Yörenin en zengin hayvan çiftliği sahiplerinden birinin kızıydı Veteriner Muzaffer. Evet, veteriner, babası Zafer rica etmişti, belki de buna kısaca rica değil, emir demek gerekti. Çünkü başka çocuğu olmayan babasının tek evlâdı, biricik kızıydı, kardeşi yoktu ve çiftliğin tek varisi(1) idi. Babası Zafer kızına öylesine hükmeden bir insandı ki, belki de annesinin vefatına bu aşırı hükmedici tavrı sebep olmuştu.
Muhtemeldir ki, kızına da hükmetme arzusu konusunda diş geçirebilmek(2) için; “Kendisi öldükten sonra, öncesinde ya da sonrasında bir veterinerle evlenmek kaydıyla tüm varlığının sahibi kızı olacaktı.
Veterinerle evlenmesi? Başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Sevgi, bağlılık, hatta aşk! Peki, ya ayağına bir veteriner takılmazsa, olmazsa?
Bu; kızına güvensizliğinin göstergesi mi, tek başına işlerin üstesinden gelemeyecek oluşunun endişesi mi, yoksa bir çulsuza gönlünü kaptırmasının tereddüdü mü vardı, bilinmez, kapalı kutuydu(3) çünkü kızın babası Zafer.
Güzel kızdı, deli-dolu(3), hem akıllı-uslu, az şımarık biraz! Güzel tarifi içine neler girerse, hepsine yeterince sahipti genç kız, örneğin bir güzellik yarışmasına girse birinci sırayı alırdı mutlaka, boy-pos(3), endam, gözler, dudaklar, burun, gamzeler…
Ne boyaya, şuna-buna, ne de süse-püse ihtiyacı vardı.
Deli-dolu olma konusuna gelince; çantasında taşıma ruhsatlı tabancası, sustalı çakısı, arabanın bagajında ise, tüfeği, muştası(1), levyesi(1), kızılcık sopası(3) hazırdı, mahalle ya da şehir kabadayılarından pek farkı yoktu.
Şımarıklığı? Evet, her güzelin bir kusuru olurdu, bu da onun, daha doğrusu yaşarken ona çok düşkün olan annesinin kusuruydu; “El bebek-gül bebek(3)” yetiştirilmiş, hep el üstünde tutulmuş, hiçbir isteği geri çevrilmeyi bırak, ikinci kez tekrar ettirilmemişti bile.
Atı, arabası, traktörü, bisikleti, botu, kayığı, yelkenlisi…
Su sporları ile ilgili olarak alet, makine, teçhizat ve tüm bilgilere sahipti kendine göre. Tek eksikliği vahşet olarak gördüğü, inandığı olta ile balık tutmaktı. Tutanları ayıplardı. Hatta aldığı savunma ve korunma sporları ile ilgili olarak uyarılarına kulak asmayanlara karşı da tedbirli olmaktan çekinmezdi.
Bununla beraber gözü karaydı(3). Caraskalla(1) asılı bir danayı bir çırpıda keserdi. Küçükbaş hayvanlar ve tavuklar ise uzmanlık istemeyen kesimlerdendi. Sadece şalteri indirmekle kesimi gerçekleştirilen tavuklar daha doğrusu piliçler için fazla uğraşmayı gerekli görmez, sadece şalteri indirirken besmele çekerdi. Çünkü piliçler 52. günden sonra cepten yemeğe başlarlardı. Yumurta ve et verimi yedikleri yemin karşılığı olamazdı.
Çiftlikte eksiği olmayan, her türlü donanımı tamam geniş bir odası, her isteğine koşan, anında değilse bile, birkaç dakika içinde yerine getiren hanım hanımcık 08-18 arası değil, gün 24 saat(4) hizmetinde olan bir sekreteri vardı, çok zaman, ya da genelde çiftlikte yatıp-kalkan.
Abartı gibi görünse de o hanım kız handiyse(1) uyumak ve arada bir olsa da ailesi ile görüşmek için izin alabilirdi, o da eğer Muzaffer’in eşref saatine rast gelmiş(3) ya da sekreteri Feride onun eşref saatine rastlayıp gerekli girişimde bulunacak cesareti kendinde bulmuşsa.
Muzaffer’in endişesi, eli-ayağı olan bu genç kızın, bir gün nasibinin çıkıp paraya değer vermeksizin, çok iyi maaşı olmasına rağmen “Allahaısmarladık!” diyecek oluşuydu. Şimdilik ufukta gözüken bir şey yok gibiydi. Hem nasıl olsundu ki, 24 saat süreyle çiftlik kapısından kafasını uzatma hakkı bile yok gibiydi genç kızın.
Hem zaten Muzaffer tedbirliydi, tedbir almakta da gecikmemişti, bu konuda uzmanlık gerekmiyordu çünkü.
Gönül rızası ile(!) imzalanmış yüklü bir tazminat maddesi, ikramiyeden feragat etmek(2)…
Olmadı lojman verme, kocasının mesleği ne olursa olsun, ona uygun bir iş uydurup çiftlikte çalıştırma, doğal olarak önce boğaz tokluğuna, sonra “Ayrılırım ha!” şeklinde tehdit dâhil gelişen olaylara göre, asgari ücret üstüne arttırılmış maaşla.
Onda da mı başarılı olamadı? O zaman kötü olacağını bile bile damat adayına yaptırım uygulama. Öyle tuzak kurmak, baskın yapmak, küçük düşürmek, öldürmek, yaralamak, sopa atmak şeklinde değil, sadece yalan üzerine kurgulu;
“Damat adayının önceden sevgilisi varmış, unutamamış da, sırf onu unutmak için evleniyormuş!”
Bir bakıma göle maya çalar gibi, ya tutarsa örneği!
Muzaffer biliyordu ki; yaratılmış her varlığın mutlaka eksiği, yanlışı, hatası olurdu
Ve zeki bir kız olan Muzaffer’in bu hatayı bulması zor olmasa gerekti, hatta çocuk oyuncağı gibi bir şeydi bu bir bakıma. Umudu; Sekreter Feride’nin gönül defterini kapalı tutması, kendisinin de böyle yanlışlıklar için girişimde bulunmamasıydı.
Kendi duygusallığı mı? Oh ho! Babası Zafer evleneceği kişinin veteriner olma konusunu çıtlatmış(2) hatta baskı ile belirtmiş olsa da, kendine göre gönlü de, kalbi de kilitli değil, resmen ve tamamen mühürlü idi. O mührü açacak, daha doğrusu açmaya çalışacak bir babayiğit, hele ki bir veteriner göremiyordu çevresinde…
Çiftlik; gerçekten çiftlikti, bir kısım gereklilikler usulüne, kurallara, yasalara uygun. Et ve yumurta olarak tavukçuluk, dana ve danadan iri olmamak üzere küçükbaş hayvanlardan et ve ürünleri temini, satışı üzerine. Öyle süt, süt ürünleri, tereyağı, sucuk vb. gibi uğraşlar için ne heves, ne düşünce, ne de çalışan elemanları yoktu.
“Şu kadar kilo ya da adet karkas(1), şu kadar adet koyun, keçi gövdesi, şu kadar adet piliç, yumurta…” denir, Limitet Şirket olan tesisin arabalarıyla dağıtılırdı.
Hijyen(1) ve kuralları önemli olduğundan, sakatat, kelle, ayaklar vb. her kesim günü sonrasında, gereği yapılmadan, olduğu gibi, belirlenen kişilere ve peşin para ile satılırdı. Nadiren de olsa parası o gün için yetişmeyenler verilen söz üzerine buzdolabında bekletilip muhtemelen de ziya olma riski taşımasından dolayı bilinen kişilere senet, sepet olmaksızın verilirdi. Çünkü söz namustu ve o güne kadar şehirde hiç “Namussuz” çıkmamıştı bu konularda.
Çiftliğe çiftlik dışından gelen birilerinin veya araçların hijyen tedbiri nedeniyle girişleri yoktu, çok özel nedenlerle girmesi gerekenler, insan ya da araç mutlaka ilaçlı su olan havuzdan geçmek ve yaya olanlar mutlaka galoş giymek zorunda idiler. Örneğin çiftliğe gübre almak için gelen çiftçinin traktörü güvenli ise depo önüne kadar traktörle gelir gerekirse verilen çizmelerle nezaret etmek kaydıyla, kepçelerle yüklenen gübre miktarını görürdü.
Gübre kilo ile değil, römork hesabı verilirdi, az bir ücret karşılığı alan razı, veren razı örneği. İhtiyacı olan alırdı, ihtiyacı olan sahayı temizleme gayesinde olan da; verirdi.
Bazen gelen traktör güvenli görülmezdi, o zaman çiftçinin römorku traktöründen ayrılır, römork çiftliğin traktörü ile çekilir, doldurulup çiftçiye teslim edilirdi. Aşırı bir tereddüt oluşmuşsa römork ve traktör yerinde bırakılıp çiftliğin traktörü ve damperli römorku ile getirilen gübre özel rampalı bir kenarda çiftçinin römorkuna iki-üç dakika içinde yüklenir ve çiftliğin römorku aynı tedbirlerle çiftlik sahasına geri dönerdi.
Tüm bunlara karşılık bazen, bazı kişilerden hiçbir bedel istenmezdi, belirli kişilerdi onlar, ekonomisi bozuk, irat dışında geliri olmayanlar. Konu komşudan rica ile bir römork alabilirlerse alabilirlerdi, yoksa el arabasıyla taşırlardı, gübreleri günlerce.
Sonraki çözüm traktöre fazla güç istemeyen ikinci bir römork olmuştu, getirip götürenin sevabına olarak tescilli! Ne verenin bir dileği olurdu, ne de alıp götürenin.
Ancak bunun sevap dışında getirisi de vardı, inkâr edilmeyecek. O çiftçiler bir bakardın, kapıya bir sepet yumurta bırakmışlar, sanki yumurtaya ihtiyaçları varmış gibi. Ancak getirilen yumurtalar; “Gezen tavuk yumurtası” idi. Bazen mutfak için sepetle sebze, meyve…
Doğal, organik…
Güvenlik görevlisi tembihliydi, ya getirildiği anda, ya da sepet geri alınmak üzere gelindiğinde belirli bir miktar parayı ya o kişinin avucuna sayar, ya da sepeti iade ederken sepetin içine bırakırdı. Sepetlerde sadece güvenlik görevlisinin işaretleri vardı.
“A” veya “1” ya da kendi bildiği başka şekiller kare, üçgen vb. gibi. Ve deftere işlerdi; “A sepet sahibine şu kadar, kare sepet sahibine bu kadar ödendi!” gibi. Muzaffer’in ilkesiydi bu; kimseye borçlu kalmamak değil, her emeğin bir karşılığının olmasının gerekliliği olarak.
Besi hayvanlarının suları ve yemleri bilinen yerlerden, peşin parayla temin edilir, Muzaffer şüphe ederse, alelusul hazırlığı olan laboratuvarında hemen kontrolünü yapardı. Her ne kadar şüphe konusunda zihninde yer tutmuş olsa da. Yem konusunda özellikle rendering(1) gibi yanlışlığı olmazdı veterinerin.
Bazı bazen piyasa araştırması yapmak(2) gerekirdi, çünkü yabancı para birimlerinin Türk Lirası karşısında değer kazanması, enflasyon, zamlar; girdiler ve çıktılar için önemliydi.
Ve bu hesaplar için ekonomist ya da iktisatçı olmaya gerek yoktu.
Sokak ya da köy bakkalları, radyo ve televizyon haberlerine göre etiketlerin yerlerini, ya da üzerindeki rakamları hemen değiştirirlerdi. Çünkü rafların boş kalmaması, yeni alınacakları yeni fiyattan alarak yerlerine koymaları gerekliydi.
Bu konuda köyün özellikle kız çocukları aldıkları sakızın fiyatına göre mutlaka enflasyonu, maaşlara yapılan zamları bilirlerdi, varsın ekonomistler arz-talep kanunları(5), ya da enflasyon tek hane mi, çift hane mi, o dertlerle uğraşsınlar idi.
Sadece piyasa araştırması yapmakla kalmazdı Muzaffer. Ödemelerde gecikmesi olanlara mutlaka hesap sorardı(2), lâfını esirgemezdi(2, ama fırça çeker gibi değil, koskoca amcalara bile. Adı Kırbaçlı Şaziye(3), Osmanlı Torunu(3) gibi anılır olmuştu.
Nalına-mıhına esirgemeksizin(2) çakardı sözleri;
“Sizler kazanacaksınız, bu kazançtan size verdiklerimizin karşılığı olarak bize de ödeme yapacaksınız, biz de eksiklerimizi tamamlayacağız ki, istediklerinizi, istediğiniz kadarıyla, istediğiniz zamanlarda ulaştıralım sizlere. Ha! Şunu iyi bilin, hepimiz aynı gemideyiz, biz batarsak sizin de kurtulmanız zor olur, kıyı yakın zannetseniz de gerçek olarak bir bilemedin, iki ay içinde sizler de aynı kaderi paylaşır, biz gibi olursunuz. Ticaretin değişmez kuralı bu, asla değişmez!”
Söylediği sözler aşağı yukarı bu kadarla kısıtlıydı, kapı kapı dolaşırdı, elindeki listeyle dilenci gibi değil, şöyle;
“Mehmet Emmi! Bak yaklaşık bir aydır haberleşemiyoruz, ne dersin?”
“Yarın hesabınızda kızım!”
“Sanırım unutmazsın!”
“Hasan amca, bir şey istememişsin, hayrola?”
“Yüzüm yok ki kızım!”
“Olabilir! Haber iletmişsin; ‘Ödeyemiyorum!’ diye. Hatta ‘Haciz(1) getirin!’ diye de eklemişsin. Ben ya da biz hanginizin gırtlağına yapıştık ki, hele ki haciz lâfı hiç yakışmadı dilinize. Çık! Cık! Çık! (Türkçemizde yazılan kelimeler değildi dil ısırılarak söylenen bu sözler) Sipariş listeni hazırla, dönüşte alacağım, çoluk-çocuğunuz benim yüzümden aç-açıkta kalmasınlar…”
“Orhan Abi! Maşallahın var, teşekkür ederim!”
“Allah bereket versin kızım! Borç yiğidin kamçısı(3), iyisi ödemek, derdin iyisinin) ne olduğunu da cümle âlem biliyor zaten!”
“Nilüfer Abla? Nasılsın? Nasıl gidiyor işler?”
“Amcan gideli beri, yavaş yavaş da olsa belimizi doğrultmaya(2) çalışıyoruz işte kızım! Allah’a şükür!”
“Allah rahmet etsin! İyi bir amcaydı, eşin Cumhur! Her konuda güvenilir ve sadık! Bak, abla herhangi bir sıkıntın olursa kuşkanadıyla bana ulaşıyorsun, ola ki, haberim olmazsa gücenirim.”
Diğerleriyle de söylemlerinde fark yoktu aşağı-yukarı.
Muzaffer’in en büyük sıkıntısı daha önce bir vesileyle gerek müşteri, gerekse satıcı olarak yaşadığı “Her şey dâhil otellerleydi.” Her şey dâhil olunca, insanlar da her şey dâhil oluşun nimetlerinden oldukçanın ötesinde yararlanıyorlardı. Ancak hata otellerin yönetimindeydi. Çünkü örneğin 300 kapasiteli bir otelin her şeyi 300 kişi için hazırlanıyordu, otelin doluluk oranı dikkate alınmadan.
100-150 kişi için hazırlanması gerekenler 300 kişilik olarak hazırlanmışsa, kalanı çöpe gidiyordu doğrudan doğruya. Fakir-fukaraya dağıtmak, bir fakir kurumuna aktarmak zor, zahmetli, yaşanmış bir kısım dertler nedeniyle uygun değildi. Ola ki yiyeceklerle ilgili olarak herhangi bir şekilde rahatsızlık belirtisi görülürse suçlu oteldi, bu nedenle uğraşmazlardı.
Tek yaptıkları, aynı cins şeylerin ayrı ayrı poşetlenmesiydi, hijyen kuralları(3) dikkate alınmaksızın, sanki o kadar. İsteyen çöp konteynırlarında istedikleri gibi/kadar eşinebilirlerdi.
Her ne kadar şairin “Ciğercinin Kedisi(6)” benzetmesi olmasa da, kardeş-kardeş geçinmeyi bilen otel civarının kedi ve köpekleri oldukçanın ötesinde semiz(1) görünüşlüydüler.. Hatta öyle ki; söylenenler yalan değilse, ya da abartılmamışsa köpekler hazmetmek için yeşil salata, kediler kaymaklı ekmek kadayıfı bile yiyorlarmış!
Her şeye rağmen, gene de otellerin yöneticileriyle anlaşması zor olmuyordu Muzaffer’in. Güleryüz, tatlı dil ile faiz adı geçmeden örneğin;
“Borcunuz 100 lira, şimdi değil de gelecek ay öderseniz, hesap işletim bedeli ve vergiler dâhil, 105 lira ödersiniz, helâlleşiriz(2), olur biter, yok daha sonraki ay öderseniz bu sefer hazırlayacağınız çekin tutarı 110 değil, 111 lira olur. Farkın farkının da fark edilmesi gerekir değil mi?..
Ha, ben çeki tahsil ederim, bankayla olan sorun bana yansırsa siz bilirsiniz, bundan sonraki siparişlerinizi kabul etmeyiveririm.”
Düşünürdü bazen Muzaffer, rijit olmamaya çalışırdı, ama ne de olsa kendi önemsiz gibi görünse de çalışanlarının geçim dünyasıydı. Almadan vermek sadece Allah’a mahsustu;
“Ya da çok sıkışık durumda kalırsanız, borçlarınızı ödedikten, ya da yeni bir toplam borç ile ilgili çek verdikten sonra peşin para ile istediklerinizi gönderirim. Baktınız olmadı, size benim gibi hizmet veren birini bulursanız ki bu sizin en doğal hakkınız, başınızın çaresine öyle bakarsınız, o sizin bileceğiniz bir konu, yasal yollar her iki tarafa da açık olmak üzere…
Sanırım bu konuda birkaç kez mimlendiğinizi(2) belirtmem gerekli, üstüne bir de mahkeme giderlerini ödemek zorunda kalmayasınız, bir veteriner ikazı…”
Dönüşte vakti müsaitse toptancılarla da konuşmak göreviydi. “Şu gün şu kadar arpa, şu kadar mısır, silaj, saman, katkısız, eksiksiz tavuk yemi…
Kapıya getir, para peşin, malı yık, kontrol edeyim, paranı al, git!”
Veteriner Muzaffer’in evvel Allah yıllardır kimseyle sorunu yoktu.
Muzaffer’in tek hobisi, vazgeçemediği alışkanlığı güneş ve denizdi ilkbahardan sonbahara kış aylarının ilk zamanlarına kadar havanın uygun olduğu her vakitte. Yöre iklimi buna müsaitti.
Ve bu alışkanlığı için hiçbir güç onu zapt edemezdi.
Bu nedenledir ki kendinin sahiplendiği müthiş güzelliğe sahip, yalnız bir kişilik, yalnız kendine ait bir koy vardı, kimsenin ulaşamayacağı. Arabasını park ettikten sonra dik yamaçtan yaptırdığı merdivenle inip çıktığı bir koydu orası.
Denizi kendiyle üleştikten sonra mutlaka duş yapması gerektiğinden, işini, işlerini en kısa zamanda halledip akşam dönüşlerinde akşam serinliğinin geleceği ana kadar gerçekleştirdiği bir işlemdi bu.
Bazen işi-gücü bırakıp başına buyruk(3) geldiği gündüz zamanları da olmuyor değildi.
Bikinisi böyle iş takiplerinden dönüş için her zaman içindeydi zaten, bu nedenle soyunup dökünmesine gerek yoktu. Arabasının sürücü koltuğunda su geçirmez minderi vardı, ıslanan eşofmanları ile oturduğunda o yerin üzüntüsüne sebep olmayacak!
Eşofmanları, havlusu, boğazı gidişince(2) yemeyi düşündüğü meyve vb. ayrı bir poşet içindeydi. Herhalde o güzelim denizde kese, sabun, şampuan gerekmezdi! Merdivenleri cesurca tırmanıp yarı yarıya üleştiği denizi kendi başına bırakmak zoruna gitse de dönmesi gereken vakti oldukçanın ötesinde çok iyi bilirdi.
Korkudan, çekinceden değil, merak eden babasından yiyeceği azar gibi tehditten çekindiği için. İşler uzarsa, avucunu yalayıp(2) evde duş yapmakla yetinirdi.
İster Kırbaçlı Şaziye, ister Osmanlı Torunu densin çekinilecek bir kızdı Muzaffer, ismi gibi her savaşta zafer kazanmaya mecbur gibi; korkusuz, cengâver, yiğit, yanlışa, hataya pabuç bırakmayacak(2) şekilde cesur.
Her genç kızın çantasında makyaj malzemeleri, sakız, mentol drajeleri, kâğıt mendil falan olurken onun çantasında daha önce değinildiği gibi kabadayılık gerektiren şeyler, onlar dışında sadece her ihtimale karşı bir kutu kibrit olurdu sadece. Sigara mı? Asla!
Koya inmeden ve aşk dolu denizi paylaşma serüvenine başlamadan önce her daim olduğu gibi cep telefonu ile babasını bilgilendirmişti, bu nedenle içi rahattı!
Doğal yaşaması gereken günler gibi serin sulara bıraktı kendini. Yüzme stillerinin tümünü denedi, atlama hariç. Zamanın nasıl geçtiğinin farkında değildi.
O da ne? Arkasında kendine yönelmiş siyah bir köpek balığı görmüş gibiydi. Sahile yüzmeye niyetlendi, sahilin ötesinde zebellâ(1) gibi, beyaz bir köpek vardı, köpek sanki kendini köpek gibi parçalamak için bekler gibiydi.
İki başlı dev bir ejderha ile karşı karşıya idi, biri denizde, diğeri karada iki köpeğin, herhalde kendisini köpek gibi gönderecekleri yer de “köpek cenneti” olsa gerekti. Kendine eziyet edeceklerdi parçalarlarken, canı yanacaktı.
İyisi eceli davet etme hakkını kullanıp kendini suya bırakıp bir an önce boğulmalıydı ki, ondan sonra cansız bedeninin hangi işlemlerden geçirileceği umurunda bile olmasın.
Sonrasında köpek balığı mı kendisine ziyafet çekerdi, ya da karnını doyurduktan sonra bedeninin kalan kısmını azat eder, hatta sebeplensin diye sahildeki eşsiz bir iştiha ile bekleyen köpeğe doğru mu sürüklerdi, o köpekbalığı hanımefendi veya beyefendinin bileceği bir konuydu!
Olay bununla bitse iyiydi kendine göre. Ancak o beyaz köpeğin yemeğini afiyetle yiyip de kürek kemiklerinden biriyle dişlerinin arasındaki parçaları temizlemesi olmaz mıydı, işte o zaman illet olurdu(2)!
İnsan ölürken geçmiş yaşantısı geçermiş gözlerinin önünden. Lâf! Kendisinin gözlerinin önünde cinsleri köpek olan hayvanların doyunmaları geçiyordu. Daha ileriye gidemedi, örneğin hazmetmek için nerede istirahate çekilecekleri gibi.
Ölmüş bir beden ne hain kurttan, ne salyaları akan, ağızlarını şapırdatan bir köpek ya da köpek balığından, ya da kalanını üleşmek arzusundaki karıncalardan çekinirdi, eğer bir şeyleri kalmışsa ve artığı sahile vurmuşsa. “Lâf ola beri gele!” toplamında söz kalabalığı idi sadece.
Kendini bıraktı, ayağında demir bir külçe varmışçasına diplere doğru akıyordu. Köpek balığı kendine yetişmekte rötar yapmış olsa gerekti, sahildeki kudurmuş gibi olan köpeğin sesiyse ulaşmaz olmuştu kendisine. Öldü, ya da ölmek üzereydi Muzaffer ve dünyanın kendisini bilmeden yitirmesinin kayıp olacağı düşüncesindeydi.
Bilmediği; karşıdaki beyaz köpeğin bir bot, arkasındaki siyah köpekbalığının ise zıpkınla balık avlama isteğindeki bir balık adam olduğu idi. Bunları değil bilmek, tahmin bile etmemesiydi.
Muzaffer kendini yitirmeden önce o siyah köpek balığı bedenine dokundu burnuyla, ürperdi ve kendini yitirdi, diğer bir deyim olarak, ölmedi, ölemedi, ama bayılıverdi!
Balık adam, onu sudan çıkardı, altına kendi havlusunu yaydı, üstüne genç kızın çantasındaki havluyu örttü, yaşıyordu genç kız, suni teneffüs falan yapmasına gerek yoktu, bunu zevkle yapmayı arzulamasına rağmen. Kendi balık adam kıyafetini çıkarttı, mayosuyla kalarak.
Kayanın öbür tarafına uzanarak, mal sahibinin(!) tapulu arazisine kadar ipin uzunluğu nedeniyle sürüklenen botunu mal sahibinin bulunduğu yere getirmek için! Öyle ki aylar yıllar geçirdiği bu denizde her yerleri bilmesine rağmen şu an yaşadığı ve sahipli olduğuna inandığı tertemiz koyun varlığından haberinin olmaması dolaysıyla kendini ayıplıyordu.
Botunu park ettikten(!) sonra genç kızın başına dikildi. Muzaffer “Korkmam!” demesine rağmen çok korkmuş, oldukça gerilimli bir şekilde bayılmış, top atsan kendine gelemeyecek, uyanamayacak bir haldeydi. Buna sebep; düşündüğü gibi ölümden değil parçalanırken acı çekeceğini düşünmesinden olsa gerekti.
Genç adamın genç kızın başında dikil-dikil durmaktan canı sıkılmıştı. Genç kızın kim ve ne olduğunu bilmesine rağmen çantasını açtı, denilenlerin doğru olup olmadığından şüphelenir gibi. Dolu silâhtaki mermileri boşalttı, içinden yanılacağı bir şeylerin olacağı düşüncesiyle belki. Sustalı çakıyı açtı, kapattı birkaç kez, Nüfus Kâğıdını gördü, öğrenmesi gerekenleri not etti, beynine…
Bottan bir havlu daha alıp altına serdi, genç kıza bakışlarını yoğunlaştırdı.
Muzaffer kendine, hınzırlık(1) Utku’nun adına geldi, Muzaffer’in sözleri ertesinde;
“Ne oldu bana? Neredeyim? Hem siz kimsiniz?”
“Yüzerken birdenbire kendinizi bıraktınız, sanki boğulmak isteğiniz vardı, anlayamadığım. Burası soyunup dökündüğünüz, çantalarınızın olduğu yer ve ben Utku!”
“Onu sormuyorum, arkamdaki siyah köpek balığı, sahildeki beyaz…
Bu bot sizin mi?”
“Evet, benim! Arkanızda gördüğünüzü sandığınız siyah köpek balığı halüsinasyon(1) desem doğru olacak galiba. Çünkü bu sularda asla köpek balığı olmaz!”
“Ama siyahlık vardı…”
“Kayanın gölgesi, dur bakayım, belki benim balık adam kıyafetim olabilir!”
“Ve siz masum tavrıyla, beni, bedenimi mi izlediniz?”
“Durduğunuz, bulunduğunuz yerden ‘Sapık’ gibi mi görünüyorum? Bırak teşekkürü, bir de sitem, tenkit, hatta hakaret?”
“Beni sudan çıkarınca, suni teneffüs falan diyerek oramı, buramı kurcalamadınız inşallah!”
“Hayda! Neler düşünüyorsunuz öyle? Bakın Muzaffer Hanımefendi. Ufak bir öykü, siz dinlenirken anlatayım. ‘Yok!’ derseniz keser, dönerim kendime. Ama dinlerseniz sizin, benim için ne kadar önemli olduğunuzu anlatmaya çalışayım size, eğer üşüyorsanız, size bottan mont falan getirebilirim!”
“Gereksiz, dinliyorum!”
“Sizi önceden duydum, birkaç kez uzaklardan, sonra cesaret edip yakınlarınıza kadar gelip gördüm, şaşkınlaştım, beğendim, hoşlandım ve hatta sevmeye başlayıp “Bu kız benim olmalı!” dedim. Çeşitli vesilelerle karşınıza çıktım, çarşıda, markette, hatta hastanede birilerini ziyaretinizde. En son kasapta; “Kedim için kıyma istiyorum!” dedim, oralı bile olmadınız. Bir bakıma namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmaması gibi bir şey!”
Kumlara parmaklarıyla bir şeyler çizerken devam etmeye çalışma arzusunda idi Utku.
“Evet! Köpek olayım istedim, ilginizi çekmek için, siz sadece kendinize ait olanlarla ilgileniyormuşsunuz. Köpeğiniz olmak istemem bile fark edilmedi tarafınızdan.
Ve uygun bir zamanı kolladım, mademki ben köpeğiniz olamıyorum, öyleyse öyle bir şey olmalı ki, siz benim hastam olmalıydınız, bensizliğe dayanamayacak, beni kabullenecek, bir ömrü üleşmeyi düşünecek. Bu da karanlıkta göz kırpmak gibi çabasız olmazdı.
Hemen eklemeliyim ki, sadece benim için değil, dünya için güzelden daha güzelsiniz, içtenlikle belirtmek isterim. Sıkıldıysanız keseyim!”
“İltifatınıza teşekkür ederim, hikâyeniz de ilgimi çekmeyecek kadar basit. Gene de saygımı zorlamadan sizi dinlemeye devam etmek isterim.”
“Karşınıza çıkmak için her türlü çabam boşa gitti. Söylenti mutlaka; gönlünüzü mutlaka kendiniz gibi bir veterinere verecekmişsiniz, tarif üzerine, emir üzerine hatta. Veteriner olarak şanslı olmayı bırakın, siz şehrin en ünlü ve büyük besihanesinin sahibi, bense çulsuzların elebaşı, züğürdün dik âlâsı(3)! Sizin kendinize gelmenizi beklerken bu benim gerçekten özür dilemekle affedilemeyecek bir ayıbım ama çantanıza bakmak yanlışlığını yaptım. Anlatılanlar gibiydi çantanızın içi.
Ve günlerce sizi kazanmayacağımı bildiğim halde peşinizden sürüklenmekten vazgeçemedim. Beni size yönlendiren üstesinden gelemeyecek ilâhi bir kuvvet var gibiydi…
Galiba öykü bölümünden masal bölümüne geçmişim gibi inanmazlık hissediyorum gözlerinizde…”
“Ola ki doğru, ama siz devam edin, masalın sonunu merak etmeye başladım…”
“Eee! Şu andaki fırsattan yararlanarak sizi bana mecbur etmeyi düşündüm. Sizi bana bağlarsam, ömrümce bir elim yağda, bir elim balda olacak ve rahat edecektim. Hele ki başarılı bir şekilde…
Burası sansürlü, devam edeyim mi, çünkü bundan sonrası korkunç bir itiraf, belki tahammül edemeyeceğiniz…”
“Bu kadar vakit ayırdığıma göre, hadi bitirin şu masalı ve siz yolunuza ben yoluma lütfen…”
“Evet sizi kıyıya çıkardığımda, çevremizde in-cin top oynuyordu(2) ve…”
“Sakın ola…”
“Sakınmadım, beğendiğimi, sevdiğimi, bana ait olmanızı, bir ömrü paylaşmak istediğimi söyledim ve ben de bunun gereğini yaptım, karımsın şu anda. Eğer maya tutar, bir de oğlumuz olursa, babanızın elinden kimse tutamaz, beni de el üstünde tutar, bir dediğimi iki etmez herhalde.
Sizce ki bundan sonra mademki karımsın, sen demem de sakınca yok, anlaşılmayan bir şey var mı? Ya da itiraz edeceğin?”
Muzaffer sinirlenmiş, çantasına yönelmişti;
“Şimdi elinde iki seçenek var güzel kız. Ya muhtemel oğlumuzun babasını yok etmek, ya da onunla bir ömrü paylaşmak için gururundan biraz fedakârlık etmek. Senin gibi güzel bir anne adayının katil olup çocuğumuzu hapishanelerde doğurmasına gönlüm razı olmaz. Ben şimdi gusül abdesti almak üzere denize giriyorum. Sen tabancanı hazırla, ‘Öl!’ dersen, züğürt, çulsuz ve sensiz yaşamaktansa ölürüm, daha iyi!”
“Bayağı cesaretsiz ve terbiye noksanıymışsınız! Silâhı boşaltmışsınız, bir de övünüyorsunuz, üstelik önemli bir başarı elde etmişsiniz gibi…”
“Övünmek aklımdan geçmedi, terbiyemde de bir noksanlık görmüyorum, niyetin ciddi ise, mermiler çantanın ön gözünde, gözlük kutusu içinde. Bul, doldur tabancanı ve bana ver, her şeyi unut, ben senin için ölmekten çekinmem, ama katil olmana da asla rıza gösteremem.”
“Çok akıllısınız, değil mi? Beni öldüreceksiniz, ya faili meçhul bir cinayet, ya da sebepsiz bir intihar. Bana rızam olmaksızın tecavüz etmen yetmiyormuş gibi, bir de ölmemi istemen, bunu beklemen doğru mu, adını bile aklımda tutamadığım kişi, bey demek bile yakışmayan…”
“O senin kurgun, benim aklımdan bile geçmedi. Çok güzelsin, varlıklısın, yeteneklisin de. Keşke emsaliniz olaydım, ya da sen benim emsalim olaydın, karşılıklı el tutuşabilseydik!”
“Gene de uzat elini, affetmemi istiyorsan belki denemeye çalışabilirim…”
Utku elini uzattığında yüreği kin dolu olan Muzaffer, elindeki sustalıyı kalbine isabet ettirmek istercesine sapladı bedenine Utku’nun.
“Ne yaptın güzel kız?..
Hiç mi aybaşın olmadı, hiç mi ped kullanmadın, hiç mi yabancı bir şeyleri hissetmedin bedeninde?..
‘Terbiyesiz değilim!’ dedim, anlamadın mı?..
Masum, korumasız, lekesiz bir genç kızı hayvani arzularımla tüketebileceğimi…
nasıl düşünürsün ki, o kadar dil dökmeme karşın?..
Bir de veterinersin, cinsellik hakkında bilgilerin bu kadar mı kıt?...
Erkekler hakkında böylesine karamsar düşüncelere neden sahipsin ki?...”
Dermansızdı Utku, ancak kesik kesik de olsa konuşma gayreti yaşıyordu, ölecekse, ölmeden önce karşısındakinin bilmesi gerekenleri bilmesi arzusunda gibiydi.
“Gözlerim kararıyor…
Güzel kız…
Sakın…
Sakın çıkarma bıçağı…
Ben bıçağın üstüne düştüm…
Ellerini yıka…
Bot kullanabiliyorsan…
beni…
beni yetiştir…”
Söylemek istediği “Hastaneye” demek olsa gerekti.
Muzaffer telâş, heyecan ve şaşkınlıkla her şeyi unutmuş gibiydi; üstünü, başını, sadece bikinisi ile olduğunu. Çantasını atmıştı botun içine. Eşofmanının olduğu çanta yerine su, kraker, meyve poşetini aldığının farkında değildi.
Çanta ve poşet…
İnsan aklının ancak darmadağın olup durduğunda fark edemeyeceği bir ayrım, kendisinin ve kendisi durumunda olan her insanın yapacağı yanlış bir yaşam şekliydi bu. Üstelik yanlış düşüncelerle, acul bir şekilde, intikam alır gibi, ölümüne bir saldırı gerçekleştirmişti. Şimdi ise duyduklarından sonra dualar yükseliyordu dudaklarından.
Acı çekerek oflarken, sayıklamaya devam ediyordu Utku, bot sürat yapmasına, Muzaffer’in sözlerini duyup duymadığının farkında olmaksızın;
“Sakın kimseye bir şey söyleme…
anlatma…
Ölürsem bir sitem karşılığı…
ağır bir şaka eseri…
hakkımı helâl ediyorum…
Sen kendini kurtar…
Yaşarsam…
ne diyecektim?...
çay ısmarlarsın…
esirgemezsin…”
Bayılmadan önce son sözlerinin bunlar mı olduğunu, yoksa devamında başka şeyler de zırvalayıp zırvalamadığını, Muzaffer’in ne tür ve nasıl cevap verdiğini bilmesi mümkün değildi Utku’nun.
Muzaffer bot, jet ski(3) kullanmak, sörf yapmak(2), yelkenli kullanmak, su sporları ile ilgili ve yetenekliydi.
Ve bunlarla ilgili olarak takım, teçhizat, alet ve makine çiftliğin bir bölümünde, kendine ait odada kilitliydi.
Utku’nun cep telefonu botun bir köşesinden gözüne çarpınca, sanki kendi telefonu yokmuşçasına bilinçsiz bir şekilde; cankurtaranı, acil servisi ve emniyeti aradı, arka arkaya, botu kullanırken yanlış yapmamaya azami dikkat ederek ve her ihtimale karşı süratini azaltır gibi;
“Şuradan geliyorum! Botta ağır bir yaralı var, karşılayın!”
İnsanların aile terbiyesi, en güç zamanda bile kendini gösteriyordu; sözlerinin sonlarına “Lütfen!” kelimesini eklemeyi unutmamıştı Muzaffer.
Ve gerçekti ki, kim olduğunu bilmediği genç adamın ölmemesi için dünya umurunda değildi, dua ediyordu, içinden değil haykırırcasına, kendisi için değil, kendisi bilmeksizin kendini sevdiğini söyleyen genç adam için…
Muzaffer’in tek yanlışlığı belki de yangına körükle gittiğinin(2) farkında olmaması idi.
Ambulans rıhtımda, doktor, hemşire ve görevliler acil bir duruma müdahale için ambulansın yanında ayakta bekliyorlardı.
Yaralıyı görünce feryat gibi sesler yükseldi rıhtımdakilerden;
“Utku Doktor! Utku Hoca?”
Ve peşi peşine çağrıştırılan sorular…
Genç kızın aklındaki hayret konumuna artı olarak sahilden aldığının eşofman çantası yerine gak guk torbası(3) diyeceği poşeti almış olmasının farkına varmış olmasıydı. Çıplaklığından, bikinisiyle ortalıklarda kalmaktan utanmıştı. Karşısındaki doktor-hemşire hastanenin tüm üst-alt görevlilerinin olmasıyla, bıçaklananın bir doktor olduğunu öğrenmesinin de mahcubiyeti vardı, davranış ve hareketlerinde.
Hastane polisinin illâ(1) ve mutlaka ifade alma zorunluluğu vardı! Çıplaklık genç kızın sorunuydu ve kendisini hiç mi hiç ilgilendirmiyordu, görev kutsaldı! Buna göre genç kızın, yani Muzaffer’in de yalan ifade vermesinde gene hiç mi hiç sakınca yoktu, zaten doktor olduğunu öğrendiği Utku’nun da emri(!) öyle değil miydi?
İçi görünüyor gibi olsa da doktor ya da hemşirelerden birinin getirdiği, çıplaklığını hiç olmazsa biraz gizleyerek gibi de olsa örtüleyen önlükle soruları cevaplamaya başladı;
“Nasıl?”
“Bilmiyorum, yüzüyordum, güneşlenmek için kıyıya çıkarken sesini duydum, aldım getirdim, buraya gelinceye kadar da kim olduğunu bilmiyordum!”
“Balık adam kıyafetleri, zıpkın, bıçak?”
“Ben ona ulaştığımda mayoluydu.”
“Herhangi bir şüphe?”
“Ne gibi?”
“Size karşı sarkıntılık, tecavüz gibi ve karşılığı savunma içgüdüsü?”
“Böyle ciddi bir insanın böyle bir davranışını ummam, dolaysıyla savunmak gibi bir düşüncem de olamaz! Ama gene de eğer Rabb’ım nasip eder de kendine gelirse kendisine bir sorun isterseniz?”
“Bitmedi! Sizi biliyor ve tanıyorum! Gerekirse tekrar çağırırım!”
“Madem tanıyorsunuz, biliyorsunuz, can çekişen bir insanı, üstelik deniz kıyafetimle dururken merak etmemi neden engellediniz ki? Madem biliyordunuz, giyinmeme müsaade etmeniz o kadar mı zordu? Evet, vazife kutsal, ama hiç mi elâstikiyet(1), hoşgörü(1) bölümü yok vazifenizin bölümleri içinde? Dürüstçe cevaplayın lütfen! Bir yakınınıza, bir meslektaşınız sizin gibi davransaydı, tahammüllü olabilir miydiniz, rıza gösterebilir miydiniz?”
Muzaffer’i arkasından kovalayan yoktu elbet, ama Utku bıçak yarasından ölecektiyse o da meraktan ve takiben vicdan azabından(3) ölecekti.
Endişe ile deli gibi arşınladı merdivenleri(2) ve ilk karşılaştığı, beyaz olmayan renkli gömlekliye sordu, şaşkınca;
“Utku nerede?”
Karşısındaki dünyadan habersiz, gamsız, kendi halinde biri olsa gerekti;
“Doktor Utku mu? Odasındadır her hal!”
İnsanın telaş, merak ve endişeden kalbi durmak üzereyken en garip insanlardan biriyle karşılaşması garabetin ta kendisi olsa gerekti, ancak beterin de beteri(2) vardı!
“Onu sormuyorum! Acil ameliyathane nerede?”
“Ama Utku doktor cerrah değil ki, ameliyatlara girmez ki!”
Muzaffer’in kafasını duvarlara vurmasına gerek yoktu, dünyada, yaşadığı şu an ve konumda, en son karşılaşması gereken insanla karşılaşmıştı, kahırla!
Uzaktan bu kez gözüne rastlayan beyaz gömlekliye sordu, tane tane;
“A-me-li-yat-ha-ne-ner-de?”
“Anladım! Kekemesiniz, bir üst katta, kapısında; “Ameliyathane! Girilmez!” diye levha var! Çabuk bulursunuz!”
“Belâ; ‘Geliyorum!’ demez, gelirse böyle üst üste gelirdi, geleceklerden Allah korusun!
Nihayet ulaşmıştı, tarif edilen “Ameliyathane! Girilmez!” bölümüne. Endişe ile bekleyen ve fakat hiçbir şeyden, hiçbir şekilde haberleri olmayan beyaz gömleklilerin cirit attığı(2) bir ortamdaydı.
Yeşil gömlekli, maskesini kapıya geldiğinde aşağıya indiren yaşlı biri kafasını kapıdan dışarıya uzatırken, sağ elinin başparmağını havaya kaldırmış;
“Gözümüz aydın! Utku iki santim farkla kurtuldu Allah’a şükür! Bir-iki gün içinde fiziksel anlamda aramıza döner, ama gönlü için bir şey söylemem mümkün değil, var bir derdi, kimsenin bilmediği, onu da bir başka ameliyatla hallederiz inşallah!”
Ve maskesini burnunun üzerine çekip tekrar içeriye girdi.
Muzaffer dizleri üzerine çöktü dermansızca, beyaz gömleklilerin hayretle açılan gözlerini fark etmeksizin.
“Allah’ım sana şükürler olsun!” dediğinde aşağı-yukarı Utku Doktorun emsali gözüken genç doktorlardan biri elinden tutup yerinden kaldırdı, sürüklercesine kenarlardaki kanepelerden birine oturtturduktan sonra sordu;
“Derdi olduğunu, yaklaşık bir yıllık şaşkınlığında derdinin kim ve ne olduğunu bilmiyorduk. Her geçen gün büyüyen, onarılması mümkün olmayacak bir bedbinlik yaşıyordu, Mecnun gibi. Sakın onu bu hale getiren Leylâ siz olmayasınız?”
“Özür dilerim Doktor…”
“Yıldırım…”
“Yıldırım Ağabey, o; ben olamam. Çünkü ilk kez bu şekilde bıçaklanmış olarak karşılaştık!”
“Zeki insansınız, belli, sorumu da anladınız, kaçmayın, aramızda sır olarak kalacak, Hipokrat yemini(7) size. Ayrıca söylemem gerekli ki, o kadar yakın olduğum halde bugüne kadar bilmediğim bir gerçeği öğrendim; meğerki Utku’nun sustalı çakısı varmış, üstelik düşerken kalbine saplayacak kadar da dikkatsizmiş! Size rica ile hatta yalvararak da diyebilirim, en ufak bir işaretle bile hissetmiş olsanız da, o; siz misiniz?”
“Sanırım, herhalde, belki! Ama kendi adıma o kadar emin değilim. Şu anda içimden geçen bir acıma mı, duygusal bir ritmin oluşturduğu sevgi mi? Kararsızım, bir şeylerin anında, hemen oluşması mümkün değil ağabey!”
“Size söz verdim, üstadımızın adıyla. Tanrı adına da söz vermemi isterseniz veririm. Tek önerim, kendinize biraz zaman tanıyın, bu belki ikinizin de şansı olabilir…”
“Ateş olmazsa, duman tütmez ki Yıldırım Ağabey!”
“Kibrit elinizde bence, vakit geçirmeyin, durmayın bence çakın kibriti, hiç olmazsa çakma gayretini yaşayın. Gene de benim sizin adınıza konuşmak hakkım değil, sustum. Şu beraberce yaşadığımız andan Utku’nun asla haberi olmayacak...
Ama siz; yaşamış ve halen yaşayan bir ağabey olduğumu bilin, lütfen! Mutlu olmanız benim ve eşimin mutluluğu, tersi ise hüznümüz olacak…”
“Anladım!”
“O halde haber vermeniz gereken biri varsa haber verin ve aç-susuz kalsanız da ki bu gerekli değil, ben sizinle ilgilenirim, siz de Utku’nun başında olursunuz hep, ‘Yoğun bakımdan çıkıncaya kadar buralardan ayrılmayın!’ demek isterim! Kim bilir belki, umut dünyası benim için. Bir de bakarım ki kibriti yakmışsınız, ateşi parmaklarınıza kadar gelmiş parmaklarınızı yakacak neredeyse ve siz farkında değilsiniz!..
Olur mu, olur! Neden olmasın ki değil mi? Gene de yaşam sizin, siz bilirsiniz. Yaşamda bazı şeylerin zorla gerçekleşmesi asla mümkün değildir, kendinizi asla zorlamayın. Sadece kendinize inanın ve yaşamanın hakkınız olduğunu bilin.”
“Sizden tek isteğim var ağabey, şimdilik. Üstüm-başım tuz yüklü. Duş yapmam, üstüme başıma bir şeyler almam gerek. Bir taksi ile Köpekkıran mevkiindeki arabama gider, oradan da bir koşu eve ulaşır, giyinir-kuşanır en kısa zamanda geri dönerim. Sonrasında uyanıncaya kadar Utku’nun başında bekleyeceğim, beni kabullenmeyeceğini bile bile!”
“Bir kere son cümlen yanlış, öncelikle onu düzelt, yakışmadı diline güzel kız! İkincisi her yer, herkes için güvenli olsa da bir genç kızı, hele ki o, bizim meslektaşlarımızdan birinin yaşamını alt-üst etmek başarısını göstermişse onu gecenin bu vaktinde yalnız bırakamam, beraber gideriz, beraber geliriz!”
“Utku?”
“O, o kadar iyi bir insandır ki, sevenleri onu asla yalnız bırakmaz! Güzel kız, sen ve ben de dualarımızı eksik etmezsek sanırım kısa bir süre içinde ayağa kalkar. Tekrar gibi olacak, ama insanları yaşama bağlayan sadece sevgidir. Eşim ve çocuklarım sayesinde ben hep ayakta ve yaşama bağlıyım. Anlatabildim mi, sevgili kardeşim?”
Reklâm yapar, yönlendirmek ister, hatta Muzaffer’i iteklemek çabasında olduğunun farkında değil gibiydi Yıldırım, hele ki devamında;
“Sözlerim zihninin bir kenarında saklı kalsın, asla sevmeye çalışma Utku’yu, hele ki acıyarak, asla ve asla! İçinden geliyorsa sev, mutlu ol, mesut ol! Bunu yapabilecek güç var sende…
O senden güçlü, onu hüznü ile de olsa ayakta tutan sana tutkusu, vazgeçemeyecek sevgisi…
Ben buna kısaca ve kocaman ‘Aşk’ diyorum!”
Konuşma, ya da kısaca reklâmlar ne kadar uzarsa uzasın, kelimeler de, cümleler de yetersiz kalıyorlardı, üstelik direnerek.
Muzaffer yüreğini kurcaladı, yoktu bir şeyler, yalan mı söyleseydi, ne başlangıçta ne de şimdi Yıldırım’la beraber ilerlerken. Utku’ya karşı hiçbir şey hissetmiyordu içinde, acımak ve yaptığından dolayı pişmanlık duymak dışında.
Sırf o, kendisini seviyor diyerek kendini ömür boyu mutsuzluğa iteklemesi, öyle yaşayabileceğini sanması imkânsızdı.
Hadi bir bakıma babasının gönlünü yapmayı hayvan doktoru yerine insan doktoru ile telâfi etmiş gibi başarılı görünse de
Yıldırım iyi araba kullanamıyordu, telaşlı, az biraz da süratli ve dalgın. Kırmızı trafik işaretini geç fark edip ancak durabilmiş, üst viteste arabayı hareket ettirmeye çalışınca motoru stop ettirmiş ve Muzaffer onu kendi arabasının yanına gelinceye kadar birkaç kez ikaz etmek zorunda kalmıştı. Bunun hayra alamet(3) bir şey olmadığı düşüncesindeydi.
Utku ameliyatta sağ-salim çıkmıştı, ancak hâlâ yaşadığı tereddütler olsa gerekti Yıldırım’ın düşüncelerinde, dikkatsizliğinde, dalgınlığında ve aceleciliğinde. O halde zamana karşı yarışmalıydı Muzaffer, kısa, çok kısa bir zaman yeterli olacaktı kendisine ayıracağı, bu katil olmasının, ömür boyu ıstırap çekmesini önleyemezdi, ama…
Daha fazla düşünmek istemedi Muzaffer;
“Ağabey! Nöbetten çıktın herhalde. Yorgun, dikkatsiz ve acelecisin. Benim bilmediğim bir şeyler var gibi hissediyorum. Hadi evine git! Dileğim önce Utku’nun sağlığına kavuşması, sonra kalbimin dermanının olması için ailece bana dua etmeniz! Cep telefonum açık olacak, evinize ulaşınca mutlaka haber verin ki, ilerilerde Muzaffer artı Utku olursa hani meselâ, bunu öncelikle sizinle ve ailenizle üleşelim!”
“Anladım güzel kız! Bana; ‘Allah rahatlık versin! Sana da ‘İyi nöbetler!’ kardeşim!..”
Aradan geçen zamanın farkında değildi Muzaffer. Yoğun bakım ünitesinin kapısında bekledi uzun süre izin verilmemesi nedeniyle.
Ve enteresandır ki; ailesine haber verilmemişti Utku’nun yaşadığı, ya da başına gelenler, telâşa girmemeleri için. Herhalde kendine geldiğinde haber verilmesinin uygun olacağını düşünmüş olsalar gerekti doktorlar…
Doktorlar, hemşireler, tüm sağlık personeli zalim(1) ve gaddar(1) idiler, yoğun bakım ünitesine kafasını uzatmasına bile izin vermiyorlardı. Neymiş efendim; enfeksiyonmuş(1)? Mikrop küpü müydü kendisi?
Kötü bir insan değildi, kötülük yapmak istemişti, ama kötülüğü tekrarlamasına, onun enfeksiyon kapmasına sebep olacak bir davranışı olamazdı ki! Hem asla!
“Kefeni yırttı!(2)” denip normal servise alınınca peşinden seğirtti(2). Dalgın ve yorgundu Utku, belki kokusunu hissedip özellikle açmama çabasındaydı gözlerini. Ritmik nefes alışı sargılarla donatılmış göğsünün kalkıp inişinden hissediliyordu.
Dünyalar kendinindi sanki Muzaffer’in. Oysa ona bu kadar düşkün olacağı aklının ucundan bile geçmiyordu.
Ellerini tutmak, avucunda hapsetmek istiyordu Utku’nun. Nefesini dinliyordu, göğsünde değil, soluk alıp verişinin sessizliğinde, baygınken bile kibarlığını elinden bırakmaksızın, sessiz ve derinden, ağzını açmadan. Yüzüne utanarak bakıyordu, ama “İyi ki!” diyerek ve Allah’a şükrederek.
Isınmakta olan bir yalanla nefrete dönüşmüş olan duygularını düşüncesinde sevgiye yönlendirme çabasındaydı. Gerçekte gerçek olarak sevgi ile nefreti ayıran çizgi(8) çok ince değil miydi, artısı ya da eki; acıma olarak?
Önemli olan; o çizgiyi aşmak, aşabilmek çaba gösterebilmekti, hem ileriye, geleceğe doğru.
Ve inanamıyordu kendine Muzaffer, özlüyordu, üstelik ulaşılamaz boyutlarda bir özlemdi hissettiği, yoksa özlem diye gizlediği, gizlemeye çalıştığı sevgi miydi, “Aşk” demek içinden geçmiyordu, belki de şimdilik.
Bir insan, ölümünün arifesinde bile karşılıksız da, gizliden gizliye de olsa sevdiği için doğru yanlışı yahut yanlış doğruyu şekillendirmek istemesi nasıl makul ve mantıklı(3) olabilirdi ki? Bir insan sevgisi için nasıl bu kadar iyi ve fedakâr görünebilirdi ki?
Ve Muzaffer, bir kadın, bir genç kız olarak sevgisiz, karşılıksız olarak bu fedakârlığı nasıl kabullenebilirdi ki? Almadan vermek, Allah’a mahsustu, peki bu durumda? Allah mı, Utku mu masumdu?
Muzaffer Utku’yu mutlaka şu ya da bu şekilde kabullenecekti, ister kalbinin ritmi normal atsın, ister heyecanlı olsun.
Muzaffer, duygularına egemen olamadığının farkında olsa gerekti.
Başucunda beklerken ellerinin sıcaklığını hissediyordu avuçlarında, yıllar süren bir yorgunlukla, belki de sevgi açlığıyla mantığını yitirmiş gibiydi.
Utku gözlerini açar açmaz üstüne yığıldı, yorgundu, imkânsızlıklar içinde dermansızdı, aklında olan sadece Utku’ya, onun yüzüne ulaşma çabası idi. Dudakları sıcacıktı.
Utku’nun;
“Bıçağı iyi ki kalbime rastlatamamışsın. Kalbim dursaydı yaşayamazdım. Önemsiz, ama kalbimden fırlayan sen olacağın ve kendini benden azat edeceğin için zaten yaşayamazdım!” deyip bağırırcasına ekledi;
“Bana acıma!” demesi yankılanmadı, ulaşmadı kulaklarına Muzaffer’in.
Ancak doktorlar, hemşireler doluştu Utku’nun odasına belki de seslenişinin yüksekliği nedeniyle. Yaşlı doktor da gelenler arasındaydı, hemen kabullenemedi olayı;
“Heyecan sadece, şu ya da bu nedenle…
Yatırın onu da sevdiğinin yanındaki yatağa. Aynı nefesi alsınlar, aynı odada. Sabaha ikisini de taburcu edin, neyse dertleri kendi aralarında halletsinler. Bundan sonrası bizim sorumluluk alanımız dışında, ama herhalde alkışlarımızı esirgememiz gereken…” dedi.
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküde köpeklere yüklendim biraz. Umarım köpekler duyup da alınmazlar!?
Veteriner; Baytar. Genellikle hayvanların, evcil hayvanların hastalıklarına bakan hekim.
Muzaffer; Üstünlük sağlamış, düşmanını yenmiş, utku kazanmış.
Utku; Zafer. Birçok emek ve tehlikeli uğraşmalar pahasına kazanılan mutlu sonuç. Galibiyet. Yengi.
Feride; Eşi, benzeri olmayan, tek, eşsiz, üstün (kız).
Nilüfer; Nilüfergillerden, durgun sularda ya da havuzlarda yetişen, birkaç türü bulunan, yuvarlak ve geniş yapraklı, beyaz, sarı, mavi renkte iri çiçekler açan, yaprakları ve çiçekleri su üzerinde yüzer durumda olan bir su bitkisi.
Cumhur; Topluluk, halk.
(1) Caraskal ya da Jaraskal; Portal yani taşıyıcı vinç, zincirle ya da halatla çalışan elle kumanda edilen, inşaatlarda malzeme çıkartmak ya da moloz indirmek için kullanılan alet.
Elâstikiyet; Esneklik.
Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.
Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli kimse.
Haciz; Bir alacaklının başvurusu üzerine, alacağın ödenmesi için borçlunun parasına, aylığına, ya da malına İcra Dairesince el konulması.
Halüsinasyon; Sanrı. Beynin yarattığı hisleri Hayali varlıklar görmek, olmayan sesler duymak ve olmayan nesnelere dokunmak, koku almak, tadını anlamak gibi, çeşitleri olan bir rahatsızlık. Çeşitleri; Görsel, İşitsel, Koku, Dokunma, Gustatuar, Somatik Halüsinasyon.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Hınzırlık; Muziplik anlamında da kullanılmakla beraber, zarar verici, sinirlendirici, ters davranışta bulunmak.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
İllâ, İllâ Ki; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
Karkas; Kasaplık hayvanların tekniğine uygun olarak kesilip kanı akıtılarak yüzülüp, iç organları boşaltılıp, böbrek ve kavram yağı çıkartılıp baş ve ayaklarından ayrıldıktan sonra elde edilen gövdesi.
Levye; Bir düzeneğin kumanda kolu. Bir şeyi gevşetmek, yerinden oynatmak, kaldırmak gibi işlerde kullanılan, kaldıraca benzer araç.
Muşta; Özel olarak açılmış deliklerine parmak geçirilen, karşısındakine yumruk gibi vurmak için kullanılan demir. Kunduracıların ayakkabı yaparken, derileri inceltmek için kullandıkları metal tokmak.
Rendering; Mezbaha artıklarından ısı işlemi ile yağın ayrılması. Uygulama sonucunda yenilebilir iç yağ ve kurutulmuş protein et unu, et kemik unu, kemik unu gibi ürünlerin elde edilmesi.
Semiz; Et ve yağ bağlamış, besili, semirmiş.
Vâris; İlim, marifet ve ölüm halinde arkada bırakılan çoluk, çocuk ve yakınlara bırakılan mal, mülk, para (Özellikle bacaklarda oluşan görülebilir toplardamar rahatsızlığı varis ile karıştırılmamalı).
Zalim; Haksız ve acımasız davranan, katı yürekli, kıyıcı.
Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü anlamlarında kullanılan bir kelimedir.
(2) Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Belini Doğrultmak; Bozulmuş olan işini yoluna koyarak güçlülüğünü devam ettirmek. Birinin bozulan işlerini toparlamasını, iyi duruma gelmesini sağlamak.
Beterin Beteri Olmak; Çok kötü, daha kötü olmak.
Boğazı Gidişmek; Bu deyimin açıklamasını internette bulamadım. Ancak yöresel olarak kullandığımız bu deyimin anlamı; “Canın, olmadık zamanda, öğünler dışında bir zamanda, bir şeyleri yemeği atıştırmayı arzulaması” Ayrıca “Boğazına bir şey takılmış da çözmeye çalışmak” anlamında da kullanılır.
Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.
Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.
Diş Geçirebilmek; Zorla ve inatla istediğini yaptırabilmek.
Feragat Etmek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle vazgeçmek.
Helâlleşmek; Alışverişte ya da uzun sürecek bir ayrılış sırasında kişilerin birbirlerine haklarını helâl etmeleri.
Hem Nalına, Hem Mıhına Söz Çakmak; Karşıt olan iki pozisyon için de söz söylemek, çatmak.
Hesap Sormak; Bir kimseyi kanunsuz, kural dışı, ahlâka aykırı, usulsüz davranış ve sözlerinden ötürü sorgulamak, o kişiden savunma istemek.
İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.
İn Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.
Kefeni Yırtmak; (Yöresel olarak) Ölecek sanılırken tekrar yaşama dönmek.
Lâfını (Sözünü) Esirgememek; Sözünü sakınmaz (esirgemez), doğru sözlü, samimi. Açık sözlü, dobra, lâfını sakınmayan (esirgemeyen).
Merdivenleri Arşınlamak; Herhangi bir amaç için merdivenleri düşüncesizce çıkmak ya da inmek.
Mimlenmek; İyi olmayan, hoşa gitmeyen bir hareketinden, davranışından, düşüncesinden ötürü bellenmek, kötü tanınmak, hakkında iyi düşünülmeyen kimseler arasına konmak, damgalanmak.
Pabuç Bırakmamak; Hiçbir şeyden korkmamak, çekinmemek, yılmamak. Yapacağı bir işten korku sebebiyle vaz geçmemek. Aldırmamak.
Peşinden Seğirtmek; Arkasından, ardından, ardı sıra çabuk ve hızlı adımlarla yakın bir yere doğru yürümek, gitmek.
Piyasa Araştırması Yapmak; Ürünün piyasadaki ömrü, kârlılığı, riski ve fiyatın elde edilmesi için emsalleriyle karşılaştırılması ve kendi verileriyle kıyaslayarak rekabete gerekli en uygun fiyatın belirlenmesi.
Sörf Yapmak; Sörf kayığı denilen özel ve tek kişilik kayıkla, ayakta durarak ya da yatarak yükselen dalgalar üzerinde durmaya çalışarak kıyıya doğru kayma biçiminde ya da denizde, yelkenli bir sörf kayığında ayakta durarak rüzgârla kayma biçiminde yapılan su sporu.
Yangına Körükle Gitmek; Birini kötü davranışında güçlendirici işler yapmak, onu yüreklendirmek. Bir anlaşmazlıkta her iki yanı da kışkırtıcı bir yol izlemek, gerginliği, uzlaşmazlığı artıracak biçimde davranmak.
(3) Al (El) Bebek-Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, çok nazlı, şımartılmış, şımarık.
Başına Buyruk; Kimseden izin almadan, dilediği gibi davranan, özgür.
Borç Yiğidin Kamçısıdır; Borç, borcunu ödeyebilmesi için insanı daha çok çalışmaya zorlar.
Boy Bos; Endam. Vücut, beden.
Deli Dolu; Uçuk, duygu sömürüsüne dayalı, dünyayı umursamama, yaşama değer vermeme.
Dik âlâ; Mükemmel ilerisinde. (Romence; Gizlice gözetlemek).
Eşref Saati; Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman. İş görecek kimsenin ters davranmayarak, güçlük çıkarmayarak uysallık gösterdiği zaman.
Gak-Guk Torbası; Yöresel bir terim olarak yiyecek-içecek, ikram edilecek şeylerin konduğu torba, poşet ya da çanta.
Gözü Kara; Hiçbir şeyden korkmayan, endişe etmeyen, çekinmeyen.
Hayra Alâmet Değil; İyi bir durum belirtisi yok.
Hijyen Kuralları; Sağlık, sağlıklı korunma, sağlıklı olma durumu, sağlık bilgisine uygunluk, sağlığa yararlılıkla ilgili tüm kurallar
Jet Ski; Su kızağı, su motosikleti.
Kapalı Kutu; Duygularını belli etmeyen, sır saklayan kişi. Dışa açık olmayan, içinde olup bitenlerin dıştan bilinmediği yer.
Kırbaçlı Şaziye; Bu ismi neden uydurdum, fikrim yok. Duydum mu, o da hatırımda değil. Ancak anlamını; “Eli maşalı” şeklinde düşünmek, sanırım yararlı olacak.
Kızılcık Sopası; Dayak atmak için tercih edilen bir sopa. Sebebi esnek olması ve az bir güçle savrulsa dahi çok can yakmasıdır. Dayak ile eş anlamlı olarak kullanılan bir söz.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.
Osmanlı (Kızı, Torunu) Kadını; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.
Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
(4) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum! ve Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”
(5) Arz ve Talep Kanunu; Bir mal piyasaya az miktarda sürülmüş (Arz) ve fiyatı fazla ise almak isteyen insan azdır. Arz, bir mal piyasaya fazla miktarda sürülmüşse, fiyatı azdır, satıcı çok az fiyata razı olmak zorundadır. Bu da satıcının çok mal satmak isteğidir ki bu takdirde de alıcı o mala karşı isteksiz olur, ya da belli bir fiyata almaya razı olduklarının belirlenmesidir (Talep).
(6) Uyuşamayız seninle yollarımız ayrı; / Sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi diye başlayan “Ciğerci Kedisi” isimli Orhan Veli KANIK şiiri
(7) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)
(8) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI
Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.