Oldukça yoğun bir çalışma vardı caddenin bir başından, öteki başına kadar. Hiç araç yoktu ortalıklarda. Sadece o heyula(1) gibi kamyonların biri gidiyor, diğeri geliyordu. Okullar açılıncaya, yaz tatilinden insancıklar dönünceye kadar işleri bitirmek gayretindeydiler, mühendisler de, işçiler de, belki oy sayısını arttırma gayretinde olan Belediye Başkanı da…

Müşterek bir çalışmaydı yoğunluğun görüntüsünde. Bir taraftan çukurlar açılıyor, siyah siyah büyük borular, kocaman kocaman beton borular, sarı sarı plâstik borular döşeniyor, bir taraftan, sular, elektrikler, telefonlar kesiliyor, birkaç gün içinde yeniden iade ediliyordu, sokağın bir başından itibaren ilerledikçe.

Allah var, bütün kesintilerin birkaç gün öncesinde, portatif hoparlörlü, resmi kıyafetli insanlar, çünkü o cadde denilemeyecek yerlere o devasa(2) kamyonlar dışında herhangi bir aracın girmesi mümkün değildi; “Şu gün, şu saatlerde elektrikler, sular, doğalgaz ya da telefonlar kesilecek, tedbirli olun!” şeklinde anons yapıyorlardı(3). Hatta kapı numaralarını bile belirtiyorlardı, anonslar sırasında, tek-çift olarak “Şu numaradan şu numaraya kadar” diye.

Genelde telâşı olmayan, yandaş, ya da gamsız, etliye-sütlüye dokunmayan insanlar; “Yapılanlar bizim için, bizim iyiliğimiz için!” deyip tahammüllüydüler.

Sadece bakkal ve dükkânların, ya da store(4) ve marketlerin sahipleri, onların da hepsi değil; “Ne zaman bitecek bu çile?” homurdanışı içindeydiler, o kadar. Sabırları sonsuzdu insanların, hem zaten buna mecburdular, bir şeyler olacaksa, ya olacak, ya da olacaktı, çaresiz.

O koca kamyonlardan biri caddeden geçerken birden durdu, şoförü aracının kapısını açıp zıplayarak indi o koca arabasından ve yol kenarında canı kıymetli (her insan için olduğu gibi) ikilemler(5) içinde karşıdan-karşıya geçmek için kamyonların yoğunluğunun dinmesini bekleyen orta yaşlı teyzeyi kucakladığı gibi;

“N’apıyorsun oğlum? Ben gıdıklanırım, koy beni yere! Hah! Hah! Hah! Ha!”

demesine aldırmadan ve karşıdan gelen o koca kamyona da “Dur!” işareti yaparak karşı kaldırama kadar götürüp kucağından indirdi usulca, elini öpmeyi de ihmal etmeden. Teyzecik;

            “Sağ ol oğlum, berhudar ol(6) çocuğum!” derken poşetindeki gofretlerden birini neden ona ikram etmediğine hayıflanıyordu. İçinden duyabileceği coşkusu ile alkışladığını duyurmak isteği geçti.

Elindeki poşeti bileğine takıp duyuracak şekilde teşekkür anlamında alkışladı genç adamı.          Genç şoför duymuştu alkışlanışını, döndü, elini göğsüne bastırdı; “Bir şey değil!” anlamında.

Ve teyzenin ki o teyze, cadde kenarındaki evin penceresinden bakan genç kızın özbeöz teyzesiydi, önünde durduğu kapının üstlerinden, zeminden bir sonraki kattan bir pencerenin açıldığını ve buradan da bir başka alkış sesinin ulaştırılmak istendiğini fark etti genç adam.

Birinci alkış devam ederken ikincisi de ona arkadaş olmuştu. Aracına binmek üzere kapıya asılmakta olan genç adam merak edip geriye döndü.

Genç bir kız, ola ki güneşin gözlerini kamaştırmasına engel olmak istercesine, yansımadan etkilenmişçesine ara sıra ellerinden birini kaşının üstüne götürüp siper yaptıktan ve biraz durduktan sonra gene devam ediyordu alkışlamaya. Genç şoför biraz da tecessüsle(7) aracının kapısının kolunu bırakıp yere bastıktan sonra, elini göğsüne bastırıp;

“Bir şey değil, genç bayan!” dercesine başını eğmişti hafifçe.

Genç şoför aracına binip hareket ettirmek üzereyken, ister-istemez gözleri aynı pencereye yöneldi. Kendi düşüncesine göre genç bayan ayrılmamıştı yerinden. Gözünü elleri ile güneşe karşı siper etmek, sonra alkışlamak yanında, sağ elinin başparmağını yukarı doğru yükselterek; takdirini belli etmek için “Bravo!” demek istercesine ve galiba,

“Hayırlı işler! Allah yardımcın olsun! Allah gönlüne göre versin!” dercesine dualarını sıralar gibiydi.

Genç adam da, “Sağ ol!” der gibi başparmağını yukarı doğru kaldırarak onu selâmladı ve aracını hareket ettirdi.

Günler aynı minval(8) üzere geçiyordu. Genç şoför pencereyi, genç kız da onun arabasını gözler olmuştu. Genç şoför evin hizasına beş-on metre kala arabasının motor sesini iki defa yükseltiyor, genç kız pencereyi açıyor ve karşılıklı olarak başparmaklarını göğe doğru yükseltiyorlardı.

Günler geçtikçe genç şoförün gidiş-gelişleri, daha doğrusu yalnızca gidişleri demek gerek, oldukça sıklaşmaya başlamıştı. Bir gün, malum paroladan sonra, tam pencere hizasında aracını durdurmuş, direksiyonun üstünde yükselircesine elini göğsüne bastırıp, işaret ve orta parmağıyla yürümek anlamında işaret yaptıktan sonra, yüzünü sıvazlar, ya da yüzünü yıkarmış gibi yapmaya devam ettikten sonra işaret parmağıyla kendisini göstermişti. Maksadı; “Gelip seni görebilir miyim?” demekti.

Genç kız anlamıştı onun demek istediğini, tepkisi hemen ve ani olmuştu, “Hayır!” anlamında başparmağını aşağıya indirmiş ve hemen kapatmıştı penceresini, genç adamın işaretini veya tepkisini beklemeden.

Genç şoför alt dudağını sarkıtmış, omuzlarını “Anlamadım!” anlamında kaldırmış ve omuzlarını tekrar yerine iade etmişti sadece. Oysa bilemezdi karşısındakinin, eften-püften(9), elden düşme satın alınmış tekerlekli bir sandalyeye mahkûm olduğunu.

Kucaklayıp caddenin bir köşesinden alıp diğer köşesine götürdüğü kişinin ise ona bakma çabasındaki yaşlı teyzesinin olduğunu ve onun sağlığı için her gün dualar ettiğini tahmin bile edemezdi belki. Çünkü teyzesi için o her şeydi ve ona bir şey olursa, biliyordu ki kendisi için de yaşamanın bir esprisi kalmaz, zaten yaşayamazdı da.

Genç kızın anne ve babasını kaybettiği, kendisinin kötürüm kaldığı o trafik canavarının hayatını yerle bir ettiği kazayı yaşamadan önce, kendilerini, evlerini şenlendirdiği anlamında; “Evşen” adını vermişti anne-babası ona.

Evşen’di ama o günden sonra çektiği sıkıntılar nedeniyle ev asla şen olmamıştı. Teyzesi evlenmemişti, belki de kendisine bakmak için evlenememişti. Gerçekten de çok konuda teyzesinin bakımına muhtaçtı, inkâr edemezdi. Ev nasıl şen olsundu ki bu durumda?

Gerçek anlamda ömürlerini tüketmeğe çalışıyorlardı, birbirine destek olma gayretiyle. Ve Evşen her gün dua ediyordu; “Beni al önce Allah’ım yanına, isyan kabul etme dileğimi!” diyerek.

İyi ki annesinin babası tarafından teyzesine kalmıştı miras olarak bu ev de, kira derdi olmadan yaşıyorlardı. Teyzesinin hiçbir geliri yoktu. Kendisinin yetim aylığı ve ramazan aylarında komşularca yöneltilen ve “ölümlük-dirimlik(10)” diye tasarruf etmeğe, saklamağa çalıştıkları fitre(11)-zekât(11)-fidye(11) karşılıkları vardı.

Akrabaları… Yoktu. Daha doğrusu “İyi gün dostu” akrabalar, cenaze töreninden sonra hiç gözükmemişlerdi. Hemşerilerle gönderilen, irat-para-erzakı da teyzesi kabul etmemişti, hem asla.

Onun için güler yüz-tatlı dil, sevecenlik, dostluk, akrabalık önemliydi. Elin tutulması değil, elin uzatılması hakşinaslıktı(12). Ve maalesef bu olmamıştı, yıllar yılı…

İlköğretimi henüz bitirmiş, liseye kaydını yaptırmak için dönüyorlardı evlerine. Nereden mi? Hatırlamıyordu Evşen. Belki tatilden, belki köyden, belki şuradan-buradan. Belleğinde yer eden, kaza sonrasında liseye gitme imkânının ortadan kalkması, hiçbir imkânının olmaması, okuyamaması, kötürümlüğü ve konu komşunun desteği ile edindiği tekerlekli sandalyeye bağımlı olması idi.

Kader denmek gerekirse kaderdi işte bu. Üstelik komşuları yine desteklemişler, bulup-buluşturup Profesör çok uzman bir doktoru getirmişlerdi yürüme olasılığını ölçüp biçmesi için. Onun dediklerine kanaat etmeyip bir başkasını daha getirttirmişlerdi.

Birincisi ücret almamıştı, ama ikincisi; “Hiç olmazsa benzin parası” demişti. Komşuları kendilerine hissettirmeden, aralarında halletmişlerdi konuyu. Doktorlar şans oranını bile dikkate almak şöyle dursun, tekerlekli sandalyeye mahkûmiyetinin devamı konusunda hemfikir olmuşlardı.

İşte bu nedenledir ki onu görmeğe, ya da ziyaret etmeğe gelmek isteyen genç şoföre; “Gelme!” demişti, ya da “Hayır!” kelimesini yönlendirmişti başparmağında ve hareketinde genç kız.

Şoför mü? Doğrusu baht(13) olarak onun da pek farkı yok gibiydi Evşen’den. Farklı olarak o, babasını hiç bilmemiş, hiç tanımamıştı. Zihninde hayal-meyal, ya da flu(14) bir cisim olarak bile yer etmemişti. Boş gezenin-boş kalfası(15) denir ya hani, babası inşaatlarda ırgat(16) olarak günlük yaşarmış. Varsa-var, yoksa-yok yani. Annesi onu sevmiş ve yoksulluğunu bilerek düğünsüz-derneksiz varmıştı ona.

Kendi doğumunu takip eden günlerden birinde, babasının ölüsünü getirmişlerdi eve. Onu getirenler;

“Bu hayat, bu sevgi, bu evlât bana haram!” deyip inşaatın en üst katından itibaren boşluğu paylaştığını anlatmışlardı annesine, annesi de daha sonraları kendisine.

Babası öldüğünde henüz Nüfus Kâğıdının çıkarılmadığını, çıkartmak için başvurduğunda ebeden kâğıt alması gerektiğini söylemişlerdi annesine.

Ebenin oğlunun doğumundan hemen birkaç gün sonra öldüğünü duyunca yıkıldığını, ancak şahitlerle doğumunu ispat edince Nüfus Kâğıdını alabildiğini de anlatmıştı annesi. Adının Mahzun(17) Sinan koyulmasının sebebini de. Ölüm; hüzün demekti, mahzun ise; hüzünlü, üzüntülü, kederli demekti. Sinan da babasının ismi idi, kullanmadığı.

Yoklukla savaşmışlardı başlangıçlarda anne-oğul. Sonra Allah bakmıştı yüzlerine yavaş yavaş. Önceleri ev temizliği, çamaşır yıkamak işleri yaparken, sonra bir aile çocuklarına bakmaları için ricada bulunmuş, “Kendi çocuğunu yalnız bırakamayacağını” söyleyince, “Ona da bizim evde bakmaya devam edersin!” demişlerdi.

Dürüsttü annesi, kendisine verilenleri kendi ile üleşiyor, çocuğun hiçbir şeyinden zırnık(18) bile koklatmıyordu oğluna, yani kendisine. Çocuktu nihayeti, özeniyordu bir şeyler ve annesi; “Aybaşı gelince alacağım, söz!” diyordu.

Bazen tek bir muz alıyor, üç parça halinde üç gün boyunca yediriyordu. Oysa o aile hevenkle(19) alıyordu muzu. Çikolatayı bir adet alıyor, bir hafta boyunca idare ediyordu. Oysa o aile kocaman poşetle alıyordu. Suyu şişeyle içiyordu aile. Oysa onlar çeşmeden gideriyordular susuzluklarını. Ve daha sayılmayacak bir sürü şeyler…

Ama aldıkları yetiyordu kendilerine, dilenmiyorlar, direnmiyorlar, istemiyorlar hak etmediklerini, açık kalplilikle reddettikleri gibi, teklif edilen zekât, fidye, fitreleri “Allah’a şükür eksiğimiz yok, daha muhtaçlara verin!” diyordu annesi. Tok gözlü olmak muhteşem bir duyguydu, bu duyguyla yaşamak mutlu ediyordu onları. Ve fakat bir noktaya kadar.

Çocuklar büyümüşler ve ilköğretime başlamışlardı. Ev işlerine bakması, çocuğu okula götürüp-getirmesi için annesi görevlendirilmişti. Servise binecek kadar uzak değildi okulu. Elinden bizzat tutup götürecek, bizzat da getirecek, meyvesini, şuruplarını ve meyve suyunu bizzat içirecekti annesi.

Özençleri tükenmiyordu delikanlının; oğlunun yani. Kız da çok tutkunlaşmıştı kendine. “Resmiye Anne!” diyor, oğluna “Abi!” diyor, elinden tutuyor, beraber çalışmaktan memnun olduğunu gizlemiyordu.

Yoğun bir iş temposundan sonra evlerine erkence dönen anne-baba, onların beraber çalışmalarından hoşnut olmamışlar, bu hoşnutsuzluklarını “Artık çocuklarının bakıma ihtiyacını olmadığını” söyleyerek iki maaş tutarında ücret vererek başlarından savmayı düşünmüşlerdi. Ortalıkta kalacaklardı, ama hak etmediklerini almak da kitaplarında yazmıyordu. Verilen paranın hak ettiklerine inandıkları bölümünü alıp, “Teşekkür edip” ayrılmak zor gelmişti onlara.

Asla işsizlik ya da parasızlık endişesinden değil. Sevilen, büyüyüşünde katkısı olan birinden ayrılmak zor gelmişti onlara. Hele çocuğun ağlaması ve susturulmak istenmesine tepkisi. Koşup gelmişti ikisine doğru da. “Resmiye Anne! Abi, Abim!” diye ağlaması etkilemişti onları, ama ayrılmaları gerekti.

Aç-açıkta kalmamışlardı anne-oğul. Allah, birine “Yürü ya kulum!” dediyse yürüyordu. İlköğretimden sonra çalışmasının gerekliliği nedeniyle okuyamamıştı oğul. Anneye tavsiye üzerine bir başka bakım görevi, o çocuk da büyüyünce bir diğer görev daha verilmişti.

Oğul büyümüştü, berber yanında, tamircide, fırında falan çalıştıktan sonra askere gitmişti. İşte o zaman yalnızlığı bir daha ve dolu dolu yaşamaya başlamıştı ana. Şehir artık eski şehir değildi yaşanacak, köye dönmüştü, her şeyi arkasında bırakıp. En zor günler yaşadıkları o günler olmuştu, her ikisi için de.

Askerden dönüşünde acarlığıyla, kendi çabası ile bu şoförlük işini bulmuş ve başarılı da olmuştu âmirleri indinde(20). Bir ev tutmuştu şehirde annesi için. Bir yorgan, bir döşek, bir somya, bir tencere iki tabakla başlamıştı evlerinin düzeni, köyden getirebildiklerinin ötesinde.

Allah’a şükür hiçbir kötü alışkanlığının olmaması mutluluğuydu. Zaten geçim derdi nedeniyle kötü alışkanlıklarının olması da mümkün değildi.

O gün o yoğun çalışma içinde, mahzunluğunu hissettiği ve de annesine benzettiği yaşlı kadını kucaklamak içinden gelmişti. Sonucunda gerçekten alkışlanmak ve yolunun bekleniyor olması da hoşuna gitmiyor değildi. Ancak; “Kalp kalbe karşı olunca(21) neden “Hayır” dendiğini de anlayamıyordu Mahzun.

Hep reddediliyordu Mahzun, hem her geçişinde. Bazen işaret vermesine rağmen, pencere de açılmaz olmuştu, ısrarla beklemesine rağmen.

Bir gün gene işaret verdi arabanın gaz pedalına iki kere kuvvetlice basarak. Pencere açılmıştı;

“Bir-iki gün sonra buralardan artık hiç geçmez olacağım, buraya kadar olan inşaat bitmek üzere” anlamında işaret yapmak gereğini hissetti genç şoför. Gerçekten de hem kendisi, hem beton, hem asfalt konteynırları(22) daha sık gider-gelir olmuştu.

Bunu Mahzun’un bildiği gibi, Evşen de fark ediyordu, ağır kamyonların her geçişlerinde evlerini zangır-zangır titretmesinden.

Arabasını durdurdu Mahzun yolun ortasında, çevreden de görüleceğine aldırış etmeden işaret etmeye başladı. Eliyle bir-ikiyi işaretledi önce, sonra ellerini yatay bir şekilde yere doğru çevirip çaprazlama sağa-sola salladı, “Bundan sonra ben yoğum!” anlamında elini göğsüne bastırıp, kafasını ve elini geriye atar gibi yaptıktan sonra, iki elinin avuçlarını birleştirip yalvarır gibi ve sonra daha önce reddedilen işaretini aynen tekrarladı, “Geleyim!” anlamında.

Günlerce ve ısrarla başparmağını aşağıya indiren Evşen; “Bir daha göremeyeceğim” endişesi ile başparmağını yavaş yavaş yatay duruma getirdi ve sonra tamamen çevirdi yukarı doğru ve eliyle de tasdikledi; “Gel!” der gibi. Ve dudaklarıyla da tekrarladı, bağırır gibi; “Gel!”

Anlamıştı Mahzun. Elini göğsüne götürdü, elleriyle beş rakamını gösterip saatini işaretledi.

Her ikisi de heyecanlanmıştı. Akşam gelmiyordu veyahut da zaman öylesine kısaydı ki, süslenmek için, giyinmek, iyi-güzel görünmek için. Özellikle Evşen kötürüm oluşunun yaratacağı tepkiyi düşünmeden edemiyordu.

“Olsun!” dedi. “Yaşamımda bir anlık mutluluk bile yeterli benim için. Zaten benim daha fazlasını hak ettiğim hem söylenemez, hem de hak etmiyorum.”

Akşam saat tam beş oldu, teyzesinin, evinden gelirken yanında getirdiği duvar saati beşi vururken kapının da zili çalmıştı.

Teyze kapıyı açtı. Hatırlamıştı Mahzun, yaşlı teyzeyi. Yeniden görmenin sevinci ile elindeki çiçekleri ve kutuyu yere bırakıp, kucakladı onu tekrar;

“Dur oğlum! Gene gıdıklanıyorum!” demesine aldırmadan.

Sesleri duyunca merak ederek, odasından arabasını sürükleyerek çıkan Evşen’i görünce bir an engel olamadığı duraklamasının ardından pabuçlarını paldır-küldür çıkartıp eline aldığı çiçeklerle Evşen’e yöneldi Mahzun.

“Bunlar senin, eğer kucaklamama izin verirsen!” diyerek eğilirken.

Ellerini uzattı Evşen, bu; “Evet!” demekti. Teyze ayakkabıları düzeltip yerdeki kutuyu mutfağa götürürken kucakladı Mahzun, Evşen’i ve hatta saçlarını koklar gibi yaparken, yanağıyla burnunun tam birleştiği yerden öptü.

Yanağı mıydı, gözleri miydi, yoksa dudakları mıydı niyeti? Kendisi de bilmiyordu. Sadece öpmek istemişti. O kadar mı? Hayır, o kadar değil.

Kötürüm olduğunu bilmeden önce düşündüklerini aynısı ile uygulamalıydı, ama nasıl? Hem enine-boyuna düşünmeden, hem hayattaki tek varlığına, annesine danışmadan.

“Çay mı istersin, kahve mi yoksa başka bir şey mi, gıdıklamadan duramayan ismini bile bilmediğim oğlum?”

“Belli ki anlatmıştı teyzesine. Teyzesi mi? Nereden biliyordu ki? Ya annesiyse? Hem ben kimim? Hem hülyalarımı süsleyenin adı? Hadi Ben Sarı Çizmeli Mehmet Ağayım, diyeyim. Genç Kız da Uyuyan Prenses mi?

Peki, gerçekten mutfaktaki kimdi? Daha ‘Selamünaleyküm!’ demeden kucaklayıp gıdıkladığım!” diye düşündü genç adam ve hemen toparladı kendini;

“Ben kamyon şoförü Mahzun, Mahzun Sinan!”

“Ben kötürüm Evşen, mutfaktaki de teyzem Nur!”

“Birincisi Ben ile Evşen arasındaki o kelime hiç yakışmadı diline. İkincisi bana el salladığın, işaret verdiğin, kabul ettiğin pencerene götüreyim seni ve anlat kendinle ilgili, bu durumuna ait ne biliyorsan, ne hatırlıyorsan, ya da ne söylemek istiyorsan!”

Teyze çayları getirip iliştiriverdi vücudunu somyanın bir kenarına.

Onlar, birbirine birbirini anlatırken zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmamışlardı. Saat, akşamın sekizlerini geçmişti:

“Gerçi, komşuya telefonla not bırakmıştım, ama annem gene de merak eder, yarın için de izin verir misiniz, ziyaret etmeme?”

Teyze önce davrandı;

“Kalaydınız biraz daha, akşam yemeğini de yer, öyle giderdiniz, karınca kararınca(23), evde ne varsa, Allah ne verdiyse…”

“Teşekkür ederim. İki şey memnun edecek beni. Birincisi; ziyaret etmek dileğime ‘He!’ demeniz, ikincisi ise tatmakta zorlandığınız bir şeyi yemek olarak getirmeme izin vermeniz. Bir üçüncü dileğim de var ki, onu düşüncelerinize göre daha sonra söylemek arzusundayım!”

Teyze-kız birbirlerine baktılar ve söyleyeceklerinin kararsızlığında Teyze;

“Gene böyle beşte mi geleceksiniz?”

“Evet, ama ‘Erken gel!’ derseniz, istediğiniz vakitte burada olurum. Sorunuzun karşılığını ‘He!’ ya da ‘Evet!’ diye mi yorumlamalıyım?”

“Ben bu evin teyzesiyim, ben ne dersem o olur, demem yakışmaz. Ama sanırım ki Evşen’in düşüncelerini de anlatmış oluyorum: Evet! Yarım gün izin alırsanız öğleden sonra beraber olursak seviniriz, tabii gıdıklamamanız şartıyla.”

“Söz veriyorum!”

Evşen sözlere hiç karışmıyor, sadece genç adamın yüzüne bakıyor ve dinliyordu, sessizce.

“O zaman döner, ya da İskender hangisi senin için ehvense(24) beraber olalım öğle yemeğinde, ayranı, salatayı ben hazırlarım. Getirdiğin paketi de o zaman açarız, sanırım tatlı olsa gerek!”

“Peki, yarına kadar ‘Allahaısmarladık!’ diyorum ve izninizle kucaklayabilir miyim sizleri, tabii gıdıklamadan?”

“Peki!”

Konuşan hep teyzeydi ve izin verilmişti ya, Mahzun hiç sıkılmadan, hiç gerginlik yaşamadan, hatta utanmadan bile sarılmış ve öpmüştü yanaklarından, her ikisinin de, sanki yıllardır tanışan insanlar gibi.

Kapıdan ayrılırken pencereye baktı tekrar, Evşen yarı beline kadar sarkmıştı pencereden. Belki hayatında ilgi gördüğü ilk ve tek erkek olsa gerekti, bu kadar yoğun ilgi gösterdiğine göre, diye düşünüyordu Mahzun. Belki kendinin de gördüğü ilk genç kızdı, benliğine hükmeden. Başparmağını kaldırdı aşağıdan, yukarıya doğru, cevaplandı başparmak yukarıdan, yukarıya doğru.

Asfalt dökülmüş, rögar kapakları(5), mazgal ızgaraları(25) yerleştirilmiş, ağaç kenarlarına köşeli taşlar dizilmiş, kaldırımlar biçimlenmiş, trafik lâmbaları dikilip yaya geçitleri çizilerek belirlenmişti, evin önüne kadar. İyi ki bir-iki güne kadar oralara kadar işlerin tamamlanacağını söylemiş, işaret etmişti.

Kendine hayrandı Mahzun, cesareti için kendini alkışladı sokağı döner dönmez ve şöyle bir bakındı etrafına, gören olmuş mudur, diye. İşin içinde “Deli” sanılmak da vardı çünkü. Gerçekten deli olabilir miydi? Olabilirdi tabii. Hem neden olmasındı ki?

Sevgi insanların bedeninde değil, gönlünde, ruhunda, kalbindeydi. Yaşadığı ise? Bilmiyordu, buna; kesin olarak karar veremiyordu, ama sevgisi için “Evet” demesi gerçekten mümkündü.

Arkasında ne bıraktığını da bilemezdi Mahzun. O ayrılır ayrılmaz, ya da sokağın köşesini döner dönmez teyze;

“Allah bağışlasa da, uygun görse de evimizin eri olsa bu delikanlı!” demişti kısaca.

“Nasıl?” demişti Evşen, ayaklarını, sandalyesini işaret ederek ve ağlamaya başlamıştı, elleriyle yüzünü kapatarak. Teyzesi ellerini kaldırıp yüzünü açarak kıyamadığı gözyaşlarını dudaklarıyla kurutmağa çalışmıştı, çünkü onu her şeyden çok sevdiğini bir Tanrı, bir de kendisi biliyordu, yalnızca.

“Bu akşam mutlulukla doydum. Canım hiçbir şey istemiyor, ama yarın sabah namaza kalktığında beni de uyandır. Yıkanmak, temizlenmek, saçlarıma ve ellerime kına yakmak, taranmak, boyanmak, iyi, temiz ve güzel eşyalarımı giymek, kısaca güzel olmak istiyorum, umudum olmasa da, umut edemesem de, böyle bir düşünceye bile hakkım olmasa da… Beni şimdi yatağıma yatırır mısın Teyzeciğim? Uyursam, ya da uyuyabilirsem hemen, belki biraz daha güzelliklerin eksikliğini unutabilirim…”

Sabah ezanı okunup bitmiş, teyze namazını eda etmişti(26), Evşen’i kaldırırken. Dakikalarca hatta bir saatten fazla yıkanmıştı Evşen bir başına. Sonra teyzesi gelmiş, sırtını bir iyice keselemiş, gereklilikleri için yardımcı olmuş ve yıkanması bittikten sonra da saçına ve ellerine kına yakmıştı.

Güneş yükselir gibiydi, sabah namazının vakti geçmişti.

“Uzun zamandır alnım secdeye değmedi, şükür için, geçen zamanıma boş vererek, beş vaktin farzını kılmak istiyorum, beni kıbleye çevirir misin? Yok, yok ben kendim dönerim, sadece seccadeyi dizlerime ver, yeter. Namazdan sonra da tekrar duş alır, kınaları açar kınadan artanları yıkarım. Olur mu?”

Daha sonra teyzesi, o güne kadar hiç gerek görmedikleri için evlerinde olmayan krem-ruj-allık her ne ise Evşen’in istedikleri, onları almak için asfalttan karşıya eczaneye geçmişti.

İyi ki eczacı yoktu eczanede, kalfası(27) vardı, ya da yardımcısı her neyse işte. İstediklerini vermişti sormadan. Bedelini ödemişti. Eczacı olsa, merak eder, “Neden?” diye sorar, ahret suallerini(28) de eklerdi arka arkaya. Allah korumuştu onu, güzelinin hatırına. Çünkü eczanelik hiç işleri olmazdı, bir iki defa, öksürük şurubu, aspirin, ağrı kesici dışında aldıkları bir şey olmamıştı.

Zaten doktora gitmek gibi bir lüksü yoktu yaşlı teyzenin. Hükümet Tabibi de kızı için ayağına gelmezdi, Evşen’in gidişi de sorun olurdu. Zaten genç kız eve girdiğinden beri hiç dışarı çıkmamıştı ki. Kitaplar, televizyon ve penceresi ile sınırlıydı yaşamı.

Bazen kumrular, güvercinler doluşurdu ekmek kırıklarına, bazen serçeler, sığırcıklar, mevsimine göre, mutfak penceresinde. Özellikle kış aylarında serçeler, sığırcıklar devamlı sohbet organı idiler. Konuşurdu sanki onlarla, hatta ad verdikleri bile olurdu.

Öğleye çok az kalmıştı. Yok canım, saat daha on buçuğu bile yeni çalmıştı. Allanması, saçının taranması, sofranın hazırlanması gecikmezdi, değil mi? Her şey ve herkes yerli-yerinde olmalıydı. Beğenilmek hakkıydı elbet, istenilmeyecek olsa da. Bir-iki gününü dünya gailesinden(28), dertlerinden uzak geçirmek emeli vardı içinde.

Öğle olmuş ve Mahzun gelmişti, yanında bir bayanla, teyze yaşlarında.

“Annem!” dedi ve Evşen’e dönerek ekledi:

“Sanırım sorununla ilgilenecek, en basitinden yardımcı olmak için deneyecek!”

“Gel kızım!” dedi Resmiye Anne, Evşen’in arabasını iterek odasına götürürken.

“Önce yemeğimizi yeseydik!”

“Annem kafasına bir şeyi takarsa önce onu, ya da onları gözden geçirmek ister! Siz hiç ses etmeyin, o yemeği yiyeceğimiz zamanı kısa zaman içinde belirtir bize.”

Yüzünü pencereden gelen aydınlığa doğru çevirttirdi Evşen’i Resmiye Anne. Ve;

“Bir yerini incitirsem, acıtırsam, ağrıtırsam hemen çekinmeden söyle ki, orası için beynime ve vücudunun orasına işaret koyayım kızım. Oğlum çantamı getirir misin, çantamda kopya kalemim olacaktı.”

Beklerken devam etti;

“Önce sorayım, geçirdiğin kazayı hatırlayabildiğin kadar anlat bana. Kafanı mı çarptın? Üstüne yük mü bindi? Ters dönüp de mi tavanına çarptın başını? Ayakların sıkıştı mı? Ezildi mi? Koltuklara veya herhangi bir yere çarptın mı? Derdin sadece ayaklarında mı? Yoksa başka yerlerinde de sıkıntıların var mı? Kakanı yaparken…”

Durakladı annem, bana dönerek;

“Utanmıyor musun sen orada dikilmeye? Genç kız, namahremin(29) senin. Mahrem(29) şeyler konuşuyoruz burada, değil mi? Git mutfağa otur! Kitap oku! Gazete oku! Bir şeyler yap işte! Hepsini benim mi söylemem gerek? Odanın kapısını da gittiğin taraftan kapat, hadi bakayım, unutma ve çabuk ol!”

Genç adam dışarı çıkarken annesi devam ediyordu;

“Nerede kalmıştık? Hah! Tamam! Tuvaletlerini sıkıntısız yapabiliyor musun? Âdetlerin zamanında mı? Şeker konusunda bir sıkıntın var mı? Görmende bulanıklık, konuşmanda kekemelik var mı? Devamlı ya da ara-sıra baş ağrın, ya da başının dönmesi oluyor mu?”

Tüm sorular için kendine uygun cevapları almıştı Resmiye Anne. Ve yoklamalarına geçmişti. Önce başını sıvazlamıştı, milim, milim. Sonra başını bir-iki kere sağa-sola çevirmiş, şakaklarını, boynunun iki taraflarını ovalamış, kollarını her iki yönde iki tarafa sallamış, olası çıkacak seslere yoğunlaşıp dinlemeğe çalışmıştı.

Sonra pantolonunu ayaklarından çıkartarak,  baldırlarını, bacaklarını sıkmış, “Acıyor mu, bir şeyler hissediyor musun?” diye sormuştu. Ve bacaklarını cimcikler(30) gibi yaparken, ovalamıştı.

Ve en sonra ayaklarının tabanını başörtüsünden çıkardığı iğne ile sürterek dolaşmış, ayak tırnaklarına var gücü ile yüklenmişti, acıtmayı isteyerek ve arzulayarak.

“Hissettim galiba!” demişti Evşen.

Resmiye Anne doğrulmuştu ayaklarının üstüne;

“Haydi, şimdi öğle yemeğimizi yiyelim. Sonra evde hangi baharatlar var, söyleyin. Sarımsak, limon, alkol, tentürdiyot, oksijenli su, sıvı bitkisel yağ var mı? Ona göre liste yapıp Mahzun’a aldırttıracağım. Doktorlar mutlaka doğru ve iyiyi söylemişlerdir ama insanların umut kapılarını da tamamen kapatmamalılar diye düşünüyorum. Atalarımızdan kalan “Kocakarı ilâçlarının(31)” da mutlaka yararı vardır. Bu; biline.”

Durdu bir süre kendini dinler gibi, kendi kendine konuşur gibi içinden;

“Şimdi beni iyi dinleyin, sözlerime dikkat edin! Eğer ben bu genç kızı iki ay içinde ayağa kaldıramazsam bana da ‘Resmiye’ demesinler! ‘Yuh!’ desinler!”

Durdu biraz;

“Ama dediklerimi devamlı olarak yapacaksın kızım! Ben de iki aya kalmaz, belki daha önce de biter, hep başında duracağım. Hiç itiraz kabul etmiyorum, mutfak giderlerine katılacağım ve oğlum, günde bir kere beni görmesine, ihtiyaçlarımızı karşılamanıza izin vermeniz kaydıyla her gün evine gidecek tıpış tıpış. Malûm hırlısı var, hırsızı var, şusu var, busu var. Evimiz de yalnız kalmamalı.”

Yemeklerini yediler hep beraber. Ve sonra listesini yapmağa başladı Resmiye Anne. Ara sıra gözlerini kısıp, bazen kapayıp, bazen tavana bakarak, kalemi ağzında tutarak;

“Var olanları da yazacağım, miktarlarını görüp, sonra silerim!” dedi ve başladı yazmağa;

“Sarımsak, limon, az ekmek içi, siyah üzüm çekirdeği, sıvı bitkisel yağ, vazelin, saf alkol, oksijenli su, tentürdiyot, nane-kekik, kekik yağı, karabiber, tarçın, safran, kişniş, havlıcan, zerdeçal ve ısırgan otu. Tülbent, sargı bezi, enli bant ve havaneli…”

“100 gramdan az, 250 gramdan fazla olmasın, şişeli olanları, birer ufak şişe olarak al. Eksik kalırsa yeniden alırız, atla deve değil ya!”

Ve Evşen’e döndü Resmiye Anne;

“Sen de kızım, bir-iki ay pis-pis kokacaksın, ama bana hem inan, hem güven, iki ay içinde ayağa kaldıracağım seni. İstediğin an, istediğin kadar yıkanabilirsin. Sadece bir ara uzunca sayılabilecek bir süre yatmanı, bir süre hiçbir tepkide bulunmamanı ve daha sonra da yavaş-kesik, yavaş-düzgün, yavaş-hızlı adımlamanı, sonra da yürümeni isteyeceğim senden!”

“Yeter ki yürüt beni, Resmiye Anne! Sen ne dersen hepsini yaparım. Sonra ne dilersen dile benden, ‘Allah razı olsun!’ dileğinden başka, canımı bile. Kötürüm yaşamaktansa, sağlıklı ölmek yeğ olsa gerek!”

“Her şeyin bir zamanı var kızım! Hele bir iyileş, ayağa kalk. Sen bana; ‘Anne!’ dedin. Bir oğlum vardı beni hayata bağlayan, bir de kızım oldu kucakladığım, kucaklayacağım, daha ne isteyeyim ki senden, senin iyileşmenden başka? ”

Resmiye Anne bir çırpıda anlatmıştı duygularını, heyecanında oğlunun. Ama kızın iyi olmasını dilemek ve istemek sadece insanlığındandı. Kimleri, kimleri iyi etmemişti ki parasız-pulsuz, sadece iyilik olması için.

Başarısız olduğu çöküntüler de vardı tabii, elinden hiçbir şeyin gelmediği. Yoksa üfürükçüler gibi zengin olması işten bile değildi. Zengin olmasa da hadi rahat yaşayacak kadar kazancı olabilirdi. Ama oğlunun getirdiği üç-beş kuruşluk takıntısız zenginlik her şeye bedeldi. Kiralarını ödüyorlar, hatta ara sıra da olsa kebap yemeğe bile gidiyorlardı ana-oğul.

İşte bu nedenledir ki, “Dile benden ne dilersin!” dediğinde Evşen’in; “Seni oğluma eş olarak istiyorum!” diyemezdi hemen, dememeliydi hem. Gerek şimdi, gerekse de sonra.

Şimdi dese; “Acıdın!” diye olurdu tepkisi belki, sonra dese; “İyileştim, ayağa kalktım ya!” diye olurdu belki.

İyisi mi, bir şeyler hissediyorlarsa karşılıklı olarak, kendileri istemeliydiler birbirlerini. Doğrusu da bu değil miydi ki zaten?

 Tam bu sırada sonbaharın müjdecisi bir yağmur başlamıştı sulu-sepken(32). Caddeler, rögarlar(25), mazgallar(25) ilk sınavlarını vereceklerdi. Maalesef garp usulü düşünüp, şark usulü uygulandığı için hiç de verimli olmamıştı yapılan işler.

Allah’tan ki yağmur başlarken gitmişti Mahzun baharatçıya ve yağmur çıtasını yükseltmeden dönmüştü eve geri. Bir kere sular birikmişti asfaltlarda. Ne sağa, ne de sola yöneliyordu sular. Üstelik gelen-geçen araçlar kaldırımlara bile sıçratıyorlardı birikenleri. Mazgallar taşıyamıyordu biriken suları.

Ve de en kötüsü, elektrikler kısa devre mi ne yapmıştı, tüm sokağın ışıkları sönmüştü. Makyaj(33) güzeldi, ama gerçek güzel değildi, trafik lâmba ışıkları dâhil. Bu hengâmede(34) bir trafik kazasının eli kulağında gibi gözüküyordu, ama istenmeyen.

Mahzun malzemeleri alıp getirmişti, hengâme başlamadan önce. Usulüne göre dövülüp karıştırılmış, Mahzun yine mutfağa kovulup, dışarıya çıkartılıp, yönlendirilerek yüzüstü yatırılan Evşen’in sırtına krem gibi ince bir tabaka sürüldükten sonra yarım saat o şekilde bekletilmiş, sonra bir tülbentle sırtı sıkı sıkıya bağlanmıştı. Allah’tan umut asla kesilmezdi, Evşen’in umudu da buydu. Sevmese, yaşadığının aşk olduğuna inanmasa belki de bunların hiçbirine gerek görmeyebilirdi.

Gerçekten kötü kokuyordu. Tüm gece öyle tülbentle kalacaktı, oturacak, yatacak, kalkacak, ama tam ve tüm iki ay boyunca, belki biraz eksik-belki biraz fazla aynı kokuyu duyacaktı, hem hep.

Bir gün-iki gün-üç gün-beş gün… Hayat plânlandığı gibi yürüyordu. Mahzun her gün akşamüzeri gelip annesini görüyor, o eve geldiğinde genelde, annesinin Evşen’in ayak tabanlarını toplu iğneyle kontrolünü bitirmiş ve tepkisizliğine üzüntüsünü görüyordu.

O gidince annesi ilk kontrolde olduğu gibi Evşen’in boynunu, sırtını, bacaklarını bitkisel yağlardan biri ile ovalıyor, tüm hareketleri tekrarlatıyordu. Sonra o merhemi tekrar hazırlıyor, teyzesi Evşen’in sırtını beline kadar alkol, oksijenli su ile temizledikten sonra aynı merhemi bir kâğıt inceliğinde sırtına sürerek tülbentliyordu.

Bir gün, sonrayı takip eden sonraki günlerden bir gün… Belki onuncu, belki de yirminci gündü tepkisizlikten yorulup hatırlayamadıkları. Yine tabanlarında iğneyi gezdiriyordu Resmiye Anne, artık bilerek mi, yoksa bilmeden mi, bir kuvvet gelip dirseğinden kolunu iteklemiş, iğne Evşen’in tabanına batmış ve Evşen ayağını çeker gibi yaparken “Ay!” sözü dökülmüştü dudaklarından.

Herkes, Evşen’in sesini duyan herkes, o işlem yapılırken tesadüfen Mahzun da orada ve fakat mutfakta idi, sevinmişti. Mutfaktan koşarak gelmiş, diz çökmüştü Evşen’in yanına Mahzun;

“Haydi Evşen! Gayret et ayak parmaklarını oynatmağa, haydi gayret, yaparsın, yapacaksın, başaracaksın, haydi gayret et bir tanem!”

Mahzun uçmuştu! Herkesin hayret dolu bakışlarına aldırmadan, Evşen’in ayak parmaklarını oynatması için elleriyle yardım ediyor gibiydi.

“Bırak kızın parmaklarını, daha çok erken, bir-iki gün içinde, kendi oynatacak acele etme, hem merak etme, olmaz mı?” dedi Resmiye Anne, onun çağlayışını duymazlıktan gelir gibi. Sonra kapıya kadar salâvatladı(35) onu.

“Seni ve heyecanını anlıyorum oğlum. Bazı şeyler için acele etmesen. Bunun tedaviye etkisi yanlış olabilir belki. Bu nedenle bir daha buraya gelmeni istemiyorum senin. Ben kurtarabilirsem; ‘Kurtardım!’ diye telefon eder, not bırakırım dairene, ya da cep telefonundan ulaşmaya çalışırım sana. Sen istiyorsan dairenden her gün aynı vakitte telefon et, ya da cep telefonundan. Ben sana gelişmeleri bildiririm. Öyle zırt-pırt(36) da değil, günde yalnız bir kere ve mümkün olduğunca akşamları. Anlatabildim mi oğlum? Haydi selâmetle…”

Annesinin atalardan kalma bir melekesiydi yaptığı. Kırıklarla pek baş edemez, ilke olarak hastaneye gitmelerini önerirdi, çoklukla. Ama çıkıklar için başarısız olduğunu kimse söyleyemezdi. Bir de böyle koşarken, durup dururken, kaza ile oluşmuş travmalara(37), inmelere, incinmelere, kötürümlüklere bakar ve “Şıp!” diye(38) koyardı düşüncesini ortaya.

Ama yaşlıların oğulları-kızları çok zaman “Mümkün değil” in mümkün olduğunu anlamak istemezlerdi. Yalvar-yakar sonuç almak isterler, olmazsa kahrederek uzaklaşırlardı. Allah’a şükür ki, kahırları hiç etkilememişti kendilerini.

Ve unutmadan eklemeli ki, hizmetinin asla bedeli olmazdı, karşılık gibi, kendi deyimi ile “meccanen(39)” yapardı.

Zaman geçmiyordu, ertesi günün akşamı bile gelmemişti Mahzun için. Mesaisi bitmiş, evine gelmişti hâlbuki. Çekinerek açtı telefonu;

“Nasılsınız?” dedi kısaca, fısıldarcasına. Sanki çoğul kelimede, tekili anlayamayacak kadar saftı annesi? Okumamış, yazmamıştı ama Tanrı vergisi anneydi o ve bebekliğinden beri hem de babası, tabii.

“İyi, iyi. Merak etme! Bugün baldırlarından tepki vermek için çok zorladı kendini. Eskisi kadar sarı ve soğuk değil baldırları. Renk gelmeye başladı, canlandığını hissediyorum, o da aynı duygular içinde. Zaman her şeye kadir. İçimde bir his; ‘Olacak!’ diyor, ‘İnşallah!’ diyorum. Hadi kal, sağlıcakla!”

Ne “Selâmı var!” demişti, ne de selâmını iletmesi dileğini beklemişti oğlunun. Demek ki her şey için gerekli bir zaman vardı, iletmek istediği mesaj bu idi herhalde annesinin.

Sonra kısa olan günler uzun uzun geçmeye başladı tekrar, arka arkaya, diğerinin aynısı gibi olan. Kendisine izin verilen tek zamanda; “Evet-Hayır” ile geçiştirilen.

Günlerden bir gün, “Şu-şu baharatlardan biraz daha al, bitti!” demişti annesi. Demek ki ilâç yapılacak baharatlar ancak o kadar bir süre için yeterli olmuştu. Olası idi ki, annesinin tedavi olarak yorumladığı işlem, birinci ayını çoktan doldurmuş ve geçmişti bir hayli.

Bu; kıyaslanamayacak bir süre idi, annesinin emriyle. Kendisine upuzun gelen bir aydan fazla bir süre. Buna sebep belki de başka sokakların, caddelerin yapımı ile meşgul olunması da denebilinirdi. Annesinin, ilaçlık baharatları kendisinin alıp getirmesini istemesinin bir sebebi olsa gerekti. Çünkü baharatçı evin karşısında, yaya geçidinin hemen yanı başında idi ve almak onlar için sorun olmazdı. Annesi de, teyze de yol-iz bilmeyen insanlar değillerdi ki!

Anlayamamıştı.

Akşamın gelmesini güçlükle bekledi. “Not ettirdiklerimden başka bir şey istemez!” demişti annesi, ama o bir centilmendi, baharatlar yanında bir kucak çiçek ve bir kutu da tatlı almıştı. Baharat poşetini el-kol sallaya sallaya götürmek hoş olmaz, diye düşünmüştü.

Uyuyor, ya da dinleniyorsa diye zili çalmak yerine kapıyı tıklattı usulca.

Kapı açıldı, inanamıyordu gözlerine. Kapı önünde, hem de ayakta, tekerlekli sandalye yanında Evşen vardı. Tüm aile hazırlamıştı bu sürprizi, Evşen’in arzusuyla.

Evşen daha fazla dayanamamış, teyzesinin yardımıyla tekrar oturmuştu sandalyesine. Kendisinin yardım etme umudu boşa çıkmıştı, çünkü onun o kadar çabuk ayağa kalkmasının şokunu yaşıyordu Mahzun.

Annesi kapıdan girmesine bile izin vermeden elindeki paketleri almış, sırtını sıvazlarken;

“On beş, en fazla yirmi gün sonunda ayağa kalkacak inşallah, biz de evimize döneriz inşallah, mutlulukla!” demişti.

Bazen, bazı şeyleri anlamak zordu. Gerçekten annesi mi iyi etmişti onu? Yoksa o iyi olmak için mi gayretli olmuştu? Kendi katkısı mı? Ne olabilirdi ki?

Gelişmelerse…

Önce baldırındaki hisler doğallaşmış, gelişmişti. Sürtülen iğnenin ucunu hissetmeğe başladığını söylemişti Evşen.

Aynı etki daha sonraki kereler ayağının tabanında ve ayak parmaklarında oluşmuştu, kıpırdatmıştı. Hatta kendini sınamak, hissettiğini anlamak, tahlil etmek için tırnaklarını diplerinden kesmesini rica etmişti teyzesine.

Daha sonra diz kapakları ovalanırken gıdık aldığını söylemiş, hazırlanan kremle beli ovalanırken, bir başka karışım kremle de bacakları beslenmiş, desteklenmişti.

Hemen ayağa kalkmak çabasının ilkinde düşmüştü sandalyesinden. Annesinin; “Acele etme kızım, daha vaktin var!” ikazını dinlememişti. Acelesi varmıştı sanki.

Daha sonrasında ellerinden tutularak, sürüyerek de olsa ilk adımını, daha sonra sürünmeden ilk adımlarını atmıştı. En son adımlarını ise, bir adım, iki adım ve üç adım olarak kendi başına atmış, ama yorulmuş, adım sayısını yükseltememişti. Annesinin verdiği ilk mühlet bitmişti, ikinci aşama da ve ikinci parti merhem de bitmek üzereydi.

Bir akşamüzerine doğru bir başka cep telefonundan aradı annesi kendisini. Başlangıçta bilmediği bir numara zannedip kapatmayı düşünürken, merakını engelleyemeyip açmıştı telefonu. Annesi;

“Artık kendisine gerek olmadığını, geçerken kendisini de alıp eve götürmesini istediğini” söylemişti.

Sesinden anlayamamıştı. Ne demekti bu? İyi haber mi, başarısızlığının görüntüsü mü idi, yoksa? İlkinde karşılanışını hatırlıyordu Mahzun. Kapıda karşılamıştı Evşen onu, çabucak yorulsa da. Bu nedenle gerileme aklının ucundan bile geçmiyordu. Öyleyse yeni sürprizlere hazırlıklı olmak konusunda kim engelleyebilirdi ki kendini? İstekle, arzuyla bekledi işinin bitip de işten ayrılma saatini. Yeni sürpriz nasıl hazırlanmış olabilirdi ki?

Zili çalmak yerine kapıyı umutla tıklattı tekrar. Annesi açtı kapıyı, giyinmiş olarak. Ağzı açık kalmıştı, bir bakıma. Umduğu ile karşılaştığı aynı olgu değildi, çünkü.

“Bekleyemediler senin gelmeni. Ayağa kalkıp yürümeğe başlayınca Evşen Kızım, teyzeli-kızlı parka gittiler, daha sonraki tarihlerin birinde teşekkür için bize geleceklerini söylediler. Haydi, biz de gidelim artık evimize.”

Bu nasıl işti, sormadan geçemedi, iyice anlamak istercesine:

“Yani dışarıya çıkacak kadar yürümeğe başladı mı, demek istedin?”

“Ya, sen ne anlamak istemiştin?”

“Sevindim, ama bir kere daha görebilseydim, sevincim daha da fazla olurdu!”

“O da olur, inşallah. Haydi, evimize gidelim, özledim evimi.”

Özlemini anlıyor, ama acelesini anlayamıyordum. İlk defa;

“Taksi tutalım, kendimi oldukça yorgun hissediyorum, dolmuş-otobüs bekleyecek halim yok, oğlum!”

Taksiyi beklerken, durgunluğunu sorgularcasına koluna girmişti oğlunun, yaşlı kadın;

“Ne düşünüyorsun oğlum?”

“Hiç!”

“Gözümden kaçmıyor, beklemesini isterdin onun, değil mi?”

“Bilmem, belki.”

“Benim hissettiğimi, bildiğimi senin bilmediğine inandıramazsın beni!”

“Peki. Dediğin gibi olsun anne!” derken konuyu uzatmama çabasındaydı Mahzun. Oysa annesi devam etmekte kararlıydı, hem de fasıla vermeden;

“İlginden bahsettin. Sevgin anladım ben bunu. Bir anne, kuzusunun hislerini aynen hisseder. Sonra; ‘Bir tanem!’ dedin, duygularını zapt edemeyip. Ve şimdi de suratın asık. Neden acaba? Haydi, itiraf et, duygularını dizginleme. Daha ilk andan kaptırdın gönlünü değil mi? Kötürümken, bana ‘Gidelim’ dediğin ilk andan beri.”

“Hep beni mi takip ettin anne?”

“Benim senden başka kimim var ki oğlum?”

İşaret ettikleri taksi durmuştu, seslerini kıstılar, arka sıraya yan yana oturup, adreslerini söylediklerinde.

 “Evde yemeğimiz yok. Şuradan, çörek-börek bir şeyler alayım, yanında çay demler, yeriz! Yarına Allah Kerim!”

“Gerek yok oğlum, çantamda var bir şeyler!”

Hiç de tavrı değildi annesinin. Sanki denilip zorlanılacak tavırları vardı gibisine geliyordu yol boyu annesinin.

Acaba zorlamalı mıydı? Tüm hissettiklerine rağmen ta eve kadar bir daha açmadı ağzını annesi, zarurettenmiş gibi!

Taksiden indiklerinde, oğlunun şoförün ücretini ödemesini beklemişti annesi kapılarına kadar gelip de. Ve kapıyı açmadı, oğlunun açmasını bekledi.

Mahzun anahtarını çıkartıp kapıyı açtı. Gördüklerinden şaşkın, gözlerine inanamaz gibiydi. Karşısında sevdiği insan vardı ayakta, onun arkasında teyzesi, kendi arkasında annesi. Bir an öyle durakladılar, hatta kalakaldılar.

Annesi kapıyı kapatıp içeri doğru yönelirken, teyzeyi de kolundan tutup sürüklemişti.

Elini tuttu Evşen, Mahzun’un;

“O iki kelimeyi söyleyecek misin tekrar, ayağa kalkmam için zorladığın günkü gibi?”

“Tabii, hem de eklentisiyle birlikte.”

Elini ve başını göğsüne yasladı Evşen’in;

“Seni seviyorum bir tanem!”

“Ben de…” diye seslendi genç kız, sessizce…

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bu öyküde belirtilen Kocakarı İlâcını teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Öyküde belirtilen tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Sorular da buna benzer bir yöntemin çocuk yaşlarımda köyümde uygulamasında aklımda kalanlardır. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” denilmektedir.

(**) İnsan yaşamında moral, tevekkül, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmanın oldukça önemli yeri var. Şöyle ki; kızım daha kırk günlük bebekken ishal oldu. Gittiğimiz Doktor; “N’apmışınız, bebeği kaybetmişsiniz, yapacak bir şey yok!” demiş ve bu sözünün karşılığı olarak da vizite ücretini almaktan çekinmemişti. Bazen o isimde biriyle karşılaştığımda, ya da o ismi duyduğumda nefretle anıyorum, elimde değil.

Gittiğimiz diğer doktor, muayene ettikten sonra; “İçebildiği kadar, bir testi bile su verin! Yarın, bürgün her gün getirin bana!” dedi, ilâç vermeksizin, ücret almaksızın. Evlât; candan aziz! Gittik-geldik, son günlerde ilâç da verdi. Sevgi ve saygıyla anıyorum. Zaten ismi de hayırlı; Kadir. Kadir Gecesinde doğmuş olsa gerek.

Ve şimdi bu kızım 50 yaşlarına ulaşmakta, evli ve iki aslan gibi oğula sahip!

(***) Moral ve motivasyon üzerine John WAYNE’nın adını hatırlayamadığım bir filmini anlatmadan geçemeyeceğim (Araştırmama rağmen filmin adı hatırıma gelmedi). Merdiven düşer ve kötürüm olarak yatağa bağlı kalır.

Arkadaşı gitarıyla şarkı söyleyerek ona moral vermeye, iyileştirmeye çalışır. Şarkının adı; “(Ayak) Başparmağımı oynatacağım!” şeklindedir. Ayak başparmağını şarkı eşliğinde kıpırdatmaya çalışan WAYNE, sonuçta ayağa kalkar!

(1) Heyula; Korku verici, ürkütücü hayal.

(2) Devasa; Dev gibi, çok büyük.

(3) Anons; Duyuru. Bir durumu, bir haberi sesli bir biçimde bildirme.

(4) Store; Dükkân, mağaza, depo, ambar, bellek, hafıza, stok, mevcut, bolluk, hazine.

(5) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(6) Berhudar Olmak; “İyi günler gör!” anlamında bir dilek sözü.

(7) Tecessüs; Merak. Gizliyi arama, gözetleme.

(8) Minval; Biçim, yol, tarz.

(9) Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

(10) Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.

(11) Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.

Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.

Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere, genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.

(12) Hakşinaslık; Haktanırlık. Herkesin hakkını gözetme eylemi.

(13) Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.

(14) Flu; Tam olarak belli olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık.

(15) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

(16) Irgat; Tarım ya da yapı işçisi. Gemilerde ve yapılarda kullanılan yatay kolları olan ve birkaç kişi tarafından çevrilebilen alet (Bocurgat).

(17) Mahzun; Üzgün, üzüntülü.

(18) Zırnık: Doğal olarak kimyasal bir madde olmakla birlikte herhangi bir şeyin en küçük, en önemsiz ve işe yaramaz parçası.

(19) Hevenk; Bir ipe, bir çubuğa geçirilmiş, dizilmiş veya birbirine bağlanmış yaş meyve ve sebze bağı.

(20) İndi; Herkesçe kabul edilebilecek bir temele bağlanmayıp yalnızca bir kişinin kendi kanısına dayanan.

İndinde; Yanında.

(21) Kalp kalbe karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”  şarkısı. Aslı GÜNGÖR

(22) Konteyner; Fabrikalarda üretilen, sadece düzgün bir zemin isteyen, sosyal gereklilikler (elektrik, su vb.) ve giderler kullanılmak üzere özellikle inşaatlarda kullanılan ev tipinde yapı. Bunlar; kış-yaz koşullarına uygun, ucuz, taşınabilir, depreme dayanıklı, sevkiyat i ve de montesi kolay, ihtiyaçlara uygun olarak farklı ölçülerde imal edilebilen yapılar. (Genellikle deniz ürünleri, et, taze sebze gibi çabuk bozulabilecek mallardan, tahıl, kahve ve bir kısım malları ülkeden ülkeye yahut da kentten kente taşımada kullanılan çelik alüminyumdan yapılmış kapısı kilitli ve mühürlü TIR’larla taşınan kap.)

(23) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(24) Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.

(25) Rögar; Suyolu, lâğım, maden ocağı vb. yer altı yapılarının hava deliği. Çatı penceresi. Kanalizasyona inmek ve tıkanıklığı gidermek üzere yapılmış öze baca.

Rögar Kapakları; Rögarın herhangi bir endişe yaratacak durumunu engellemek için üstüne konulan dökümden kapak.

Mazgal; Yağmur sularını, kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan delik. Kale duvarlarındaki iç yanı geniş, dış yanı dar delik.

Mazgal Izgaraları; Mazgalın üzeri demir parmaklıklı demir kapatılmasını temin eden ızgara.

(26) Eda Etmek; Davranış, tavır, vermek, ödemek.

(27) Kalfa; Çırakla usta arası aşamada olan, ustalıktan yetişme mimar yardımcısı. Saraylarda ve konaklarda halayıkların başında bulunan kişi.

(28) Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.

(29) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Mahrem; Haram olmayan, yani bir kadının evlenmesinde, dinen mahzur olmayan erkek.

(30) Cimciklemek; Çimdiklemek. Bir kimsenin etini başparmakla, işaretparmağı arasında kıstırarak sıkıp acıtmak. Bir bütünden küçük parçalar koparmak.

(31) Fototerapi; Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde verilen ad.

(32) Sulu Sepken; Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar olmakla birlikte, kişinin bu şekle uygun davranışı.

(33) Makyaj; Yüzü güzelleştirmek için yüz boyama, yüz bakımı. İyi bir görüntü sağlamak, belli bir tipi yaratmak ve yalnızca belli bazı düzeltmeler yapmak için oyuncunun yüzünde ve organlarında yapılan boyama ve değişiklikler.

(34) Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

(35) Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” anlamında kullanılan bir fiil.

(36) Zırt-Pırt (Zırt-Zırt); Sık sık, ikide birde, uygunsuzca, yerli yersiz, gereksiz yere.

(37) Travma; Canlı üzerine beden ve ruh açısından önemli ve etkili ruhsal yaralanma belirtileri bırakan durum.  Herhangi bir fiziksel etkenle oluşan yaralanma, incinme, zedelenme, yara, bere.

(38) Şıp Diye; Ansızın, beklenmeyen bir anda.

(39) Meccani, Meccanen; Arapça bir kelime olup ücretsiz olarak, parasız, bedava anlamlarında kullanılmakla beraber eskiden, parasız yatılı okuyan öğrenciler için de kullanılan bir deyimdi.