Maşallahları vardı, ablalarımın, başka varlıklara benzetmem ayıp kaçar, “Tavşanlar gibi(1)” desem sanırım demek istediğim, anlaşılır. Birinde üç, diğerinde dört kız evlât. Bu erkek evlât isteyen eniştelerin, ablamlara yaşamlarını tavşan olarak devam ettireceklerinin belgesi gibi görünüyordu, tabiidir benim gibi zırcahil(2) birine ta uzaklardan!
Allah var, ablamların ikisi de severek, beğenerek (aşk var mıydı, bilmem imkânsız) babamın ve annemin rızalarını alarak evlenmişler ve ilk çocuktan sonra; “Çoluk-çocuk, İş-güç teraneleri(2) ile bizi unutmadıklarını söyleseler de, gerçek şu ki uzaklaşmışlardı, uzaktılar.
Ben hadi uzaklardaydım, ama ömürlerinin sonlarına meyillinmiş(3) anne ve babamın; çoluk-çocuk, torun-topalak görüp sevme haklarını kısa süreler için olsa da tatma istemelerinin ne sakıncası, ne de anormalliği vardı, bu nedenle insanlar dağa gidemiyorlarsa, dağ onlara geliyordu, ne zahmet, ne de yorgunluk hissetmeksizin!!!
Evet, yaşadığım, doyduğum koca şehirle, doğduğum anne babamın, ablalarımın yaşadığı ata ocağı(1) güzel şehir arasında aşağı-yukarı 240-250 kilometre kadar açıklık vardı.
Ve ben haftada bir olmasa da en fazla on beşte bir, bayramda, seyranda anne-babamı ziyaret ediyor, mutlaka karşı adreslere de, özellikle yeğenlerim ve hediyeleri için görünüyordum! İddialı bir deyiş gibi görünse de, bu ziyaretlerim açık ara lehime başarı idi.
Annem, babam, ablalarım kısaca ailemin tüm fertlerinin bazen her hafta, bazen ayda-yılda bir gelişimi öğrendiklerinde muazzam şekilde hazırlıkları oluyordu. Yok, öyle ıspanaklı kol böreği, mantı falan gibi şeyleri hazırlamak, yapmak değil, dizi-dizi gelin adaylarının bir vesile ile edinilmiş resimleri, özellikleri ve gereken ve olağanüstü reklâmlardan(!) sonra beni-bizi tesadüfen(!) karşılaştırmaları yok muydu, üzüyordu bu tutum beni.
Ben âşık olmak, gönlümün sultanına rastlamak ve her sabah onun neşeli bir şekilde “Günaydın!” sözü ile uyanmak, bir tas çorbayı üleşip bir ömrü o sevdiğimle tüketmek arzumu anlatamıyordum, kimselere, hiç birine.
Sipariş üzerine gibi yanlarındaki kızların, anne ve babamın düşünce ve arzularına karşı bence bir kısım davranışlarını dikkate alırsam, bana uzak bir şehirdeki ata ocağım olsa da hazırlanmış gelin adayının bana ne katkısı, ya da yararı olur, olabilirdi ki?
İstediğim kadar, anne ve babamın nazarında iki kızdan sonra dünyaya gelmiş “Has Evlât!” konumunda olduğum hissettiriliyorsa da, sadece damızlık(2) gibi görünüp, torun sevgisini tatsınlar deyip, yanlış bir hayatı üleşerek bir genç kıza eziyet etmem hak, reva(1) mıydı ki, bana göre!
Eniştelerimin fazla mesai(!) dışında kendilerine de, hatta ailelerine bile hayırları yoktu. Belki ağızlarından kaçırma gafletinde(2) olmuşlardı (Belki de ulaşmak istedikleri başarılı bir gayretle). Kızlar; “Anne-babaları ölünce evi ya müteahhide vererek, ya da beğendikleri semtlerde daire sahibi olacaklardı.
Erkek evlât, hani “Has evlât!” görünen ben; “Vesaire” idim. Evli-barklı, çoluk-çocuklu değil, koca şehirde iyi bir işteydim ve ekonomik sıkıntım yoktu, Allah’ıma şükürler olsun ki!
Haftada bir ya da on beşte bir şehre gitmem ziyaret etmem vefasız ablalarım nedeniyle zorunluluktu. Evet, yükselmiştim; iş-görev olarak, ama yeni bir ev, yeni bir yük demekti. Kendimce yapmam gerekenleri yapıyor, ben evde yokken gelen hizmetli de yapması gerekenleri yapıyordu.
İçtenlikle söylemeliyim ki, ihtiyaç olarak görünse de, üç parça çamaşır için çamaşır makinesi almak işime gelmiyordu. Yıkamak değilse de yıkama sonrası gereklilikler dertti benim için, asma, kurutma, ütüleme, yerleştirme falan, filân...
Bu nedenle baba ve annemi ziyarete bir bavulla gidiyor, bir hafta öncesinin bavulu ile geri dönüyordum. Hiç yalana-dolana sarılmadan özetle demem gerekli; haftada bir ziyaretim özlemden ziyade menfaatim gereğiydi, yani yalan mı söyleyeyim, özüme doğru olmam gerekirken.
Öncemde güzel bir yaşamım vardı şehirlerde. Şöyle ki; Anadolu’nun uçsuz-bucaksız oldukça ötesinde uzak şehirlerinden birinde görev yaptığımda (bana göre) başarılı olunca, önce yakına, sonra doğup, doyup, büyüyüp, okuyup, mezun olduğum, annemin ve babamın yaşadığı şehirdeki liseye atanmıştım, önce öğretmen, sonra da takdiren müdür olmuştum.
Bu; kaba anlamda; annem ve babam sayesinde yediğim-içtiğim önümde, gerisi arkamdaydı, dememin doğrusuydu. Ancak ısrarlı aday adayları, ya da aday gösterim ve ısrarlarını göz ardı(3) edersem falsom(2) da, rahatsızlığım da, hayata ait hiçbir düşüncem de yoktu.
Amma…
Fazla çalışmamın, gözde ve başarılı olmamın yeniden mükâfatlandırılacağı aklımdan hiç geçmemişti, doğrusu. Aslında bu benim için bir mükâfattan ziyade cezalandırılma gibi bir şeydi.
Bakanlık; “Gel bakalım, sana burada ihtiyaç var!” diyerek Şube Müdürü yapmıştı beni. Evet, gerçi mümtazen terfi(1) nedeniyle, maaşım da unvanım da artmıştı, ama bu yalnızlığım nedeniyle anne, babamın, kenardan-köşelerden de olsa “Evlenmem” konusunda baskılarının artacağı anlamını taşıyordu ve nitekim yanılmadım da, öyle olmuştu.
Felsefem(2); seveceğim biriyle karşılaşmak, bulmak ve ömrümün sonuna kadar seveceğimle birlikte olmaktı. Gel de bunu; sevdiklerini, beni düşündüklerini söyleyen yukarılarımdaki bilenlere, büyüklerime anlat!
Bu son gelişimde, her zamankine göre daha değişik ve geniş bir boyutta tezahüratla karşılanmıştım. Üstelik hane oldukça kalabalıktı. Anne ve babama ek olarak çıramı yakmak(3) amaçlı iki ablam, enişteler, bebeler ve güzeller güzeli hanım hanımcık, reklâmlara gerek olmayan genç bir kız; “Hoş geldiniz!” derken zoraki bir gülümseme modundaydı, dikkatimden kaçması asla mümkün olmayacak gibi.
Ailem, yani yukarıdakiler silâhları, pusatları(2) hazır, “Ya olacak, ya da olacak!” görünümü yaşıyor gibiydiler.
Ciddi niyet, ciddiyetle karşılanmalı, ciddi ciddi konuşulmalıydı, ama nasıl? Güzel kızdı, güzelliği asla inkâr edilemez boyutlardaydı, mutlaka beğenilecek tüm üstün özelliklere de sahipti. Ancak etki, sevgi, mutluluk, bir ömrü beraber sırtlanacak vasıflar konusunda onun da benim de yeterliliğimiz olduğu konusunda tereddütlüydüm, elektrik almak gibi.
Tepki? Galiba o da şüpheliydi, benim gibi.
Acele etmemeli, ama gecikmemeliydi de…
Yarın için bir öğle yemeği, şehri gezdirme plânı uygulamalı, hemen harekete geçmemiz gerekliliğiyle karşılıklı konuşabilmeliydik, en basitinden asgari müşterekte(1) nelerimiz olduğunu bilmek için.
Evin nüfusu kalabalık olunca eniştelerle benim otele gitmemiz gerekmişti…
Rahat bir gece geçiremedim; rüya, hayal, ya da kâbus(2)…
Yaşamda hiç karşılaşmadığım, görmediğim, bilmediğim bir genç kız vardı karşımda. Misafir gelen o güzel kız aday adaylık hakkını savuşturmuş da, karşımdaki kız resmen adaylık hakkı kazanmış gibiydi. Her iki genç kız arasında fiziksel olarak hiçbir benzerlik yoktu, doğal olarak aynı şeyi sosyal yaşamları için de düşünebilirdim.
O; karşıma nerede, ne için ve rüya, hayal veya kâbus olarak nasıl dikildiğine anlam veremediğim kızın beyazdı yüzü, sarıydı saçları, uzun boyluydu, gözlerini fark edememiştim. Çünkü ağzından alevler fışkırıyordu. Elinde bir demir çubuk, kızıl kor; M, W (muhtemelen takla atmış M), ya da yatık bir E (muhtemelen feleğini şaşırmış M) harfi şeklinde gözüken dövme yapma gereci gibi bir şey vardı.
Yabancı ülkelerden birinde uygulanan hangi çiftliğe ait olduğu kalçalarına damga vurulan sığırlar gibi hissettim kendimi, ne olduğunu bilmek bir yana, nereme vurulacağı da merakım konusu idi, nedense çekeceğim acıyı hiç düşünmemiştim, belki de ertelemiş olabilir miydim?
Çıplaktı bedenim, bağlı mıydım, göremedim kendimi iyice. Afyonlanmış(3), büyülenmiş(3) gibisine bir put gibi duruyordum(3) karşısında.
O genç kız, ağzındaki yangını söndürmeksizin arkama geçti, kor haline gelmiş o gereci sağ kuluncumun üzerine bastırdı. Sağ kuluncumun üzerinde anlamını bilmediğim ancak hepsinin “M” harfi olduğunu iddia edeceğim harflerden birinin izi vardı, burnuma yanık et kokusuyla birlikte ilişen…
Gayri ihtiyari(1) zorlanarak da olsam elim kuluncuma gitti, herhangi bir yanık, ya da iz yoktu, ancak tahta gibiydi kuluncum, açık bıraktığımız pencerenin yaşattığı azizlik olsa gerek ve ek olarak anlayamadığım şey ilkel bir deyimle; sucuk gibi terlemiş olmamdı(3).
Eniştelerle paylaştığımız odada eniştelerin dünyadan haberleri yoktu!..
Sabahında izin aldık, o genç kızla oturduk bir yerlere;
“Sen mi başlarsın konuşmaya, ben mi başlayayım? Kurallar, hanımların önceliğinin olduğunu işaret ediyor, ne dersin?”
“Yakışıklısın, beyefendi, iyi bir aileden ve iyi bir mevkidesin de. Bir yerlerde karşılaşsak etkilenir, etkilemeye bile çalışırdım seni. Ama bu görücü(2) tavrından memnun değilim. Eğer ısrar edersen mutlu etmeye çalışırım seni. Ama ne senin ne de benim mutlu olacağımızdan emin değilim. Gönlümde kimse yok, seni gönlüme alacak kadar da cesur ve sevecen görmüyorum kendimi. Dürüstçe konuştuğum, ‘Sen!’ dediğim için bağışla beni, lütfen!”
“Ne demek bağışla? Sözlere başladığın ana kadar, ben söze nasıl başlayacağımın, seni kırmadan, üzmeden, incitmeden nasıl konuşmamın gerektiğinin tereddüdü içindeydim. Sözlerin beni cesaretlendirdi, çünkü aynı düşüncedeyim ben de…
Örneğin, dediğin gibi bir otobüste karşılaşsak etkilenirdim senden mutlaka ve o zaman sen de ilgi gösterirse idin birbirimizi sevebilirdik de belki.”
Sözlerimin bu kadarla tükenmemesi düşüncedeydim, güzelliğini nasıl şekillendirmezdim ki?
“Güzel, çok güzel, etkileyici, gönlünün sultanına rastladığında birbirinizi mutlu edeceğinize adım gibi eminim. Benim seni değil, senin beni ve tüm ailemi affetmeni diliyorum…
Ve içimden gelen en iyi dileklerle uzatıyorum sana elimi. Sağlıklı, uzun yaşa ve mutlu ol, bundan böyle kardeşimsin, bunu bil, lütfen!”
“Teşekkür ederim!”
“Ben de. Aileme senin anlatmanın doğru olacağını düşünüyorum!”
“Peki…”
Şehrimin, memleketimin özelliği doğal sıcak suları, hamamlarıydı. Koca şehirde gerektiğinde ancak yalapşap(2) yıkanabildiğim için şehrime geldiğimde mutlaka hamama giderdim. Bir bakıma diyebilirim ki, aynı hamamın gedikli ve adını bile bilmediğim tellâğın kadrolu sayılabilecek müşterisiydim.
Yine adını bile öğrenemediğim ki bu benim yaşamımda gizlenmesi mümkün olmayacak bir davranış biçimi olsa gerek, genç kızı eve bırakırken;
“Bavulum hazır olursa akşam treni ile geri dönmek istiyorum. Yarın oldukça önemli toplantılarım var, iyi dinlenmem gerek!” diyerek gerekli olan poşetle hamama yönelmiştim.
Sözlerimin başlangıç olan birinci bölümü önemsizdi, ancak ikinci bölümü taşıyamadığım ağırlık ve yaşamımı düzenlemem gibi bir gayretle beni mecbur etmeye çalıştıkları için; yalandı.
Biliyordum ki; genç kız gerekli konuşmayı yaptıktan sonra, mutlaka onu etkilemeye çalışacak şekilde;
“Hemen kestirip atmasaydınız(3), düşünseydiniz, gidip-gelseydiniz, arkadaş olmaya çalışır, belki ısınırdınız!” ya da benzeri sözlerle donatmaya çalışacaklardı onu ki, bunun devamı bana da gelecekti, bu nedenle firar etmem, kaçmam önce hamama gitmem için vacip, sonra şehri terk etmem, işime dönmem için farzdı!
Aileme anlatamadığım; karşılıklı sevgi birlikteliği ve bir ömrü paylaşacak olanın biz olacağımızdı. Mutlu olmayı bırak, mutlu edemeyeceksem neden genç ve güzel bir kızın yaşamını karartaydım ki? Allah’tan hak, reva mıydı?
Karşılaşınca gülümsedi pehlivan, çekimser tavrı vardı hemen fark ettiğim;
“Acaba?” diye başladı kadrolu müşterisi olduğum tellâk;
“Şu kurnada kendince sevgilisinin kendini terk ettiğini söyleyen yeni bir görevlimiz var. Derdini tam anlatmadı bize. Köyüne dönmüyor, geceleri de sedirlerden birinin üstüne kıvrılıyor, gönüllü nöbetçi gece bekçisi gibi. Tellâk olması da mümkün değil. Okumuş adamsınız belki derdine çare olabilirsiniz. Bugün ona kese olmanız mümkün mü?”
Tarif ettiği yerdeki genç adam ne müşterisi olduğum, ne de diğer tellâklardan herhangi birine benziyordu.
Genelde göğüsleri, sırtları, omuzları hatta eğildiklerinde kuyruk sokumları bile kıllı olan bu görevlilerin sadece görünen koltuk altları temizdi. Muhtemelen peştamallarının altında siyah donları vardı, bilâistisna(2) hepsinin.
Ayrıca esmer ötesi, palabıyıklı, en az üç günlük sakallı, koca kafalı, pehlivan yapılı, ilk kez karşılaştıkları müşterilere; “Memleket nere, hemşerim?” diye sorma ve söze başlama mecburiyetleri olan insanlardı!
Hem; “Memleket nere?” hem “Hemşerim!” Tıpkı “Örneğin, meselâ!” der gibi.
Karşıdaki kişi ise, hadi “Çocuk” demeyeyim, “Delikanlı”, hatta “Genç adam” diyeyim; ak tenli, tüysüz, tıfıl(2), kikirik(2) benzetmesinin rahatlıkla sergileneceği biriydi.
Kurna kenarına oturdum;
“Terlememişsin bile!” dedi, müşterilerin nasıl azarlanacağını biliyordu!
“Terleyinceye kadar anlat!”
“Neyi anlatayım beyim? Sevdim, sevmedi, sevilmedim, bu kadar basit işte!”
“Bunun detayları olmalı, örneğin tellâklık yaparak mı geçindireceksin o kızcağızı? İkiniz de açlıktan ölürsünüz yahu! Hem nerede yedirip, içirip, yatırıp, yaşatacaktın ki?”
Çözülecekti, çözülmesi gerekti ve mutlaka direncini kırmalıydım. Oysa dünden hazırmış genç adam. Beklentisi; çıbanın patlatılması, yaranın deşilmesi ve tuz basılmasıymış. Çıbanı patlattım, deşmek de kolaydı, ancak tuz basacak kadar da vahşi ve deli olamazdım!
“Yok, beyim, cıbıl(2) değilim! Köyüm tehecik(2) şurda! Evim-barkım, malı-mülküm, tarlam-tapanım-bağım-bahçem var!”
“Ve sen bir-bir buçuk aydır burdasın! O söylediğin yerler ot, çalı-çırpı kaplamış, keleme(2) olmuştur yahu!”
“Nideyim, üleşecek bir sevgili olmadıktan sonra?”
“Öyle deme genç adam! Çözümsüz dert olacağını sanmıyorum!”
Terleyip terlemediğimi kontrol ettikten sonra, yeterli görmemiş olsa gerek ki, devam etti;
“Çifti-çubuğu(1) komşuya emanet ettim; ‘Bak, topla, ye, sat!’ dedim. Emine ise okumuş, benim gibi birini beğenmemesi normal. Ama gönül ferman dinlemiyor(3) ki beyim?”
“Yani genç kızın ismi Emine ve sen Emine için önce yalnızlığı seçtin, sonra da yaşamaktan vazgeçtin, öyle mi?”
“Cesaretim olsa mutlaka vaz geçerim yaşamaktan!”
“Bak genç adam, can sana emanet! Onu ancak sana veren geri alabilir. Yoksa bu oyunu kendi kendine sonlandırmaya kalkışırsan, gideceğin yer ebedi cehennemdir(4). Elbette ki gönül kimi severse, güzel odur, ancak; ‘Her seven sevdiğine kavuşmalı!’ diye de bir kural yok! Demek ki aranızdaki fark sadece tahsil farkı değil…”
Bu kadar uzun süreli çene çalmaktan dolayı sıcaklıktan bunalmış gibiydim;
“Ben biraz bunaldım galiba, soğuklukta biraz kalsam iyi olacak!”
“Terini fazla soğutma(3) abi!”
“Çağırdın mı hemen yanındayım. Hem daha söyleyeceklerim var. Tapmak, tapınmak güzel bir şey, ama sadece Tanrıya…
Senin için bir çözüm arayacağım, işimden izin alıp gece boyu bu konuyu düşüneceğim…”
“Abi, gel!” diye çağırdı, gittim, o kısacık zaman içinde sular biraz daha mı ısınmıştı, ne?
Öyle bıyıksız, tüysüz görünüyordu, ama maşallahı vardı, keselemiyor, sanki derisini soyuyor gibiydi insanın, derisini yüzmeye çeyrek kalmış gibi.
“Yavaş!” demekten neredeyse bıkkınlık yaşamaya başlamıştım. Bu nedenle de vaadim olan iki-üç cümleyi uç uca(3), art arda ekleyememiş, “Sıhhatler olsun!” yerine “Saatler olsun!” demesiyle birlikte güç kurtulabilmiştim kendimi genç, âşık, tellâğın kesesinden, ellerinden.
Özellikle göğsüm cayır cayır yanıyordu(3), sırtım ense kalınlığı(1) ile ilgisiz, fiziksel olarak kalındı zaten, konuyla ilgili olarak kollarımı, bacaklarımı saymamsa önemsiz gibi!
Dışarı çıkıp dinlenmem, terimi soğutmaya çalışmam bir hayli mi zaman almıştı, yoksa genç tellâk ancak ikinci kez “Saatler(!) olsun!” dilemek için mi gecikmişti, bilinmez! Beklentisi benim “İzin alacağım! Yardımcı olacağım!” sözüm üzerine kurgulu olsa gerekti. Geldi;
“Adın ne genç adam?”
“Ehmet! Aslı; Ahmet yani, kafa kâğıdım öyle çıkmış!”
“Benim adım da Selçuk, benimkinde de nokta hatası vardı, önemsizdi, ama mahkemede düzelttiler. Şimdi bu akşam o sevdiğin kıza… Sahi adı neydi onun?”
“Emine, ama okulda Mine diyorlarmış!”
İç sesim dillendi, kendi başına buyruk;
“Ehmet, Emine, feleğini şaşırmış yan yatmış ‘M’ gibi ‘E’ harfli başlangıçlar, takla atmış ‘W’ harfinden ‘M’ Mine. Ağzından alevler saçarak Ehmet’i yakan Mine olmasındı sakın? Ama benim rüyamda, ya da hayalimde ne işi vardı onun? İnşallah o değildir, yoksa Ehmet’e yol gösterici olmamı emretmiş olabilir miydi kader(5)?”
“Anladım! Şimdi ona, şöyle güzel, dokunaklı, niçin sevdiğini, niçin onsuz olamayacağını belirten, ‘Ayılıyorum, bayılıyorum, hastayım, ölüyorum’ şeklinde güzel bir mektup yaz! Yarın öğle yemeğini beraber yiyelim. Mektubu kendisine verme işini bana bırak!”
Konunun uzmanı gibi konuşmama kendim de hayret etmedim değil, gerçi anlayabilirse “Duygu sömürüsü(1) de yap!” deseydim fena olmazdı, ama. Neyse, devam ettim;
“Ben bir araba tutarım, köye beraberce gideriz. Ama sen öncelikle arabada otur, hemen görünme! İşaret edersem o zaman çıkarsın meydana. Benim öğretmen olduğumu bilmem sana hamamdaki ağabeyin söyledi mi? Biraz mürekkep yalamış olarak insanlar hakkında kanaatlerim var…
Emine’nin tutum ve davranışlarına göre sana ya ‘Gel!’ diye işaret ederim, ya da sessiz-sedasız arabanın yanına gelirim, anlarsın. Yani birbirine zıt iki eylem görüntüsü, ondan sonra yapman gerekene kendin karar verirsin!”
Bazen ezan okunmasına rağmen susmasını bilmeyen cami hoca ya da vaizleri gibi, benim gibi öğretmenlerin de sözü uzatmalarının önüne geçilemiyordu, dinleyen olduğunda;
“Ama başlangıç olarak demek isterim ki; sonuç ne olursa olsun, her hal ve şartta çiftinin-çubuğunun başına geç, kazan! Bakarsın Emine’nin gönlü olur, ya da bir başkası gönlünü verir sana, kabullenirsin, mutlu olmanın şartı bu!”
Bir söz vardı, pek yakışmayacak gibi, ama görünen o idi; “Agop’un kazı gibi dinlemek(3)!” Beni aynen öyle dinlemişti Ehmet.
Evvel emirde(1) eve gidip yalanımı doğrulamak için, hazırlanmış olduğunu tahmin ettiğim bavulumu almalıydım. Malûm toplantılarım vardı ve dinlenmem gerekliydi! Gitmesi gerekenler gitmemişlerse efendice vedalaşırdım, gitmişlerse zaten “Mesele yok!” demekti…
Gün geldi, tüm mesele köy ortası olsa bile Emine’yi yalnız görebilmekti, senaryoyu hazırlamıştım kendimce, kendime göre.
Yakındı köy, bir sigara içimi kadar bile değil, tarif öyleydi, yoksa sigara içtiğimizden değil! Hem genç kızı da, evini de öyle tarif etmişti Ehmet.
Köyün meydanına camiye doğru ilerlerken, gözüm Ehmet’in tarifi üzerine o genç kızın kapısındaydı. Emine’nin evinin kapısı açıldı birden, ben onu arayıp bulacakken, o beni buldu;
“Öğretmenim?”
“Mine?”
Garabet bir şey olmalıydı bu, yılların öğretmeniydim, sonra bir okul müdürü. Bir öğrencimin beni tanıması doğal, benim onu, hem de kısa ismi ile tanımış olmam ne kadar doğal sayılabilirdi ki? Üstelik hayalimdeki benzerliği nedeniyle bir de ağzından ateş çıkarsa, hayalimdeki, ya da rüyamdaki ortamdan çıkıp gerçekten meydana gelivermiş diye düşünebilirdim.
Akıllıydım ya, hem de bir başlangıcı öğretmen, okul müdürü, şimdilerde bakanlıkta bilmem ne şube müdürü olarak, hemen düzeltme gayreti yaşadım, manalı bakışlarına aldırmaksızın;
“Aslında seni tanımıyor, bilmiyorum. Seni seven, senin yüzünden köyü terk eden, sadece seni, evini ve özelliklerini tarif eden birinden sana bir mektup getirmiştim!”
“Ehmet’ten?”
“Öyle! Yalnız köyün insanları bizi böyle ayakta konuşurken görüp meraklanmasınlar. Sen bana köyün mezarlığını tarif ediyormuş gibi yap! Hatta birileri karşımıza rastlayıp sorarsa ‘Amcayı, ya da öğretmenimi köy mezarlığına götürüyorum!’ de! ‘Kim?’ derse at kafandan uzaktan bir ismi ve hakkım ve haddim(3) olmasa da beni dinle! Seni hiç hatırlamıyorum, ‘Öğretmenim!’ demene rağmen…
Beni nasıl tanıdığını anlat önce. Ama ondan da önce gecikmeksizin elinle mezarlığı işaret et ve peşine takılınca da uygun bir yerde Ehmet’in mektubunu al ve Ehmet’i kabullenmemenin sebebini anlat bana!”
“Sevgili hocam! Ehmet, her ne yazmış olursa olsun, o mektubu almam, onu kabullenmişim anlamına gelir. Oysa ben ne onun ilgisini çekecek bir şey yaptım, ne baktım, ne güldüm ne de gülümseyip herhangi bir işaret yaptım...
Haber gönderdi, kabullenmedim, ailece kabullenmedik, çünkü içimde onun için hiçbir şey yoktu, her nasıl düşünülürse düşünülsün. Kendi kendine güvey mi, damat mı olmuş ne? Köyü sözüm ona ‘Sevdiği biri için terk etmişmiş!’ diye duydum. Gene de dürüst adammış Ehmet, adımı vermemiş hiç kimseye. Onda gönlüm yok, hem gönlüm kimsede değil, gönlüm boş, hükmeden olmadı, olamadı hem hiç!”
“Anladım! Yani Ehmet’in hiç mi şansı yok, nazarında?”
“Ehem…(2)”
Karşılaştığı birine beni gösterip anlatmak zorunda kaldı;
“Lise öğretmenim, ona mezarlığı göstereceğim de…”
Yarım bıraktığı yerden devam etme gayretini yaşadı (galiba);
“Bir gün karşıma çıktı, doğrudan doğruya; ‘Seni çok seviyorum, seni çok istiyorum Emine!’ dedi. ‘Aklını başına topla! Ben okuyacağım!’ dedim. Evet, onun malı-mülkü var, babadan atadan kalan, ama zorla güzellik, sipariş üzerine sevgi olmaz ki öğretmenim!”
“Anladım!”
“Vaktiniz müsait mi? Beni dinleyen, okul müdürü de olan öğretmenim olunca önerilerinizi almak isterim!”
“Peki! Söyle kızım, anlat!”
“Önce ilk karşılaşmamızdaki gibi Mine deseniz, Emine deseniz de kabulüm!”
“Peki Mine! Dinliyorum seni…”
“Üniversite sınavına girdim ve tüm üniversitelerde edebiyat bölümlerini işaretledim, tercihlerimde…”
“Güzel! Çok uygun karar karar vermişsin, dilemene rağmen gene de kızım! Peki, yönlendiren oldu mu seni? Çünkü tumturaklı(2) ve düzgün bir şekilde konuşuyorsun, ta başlangıçtan beri!”
“Beni önce elimden tutarak Hicran Öğretmenim(1) yönlendirdi, bilmem rahmetli olan bu öğretmenimi hatırlayabilecek misiniz?”
“Hatırlamaz mıyım rahmetli öğretmenimi?”
“İstemediği halde, yaş haddinden dolayı emekli etmişti onu devletim. Demek ki; kahrından dolayı yitirdik kendini, erken yaşlarda. Allah rahmet etsin!”
“Mezarlığa geldik, hadi bul akrabalarından uzakça birinin mezarını, yani o benim tanıdığım akrabam olsun. Bir vesile ile buralara gelmişim gibi. Aslında bir öğretmen olarak hiç de bana yakışacak bir eda değil, ama söz verdim, belki gönlün vardır, birbirinize kavuşursunuz, diye…
İnsan kendini sakınmayı düşünmezse söz verdiği, mutlu görmeyi istediği kişi için çiğ tavuk bile yer(3), biliyorsun! Hadi birer Fatiha okuyup da dönelim hemen!”
“Peki! Bana emek vermiş bir öğretmenim olmadığınız halde sizi nasıl tanıdığımı bana sormayacak mısınız?”
“Doğru! Önce okuyalım, sonra dönüş yolunda da onu söylersin Mine!”
“Başka eklentisi yok mu öğretmenim?”
“Ne gibi?”
“Geleceğimiz, güzel kız, bahtı açık olsun(3), üniversiteyi inşallah kazansın, inanacağı bir insan karşısına çıksın, diye dua edebileceğiniz Mine ya da Emine demek ister gibi?”
“Tamam! Mezarlıktan çıkalım, sen beni nasıl tanıdığını anlat, ben de seninle karşılaşmış olmaktan dolayı memnun ve mutlu olduğumu anlatıp senin için dua edeyim, tamam mı üniversiteli abla?”
“Küçük kız, demenizi tercih ederdim. Beni sevdiğini söyleyene bile yüreğim açık olmadığına göre…”
“Haklısın küçük abla!”
“Kız!”
“Küçük kız! Canın yerine geldi(3) mi? Küçük, güzel, cici(2), çıtı pıtı(1), üniversite öğrencisi olması dualarımda olan kız!”
“Gururlandım, çok teşekkür ederim öğretmenim!”
“Başlamanı bekliyorum güzel çocuk!”
“Çocuk sözü sınıflandırmanıza dâhil değildi öğretmenim. ‘Inga!’ demediğime, siz de ninni söylemediğinize göre iyi anlaşmıyor muyuz sözlerimizde?”
“Rahmetli Hicran Hocaya da, sana da gerçekten bravo! Hocam hem seni iyi eğitmiş, hem sen de onun beklentilerini boş çıkarmamışsın! O, beni bile susturan ahenkli, düzenli cümleler ne öyle? Üniversitede edebiyat fakültesi tercihlerin iyi olmuş. Artık ilerleyen zamanlarda şiir, öykü, roman gibi kitapların olursa, ben de ölmez sağ olursam, imzalar birer adet verir, ya da uzaklardaysam gönderirsin değil mi?”
“Rica ederim öğretmenim, ölme, ölmekten de bahsetme, lütfen!”
“Emrin olur küçük kız, demek isterim, ama Tanrıdan emir gelirse direnemem, hem de dünyaya kazık çakmam(3) mümkün değil ki güzel kız! Ama seni dinleyip, sağlığıma dikkat edip, başarılarını ellerim parçalanıncaya kadar alkışlamak için gayretli olacağım. Hadi çok geciktik. Şimdi anlat bakalım, beni nasıl tanıdın?”
“Siz ayrıldığınızda ben henüz birinci sınıftaydım. Üst sınıflardaki ablaların çoğu size âşıktı, ayrıldığınızda arkanızdan ağlayanlar bile olmuştu. Tabiidir ki bizim ilk sınıf öğrencileri olarak size âşık olma hakkımız yoktu!”
“Tabii, şimdi hepsi evlenip çoluk-çocuğa karışmışlardır, doğanın kuralı bu ve gençlik aşkı! Sanırım tersine tebbet(1) dünyada Ehmet de kendisiyle hiç ilgilenmeyen Emine’yi unutacaktır. Benimse gençliğime geri dönmem, ya da ilerilerde gönlümün sultanına rastlamam ve dahi ona kavuşmam o kadar imkânsız ki güzel kız!”
“Öyle demeyin öğretmenim, gün doğmadan neler doğar ki?”
“Neyse! ‘Evime geldik öğretmenim!’ de, annenle babanla tanıştır beni, öyle döneyim şehre. Son bir soru, saçma görünse de, tekrar soruyorum, mektubu almamakta kararlı mısın? Hiç mi merak etmiyorsun, onun neler yazdığını? ‘Hatırım için alıp okusaydın!’ demek hem hakkım ve haddim değil, hem de bana yakışmaz!”
“Sormadınız kabul ediyorum!”
“Ben de kızdım işte! Allahaısmarladık küçük çocuk!”
“İyi günler amca, hatta dede! Ben de kızma hakkımı kullandım işte! Yalnız tekrarlıyorum, mektubu kabul etmem demem, umutlandırmak, yakınlığını kabullenmem demektir ki, içimde asla böyle bir heyecan yok! Mektubu kendisine iletin ve size de güle güle efendim, tekrar!”
Ehmet, benim, elimde mektupla geri döndüğümü görünce inmişti arabadan. Mektubu elimden aldı;
“Madem, gönlü yok bende, o halde benim de kavlimi(2) bilmem gerek!”
“Yani haddini bilmek ve vazgeçmek, öyle mi?”
“Galiba öyle abi! O nasıl olsa büyük okullara gidecekmiş. Köy boş kalır o gidince, ben de çiftçi olmaya devam ederim!”
“Doğrusu da bence bu Ehmet! Bakarsın bir gün yüreğini sarsıp, yerinden çıkaracak emsalin biriyle karşılaşırsın. Yaşam devam eder, sana yakışan çiftçilik, asla tellâklık değil!”
“Hakkını helâl et beyim! Benim için işinden oldun, buralara kadar zahmet ettin, masrafa girdin. Ben artık şehre dönmem pek. Zaten üstümde başımda bir şey yoktu. Ancak yolun düşerse, gelip gidersen, beni ararsan bir soğuk ayran ikram etmekten mutlu olurum. Zaten borcumu ödemem asla mümkün değil! Belki dünyan için iyi bir haber gönderirsin bana, belki de ben iyi bir haber gönderirim sana! Hayat bu, kim bilir?..”
Döndüm. Daireye gelip oturalı, saatler mi, yıllar mı geçti, farkında değilim, aklım da başımda değil! “Fon” yazacakken “Don” yazıyor, “Bilakis” diyecekken “Bilhassa” diyor, “Herkes” demem gerekirken sesim “Her kez!” der gibi çıkıyordu. Anlamsız cümlelerle boğuşmak yormuştu beni.
Masa takvimimin tüm sayfalarında “M” ve “E” harfleri ve takla atmak zahmetine girmeyen “W” harfleriyle doluydu ve akıl erdiremiyordum, bir de karikatür sayfalarında kızgın insan solumalarının şekli gibi soluma şekli, özelliği kırmızı kalemle şekillendirmeye çalışmamdı.
Tek fark o harfler arasına girmeye çalışan rüyamdan farklı olarak “S” harfiydi, belki de o, bendim.
Rüya gerçek olarak yaşıyordu masamın üzerinde.
O kız, adından başka hiçbir şey bilmediğim o kız, alevi ile beni yakmış, bir sığırı sahibinin damgaladığı şekilde damgalamıştı beni, ona ait olduğumun belgesi gibi!
Sığır deyince çağrışım yaptı, eşek gibi yokuş çıkmakta zorlanan bir insan eskisi ile bir civciv, çölde bir kaktüsle, gül bahçesindeki bir gonca bir arada düşünülebilir miydi ki? Ele verir talkını, kendi yutar salkımı(1) örneği bilmeden gibi görünse de Ehmet’in tekerine çomağı(3) ben sokmuş olabilir miydim;
“O senin olmaz, olamaz, benim olmalı!” demek ister gibi?
Bir insan bu kadar egoist, bu kadar hain olamazdı, aramızdaki yaş farkını da düşünüp neden “koruk(3)” deyip vazgeçmiyordum ki, uzanamadığım daldaki üzümden?
Kendimi iyi hissetmiyordum, iyi olmamak değil, kötüydüm, hem basbayağı kötü.
Koridordan “Heyt be! Yih hu!” gibi sesler kulağıma yansıyıp merakla dışarıya çıkınca sınav sonuçlarının açıklandığını öğrendim. Emine? Kimdi o? “E” ve “M” Emine ve Mine. Başka? Yok! Köye gidip öğrenmek istesem? Ne hakla?
“Eski okul müdürüymüşsün, okutmamışsın bile, git işine…” demezlerdi belki, ama ya bir şeyler söylemek isterken açık verirse idim?
Deveyi gütmek mümkün değildi, diyardan gitmekse beynimde aynen yaşayıp kalacağına göre çözüm değildi. Bir öğrenci, yüreğimi dağlamış(3), yakmış ve yakmaya devam ediyordu. Çözüm? Çözümsüzlüktü, bilmediğim, bilemediğim…
Alıp başımı bir yerlere gitmeliydim, gayretli olmam, haddini bilmem gereken konuda çaba göstermeli, beynimin gereken tüm bölümlerine perde çekmeli, sadece perde ile yetinmeyip istinat duvarları(1) örmeli ve aradaki inkâr edilmeyecek boşluğu mutlaka kapatmalıydım.
Ama ne mümkün? Gittim bir yerlere onunla, döndüm yine onunla bir yerlerden. Zaman hükmünü o duvarlara rağmen yitirmiyor, alay ediyordu sanki her gün biraz daha canımı acıtarak, yakarak…
Gün…
Günler…
Yaşa, yaşa tükenmiyordu, ancak tükendiğini hissediyordu.
Dâhili telefon çaldı;
“Eşiniz geldi efendim, yanınıza geliyor!”
Eşim? “Güldürmeyin adamı?” demek geçti içinden, gene de yerimden kalktım; “Kim?” diye merak ederek karşılamak için.
Daire Başkanı ile birlikte indi asansörden, daire başkanı gülümsemeye çalışırken o, sitemli bir şekilde başkana bakarken;
“Emine? Eşim?”
“Evet, Selçuk içeriye almayacak mısın? Kucaklamayacak mısın? Hiç mi merak etmiyorsun? Hiç mi aklında kalmadım? Oysa ben gecikmiş gibi olsam da sana âşık olma hakkımı kullandım, silemedim seni aklımdan, mahzun(2) ayrılışını gördüğümden beri. Hadi, kapat kapıyı, sarıl bana, seni biliyorum, seni tüm varlığımda hissediyorum!”
Zaten etki alanındaydım, sarılmamla birlikte beni öpmesi bir oldu!
“Ne yaptın güzel kız, burası resmi bir daire!”
“Biliyorum, öptüm, cevapladın. İnsan karısıyla karşılaşınca masum bir öpücüğün sözü olmaz herhalde. Senin gibi sevdiğini bile unutacak kadar devletine, milletine, öğrencilerine bağlamış, düşkün birini karısını öptü diye kapı önüne koyacaklarını zannetmiyorum!”
“Bu evlenme, karı-koca olma konusunu kafana takmışsın galiba, hele otur da anlat bakalım bu çabanın anlamı, aslı nedir?”
“Olmaz! Akşam yemeğine götürüsün beni, anlatırım, baktım bitmedi, evine, yani evimize gideriz. Mademki karınım; ‘Yanımda yat!’ dersin, yanında yatarım, ‘Git başımdan!’ dersen, bulurum başımı koyacak bir yerler. Sen de…”
Kapı çalındı gençten biri evraklarla içeri girer gibi oldu, sonra;
“Affedersiniz efendim! Misafiriniz olduğunu bilmiyordum!”
“Misafirim değil, eşim o benim, bir kısım şeyleri konuşmak için uğramış da…
Getir evrakları, ben okur, paraf ya da imzalamam gerekenleri hallederim!”
Memur dışarı çıkar çıkmaz söylemesi gerekeni söylemekten çekinmedi Emine;
“Maşallahın var Selçuk Bey! Öptüm, anında cevapladın. Yalanın ikisi bir para ve kocam olmaya dünden razıymışsın! Hadi söyle şimdi gerçeğini! Beni unutmadın, seviyor ve eşin olmamı istiyorsun, değil mi? Tek kelime! Lütfen!”
“Evet!”
“Biliyordum, tahmin etmek değil, ama ben üniversiteyi kazandım, tıpkı rahmetli öğretmenimin önerisi ve sizin yönlendirişinizle. Bu nedenle hemen karın olamam ki!”
“Beklerim! Seni beklerken ömrüm uzar, ne kadar ‘Bekle!’ dersen. Beklemeyeceğini söylersen o zaman da ölmek yakışır bana, sensiz bir ömrü neden tüketmeye çalışayım ki?”
“Gerçekten mi?”
Birden şekli değişti sanki. Ağzından çıkan alevlere, gözlerindeki alevler katılıyordu sanki. Belki arkama dolaşacak imkânı olmadığından sağ kuluncuma basacağı kızıl damga yoktu elinde. Tüm teferruatı ile rüyamdaki gibiydi görüntüsü.
Tek fark bu kez rüyamdaki feleğini şaşırmış “M” harfi gibi gözüken harf, yatık durmaktan vazgeçmiş, belini doğrultmuş ve doğrudan “E” harfine dönüşmüştü (galiba Emine olarak), sadece alevlerde değil, dumanlarda da.
Nutkum tutulmuştu, cevaplayamadım, umursamadı, devam etti;
“Biri bana şu an yaşadıklarımızı anlatsa, kesinlikle inanmazdım. Bir erkek, üstelik de yaşlı. Sevildiğini sanan. Bir öpücükle bu kadar mı çabuk bacaklarını titretir, gerçeklerini dile getirir ve bu gerçeklerin yelkenleri suya indirmek(3) anlamını taşıdığını bilmez?..
Oysa kırk tane gönlüm olsa da, biriyle bile size yakın olmayacağımı, yakınlaşmayacağımı nasıl bilip anlamazsınız ki öğretmenim? Sözüm ona lisede ablaların ayılıp bayıldıkları, âşık olup arkasından ağladıkları Müdür Bey!..
Galiba eşimdiniz, değil mi?”
Şaşkındım, perişandım, bu kadar aptal nasıl olabilirdim ki? Böyle bir zulüm için hem hazırlıklı, hem de lâyık değildim. Emine, sözlerini yeterli bulup sırtını dönmüş, asansörü beklerken Daire Başkanı ile konuşmaya başladığını görmüştüm.
Yeterliydi bu kadarı, yaşamamam gerekti, o halde yaşamamam için gereğini yapmalıydım.
Ne yapmalıydım? Ne yapacaksam yapmalıydım. Düşünerek zaman geçirmeksizin, uygulamaya koymak için öncelikle kapıyı kapatmalıydım. Benim kendimi göremediğim tepkimle, onun gülümseyen imalı bakışlarımız karşılaştı sadece.
Evet, sadece gözlerimiz karşılaştı, hiçbir şeyin eseri olmayan.
Kapıyı kapattım.
Ortadan menteşeli pencereyi açtım, çevirdim, bedenimin içinden geçeceği kadar çerçeve boşluğu, düştüğümde öleceğim kadar yükseklik vardı ve arzumu gerçekleştirmek için gecikmeye hiç niyetim yoktu. Sevilmediğim için değil, aşağılandığım için, oldukçanın ötesinde üzgündüm.
Hem zaten ölmeliydim, “Ölünceye kadar seveceğim!” dememiş miydim? O halde ölüm bana yakışacaktı, hem de nasıl? Hak etmediğim inancını yaşasam da…
“Hiç kimsenin suçu yok!” diye yazdığım kâğıdı masamın üzerine koyup, ceketimi, pabuçlarımı çıkartmaya ihtiyaç görmeksizin koltuğumu yürüterek pencere kenarına çektim. Hüznüm aşırı boyutta idi ve düşünce yeteneğimi de yitirmiştim.
Son aşama, pencere pervazına adımımı atıp sevilmediğim, istenilmediğim, aşağılandığım dünyadan çekilecektim. Varsın cehennemde ebedi olarak kalaydım, dünya cehenneminde yanmaktansa, ahrette bile bir saniye eylenmeksizin cehenneme yollanmam uygun olacaktı.
Neden? Ola ki sevdiğim insan da (ne kadar süre sonra olursa olsun) arkamdan gelir ve ahrette karşılaşırsak yine orada da aşağılarsa tahammülüm olmazdı, o halde onun beni yakmaya devam etmesindense Tanrımın beni cehenneme hemen yönlendirmesi için rıza göstermeliydim.
Üstelik sanırım bir ünlüye ait söz; ahrette bile karşılaşmamak için ona hakkımı helâl edecektim(6).
Olmadı, ama! Koltuğun yürüyen tekerleklerini dikkate almamış, beynimi çalıştıramamıştım.
Pencere pervazına adımımı atar atmaz koltuk yürüdü, dengemi sağlayamadığım için düştüm ve nerdeyse gürültümü bile duymadan karanlığa gömüldüm.
Bakışlarımdan tepkimi tahmin etmiş Emine, Daire Başkanı ile konuşmasını özellikle uzatmış ve odama tekrar girmek üzere kapıya yöneldiğinde gürültümü duymuş. Odama girdiğinde cereyan nedeniyle uçan, yazdığım “Suçlu yok!” yazılı kâğıdı alıp cebine koyduktan sonra; “Yetişin, kimse yok mu?” dediğini anlatmasa, duymam mümkün değildi zaten.
Tahminim, belki o arada ve muhtemelen yavan bir şekilde; “Selçuk! Öğretmenim! Müdür Bey!” şeklinde söylemleri de olmuş olabilir miydi? Umutsuzluğum, gerçeğimdi; “Kocam, eşim, sevgilim!” demeyeceğini düşünmek gibi.
Hem nasıl bilebilirdim ki, o acayip düşüşüm sonrasında söylememişse?
Acilen götürmüşler hastaneye, geçen zamanın ve ne halt yediğimin(3) farkında olmaksızın.
“Allah’ım ölmesin, ben bu vicdan azabı(1) ile yaşayamam!”
Dua mıydı, dilek miydi, kendime gelip de gözlerimi açmadan önce duyduğum sözler? Hani bazen görmek istemediğini zannedip de, o gözleri görmek için can attığın(3) anlar vardır, özellikle benim gibi karşılıksız sevgi yaşayanlarda.
İçim de, gözlerim de özlem doluydu, gözlerimi açıp, bana eziyet etmiş, aşağılamış olsa da onu görmek için. Varsın ölümüme neden olsundu, ama benim yüzümden vicdan azabı çekmesine dayanamaz, rıza gösteremezdim, sevgim karşılıksız olsa da.
Bu demekti ki, ikinci eylememi alelacele değil, daha dikkatli plânlamalıydım, garantili olmalıydı, hem onun, hem de benim acı çekmememiz için. Başarısızlık halinde üçüncü kez mi? Hayır, bu hak, asla “Tanrı hakkı üçtür! Çekirge üç kere zıplarmış!” kurallarına asla uymamalı ve mutlaka ikincide gerçekleşmeliydi.
Emin değilim, bilmiyorum, hatta inanamıyorum da, o yaşamının da ve eğer yaşıyorsa aşkının da baharındaydı, ama o baharda yerimin olmadığına inandığım.
Elleri yüzümdeydi, sevgi ve şefkatinde zorunluluk hissettiği, beni kendime getirme çabasında, sanki.
Ellerini avuçlarının içinden öptüm;
“Evet! Aramızdaki mesafeyi bilmeden sevdim seni. Öpüşün beni kendimden geçirdi ve beni sana verdi sözlerim, sakınmaksızın, ama inanmadığın. Doğru! Ancak tansiyonum düştü, baygınlık geçirdim diye kendini üzmen, bu yaşadıklarımla kendini suçlu gibi görüp vicdan azabı çekmen doğru mu? Boş ver! Ölen ölür, yaşayan sağ, yani ki seveceğin kişi belki de uzağında değildir…”
“Bir saniye! ‘Tansiyonum düştü de, düştüm!’ diye yalan mı söyledin, yoksa bu benim düşüncem mi?”
“Neden ya da neresi yalan?”
“Bildiğim kadarıyla, aslında pek de bildiğim iddiasında değilim, ama insanın tansiyonunun düşeceğini tahmin edip de, tansiyonun düşmesine yardımcı olmak için pencereyi ardına kadar açıp, koltuğunu da oraya kadar getirmek gibi düşünceleri olmaz, bir de…”
“Eee! ‘Bir de…’ Anlatmak değil, kurguladığın diğer düşüncelerini anlat, çok iyi bir dinleyici olduğumu sanıyorum!”
“Yoo! Kurgu da değil, öykü de...
Elimde bir kanıt var diyeceğim, sadece geri dönmemek üzere ‘Sessiz Gemi(7)’ ye binme tasavvuru olanların yazabileceği bir not…
Bu notu sadece size ait olan odaya birileri girip, sizin el yazınızı taklit edip odanıza bırakmış olamaz. Kapıyı açınca oluşan cereyan nedeniyle kâğıt uçup önce yere konmuş ve sonrasında tesadüfen, belki de kaza ile cebime girmiş bir not. Buyur, bak bakalım, bu tanıdık gelecek mi sana?”
“Umarım başka bilen yoktur!”
“Nedenini anlatırsan medyaya açıklamam. Zaten not şu anda elinde sevdiğim! İstediğin anda yok etmen mümkün, bana mecbur hissetmezsin kendini. Tek isteğim, beni aynı sevgiyle sevmeye devam etmen!”
“Bana ‘Bir öpüşle aklını başından aldım!’ de, sonra sırtını dön, gelip başıma dikilip ‘Sevdiğim’ kelimesiyle sevdiğini anlat ve seni tapındığım gibi sevmeye devam etmemi dile. Güzel kız, ben seni canımı hiçe sayacak, seni senin için ölecek kadar sevdim. Sevmekten vaz geçebilir mi, usanır(8) mı bir insan, eğer gerçekten her şeye boş verip hiçbir şeyi umursamaksızın, karşılıksız olduğunu bilerek de olsa severken?”
Sözlerimi toparlamam gerekti;
“Ömrümce seni aramışım, ‘Buldum!’ derken, bulamadığım haykırılmış yüzüme, hem de bir öpücükle aldatılmış olarak. Ancak bilmen gereken şu, farkındasızlık ile inanmadığın bu sevgi belki hemen, belki biraz sonra tükenecek ömrümün son anına kadar devam edecek! Hadi artık vicdan azabı çekmene gerek yok!..
Git, ömrünü, geleceğini yaşa ve beni benimle bırak; ‘Bir zamanlar yaşlı bir ihtiyar adam, beni benim için ölecek kadar sevmişti!’ de, gerçeğini yaşa, seveceğin biriyle evlen ve çocuklarınızı doğur!”
“Seni sevdiğime inanmıyorsun öyle mi? Fazla uğraşmadım, seni bulmak için, bilinen, tanınan, saygı duyulan biriydin. Ben de senin beni bulman için o manasız sözleri söyledim, kendini zapt edemeyeceğin, aklımın ucundan bile geçmedi, güleceğini, hiç olmazsa gülümseyeceğini, arkamdan gelip ‘Dur bakalım! Nereye böyle, acelen mi var?’ ya da benzeri sözlerle beni kendine hapsedeceğine inancım vardı…
Oysa simsiyahtı, yüzün, gözlerin. O Daire Başkanı dediğinin yanlış yaklaşımı olmasa, belki de şu anda sen de, ben de kabirlerimizi paylaşıyor olacaktık! Oysa beni bul, iste beni, seninim, senden başkasını bilmiyorum, demek için hazırlıklıydım!”
“İnanamıyorum, o kadar ağır sözlerden sonra, seni isteyeceğimi nasıl düşünürdün ki? Ben senindim, senin yokluğun, yaşamak için zahmetti benim için ve ben bunun için tahammüllü değildim. Yanlışım var, kabulleniyorum, ama senin bir kere daha sırtını dönmeni kabullenemem. Tane tane söylüyorum Emine, yeniden;
‘Ben…
Seni…
Ömrümden…
Vazgeçecek…
Kadar…
Çok…
Seviyorum!..’
Ama olmaz! Dengi dengine, körpe bir fidanla içi boşalmış bir çınar birlikte olamaz, hem olmamalı da…”
Tam bu sırada, Daire Başkanı “Geçmiş Olsun!” demek için gelmişti, oysa daha savaşmamız bitmemişti.
“Merhaba çifte kumrular! Geçmiş olsun Selçuk Bey! Bu tansiyon düşmesi de ne menem(1) bir şey yahu! İyi ki seni çok seven bir eşin var, yoksa yanı başında olmasa belki de dalleyi dikerdin(3), yaşamını ona borçlusun…”
Bundan sonra “patavatsız(2)” denilince bu çirkin adamı hatırlayacaktım hep. Neyse ki kısa sürdü sataşması da, patavatsızlığı da, kapıyı dışarıdan kapattı.
“Seni seviyorum Emine!” dedim tekrar.
“Bana değil, bir yabancının sözlerine inandın, bana güvensizliğinle. Beni sevdiğini inancım kadar biliyorum, ama seni ne çok sevdiğime(9) inandıramadım seni. Seni seviyorum, okula başladığımda, seni uzaklardan da olsa gördüğümde, ablaların haklarını yeme isteğimle ilk karşılaştığımız an, bu dileğim beni mutluluğa uçurdu...
Terk etmedim seni, benim olman, senin olmam arzumdu. Okula başlar başlamaz, evet üniversiteyi kazandım, tüm tercihlerimi bu il için yaparak ve seni aradım, buldum…”
Kahırlıydı, tekrar etmekten çekinmedi;
“Bana inanmadın, affetmem de, senin olmam da mümkün değil. Senin başaramadığını kim bilir belki de ben gerçekleştiririm, belli mi olur? Konuşma bitmiştir ve bu senin beni son görüşün. Bundan sonraki yaşamını tasarruflu kullanmana gerek yok! Yaşamımın içinde olsaydın, hep yedeğin olsun isterdim, yaşamın için. Elveda…”
Hınç almak(3) ister gibi kalktı, kapıdan çıkması aynı anda oldu sanki.
Bırakamazdım, bırakmamalıydım, hem. Ayağa kalkmaya çalıştım, pike ayağıma dolaşmasına rağmen, çıplak ayakla peşinden koşmaya çalıştım.
“Gitme! Ne olur gitme! Yetişin hırsız var, bu genç kız hırsız, yakalayın onu ne olur!” diye gücümün, sesimin yettiği kadar bağırırken, pike iyice ayağıma dolandı, düştüm…
Hırsız geri dönmüştü! Görevliler beni yatağıma yatırırlarken Emine’nin yüzümde dolaşan avuçları bir yanlışlık yapmamam gerektiğini anlatıyor, yüzündeki aydınlık beni de, etrafımı da aydınlatıyordu.
Daire Başkanı dikildi başımıza;
“İkiniz de birbirinizi deliler gibi seviyorsunuz karı-koca olarak. Beraber yaşamak için yaşamlarınız değerliyken yanlışlar yapmanız, bu davranışlarınız için sebep ne? Anlamıyorum ki?”
Daire Başkanının Emine ve Selçuk ile ilgili anlamadığı, anlayamadığı, bilmediği, öğreneceği o kadar çok şey vardı ki?..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tellâk; Çarşı hamamlarında, erkek müşterileri keseleyip yıkayan erkek.
Natır; Kadınlar hamamında kadınlara hizmet eden ve müşterileri yıkayıp keseleyen kadın.
(*) Sadece bir yorum olarak; Selçuk’un Şube Müdürü olduğu il; Ankara, memleketim dediği il; Eskişehir yakındaki köy belki; Çukurhisar ya da ismini ben uydurmuş olayım; Hacı Mehmet Efendi Köyü (meselâ).
(1) Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.
Ata Ocağı; Dedelerin, babaların yaşama devam ettiği yer.
Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.
Çift Çubuk; Tarım için gerekli olan her türlü araç, gereç.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Ele Verir Talkını (kendi yutar salkımı); Kendisinin inanmadığı ve tutmadığı öğütleri başkalarına kolayca vermek.
En Fazla Doğuran Hayvan; İlk sıradaki denizatıdır. Sonrasında fareler, tavşanlar ve domuzlar gelmekte.
Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse. [Sırtı (Pek) Kalın; Cüzdanı kabarık, varlığı yerinde].
Evvel Emirde; Her şeyden önce, ilk iş olarak, ilk önce, ilkin.
Gayriihtiyari (Gayri İhtiyari); İstemeksizin. Düşünmeden. Elinde olmayarak. İradesizce.
Hak Reva, Haktan Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.
Hicran Öğretmen; Yaşamımda yer alan çok değerli bir edebiyat dersi öğretmenimdi. Rahmetle anıyorum.
İstinat Duvarı; Toprağın ya da yapının kaymasını önlemek için yapılan duvar.
Ne Menem; Ne çeşit, ne türlü.
Tersine Tebbet; Genel anlamı; söylenenlerin aksini yapmak, ters işlemleri yapmakta ısrar etmek, yaşananlarda normaline göre işlemlerin tersine vukuu bulması yanında “inadı inat” olan insanlar için de kullanılan bir deyimdir.
Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
(2) Bilâistisna; İstisnasız, ayırım yapılmadan, ayrıcalıksız.
Cıbıl; Gerçekçi bir deyişle, yöresel şive olarak; Cıbır. Orhan Veli KANIK’ın “Cep delik, cepken delik…” tarifine uygun geçim darlığı, yokluk çeken, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, işsiz, güçsüz, terbiyesiz, şımarık. Eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.
Cici; Temiz, hoş, cana yakın, sevimli güzel, iyi. Yaramaz olmayan.
Damızlık; Aslında Sadece döl almak amacıyla yetiştirilen iyi nitelikli hayvan, bitki. Ancak öyküdeki anlamı; kadının sadece çocuk sahibi olmak için kullandığı adam (Affedersiniz).
Ehem; Çok önemli anlamında kullanılan bu kelime, öyküde, umulmadık bir soru karşısında kalındığında zaman kazanmak, konuyla ilgili gizlemek istediğini nasıl gizleyeceğini düşünmek için “Iıı? Eee! Hım!” gibi söylenmiş bir kelime gibi düşünülmüştür.
Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Görücülük; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücü gibi belirlenen kişiye kaza ile, tesadüfen, bir vesile görünmesi.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Kavil; Söz, söz verme, anlaşma, sözleşme.
Keleme; Sürülmeden bırakılmış tarla veya bakımsız bağ-bahçe.
Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü.
Mümtazen; Emsallerine göre sırası gelmeden, gereken zamandan önce üst dereceyi hak etmiş anlamında eskiden kalan ve hukuk sisteminde hâlâ kullanılan bir kelime.
Patavatsız; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşan. Davranışlarına, hareketlerine dikkat etmeyen.
Pusat; Savaş aracı. Zırh. Silâh.
Tehecik; Her ne kadar Kürtçe “Biraz” anlamında bir kelime gibi görünse de, yöresel olarak “Biraz ileride, hemen şuralarda” anlamındadır.
Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş.
Tumturaklı; Anlama bir şey katmayan, bir anlam bildirmeyen ama kulağa hoş gelen gösterişli anlamında olmakla beraber yöresel olarak “Özel, kıymetli, önemli” anlamlarındadır.
Yalapşap; Yalap şalap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
Zırcahil; Çok cahil.
(3) Afyonlanmak; Başkalarının etkisinde kalarak zararlı bir yola düşmek.
Agop’un Kazı Gibi Düşünmek, Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek, Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim.
Bahtı Açık Olmak; İşi düzgün ve kolay gitmek, işi rast gitmek, talihli olmak.
Büyülenmek; Bir şeyin etkisini çok güçlü bir şekilde hissetmek, büyü altındaymış gibi çekiciliğine kapılmak. Büyü yoluyla etki altına alınmak.
Can Atmak; Herhangi bir şeye sahip olmayı, ya da herhangi bir şeye erişmeyi çok istemek.
Canı Yerine Gelmek; İstediğini elde etmiş olmak. Yorgunluğu geçmek. Sağlığını, eski gücünü kazanmak.
Cayır Cayır Yanmak; Şiddetli acı çekmek, yanar gibi halde olmak. Çok şiddetli ve alevli yanmak.
Çırasını Yakmak; Hak edene cezasını vermek, kötülük eden birine hınç ve kızgınlıkla zarar vermek. Güç durumda bırakmak.
Çiğ Tavuk Yemek (Hatır İçin); Bir kişiyi gücendirmemek için yapılması güç olan şeyleri yapmak.
Dağlamak; Kızgın bir demirle hayvanlara damga vurmak. Hastalığı yenecek etkenleri ve bu etkinliklerin kullanılma yöntemlerini bularak hastanın sıkıntılarını metal bir araçla yakarak giderme işlemi (Sağaltım).
Dalleyi Dikmek; Yöresel bir deyim olarak ölmek.
Dünyaya Kazık Çakmak (Kakmak); Ölmemek, çok yaşamak, uzun ömürlü olmak.
Ferman Dinlememek; Genelde Gönül ferman dinlemez!” şeklinde kullanılır, padişahtan gelse bile emir, buyruk dinlememek.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hınç (Hıncını) Almak; Öç almayı güden aşırı öfke, kini sonlandırmak.
İki Lâfı (İki Sözü) Uç Uca (Ard Arda) Ekleyememek; Uygun bir zaman dilimi içinde kişilerin zaman kısıtlaması nedeniyle düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamaları, sohbet edemeyişleri.
Kestirip Atmak; Derinlemesine düşünmeden kesin yargıya varmak, kesin konuşmak.
Meyillenmek; Bir tarafa doğru hafifçe eğilmek, meyletmek. İstek ve arzu duymak, temayül etmek.
Put Gibi (Durmak); Donuk, anlamsız bir bakışla ve hiç kımıldamaksızın, hiçbir şey söylemeksizin (durmak).
Sucuk Gibi Terlemek; Korku, endişe, fazla efor sarf etmek nedeniyle aşırı derecede terlemek.
Tekerine Çomak Sokmak; Birinin yolunda giden işini engellemek, aksatmak gibi davranışlarda bulunmak.
Terini Soğutmak; Terinin kurumasını beklemek, teri kururken dinlenmek.
Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş olup, kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Kedi erişemediği ciğere mundar dermiş)
Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini yerine getirmek.
(4) Kur’an’da Nisa Suresi 43. Ve 93. Ayet de şöyle denilmektedir: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
(5) Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Kader; yolun tamamını değil, sadece yol ayırımlarını verir… Güzergâh bellidir… Ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir… Öyleyse ne hayatın hâkimisin, ne de hayat karşısında çaresiz… Şemsi TEBRİZİ (Kader; Alınyazısı, yazgı. Kaçınılması mümkün olmayan talih).
(6) Sırf seninle diğer tarafta karşılaşmamak için, helâl ediyorum hakkımı... Yılmaz ERDOĞAN
(7) Sessiz Gemi, Yahya Kemal BEYATLI’nın ölümü şekillendirdiği en muhteşem eserlerinden biri olup, bu şiir ayrıca şarkı olarak da bestelenmiştir.
(8) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(9) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.