İnanan inanır, inanmayan içinse ben sorun yaratmam. Yalancıyım! Dört sözümden üçü kesinlikle yalan, sonuncusu ise şüpheli! Arkadaşlarımın sözleri, ben yalancıların yalancısıyım!
Aslında haklı sayılırlar mı, bilmiyorum. Eklemem gerekir ki bildiğim, Sokrates(1) kadar bildiğimi bilmediğim konusu, gerçek olmasa da hiç de iyi bir yalancı olmadığım. “Meselâ” diyeceklerim o kadar çok ki…
Ancak öncelikle şunu söylemeliyim ki; Yalanı, yalancı ile tartışmamalı, çünkü ona gerçeği anlatmak o kadar zordur ki(2)…
Çırpıcı Mehmet Ağa(*) masalındaki Mehmet benim. Hani bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan Arab’ın “Dile benden, ne dilersen!” dediğinde, korkudan ödünün patlamasına ramak kaldığında(3) sorun yaşarken; “Özür dilerim!” diyen!
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa(*), benim kendime yakıştırdığım bir unvan. Ancak şu anda rahmetli olan Barış (Manço) isminde bir sanatkâr sahiplenmiş ve benim söylediklerimin tersini söylemiş. Benim söylediğim; “Yaz tahtaya bir daha, ödeyemem vallaha(*)!” şeklindeydi, o rahmetli ise ödeyebileceğini vaat etmiş, şaşkınlıkla olsa gerek!
“Alavere dalavere(4) Kürt olmayan Mehmet nöbete” denildiğinde de benden bahsediliyor olsa gerekti, ancak “Olan” kelimesinin “Olmayan” şeklinde nasıl değiştirildiğini anlayamadığımı söylemeliyim. Gene de alınmıyorum.
Sahi! Adımın Mehmet olduğunu, “Kerem misali yandığımı(*)” söylemiş miydim? Ha! Bu Kerem misali yanmak sözü üzerinde de bir nebze(5) durmam gerekli. Rahmetli bir şair de, sanırım, eğer yanılmıyorsam Ümit Yaşar (Oğuzcan), bu düşüncemi dökmüş dizelere, düşüncemi nasıl okuyup o dizeleri başarıyla yerleştirdiğine hâlâ hayret ederim!
“Muallâ’yı sandala atıp şarkı söyleyen(*)” de Orhan Veli (Kanık) değil, benim. Galiba vapurla yanımızdan geçerken, hislerime tercüman olarak o şahane dizeleri kâğıtlara sığdırmaya çalışmış!
En büyük aşklarımdan “Çatalkaram(*)” diye söylemeye çalıştığım çingene arkadaşımı Bedri Rahmi (Eyüboğlu)’nin dizelere sığdırma başarısını da alkışlamam gerek! Bu yaşlara geldim, benim olanı onun nasıl sahiplendiğine hâlâ akıl erdiremiyorum!
Adım nedeniyle bir de diklendiğim sözler var, kime karşı olduğunu söylemeyeyim, bilen bilsin, bilmeyen, bilenden öğrensin Nasrettin Hoca örneği. Aslında Nasrettin Hocanın sahiplendiği bu sözü de ondan önce(!) ben söylemiştim, ama adının rahmetle anılması için bağışladım, gitti!
Bu konuda yani Nasrettin Hoca diye iddialı olanlara bir çift sözüm var; ya beni bilip tanımıyorlar yahut da tarihten bihaberler(5)!
“Gel Mehmet! Git Mehmet! Yap Mehmet! Et Mehmet! Atana rahmet! Ana babana kısmet! Olmasın bize eziyet, sana olsa da zahmet!” Tüm angaryaları bu şekilde tekerlemeseler olmaz sanki!
“Dünyadaki tüm Mehmet isimlerinin isim babası benim!” desem söz Peygamberimize, Milâttan sonra 571 (doğumu) ya da biraz ilerisi 632 (ölümü) yıllarına kadar dayanacak! Dolaysıyla bu yalanım doğru bir yalan(!) olmayacağından en iyisi bu iddiadan vazgeçmeliyim.
Vazgeçtim! Ancak…
Tüm öykülerdeki şanlı, büyük, muhteşem, muazzam hiçbir zaman hiçbir şeyle kıyaslanması mümkün olmayan “Mehmetçik” ismini, her ne kadar kötü bir yalancı gibi görünüyorsam da benim icat ettiğimden kimsenin şüphesinin olmaması gerektiğini düşünüyorum.
Gelelim domatesin faydalarına… Bu söz aslında esbabı mucibe(4), yani konunun özü anlamında, tahmin edileceği gibi…
Özetle, özel hayatıma devam edeyim desem…
Bir defa başlangıç olarak aşk için felsefemi şöyle söylemem gerek; Öyle birini sevmeli, ona âşık olduğumu anlatmalıyım ki; elinde su bardağı ile iftar topunun patlamasını bekler gibi beni beklediğine tüm âlemi inandırabileyim.
Ve başlangıç olarak besmele çekmeliyim ki; herhalde besmele çekmeden başlarsam sevmeye, bu nedenle de doymak bilemeyebilirim!
Rahmetli Şemsi Belli’nin o şahane dizelerle benim ilk göz ağrım(6) sevgilimi tarif etmesinin, ismini bile unuttuğumu bilmesinin(*) hoşuma gittiğini söylemesem olmaz. Ancak yakışıklı rahmetli kardeşimin daha “Nice (İlk, orta, son!) göz ağrılarımın” olacağını bilmesi de mümkün değildi.
Okula banliyö treni ile gidip geliyordum, göz göze gelmekten başka hiçbir halt yemediğim(3), elini tutup da tanışmadığım, adını bile bilmediğim, kırmızı saçlı, çilli, etli dudaklı bir kız vardı. Galiba; “İlk göz ağrım olarak öncelikle onu saymam gerekir mi?” şeklinde tereddüdüm var!
Hani her bakımdan maşallahı olan bir teyze vardı, oğluyla sohbet eden. Şöyle diyordu; “Ali, Veli, üç de ondan evveli, Recep, Şaban, Ramazan, rahmetli baban, bir de içerde yatan. Koca mı gördü anan?”
Doğrusu kadıncağızın gönlünden geçeni bilmem, dolaysıyla onun da benim gönlümden geçeni bilmesi mümkün değildi.
Allah’a şükür ki kalp kalbe karşı(7) olmadığından, listeye alınacak kadar önemli biri olmadığımdan Hasan, Hüseyin bir kenara Ahmet, Mehmet şeklindeki düşüncelerin kucaklaşması bana olağan gibi görünüyordu. Gerçi içerde yatan her kimse onun isminden şüphe etmemi bir kenara bırakıyorum.
Teyze ile aşık atmam(3) mı evlilik konusunda? Tövbe(5) tövbe! Ancak sevdiklerim, özellikle “Sevdiklerim” diyorum, çünkü onların çoğu, hatta hiç biri “Sevgilim” değil. Bir bakıma karanlıkta göz kırptığımın farkında bile olmayan, gece uyurken, onları düşünürken, ezkaza(5) esnerken elimin tersiyle ağzımı kapattığımı ve hepsinin ilk göz ağrılarım olduğunu bilmeyenler idi hepsi...
Doğrusu bilmeyenlerce bu konuda kanıksanacağım aklımdan geçmiyor.
Benim önemsediğim, ya da bana göre en doğru şey sevmek ile aşkın aynı şey olmadığıdır. İnsan sevebilir, ama âşık olmayabilir. Âşıksa mutlaka seviyordur, sevmek mecburiyetindedir. İnsan milyonları sevebilir, buna ilkel bir biçim olarak hoşlanma, beğenme, zevk alma, arzu, istek de diyebiliriz, hem her bakımdan.
Kişi yaşamında ancak bir kez âşık olabilir, çünkü bu hak ona bir kereliğine verilmiştir, bir kullanımlık ilâç gibidir, tüm yaşamını kapsayacak ve bunun için dil, din, renk, ülke, mezhep vb. asla önemli değildir.
Ve övünmek gibi olmasın, ben bu hakkı hâlâ muhafaza ediyorum.
Bunun dışında gerçek bilemiyorum. İddia ettiğim aşk dışındaki tüm söylemler ilk göz ağrısı olarak şekillendiriliyor olsa da sadece görünümü olan, övünme vesilesi sayılacak sevgidir. Hatta dıştan görünüşe göre yapmacık bir eylem ve diyebilirim ki üstü örtülü anlamını söylemekte sıkıntı çektiğim fiziksel bir şeydir.
Başlangıçta ilk göz ağrım olup olmadığı konusunda tereddüt ettiğim ismini bile bilmediğim kişiden bahsetmiştim. Geleyim diğer göz ağrılarıma(!).
Benim okula gittiğim zamanlarda, ortaokullar, liseler vardı, beş yıllık ilkokuldan sonra. İmam-Hatip okullarında hiçbir kısıtlama olmaksızın okumak isteyenler gidip okurlardı. Bizim okullarımızda erkek-kız öğrenciler bir arada okurduk, edep vardı, aile terbiyesi vardı, saygı ve sevgide ayırım yoktu.
Üstelik yarının anneleri olanların biz oğlanlar nazarında her zaman, her yerde öncelikleri vardı.
Eh! Saklamamak gerekir ki, ilerisi için yatırım yapan kardeşlerimiz de vardı, bilirdik! Çoğu bu birlikteliklerinin sonucu olarak yuvalarını kurmuşlardı da. Tek şartla. Önce askerlik, sonra evini geçindirecek kadar iş-güç sahibi olmak kaydıyla.
Hatta yemin-billâh ederek söyleyebilirim ki üniversite sonuna kadar sabırlı olan kardeşlerimiz bile vardı.
Sonraları kız ve erkek okulları ayrıldı. Neden bir tesettür(8), başörtüsü yerine turban, salkım-saçak(4) öcü tipli şekiller moda ve “Velev ki siyasi simge” haline geldi, bu konuda sadece hayret etme hakkımı kullanıyorum.
Bu açılışı şunun için yapmak mecburiyetinde kaldım. Babası, anası muhafazakârlığı, sofuluğu, taassubu(5) benimsemiş bir kız arkadaşım vardı, yani ilk göz ağrılarımdan, paçalı tavuk(4) gibi olarak söyleyeyim!
Her şeye karşın her nedense adının Emine olduğunu dünya âlem biliyor olsa da o, kendisine Mine denmesini emrederdi, âdeta. “Paçalı Tavuk” dememe gelince, kız öğrencilerin forma ve etek giyme zorunlulukları olduğu için Mine’nin annesi potur(28) şeklinde (sanırım) belinden dizlerine kadar lastikli paçası olan adına ne diyeceğimi bilmediğim beyaz bir şeyi vardı.
Ne olduğu konusunda merakımız olmasına rağmen beni ve sınıftaki diğer arkadaşlarımızı Allah korumuştu. Çünkü kız arkadaşlarımızdan biri, eteğini kaldırarak “O şeyin” ne olduğunu sormak ve öğrenmek gafletinde bulunmuştu.
“Sizin de erkek milleti gibi gözleriniz, aklınız, fikriniz ‘İnna minna’(4) da. Benim donumdan size ne? Bu benim hayatım ve kimse karışamaz!”
“O şeyin” kısaca “don” olduğunu öğrenmiştik, ama erkekçe söylemeliyim ki o, benim “İlk göz ağrım” olmadı, çünkü hak etmemişti. Hatta hatırlamıyorum desem yeri. Sultan da kendisine “Su” denilmesi istediği için ikisi de sevgi defterimde kayıtlı değildi, ilk aşk olarak.
Mine’nin “İnna minna” ya herkesten çok ve ne kadar meraklı olduğunu ortaokulu bitirir bitirmez mahalle camiinin imamıyla evlendiğini duyunca anlamıştık. Hatta öyle ki biz lise ikinci sınıfa başladığımızın farkında değilken bir kız çocuğunun olduğu ulaşmıştı kulaklarımıza.
Olsa olsa daha 15, bilemedin 16-17 yaşlarında, ya da “Kemik yaşı(4)” denen şaşkınlık öz yaşından daha ilerilerde olsa gerekti. Doğal olarak Türkiye Diyaneti 9 yaşındaki kız çocuklarının evlenebileceğini vaaz ettiğine göre Emine, pardon Mine, çocuk doğurmak için çok gecikmiş bile sayılabilirdi!
Su? O da görünmemişti, ortaokuldan sonra, pek haber alamadık, ama okul çıkışında bir oğlanla karşılaşırdı sık sık. Galiba ya yakın-uzak akrabadan biri, ya beşik kertmesi(4), ya da bir vesile ile tanışmış, tanıştırılmış, uzak şehirlerden birinde evlenmiş olabilirdi. Benim yorumum bu…
Gerek Emine-Mine’yi ve gerekse Sultan-Su’yu ilk göz ağrılarım olarak tasnif dışına almam uygun gibime geliyor. O halde döneyim ikinci göz ağrıma.
O da Mine, Su tavrında bir kızdı, aşağı yukarı. O gerçekleşemeyen göz ağrılarımdan biriydi. Zaten gerçekleşecek olsa “Sevgi değil, aşk olur!” diye iddia etmiştim, değil mi? Onun da Mine, Su gibi saplantıları vardı, ancak gizliliği her zaman, her yerde, her kayıtta ve bizlerce hepimize göre ismi Nur idi.
Düşünür, hatta bilirdim ki; Nuriye, Nursen, Nurten, Nurhayat ya da benzeri bir ismin kısaltması olabilirdi. Çünkü yaşamım boyunca özellikle erkek çocuklarındaki İbo, Apo, Haso, Cemo, Memo vb. gibi kısaltmalar antipati duymamın(3) parçalarıydı, devamlı rastladığım.
Nur’un farklılığı…
Kendine göre tüm arkadaşlarıma âşık, bana ise ve bana göre tabiidir ki, sevgi doluydu. Kızgındı Medeni Kanuna(9); bir karıya, bir koca kavramı nedeniyle. Sanırım Hürmüz(10) olmaktı niyeti; en azından 7, mümkünse 40 sayısına kadar!
Yeterli olur muydu o maşallahı olan teyze gibi, bilemem. “Gözünü toprak doyursun!” diye bir deyim vardı, herhalde asırlar öncesinden onun için söylenmiş olsa gerekti, çünkü “Cuk!” diye yerine oturacak(3) en güzel sözdü bu. Ancak bu sözü onun için sarf edemezdim, bir kere o benim ilk göz ağrımdı(!) ve sınıfta da en çok beni seviyordu, belki de onun ilk ve resmen aşkıydım!
Diğer ilk göz ağrım; Olcay Yeter idi. Tam olarak kızdan ziyade, saçları oğlan gibi alabros(4) kesilmiş Erkek Fatma tipinde(4) enine-boyuna bir kızdı ve güzeldi de. Yakınlaşmak, sevmek istedim, ama o uzaklaştı. Gizli gizli bir spor salonuna devam ettiği çalındı kulağıma.
Sonraları gelmez oldu okula, lisedeydik o zamanlar. Duyduk ki; Tekvando mu, güreş mi, her neyse ne olduğunu bilmediğimiz o antrenörle, ailesi rıza göstermediği için kaçmış.
Fısıltı gazetesi o tarihlerde kız arkadaşlarımız arasında oldukça revaçtaydı(5). Yeter’in yaşı yasal olarak kaçma yaşının altındaymış, dolaysıyla mahkeme falan olmuş, anlaşma yapılmış, telli-duvaklı gelin olmuş. Kızlar konuşurlarken sözleri ulaştı kulağıma;
“Tamam, telli-duvaklı gelin olmuş olmasına da, bekâreti temsil eden o kırmızı kurdele beline neden takılmış? Tesadüf, anlayanlar Zekiye ve Arife idi, Arife; bir bayram arifesinde dünyaya geldiği için değil ağabeyinin adı Arif olduğu için o ismi almış. Yani bilmesi gerekenler, ne bilmeleri gerekiyorsa adları gibi biliyorlardı…
Mezuniyetten sonra alelusul girdiğim bir sınavda, annemin ısrarlarına karşın, bir burs kazandım yurt dışında, üniversite tahsilim için.
Ve o ülkede, sonra gezmek dolaşmak için gittiğim ülkelerde hayatım değişti, doğal olarak, son olmasını beklemediğim ilk göz ağrılarımla.
Özetle anlatmaya çalışacağım, övünmeyi pek sevmem de (Arkadaşlarımın bana yakıştırdığı dörtte üç kapsamında bir deyiş)!
Maeve; güzel ötesi bir hostesti, akıl alacak gibi değil, İspanya’da tanıştık. O bir görevli idi gelişinin dönüşünün arifesinde, ben pahalılık (azıcık da parasızlık!) nedeniyle bir otele gidemeyip bir havuz başında yarım sandviçimi bitirmeye çalışıp gecenin sonunu nasıl getireceğimi düşünmekteydim.
Yakamda övündüğüm Türk Bayrağı rozetim vardı, aslında sorması gerekmeyen, ama bir başlangıç yapması gereken;
“Where are you from(*)?”
“Türkiye!”
“Gördüm; Ankara, İstanbul, İzmir…”
Gevşek bir Türkçe-İngilizce aksanıyla. O zaman söyledi hostes olduğunu. İletişim, o zamanlar bugünkü gibi kolay değildi.
“Gelirsen ara beni, misafir edeyim!” dedim, “Hı!” dedi, bana göre yalancı bir “Hı!” idi bu, hissettiğim. Geldi mi Türkiye’ye? Muhtemelen, evet! Aradı mı beni? Sanırım hayır! Bu nedenle onun ilk göz ağrım olması mümkün değildi, “I-ıh!” deyip azat ettim gönlümden onu!
Başardım mı, peki? I-ıh” Hâlâ kalbimde! Rastlarsam yeniden, yüzü çizgiler halinde ve hâlâ beynimde, ama ne yaparım, ne yapmam gerek bilmiyor, bilemiyorum…
Mireille; Fransız kökenli bir Amerikalıydı, delikanlılığımda pen friend, mektup, kalem arkadaşımdı. Sonra bir gün; “Türkiye’ye geldim!” dedi. Güzeldi, evlenip boşanmıştı.
Görüştük, tanışmıştık zaten, gezdik, dolaştık, “Görüşelim, tanıyalım birbirimizi!” dedi. Baktım; niyeti ciddi, “I-ıh!” deme hakkımı kullandım! İkinci kez, en iyisi bu idi, bence!
Boynu bükük döndü ülkesine, ama hangisine, bilmediğim. İkinci kez belki de şansını denemek için geldi ülkeme. Ben de, o da başarısız idik. Sıkı sıkı kucakladı beni, öptü, bu; ölümüne bir veda gibiydi. Ben yaşıyorum, o?
Mieke; Hollanda’ydı. Dünyanın en güzel kızları hep bana mı rastlardı. Üstelik de bu kez o Hollandalıyla Almanya’da karşılaşmıştık, Maeve gibi. Bu kez “Wie geht es ihnen?” “Türkiye” ve devamı geldi.
İlk göz ağrılarımın(!) en cesuru idi. “Ooo!” dedi geniş kapsamlı! “Türkleri tanıdığını, sevdiğini söyledi. Ciddi idi, üçüncü beraber çay içişimizde; “Hadi evlenelim!” dedi. Ne anlamda söylediğini anlamadım, bir seferlik bir fantezi(5) mi, bir ömürlük bağlantı mı?
Korktum! Hayır anlamında; “No, Nein, Non!” demeden kaçıp izimi yok ettim.
O; öyle Türkiye’mde gönül vereceğim, beni sahiplenecek kadar güzel değildi, üstelik Türkiye’mde dünya güzeli o kadar çok Türk kızları varken dış dünyadan birine yâr olmak yakışır mıydı bana?
Ama saklanmamam gerek, Sonja elde etti beni, ben onu değil! Tuna Nehri kenarında bir kahvede otururken yerinden kalktı; “Hop! Ne oluyor?” dememe bile imkân bırakmadan kocaman bir öpüşle kapattı dudaklarımı. Sonrası…
Sonrası sadece “I-ıh!” deme hakkımı yitirmem, daha ve daha sonrasında ise boş bir süt şişesi gibi kapı önüne koyulmamdı. Galiba “Türk gibi” sözünü gereğince ve usulünce ispatlayamamıştım, yoksa “Namusumu korumak” için aşırı bir güç mü yitirmiştim, hatırımda olan bir şeyin olmamış olması şansım olsa gerekti?
Atila’ların; “Türk değil, Hun’um, Hun!” tezahüratına şahit olduğum ülkede, neredeyse ne olduğunu bilemediğim bir Macar kızının beni kapı önüne bırakmasına içerlemedim değil!
Tüm iddialarını yitirmiş gerçek bir Türk genci olarak (yani kendimi öyle sanarak) gönlümün sultanını(4) aramaya başladım ülkemde, ilerlemiş yaşıma bakmaksızın, aldırmaksızın. Bir gabi, bir salak, bir gerzek, gerçek bir aptal gibi hem. Aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele(11)…
İstediğin kadar Einstein’a(12) hak verme, sözlerini unutur gibi yap, gerçek gerçektir, saklanması da, saklanılması da mümkün olmayan, olamayan.
İpin ucunu kaçırıyordum bazen. Dikkatli bakışlarımın insanları, kastım; emsalim olan benden ayrı cinste olanları rahatsız ettiğinin farkında değildim. Ta ki; sapık, terbiyesiz, edepsiz, ırz düşmanı(4) vb. takdir kelimeleri kulağıma erişinceye kadar.
Elbette ki insanların, daha doğrusu (“Karşı cins” sözümü bu kez değiştiriyorum) gönlümün sultanı olsun istediklerimin karakterleri, huyları, nitelikleri, faziletleri(5), egoları, melekeleri(5), hamaratlıkları(5), felsefeleri(5) ve dahi kısaca varlıklı-cıbıl olma durumları, doğal olarak evli-bekâr, kız-dul, yaşlı-genç oldukları karşılardan anlaşılmazdı. (Melek ya da şeytan olmaları önemsizdi!)
Amma bir evin tek oğlanının hayta-hayta gezerek(3) gönlünün sultanını araması (meselâ bulması!) yerine gönül eğlendirmeyi meziyet sayan(3) bir varlık olarak ve gecikerek aramasında tuhaflık hissedilmez miydi ki?
Neredeydi o; “Filânın kızı, falanın baldızı, filâncanın kız kardeşi, falancanın torunu diyenler? Dönüp bakmamıştım ki önerilenlerden birine bile, başımda kavak yelleri estiği zamanlarda(13).
Şimdi tam tohuma kaçmış kabak, salatalık örneği gibi hadım(5) olmaya çeyrek kala gönlünün sultanını aramak, bulmaya çalışmak garabet değil miydi?
Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi(14), ama Mevlâ’ya işimin düştüğünün şimdi mi farkına varıyordum ki, namaz-niyaz, oruç-zekât-fitre (hac hak getire) bilmeksizin, alnımı secdeye bir kez bile değdirmeksizin?
Genellikle yurtiçinde yabancılarla yaptığım seyahat ve çalışmalarda özellikle Cuma kalabalıklarında soruyorlardı meslektaşlar, cami dışlarına taşan kalabalıkları gördüklerinde;
“Herkes yatıp kalkıyor, Müslüman?”
Müslüman kelimesi Türkçeydi, “Hık! Mık!” demeksizin cevaplıyordum, önce kendi dilimce, sonra gereğince;
“Elhamdülillâh Müslümanım!” Ama ben kendimi seferî(5) kabullenip borçlanıp erteliyorum, sonraya bırakıyorum, Allah affedici…”
Sözüm ona karşımdakileri inandırıyordum, kendimi kandırarak. Allah’ın işi-gücü yoktu da, zındık(5) olmasa da dinin gerekliliklerden bihaber(5) olan birini hoş görüp affedecek miydi ki?
Ve ben “Öyle birini sevmeliydim ki; gün onunla başlayıp bitmeliydi. Seçeneksiz olmalıydı sevgimiz. ‘Çünkü, fakat, neden, maalesef, zorluklar, seviyor-sevmiyor şeklinde ikilem içeren’ kelimeler yer almamalı, ümitsizlik pılısını, pırtısını toplayıp gitmeliydi sevgimizde.(15)”
Günlerden bir gün bir mesai arkadaşımdan bir haber aldım; “Anasını, babasını hac yolunda yitiren ehli namus(4) bir genç kızı sahiplenip sahiplenmeyeceğimi” soruyordu. Görücü(5) olmama gerek yoktu, zaman geçiyordu, gecikmemeli, en kısa zamanda çoluk-çocuğa karışmalıydım, istekliydim, arzuluydum, hemen “Kabul!” dedim, üstelik şartları bilmeksizin, öğrenmeksizin.
Genç kız, babasını, annesini yitirince kimsesiz kalmıştı gerçekten, ancak noksanı yoktu, hele ki akıl ve zekâ bakımından.
Ve güzeldi, daha önce önerilenlerden hiçbiri ile kıyas kabul edilmeyecek kadar. Edepli, saygılı, görgülü, kendini bilir, hiçbir eksiği olmayan.
O da beni görmek istemişti; “Göreyim!” diyerek. Kanaati (bence) iyi idi başlangıçta. Tam birbirimizi tanımak için sohbete başlamak üzereyken okunan ikindi ezanı tüm hesaplarımı alt üst etti(3).
Adını bile öğrenemediğim genç kız bir havlu ile lâvabonun önünde beklemeye başlamıştı beni, abdest almam için. Yaşamım boyunca bir cenaze namazına bile katılmamıştım ki, abdest almayı öğrenip bileyim. Üstelik yalap şalap(4) bir şeyler yapmam da mümkün değildi, genç kızın gözleri üzerimdeydi(3) çünkü.
Zaten falsolarım(5) da o kadar açık ve belliydi ki! Çoraplarımı çıkarmaya, pantolonumun paçalarını kıvırmaya, uzun kollu gömleğimin kollarını sıvamaya bile yeltenmemiştim).
Bir elde kadeh, bir elde Kur’an(16) pozisyonunda bile değildim.
“Daha abdest almasını bile bilmiyorsun ve bana talip oluyorsun, öyle mi?”
“Yaşama başlayalım, öğretirsin bana, elhamdülillâh Müslümanım!”
“Sözde Müslüman, özde eksikli, hatta yok bile. Bugüne kadar yaşamadıklarını bundan sonra ben mi öğreteceğim sana? Haydi kardeşim doğru kendi dünyana, ben de hiç kimse ile paylaşmayı düşünmediğim dünyamda kalacağım.”
“Ama…”
“Konu kapanmıştır!”
Eve döndüm, hiçbir şey başlangıcımdaki gibi değildi, çevremde kimse yoktu.
Ve bu kadar yalanı bedenim kaldıramadığı için izninizle şimdi öldüm!
Evet, “Yalan söylüyorum!” derken kimse yalanları yalan olarak söylediğimin farkında değildi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Çırpıcı Mehmet Ağa; Bir çocuk masalı.
Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi diye başlayan Barış MANÇO şarkısının nakarat bölümü; “Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kitabı, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa bir gün öder hesabı” şeklindedir.
Biraz kül, biraz duman… şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri, Türk Sanat Müziği olarak Nihavent Makamında Avni ANIL tarafından bestelenmiştir. Bestenin bir bölümünde; “Kerem misali yanan, o benim işte” dizeleri hüküm sürmüştür.
Ya o Muallâ’yı sandala atıp, Ruhumda hicranı söyletme hikâyesi… Orhan Veli KANIK’ın “DEDİKODU” isimli şiirinin bir parçası olup Sezen Aksu tarafından şarkı haline getirilmiştir.
Karadutum, çatalkaram, çingenem… şeklinde başlayan Bedri Rahmi EYÜBOĞLU şiiri Cem KARACA tarafından şarkı haline getirilmiştir.
Seni sevdiğim zamanlarda / Sevda gönlümde hevenk hevenkti… /… / Hiçbir şeyi unutmayacağımı sanırdım / Aşk ne tatlı… / Ne yalan şeydi…/ İsmin neydi? / Unuttum… Şemsi BELLİ, “UNUTTUM”
Where are you from?(İngilizce) Wie geht es ihnen?(Almanca) Nerelisin (Len! Anlamında).
(**) Bu öykü 2018 yılında kaleme alınmıştır. İtiraf etmeliyim ki; isimler ve cisimler yaşamıştır, belki yaşamaktadırlar da. Çünkü sokaktaki çocuğuna bağıran bir anne, otobüste konuşan iki öğrenci, hastanede doktor-hemşire diyaloğu, bayan spor karşılaşmalarındaki bağırışlar, yurtdışında benzeri olaylar hostes, bayan pilot vb. isimler öykünün oluşmasında rol oynamışlardır. Ki bu isimlerin çoğunu diğer öykülerimde de kullanma gayretinde oldum. Öncelikle Mireille (Fransız kökenli Amerikalı), Maeve (İrlandalı), Mieke (Hollandalı), Sonja (Macar) vb. gibi.
Olcay Yeter; sadece isim olarak düşünülmüştür. Ayrıca soyadı varsayılabilir. Yaşayan herhangi birine ait isim değildir.
(1) Ben onlardan daha bilginim, çünkü onlar bir şey bilmedikleri halde bildiklerini sanıyorlar, ben ise bilmiyorum, ama bildiğimi de sanmıyorum, demek ki ben onlardan daha bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bildiğimi sanmıyorum. SOKRATES
Öğrenilmiş Cahillik İfadesi; “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan daha akıllıyım. SOKRATES
(2) Sözün aslı; Yanlışı cahille, yalanı yalancı ile tartışma! Çünkü cahile doğruyu, yalancıya gerçeği anlatamazsın!
(3) Altüst Olmak; Şaşkınlaşmak. Şaşkına dönmek. Şaşırmak. Düzeni bozulmak, karmakarışık bir duruma gelmek.
Antipati Duymak; Karşıtduygu içinde olmak. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu yaşamak.
Aşık Atmak; Yarışmak, Yarış etmek.
Cuk Oturmak, Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak); İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek yakışmak, tam yerine denk gelmek, rast gelmek. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim.
Gözleri Üstünde (Üzerinde) Olmak; Bir şeye bir kimseye sık sık bakarak ne durumda olduğunu kontrol etmek, dolaysıyla beklenmeyen bir sonuca meydan vermemeye çalışmak.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hayta Hayta Gezmek, Gezinmek; Külhanbeyi, kabadayı, serseri gibi gezmek, gezinmek.
Hoş Görmek; Müsamaha etmek. Tolerans tanımak, görmezden gelmek, göz yummak.
Meziyet Saymak; Bir kişinin, ya da nesnenin, diğerlerinden üstün görülmesini sağlayan nitelik.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
(4) Alabros Tıraş; Fırça gibi dik, sert, sık ve kısa kesilmiş saç.
Alavere-Dalavere; Yalan-dolan, dolap, düzen (Genelde Kürt Memet nöbete şeklinde kullanılır)
Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
Ehli Namus; Namuslu kimse. Namus ehli.
Erkek Fatma; Tipik bir oğlan çocuğunun davranışlarını benimseyip o şekilde davranan, erkeksi kıyafetler giyen ve fiziksel anlamda çoğunlukla erkeklerin alanı olan çeşitli kızlar için kullanılan bir deyim.
Esbabı Mucibe; Tam anlamı; icap eden sebepler, yeni Türkçemizle gerekçeler.
Gönlümün Sultanı; Kişinin gönlünde yaşattığı, hayal, rüya ve düşüncelerinde oluşturduğu, eşi olmasını istediği bir biçimin adlandırılışı.
Irz Düşmanı; Cinsel zevki için başkalarının ırzına el uzatmaktan çekinmeyen kimse.
İnna Minna; Aganigi Naganigi, Aşna-Fişne (Fışna) kelimeleri ile uyumlu saçma bir deyiş. (Sözlükte yeri yoktur).
Kemik Yaşı; Boyu kısa olan her çocuk ve ergende, takvim yaşından daha ileri görünen iskelet olgunlaşma derecesi.
Paçalı Tavuk; Ayaklarında tüyler bulunan tavuk olmakla beraber, öyküde yerel bir deyiş olarak öyküde tarif edildiği şekilde uzun donlu kız çocuklarına söylenen yanlış bir söz.
Salkım Saçak; Dağınık, düzensiz bir durumda, parçalara ayrılmış, parçaları sarkmış.
Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(5) Bihaber; Habersiz, bilgisiz
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Eskaza (Ezkaza); Kaza eseri, istemeden olan bir şey.
Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Fantezi; Sonsuz, sınırsız hayal. Değişik heves, beğeni, düşünüş. Süslü ve türü değişik olan.
Fazilet; Erdem. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı olup değişkenliği olmayan güzel nitelikler.
Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Görücülük; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücü gibi belirlenen kişiye kaza ile, tesadüfen, bir vesile görünmesi.
Hadım; Kısır, kısırlaşmış erkek. Buzağı, kedi, köpek gibi hayvanların erkekliğini giderme işlemi.
Hamaratlık; Elinden iyi iş gelme, beceriklilik.
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
Nebze; Çok az şey, az, pek az, “Bir parça” anlamıyla “Bir nebze” şeklinde kullanılır.
Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.
Seferi (Namaz); Yolculuk, yolculuğa çıkma, sefer mesafesinde yolculuk yapma, belirli bir mesafeye gitme; 90 Km. veya 3 günlük yolculuk (Kur’an’da yeri yoktur)..
Taassup; Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak, bağlanmak. Bağnazlık. Tutuculuk. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Zındık; Hacı-hoca takımının “Dinsiz-İmansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.
(6) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
(7) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(8) Tesettür, İslam’da Örtünmek; Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır.
(9) Türk Medeni Kanunu; 17 Şubat 1926 yılında kabul edilmiş olup şahıslar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir hukuk dalı.
(10) Hürmüz; Kastedilen “Yedi Kocalı Hürmüz” isimli eserdir (Zerdüştlerin hayır tanrısı. Eski İran takviminde güneş yılının ilk günü. Jüpiter, müşteri, erendiz. Sasani sülalesinden 5. padişahın adı).
(11) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.
Aramayacaksın kimseyi, olması gerekenler zaten yanında. Ve yanında olmayıp gidenler; ne aklında olmalı ne umurunda. Paul AUSTER
Aramıyorum. Ne bebeklik ne çocukluk günlerimi neden arayayım? O günlerde sen yoktun ki. Sunay AKIN
(12) İki şey sonsuzdur, insanoğlunun aptallığı ve evren, fakat ikincisinden emin değilim. Albert EINSTEIN (bence; aşkı da bu sonsuzluğa eklemek gerekmez mi?)
Aşka düşen insanlardan yerçekimi sorumlu tutulamaz. Bu; biyoloji, fizik, kimya gibi terimlerle de açıklanamaz. Ateşe uzatılan bir el, bir dakika dursa bir saat gibi gelir insana, ancak sevgili ile beraber olunan bir saat bir dakika gibi gelir. Görelilik (İzafiyet, izafilik, rölatiflik, bağıntılık, sınırlı bir geçerlilik) budur. Albert EINSTEIN
(13) Başta kavak yelleri estiği günler hani? (Geçti Bor'un pazarı)… Güftesi; Namdar Rahmi KARATAY’a, Bestesi; Onur AKDOĞU’ya ait Muhayyer Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği.
(14) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(15) Öyle birini sevin ki; gün onunla başlasın ve bitsin. Seçeneksiz olsun sevginiz. “Çünkü, fakat, neden, maalesef, zorluklar, seviyor-sevmiyor şeklinde ikilem içeren” kelimeler yer almasın, ümitsizlik pılısını, pırtısını toplayıp gitsin sevginizde. Levent ÖZADAM (Kısaltılarak)
(16) Ömer HAYYAM Rubaisi; “Bir elde kadeh, bir elde Kuran / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de Müslüman.”