“Gitmek mi zor, dönmek mi zor(1) (kalmak mı yerine)?” demiş sanatkâr, besteyi çarpıtmıştım aslında saçma bir söylem biçimi gibi görünse de; doğrusu gerçekten; “Dönmek zor!”

Ailen İzmir’de, sen Ankara’da görevlisin, yoğun zorunluluklar, üstelik gece nöbetleri, çoluk-çocuklu arkadaşların da bu görevlerini ara sıra acil durumlarda üstlenmek gibi bir heves. Üstelik saniye miktarı göz kırpmadan ve çok zaman zorluklara tahammül ederek, Hipokrat kurallarına(2) uyman gerektiği halde, Hipokrat’ı takmaksızın, ya da önemsemeksizin!

Uzman bir doktorsun, ama gece nöbetlerinde uzmanlığın bir tarafa, her zaman yaşamak zorunda olduğun insanlık görevi üzerine, bir uzmanlık daha eklemek zorunda kalıp o şekilde yaşaman gerekmekte.

Doksanları aşmış, dede, nine gelir önüne. Bedeni bile soğumuştur, ama hele ki yüklü bir kalıntısı varsa, miras gibi cümle âlemin(3) gerçek veya sahte hıçkırıklarına, gözyaşlarına, bağırış, çığırış ve höykürmelerine(4) ve de;

“Kurtar onu doktor!” yalvarışlarına tahammül etmek zorundasındır. Ölüyü ister istemez yoğun bakım odasına alırsın, daha doğrusu almaya çalışırsın, görevlilere yardım etme çabasında olur, mevta yani ölü yakınları, aslında sedyesini iteklediklerinin ölü olduğundan kesinkes emindirler (“Domuz gibi bilirler!” demek bana yakışmaz).

Üstelik sarıklı, takkeli, tesettürlü(6), türbanlı olmalarına rağmen; “Her canlının önünde, sonunda ölümü tadacağını(5) bilmez gibidirler. Hataları; sonuçta; “Ben daha iyi, daha çok, daha güzel yardım ettim!” şeklinde övünmek, art niyetlerinin(3) ne olduğunu bilmemin imkânsız olduğu şekilde yalakalık, yağcılık, göstermelik olarak…

Yoğun bakım odasına alınıp da yapılacak bir şeyin kalmadığını bilen bir doktor olarak, mevta için kurallara, diğer hastalara ve yakınlarına ve refakatçılarına saygı için seslerinin çıkmaması gerektiği halde umursamaksızın en yüksek desibelde(6) avazlarının çıktığı bağırmak(4) yanında, ölünün faziletlerini(6) anlatmaktan, methiyeler düzmekten(4) sakınmazlar.

Gerçekten yapacak bir şey yoktur; ecel geldi cihane, baş ağrısı bahane(7) örneği, sonuç belirlenmiş, geldiğinde ruhunu teslim etmiş ve sadece beden olan mevta için yapılacak bir şey olmadığını anlatamazsın gelenlere. Üstelik ölüyü kurtaramadığın için suçlusundur!

Ölü üstüne beyaz bir çarşaf örtülüp, ayağının başparmaklarına her ihtimale karşı morga indirilmeden önce adı soyadı yazılı plâka iliştirilirken höykürüşler ayyuka çıkar(4). Sedyeye sarılışlar, morga götürülmesini engelleme davranışları yanında doktora, yani bana “ölüyü kurtaramadığım” ya da “canlandıramadığım” için kadın, erkek, çoluk, çocuk ayrımı olmaksızın ilenişler, beddualar, hatta küfürler sıralanıp kırıla gider(4), duymak istemesem de…

Bazen bir trafik kazası sonucu bedeninden eser kalmamış gençler çıkar karşına, otopsi için morga göndermek zorunda olduğun.

Gelenler telâş, heyecan ve umut içinde tatmin olmazlar, herhangi bir biçimde haklı da olsalar sorularıyla boğarlar seni, Hipokrat’ın kafasının tası bile atar(4). Hipokrat’a sakin olmasını telkin edersin!

Yapılacak bir şey gene yoktur, ama karşındakiler, ısrarcı ve umutludurlar;

“Yapılacak bir şeyler olmalıdır, mutlaka…”

En çok intiharlar üzer beni, kurtarışımız, yaşama döndürmemiz mutluluğumuz olur, diğer sonuç ise hüzündür, hepimiz için. Bacak kadar çocukların “Aşk” yüzünden intihar etmelerini hiç anlamam, çünkü bu yaşlara geldim, ne aşkı bilirim, ne meşki(3)!

Tanrı, bayrak, vatan aşklarından bahsetmiyorum doğal olarak, söylemek istediğim aşkın yanlış tarifi; bir cinsin karşı cinse karşı fiziksel durumu; cinsellik…

Geç bir kalem…

İzmir’e her gelişimde annemin kızları değil, beni görücüye çıkarması(4) en büyük sıkıntımdı. Aşk denilen şeyi hissetmemiş, yaşamamışsan bunun tarifi söylenenden farklı olur muydu? Beğen birini, sevgi olmaksızın debelen!(4), çocuğun olsun annen torun sevgisini yaşasın, oh ne âlâ!

Bu arada kız kardeşimin de “Sırada bekleyenler var!” şeklinde iğnelemesi, beni çıldırtmasa da kendimden geçecek şekilde sinirlenip hiddetlenmeme neden oluyordu;

“Yahu fıstık! Oğlanlar âşık olduklarını sanmıyorum, ama sıraya girdiler galiba? Seç birini, bana ne bakıyorsun? Meselâ ben Homongolos’um(8), sen baş göz ol ki şanımızla, şerefimizle ve özellikle ağız tadımızla bir düğün pilâvı yiyelim!

Yok, ‘Benim niyetim evde kalmak!’ diyorsan, lütfen beni mazeret olarak gösterme! Annem tek başına, babam kenardan köşeden anneme destek, bir de sen başıma dert olma, lütfen!”

“Tamam! Ancak bu konu rüşvetsiz olmaz! Mezuniyet törenimde, hatta şimdilerde birkaç arkadaşıma şöyle alıcı gözüyle bir bak(4)! Mezuniyetimde de eğer adayların varsa benden sonra ayrı ayrı dansa kaldır! Kim bilir belki benim mezuniyetimle, senin başarını(!) beraber kutlarız!”

“Avucunu yala!”

“Büyük konuşma!”

Karşılıklı atışmalarımız hep böyle bitmez tabii, ancak kavga-dövüş de olmaz, doğal olarak. Ancak bu konu, itiraf etmeliyim ki her zaman İzmir’e uçmak için havaalanına yöneldiğimde ayaklarımı önlememin mümkün olamadığı geri geri gitme çabasıdır.

Bildiğim, daha doğrusu bilmediğim kadarıyla okulu yok “Aşk” denilen bunun. Yaşadığını, anladığını, bildiğini söyleyen ve bu konuda sonuca ulaşan arkadaşlarımın dediklerine göre, eğer böyle bir şeyi yaşarsam, eşekten düşmüş karpuza dönermişim, alimallah(9)!

Mişmiş de mişmiş miş! Mışmış da mışmış mış! Yani Tsunamiymiş(10) bu,  bir anda önüne katıp sürükleyecek şiir mi, şarkı mı, bir anda hayallere daldıracak, ya da ilâç mı dertliyken dertsiz hale getirip ayağa kaldıracak, can verecek?

Arkadaşlarımın anlattıklarına, ancak bana göre nedense hiç biri filozof değildi. Çünkü o değerli filozofun(11) dediğini göre mutlu olmak gibi evlilikle biten aşkların bir kısmında “Filozof olma” şanssızlığı bile oluyormuş. Bu nedenle filozof olma şanssızlığı yaşamak istemiyorum.

Annem, kız kardeşim hariç aklı evvel(3) bekâr birilerinin yakıştırmalarını ayıplayarak; “Bir litre süt için, bir inek beslemek uygun değilmiş” ya da “Keçiboynuzundan bir dirhem bal kazanmak için, bir çeki odun çiğnemeye gerek yokmuş!” yahut da “Ziyafete giderken insan yanında ekmek götürür müymüş!

Görmek nasip olur mu onların sonralarını bilemem, kendim için de ayıplanacak gibi değilse de evlenmek pek hatırımdan geçmiyor. Dediğim gibi filozofluk bana yakışmaz kanaatindeyim! Hem gerekli de değil, ben işimden, gücümden, yaşamımdan memnunum, şimdilik!

Evet! Atalarımız; “Ya bu deveyi güdecen, ya da gene bu deveyi güdecen!(12) demişler, alternatifsiz. İnsan ailesini özlemekten, ailesiyle birlikte olmaktan nasıl memnun olmaz, nasıl menfi bir duruş serdederdi(4) ki? Bir anlık, ya da daha ilkel bir deyişle bir gramlık mutluluk için dünyaları vermekten, orduları bu mutluluk için sevk etmekten nasıl vazgeçerdi, bir evlât ve dünyadaki en güzel varlıklardan fıstık bir kız kardeşin ağabeyi?

Bu mutluluğu yaşamak için üç kuruşluk bir masraf, bir saatlik bir uçuş gerekliydi, sadece ve yalnız, fedakârlık demenin esamisinin(6) adının geçmesi gerekmeksizin.

Her şey yolundaydı, uçağın ön sıralarında, yani genelde ensesi kalınların(3) çokça işgal ettiği mekânda, pencere kenarındaydı yerim.

Bileti veren görevli kız, sanki biliyormuş gibi çocukluğumdan kalan bir yaramazlık neticesi kırılan bu nedenle ara sıra tik şeklinde sekermişim(4) gibi sallanan sağ ayağımla sağımdaki yolcuları rahatsız etmemem için uçağın sağ cam kenarına bilet vermeyi uygun görmüştü.

Bekâr, yakışıklı- biçimsiz(!), sekme kusurlu ağzı açık ayran delisi(3) gibi bakması gerekirken oralı olmaksızın biletimi vermiş ve seslenmişti;

“Sıradaki!”

Aklımca görevli o kız benim farkıma varmadığına göre ya deli, ya akılsız, ya kör, ya da evli olmalıydı. Âşık olmak konusunda hiç niyetim ve merakım olmamasına rağmen, kendimi fasulye gibi nimetten saydığım(4) için ilgisini beklemek hakkımdı, zannederim!

Falan, filân, bilinen rutin şeylerden sonra yerime oturdum. Yanıma genç, delikanlı irisi bir adam, onun yanına da saygılı bir şekilde davrandığı babası, ya da dedesi sayılabilecek yaşlı bir adam oturdu.

Uçak kalkarken genç irisi delikanlı iki tarafına “İyi yolculuklar!” diledi. Yan gözümle bakınca(4) yaşlı adamın gülümsediğini gördüm sanki ya da bana öyle geldi sanırım, tam olarak hissedemedim, bilemedim, bilmem de uzmanlık alanım dışında olduğundan imkânsızdı, zaten...

Hazırlıklı olduğu belli olan genç adam cebinden çıkardığı siyah göz bandı gibi bir örtüyü yanındaki yaşlı adamın kafasını koltuğa dayamasını bekledikten sonra yüzüne örttü; “Aydınlıkta uyuyamaz da…” şeklinde mazeretini dillendirerek.

Kontrol ve servis hizmetlerini yapan az buçuk diyebileceğim bir şekilde dikkatimi çeken hostesin hayret edercesine bakışlarını unutmam, ya da hafızama yerleştirmem mümkün değildi. “Hey kendine gel Mehmet!” demekte sıkıntı çekmiş olsam da…

Aslında olaya 15-20 dakika öncesinden başlamam, girmem gerek! Kendimi tenkit gibi olacak, ama hiç olmazsa kendime karşı dürüst olmam gerektiğinden iddialarım aksine uçağa adım attığımda, gözleriyle ayırımsız olarak “Hoş geldiniz!” derken aklımı başımdan almayı becermiş, becerisini düşünmeksizin masum bir tavır içine saklanmıştı.

Sadece alt dudağını ısırır gibi yapmıştı, anlayamadığım. Olsa olsa hani aç tavuk (yani benden bahsettiğime göre; aç horoz!) kendini darı ambarında görürmüş(13) ya hani, o hostesin de benim gibi yakışıklı(!), bekâr, seken bir doktoru gördüğünde dudağını ısırmak gibi bir tik huyu olsa gerekti. “Tuzlayayım da kokma(14)!” bana yakışan bir terim.

Hey ya rabbim! İnsan günah, haram, yasak gibi olan düşünceleri nasıl da bilinçsizce yaşıyordu ki? Ama öncemde de söylediğim gibi sözler benle ben arasında, benim bene karşı olduğuna göre dürüst olarak kendime yanlış yapmamalı, yalan söylememeliydim.

Bu genç kız; mutlaka ve mutlaka ilerilerde benim olmak için evli-barklı olmamalıydı. Güzeldi, tam olarak tarife uygun, saçlarını alnını açacak şekilde toplamıştı. Bir doktor gözüyle önemsiz olduğuna inandığım bir iki sivilce, ya da sivilce izi vardı alnında.

Gözleri kocaman kocaman okyanus derinlikleri gibi mavi, yanakları gamzeli, burnu hokka(3), ısırdığı dudakları yanlışlıkları azarlamak, karşısındakileri haşlamak(4), hoşnutsuzluğunu belirtmek için hazır gibiydi.

Kısaca; hiç de dikkat çekecek, hem de dikkatimi çekecek gibi değildi! Sadece bir tepki hissediyor gibiydim mimiklerinde(6); “Alırım ayaklarımın altına, ha!” demek ister gibi. Eh! Ben de haddimi bilmeliydim(15) ki uzanamayacağım üzüm, koruktur(13) mutlaka!

Uçak kalktı, uçak indi…

Gecikme telâşındaki yolcular, uçağın tekerlekleri yere değer değmez, anons edilmeden, ikaz ışıkları sönmeden, emniyet kemerlerini çözüp dolaplardaki çantalarını alıp sıraya dizilmişler, diğer bir kısmı ise sıraya dizilmek için koltuklarının önünde kapının açılmasını bekliyorlardı, sadece Türkiye’me özgü bir durum!

Acelem de, bagajım da yoktu, üstelik galiba yanımdakilerin de.

Nihayet arkamızda kalan olmadığından inmek için bizim sıramız da gelmişti. Genç adam, yaşlı adamın yüzündeki örtüyü kaldırdı ve birkaç kez “Dede!” diye seslendi. Yaşlı adamın yüzünde anladığım bir solgunluk, genç adamın yüzünde hayret ve endişe görünüyordu.

Gerçek bir niyetle nabzına ve gözlerine baktım, yaşamıyordu, vücudu soğumamış olsa da ılıktı henüz. Muhtemelen yüzü örtülür örtülmez, ya da uçak kalkar kalkmaz göçmüştü, aradaki bir saatlik mesafede bedeninin ılıklaşması bana bu kanaati yaşatmıştı.

Bağırdım;

“Hemşire! Hostes! Kabin Memuru!”

Hosteslerin hemşirelik öğrenimlerinin olduğunu, hatta doğum bile yaptırdıklarını ne zaman öğrenmiştim, aklım başımda değil. Hatta doğum yapanların çocuklarına kız-oğlan fark etmeksizin hepsine “Gökhan” isimlerinin konduğu, bineceği uçaklardan ömür boyu bedelsiz olarak yararlanabileceği de beynimin bir köşesinde kayıtlı idi, duyduğum mu, kendimden uydurduğum bir mizansen(6) miydi bu, bilemiyorum, hem beni neden ilgilendiriyorduysa?

Peki! Uçaktaki ölümler için ne yapılıyordu acaba? Dedenin ölümü uçak indikten sonra fark edildiği için Acil Müdahale Plânını yer birimine bildirmek, keza havada ölüm olmadığı için geri dönmek, ölü ile seyahat etmek mecburiyeti yaşanmadığı için tedirginliğe gerek yoktu.

İçimden belki mesleki bilgilerime ek olarak bu konuda öğrenmem gerekenleri öğrenmeye merak etmediğim için kendime kızmak geçti. Kendimce hiçbir .ok bilmeksizin bir kısım kurgular üretmeye çalıştım, belki de “Tövbe!” demem gereken. Neyse! Hepsi bana kalsın!

Genç adam, yaşlı adamın yüzüne o siyah mendili bu kez gözlüksüz olarak örterken;

“Başın sağ olsun, genç adam!” dedim, tınmadı(4), beklediği bir sonuç olsa gerekti, ama ne yapması gerektiğini belki de parasal nedenleri dikkate alarak bilemiyor olsa gerekti.

Genç adam, yaşlı adamın kemerini çözdü, ayakları üzerinden atlayarak koridora çıktı. Dikkatimi çektiğini saklayamayacağım güzel hostes, genç adamın yaptığı yanlışlığı benim de yapmamı bekler gibi bir süre kenarda bekledi, genç adamın yaptığını tekrarladım, sol ayağıma sekme konusunda uzman olan sağ ayağımın ufak da olsa desteği ile.

Mevtanın bedenine benim yaptıklarımın aynını o güzel hostes de tekrarladı.

“Hemşire Hanım! Pardon! Yani Hostes Hanım! Amca vefat etmiş, isterseniz kabin memuru arkadaş ilgilensin, siz de ‘İlgili yerlerle irtibat kurun!’ demek isterim!”

“Bizlerin bu ve benzeri konularda her türlü eğitimi aldığımızı bilmiyorsunuz herhalde. Siz kendinize bakın! Sanırım alan polisinin size soracağı sualler olacaktır, bence ‘Bir yerlere oturup bekleseniz iyi olur!’ demek isterim!”

“Siz de o arada burada olacak mısınız?”

“Sanırım!”

“O halde size söyleyeceklerime mutlaka kulak vermelisiniz!”

“Ölüye saygınız yok mu sizin? Neden aşağılık bir senaryo çizmeye çalışıyorsunuz ki?”

“Benim konum sizinle efendim! Bu moralle bugün tekrar uçacağınızı sanmıyorum. Sizi teselli edebilirim, etmeye çalışırım, yani. Ama bence sözleriniz için özür dileyeceğinizi düşündüğüm açıklamamı mutlaka dinlemeniz gerek! Soruşturma ve işlemler sonucunda, beni sizinle ilgilendiğim için değil, ilgilenmem gerektiğini bilmeniz için çıkış kapısında bekleyeceğim. Bana vakit ayırmayabilirsiniz, ayırmayı düşünmeyebilirsiniz. Bu; benim gibi isimsiz biri için önemsiz, ama sizin için gerekli olabilir, hatta mutlaka gerekli…”

Bu sözleri söylemeye mecburdum, bir erkek gözlemiyle değil, bir doktor gözlemi olarak. Çünkü fark ettiğim kadarıyla sutyenle gizlemesinin mümkün olmadığı göğüslerindeki simetri farklılığı(16) bir doktorun dikkatini çekecek gibiydi.

Ayrıca sutyenine rağmen sol göğsü sağdakindekinden büyüktü. O bölgedeki ufak bir lekenin bile bir doktor olarak beni endişelendireceğini söylemeli, anlatmalıydım ona. Karşımdaki genç ve güzel bir kızdı, sadece ilgimi çektiği için değil, her şeyden önce kutsal görevim için bir insandı.

Rutin olaylar sonucu beklemem gerekmeksizin beraberce çıktık dışarı, o önde, bavulunu taşımama izin vermeksizin bir araba gibi sürüyerek, ben bir centilmene yakışmayacak bir şekilde ve ifadelerimiz sırasında Mehpâre ve Mehmet olarak tanışmış olarak…

“Söyleyeceklerim belki canınızı sıkabilir. İltifat olarak, ya da ilginizi kazanmak için söylediğimi düşünmeyin lütfen; genç ve güzel bir kızsınız, ama ilgim, mesleğim nedeniyle. ‘Bir yere oturalım!’ desem, sitem dolu bakışlarınızdan anladığım kadarıyla kabul etmeyeceksiniz?”

“Bravo! Zekânıza hayran kaldım bir bakışta…”

“Bir bakışta değil hanımefendi, insanlarla devamlı iletişim halinde ve çok konuda bilgi sahibi olmanıza rağmen özellikle kendinizle ilgili bilmediğiniz şeyler olduğunu esefle söylemem gerek!”

“Ya! Öyle mi? Size ayırdığım, daha doğrusu ayırmak zorunda kaldığım zamanı boşuna harcamak niyetindeyseniz, hem yorgunum, hem de moralim bozuk. Bağışlar mısınız? İzninizi isteyebilir miyim?”

“Gelin, beni dinleyin, hiç olmazsa şu kanepeye oturun. Ne karşılayanım, ne de dört gözle bekleyenim var, Sizin de…”

“Evet, yok! Oturalım, ama çabuk lütfen!”

“Peki! Bakın güzelsiniz, hem de çok güzel…”

“İltifatları,  reklâmları bir kenara koysak, anlatacaklarınıza geçsek, Doktor Bey!”

“Tamam! Siz genç kızların çoğunuzun bilmediğiniz bir huyumuz var, biz doktorların!”

“Ya! Neymiş o?”

“Bizi, gönlümüzü, yaşamımızı etkilese de etkilemese de özellikle karşı cinsten birine rastladığımızda önce baştan aşağıya, sonra aşağıdan yukarıya ve tekrar yukarıdan aşağıya izleriz…”

“Yani fiziksel bir ölçü alma, ayıp!”

“Eh! Bir bakıma ‘Öyle!’ diyebiliriz. Ama bizimki yani doktorlarınki; bir ressamın boya hatasını, bir müzisyenin falsosunu, nota farklılığını, bir şairin bir dizedeki uyak ya da sanat farklılığını, bir roman yazarının konu içindeki zaman farklılığını hissetmemiz gibidir!”

“Eh! Ben de öğrenmiş oldum. Sadede gelseniz(4)?”

“Gücenmeyecek, endişelenmeyeceksiniz ve önerime katılmak mecburiyetindesiniz diye düşünüyorum!”

“Öf! Ne günahım vardı ki sizinle karşılaştım, neden vakit ayırdım ki size? İzninizle, hoşça kalın!”

“Hoşça kalmayacağım, çünkü bir doktor olarak size şüphelerimi söylemezsem, eksikli kalırım. Hipokrat Amcaya karşı da eksikli kalırım, boynum eğik olur!”

“Merak ettim, hadi söyleyin!”

“Sizi yukarıdan aşağı ikinci kez incelediğimde, yani asla bir erkek olarak, ilginizi çekmek isteyen biri olarak değil, doktor olarak kabullenin bulgumu. Sutyeniniz olmasına rağmen homojen olmayan(4) ve sol memenizde diğerine göre bir büyüklük hissettim. Telâşlanmayın, açık konuşacağım için de bana kızmayın lütfen! Memelerdeki her değişiklik solid kitle(16) dediğimiz belirti olmayabilir. Sizin gibi genç kızların bu yaşlarında kist(16) denilen içi su dolu kesecikler de olabilir…”

“Kanser” dememek için kendimi frenlemiştim.

“Korkutuyorsunuz beni doktor, yani ölecek miyim?”

“Telâş etmeyin, ben yaşadığım müddetçe ölmenize asla izin vermeyeceğim. Şimdi sözlerimi bitiriyorum. Eve gidince özellikle sol memenizi dört parmağınızla kontrol edin! Düğül düğül(3), nohut ya da erik taneleri gibiyse, göğsünüzde, koltuk altlarınızda ağrı, sızı varsa, memenizden bir akıntı geliyorsa hemen bu konuyla ilgili olarak hastaneye gidin ve uzmanına görünün! Onlar; ultrason(16), brakiterapi(16), radyoterapi(16), röntgen, kan tahlili gibi neler yapmanız, ya da yaptırmanız gerektiğini anlatırlar size…”

Duraklayıp, devam ettim;

“Eğer yanlış aklımda kalmadıysa bu konuda bizim akrabalardan Tuğba Abla var, özel hastanelerden birinde, size telefon numarasını ve adresini vereyim, benim doktor oluşuma da bir bakıma sebep olan odur. Beni bulmanıza, görmenize asla gerek yok! Sanırım kadın kadına benden çok daha iyi anlaşırsınız. Umudum, göğsünüzde gördüğümü zannettiklerimde yanılmış olmak…”

Çenem düştü mü yerine oturması zor oluyordu, devam ettim;

“Tekrar ediyorum, endişelenmeye ve üzülmenize asla gerek yok! Biliyorsunuz; Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!(17) Yarından tezi yok izin mi alacaksınız, yıllık izninizi mi kullanacaksınız, ya da incelemelerinin gereği olarak Tuğba Abla verirse rapor mu alırsınız, o doktorunuzun ve sizin bileceğiniz bir konu! Moraliniz bozulduysa istediğiniz bir şey varsa söyleyin yapayım, ya da sizi evinize bırakıp öyle döneyim, aileme…

Ve Allahaısmarladık, iznim yok…”

Suskundu genç kız, başı önüne eğik, düşünceli, ne diyeceğini bilmez, ne söylemesinin gerektiği konusunda bilgisiz gibi. Bu devam etmem gerekliliğinin işareti, izahı idi;

“Hani bir bakıma birimimin haberi olmaksızın annemi, babamı, kardeşimi özlediğim için kaçak gelmiştim, yarın görevimin başında olmalıyım. Sizi, sağlığınız için yönlendirmek istememe rağmen üzüp zehirlediğim için üzgünüm…

Ama erken teşhis(16) hayat kurtarır. Bu da öncelikle bir doktor, sonra insan olarak mutlu eder beni. Ne dersiniz, özel vasıtanız yoksa size taksi tutayım mı?”

“Evet! Lütfen! Bir doktor olarak sakınmaksızın içinizden geçenleri söylediniz benim için. Oysa başlangıçta ilgi kazanmaya çalıştığınızı, sonra sapık olduğunuzu düşünmüştüm. Mahcup(6) ve üzgünüm. Uçmak hobim. Kim bilir belki iyi olur, sağlıklı bir şekilde yeniden uçmaya başlar, yeniden karşılaşırım yaşamımı borçlu olduğuma inandığım sizinle. Olmazsa olmaz, elinizi uzattınız, hakkınızı helâl edin, iyi insan…”

“Saçmalamayın! Bir diğer buraya sadece sizin için kaçışımda Tuğba Ablaya sorarım sizi. Ablamın şifalı ellerinde iyileşeceğinizi umuyorum. O takdirde siz ablama ve bana birer kahve ısmarlarsınız olur, biter! Dert etmeyin,  dediğim gibi tekrar görüşeceğimizi umuyorum!”

“Allahaısmarladık! Unutmayacağım! Ben de umacağım!”

“Güle güle! Tekrar gibi olacak ama sanırım ben de!”

Yolcu yolunda gerek(18), ya da yolcudur Abbas, sağa-sola akmaz(18)! İnsanlar meraktan mı ölürdü, yoksa merak mı insanları öldürürdü?

Etkilenmiş miydim? Gerçeği gizlememeliyim, kesinlikle evet! Saklanmamalıydım, ama nasıl? Sorsam Tuğba Ablaya; “Hayırdır, ne alâka? Acaba?” Genç kızla ilgili olarak fark ettiklerimle, hissettiklerimle, en önemlisi gelişmeler ve sonuçları ile ilgili tek kelime bile etmezdi. Eziyet etmek isterdi, ağzımdan Mehpâre ile ilgili onu alâkadar edecek bir sözü beklerdi…

Bir rüya gördüm sanki, inanmamam gereken. Durup dururken birden aklıma düştü, hurafe(6) de, uydurma, yorum da olsa; “Rüyada ölü görmek, yaşamda diriye kavuştururmuş!”

Peki, yaşamda yanı başında birinin ölümüne şahit olmanın açıklaması ne olabilirdi ki?

Evet! Okurken kadavralar(6) olarak, yaşarken yaşlılar bir tarafa, gencecik insanların ölümlerine defalarca şahit olmuştum. Hatta üç-beş dakika önce sağlıklı olarak konuştuğum birinin, o dakikalar sonrasında aramızdan ayrıldığını bilmek de yaşadığım bir olaydı.

Hiç alâkası yokken, belki de sadece mesleğim gereği teşhis ve tedavisini önerdiğim bir insanın durumunu nasıl düşünüyordum ki?

Gerçi dert inletir, aşk inletir(19), denirdi! Yaşadığıma aşk denilebilir miydi? Ne alâka? Bir görüş, bir bakış, ayaküstü birkaç kelime ve “Bana doyum olmaz!” örneği, “Sen sağ, ben selâmet!” ayrılış.

Aşk bu kadar çabuk mu yaşanmaya başlanırdı ki? Hiç âşık olmamıştım, ya da yaşamamıştım ki, bilmem imkânsız! Ya sonrası?

Sonrasız…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Mehpâre; Ay parçası, çok güzel.

 (**) Diğer bir kısım öykülerde de söylediğim gibi doktor değilim, ancak öykü gereği olabilecek; “Diyet yapıyor musunuz? Beslenmeniz sağlıklı mı? Günde ne kadar su içiyorsunuz? Yürüyüş yapıyor musunuz? Günde kaç kez büyük ve küçük şekilde lâvaboya çıkıyorsunuz? Regl ile ilgili sıkıntılarınız var mı?” gibi sorular hem ayaküstü, hem de ortada hiçbir şey belirli değilken ve özel sorular olduğundan konuşma sütununda yer almadı! Hem zaten bu sorular ve cevapları Hipokrat gereği hasta ile doktoru arasındaki özel soru ve cevaplar değil midir ki?

Ancak; annemi, kız kardeşimi, ağabeyimin hanımını (yengemi), iki güzel genç yeğenimi kanserden yitirdiğim, hatta görevli olarak İngiltere’de olduğum sürede yengemin verilen ölçüye göre protez meme sahibi olmasında gayretli olmuştum (ama  maalesef yetmedi, yeterli olamadı!).

(1) Gitmek mi zor, kalmak mı zor; “Bilmiyorum, sanma niçin…” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin nakarat bölümü olup eser Hicaz Makamındadır, Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e aittir.

(2) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)

(3) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.

Art Niyet, Art Düşünce, Art Amaç; Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.

Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır (Meşk; Yazı ve müzik öğrenmek için yapılan el çalışması, müzik terimi olmakla birlikte “Aşk olmadan, meşk olmaz!” şeklinde kullanıldığında hoppalık, karşılıklı sevgi birlikteliği gibi anlam kazanır).

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Düğül Düğül; Düğül; Tek başına tomurcuk olmakla beraber, Düğül Düğül şeklinde iki kez kullanılırsa yerel bir söyleyiş olarak bez torba içine konulan nohut vb. bakliyatın bez torba dışından görünüş şeklidir.

Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.

Hokka Gibi Çene (ya da Burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.

Simetri Farklılığı; Simetri Hastalığı ile karıştırılmamalıdır. Bu sadece bedenin bir tarafının diğer tarafına göre tam simetri olmaması, farklı anatomik yapıda olması anlamındadır. Örneğin; memelerle ilgili büyüklük-küçüklük, sağa-sola kayış, meme uçlarında farklılıklar vb.

(4) Alıcı Gözüyle Bakmak; Çok dikkatle bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.

Avazı Çıktığı Kadar Bağırmak; Bir insanın bağırabilme sınırlarını zorlayan, en son var gücüyle bağırması anlamında bir söz dizisidir. Mümkün olduğu kadar çok, uzun ve var gücüyle bağırmak da denebilir.

Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.

Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak olmakla birlikte öyküde; “ayrı cinsten iki kişinin (karı-koca da olsa) birlikte olmaları, karı-koca birlikteliği” gibi bir anlamda kullanılmak istenmiştir.

Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi (Öyküde tersi yorumlanmak istendi!)

Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak.  (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)

Homojen Olmamak; Her yerin aynı özellikte olmaması. Uyumsuz olmak. Aynı şekil ve derecede olmamak.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

Kafasının Tası Atmak; Birden bire çok öfkelenmek, sinirlenmek, kızmak.

Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak; Yersiz olarak kendi kendine değer vermek.

Kırıla Küfür Gitmek; Sırasız, sekisiz, abartılmış, sunturlu, bir aile yanında ağıza alınmayacak şekilde küfür.

Methiye Düzmek; Övmek. Bir kimseyi, ya da bir şeyi övmek için şiir ya da herhangi bir şey yazmak.

Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.

Serdetmek; İleri sürmek.

Tınmak; Aslı tınmamak, ya da dınmamak. Ses çıkartmamak, söylememek, takmamak, değer vermemek, önemsememek, herhangi bir harekette bulunmamak.

Tik, Tikli (Tiki olmak); Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.

Yan Gözle Bakmak; Bakmıyormuş gibi yaparak göz ucuyla, belli etmeden bakmak.

(5) Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kuran’da üç yerde (Ali İmran Suresi; 185. Ayet, Enbiya Suresi; 35. Ayet ve Ankebut Suresi; 57. Ayet) geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır!”

(6) Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Esami; Adlar, isimler.

Fazilet; Erdem. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı olup değişkenliği olmayan güzel nitelikler.

Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.

Kadavra; Tıp öğreniminde görerek, uygulayarak öğrenim amacıyla üzerinde çalışmalar yapılmak üzere hazırlanılmış, ölü insan, ya da hayvan vücudu.

Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Tesettürlü; Kapanıp gizlenmiş. Örtünmüş. Giyinip kuşanmış.

(7) Ecel geldi cihane (cihana), baş ağrısı bahane; İnsanlar önünde sonunda öleceklerdir, ölümden kaçış yoktur, onun için insanlar hiç beklenmedik bir şeylerin neden olması ile ölebilir, çünkü insanların belirli bir yaşam süresi olup o süre dolduğunda mutlaka öleceklerdir anlamında bir deyim.

(8) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer. (Ayrıca tıp dilinde; “cüce” anlamına geldiği gibi, çirkin bir kayabalığının adı olarak da kullanılmaktadır.)

(9) Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek (Alimallah); Kötü bir duruma düşmekten bahsediyorum, inan ki doğru. Çok şaşırmak, hayrete düşmek, donup kalmak gibi bir durum söz konusudur (Âlimallah (Alimallah); Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır!” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz).

(10) Tsunami; Liman ya da deniz (deprem) dalgası. Okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, yanardağ patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları sonucu denize geçen enerji(tektonik olaylar) nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgası.

(11) Her durumda evlenin. İyi bir eşiniz olursa mutlu olursunuz. Eşiniz kötü olursa filozof olursunuz... SOKRATES

(12) Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin; Her hal ve şartta yapması gerekeni yapmasının gerekliliği ile ilgili bir söz dizisi. (Aslı; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin!” şeklinde olup bir işi yapmak ya da bir şeyi elde etmek için kesinlikle uyulması gereken kurallar olduğunu, yapılmazsa vazgeçilmesi halinde bir kısım fedakârlıkların gerektiğini belirten bir söz dizisi.

(13) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Ayı ulaşamadığı armuda ahlat, Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(14) Tuzlayayım da Kokma; Bilip bilmeden konuşanlar, yüksekten atanlar, düşüncesinde aldananlar için küçümseme sözü.

(15) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(16) Tıpla İlgili Konular;

Solid Kitle; Tümör. Şişkinlik, ur. Sert ve dayanıklı, belirli bir yerde büyüyen vücuda özgü olgunlaşmış doku.

Kist; İçi yağ gibi, ya da sıvı bir maddeyle dolu patolojik torba.

Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi ve bu titreşimi veren aygıt.

Brakiterapi; Kanserli hücrelerin bulunduğu yere doğrudan ışın verebilmek için vücudun içine küçük radyoaktif kaynakların yerleştirilmesi işlemi.

Radyoterapi; Işın Tedavisi. Kanser hastalığının tedavisinde uygulanan, kanserli hücrelerin öldürüp, bölüp, çoğalmasını engelleyen bir sistem.

Erken Teşhis; Her yıl 4 Şubat tarihinde kutlanan, % 90 çevresel, % 10 genetik faktörlere bağlı olan kanserin bulgularının araştırılmasının tetkiki için herhangi bir şüphe ya da hissediş halinde yapılması gereken işlem.

(17) Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(18) Yolcu yolunda gerek; Bir yere doğru gitmeye hazırlanan kimse, kimi sebeplerden ötürü oyalanmamalı, zaman geçirmeden yoluna koyulmalıdır. Bir amacı gerçekleştirmek için çalışan, gayret sarf eden kimse kimi sebeplere takılıp kalmamalıdır. Vakit kaybetmemeli ve bir an önce hedefine varmalıdır.

Yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz, bağlasan durmaz; “Gitmem gerekli, izninizle! İstesem de kalamam!” demenin kabaca söylemi güzel de bir öyküsü vardır. Tabii Abbas deyince Cahit Sık TARANCI'mn “Haydi Abbas, vakit tamam, / Akşam diyordun işte oldu akşam” diye başlayan “ABBAS” şiirini pas geçmek olmazdı gibime geliyor.

(19) Dert dinletir, aşk inletir! diye bir söz dizisi Türkçemizde yoktur. Sözün aslı; “Dert ağlatır, aşk söyletir!” şeklinde olmakla birlikte, tersine; “Aşk söyletir, dert ağlatır!” şeklinde söylemi de vardır.