Yaşam bazen, bitmeye, tüketmeye çalışır insanı. Vazgeçersin mücadeleden, bitmek, tükenmek, sona ulaşmak istersin, ama mümkün değildir. Coşkun bir sel önünde, ne olacağın belirsiz, direnmenin mümkün olmadığı bir sonbahar yaprağı gibisindir. Üstelik bütün kuşlar vefasızdır(1), Sürüklendiğin yönde akıbetin öylesine belirsizdir ki…
Yaşam tüketir insanı, çünkü zalim. Tükendiğinin farkında olup dünyaya neden geldiğini de ve neden, nasıl, nerede göçeceğini de bilemezsin.
“Tükenirsem!” deyip Tanrının tüketişine güç vermek istersin, herhangi bir şekilde. Arkandan “Bir garip ölmüş…(2)” denilmez, “Ne yoluna gittiğinin(3)” fısıltısı bile ilişmez kulaklarına, ölmemişsindir, “Gebermişsindir!(4)” Allah’ın kulları huzurunda!”
Oysa “Allah’la kul arasına girilmez(3)!” Mademki dünyaya gelişine Tanrı karar vermiştir, o halde insanın tükenişine kendi elleriyle son vermek de Allah’ın emri değil midir(5)? Kişinin cehennemlik olduğunu kararlaştırmaya hangi Allah’ın kulunun hakkı vardır ki(5)?
Her şeyi vardı yaşlı adamın, ama hiçbir şeyi yoktu; para-pul, mal-mülk, ev-bark karşılığı yalnızlık, çaresizlik, kimsesizlik, sevgi ve şefkat yoksunluğu…
Canına tak dedirten(4) bu yaşamdan vazgeçmeyi düşündü bir an. Bu basiretsizliğinin(6) göstergesi ve Tanrıya karşı nankörlük(6) olurdu. Vazgeçti.
Allah’a isyandan çekindiği için değil, başarılı olamayıp da ekonomik durumu düzgün olmasına karşın kendi dışındaki insanlara muhtaç olup bir bakıma ağır olan insan eti(3) ile onlara eziyet etmekten, sıkıntı vermekten çekindiği için eylemini işleme koymadı.
Ayaklarını sürüme, baston kullanma, gözlük, kulaklık takma vakti gelmemişti daha. Sadece protez dişler…
O da çocukluktan kalan ihmali nedeniyle, bilinen.
İnkisar(6), uygun adımlarla yürüyüş, parka gidiş, tapulu malıymış gibi, her gününde itina(11) ile temizliğini yaptığı banka her ihtimale karşın gazete sererek oturuş…
Kendini dört gözle beklediklerine(4) inandığı dost kumru, güvercin ve kenardan-köşeden çekingenlikle ulaşmaya çalışan serçelere simit kırıkları, bir gün öncesinden bahçe korkuluklarına poşetlerle asılmış kuru-küflü ekmekleri parçalayıp, kırık haline getirip hafifçe nemlendirip o dostlara ikram ediş ve sonrasında ilgililere sitem ediş…
Görevliler, hava raporunu dinlemeden, o gün yağmur yağacağından habersiz, sabahın kör vakitlerinde vidanjörlerle(6) ya da su tankerleriyle, arozözlerle gelip parktaki çimenleri, çiçekleri yalapşap suluyorlardı sözüm ona.
Genelde ağaçların diplerine hortumları bırakıp sigara molası eşliğinde maaşlarının azlığından bahsedip, günün mana ve ehemmiyetine uygun ve fakat yakışmayacak biçimde dedikodu, hatta iftira edip, gıybet(6) yapıyorlardı, hortumlardaki su ağacın ocağından çıkmış, vidanjördeki su bitmiş umurlarında olmaksızın…
Zamanında işsizken; “Ne iş olsa yaparım abi!” yağcılığındakiler, yaptıkları işin karşılığını alamadıklarını iddia etmek yanında “Bir masaya kapağı atsak?” düşkünlüğünde olmadık yalakalıklarla, sırtlarını dayayacakları dayı arıyorlardı.
Oysa ıspatulalarla(6) bile zorlukla kazınan, hatta boyasına, tahtalarına zarar verilen kuş pislikleriyle sıvanmış banklara da biraz su püskürtseler iyi olmaz mıydı? Bunları temizletmek için çare düşünmek üst düzey bürokratlar dâhil hiç kimsenin aklından geçmiyordu.
Bu nedenledir ki sonbaharda, yazdan arta kalmış bir günü değerlendirmek isteyen genç, ihtiyar, bay, bayan insanlar yanlarında, ceplerinde, çantalarında, poşetlerinde gazete, ambalaj kâğıtları, plâstik torbalara sarılmış minderler getiriyorlardı.
Park gelen insanlardan da farklı tıynette(6) olanları unutmamak için ayrıca işaretlemek gerek. Bazıları yaşlı adam gibi, park serüvenleri bittikten sonra oturdukları kirlenmiş, pislenmiş gazetelerini toplayıp çöp kutularını zenginleştirme zahmetine katlandıkları halde, diğer bazıları hiç oralı olmuyorlardı.
Bazı yorgun, zahmete katlanmak istemeyen ve miskin(6) olanlar ise o kirlenmiş çöplerle ağzına kadar lebalep(6) dolmuş çöp kutularının biraz ilerisindeki çöp konteynerlerine kadar gitmeyi zül sayıp(4) o dolu çöp kutusunun kenarına iliştiriveriyorlardı, usulca, yavaşça, hatta “Bizi gören birileri var mı, acaba?” dercesine etraflarına bakınarak. Görenlerden utanmak yerine gereğini yapsalar olmaz, sanki!
Banklarda kalan gazeteler mi? Kuş pislikleriyle yapışmış olsalar da esinti veya rüzgârın gücü kuvveti yerindeyse baş edip kendilerini yerlerinden kaldırabilirlerse, sökebilirlerse o gazeteler parkta gezintilerine, serüvenlerine başlıyorlardı.
Eğer o gazete parçaları iğrenmeyen, “Herkes kapısının önünü süpürse şehir tertemiz olur!” ilkesini benimsemiş, iyi, gerçekten insan olarak güzel ve düzenli insanlara rastlarlarsa serüvenlerini çabuk ve başarı ile(!) bitirip gitmeleri gereken yerlere ulaşıyorlardı. Bu tıynette yurdum insanı o kadar az ki!
Yaşlı adamın en çok dikkatini çeken, belki de yaşamındaki tek olay; torununa hava aldıran bir ninenin torunun tavrı ve sözleri idi. Gazetedeki açık saçık resimleri gören çocuk;
“Noymal deyil, ayıp di mi baanne?” demiş, kadıncağız da ne diyeceğini, nasıl cevap vereceğini şaşırmıştı!
Yaşlı olup da yaşının farkında olmayan adam parka gelip de sahiplendiği bankına yöneldiğinde, hafif bir sonbahar esintisi vardı.
Diğer günlerin aksine bank kendinden önce sahiplenilmişti. Doğaldı, çünkü adı Güneş olan adamın gayretini esirgemediği, temizliğini bizzat kendisinin yaptığı parktaki en temiz bank o idi. Ispatulalarla yaptığı temizlikte; çıraklık, kalfalık devrelerini başarı ile tamamlamıştı ve şimdilerde bu konuda ustalık devrini yaşıyordu!
Güneş’in sahiplendiği tapulu(!) bankta, adı Şölen olan kendinden, 5-10 yaş daha genç bir kadın Güneş’in kendi gibi güvercinlere istihkaklarını(6) üleştirme gayretindeydi.
Gazetesini serip çekinmeksizin genç kadının yanına otururken, kendi oluşturduğu saygının gösterimi olarak, karşısındakinin yaşı-başı ne olursa olsun, dikkat etmeksizin;
“Günaydın! Merhaba!” dedi.
İrkildi(4) genç kadın, muhtemelen selâmı duymuş olmalıydı, ama cevap vermedi, veremediğini Güneş’in anında çözmesi mümkün değildi.
“Selâm, Tanrı kelâmıydı!” Güneş yerinden hafifçe doğruldu, gazetesini özenle topladı, havuza yöneldi, fıskiyeleri henüz çalışmaya başlamamıştı. Ağaçların mevsimin gereği olarak direnemediği sonbahar yapraklarının bir bölümünü kapladığı kısımda olanlarını hafifçe itekleyerek toplayıp bir kenardaki özlem dolu diğer yaprakların yanına koydu.
Sonra havuzun durgun suyundaki aksini görüp bu kez elini önce başına, sonra kalbi üstüne götürerek “Selâm!” dedi ve “Merhaba! Günaydın!” diyerek kendi selâmını kendi aldı.
Havuz başında bekledi bir süre, sanki unuttuğu bir şeyleri hatırlamak ister gibi. Parmaklarını şaklattı, aklına gelmiş olmalıydı. Mendilini çıkarttı cebinden, açıp önce silkeler, sonra havuzda çiteler(4) gibi yaptıktan sonra sıktı, tekrar silkeledi.
Takip edildiğinin hem farkında, hem de umurunda olmaksızın mendili şapkasının üst tarafına itina ile serip şapkayı tekrar başına geçirip uzak bir köşedeki leş halindeki banka bu kez sırtını da kapsayacak şekilde gazeteyi serip bedenini yerleştirdi.
Elindeki poşeti aralayıp simit ve ekmek parçalarını ufalamaya başladı, arada sırada başındaki mendili yoklamayı ihmal etmiyordu, “Uçmasın!” diye değil, “Acaba kuruma hakkını kullanıyor mu, yerinde mi?” şeklinde. Nedeni uzaklardan bile belli gibiydi.
Kuşlar nankör değillerdi, muhtemelen “Taş atana ekmek at! Tanrı selâmını esirgeme! Daha güzeli ile iade et!” sözlerinin hadis olarak anlamını biliyor olsalar gerekti!
Ve o kuşlar kendilerine birer lokma uzatınca kendilerinin sahiplendiğini, sahipleneceğini zanneden Şölen’in yanından kalkıp Güneş’in bankının önüne doluştular.
Genç kadın bir süre Güneş’in bulunduğu tarafa baktı, yaşadıklarına muhtemelen anlam vermeksizin. Sonrasında iğreti(6) ve tedirgin(6) oturduğu bankı terk edip sanki güneş varmış da gölgesinin hissedileceği düşüncesiyle elinde tıraş makinesi, ya da el feneri varmış gibi bir aletle yaşlı adamın karşısına geçip fark edilmeyi bekledi.
Yaşlı adam epeyce yaşlıydı, ama fiziksel hiçbir organında önemsenecek bir eksiklik yoktu, önceden de söylendiği gibi. Ses vermeden başını kaldırdı sadece. Bir şey demek isteyen vardıysa söyleyebilirdi, ne izin istemesine ne de yalan bir öksürükle kendini belli etmesine gerek yoktu.
Şölen gırtlağına dayadığı konuşma cihazı ile robot konuşmasına benzer, sormak yerine sorgular şekilde bir cümleyi madeni bir sesle iletti;
“Yanınıza oturabilir miyim?”
Şaşkındı, selâmına cevap alamamasını öğrenmesine rağmen, kendini unuttu;
“Park hepimize ait hanımefendi! Keza bankları seçimleriniz için de kimsenin şu ya da bu şekilde ve nedenle konuşmaya hakları yok! Buyurun, oturun lütfen! Yalnız bu bank çok kirli, eğer yanınızda yoksa size sırtınızı da kirletmeyecek şekilde oturacağınız geniş gazete sayfaları verebilirim!”
Uzun konuşamıyor olabilirdi Şölen, o makineyi boynuna tuttuğuna göre ve yine kesik kesik mekanik ve bu kez sorgulama yerine sorar şekilde, her söz bitiminde, bitirme çabasında, nefes alışında;
“Sözlerinizde sitem seziyorum?..”
“Hakkım var mı hanımefendi? Selâm verdim almadınız. Bu yaşımda çapkınlık yapmaya kalkışmış kart bir zamparaymışım(3) gibi görüp irkilmeniz gerekmezdi. Ama şimdi utanarak da olsa size hak vermem gerektiğini düşünüyorum, affedersiniz, özrünüzü bilemedim. Gene de söylemem gerekli ki; maksadım ne nasihat, ne de vaaz vermek...
Ancak kuşları bırakıp hemen hareketlenip elinizdeki makineyi gösterseydiniz, ben de bu edepsizliği yapmaz, somurtarak(4) karşınızda ezilip büzülüp(4) bükülmezdim…
Ayrıca bu hanımefendi tavrınızla, çok şeyi bildiğinizden tereddüt etmeksizin emin olarak ‘Selâm’ ile ilgili nutuk çekerek bilgilerinizi tazelememe de gerek yok!”
Gazete parçalarını yerleştirmek için sırtını dönmeye gerek görmedi, ayağa kalkmıştı;
“İzninizle, gazeteleri sereyim, rahat oturun ve bu yaşlı, kendini beğenmiş, halden anlamayan adama istediğinizi söylemekte tereddüt etmeyin lütfen, ben Güneş!”
“Öğrenmenin yaşı yok…
Sınırı da yok…
Özrümden dolayı…
Erken emekli olan bir öğretmenim ben, adım Şölen…
Ama öğrenmem gerekli…
Neden ıslak mendil başınızda?”
“Gerçekten mi? Gülmezseniz anlatayım!”
“Evet, lütfen!”
“Benim öğrendiğime, aklımda kaldığına göre hurafe(7), batıl itikat(7), hadis/6) her neyse, kırgınlık ve küslüklerin ıslak bir mendilin kuruması süresini aşmaması gerektiği idi. Ben de selâmımı almadınız diye size kırılmıştım ve barışmak için mendilin bu havada kurumasını değil, ıslaklığının geçmesini bekliyordum…
Yani gecikerek ve biraz da olsa utanarak söylemeliyim ki; üç-beş dakika içinde ben size gelecektim ve; ‘Selâmımı alın, güzel bayan!’ diyecektim!”
“Ya bu kez irkilmek…
değil de, duymasaydım…
duymazdan geleydim?”
“Gerilseniz de, iteklemeye çalışsanız da yüzünüzü bana doğru çevirip o iğrenç deyimle; ‘Rüşvet değildir(8)!’ deyip şaklabanlıkla şansımı deneyecektim!”
“Başarılı olacaktınız?...
İnanıyordunuz mu?”
“Muhtemelen hayır!”
“Peki!...
Şimdi sizi ne engelliyor?..”
“Sahi mi? Merhaba güzel bayan! Selâmlarımızın alışverişi için keşke 40 yıl öncelerine dönebilseydik?”
“Önce merhaba…
Sonra neden gerekti?...”
“Yalnızlık işte! O tarihlerde karşılaşsaydık, belki bu bankı daha duygusal bir şekilde üleşirdik. Parmaklarınızda yüzük görmediğim için böylesine cesur konuşuyorum, pattadak(6) içimi döker gibi, yalnızlığımın öyküsü gibi. Ben kimim? Siz kimsiniz? Ben doğma, büyüme yalnız, zamanında ‘Gel, etme!’ denip kulağım çekilmiş olsa da, anladığınız biri gibi yaşadım. O zamanlar deli-dolu(3), delilik devrimmiş, delikanlılık, gençlik safsataları(6) yüklü idi, ya da idim…
Umarım, sıkmıyorumdur sizi, içimdekileri dökmem gerekiyormuş gibi…”
“Yoo!...
Devam edin!...
İyi bir dinleyici olduğumu…
söylerler!...”
“Ama sanırım, o söyleyenlerin dertleri değil. Sıkıldığınız, sıkıldığınızı hissettirdiğiniz anda, ya da ben bunu hissettiğim anda, izin almanıza gerek yok, kapıyı, ya da avucunuzu yüzüme çarpar gibi banktan kalkarsınız, söylemek istediğinizi gayet güzel anlarım!”
“Oturduğunuz yerden dilim…”
Oldukça uzun bir süre durakladı genç kadın, sonra umursamaz bir şekilde tamamlama gayretini yaşadı cümlesini;
“…yokmuş gibi mi görünüyor?”
“Bağışlayın lütfen! Bir ‘Selâm!’ dedim, çenem düştü(4), gene de Allah sizi koruyor, ya yaşam hikâyemi, askerlik anılarımı anlatmaya kalkışsaydım, arkası yarın şeklinde gazete romanı gibi? Neyse! Özür dilerim, hiç mecburiyetiniz yokken beni dinlediniz, bu ufaktan büyük zaman bana iyi geldi, gerçekten ve içtenlikle teşekkür ederim…”
“Peki!...
Siz bana bir şeyler sormayı…
benim de dertlerim olduğunu…
aklınızdan geçirip…
sormaz mısınız?”
“Buna hiç hakkım yok hanımefendi. Böyle bir şeyi değil sormak, aklımdan geçirmek bile haddimi bilmemek(9)…
İlerilerimde gözüken 1-2, belki birkaç yılı utanmış olarak geçirmek istemem. Yüzünüzün, sabrınızla oluşuna inandığım gönlünüzün aklığı bugün beni aydınlattı, konuşmaktaki sıkıntınız, bana karşı tahammüllü olmanız da takdir etmem gereken bir durum…”
Yaşlı kadın sözlerini tartarak söyleme amacında gibiydi;
“Dilerim ki; yaşadığım bu aydınlık…
her sabah devam etsin…
ancak takatim yeterli…
olsa da bunu sizden…
isteyemem, daha isminizi bile…
bilmiyorum, bugün…
için ‘Bir hoş seda(10)’ demek…
geçiyor içimden…
o sanatkârın dediği gibi...
Belki bir kez daha görüşme…
umudu yaşamak istememe rağmen…
görüşemeyecekmişiz…”
Kelimenin uzunluğu yormuş olsa gerekti kendini, zorlukla tamamladı;
“tereddüdü yaşarken…”
Tek tek konuşmaktan genç kadın mı vazgeçmişti, yoksa yaşlı adam kelimeleri, cümleleri birleştirerek mi anlamaya başlamıştı bilinmez, genç kadının söylemleri ardı ardına şiir gibiydi;
“İnsanlar eğer düşüncelerinde kararlı olmayı ve kararında kalmayı becerebilir, hayal etseler(11) bile hayallerinin esiri olmamayı(11) bilirlerse umutlarını yitirmeleri mümkün değil. Çünkü yaşam, umut dolu hayallerle süslenir ve bu önünüzdeki kısıtlanmış olarak düşündüğünüz zamanı uzatır. Haksız mıyım, dersiniz?..”
“Ben sözlerinizden sıkılmadım...
aynı düzende sözlerinize katılamamak…
ses tellerimdeki arıza nedeniyle…
sıkıntım oldu sadece. Hayat…
hikâyenizi de, askerlik anılarınızı da…
boş vakitlerinizi nasıl değerlendirdiğinizi de…
anlatmanızdan sıkılacağımı sanmıyorum!”
“Bayat, sıkıntı verici olsalar bile mi?”
“Ekmekler…
Simitler…
kurabiyeler de bayatlar.
Ama üzerlerine serpilen…
su zerrecikleri ile fırınlanınca eski hallerine döner…
hatta kendilerini yenilerler…
taze ötesinde aromalarını geliştirip…
yeni bir tat kazanırlar. Ne dersiniz, imkân…
ve vaktiniz var, denemek istemez misiniz?”
“İyi bir insansınız, hissettiğim kadarıyla, bu kadar iyi olmanıza karşın, yalnızlığınıza akıl erdiremediğimi söylemem gerek!”
“Her insanın yalnızlığının bir sebebi…
vardır, sözüm meclisten dışarı(3)!..
Siz kendi yaşamınızı sebepsiz deli…
-dolu bir yaşam olarak…
özetlediniz, benimki ise; adım…
Şölen olmasına karşın illet…(6)
korku-çöküş şeklinde bir yalnızlık…”
“Nasıl yani?”
“Evlendim, bir kızım oldu…
arkasından eşim kanser…
denilen illeti yaşadı, daha sonralarımda…
benim de yaşamaya başladığım…
gibi. Ancak eşim yaşamaktan çekindi… korktu ve intihar etti. Önceleri…
kızımla teselli buldum, büyüdü…
evlendi, torunlarım da oldu…
Baktım ki, daha doğrusu ihtiyaçmış gibi…
önce hissettirip, sonra resmen ilettiler ki; taş, taş üstüne oluyor ama anne, anneanne olsan da ev, ev üstüne olmuyor.”
Bir süre dinlendi, devam etmek için.
“Hele ki resmi bir kaynana isen…
Ve ben de mutsuzlukları takip eden…
mutluluklardan sonra yaşadığım kendimle …
paylaştığım yalnızlığımla, doktorumun…
ses protezi(3) yapmayı uygun görmemesi…
nedeniyle bu şekilde sessizliğe mahkûm oldum…
Küçüklerimin ziyaretleri maalesef…
ve ancak bir tatlı üzerine serpilen Hindistan… cevizi taneleri, ya da…
pudra şekeri zerreleri şeklinde…”
“Yaşadığınızın benim yaşadığımdan farklı ve ağır olarak farklılığını kabul etmememin safdillik(6) olacağı geçiyor aklımdan. Ben yaşamadım, bilmiyorum; var iken yokluğu, aç iken doyamamayı ve doyurmanın esirgenmesini….
Ancak itiraf etmeliyim ki, şu anda ne yalnız, ne de kimsesizim. Bu parkta, bu bankta, çok erken gibi gözükse de; “Varsın bir yudum su veren olmasın, yan odadan biri ‘Su yok!’ desin(12)” de demeyeceğim bir insanla karşılaşmış olmanın huzuru içindeyim. Çölün suya hasreti(13) dinmiş gibi içimde…
Sadece bugün için değil, ölmekten vazgeçip tüketmeyi arzuladığım her an için size, elimi uzatmak istiyorum. Dileğim; elimi açıkta bırakmayın, sadece bugün için olsa da…”
Karşısındaki gibi kesik kesik konuştuğunun farkında değil gibiydi sanki.
“Evet, yaşlıyız, yarına da, yarınlara da…
senedimiz yok! Ama ölmek için de acele…
etmemize gerek yok(14)! Gecikmiş…
olmak başka, ancak sevmek için…
genç kalmak varken ölmek çok erken(14)…
değil mi? Gerçekten bugüne…
hatta şu ana kadar şu…
anki sözlerimin aksine ömrümü… tüketmekle meşguldüm…
Ancak iki yabancı olsak da şu yarım…
saat, kırk beş dakikalık sohbet… bana iyi geldi…
Şimdiden akşamın…
gelmesini istemeksizin hüzün yaşamaya…
yarın görüşebilme umudunu…
neşe olarak biriktirmeye başladım…
Gelirsin değil mi, Güneş!”
“Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış(15) değilim ben. Bekleyenim olunca, sabahı haber verecek horozlara(16), müezzinlere kulak asmaksızın(4), sabahın kör vaktinde(3), ibibikler öter ötmez(17) burda olurum. Tek farkla, bu bankta değil, tapusu bende olan, sabah senin sahiplendiğin bankta…”
“Tapuyu ortaklaşsak mı?”
“Hayır!” deyip durakladı yaşlı adam, karşısındakinin hüznüne dayanamayıp devam etti;
“Yarın ilk işim; tapuyu sana devretmek olacak, sen gelinceye kadar bu işi bitireceğim kanaatini yaşıyorum iyi insan!”
“Bu bir vaat mi?..”
“Bu bir söz! Bugüne kadar hiç hissetmediğim düşüncelerle anlatmaya çalıştığım...”
Yaşlı adam; “Stendhal Sendromu(18)” yaşadığının farkında değildi, karşısındakini bir abide, bir melek, bir ilâh gibi görmenin şaşkınlığında ve kalbindeki çarpıntının anlamsızlığında. Sevmenin ıstırap(19), sevilmenin mutluluk, sevmemenin ölüm, sevilmemenin intihara, göçüş için hazırlığa neden olduğunun bilincini yaşıyor gibiydi.
“İnanıyorum!..
Bu yaşa gelip de sevgiye…
değil, sevgi cümlelerine, sevgi dolu…
yakınlığa muhtaç bir şekilde yaşamışsın!”
“Öğretmenim, demiştin. Yoksa konun psikoloji mi? Nasıl çözdün beni hemen?”
“Devlet sırrı değil ya Güneş…
söylerim bir gün…”
“İlerleyen günlerde meselâ?”
“Kabullenirsen neden olmasın?..
“Gerçeği söylemem gerekirse, yaşımı dert etmeksizin koy bir kenara, dünyaya yeni gelmiş gibiyim! Filozof; her insan ölecek yaştadır(20), demiş, yanılmış, ölmek için yaşlarımız çok erken, o halde hemen şimdiden yaşamaya başlayalım mı?”
“Tüm yüreğimle kabul!”
Günler -artık- tükenmemeye başlamıştı birbirlerinde, el eleydiler geçen zaman içinde, göz göze, hem diz dize, o ağacın altında(21) değil, tapusu Şölen üstüne kayıtlanan bankta gençlere nispet, Azrail’e inat, meydan okurcasına, hiç ölmeyeceklermiş gibi düşünceler içinde.
Geçen süre içinde birbirini tanıdılar, öğrendiler. Öncelerinde yaşlı adam göründüğü gibi yaşlı, yaşlı kadın leyleğin yuvadan attığı yavru(22) gibi yalnız ve kendi başınaydı. Şimdi birbirlerini bir parkın bankında üleşmekten memnun, neşeli, huzurlu ve mutluydular.
Güneş dile geldi günlerden bir gün;
“Doymuyorum, doyamıyorum. Dizinin dibinde oturup sana gazete, kitap, şiirler okumak, senin için gözlerine bakarak şiirler, içimden geçen anlatamadıklarımı sayfalara dökmek, yazmak istiyorum…
Bir pastanede çay, bir lokantada yemek ısmarlamak, parklara, sinemalara, tiyatrolara gidip, televizyon karşısında ellerin ellerimde aynı duyguları paylaşmak istiyorum. Sen mutfakta hazır yufkalardan börekler yaparken, maydanozları, ıspanakları ayıklamak, yıkamak, kıyıp hazırlamak, peynirleri, lorları ufalamak istiyorum…
Kısacası; hep yanımda olmanı, nefesini hissetmeyi, gözlerini, ellerini sahiplenmek istiyorum…”
“Söylediklerinin ne anlama…
geldiğini biliyorsun, değil mi, kendini…
bu yaşlarında genç sanan, duygusal insan?”
“Bu; kısaca başlangıç olarak ‘Seni seviyorum!’ ve ‘Nüfus Kâğıdı bana ver!’ demek! Kalanı teferruattır(6)!”
“Bu; seninle yaşlarımızı göz…
önüne alsak da, aynı kanıda…
aynı düşüncede, aynı sevgi bütünlüğünde… anlayışında olmamıza karşın sen gerekli görmesen de…
bazı teferruatların gözden geçirilmesi zorunlu!”
“Senin düşünce ve zorunluluklarına saygım sonsuz...
Bu yaşlarımda sana minnettar olmayı, bana sonsuza kadar sevmeyi öğrettin ya, hakkını nasıl ödeyebilirim ki? Tüm gecikmelere karşın, beraber yaşlanıp hangi sırayla olursa olsun gitmemiz gereken yere huzur, sükûn ve sevinçle gideceğimiz inancıyla teferruatları halletmen için azat ediyorum seni…”
“Sağ ol! Gideceğin yere beni de götür…(23) dememen mutluluğum…
Bildiğin, gideceğim tek yer; farkında… olmaları gerekenlere gerekenleri…
bildirmek sadece, izin almak gibi bir şaşkınlık…
değil, asla! Geriye kalan tüm…
teferruatları biz bize, el ele, gönül gönüle…
hallederiz zaten içtenlikle…
gönlümüzce ve hiçbir kaygıyı…
önemsemeksizin. İhtiyar, ama zeki bir genç, izaha…
gerek duymayansın!”
“Peki! Konuşmamız gereken bizden başka bir şey yok, kalan ömrümüzde Tanrı neyi uygun görüyorsa onu yaşamaktan başka…”
O günün yaşayacakları son gün mü, başlangıç yaşayacakları ilk gün mü olacağı akıllarından geçmemiş olsa gerekti, bir tam günü daha dolu dolu yaşarlarken.
Sabah, aynı bank Güneş doğarken, yaşamının Şölen olması dileğinde bankta beklediğini bekleyerek geçirirken onlar gelip oturdular iki tarafına bankı üleşerek; kızı ve kocası…
Solumalarından, kin dolu bakışlarından, başlangıcı nasıl yapacaklarının endişesini yaşarken şakaklarının ve dudaklarının sinirli hareketlerinden neler kurguladıklarını anlamamak ancak bir şaşkının marifeti(6) olabilirdi!
Güneş; bekledikleri şansı onlara vermenin gerekli olduğu düşüncesiyle;
“Evet, gençler! Söyleyin içinizden geçenleri, dökün eteklerinizdeki tüm taşları(4), ama eksiksiz lütfen! Ancak ne de olsa gönlüm genç görünse de yaşlıyım, inkâr edemem, kabul ediyorum, o nedenle her soru, tenkit, düşünce ve yaklaşımınıza anında cevap vermeme sabır gösterirseniz memnun kalırım!”
Genç adam, yani damat dillendi hemen;
“Bir nefeslik sohbette, aklını çelmişsiniz(4) annemizin, maksadınız mirasına konmak mı?”
“Affedersiniz genç adam! Siz Tanrı mısınız ki, beraber olursak eğer, onun benden önce ölüp de benim onun mirasına konacağımı düşünen? İnsanlar yaşarken çocuğunun, torunlarının düşüncelerine göre karar verebilir. Sanırım bu kararın etkinliğinde damat olarak ancak en son söz hakkına siz sahip olabilirsiniz. Başka?”
Bunun anlamı; “Hariçten gazel okuma! Gölge etme, başka ihsan istemem!” ya da biraz kaba kaçacak gibi görünse de; “Zurnanın son deliği olarak, ‘Bir şey’ yeme!” anlamında olsa gerekti, “Anlayan için sivrisinek saz!” etkinliğinde…
Daha sonrasının “Kavga” niteliğinde taşkınlık haline gelmesi, neredeyse yumruk atmaya teşebbüs şeklinde hareket üzmüştü Güneş’i.
Ve de sözlerin tuhaf ya da enteresan yönü, araya girmek dışında genç kadının hiçbir şeye karışmamış olması, damadın Şölen’in gelişiyle kısılan sesi, sözcü ya da aile avukatı pozisyonunun sona ermesi şeklinde gerçekleşmişti.
Ayrıca merak ediyordu Güneş. Bilinen tek adresi parktaki bank idi ve nereden öğrendiklerini merak ediyordu, muhtemelen Şölen anlatmıştı onun gelişi soruların cevabı idi.
“Evde konuştuklarımızın hiç olmazsa…
bir bölümünü belki de hepsini…
Güneş’le konuştuğunuzu anlıyorum…
Meteliğe değer vermeyen, sevgiyi… yüce tuttuğu için bundan sonraki yaşamını…
üleşeceği kişiden izin almayacak kadar cesur…
bir kadınım. Hemen tapuya gidip içinde…
oturduğunuz, sahiplendiğiniz, emlâk…
vergisini bile vermediğiniz evimi kızıma…
devredeceğim, tüm giderler bana… ait olmak üzere…
Atadan bana kalmış, evliliğimden…
kalan tüm ziynetleri, asarıatikaları(3), maddi…
birikim ve eşyalarımı kızıma vereceğim…”
Asabiydi, yutkundu, pet şişeyi uzattım kendine, bir yudumu ağzında çalkalayıp, cihazı tekrar boğazına tuttu, aynı madeni ses, sorgular şeklinde devam etti;
“Henüz resmen bilgim yok…
ama içtenlikle kabullendiğim de…
beni kabullenirse, bundan böyle…
onunla yaşayacağım için, kira…
ile oturduğum evi, birkaç özel eşya…
almak dışında boşaltacağım…
Bu nedenle, kocam her hal ve şartta…
bana bakacağı için emekli olarak…
hak ettiğim maaş kartıma da ihtiyacım…
olmayacak, onu da size bırakacağım…
‘Taş taş üstüne olur, ev ev üstüne olmaz!’..
mazeretine sığınıp dışladığınız…
annenizden başka bir dileğiniz olmayacağını…
sanıyorum. Benim dileğim; izin…
verdiğiniz zamanlarda, verebildiğiniz…
süreler kadar torunlarımla birlikte olmak…”
“Çok ağır konuşuyorsun ama anne…”
Aslında annesinin sözlerinden ziyade bakışlarından(24), tavrından, soluyup soluklanmasından, madeni sesteki ritimden anlamıştı, anlaması gerekeni.
“Akşam söyledikleriniz ve bana…
bir gece bile tahammül etmeksizin…
taksiyle evime göndermeniz yanında sözlerim ‘hiç!’ bile!”
Ve bana döndü Şölen;
“Dünden yarım kalan sözünü…
tamamlamak ister misin?”
“Söyle bana; ömrümüzün yettiğince sonbaharını üleşip kışlara kadar birlikte yaşayalım mı? Var mısın?”
“Varım!..”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Böyle mi esecekti, son günümde bu rüzgâr? / Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar… Hüzzam Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi Teoman ALPAY’a aittir.
(2) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE
(3) Allah ile Kul Arasına Girilmez; “Allah adına karar veremezsin! Hristiyanlıktaki gibi din adamlarının da, kendi dışındakilerin de Allah adına kendilerince hak sayılacak bir şey yoktur!” anlamında söz.
Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar, insanlar, şeyler.
Deli Dolu; Çılgın, aşırı deli olacak olacak gibi, dünyayı umursamaz, hiçbir şey umurunda olmayan.
İnsan Eti (Yükü) Ağır; Bakmakla yükümlü olduğu kimselerin hizmeti çok zaman aileyi çok yorar (maddiyatla hiç ilgisi olmaksızın, sadece gönül üzüntüsü olarak). Bakmakla, ilgilenmekle, her derdine çare olup üretmekle (özellikle de yükümlü değil gibi görünen gelin, damat gibi kimseler için yaşanan sıkıntı ve bir bakıma yük.
Kart Zampara; Yaşı ilerlemiş olsa bile, eşini yitirmiş olmaktan, aradığını bulamamaktan dolayı sürekli olarak kadınların peşinden koşan çapkın yaşlı erkek.
Ne şehittir, ne gazi, .ok yoluna gitti Niyazi; Sebepsiz yere hayatını kaybedenler ve ya zarar görenler için söylenen söz dizisi.
Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ. Söz olarak genel kullanım eksik dişlerin yerlerine yerleştirilen ve ağıza takılıp çıkarılabilen tam ve bölümlü olmak üzere iki çeşidi olan dişlerdir. Doğal dişler gibi olmasa da kullanılışlı ve doğal görünümlüdür.
Ses Protezine Neden Olan Gırtlak Kanseri Bilgileri; Meslek yıllarımın ortalarında bir yerlerde, böyle bir konuşma cihazıyla konuşan, daha sonraki yıllarda ise düğme gibi bir ameliyatla (Larenjektomi) gırtlağında delik olan bir ağabeyle tanıştım. Bence enteresan olan ses protezi yapılan ağabeyin o düğme üstündeki sargı bezine parmağıyla bastırarak kısık sesle de olsa konuşmasından ziyade o delikten öksürmesi idi.
Kanser; CA; Cancer Antigen. Kendiliğinden, düzensiz olarak bölünüp çoğalarak bulunduğu bölge dışına yayılabilen ve doğal gelişimi ölüme yol açan, genellikle kötücül ur biçiminde olan bütün doku ve göz bozukluklarını kapsayan ortak ad.
Sabahın Kör Vaktinde; Sabahın en erken vaktinde, yani tavuklar bile uyurken anlamında kullanılan bir deyim olmakla beraber yanlış kullanıldığı ifade edilmektedir. Sabahın başlangıcı, “İşe erken başlamanın sevinci olmalıdır!” denilmektedir. Bir bakıma “Erken kalkan yol alır!” anlamındadır.
Sözüm Meclisten Dışarı; “Konuşmam sırasında hoşunuza gitmeyecek, kaba olabilecek, ağza alınması mümkün olmayan sözler kullanabilirim, ancak bunların sizinle ilgisinin olmadığını belirtmek isterim!” anlamında söz.
(4) Aklını Çelmek; Kişiyi kendi kararından ve düşüncesinden yoksun bırakarak başka bir yola sokmak.
Canına Tak Dedirtmek; Sabrının kalmamasına neden olmak, bir sıkıntıya dayanamaz hale getirmek.
Çamaşır Çitelemek (Çitilemek); Çamaşır yıkarken eskiden killerle, şimdilerde deterjanlarla kirli olan çamaşırın iki yanını belirli bir güçle birbirine sürterek kirin yok olmasını sağlamaya çalışmak.
Çenesi Düşmek; Gevezelik etmek, yerli-yersiz konuşmak, çok konuşmak, gereksiz sözler söylemek, susmak bilmemek, karşısındakini bıktırmak.
Dört Gözle Beklemek; Büyük bir istekle, özlemle, sabırsızlıkla beklemek.
Eteğindeki Taşları Dökmek; Bütün bildiklerini anlatmak.
Ezilip Büzülmek (Bükülmek); Güç bir duruma düşüp davranışlarıyla utandığını belli etmek, utanıp sıkılmak. Bir şey söylerken utangaçlık, sıkılganlık ya da kibarlık davranışlarında bulunmak.
Gebermek; Ölmek. Bir kimseye, bir şeye aşırı yakınlık hissetmek, çok ilgi duymak (argo)
İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.
Kulak Asmamak; Önem vermemek, dinlememek.
Somurtmak; Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak, surat asmak.
Zül Saymak (Addetmek)(Bir olayı, ya da sözü); Küçültücü, alçaltıcı, ayıplanacak olarak değerlendirmek.
(5) Kur’an, Maide Suresi, 32. Ayette mealen şöyle buyurulmuştur; “Kim bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur… Her kim de birini yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Yine Kur’an Nisa Suresi 93. Ayette mealen şöyle buyurulmaktadır; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.”
(6) Basiretsizlik; Sağgörüden uzak olmak. Ölçülü ve doğru görüşten sapmak. Hareketlenmek için uyarı beklemek.
Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.
Hadis; Hazreti Muhammed’in Müslümanlarca büyük değerler verilen ve genelde kural niteliğinde söz ve davranışları (İleriki yılarda peygamberimize mal edilip de gerçek olduğu konusunda şüpheler olan sözler ve davranışlar).
İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.
İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
İstihkak; Hak edilen şey. Hak kazanma, hakkı olma, hak etme.
Lebalep; Bir şeyin ağzına deyin silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan deyim.
Marifet; Herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık, ustalıkla yapılan şey.
Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık.
Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
Pattadak; Pattadanak. Birdenbire, ansızın.
Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Spatül (Spatülâ, Ispatula); Ev işleri, duvarcılık, boyacılık gibi alanlarda kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan küçük bir kürek veya ucu keskin olmayan, bükülebilen bir bıçak biçiminde metal, ağaç, kemik vb. maddelerden yapılmış alet.
Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.
Teferruat; Bir şeyin bütün niceliği, incelikleri, ayrıntılar.
Tıynet: Karakter, yaradılış, huy, maya, cibilliyet.
Vidanjör; Fosseptik çukurunda biriken pissuları çekmeye yarayan makine. (Eksik bilgim olarak itiraf etmem gerek, öyküde sadece su tankeri ya da arozöz demem gerekirdi!)
(7) Batıl İtikat (Batıl İnanç); Hurafe. Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.
(8) Kur’an, Nisa Suresi, 86. Ayet; “Size bir selâm verildiğinde ona aynısıyla ya da daha güzel selâm verin.” Bu nedenle “Ve aleykümüsselâm” ya da “Ve aleykümselâm” denildikten sonra “ve Rahmetullahu ve Berekâtühu” kelimeleri de eklenerek selâm cevaplanır.
Selâm verdim, rüşvet deyüldür diye, selâmım almadılar. FUZÛLÎ (Rüşvet; Yaptırılmak istenen bir işte, yasa dışı kolaylık veya çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar).
(9) Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(10) Şair Bâki’ nin dizeleri; “Avâzeyi şu âleme Davut gibi sal, / Bâki kalan bu kubbede bir hoş sâda imiş” şeklindedir. (Âvaze; Yüksek ses, nara anlamındadır).
(11) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(12) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de! “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU
(13) Sen sevgiye susamışlığımın özlem kokan yağmurusun,/Bırak gönlüm güzel aşkınla, suya hasret çöl gibi yansın. SUYA HASRET ÇÖL GİBİ” Sebahattin HİZMETLİ
(14) Ölüm diye bir şey yok, bu sadece sonsuzluğa geçiş. Dr. Robert LANZA
Tüm hayatlar eksik, tüm ölümler vakitsizdir… Roni MARGULIES
…Evet, / kazık çakmayacağız dünyaya ama / Aceleye de gerek yok! “İVECENLİK” ten 2004 Yılı. Erol KARATEKİN
Sevmek için geç, ölmek için erken. Attilâ İLHAN
(15) Garibim namıma Kerem diyorlar / Aslı’mı el almış haram diyorlar / Hastayım derdime verem diyorlar / Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “HAN DUVARLARI” şiirinde duvardaki bir kıta.
(16) Bazı insanlar horozlar öttüğü için sabahın olduğunu sanırlar. Bilmezler mi ki sabah olduğu için horozlar hava atmaktadırlar. (Sözün aslı; “Öyle horozlar vardır ki öttükleri için Güneşin doğduğunu sanırlar!” şeklindedir. Lev Nikolayeviç TOLSTOY
(17) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(18) Stendhal Sendromu; Sanat eserlerinin güzelliği, ihtişamı, şaşkınlığı karşısında kalp atışlarının hızlanması.
(19) Sevmek ıstırap çekmektir. Sevmemek ölmektir. Sözün aslı Woody ALLEN’e ait olup şöyledir; Sevmek ıstıraptır. Istırap çekmek istemiyorsan sevme… Ama kalbinde sevgi yoksa yine ıstırap çekersin. Bu durumda sevmek de sevmemek de ıstıraptır. Mutlu olmak için sevmen gerekir.
Arthur SCHOPENHAUER ve Friedrich NIETZSCHE’ye göre ise; “Yaşamak ıstırap çekmek” Saint AUGUSTINE’e göre ise; “Yaşamak sevmektir!”
(20) Bir şey yap, güzel olsun şeklinde başlayıp… Ama hep güzel olsun. Çünkü her insan ölecek yaştadır. Geç kalmayasın… Şems-i TEBRİZİ
(21) O ağacın altını anmaz olur muyum hiç? Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Karcığar Makamındadır.
(22) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(23) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)
(24) Gerek yok her sözü lâf ile beyana, bir bakış bin söz eder, bakıştan anlayana. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ