İnsanlar yeryüzüne ve yaşama bir kere geliyorlar yalnız. Müşfik de onlardan biriydi. Tanrının özene bezene yarattığı kullarından biriydi dense yeri, bazı konularda Tanrı onun için şansını çok ve yerinde kullanamamış gibi görünse de…

Enine-boyuna, çakı gibi(1), dalyan görünümlü(1, “Kaş-göz, gerisi söz!” yapısında biriydi Müşfik, henüz 25 yaşlarında.

Tanrı bu esmer güzeli, yakışıklı genci gerçekten tüm boş vaktini ona hasredip değerlendirerek yaratmıştı, eksiği yok (gibiydi).

Müşfik; sevecen, bilgili, akıllı, zeki ve boş gezenin boş kalfası(1) tarifine uyan bir yapıdaydı. Üniversiteyi bir çırpıda bitirmiş; “Asker olayım!” demiş, “I-ıh! Sonra gel!” cevabını almıştı. İş? Bugünün Türkiye’sinde arkasında dayı, amca, hala, teyze yoktu ki, askere gidinceye kadar; “Hamili kart yakinimdir!” kartviziti alıp da bir yerlere kapağı atabilsin ve annesine-babasına yük olmasın!

Kaldı ki ağzıyla kuş tutsa(2) bile, artık aslanın ağzında değil de midesinde olan işİ bulma imkânına ulaşması o kadar zordu ki? Yetenek mi? Önemli miydi? Çalışkanlık, zekâ, minimum zamanda, maksimum üretim, hem yok oluncaya kadar; “Devlet ne veriyor ki, beygir gibi çalışacaksın?” şeklindeki sözlerle nankörlük etmeden!

Amma…

Kapağı atmışsan bir yerlere, arkan sağlamsa, hele ki kadroya da geçmişsen? İş mi? Yapmasan da olur! Vaktin değerlidir, gazete okumak, maç sohbeti yapmak, Diyanetin gelirinin oldukça önemli bir bölümünü karşılayan şans oyunları oynamak için!

Bu tipteki insanlar, özellikle müşavir(3) kadrosunda görünenler yapmadıkları bir yana, yaptırmadıkları için de ülkeye zarar verirler, çalışanlara, vakti değerli olanlara.

Her neyse iki-üç cümle ile vatanı kurtaracak değildi Müşfik.

İşsizliğin, enflasyonun aşırı boyutta olması nedeniyle bir çok işyerinin iflas etmesi, iş yerini kapatması, konkordato(3), faiz, parite(3) oyunları…

Siyasal kaprislerle(2) ülkemize doluşan Suriyelilerin ucuz, vergi kaçırılan işçiler olmaları nedeniyle nitelikli, kalifiye işçi, çırak, kalfa ve ustaların ekmek parasına bile muhtaç olacak durumda işsiz kalmaları kaçınılmazken Müşfik’in iş talebinden bahsetmek mümkün müydü?

Kaldı ki; yaşamın oldukça zorlaştığı ortamda, yandaş, torpil, adam kayırma, müsamaha(3) kıvamında bile bakan, milletvekili, müsteşar, müdür kontenjanı gibi sıralamalardan bahsedilen ortamda yetenek ve bilgilerin uç boyutta, en üst düzeyde olsa, tüm değerlendirmelerde 100 tam puan alsan bile, mülâkat(3) denilen garabette; “Gözünün üzerinde kaşının olması” büyük handikaptı(3).

Örneğin 100 kişinin alınacağı bir iş için, sırtın kalın değilse yedek 100 kişilik listenin bile dışında, her ihtimale karşı muhtemelen ve dostlar alışverişte görsünler kabilinden 201. ya da daha sonralarda bir yerlerde yer alıyordun ki; “Saldım çayıra, Mevlâ’m kayıra!” demekten başka bir şey gelmiyordu elinden.

Gene de Allah’a şükretmek boynunun borcu idi, çünkü 100 kişilik iş için 2000-3000 kişi başvurmuştur ve senin performansın(3) sınavı kazanamamış olsan bile o kadar kişi içinde ilk 201 kişi arasında olmak gibi bir başarıdır.

Deveye sormuşlar; “Neden boynun eğri?” diye, cevaplamış; “Nerem doğru ki?” Üstelik konu dışına çıkmak gibi düşünülse de; Deve dinleyecek eşşek bulursa türkü de söyler, şarkı da, gazel de atar, yeter ki hendek atlamak gibi bir zorlukla karşılaşmasın…

Konu; siyaset yapmak, bugünleri azarlamak değil, nasıl olsa dünya dönüyor ve dönen dünyada herkesin bir yeri var; aç ya da tok, şöyle ya da böyle…

Müşfik; doğar doğmaz anne ve babasının hissederek koyduğu isim gibi şefkat dolu bir çocuktu ve bu özelliği gün geçtikçe kendine yakışan bir şekilde artıyordu.

İşi olmasa da, işi olmayan tüm işsizlere göre gene de şanslıydı biraz, üniversite diplomasıyla çöpçü bile olamamasına rağmen! Yaşadığı bu sahil kasabasında babasının hangi akla hizmet edip de “Market” adını verdiği bakkal dükkânında kendini eyliyordu, askere davet edileceği günü beklerken. Şöyle ki; babasının dinlenmesi için; “Sen yoruldun, dinlen!” deyip vaktinde camilere gitmesi için görevi devralıyor, yükleniyordu.

Sadece babasına mı? Babası; “Hadi git!” dedi mi öyle hayta hayta(2) ortalıklarda dolaşmaktansa bu kez durup dinlenmeksizin annesine yardıma koşuyordu. Bulaşık yıkamak, yıkanmış perdeleri ütüleyip asmak, sarımsak katmaksızın cacık, hatta lâpa ya da topak olmayacak şekilde patates, leblebi gibi olmayacak şekilde bakliyat yemeği yapmak gibisinden...

Konsantrasyon(3), bilgi eksikliği, acemilik gibi tecrübesizliğinin konu olduğu zamanlarda bazen tuzu, salçası az veya çok, çorba, ayran gibi konularda curu-duru karmaşası yaşamak boynunun borcu oluyordu! Ancak her seferinde annesinden “Aferin!” almakta başarılıydı;

“Büyüyüp evlenince karına yardım edersin!” demek de “Aferin!” ötesinde annesinin takdiri ve özenci idi. Eşşek kadar olmuş olsa da annelerin gözünde evlât daima çocuk, hatta bebek olma(4) devrini geride bırakmış olmuyordu, asla!

Müşfik özellikle boş vakitlerinde değerlendirdiği lisan bilgisiyle yabancı turistlerle çok iyi anlaşmasına rağmen, yerli turistlerle anlaşmakta da o kadar zorluk çekiyordu. O gün de yerli turistlerden biri canını oldukça sıkmıştı.

O rüküş(3) bayan, alacağı bir kilo patates için çuvalın neredeyse yarısını tezgâh üstündeki boş kasaya taş atar gibi, berelenmesine önem vermeksizin atarak boşaltmıştı.

Tamam! Müşteri velinimetti(3), ama;

“Para vercem ayol, tabii seçcem!” diyen varoş(3) artığı velinimet kafasının tasını attırmıştı. Memleketim insanı, atsan atamazsın, satsan satamazsın örneği…

Ama her insanın da müşfik olmasa da sabrının en uca geldiği bir nokta vardı ve Müşfik de o noktaya ulaşmak üzereydi;

“Hanımefendi, atmasanız da kasaya yavaşça koysanız…” sözünün karşılığı ikinci bir sitemdi;

“Deli misin sen? Nasıl seçceğimi senden mi öğrencem ayol, para vere…”

Ve sabır taşı çatlamıştı. Cümlesini tamamlamasına fırsat bırakmaksızın elindeki poşeti alıp, kasaya boşaltmış ve;

“Satmıyorum! Adım Müşfik! Bakkal burada! Gidin kime şikâyet edecekseniz edin, ödeyeceğim ceza sizin sadece bana değil, ülkeme vereceğiniz ve verdiğiniz zarardan mutlaka daha az olacak. Üstelik çeneniz yorulmasın, ben biraz değil, onun bir üstünde deli, zırdeliyim!”

“Aaa! Delinin zoruna bak yağ! Böylesi de hep bana rastlar yahu!”

Anlaşılmıştı ki tescilli bir müşkülpesent, sınıfı belli olmayan şizofrendi(3). Telefon etti babasına;

“Biraz canım sıkıldı, hava almaya ihtiyacım var, gelince anlatırım!”

Canının isteği; denize girmek, sahil boyu yürümek, dolaşmak değil, eş, dost, tanıdıklarla karşılaşmak ve sohbet etmek üzerine kurguluydu…

Şefika da Tanrının özenerek yarattığı güzellerden bir kızdı, tarifte sıkıntı çekilecek. 20-23 yaşlarında, çalışmaya ihtiyacı olmayan, yaşamı umursamayan, üniversite son sınıf öğrencisi, zengin bir aileye sahip olmasına rağmen, o kadar lüks oteller, deniz köşkleri varken bu sahil kasabasına yönelmesi anlaşılmayan.

Kader mi? Muhtemelen…

Görünen o ki kısmetini arayan değil, varlıklı oluşu nedeniyle dünyaya metelik vermediğinin ispatı gibi dolaşan bir abide gibiydi. İlgi çektiğinden haberdardı, güzelliğinden de emin…

İhtiyacı görünen kadar yarısından fazlası alınmış, orası burası yarı yırtık şort gibi kot pantolon, sadece askıları belli, belki de özel tasarım sırtı açık, göğüslerinin bir bölümü görünen bir gömlekti üstündeki, göbeği açıktı.

Belki de kendinden oldukça emin, kendine güvenen bir dişi, dikkati çekecek kadar sarı(şın), çakır gözlü idi. Ayaklarında parmak arası terlikler görünüyordu.

Kapkaççı denen hırsızların bir çırpıda el koyacağı ufak bir çanta dışında üstünde hiçbir aksesuar görünmüyordu, belki hafif bir makyaj, uzaklardan fark edilmeyen. Çantasının sapında kaldığı otelin oda anahtarı olan manyetik kart görünüyordu.

Tesadüf bu ya! Bir dönemeçte Şefika önde, Müşfik hemen onun arkasında, ama karşılaşmamışlardı.

“Bak bir varmış, bir yokmuş(5) bizim kasabada” örneği, delikanlı yaklaşmış; “Ne kadar güzelsiniz!” diyecek değildi ya, yüzünü görmeden. Arkasından seslendi;

“Affedersiniz…”

Genç kız dönmeye bile tenezzül etmedi(3);

“Yaklaşmayın ki, ben de sizi affetmek zorunda kalmayayım!”

“Ne kadar peşin hükümlüsünüz(1)!”

“Size öyle geliyor!”

“Kılık-kıyafetinize, sütun gibi bacaklarınıza, pürüzsüz sırtınıza, çantanızdan sallanan manyetik karta bakınca zengin bir babanın kızı olduğunuz ve şımarık yetiştirildiğiniz anlaşılıyor. Anlayamadığım neden bu zavallı ve garip kasabada olduğunuz. Bu; bence hayatın olağan akışına da, eşyanın tabiatına da aykırı gibi geliyor. Marilyn Monreo tipi yürüyüp genç arkadaşların yüreklerini hoplatacaksınız ve ben de bu yaşlarımda onların yanında dağdan inmiş bir sığır çobanı(6) gibi yer alacağım, öyle mi düşünüyorsunuz, bir söz uzaklığındayken?”

Arka arkaya yürüyüp de birbirine söz yetiştirme derdindeydiler, yüzlerini görmeye ihtiyaç duymaksızın.

“Tüm erkekler istisnasız hepiniz aynısınız. Sizin de onlardan farklı olmadığınızı düşünüyorum!”

“Yani belki tuhaf bir söylem; ‘Yüzümü gören cennetlik, beni gören yüreği sağlam kişi sevap işler!” demek mi istediniz? Sizinle didişmeme(2), zaman yitirmeme gerek yok. Özür dilerim, bunu söylemeye gerçekten hakkım yok, ama söylemeliyim ki; giyiminiz bu kasabaya hiç uygun değil gibime gelir. İnsani haklarınıza, özelliklerinize, göremediğim ancak muhtemelen güzel olduğunuza kalıbımı basacağım genç bir kız olmanıza karşın ‘Güzel Kız!’ diyemiyorum, ancak ‘Güzel Endamlı’ dememi kabul etmenizi dilesem!”

“Hayalleriniz çok geniş, sanırım size yetiyordur!”

“Önemli değil efendim, otelinize oldukça yaklaştık, söylemem gerek! ‘Affedersiniz!’ dememin sebebi şu; muhtemelen dalgınlığınızla, güzelliğinizin etrafınızda uyandırdığı tepkileri izleme sırasında yeni boyanmış, ya da güneşten boyaları erimiş, kavrulmuş bir kanepeye oturmuş olmalısınız. Şortunuzun, gömleğinizin ve cömertçe sergilediğiniz sırtınızın, bacaklarınızın arka kısımları boya ile sıvanmış olması dolaysıyla iğrenç görünüyor. Derim ki; bir şişe tiner alsanız…”

“Yalan söylüyorsunuz!”

“Sadece bir ağabey, ya da amca ikazı...

Bir yerlerde ayna bulup arkanıza bakın veya elinizin boya ile bulaşmasına aldırmazsanız, elinizle arkanızdaki herhangi bir yeri kontrol edin, sonrasına da kendiniz karar verin. Benden ancak bu kadar! ‘Yardım edeyim!’ desem, deminden beri yüzünüzü sakladığınız tavra göre, dağdan inmiş bir sığır çobanı olduğum için nasıl olsa kabullenmezsiniz!..

Eh! Yüzümü görmeye bile tenezzül etmediğinize göre teşekkür etmek de geçmez aklınızdan zaten…”

Müşfik’in sözlerini tamamlamasına fırsat kalmaksızın, genç kız elini sırtına götürmüş, gördüğü ile dehşete düşmüşçesine; “Ehm! Iyk! Cıyak! Hiğ! Hık!” gibi anlamı olmayan bir sürü acayip sesler çıkararak otele doğru koşmaya başlamıştı.

Ama ne koşma! Farkında olmasa gerekti. Parmak arası terlikleri, çantası ve fırlayan oda kartı askeri bir disiplin almışlarcasına yol boyu sıraya dizilmişlerdi!

Müşfik özenle topladı hepsini. Bir hırdavatçıdan tiner, bir eczaneden aseton aldı aklının erdiği kadar, bir de yedek poşet. Terlikleri yedek poşete koydu, diğerleri zaten kendi poşetlerindeydiler, çanta ve kartı da o poşetlerden birinin içine iliştirdi.

Otele ulaşıp Danışmadan bir not kâğıdı alıp odasına nasıl girdiğine akıl erdiremeyip, bayan bir sağlık elemanının ismini bilmediği odaya yönelmesini rica etti.

Aldığı not kâğıdına önce “Sarı Çizmeli…” diye başladı. Beyin jimnastiği yapmasına gerek yoktu, demesi gerekeni açık seçik iletmeliydi. Üzerini çizdi sözün; “Dağdan İnmiş, Yol-İz Bilmeyen Sığır Çobanı” diye yazdı.

İlgisini çekmeyi düşünmemiş, aklına getirmemişti. Aklına getirmemesine, aklına getirmek istememesine rağmen o çelişki kendi gelip aklına yerleşmişti; sadece ilgisini çekmek değil, aklını da çelmek gibi, art niyetle başarılı olmak için. Sonra utanç duydu yaşamayı istediği düşüncelerden.

Saklamayı düşündü, yaşamak istediklerinden utanarak. Aklına gelmeyen otelin Güvenlik Kameraları idi.

Ve bu;  babasının marketi nedeniyle belki de tanınıyor olmasının belgesi olacaktı, eğer kişi görmek, bilmek, tanımak isterse ki bu küçük kasabada ne olmazdı ki? Kendisini en iyi bilen de Danışmadaki çocukluk arkadaşıydı, tek fakla; o askerliğini yapmıştı kendinden önce, üstelik görevlendirilmesini istediği sağlık görevlisi genç kızla evliydi de…

Düşürdüklerini unutarak ve utanarak Danışmadaki görevlinin açtığı odasına hırsla giren Şefika, şaşkın ve sinirli idi. Kendini hapsetmiş gibi ne yapacağı, ne yapması gerektiği düşüncesi ile odasında bir maraton koşucusu ritmiyle kilometreleri yok eder gibiydi.

Odasının kapısının tıklatılır gibi olmasına maratona devam edercesine “Gel!” dedi, “Açıl susam açıl!” komutunu verircesine.

Odanın kapısı gerçekten elindeki kartla açılmıştı. Gelen sağlık görevlisi genç kız terlik, çanta, kapı manyetik kartını ayna önüne yerleştirdikten sonra tiner ve asetonları yüzünü kapatıp parmakları arasından bakmaya çalışan Şefika’ya gösterdi;

“Nasıl yardımcı olmamı istersiniz? Daha doğrusu yardım etmemi ister misiniz?”

“O domuz mu getirdi, ya da gönderdi onları?”

“Domuz? Nasıl yani?”

“Basbayağı bana yakınlaşmaya çalışan bir domuz!”

“Hatırımda yanlış kalmadıysa, benim de, eşimin de çocukluğundan beri arkadaşımız, beraber büyüdük. O okudu tahsilli adam oldu, biz karı-koca yerimizde saydık! Kasabamızın belki de yarısı tanır onu. Haklarını ve haddini bilen(2), kimseye karşı yanlışı, yalanı, haksızlığı olmayan sadece biraz ötesinde çokça sinirli biri Müşfik!..

Onun domuzluğu hak edecek bir hareket yaptığını, böyle bir davranışta bulunduğunu sanmıyorum, yani havsalam almıyor(2), özür dilerim. Yanılmış olmayasınız efendim? Olsa olsa en basitinden okumuş olmasına rağmen bizden, bu kasabadan uzaklaşamadığı, uzak kalamadığı için belki kendisinin alçak gönüllüğünü anlatmayı denediği dağdan inmiş bir sığır çobanı olabilir. Doğal olarak bu unvanı ona yakıştırmayı da siz kabullendiyseniz…”

“Yani iyi bir insan mı demek istediniz?”

“Tanışırsanız belki inanırsınız! Her neyse! Özellikle bedeninizdeki boyalar kavlayıp size eziyet vermeden, canınızın yanmasına artı derecede sebep olmadan, isterseniz hemen soyunun, o size göre domuz, bize göre centilmen olan çocuğun akıl ettiği şeylerle boyalarınızı sileyim. Bir duş yaptıktan sonra rahatlarsınız, ondan sonra siz sağ, ben selâmet! Anlaştık mı efendim?”

“Elinizdeki tiner mi?”

“Lütfen bir otel görevlisi olmama rağmen biraz kabaca konuşacağım için bana gücenmeyin! Sizin gibi muhallebi düşkünü sosyete çocuklarının tinerin ne olduğunu bilmediklerini düşünürdüm, yanılmışım, siz öğrenmişsiniz. Süslü-boyalı zengin çocuğu olduğunuz için asetonu bilmediğinizi düşünemem…”

Genç hemşire, işine başladı, bitirdi, alnındaki sanal terleri silerek odadan çıkarken, duş sesi odayı kaplamıştı ve işlemler sırası reklâmlarda Müşfik’ten ne kadar çok bahsettiğinin farkında değil gibi gözüküyordu.

Akşamın serinliği denizde boy göstermeye başladığında tatilciler havlularını toplayarak denizden uzaklaşma moduna girmişlerdi. Geceleri de denizi yakamozları(3), servisiminleri(3) özlemle yaşamak isteyen bir kısım aklı evveller(1) olarak kalanlar hariç...

Şefika’nın araştırma, soruşturma niteliğindeki merakı da bitmişti; Güvenlik Kameraları, kayıtlar, anlatılanlar, verilen ve tarif edilen adresler olarak…

Akşam serinliğine uygun olarak giyindi.

Müşfik belirsiz gibi görünse de gönül yorgunluğu içinde olsa gerekti (belki). Eve gitmiş, uyuma, uyuklama modundaydı, düşünmeksizin, bilmediği bir yüze, bildiği sesle ulaşmanın çaresizliğini bilir gibiydi!

Şefika markete gitti, görmek istediği değil, aradığının babası olduğunu bilmediği yaşlı adamla karşılaştı. Soramazdı, belki de çekindiği için bir çiklet alıp çıktı.

Gezinti modunda defalarca geçti marketin önünden, var olması gereken yoktu ve yaşamında ilk kez boşa geçirdiği zamanın(7) farkında değildi, ta ki yaşlı adamın, marketin kepenklerini indirip, meyve ve sebzelerin üstünü temiz bir örtü ile örttüğünü görünceye kadar.

Akşam yemeğini yemediğinin ve süresini geçirdiğinin farkına vardı, umurunda değildi, garip, heyecan verici hatta etkileyici bir durumun farkına varmamak için zorladı kendini. Oysa kalbi bir başka ritimde atıyordu bu gece, nefes alıp verişleri yaşamında ilk kez değişik boyutta idi, inkâr etmesinin mümkün olmadığı bir biçimde.

Ve bugünü yaşamamış olmak için çaba gösterir gibiydi…

Ertesi gün hava serindi. Ve merak ciddiyetini koruyordu göstermeye çalıştığı çabaya rağmen. Karşısındaki, daha doğrusu arkasında yürüyen demişti ya bu kez Marilyn Monreo gibi yürüyüşünü ve üstündeki cömert tarifindeki giysileri bir kenara koyup gömlek-pantolon olarak giyinip kapısının üstünde “Market” yazan açılmamış olan bakkalın önünden geçti birkaç kez Şefika.

Nihayet açıldı bakkal ve açan Müşfik’ti. Zor bekledi açılışı iyice kesinleşmesi için ve ilk müşterinin ardından hemen içeri girip kendisine yöneldi;

“Müşfik?”

“Evet, ama birine benzettiniz herhalde?”

“Dağdan İnmiş Sığır Çobanı?”

“Hah! Tamam! O benim işte! Siz de yüzümü görmeye bile tahammülü olmayan ve özür dilerim yüzünü saklayan o şaşkın kıyafetli bayan olmalısınız herhalde?”

“Haklısınız! Ben Şefika! O gün bana ‘Genç Kız!’ demiştiniz. Bir gecede o kadar yaşlandım mı ki bu kez ‘Bayan!’ diyorsunuz?”

“Ya, ne diyeydim? ‘Genç Kız!’ dedim, oralı bile olmadınız, ‘Yalan!’ dediniz, inanmadınız, gerçeği görüp, görmeden, bilmeden, öcüymüşüm gibi kaçtınız, yayan yapıldak(1), döküp saçarak. Benim de kaybolmaktan başka şansım olabilir miydi size karşı?”

“Özür dilerim! Şefika diyebilirsiniz!”

“Hâlâ aşağılamaya çalıştığınızın farkında değilsiniz! İsminizi söylememi bile bir ulufe(3), bir bağış gibi söyleyebileceğimi emrediyorsunuz âdeta!”

“Size öncemde; ‘Peşin Hükümlü!’ demiştim, şu anda size ayrıca gereğinden fazla alınganmışsınız, desem?”

“Doğru! Kısasa-kısas(1), etme-bulma dünyası(1). Sizin gibi cazip(3), güzel, hanımefendi, genç bir kızın bakkalımızda gözükmesi benim, bizim onurumuz. Size nasıl hizmet edebilirim, tıpkı dünkü gibi; “Genç Kız!’ olarak efendim?

“Size çay, ya da kahvaltı ikram etmemi kabullenerek…”

“Bakın hanımefendi…

Yani genç kız! Ben sizinle aşık atamam(2). Bilinen, tanınan, mazbut(3), yavan bir yaşam tarzım, daha doğrusu yaşamım var. Arkamdan; ‘Zampara! Genç kızı kafeslemiş(2)! Yaşın ne, başın ne? Ayıp değil mi?’ gibi sözler söylenmesini istemem. Ve üstelik o kadar avam bir insan mıyım ki şehrimize misafir gelmiş, zengin de olsa bir genç kıza çay bile ısmarlayamayacak?..

Hadi kızım, dön yaşamına, işim-gücüm ve önümde aşmam gereken barikatlar var. Sen yoluna, ben yoluma. Mutlaka arkadaşın, yolunu bekleyen biri, birileri vardır. Geleceğinde sana mutluluklar, istediğin sözlerle; ‘Genç ve Güzel Kız!’ Bir kez daha…”

“O kadar değersiz miyim, hiç mi etkilemedim seni?”

“Dün mü, bugün mü?”

“Dünü yaşamadığını ve şu anda bugünü yaşadığımızı kabul et, sen ısmarla çayı, peki, nerede olursa olsun, senden etkilendiğimi de kabullen! Anlat bana kendini dolu dolu. Unutmayacağım bir insan olarak kal beynimde ve gönlümde, yarın ayrılacağım çünkü buralardan…”

“Bu kadar çabuk?”

“Kalmamı mı istiyorsun?”

“Benim gibi boş gezenin, boş kalfası değilsin ki Şefika! Mutlaka işin, gücün, çevren, okulun, zorunlulukların vardır ve senin bunları benim için terk etmene asla razı olamam!”

“O halde bana zaman ayır, kalan zamanımı değerlendirmeme fırsat ver. Çay ısmarla, yemek yedir, benimle ol! Gözlerine bakmama izin ver, seni unutmamam için…”

“Hayalperestsin güzel kız. Bir tenkit, bir söz düellosu(1) ve sonrası yanlışlık...

Hadi uslu ol, doğru oteline, sonra da evine!”

“Çay ikram etmek için söz verdiğin halde, vazgeçiyorsun, öyle mi?”

Gelen-giden müşteriler nedeniyle kesik kesik konuşmak zorunda kalıyorlardı. Bu da cümlelerin, söylenmek istenilenlerin ahengini(3) bozuyor, çekiniklik yaratıyordu, yanlışlığa, hataya yer bırakmamak için.

“Sana cevap vereceğim. Ancak yalana başvurmam gerek, seninle anlaşabileceğimiz bir dille konuşmak için. Sabah sabah ayağını sürüyerek gelmiş olsan gerek. Bu vakitte bu kadar müşteri pes dedirtti bana. Babama telefon etmeliyim, bugünün sonuna seninle rahatça ulaşmam için, bir daha görüşme imkânın olamayacağına göre iznin olursa…”

Müşfik, babasına telefon açmak için cevabını beklemedi Şefika’nın, göle maya çalmıştı, tutsa da olurdu, tutmasa da, haddini bilerek ve genç kızdan ertesi sabahtan itibaren uzaklaşacağı mecburiyetini yaşayarak.

“Babacığım okuldan bir arkadaşımın kız kardeşi geldi, onunla ilgilenmem gerek! Markete ne zaman gelebilirsin?”

“Kim bilir kaç kız için bu şekilde yalan söyledin, ilgi alanındaymış, bak! Demek ki ‘Yalan söylüyorsun!’ dediğimde az da olsa gerçek payı varmış, hissetmişim!”

“Savunma yapmak düşüncem yok hanımefendi. Yaşamımda ilk ilgilendiğim ve kısa süre sonra buralardan ayrılacak biri için doğal bir gereklilikti. Eğer istemiyorsanız, öncemde dediğim gibi siz yolunuza, ben yoluma, ben burada kalırım, siz dünyanıza dönersiniz, bu kadar basit!”

“Önce ‘Sen’ sonra bir sözüm üzerine ‘Siz!’ Alınganlık ötesi, kaybetme riskini bile düşünmeksizin celâllenme(2) ve öfke! Yakıştıramadım. Tekrar ediyorum, sinirlerini yumuşat ve söz verdiğin çay ısmarlama gerçeğini yaşatacak mısın bana, onu söyle! Yoksa defolmaya hazırım!”

“Affedersin kırmak istemedim. Şu anda aklıma yeni bir fikir geldi. Bildiğim yerlerde sana denizi gezdireyim, ancak tedbirli olman gerek. Bu arada çay yerine gazoz ısmarlarsam, içine seni elde etmek için bayıltacak bir şeyler karıştıracağımdan emin ol! Çünkü zengin bir babanın kızısın, güzelsin, ben yokluk içinde dağdan inmiş bir çoban…

Seni ağıma düşürürsem, benim marketçiliğim, bakkallığım sona erer, ömrümün sonuna kadar rahat yaşarım. Ha! Beni istersen seninle, istemezsen ben başıma!”

“Henüz tanıştık, beni elde etmek istiyor ve başarılı olacağını düşünüyorsun, öyle mi?”

“Bak Şefika! Güzelsin, okumuşsun, zenginsin, varlıklısın, benim gibi çulsuz birini gönlüne alıp da el mi uzatacaksın ki? Sanırım espri-şaka konumunda bir güncelleme yapmam gerek! Ben kimim? Dağdan inmiş bir sığır çobanı, ya da bir kaktüs, dikenli, ya da deve dikeni, sense bir gonca. Ben çöküntüsüne çeyrek kalmış bir enkaz, sen bir melek, bir peri kızı. Sen bir serçe, ben bir karga, güzel-çirkin kavramına takılmaksızın…

Seninle birlikte olmayı, seninle bir ömrü tüketeceğimi umacak kadar zavallılığımı nasıl aklından geçirirsin ki? Ben hiç olduğumu biliyorum…”

“Çok uzun ve haksızlıklarla yüklü cümleler kurdun! İnsanlar mezarlarına nasıl gidiyorlar? Çıplak ve kefen denilen bezlerle! O halde yaşadığımız dünyada ne senin beni büyütmene, ne de senin üzüntü, eziklik duyarak küçülmene, kendini aşağılamana gerek var! Hele ki konu sadece maddiyatsa, dünya malı olup da, öteye götüremeyeceğin para ise…”

“Üniversitedesin ve bunları okuyorsun, değil mi?”

“Evet! Nerden bildin? Önemli değil. Hadi teklifini söyle, hazırım, ilaçlı gazoz içirmen bile umurumda değil!”

“Demin söyledin, az önce tanıştık…”

“Ama seni sanki yıllardır tanıyor gibiyim, yüzüne bakmamış, yüzümü göstermemiş olsam da…”

“Gene de ‘Telefon numaranı ver, ara sıra da olsa sesini duyayım!’ desem, vermezsin, ‘Sen benim telefon numaramı al!’ desem, kabullenmezsin. Babamın eski, külüstür de olsa bir arabası var. Tercihini, gitmek istediğin yerleri ve saatini söyle! Seni istediğin yerden alayım. Yok, araban varsa, gelirim, saatlerce beklemem gerekirse de otelin önünde bir yerlerde, banklarda, kaldırımlarda beklerim. Ancak tercihini mümkünse şimdi söyle! Balık mı, kırmızı ya da beyaz et mi?”

“Balıktan bıktım, sen tercihini yap, akşamı beklemeye de gerek yok, hemen şimdi, baban gelir gelmez buradan desem? Babanız ve anneniz okuldan arkadaşınızın kız kardeşi olduğum için sizin için endişe etmezler, beni görünce, emin ellerde olduğunuza inanırlar, değil mi?”

“Hâlâ ilk anlarımdaki gibisin, beni dellendirmeye(2) çalışır gibi. Hem ailen buradaysa o sözü seni otelden almam gerekseydi ben söyleyecektim. Burda değiller herhalde?”

“Yok ben başımayım, asabi adam…”

“Oh! Desene ilaçlı gazoz konusunda başarılı olacağım?”

“Düzgün, etkilenmiş ve etkilemiş bir insansın, sevgi olmaksızın ateşte yanmak istemezsin, biliyorum!”

“Evet, gerçekten ‘Merhaba!’ deyip de sahiplenmeye kalkışmak tam anlamıyla cehennemin tarifi. Sonumda da olsa, seninle ahrette buluşma garantim olsa, cehennemde yanacak olmamın hiç önemi olmaz. Çünkü şu andan itibaren sensizlikle baş edebileceğimi sanmıyorum. Bu ne acele deme, lütfen! Öncemde varmışsın, farkına varmam bu kadar gecikti sadece…”

“Bir sataşma ertesinde neler söylediğinin farkında mısın sen?”

“Azıcık da olsa düşünme imkânı ver bana güzel Şefika...

Doğduğum tarihlere gideyim biraz. Sen doğmadan önce bebek yaşlarımda kalbime nasıl yerleştiğini sorgulayayım kendime, güçlü olabilirsem Tanrıma da…”

“Galiba bu kez benim sana ‘Hayalperestsin!’ demem gerekecek!”

“De! De güzel kız! Bence hiç sakıncası yok! ‘Hayal!’ dedin, ama gerçeğim bu! Ben babam gelir gelmez yanında ve hazır olacağım, bu çapaçul(3) halimde. Ama dersen ki; ‘Git giyin!’ Babama yanlış bir şey söylemeyeceğin vaadine inanarak bayramlık elbiselerimi giyebilirim, yok dersen ki; ‘Avucunu yala!’ Çaresizim, sensizliğe dayanamayıp göçmeye hazırlıklı olacağım!”

“Kıyamam, sözlerini affetmem de mümkün değil. Ama daha şimdiden sevgini söyleme gayretini yaşarsan seni affetmek, sevginin karşılığını vermek konusunda başarılı olabilirim gibime geliyor!”

“Sakın ha! Bir ilâh olduğunu, benim de senin kulun olduğuma inan! Bana el ve kucak açman dileğim, ama açma istersen, sadece gözlerinle beni yok etme çabasını hissettirme bana, ezelimden görüntü, geleceğimde umutsun inan, yaşadığımız bu kısacık süre içinde garip görünse de…”

“Sözlerinin anlamını çözebiliyor musun? İçkili misin, sarhoş musun, nesin Müşfik?”

“Sabahın bu vaktinde mi? Sustum! Babam gelinceye kadar nasıl sabırlı olacağım, bilemiyorum!”

“O zaman beklemeye gerek yok! Ben gidip senin için giyineyim, sen bakkalı kapatıp babanı yolda karşıla, giyin ve hemen bana gel, gecikme! Gezdir beni ayrılıncaya kadar, dağ-bayır, çayır-çimen, sokak-mahalle, tepe-ova...

Neresi olursa...

Açlık, susuzluk nedir hissetmem yanında. Aynı ortamda, bir daha yaşamak ihtimali olmasa bile beraber nefes alalım.

Ve genç bir centilmen olarak bana akşam yemeğini ısmarla, sabah gelmesin dileğiyle bir ömrü beraber tüketmişiz gibi yaşayalım. Sonra benim ıstırap çekeceğim, uğurlayış için beni havaalanına kadar götür, ne arkamdan bak, ne de arkandan bakmama izin ver, kaybol!”

“Gücüm yeterse, güçlü olabilirsem peki! Şu anda yaşamaya başladığım hüznümle sonram için bir fikir söyleyemiyorum.”

Zaman bazen ahengine uygun yürümez, ya da yürümesine izin verilmez yahut da yasaklanır.

Aslında birbirine ısrar etmeksizin telefon numaralarını vermişlerdi, birbirinden istedikleri gibi haberdar olabilirlerdi, tüm meraklı gözlerden uzak kalmak için. Karşısındakine telefonla haber vermeyerek bu uygunluğa Şefika nokta koymuş, Müşfik de ona uymuş yahut da desteklemişti.

Şefika kurallara uygun, kendi için hissettiği kadarıyla giyim ve kuşamıyla marketin önüne gelmişti. Müşfik bir yaz sezonuna uymayacak şekilde, ceket, gömlek, papyon kravat, rugan ayakkabılarla meydana çıkmıştı.

Müşfik Arabanın sağ ön kapısını açtı, Şefika’nın binmesine yardımcı oldu, markete merakla gelen annesinin tavrına ve babasının meraklı bakışlarına aldırmaksızın yola koyuldu, güpegündüz. Kasaba büyüktü, çevre de, akşama ve yemeğe kadar çok zaman vardı.

Bir kavşakta durmaları gerekti ve olan oldu. Kendini zapt edemeyen, ya da hislerine engel olamayan Şefika, Müşfik’in yüzünü kendine döndürerek öptü.

“Başlangıcımdan beri, yıllardır bende olandın, seni seviyorum, seni seviyorum!” sözleri sadece caddeyi değil evreni inletti sanki.

“Deli kız! Gençsin, ben de suçsuz sayılmam, sana olan ilgimi aşırı bir şekilde hissettirdim ve masum olduğumu iddia edemeyeceğim. Ama sen daha bir çocuksun, bırak beni tarif etmeyi.”

“Tanrının çizip gösterdiği bizlere uygun gereklilikleri biliyorsun, değil mi? Bir kısım konularda Tanrı biz kadınlara, erkeklere göre öncelik ve artılar vermiş, bir de altıncı his, sizlerde olmayan, olması mümkünsüz kader olarak…

O halde benim senin önünde olmamdan daha doğal ne olabilir ki? Bu asla yanlışlık değil. Seni sevdiğime, hatta vazgeçemeyecek, canımı verecek kadar sevdiğime inanıyorum, senin inanıp inanmaman indimde önemsiz. Bu; bedenlerimizle ilgili değil, ilaçlı gazoz içirmen de umurumda değil, eğer beni kabullenirsen ömrümün sonuna kadar seninim, etmezsen o zaman ölü kabul et, beni!”

“Saçmalamanın doruklarındasın, farkında mısın?”

“Aklım başımda. İstersen ısmarla, bir-iki yudum alkolle destekleyeyim sözlerimi. Sen varsan, her şey tamam(8), yoksan bu; tükeniş benim için!”

“Güzel kız! Sevgili Şefika! Sen bana sordun, ‘I-ıh!’ cevabı aldın, şimdi ben sana soruyorum, öğlenin bu vakitlerinde yanlış bir şeyler mi geçti boğazından, abuk-sabuk(1), mantıksız sözler çıkıyor dilinden?”

“İçimdekileri dışarıya çıkartmam için ille(3) de sarhoş olmam mı gerek? Hayır! İnanırsan, yemeği ısmarlarsın, ya da otele iade edersin, uçar giderim ve bağrıma taş başar ömür boyu yalnızlığı yaşar, belki de yok olurum çok erkenden, tercih senin…”

“Bir çırpıda(1), benim için tüm ömrünü harcayacağını vaat eden bir güzel kıza, sevgiliye nasıl inanmam, onun için ben de yaşamımı feda etmeyi nasıl düşünmem ki? Al beni, ömür boyu seninim bir tanem, Şefika’m!”

“Eh! Madem çok ısrar ettin, ben de seni çok seviyorum, aldım kabul ettim ve ömür boyu içimde saklayacağım seni, o halde bu bir tescili hak etmiyor mu?”

Müşfik eğildi, Şefika cevapladı, arkalarındaki araçlar; “Yürüsenize be kardeşim!” şeklinde kornalarını çalarlarken.

“Beni dinlersen balık dışındaki bir şeyler önerisini bir başka öğlene erteleyelim, sen de gitme, gitmekten vazgeç! Ama ‘gideceğim!’ diyorsun, ben de elleri koynunda tesellisiz kalacağım. Hadi gel, balık yiyelim, sensizliği şimdiden çaresizlik olarak üleşmem için sen de bana iki yudum için izin ver, lütfen! Ehliyetin var, geri götürebilirsin bizi, değil mi?”

“Var! Ama hayır! İçtiğine ben de iştirak edersem, sana izin verebilirim!”

“İnceldiği yerden kopsun be güzel kız! Bir daha mı geleceğiz dünyaya? Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(9). Bugün güzel bir gün! Seninle karşılaştım, içimdeki seni bulup sevdiğimi söyledim, sevildiğimi öğrendim karşılığında. Mutluyum karşılığını aldığım, sen de verdiğin için. O halde masamızı paylaşalım önce ve sonra da eğer benden caymak gibi bir düşüncen yoksa ömrümüzü, hem de hemen nikâh masasına oturarak…”

“Yalvarmam gerekirse, yalvarırım, benim ol, senin olmamı kabul et!”

“Aldım, kabul ettim seni, yaşamımın tek ışığı…”

“Ben de verdim sana beni, gönül rızası ile içtenlikle…”

İnsan mutlu olunca ayarını tutturamıyordu, yetmeyen, takviye edilince, beyinler bedenlere hükmedemiyordu.

Hesap önemsizdi;

“Bir diğer geldiğinizde ödersiniz, arabanız burada kalsın, ben size bir taksi çağırayım!” demişti, lokanta sahibi. Dinlemediler…

Arka kanepeye oturmuştu Şefika. Müşfik arabayı götüremeyeceği kanaatindeydi, o kadar alkol yüküyle. Gene de;

“Haydi güzel kız, uzan ve uyu. Rüyanda beni görürsen de ‘Hayır!’ demem. Sanırım, erken kalkıp seni uçağına yetiştirebilirim, özlem nedeniyle ipin ucunu kaçırdığımız bu gecede…”

“Yanımda olmazsan, sonralarım için nasıl tahammüllü olabilirim ki?”

Müşfik inip yanına geldi Şefika’nın. Dudaklarına egemen olamadılar uzunca bir süre, araba hareketsiz yerinde kaldı, birbirinin dudaklarında ayrılığın kahrıyla yaşarlarken…

Sabah gecikmişti aynı adreste, uçağını yitirmişti Şefika. Bu bir işaret mi olsa gerekti, güldüler beraberce, kucaklaştılar, dünyayı bile umursamaksızın…

Dünya gerçekten dönmeye devam ediyor ve gereklilikler gerektiği anda gerçekleşiyordu. Askere davet edilmişti Müşfik. Şefika’nın oralara gidip beklemesine gerek yoktu. Vedalaştılar iki ayrı yöne doğru.

Uçağı kaçırdığı için Şefika’nın babası bir araç göndermişti onu alıp getirmesi için. Oysa o, Tanrının gerçekleşmesini istediği hazin bir sonucun gerekçesi idi, hiç kimsenin aklına getiremeyeceği.

Ayrılışlar hüzünlüydü. Müşfik; “İbibikler öter ötmez(10)” demesine rağmen varlıklı bir ailenin kızı olması nedeniyle umutsuzdu, geleceği için. Davul bile; “Dengi dengine diye çalıyorsa” umutvar olması mümkün müydü? Gene de umut aklından geçmiyor değildi…

Oysa…

Babasının gönderdiği otoya hüzünle binen Şefika’yı müthiş bir son bekliyordu, üstelik babasının gönderdiği aracın şoförüyle birlikte. Bir anlık dikkatsizlik, ya da dalgınlık “son olmuştu” her ikisi için de…

Müşfik’in “Selâmetle birliğime katıldım!” mesajı cevapsız kalmış neden sonra hüzünlü bir kadın sesi; “Şefika’nın yaşamını tükettiğini” iletmişti kendisine, ayrıntısız…

Yaşamak için ne düşüncesi, ne niyeti, ne de amacı vardı Müşfik’in. Tüm operasyonlara canı gönülden ve ön safhada katılmasına, önündekiler, arkasındakiler, hatta yanındakiler ve hatta komutanlar bile şehit oldukları halde ona bir şey olmuyordu.

Müşfik için onsuz yaşamak aklından, hayalinden bile geçmiyordu, işitir işitmez.

Bir operasyon sonrası;

“Sevdiğim birini kaybettim komutanım, izninizle!” dedi ve izin aldı.

Para pul, önemli değildi, özlemişti onu ve onun için ölmeyi düşünerek ilk uçağa bindi sivil kıyafetleri ile…

Pilotlara ve ilgili görevlilere silâhının boş olmasını, askeri bir görevli olduğuna inandırmak için hüviyetini göstererek uçaktan iner inmez sevdiği Şefika’nın yerini öğrendi telefonla ve koştu mezarının başına neredeyse saniye geçirmeksizin.

Mezarının başında durdu, okudu, üfledi, yanına gelmeyi onsuz bir yaşamı kabullenmesinin ve tüketmesinin mümkün olmadığını anlattı mezarına, sağlığı yerinde olmasına rağmen.

Silâhını çıkartıp alnına dayayıp, tam tetiği çekmek üzereyken bir el dokundu omuzuna;

“Birbiriniz çok sevdiğinizi sonradan bildi Tanrı. Şefika’yı almakla yanlışının, hatasının farkına vardı, ahrette birbirinizin olmanız için, gereğini uygulamaya beni görevlendirdi.

Müşfik başını eğdi sadece ve mezarının üstüne yığıldı Şefika’nın.

Gelen Azrail’di, sorgusuz, sualsiz Müşfik’i alıp önce Tanrısına sonra sevdiği Şefika’ya kavuşturmuş olsa gerekti!

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Sevecen (Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme).

Şefika, Şefik; Şefkatli, acıması olan, esirgeyici.

(1) Abuk-Sabuk; Akla-mantığa uymayan, düşünülmeden söylenen saçma, anlamsız söz(ler).

Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Çakı Gibi; Sarsılmaksızın, kıpırdamaksızın, kurallara uygun biçimde, zevk alarak.

Dalyan Görünümlü (Flinta Gibi); Boylu-boslu.

Etme Bulma Dünyası; “Bu dünya kötülük edenin kötülük bulduğu bir yerdir”  anlamında kullanılan bir söz.

Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.

Peşin Hükümlü (Olmak); Bir konu ile alâkalı olarak düşünmeye veya araştırmaya gerek görmeden, elinde bir delil, kanıt olmadan hüküm sahibi olan, önyargılı kişi (olmak).

Söz Düellosu; İki kişi arasında sözle yapılan, konuşma becerisine dayanan tartışma. Bir bakıma söz yarışı.

Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.

(2) Ağzıyla Kuş Tutmak; En zor, en güç işleri yapsa da, ustalık gösterse de sonuç yok. Ne yapsa, ne etse de başarılı olması mümkün değil

Aşık Atmamak; Yarışmamak, Yarışma yapmamak, yarış etmemek.

Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.

Dellendirmek; (Yöresel olarak) Hiddetlendirmek, kızdırmak, delirtmek, delirir duruma getirmek (delilendirmek).

Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak. Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.

Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.

Havsalası Almamak; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama durumunu kabullenememek.

Hayta Hayta Gezmek, Gezinmek; Külhanbeyi, kabadayı, serseri gibi gezmek, gezinmek.

Kafeslemek; Çıkar sağlamak için aldatmak, tuzağa düşürmek.

Siyasal Kapris Yapmak; Politik nedenlerle değişken, geçici, gereksiz savaşlara, anlaşmazlıklara neden olacak yaptırım ve hareketlerde bulunmak.

Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.

(3) Ahenk; Uyum; Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.

Cazip; Cazibeli. Alımlı. Çekici. İlgi uyandırıcı. Albenili. Elverişli.

Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.

Handikap; Durumun elverişsiz olması, engel.

İlle, İllâ, İllâ Ki; Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.

Konkordato (Concordato; İtalyanca); İflâs Anlaşması. Batık durumdaki şirketlerin borçlarını karşılayabilecekleri şartlarla ödemek için alacaklılarıyla yaptıkları anlaşma.

Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).

Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

Mülâkat; İnsanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma işlemi. Ancak bugünün Türkiye’sinde kısaca elemek-beğenmek üzerine kurulu torpil sistemi. Röportaj anlamına da gelir.

Müsamaha; Hoşgörü. Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Müşavir; Danışman. (Genelde çeşitli nedenlerle bir kenara iteklenmiş üst düzey bürokrat). Belli bir konuda uzman olan ve kendisine danışılan kimse. Her yıl 23 Kasım günü Danışmanlık Günü sayılmakta.

Parite; Bir ülkenin para biriminin bir başka ülke para birimine karşı değeri.

Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.

Rüküş; Gülünç bir biçimde giyinmiş ve süslenmiş (kadınlar için).

Servisimin; “Gümüş Selvi” anlamındadır. Mecazi olarak, mehtaplı gecelerde ayın suya vuran aksinin oluşturduğu ışıklı şeride verilen addır. Çoğumuzun servisimin anlamında kullandığımız yakamoz ise; gece denizde balıkların, ya da kayık küreklerinin kımıldanışıyla oluşan parıltıdır. Ayrıca ışık saçan tek hücreli bir canlı türünün çoğunun deniz üstünde bir araya toplanarak oluşturduğu ışık topluluğudur ki; “Denizlerin Ateş Böceği” denmesi de mümkündür.

Şizofren; Şizofreni (alevlenme ve yatışma dönemleriyle kendini gösteren kronik ve psikiyatrik, çeşitleri olan ve migren, epilepsi hastalıklarından farklı olan bir hastalık çeşidi) hastalığına tutulmuş kişi.

Ulufe; Yeniçerilik zamanında bir bakıma, pirim, ya da mükâfat olarak dağıtılan, özel töre ve törenleri olan bir para dağıtım şekli.

Varoş; Kent veya kasabada dış mahalle.

Velinimet; Birine, etkisi yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse.

Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek. Servisimin; “Gümüş Selvi” anlamındadır. Mecazi olarak, mehtaplı gecelerde ayın suya vuran aksinin oluşturduğu ışıklı şeride verilen addır. Çoğumuz Yakamoz olarak servisimin  (Gümüş Selvi) adını telâffuz etmekteyiz.   Ayrıca ışık saçan tek hücreli bir canlı türünün çoğunun deniz üstünde bir araya toplanarak oluşturduğu ışık topluluğudur ki; “Denizlerin Ateş Böceği” denmesi de mümkündür.

(4) Bütün dünya üzerinde bir tek güzel çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ

Vurgulamak istediğim şey Çin Atasözünü dikkate alarak şu; “Çirkin bebek zaten yoktur da, her anne dünyadaki en güzel bebeğin kendi bebeği olduğunu düşünür” ve sanırım bu konuda haklıdırlar da. Aslında asla ve asla çirkin bebek veya çirkin anne, kısaca insan da yoktur, onları çirkin gören gözler vardır, bilindiği üzere.

(5) Bak bir varmış, bir yokmuş; Fecri EBCİOĞLU tarafından Bob AZZAM’a ait olan “C’est ecri dans le ciel” şarkısının Türkçemize  uydurulmuş hali.

(6) Dağdan İnmiş Sığır Çobanı; Yöresel olarak kaba-saba, oturup-kalkmasını, doğru-dürüst konuşmasını bilmeyen kişiler için özeleştiri niteliğinde kullanılan bir söz.

Dağdan inip bağdakini kovma, Dağdan inmiş üç-beş domuz sürüsü, Dağdan inmiş tırtıl sözleri ile ilgisi yoktur! Ancak; Dağdan inmiş insan azmanı ya da Dağdan inmiş ayı sözüyle ilişkilendirilebilir!

(7) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Rabindranath TAGORE  

Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.

(8) Yalan, yalan seni sevmediğim yalan… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır (Sen varsan her şey tamam, nakarat bölümüdür).

(9) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(10) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.