Doğmamak, büyümemek de ellerinde değildi, her ikisinin de Halide ve Halit olarak. Tanrı buyruğu gerçekleşmişti. Karşılaşmamak, görmemek, hele ki âşık olmamak da mümkün değildi, bu yüceler yücesi Tanrının emrinin göstergesiydi.

Eh! Biraz da olsa, karı-koca olarak başlangıçlarının ilerilerinde birbirine ve Tanrıya yardımcı olduklarını da inkâr etmemek gerekti.

Mutluydular, Tanrının tüm dünyayı kendileri için yarattığı inancındaydılar, ta ki ilerleyen zamanları yitirip de Tanrıya isyan edinceye kadar…

Yokları yoktu, her şeyleri vardı, ağaç olmalarına rağmen, o ağacın meyvesinin olmayacağını öğrenene kadardı yaşadıkları, yaşayacakları mutluluk. Tüm tedavilere, tüm eklere, tüm tedbirlere rağmen, gurk tavuk olması gerekenin civcivleri yoktu, yumurta yoktu ki, civciv olsundu!

Bir evlâda ihtiyaçları vardı, mutluklarının, saadetlerinin devamı için, genç kadının bunalmaması, yataklara düşmemesi, hatta intiharı düşünmemesi, uygulamaya koymak için çalışmaması gibi

Öylesine bir saplantı haline gelmişti ki Halide’nin tutkusu, sadece bebek sahibi olanlardan değil, hamile görünümlü kadınlara nefreti bile uzaklardan belli oluyordu. Hele ki biri eteğinde, biri göbeğinde, biri kucağında gibi, “İkisi ana babaya mahsup edilir(1), üçüncüsü dünyaya kâr kalır!” gibi kadınları gördükçe.

Tanrı kendilerine biri uygun görmemiş, ele üçer vermişti, hani bir batında(2) üçü bir arada değilse de arka arkaya. Hani; “Ne olur, ne olmaz! Her ihtimale karşı!” demek ister gibi!

Halide karşısındakilerden sadece nefret etmiyor, kızıyor, kıskanıyordu da, diğer ek düşüncelerini saklı tutarak.

Şarkı; “Dünyada ölümden başkası yalan! (3)diyordu ve bir diğerindeki sözde ise; “Dünyada ölümden başka her şeyin çaresinin olduğu(3) iddiası yer alıyordu.

Engeller ne olursa olsun, karı-koca olarak o engelleri aşmaya çalışacaklardı. Ancak sahiplenmeyi düşündükleri çocuk sahibi olan aileler üçü-beşi bırak, düzineyle çocukları olsa bile; “Et tırnaktan ayrılmaz!(1) tavrıyla, araya giren eş-dost tavsiyelerine, ısrarlarına rağmen teklifleriyle ilgilenmiyorlardı bile.

Öyle ki; “Nüfusu sizde kalsın, bakalım, büyütelim, okutalım ne zaman isterseniz o zaman sahiplenin büyümüş çocuğunuzu” sözleri havada asılı kalıyordu(1). Hatta bir bilen şöyle benzetme yapmak cesaretinde bile bulunmuştu;

“İnsan kendini müteşair(4) görse de şiirlerinden, yazı konusunda kendisini üstat görse de öykülerinden birini bile diğerlerinden ayrı tutup ‘Yok!’ olarak kabul edebilir miymiş? Konu evlâttı ve bu benzetme Halide’nin hiç hoşuna gitmemiş, asi gibi davranışlar sergilemişti, kahırla, umutsuzlukla.

Duygusal yapısı olması bir kenara, dizelerle, paragraflarla hiçbir görüntü benzerliği düşünemezdi Halide, konu; beyaz sayfalar değil, insan ve insan üzerine kurulmaya çalışılan bir umuttu ve insan ancak umutlarını canlı tutarsa yaşar, yaşayabilirdi.

Yasaların verdiği süreye ulaşıp “Evlât Edinmek için(5)Mahkemeye, sonra fikirlerini değiştirerek “Koruyucu Aile(5) olmaya karar verip SHÇEK’e (Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna) başvurdular.

Ne çocuklar, ne de bebekler arasında seçim yapmak hakları değildi, hem kendilerine yakışmazdı, hem de “Allah’ın gücüne gider!” diye düşündüler. Bunun için de Halide Kurum Müdürüne; “Bizim adımıza siz karar verin lütfen!” dedi.

O da yeni doğmuş bir bebek olmasına rağmen sütanne sütünü reddeden, bulunduğu yerin, çöp konteynırının konumu nedeniyle şu tarihte, şu şekilde bulunan, anne ve babası bilinmeyen, nüfus kâğıdı bile olmayan kız çocuğunu “Koruyucu Aile” hükmüyle onlara vermişti. Vermesi gereken bilgiyi de sözleşmelerinden eksik etmemişti;

“Anne ya da babası akılları başlarına gelip, soruşturup ailenizle karşılaşıp çocuklarını görme arzularını belli ederlerse engellememeleri” ve bunun için de devamlı olarak adreslerinin kuruma bildirmelerinin zorunluluğu idi.

Halide ve Halit, belki hemen, ya da yıllar sonra bir handikapla(6) karşılaşacaklarını beklemiyorlardı, Kurum Müdürüne söz verip belgeleri imzaladıklarında. Oysa gün doğmadan neler doğmazdı ki, göz ardı etmelerinin mümkün olamayacağı?

Kurum Müdürünün şahitliğinde Nüfus Kâğıdı çıkartıldı bebeğin, anası-babası bilinmeyen çocuklara nüfus kütüğüne kaydı yeni babanın üzerine olsa da kurallara uygun olarak, anne adı; Havva, baba adı Âdem olarak veriliyordu çünkü.

Halide ve Halit’e sadece isim ve soy isim verme hakkı tanınmıştı. Halide de; “Sevdam Aşkım” ad ve soyadını uygun görmüştü. Yılların biriktirdiği bir sevda, yaşamak istediği aşk gibiydi.

Kurum Müdürü tavsiye değil âdeta emreder gibi;

“Zamanı gelince, kendilerinin ve Sevda’mın kim olduğunu anlatmalarını, anne ve babasını sorup, arayıp, öğrenip, bulmak istediğinde yardımlarını esirgememelerini” de eklemişti sözlerine.

Halide ve doğal olarak Halit için de bebeğin durumunun komşular tarafından bilinmemesi için bir çözüm gerekliydi. Çünkü tüm etraflarındakiler, bebeklerinin olmadığını ve bebek özlemlerini katıksız olarak biliyorlardı.

Bu nedenledir ki Halide 270-275 gün süre ile doğum yapmak için(!) şehirden uzaklaşmalıydı. Bunun için uzak bir şehirde, dili sıkı(2) bir akrabalarının yanında bu süreyi geçirmesi ve bebeği orada doğurması gerekliydi ve kendilerince makul ve mantıklı(2) bir çözümdü bu!

Bunun için de Halide’nin evden sinirle ayrılması için karı-koca esaslı bir şekilde kavga etmesi, hatta Halit’in Halide’ye mahsusçuktan(6) da olsa şiddet uygulamasında yarar olabilirdi. Osmanlı kadınıydı(7) Halide, dayanırdı mahsusçuktan da olsa darbelere. Hem sadece annelerin vurduğu yerlerde gül bitmezdi ya, bazen kocaların vurdukları yerlerde de gül bitebilirdi (belki)!

Kavga etmekte(!) oldukça başarılı olmuşlardı. Halide, bağıra-çağıra, hatta “Bir daha dönmek mi?” şeklinde yemin eder gibi bile yapmıştı, bavulunu alıp yola koyulduğunda. Bebeği Kurumdan alacaklardı, anne adayı ile bebeğin her bakımdan birbirilerine alışmaları için bu şarttı.

Dünyaları kazanmışlardı. Karı-koca olarak birkaç gün, hatta aylar boyu ayrı kalmaları gerekse de, kazanımlarının tümünü feda edecek olsalar da yaşama yeniden başlamalarının mutluluğunu yaşıyorlardı.

Halide öylesine kızıp ayrılmıştı ki evden, Halit bile onun nereye gittiğini bilmiyordu. Ancak bu karakola gidip; “Eşim kayboldu, kaçtı, birileri mi kaçırdı acaba?” düşüncesiyle “Kayıp” haberi vermesini gerektirmiyordu.

Biliyordu ki, çevresine inandırıcılığıyla, Halide 8-10 ay, en fazla bir yıl sonra evine dönecekti, doğal olarak bebeğiyle!

Bu 8-10 ay içinde bebek sütten kesilmiş, 8-10 ay büyümüş olacaktı, ama ne gam? Hem şu anda Koruyucu Aile olma vasfı bir kenara, bebeğin yasal babası ile yasal annesinin her akşamki yalnızlıklarında birbiriyle haberleştiklerini kim bilecekti ki? Belki, hani kenardan köşeden Halit'in, karısı evden kaçmasına karşın gamsızlığı dikkat çekebilirdi, bu nedenle tedbirli olmalıydı.

Bu nedenle bir devlet memuru olan Halit atamasını istemişti, bu şehir dışında herhangi bir şehre, neresi olursa olsun ve dileği neredeyse gecikmeksizin denecek bir süratle 3-4 ay içinde gerçekleşmişti, kendince uzun bir süre idi bu süre. Dalgın, hüzünlü, çaresiz ve fakat dikkatli bir yalancıydı.

Atandığı şehirde önce kiraya taşınmıştı Halit, komşularının dikkatinde şehirden ayrılırken. Konu-komşuya, komisyoncuya evi satacağını belirtmişti, komisyoncunun biçtiği bedel üzerinden, acelesi yok gibiydi, ama o evi satıp bu şehirde bir evi sahiplenseler fena olmazdı (sanki). Tüm öncelik Halide’de ve bebekleri Sevdam’da idi; çevreye, iklime, yaşama uyum gibi.

Şehirdeki ev satıldı, bir miktar fedakârlıkla, bu şehirde yeni bir ev satın alındı, bir miktar destekle ve Kurumun yeni müdürüne yeni adreslerini bildirdi Halit, uzun uzun anlatışlarla…

Ve uyum sağlandı, Sevdam bebek büyüdü, güzel bir kız çocuğu olarak anne ve babasıyla. İlkokula başlayıncaya kadar herhangi bir sorun yaşamadılar. İlkokula başlamak demek, bazı gerekliliklerin öğretmen ve müdürle paylaşılmasının gerekliliği idi.

Bunu Kurum Müdürü ile paylaşmak da zaruretti(6), kızlarının kendini bilmek hakkına saygı göstermeleri gerekliydi. Müdür, hemen paylaşırlarsa yaşı küçük olduğundan dolayı sorunlar yaşayabileceğini, bu nedenle ortaokula başladığında söylemelerinin yararlı olacağını anlatmıştı, üstelik bu müdürün de diğer müdürden farkı yoktu, emredercesine tavır olarak.

Tek eklenti; ihtiyaç hissetmeleri halinde, Sevdam’a Sevdam’ı anlatma konusunda yardımcı olabileceğini vadetmesiydi.

Halit sırf Sevdam için biriktirip, kalanını da kredi ile tamamlayıp araba almıştı.

“Mezuniyetin şerefine hadi şöyle bir gezelim!” deyip de şehirden uzaklaşmaları Sevdam’ın dikkatini çekmişti;

“Nereye gidiyoruz anne?”

“Birini ziyarete gidiyoruz kızım!”

“Bu ziyaret benim geldiğim yere ise, hiç üzülmeyin! Sizin evlenme cüzdanınızı gördüm, bazı notlar çarptı gözlerime ve ben, beni biliyorum, yaklaşık bir yıldır. Gün gelip bana gerçeklerimi anlatacağınızı hissediyordum ve biliyorum şimdi. Benim biyolojik(2) ya da fizyolojik(2) annem, babam olmasanız da gerçek olarak sonuma kadar benim aşkım olarak büyüklerimsiniz…

Nasıl sizlerin olduğumu bilmesem de mademki beni kabullendiniz, ben sizinim, size aitim…”

Halit konuşmaları daha iyi anlamak için süratini yavaşlattı ve bir cepte durdu, yüzü Sevdam’a dönüktü. Sevdam devam etti, belki de mecburdu;

“Gerçeğim, gerçekleşse bile beni sizden koparıp ayıracak hiçbir gücü tasavvur edemiyorum, bu; bugüne kadar ki yaşamımın ve öğrenimimin gereği. İlerleyen zaman içinde, yaşım da ilerleyince size daha çok şeyler, meselâ canımdan çok sevdiğimin ifadesi olacak sözlerim de olacak düşüncesindeyim. Şimdi hâlâ beni aldığınız yere götürmek düşüncesindeyseniz, fikrim asla değişmeyecek. Beni bırakıp kabul etmeyenlerin de ne gönlümde, ne kalbimde, ne de varlığımda hiçbir değerleri olmayacak…”

İlkokul bitinceye kadar, yani 12 yıl kadar bir süre içinde ne arayan, ne de soran olmuştu Sevdam’ı. Bu nedenle o cebin biraz ilerilerinden geriye döndüler, mutlulukla, sevinçle, esenlikle, neşeyle…

Yaşamlarında çekinilecek hiçbir şey yoktu, sadece Sevdam’ın ortaokul, lise ve üniversite eğitimlerini ve tüm arkadaşlarının sadece Nüfus Kâğıdındaki isimler olarak ailesini kabul etmelerini düşünmek dışında…

Sevdam özellikle liseyi bitirince güzeller güzeli, göze batan genç bir kız olmuştu, tek eksikliği, belki genlerinden kaynaklanan IQ(6) eksikliği gibi görünüyordu, ya da Sevdam öyle görünmek istiyordu, duygularına egemen olmayı bilememekten dolayı.

Halide ve Halit’in olağanüstü destekleriyle, iyi, güzel, mantıklı konuşması yanında, üstün bir IQ derecesi yakalaması da gecikmemişti ve bu da üniversite sınavına girişte kendini göstermiş, ilk seferde ve ilk 1000 kişi arasında yer almıştı Sevdam…

Halide, Halit ve Sevdam için aynı şehirde kalıp yaşama zorunluluğu yoktu. Ailece karar almışlardı bundan böyle doğdukları değil, doydukları şehirde yaşayacaklardı, bu şehir Sevdam’ın üniversite sınavını kazandığı şehir olacaktı.

Önemli olan bir baba ve anne için çocuklarının yaşayacağı yer, kendi yaşayacakları yer de olmalıydı, olacaktı ve olmuştu da.

Emekliliğini istedi Halit, Halide ev kadınıydı zaten, sorun olmadı, bir kez daha yaşadıkları şehirdeki evi yok pahasına da olsa satmaları, emekli ikramiyesinin desteği ile tapusu Sevdam üzerine kayıtlı olarak ev satın almaları, Kurum Müdürlüğüne haber vermeleri yaşanan normal olaylardı.

Sevdam, okurken evi olan nadir kızlardan biriydi; mutlu, zeki, çalışkan ve akıllı.

Sevdam, okurken kendi için arkadaşlığını ileri boyutlarda yönlendirmek, ilerletmek için arzulu olanlara karşı hiç de meyilli değildi. Tüm bildiklerini sandıklarına karşın Halide ve Halit kızlarının bir şeyler sakladığının farkında, ancak ne olduğunu bilememelerinin merakı içindeydiler.

Tüm zorlamalarına karşın hiçbir şey öğrenememişler, ağzından içindeki yaşam şekli konusunda hiçbir şey öğrenememişlerdi.

Bazen dalıyor, dalgınlaşıyor, görmüyor, duymuyor, iç çekiyor, sadece Halide ve özellikle Halit’e olmadık zamanlarda aşırı ötesinde bir sevgi ile olur-olmadık zamanlarda sarılıyor, kucaklayıp öpüyor, “Canımsınız, her şeyimsiniz, ben eğer sizsiz kalırsam, ölürüm!” diyordu…

Günlerden bir gün, o gün karanlık bir gündü gerek fiziksel ve gerekse ruhsal olarak.

Oysa her zaman olduğu gibi aile olarak mutluluk dolu bir tatil sabahını yaşamak üzereydiler. Evet! Anne, baba ve suskun bir evlât olarak…

Kapı hayret nidalarını(2) esirgemelerine gerek kalmaksızın çalınınca en yakın olan Sevdam yönelmişti kapıya; “Kim o?” diyerek.

Bir kadın sesi; “Tanrı misafiri” deyince merak edip açmıştı kapıyı Sevdam, beklenmeyen, beklenilmesi düşünülmeyen, ancak beklenmesi gereken anın başlangıcı idi bu an, kapıya yığılan tüm ailenin isteksizlikle de olsa paylaşmaları gereken.

Bir adam; pehlivan yapılı, bir genç adam daha, aynı ayar ve başını örtmüş bir kadın.

Bir baba, hele ki evlâdını bir çöp konteynırının kenarına, handiyse(6) “Köpekler parçalasın, kendilerine ziyafet çeksinler!” diye bırakmışsa ondan bir insanlık beklenmemesi gerekti, hatta düşünülmesi bile yanlışlık sınırları dışında idi. Nitekim adam; açılış cümlesine bile gerek görmeden, sırıtarak;

“Ben Habibe’nin has babasıyım, bu annesi, bu da ağabeyi Habip...”

“Yanlış adrese gelmiş olmayasınız, burada Habibe adında yaşayan biri yok…”

“Ha! Siz ona başka bir ad koymuşsunuz. Onun esas adı Habibe…”

Halide ve Halit idi sırıtkan adama muhatap(6) olan, Sevdam’ın durgunluğunda. Halide;

“Bana bir şeyler oluyor!” dedikten sonra kendinden geçerken, ancak Halit’in desteği ile yere düşmekten kurtulabilmişti.

Umulmayan bu olay karşısında Halit, Halide’yi kucakladı ve Sevdam ile birlikte arabalarıyla hastaneye yöneldiler. Kapıdakilere “Merhaba!” demek bile içlerinden geçmemişti, kapıyı dışarıdan kapatırken.

Aslında Halide’yi hastaneye yetiştirmeye hiç gerek yoktu, yıllarca endişe dolu bir karşılaşma beklentisi ile yüklü ve yorgun olan kalbi; “Habibe’nin…” diye başlayan cümle karşısında iflas etmiş, Tanrının beklentisi olan ruhunun iadesini anında gerçekleştirmişti.

Ortada kalanları insanlık adına komşular sahiplenmişler, boşboğaz(6) oldukları her hallerinden belli olanlar da saklanarak, saklayarak gerçek dedikleri yalanlarla kendilerini misafir edenleri onları asla ilgilendirmeyen yalan bilgilerle donatmışlardı!

Halit ve Sevdam’ı en çok üzen konu Halide’nin gerçek ölüm sebebinin tespiti için otopsi yapılması mecburiyeti ve “Şüpheli sıfatıyla şehirden ayrılmamalarının gerekliliğinin” kendilerine tembih edilmesiydi.

Kim olduklarını bilmediklerinin, bilmeyi istemediklerinin şahitlikleri ile kendilerini savunmaları umurlarında değildi.

Halide göçmüştü, dünya bir kez daha karanlığa gömülmüştü baba-kız eve ulaştıklarında. Kapının açılış sesi üzerine açılan komşu kapısında görülen komşular, kendilerine neler anlatılmıştı ki, onların ve biyolojik anne, baba ve ağabeyin anlamlı bakışları dünyalarını cehennem ateşlerinin yer aldığı bir yangına çevirmiş, ayrıca cehennem ışığı yerine zindan kesilmişti her yan.

Oysa gereği gereken zamanda tüm ailelere anlatılmıştı; Halide ve Halit’in çocuklarının olmasına Tanrı izin vermediği için Sevdam’ın Koruyucu Ailesi olduğunu, bundan dolayı ne gocunacak(1) ne de ürkecek davranışları olabilirdi.

Ancak fizyolojik aile, hangi yalanlarla kendilerini misafir eden aileyi zehirlemişlerdi ki, hemen o an bilmeleri ve düzeltmeye çalışmaları ruhen ve fiziksel olarak mümkün değildi. Bakışlar zehirliydi ve üstelik karşılarındakilerin Halide’yi yitirdiklerini bilmeksizin.

Sevdam, hiddetli bir şekilde evden içeriye adım atmalarına izin vermeksizin;

“Benim annem, babam, ağabeyim olduğunuzu iddia ediyorsunuz, varsayalım ki doğru, bugüne kadar neredeydiniz, üstelik annemin katilleri gibi? Kurum Müdürüne her yaşadığımız yerin adres ve telefon numaralarını bildirmemize rağmen bugün mü aklınıza geldim? Bana bakamayacak, yetiştiremeyecek kadar güçsüz müydünüz?”

Tüm hiddetiyle konuşmasını bölmeksizin, devam etme arzusundaydı Sevdam;

“Ağabeyim dediğinizin, maşallahı var, toraman(6), oysa benden bir yudum anne sütünü bile esirgemişsiniz! Kısaca; siz hiç kimsesiniz indimde, üzerimde yasal hiçbir haklılığınız, hakkınız yok hükmünde, sadece sebep olan ve doğuran olmanız dışında.

Onun için kaba bir söylem var, ama o sözü kullanmaya öğrendiğim, aldığım terbiye izin vermez, bu nedenle size; ‘Buyurun!’ diyorum, hem ömür boyu bir daha görüşmemek üzere. Annemi yitirdim, babam…

ömür boyu benim, ölünceye kadar…”

 Neden durakladığını bilmez gibiydi Sevdam.

“Yahu kızım, bir dinleseydin bizi…”

“Ben, beni bir damla sütü bile esirgeyerek bir cami avlusuna bırakmak yerine çöplüğe bırakanları aynı kanı taşıyor olsak da ne dinler, ne de affederim. Sizi Allah’a havale ediyorum. Allah affetsin sizleri, terk edilmemin sebebini merak etmiyorum, hem her ne olursa olsun. Güle güle!”

“Cenazemiz var! Etrafımızda olmayın lütfen! Zannediyorum ki bu ilk ve son görüşmemiz, sonramız için Allah’a yalvarıyorum; analığı, babalığı bilmeyen sizlerle ahrette bile karşılaşmamız olmasın…”

Halide’yi defnettiler, Sevdam ve Halit. Mezarlıktan dönüşlerinde;

“Sen üzülme, ben sana bakarım, ömür boyu, çünkü seni canımdan çok seviyorum…”

Yeni bir duraklama idi yaşanılan, anlamsız ve bu duraklamalar da etkiliyordu Halit’i.

Ve korkulu bir yaşam sürmeye başladı Halit ve Sevdam için kendi odalarında, sessiz engelleyemedikleri duygularla, yersiz, zamansız ve imkânsız.

Halit kendi odasından çıkmıyordu, Kur’an okurken, bir bakıma korkudan ölecek gibiydi, elinden gelmeksizin, dört duvar arasında.

Ve içinden geçerek bir şeyler karalıyor, karalamaya çalışıyordu, dizeler olarak. Ne bir hatıra defteri vardı, ne şiir dediği dizeleri hapsedecek bir defter, dosya, ya da klâsör. Zamanında Halide için yazdıklarını bir kenara koymuştu, haksızca, adil olmayan bir şekilde ve yaşadıklarını unutmuş gibi nankörce.

Sevdam bocaladı(1) bir süre annesizliğin kahrıyla, muhtemelen derslerinde için içini yiyerek.

Belirli bir süre; hamburger, pide, lâhmacun, pizza yemişlerdi ve gına gelmese(1) de baygınlık gelmişti, her ikisine de. Bir şeyler yapmalıydı, bunun için de en uygun kişi Halit’ti doğal olarak.

Mutlu oldukları tek an sabah kahvaltıları idi, Halit ve Sevdam olarak, kısıtlılıklarla dolu bir masada. Çünkü miskindi(6) Sevdam…

Efendim; Rafadan yumurta? Hayır!

Klâsik kahve, neskafe, hayır, ille de gold neskafe.

Sıcak süt? Asla! Ilıktan soğuğa yatay geçiş yapan süt; fevkalade!

Sucuk? Olur mu ya? Okula gidecek, koksun mu, rezil mi olsun, sadece arkadaşlarına değil, el âleme de?

Çay mı? Bir bardaktan ziyadesi, haramdı! Nedenine gelince fakültede tuvaletlere girmez, giremez, eve gelince koştura, koştura tuvaleti sahiplenmek şanındandı! Vs. vs. vb. vb.

Hangisini sayabilseydi Halit?

Halit bir gün zapt edemedi içindeki duyguları, yaşam kendinindi, kendine itirafı ise kaçınılmazdı, dürüst olması gerekircesine, dizelere döktü düşüncelerini, haksızlığını bile bile ve o dizelerin bir gün sahibinin eline geçebileceğini düşünmeksizin.

“Anlatılmaz bir yaşantı senin-çin bu aşk yasak,
Sevdalanmış gönlümde olmaz mı hiç bu aşka hak?
Gözlerin feri düşmüş
(1), saçlarında oluşmuş ak,
O kaç yaşında, sen kaçında, razı olur mu Hak?

Gül sevdalanmış, pembe-yeşil açan ilkbahara,
Bahar geçmiş, geldin kışa, ağla dökülen kara,
Bahtın açık olacaktı, yalan, bak nasıl kara?
Çileli ağacında kalmamış tek sarı yaprak.

Yemede-içmede insan, günler durgun geçerken,
Vaktin dolmada gönül, ecel için derken erken,
Özlem bulutları umut umut sona ererken
Ona vurgunluğun sonsuz, sararmış gönlüne bak!

Seher yeli eser, hırçın gönlünde duru duru,
Titremiş yorgun bedenin, olmuşsun hem kupkuru,
Görsünler de yaşamadan
gömüldüğün kuburu(6)
Okuyup dinlesinler, ebedi Kur’an’ı berrak.
(8)

Bu yaşının gerekliliği olmayan, olmayacak gereklilikleri öğrendi Halit kitaplardan, televizyonlardaki yemek programlarından ve azıcık da olsa komşu ablalardan, kardeşlerden destek alarak. Çünkü öyle bilgiççe yapmakla olmuyordu yemekler…

Örneğin; kaynamış patatesle yapılan yemek bulamaç gibi oluyordu!

Islatılmayan, kaynatılmayan nohut ise leblebi hüviyetiyle teşrif ediyordu masaya!

Oldum olası, başlangıçtan yaşadıkları bugünlere kadar ne makarna, ne de pilâv yapabilmişti, ya tahta gibi, ya diri diri, ya da lâpa gibi.

Ancak şu gerçekti ki, bazen tuzu, bazen yağı, bazen tanesi eksik, bazen topak topak, ya da suyu curu(6) olsa da tarhana çorbası yapmakta üstüne yoktu!

Bunlara ek olarak, yani artı cesametinde(6); bulaşık, çamaşır yıkamayı, ütülemeyi, perde çıkartıp asmayı, pazara, markete çıkıp dönmeyi, gidip gelmeyi ve evin ihtiyaçlarını almayı bile akıl etmişti, yeter ki Sevdam üzülmesin, kahırlanmasın, stres yaşamasın(1), huzuru olsun.

Halit’in tek endişesi bir gün bir eloğlunun gelip onu kendinden koparacak oluşuydu, o anın hüznünü dizelerinde yaşar gibiydi yeniden;

“Bir sevda ki bu; uçsuz, bucaksız,
Bir gonca ki; dikensiz, budaksız,
Bir kurban ki; amaçsız, adaksız,
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!

Bir ömür ki yaşanan; isimsiz,
Bir isim ki; yorgun ve cisimsiz,
Bir cisim ki; renksiz, hem biçimsiz,
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!

Bir kuru beden ki; sanki cansız,
Bir can ki yaşamsız; kalmış kansız,
Bir kan ki duruca; heyecansız,
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!

Bir gönül ki; bıkkınca çaresiz,
Bir yaslı kalp ki; gönül yarasız,
Bir yaşam ki şaşkın; canparesiz
(6),
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!

Yaşanmamış ki; yaşanmıyor ki!
Bunu anlatmak o kadar zor ki!
Görülmesin sevdam, aşkım hor ki!
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
(9)

Ahmet bir gün dalgın bir şekilde kanepede otururken Sevdam sokuldu yanına;

“Seni seviyorum!” dedi, baba ekini kullanmadan.

“Doğal! Kızım değil misin? Ben de seni seviyorum…”

“Ben senin varlığından haberdarım. Ben seni, annemin sevdiği gibi seviyorum. Annem yaşarken bu benim hakkım değildi. Bu duyguları ilk kez ablalığımı yaşadığım, annemin bilgi, beceri, nasihat, öğüt, telkin ve yönlendirişlerinde hissettim. Sen sadece anneme değil, bana da aittin! Biliyorum, çünkü!”

“Zırvalama, şaşkınlaşma(1), aramızda en aşağı otuz yıl var, beni annen gibi nasıl sevebilirsin ki, ya da ben seni nasıl sevip kabullenmeyi hak ederim ki, hele ki yaşımın gereği eksiklerimi, eksikliklerimi bilirken.”

“Ben senin beni bir baba, ya da evlâdın, karınmışım gibi sevmeni istemiyorum. ‘Berdel(10)’ deniyor, ‘Başlık Parası(10)’ deniyor, ‘Kan Davası, Miras Bölünmesin!’ deniyor, küçücük kız çocukları yaşlı-başlı dedelerle, üstelik de imam nikâhları ile evlendiriliyor…

Ben senin bedenini değil, seni, senin beni sevmeni, benim olmanı, senin olmayı istiyorum. Sarıp sarman, sevip kucaklayıp öpmen yeterli benim için. Bunlar dışında hiçbir şey önemli değil benim için…

Sen, ben gözümü açtığımda gönlüme giren ilk, tek ve son aşksın, ölünceye kadar, sen ölünce bil ki ben de öleceğim, yaşıyor olsam da yaşayan bir ölü olarak…”

“Gençsin, aklın başında değil, öküz gibi bir adama da tutkunluk neymiş? Ben yatıyorum, sen de aklını başına topla, derslerine uyum sağla ve yat!”

Bir süre olduğu yerde sallandı Sevdam. Salonun lâmbalarını söndürerek yatağına girip sarıldı Halit’e;

“Yazdıklarından haberim var, bir genç kız da olsam, bana karşı ilgisiz olduğun geçmiyor aklımdan. Annem nedeniyle beni önemsemediğini biliyorum. Benim isteğim sadece masumca. Beni evlât gibi değil, âşık gibi sevmen. Toprağına kavuştuğunda arkandan evlât gibi değil, sevdiğim için ağlamam ve annem bağışlarsa ahrette seninle olmam. Hadi sarıl bana, öp beni…”

Çekimserdi Halit. Kokusu sinmişti tüm duygularına Sevdam’ın “Hayır!” diyen feryatlarına aldırmaması gerektiğini bile bile önce alnından, sonra gözlerinden ve burnundan öptü Sevdam’ı.

Sevdam çenesinden tuttu Halit’in;

“Yaramaz, huysuz bir sevgili değilim, benimsin, biliyorum, seninim, biliyorsun, hadi uzatma öp beni!”

Halit’in titreyen, yanlışlığın göstergesi gibi görünen dudakları kavuştu Sevdam’ın dudaklarına. Uzunca bir süre öyle kaldılar. Sonra Halit’in göğsüne büzüldü Sevdam…

Sabahın bir vaktinde soluklarını duymaz olunca, nefesini kontrol etti, kulağını dayadı kalbine Sevdam Halit’in.

Halit’in Sevdam’ın sevda yükünü taşımaya gücü yetmemişti.

“Keçiboynuzu gibi bir dirhem bal çaldın dudaklarıma, bir çeki değil, dünyanın kahrını yükledin omuzlarıma!” dedi, soğumuş dudaklarına son kez isyanla dokunurken.

Sevdam, Tanrıdan dilediği gibi bir evlât olarak değil, bir âşık gibi ağlamaya başladı aşkının ardından…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Böyle bir şey olabilir mi? Sanmıyorum, o halde öyküyü masal olarak yorumlayıp üstünde durmamak gerek!

(1)

Şaşkınlaşmak; Şaşkın bir duruma gelmek (Şaşkın; Akılsız, sersem, budala, düşünceleri dağılmış, karışmış, ne yapacağını bilmez duruma gelmiş).

Stres Yaşamamak; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklıyı azaltan ruhsal gerilimleri yaşamamak.

Gözünün Feri Düşmek; Bakışların canlılığını yitirmesi.

Bocalamak; Bir işte tutulacak yolu kestirememek, ne yapacağını bilememek, kararsız olmak. Geminin rüzgâra karşı gidememesi, dolaysıyla sürüklenmesi.

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.

Gocunmak; Bir davranıştan, bir sözden, bir davranıştan alınmak, bir şeyden kırgınlık duymak.

Havada Asılı Kalmak; Verilen bir sözün, yapılması gereken bir eylemin sudan sebep ve bahanelerle yapılmaması.

Mahsup Edilmek; Hesaba geçirilmek, geçirmek.

Et Tırnaktan Ayrılmamak; Anne-baba-evlâtlar, birbirine çok yakın akrabalar arasında konu ne olursa olsun aralarında anlaşmazlık, huzursuzluk, yanlışlıklar olmayacağının ifadesi olmak

(2)

Dili (Ağzı) Sıkı; Sır saklayan, ağzı pek, ketum.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Bir Batında; Bir doğuruşta.

Hayret Nidası; Hayretle bağırma, çağırma, seslenme.

Biyolojik Yapı; Yaşambilimsel, yaşambilimiyle ilgili.

Fizyolojik Yapı; Fizik yapısı (beden, vücut ) ile ilgili.

(3) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(4) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”,  Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise müteşairdir.

(5) Koruyucu Aile; Ailesi tarafından terk edilen, ya da herhangi bir sebeple annesi, ya da babası ölen çocuğa bakan aile. 2828 Sayılı SHÇEK Kanunun 28. Maddesine göre çocuğun verildiği aile.

Evlât Edinmenin Şartları; Yeni Medeni Kanunun 305-320. nci maddelerinde belirtilmiş. Evlât Edinmek için Medeni Kanunun 315. Maddesine göre öncelikle Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmak gerekiyor.

(6)

Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık.

Kubur; İnsanların öldükten sonra defnedildikleri mezarlar.

Curu; Özleşmemiş, sulu, cıvık, rengini almamış. İyi demlenmemiş.

Cesamet; Büyüklük, irilik.

Canpâre (Canpare, Can Pare); Can parçası, can kadar değer verilen, candan, candan ayrı tutulmayan.

Toraman; Yaşına göre çok serpilip büyümüş genç, genç irisi, iri yapılı ve tombul.

Boşboğaz; Dili (Ağzı) Gevşek. Sır saklamayan, tutmayan, geveze, sır tutmaz. Yalaka, Şakşakçı, dalkavuk, arsız, sırnaşık, geveze.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

Mahsusçuktan; Gayri resmi, gizlice, var gibi biri veya bir şey için ayırılmış, özel, özellikle ayrılmış, şaka, şakadan, duyulduğu, anlaşıldığı, bilindiği gibi hissedilen.

Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

Handikap; Durumun elverişsiz olması, engel.

Muhatap; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse.

(7) Osmanlı (Kızı, Torunu) Kadını; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.

(8) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “SENİN İÇİN” (Sen benim, o senin adın, sen gönlümde hep genç kaldın umutsuzluğuyla).

(9) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “BİR…”

(10) Berdel; Bir evlilik töresi. Gelin değiş tokuşu. İkiz evlilik. Bir aile, genellikle yoksulluk sebebiyle, bir aileden gelin almak için kendi kızını gelin olarak o aileye verir. Gerektiğinde aradaki kan davasını bitirmek için de kullanılan bir yöntemdir. Berdel yapan aileler, akraba olurlar ve akrabalarını öldürmeyecekleri için kan davası da bitmiş olur.

Başlık Parası; İlkel toplumların bir geleneği olarak kız ailesi tarafından uygulanan evlilik ile ilgili bir terim, ya da söz. Kadının anne ve babasına ya da akrabalarına ödenen, toplumsal ve hukuksal hediye niteliğinde bir ödeme şeklidir. Bu; para, mal, mülk, büyük ya da büyükbaş vb. çeşitli birimler şeklinde gerçekleşebilir.