beyazı pişmiş yumurta, tereyağı, keçi peyniri isterim sabah kahvaltısında. Çay istemem! Akşam yemeği için de ne olursa olsun, nefsimi köreltirim(2), dert çıkartmam!”
“Sabah kaçta kalkarsın ağabey, hepsi hazır olacak!”
“Bu fıstık, güzel kız ne zaman saçlarımı okşar da; ‘Kalk!’ derse, o anın 3-5 dakika sonrasında ve elimdeki belge ve beynimdeki bilgilerle gerekli yerlere gitmeden 5-10 dakika öncesinde hazır ve nazır olurum(2), tabii beni şehre ulaştıracak araç durumuna göre. Belki Gökçe de kızı Gülnihal de yanımda olup beni yalnız bırakmazlarsa sanırım, hiçbir resmi dairede pek sorunumuz çıkmaz gibime gelir.”
İki lokma atıştırma, “İyi geceler!” ve karşılığı “İyi geceler!” dilek ve duaları…
Ancak uyuma moduna girmeden önce kendime geldim;
“Amca! Yarın burada keşfim var, hâkim, bilirkişiler falan gelecek. Burada görülürsem, şaka bir tarafa dostane ilişkilerle aklınızı çelmeye ve bilirkişileri etkilemeye çalıştığım, davayı kendi yönüme çevirme gayretinde olacağım düşünülebilir…
Oysa ne yandaş, ne de paydaş olmak geçer aklımdan. Onun için beni bağışlayın. Bir kahvaltı alacağım olsun! Şehre giden, ya da bedeli ne olursa olsun beni götürecek birini bulmam mutlaka gerekli. Yoksa şehirden araba isterim, onunla giderim.”
Karşıdan cevap alamadım, sözlerimin devamını getirmem gerekliydi;
“Şehirde ufak bir evim var, en iyisi ben bir taksi çağırayım ve hep beraber benim evime gidelim. Sanırım taksiye sığışırız. Siz düşünürsünüz, ben düşünürüm, arkadaşlarıma olayı danışırım, yarından sonraki gün de kızınız ve torununuz sizin himayenizde kendi evlerine yerleşirler. Ne dersiniz?”
“Valla oğlum ne diyeyim ki? Köylü aklı, cahiliz…
Sen ne dersin kızım?”
“Siz bilirsiniz baba!”
“O halde konu anlaşılmıştır. Taksi çağırmak için hemen telefon ediyorum. Bendeki tapuyu iade ediyorum. Sizler de Tapu, Nüfus Kâğıtları, Evlenme Cüzdanı her ne varsa yanınıza almayı unutmayın...
Bu arada taksi gelinceye kadar küçük abla Gülnihal ve annesi dinlensinler. Biz de aklımıza başka şeyler gelirse konuşalım. Yeter ki bundan sonra her şey Gülnihal ve annesi için iyi olsun!”
Teyze uyukluyordu, amca da söylediklerime cevap vermedi, horlama öncesi uyuma modundaydı. Gülnihal’in elinden tutan Gökçe onu yatırmaya götürürken arkasına dönüp bana öyle bir bakmıştı ki, canım yandı, eksilmiştim, yok olmak üzereydim, hele ki o bakışı iade edememek büyük bir eksiklikti benim için. Parantez içinde; haksızlıktı bu…
Araba geldi, teyze uyuklamaktan vazgeçmeksizin; “Ben kalayım!” dedi. Amca, elinde bir çanta, Gökçe uykulu haldeki Gülnihal’i kucaklayarak koluna taktığı gelirken kolunda olan aynı çanta ile arabaya yöneldi. Doğal olarak onlar arkada, ben önde beraberce büro olarak da kullandığım evime geldik.
“Gökçe, sen kızınla birlikte annem-babam geldiklerinde kullandığı çarşafları yastıkları temiz olan karyolayı kullan, ‘Naftalin kokusunu pencereyi açarak odayı havalandır, hiç olmazsa biraz hafiflet!’ demek isterim! Rahat edemezseniz yer değiştiririz, benim burnum o kadar hassas değil…
Amca sen de kanepe de yatarsın. Ben de çok zaman ders çalıştığım(!) yani dosyalarla boğuştuğum portatif somyamda yatarım. Anlaştık mı?”
“Tamam!” dedi Gökçe, sesinin bu kadar güzel olduğuna da ilk kez şahit oluyordum sanki üstelik “Ağabey!” katkısız.
“Ben sizin köye erken gideceğim, diğer kişilerle. Gökçe televizyon şu kumanda ile açılıyor, kanalları, sesi ayarlarsın artık. Benim somyamın yanındaki ufak masada internete bağlı bilgisayarım var. Sanırım kullanmayı biliyorsundur, Gülnihal için programları arayıp bulabilirsin…
Sana verdiğim kartta bana ait tüm bilgiler var. Gerçi cep telefonunu da sana vermemişler, ama ev telefonundan istediğin her yeri arayabilirsin.”
Çenemin düşüklüğünü zapt etmem mümkün olmuyordu bazen. Unuttuğum bir şeyler var mı diye beynimi yoklamamam zafiyetimdi(1);
“Lâvaboları, banyoyu, mutfağı araştırır bulursun artık. Bir şeyler gerekirse karşıdaki Töre Bakkaldan alabilirsin, akrabam olduğunu söyle, gereğini ben dönüşümde hallederim. Ben de şimdi geçerken söylerim zaten. Özellikle Gülnihal sakin çocuk, şımarmaz, ona da istediklerini almayı unutma lütfen! Hadi Allah rahatlık versin, benim biraz ders çalışmam gerek!”
Karanlık indi evin içine, Gökçe de Gülnihal de rahatsız olmadılar (herhalde). Gece lâmbam ihtiyaç duymadığım için yoktu, buzlu camlı mutfak kapısını kapatarak lâmbayı yanık bırakıp gece lâmbası olayını başarı ile çözdüm! İzahat gerekli değildi…
Gece sakin geçti, ya da bana öyle geldi. Sabah kimseyi rahatsız etmeksizin sessizce sakal tıraşı olup, kapıyı anahtarımla destekli olarak gürültüsüzce açıp kapatıp heyeti beklemek için Adliye Binası yanındaki çay ocağında poğaça ile nefsimi körelttim. Farkında olmadığım tek şey; aklımı evde bırakmış olmamdı, hem de bu kadar çabuk!..
Keşif başladı, köylünün çoğu takılmıştı peşimize, doğal olarak meraklı bir biçimde. Bilen, bilmek, anlamak, öğrenmek isteyen, muhtemelen doğru söylediklerinden şüpheleneceğim şahitler de içlerinde olabilirdi.
Bir de meczup(1) olduğu anlaşılan Ahmet isminde 20-25 yaşlarında ayrı bir meraklı vardı; “Dölek dur, ulan(8)!” sözlerine aldırmaksızın hoplayıp zıplıyor, elindeki değnekle muhtemelen hayali bir şeylere vuruyordu, sadece sesinin kendisini etkilemesini ister gibi.
Söz konusu keşif mahalline geldiğimizde Ahmet sopasıyla bir kısım yerleri özenle çizip aynı sopayla işaretleyerek şarkıya başladı;
“Şurası baş başa kaldığımız yer(9), burası Mehmet Amcadan sopa yediğimiz yer, bu sebeple sık sık gelemediğim yer!”
Hâkim kızmıştı;
“Susturun şu arkadaşı kardeşler, lütfen!”
“Dölek(1) dur, hıştınma(2) ülen! Bak amca kızıyor!”
“Kusura bakmayın efendim, delidir, ne yapsa yeridir!”
“Amca değil, hâkim! Hem öyle elinizi kolunuzu sallayarak garibi azarlamak, kötü söz söylemek uygun mu? Yakışıyor mu?”
“Deh! Deh! Düldül! Bahçıvan Mehmet Amca geldi(10)!”
“Hâkim gaza geldi(2);
“Kimdir bu Mehmet Amca?”
“Bahçenin kendine ait olduğunu iddia eden, davayı açan, şu avukatın savunduğu kişinin babası…”
“İddiası ne?”
“Kadastro geçmeden(2) evvel bahçenin kendine ait olduğu, nedeni meçhul bir şekilde muhtar adına tescil edildiği…”
“Şahit var mı, ya da kimler şahit?”
“Bu Ahmet delisi, onun yüzünden rahmetli olan sevdiği Ayşe, bir de köyden şehre göçen Osman Efendi…”
“Bilirkişiler! Konuyu iyice öğrenip raporunuzu öyle yazın. Ben biraz köy kahvesinde daktilo kızımla dinleneceğim. Araştırın, konuşun, gerekirse şehre gidip Osman Efendiden de bilgi alıp raporunuzu öyle yazın. Avukat Beyler sizler de hem karşılıklı, hem de şahitlerle konuşun, lütfen!..
Herhangi bir şahidin yalan beyanını(3) yakalarsam Yasaların bana verdiği ceza verme hakkını en uçta kullanacağım bilinsin lütfen!”
Muhtarın avukatı;
“İzin verir misiniz Hâkim Bey!” deyip izni aldıktan sonra, mal sahibi olduğunu iddia eden muhtar ve avenesi(1) olan şahitleri bir kenara çekip hâkimin sabrını test eder gibi konuştuktan sonra Hâkime geri döndü. Galiba sözleri; korku dağları bekliyor(11) sözünün tercümesi, delili, ispatı gibiydi;
“Biz iddiamızdan vazgeçiyoruz, bahçeyi mal sahibi gözüken kişiye iade edeceğiz!”
“Sorum şu; dilekçeyi iddia sahibi muhtar mı, siz mi vereceksiniz Avukat Bey?...”
Benim için önemli değildi. Önemli olan şu veya bu şekilde kaybetmemiş olmamdı. Hakkını kaybetmeyen, beş para almaksızın avukatlığını üstlendiğim gariban çiftçinin oğlu bana sarıldı, kucakladı, yanaklarımdan öptü, en büyük mükâfatlardan birini sahiplenmiştim.
“Allah razı olsun, dile benden ne dilersen!”
“Ben bir şey yapmadım, Ahmet şarkılarıyla gerçeği anlattı. Onu gözet, elinden tut, el üstünde tut, bu benim için yeterli. Belki bu; benim de kazancıma giden bir yol olabilir, kim bilir?”
Öğlenden akşama kadar içimden geçirdiğim, umduğum kazanç için yeterli vaktim olduğu düşüncesindeydim.
Heyecanla ulaştım eve, bekleniyordum, hatta bir kukumav kuşu(3) vardı sanki penceremde gülümseyen. Susarak sevgisini belli eden çoksa da, benim suskunluğumca seven biri olduğumu ondan başka olmadığına inancım yüce idi(12).
Gülümsemesine, gülümseyerek el salladığım idi o ve el sallamamın karşılığını da almıştım. Bu; kalp kalbe karşıdır(13) demenin ispatı olabilir miydi? “Olsun!” dileğindeydim, saklamamam, saklanmamam gerek! Ancak önceliğimde onun ve kızı için halletmem gereken bir iş vardı…
Tapu Dairesi, Nüfus İdaresi, Evlendirme Dairesi, Müftülük, Vergi Dairesi dolaştık beraber Gökçe ile mesafeli, iki yabancı gibi. Konusunda uzman olan bir arkadaşımla görüşmenin gerekli olacağına inanıp onunla da görüştüm.
Daha sonra, Adliyeden görevli bir savcı ve semt karakolundan iki görevli arkadaş, mahalle camii imamı, muhtar ile birlikte Gökşen’in kaldığı eve ulaştık, ufak bir nöbet değişikliği ile. Gökçe ile babası yer değiştirdiler, Gülnihal için.
Kısaca, belgeler, bilgiler, ilgililer ve bizler hazırdık, karşının hazır, hazırlıklı olması önemli ve umurumuzda, daha doğrusu umurumda değildi.
Amca kapıyı çaldı; “Babanım!” diyerek, Gökşen; yeni gelin edasıyla çekinmeksizin açtı kapıyı, babasının arkasından gelen bizlere kapıyı kapatması mümkün değildi. Eve giren herkes boş buldukları yerlere oturdu, öncelikle amcaya yer göstererek…
Gökşen’in gayri resmi kocası, galiba güzellik uykusunu(3) tamamlayamamış olsa gerekti ki, top patlasa herhalde dürtüklenmeden(2) uyanamaz olsa gerekti. Amca hafifçe öksürerek boğazını temizleyerek büyük kızına döndü;
“Biz buradayız kızım, hadi kocanı çağır, öğrendiğimize göre ‘koca’ da denmez ya, neyse konumuz bu değil. Ben bir baba olarak size; o hanzo(1) adam gibi ‘Defolun!’ demeyeceğim. Ama… Her neyse kalanını beyler anlatır size…”
“Hanzo” denilen adam mahmur gözlerle yarı uyanık bir halde odaya girdi, sırtına bir tişört geçirmiş olarak eşofman altı ve çıplak ayaklarla.
Ve birden gözlerini açtı, anlamak istercesine, şaşkınca, belki de akşamdan kalmış olsa da(2) gerçekten ayılmış olsa gerekti.
Söze başlamak için savcı beyden izin aldım ve başladım;
“Size nasıl hitap edeceğimi bilemiyorum. O nedenle ‘Siz!’ deyip devam etmeye gayret edeyim. Diyeceksiniz ki; ‘Bu kalabalık, niye?’ Sizleri ilgililer sırasıyla bilgilendirecekler, sonrasında da sonucu kabullenip gereğini gerçekleştireceksiniz. Öncelik amcada. Babası; küçük kızının mağduriyetini(1) dillendirmeye çalışacak öncelikle…”
“Sevgili kızım! Sana büyük kızım ve bekâr olduğun için, dünyalık(1) olarak Gökçe evlendiğinde çarşıdaki büyük evi vermiştim tapusuyla. Ancak kendime Gökçe’nin evliliği nedeniyle güvenemediğim için, onların oturduğu bu evi, tapuya ‘Bu ev, biz öldükten sonra Gökçe’nindir!” diye yazdırmıştık…”
“Biz buna hukukta ‘İntifa Hakkı(3)’ diyoruz, amca!”
“Her neyse işte ondan! Yanımıza hayâsızca(1) gelip dikilen bu adam Gökçe’yi kendi evinden kovmuş ve siz buraya yerleşmişsiniz. Buna hakkınız yok! Bu ev, Gökçe’nindir ve torunum Gülnihal’e de aittir…
Hemen şimdi, neyiniz var, neyiniz yoksa eşyalarınızı, pılınızı-pırtınızı(3) toplayıp evden, çıkın. Ve sizin Gökçe’ye yaptığınız gibi sizi bir poşetle kapı önüne koymadığımız için bana teşekkür edin!”
“Ama bizim o evimiz kirada baba!”
“O; sizin sorununuz kendiniz çözün!”
“Affedersin amca, affedersiniz savcı bey, affedersin arkadaşım söze karışmam gerek!”
Söz alan, ya da almak isteyen avukat arkadaşımdı;
“Siz, medeni yasaya göre ilk eşinizle hâlâ evli görünmektesiniz. Şu anda eşiniz gibi görünen büyük abla yani Gökşen Hanımla şu veya bu şekilde, ya da nedenle evlenemezsiniz…”
“Şeriata göre üç defa ‘Boş ol!’ dedim, ama…”
“Bu sizin düşünceniz, yasaya göre ve hele ki bu Nikâh Cüzdanı varken, ilk eşinizden ayrılmış olmanız mümkün değil. Ayrıca müftülüğün verdiği yetkiyle hocam da size evlenemeyeceğinizin nedenlerini anlatacak…”
“Bakın gençler! Kur’an’da Allah’ın emri olarak; ‘Sütkardeşler evlenemezler!(5)’ ayeti var, baldızlarla evlenmenin de ayrıca, şartları, kuralları var(5)…”
“Hadi canım sen de…”
“Üç defa ‘Boş ol!’ demenin hak olduğuna inanıyorsun da…”
“Evet, inanıyorum!”
“O halde bizden sorumluluk da günah da gitti! Bakın ‘defolmak’ kelimesini seslendirmiyorum. Eşyalarınızı alıp bu evden gitmeniz gerektiğini; ben mi, avukat arkadaşım mı, amca mı, kötü sözlerle terk ettiğiniz kâğıt üzerinde eşiniz görünen, ancak sizinle hiçbir bağlantısı kalmayan Gökçe Hanım mı, yoksa devlet görevlileri mi söylesinler?..
Olmadı mı, kabullenmediniz mi? Yarın yasal olarak, yasaların verdiği haklara göre sizi evinizden çıkartalım mı? Siz başınızın çaresine bakarsınız, ev sahibi anne-kız da evlerine gelip huzurla yaşamaya devam ederler…”
“Allah…”
“Sakın o cümleyi tamamlama! Şahit çok! Zaten resmen boşanmanız için tüm gerekçeler, yasal işlemler ve şahitler hazır. Yarın boşanmak için ayrıca mahkemeye başvuracaksınız, bayan tarafının avukatı benim, sizin avukatınız olarak istediğiniz birini seçebilirsiniz, benim şu anda yanımda bulunan arkadaşım hariç, tabiidir ki tüm olumsuz görünen koşullara rağmen iddialıysanız!”
Gün geçti, günler geçti, bazen yasalar o kadar yavaş ilerliyordu ki, her şey ayan-beyan(3) belliyken bile! Ama her gün ihtiyaç halinde görüşülünce yavaşlamayan, yerinde saymayan duygular vardı, hissedilip, yaşanıp da açıklanamayan.
Yasalar da, sonuç da kesindi.
Gökçe; mal sahibi, kızının himaye ve velâyeti(1) kendinde kalmak üzere edepsizce bir iki makul ve mantıklı olmayan(2), dikkate bile alınmayan teşebbüse karşı boşanmıştı ve boşluktaydı. Evine yerleşmişti, sonrası…
Sükût ve sessizlik…
İçimde fırtınalar kopsa da, yardımcı olma çabası gösterdiğim çocuklu, genç bir kadından ne bekleyebilirdim ki?
“Mantı yaptım, seversen gel!” dedi, telefonla. Mantı bahane olsa gerekti, bana göre özlemişti ve beni göresi gelmişti, aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş ya hani, o hesap…
Mantı sonrası; “Gitme!” dedi, “Bu gece burda kal!”
Gitmedim, Gökçe Gülnihal’i yatırdı.
Yattık, uyuduk mu ayrı odalarda? Yoo!
Şair; “Geceleyin bir ses böler uykumu(14)” demiş, geceleyin bir ses bölmüştü uykumu;
“Neden?”
“Bir anda değiştirdin monoton dünyamı, gecikmiş olsam da sana ait olduğumu hissettim.”
“Evli, henüz boşanmamış olduğun halde, boşanmış görünen bir halde?”
“Sen, benim senin olmamı istersen, ben her hal ve şartta sana razıyım. Çünkü gönlüme rızamı alarak giren, girmek isteyen olmadı bugüne kadar, hem hiç! Sen girecekmişsin gibi, Tanrının biz kadınlara bahşettiği bir his var içimde, gurur nedir bilmeksizin, henüz bir ay bile dolmadan…
Kızım senin de kızın olsun isterim. Senin olmamı, bana ait olmayı istemezsen, nikâh kıymazsan ben ona da razıyım, yeter ki bundan sonra başımızda ol, aynı ortamda beraber nefes alalım, senin bu akşam söylediğin gibi, kızıma ek olarak beni de kabullenebilirsen...
Gülnihal’i sabrın ve ona gösterdiğin sevgi ile beraber büyütelim, elin elime değmese de. İlerilerde gönlüne hükmedecek biriyle karşılaşıncaya kadar. O zaman sen ne dersen, ne yapmak istersen o olsun, asla ne hükmederim, ne reddederim, ne da hak isterim. İzninle öpmek istiyorum seni…”
“Kocanı öper gibi olmasın ama…”
“Kocamı hiç öpmedim, sadece ailem uygun gördüğü için istemediğim halde zorunlu olarak görevimi yaptım, kızım bu görevin sonucu…”
“O halde hiç eksilmedin. Acele ettiğimi düşünme, ömür boyu benim, nikâhlım ol!”
“Söz! Ben ölünceye kadar seninim, ister ecelle, ister sebep ne, nasıl olursa olsun, ben başıma, ya da seninle beraber, ama kızım büyüsün, yaşasın!”
“Bebeğine bakman gerek, ben olsam da olmasam da…”
“Yoksulluğu paylaşma, beni, kızımı paylaş. İstediğin bedenim değil, biliyor, gerçekten hissediyorum. Benim de, senin de, kızımın da şefkat ve sevgiye ihtiyacımız var. Yumsam da gözlerimi, sözlerim, nefesim kesilse de başımızda ol, kızımı senden başka kimseye emanet edemem, bırakamam, anne ve babamın dünyaya kazık çakmayacaklarını bilerek…
Hadi öpmemi bekleme, öp beni dünyaya yeni gelmişiz, bu öpüşten sonra hiç ölmeyecekmişiz gibi!”
Öptüm, dudaklarımız sonsuza kadar kilitli kalsın ister gibi, diler gibi. Yaşadığımız dünyada bir o, bir ben, bir de kızımız vardı, asırlar kadar uzun görünse de sanki bir ay kadar zaman değil de bir tam gün bitmeden…
Yaşamda kişiler mutlu iseler, her şey olacağına varıyor. Hiçbir şey mutluluğu, saadeti üleşmekten daha önemli değil. Yeter ki insanları dış etkenler etkilemesin…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Elbette ki bir hukukçu değilim. Okuduklarım, internet bulgularım ve bu konudaki dostlarımdan edindiğim bilgilerle olayı öykülemeye çalıştım. Hatalarım olabilir, peşinen özür dilemem gerek
(1) Açgözlü; Tamahkâr, çok isteyen.
Avene; Kötü bir işi birlikte yapanlar, kötü bir eylemde birbirine yardım edenler, kafadarlar, yardakçılar.
Binamaz; “Namaz kılmayan” anlamında olan bu kelime halk arasında yanlış olarak “Beynamaz” şeklinde söylenmektedir.
Capcanlı; Çok canlı, çok diri, dipdiri, çok canlı bir biçimde
Çeşni; Tadımlık. Hoşa giden tat, lezzet. Değişiklik.
Dölek; Davranışları ölçülü, hesaplı, ağırbaşlı olan insanlar için kullanılan bir yöre deyimi.
Dünyalık; Mal, mülk, servet, para, varlık.
Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
Hayâsızca; Utanmaksızın, sıkılmaksızın.
Hayta; Külhanbeyi, kabadayı, serseri. Holigan. Apaş.
İçtihat; Özel görüş, anlayış, kavrayış. Uygulanacak kuralın yasada, ya da örf, âdet hukukunda açıkça ve hiçbir kuşkuya yer vermeyecek bir biçimde bulunmadığı durumlarda yargıcın ya da hukukçunu görüşünden doğan, yargı değerindeki sonuç.
İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Mağdur; Kendisine haksızlık edilmiş olan.
Mağduriyet; Mağdur olma durumu (Mağdur; Kendisine haksızlık edilmiş olan).
Meczup; Gönlü Allah sevgisiyle dolu ve bu sevgiyle kendinden geçmiş, aklını yitirmiş, kendini Tanrıya vermiş, Tanrı aşığı, inançlı insan. Deli, delirmiş. Aklını yitirmiş.
Müptezel, Arapça bir kelime olup, saygınlığını, çokluğundan dolayı değerini yitirmiş, değersiz anlamınadır.
Müvekkil; Birini kendine vekil olarak seçen, vekillik veren, vekil eden.
Pasaklı; Giyimine kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeyen.
Pespaye; Düşük nitelikli, beş para etmez, aşağılık, alçak, soysuz.
Savruk; Kendini (aklını) dikkatini işine vermeyen, özensiz, dikkatsiz, dağınık, düzensiz. Yersiz para harcayan, tutumsuz.
Tescil; Bir şeyi resmi olarak kaydetme, resmileştirme, kütüğe geçirme, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kayıt.
Velâyet; Veli olma durumu. Velilik. Ermişlik. Erenlik.
Zafiyet; Güçsüzlük, dermansızlık, halsizlik, zayıflık.
(2) Akşamdan Kalmak; Az olmayan (yani çok) miktarda alkol almanın sonucunda yaşanan olumsuz belirtiler (yorgunluk, baş ağrısı, mide bulantısı, hatta kusma gibi şeylerin tümü, ya da bir kısmı).
Çenesi Düşmek; Gevezelik etmek, yerli-yersiz konuşmak, çok konuşmak, gereksiz sözler söylemek, susmak bilmemek, karşısındakini bıktırmak.
Dürtüklemek; Birini uyarmak, ya da kışkırtmak. Üst üste birkaç kez dürtmek.
Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
Gaza Gelmek; Dolduruşa gelmek. Aşırı övülme karşısında kalıp buna inanarak bir eylemde bulunmak (Argo).
Gözünü Budaktan Sakınmamak (Esirgememek); Ölümü göze almak, Can verme aşamasına gelmek, gereğinden çok acele etmek.
Hıştınmamak; Ses çıkarmamak, haber etmemek, üstüne gitmemek, açık vermemek anlamlarında yöresel bir kelime.
İşkilli Olmak; İkircikli, kuşkulu olmak. İçinde ikircik bulunmak, duraksayan, karar veremeyen, kararsız kimse olmak.
Kadastro Geçmek (Kadastroya Geçmek); Kadastrosu yapılmak. (Kadastro; Bir ülkedeki, her çeşit arazi ve mülklerim yerlerinin, alanlarının, sınırlarının ve değerlerinin devlet eliyle belirlenip plâna bağlanması iş ve işlemi).
Kulp Takmak (Bulmak); Bir şeyi, bir kimseyi kusurlu gösterebilmek için uydurma bir neden bulmak.
Makul ve Mantıklı Olmamak; Akla uygun, akıllıca, belirgin olmayan, aşırı olan, uygun, elverişli, akla uygun iş görmemek, akılla kanıtlanamayan, sözü akla yakın olmamak.
Morarmak; Herhangi bir söz ve davranıştan dolayı bozulmak. Herhangi bir sıkıntı, hastalık ya da ezilme dolaysıyla morlaşmak, mor duruma gelmek, mor renk almak.
Nefsi Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
Söz Birliği Etmek; Ağız birliği etmek. Aynı konuda konuşmak, fikir beyan etmek. Uyuşmak.
Tik, Tikli, Tiki Olmak; Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.
(3) Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.
Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, açık seçik.
Boy Abdesti, Gusül Abdesti; Bütün vücudun usulüne uygun olarak temiz su ile yıkanmasıdır. Kur’an’ı Kerim Maide Suresi 6. Ayetinde; “Eğer cünüp iseniz, temizleniniz!” denmektedir.
Gönül Rızası İle; Razı olarak, rızaen.
Gözleri Eğecekte Delecekte Olmak; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyet olmayan bir şekilde etrafına bakmak, bakınmak, bir bakıma gözleri fel fecir (vel fecri) okumak şeklinde de kullanılan bir söz.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Hazır Nazır; Emre Amade. Hazır, hazırlanmış. Her yerde hazır olup, bilen, gören, yardım eden.
İç Açıcı; İnsanda iyi, güzel duygular uyandıran, ruha, gönle ferahlık veren. İyi bir durumda olan, umut veren.
İntifa Hakkı; Kişinin bir mal üzerinde ömür boyu kullanma hakkına sahip olmasıdır. Bir mala sahip olmak, ya da malın bir kişiye ait olması anlamında değildir.
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde; “Durağanlığı, özlemle beklemek!” gibi vurgulanmıştır).
Lisanı Münasip (Münasip Bir Dille Anlatmak); Karşısındakini incitmeden, aşağılamadan, tehdit eder, ya da azarlar gibi yapmadan konuşmak.
Med-Cezir (Arapça); Denizlerin yükselmesi, kabarması, uzaması; Med, Alçalması ise; Cezir demektir.
Pılı-Pırtı; Eski eşya. Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler. Eski Eşya.
Tenkis-i Bedel; Azaltma, eksiltme bedeli.
Tezyid-i Bedel; Çoğaltma, artırma bedeli.
Yalan Beyan; TCK’nun 206. Maddesinde; konu; “Belge düzenlemede yalan beyan” olarak görünmektedir. Öyküde ya hâkimin dili sürçmüştür(!) ki mümkün değildir. Doğrusu; özeleştiri olarak yalan beyanı öyküyü yazan yanlış yorumlamıştır.
Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(4) Sen seni bil sen, seni… Hacı Bayram VELİ
(5) Din İle İlgili Hususlar;
Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Allah İle Aldatmak; “O yaman aldatıcı sakın sizi Allah ile aldatmasın!” derken şeytanı kastetmektedir. (Kur’an; Lokman Suresi, 33. Ayeti) (“Allah ile aldatmak” Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün çok değerli bir kitabının ismidir de…)
Baldızla Evlenme; Nisa Suresi 23. Ayete göre; İki kız kardeşi nikâhlamak haramdır. Yani karısı varken baldızını nikâhlayamaz. Ancak karısının ölmesi ya da boşanması halinde bu yasak kalkar ve evlenebilir. İddet müddeti denen zaman karı ölmüşse beklenmez, boşanmışlarsa 300 gün kadar beklenmelidir.
İddet Müddeti; Medeni Kanuna göre boşanan bir kadının tekrar evlenmesi için bekleme süresi olup üç yüz gündür.
Kur’an İle Aldatmak; Cemil KILIÇ’a ait “İslama Kurulan Pusu” adı ile imzalanan kitap.
Necasetten Taharet; Gözümüzle gördüğümüz pis ve pisliklerden temiz olma durumu.
Sütkardeş; Emzirme Süresi içinde iki ayrı cins çocuk aynı anneden süt emmişlerse sütkardeş olurlar ve şeriata göre birbiri ile evlenemezler. Kur’an’da Nisa Suresi 23. Ayetinde mealen; Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı; Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeş kızları, sizi emzirmiş olan (Süt) anneleriniz, sütanneden kız kardeşleriniz…” denmektedir. Ayetin devamında yasaklar bire bir izah edilmektedir.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
(6) Abrakadabra; Kelime hakkında çok görüş belirtilmiştir. Çeşitli hastalıklara iyi gelen bir kelime olduğu rivayet edilmekte. Abraksas (365 anlamında), Auro kedabra, aberah kedaber (“Söylediğim gibi yaratacağım!” anlamında) ve abhedde ked habhra (“Bu dünya gibi yok ol!” anlamında). Türkçemizde katakulli şeklinde, olumsuz hareketler için kullanılan bir söz.
Alavere-Dalavere; Yalan-dolan, dolap, düzen (Genelde “Kürt Memet nöbete!” eki şeklinde kullanılır)
Davul Tozu, Minare Gölgesi; Olmayacak işler için söylenen bir masal deyimi.
Ham Hum Şaralop; Düzenle, ya da el çabukluğuyla yapılan, kimsenin akıl erdiremediği iş.
Hokus Pokus; Aslı bir isim olup kendi ismine eklediği çeşitli anlamı olmayan acayip kelimelerle seyircinin gözlerini boyayıp el çabukluğuyla numaralarını sergilediği için yapılan numaralar bu isimle anılır olmuş. Bu konuda ayrıca Ekmek ve şarabın takdis edilerek Hazreti İsa’nın et ve kanına dönüştürülmesi şeklinde “Hocest Corpus (Bu; benim vücudum!)” şeklinde bir anlam da oluşturulmuştur. Türkçemizde katakulli şeklinde, olumsuz hareketler için kullanılan bir söz.
Ne Sihirdir, Ne Keramet; “El çabukluğu marifet!” eki ile kullanılır. Çabucak, hile de karıştırılarak yapılan işler için söylenir (Keramet; Doğaüstü, şaşkınlık uyandıran durum).
Zati Sungur Numaraları; Zati Sungur Eski sihirbazlardan biridir. El çabukluğuyla sergilenen maharet, haksızlık, yanlışlık dolu olay ve numaraları.
(7) Aslını İnkâr Etmek; Hazreti Ali’ye mal edilen sözle; “Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini bir başka babadanmış, ya da soydanmış gibi göstermek, ancak haramla beslenen kimselerin yeltenebileceği bir densizliktir. İnsan geçmişini inkâr etmemeli, saygınlığı başka yerlerde değil, kendi meziyetlerinde ve insanlığında aramalıdır” kastedilmektedir.
(8) Lan, Ulan, Ülen; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kur’an’da ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.
(9) Günlerdir içime çöktü ayrılık… diye başlayan Nihavent Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin nakarat bölümü; Şurası göz göze geldiğimiz yer, / Şurası söyleşip güldüğümüz yer, / Şurası baş başa kaldığımız yer, / Buralara sık sık gelişim ondan” şeklinde olup Eserin Güftesi Yahya BENEKAY’a, Bestesi Sadettin ÖKTENAY’a aittir.
(10) Elmayı alan bilir oy oy… diye başlayan Uşşak Makamındaki Zeki MÜREN Güfte ve Bestesini sahiplendiği Türk Sanat Müziği eserinin Nakarat Bölümü; Bahçevan geldi! Bahçevan geldi! / Deh! Deh Düldül! Deh! Deh! Düldül” şeklindedir.
(11) Korku Dağları Bekler (Aşırır); Korkunun her yerde olduğunu, korku dolaysıyla gerekenden daha fazla tedbir alınmasıyla ilgili söz, güzel denilecek bir de öyküsü vardır.
(12) Susarak sevgisini ilân eden çok var sevgilim / Ama bir başka seven yok, benim sustuğum biçimde! Aziz NESİN’in “SUSARAK” şiirinin son iki dizesi.
(13) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(14) Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar; Nerdesin, arıyorum yıllar var ki ben onu, Âşıkıyım beni çağıran bu sesin. “NERDESİN?” Ahmet Kutsi TECER Şiir; Suat SAYIN tarafından Nihavent Makamında bestelenmiştir.