Ben şahidim…

“Seni seviyorum, benim ol!”

“Çıplak gördün ya beni, seni duygulandıran sevgi değil, arzu, tıpkı ilkinde olduğu gibi…”

“Başıma kakmanın âlemi var mı? Bir hataydı, üstelik suçsuzum, insan hata yapamaz mı?”

“Karşısı yakandan tutup boş bir süt şişesi gibi kapı önüne koymadan hatandan dönmeliydin!”

“Bilemedim ve sana da anlatamadım, hiç mi şansım yok?”

“Sence?”

Deniz kenarındaki bir otelin plâjında belki tesadüfen, belki de isteyerek, plânlayarak bir araya gelmiş, en fazla yolun yarılarında(1) olan ikilinin konuşmalarından bir iki cümleydi bunlar…

Öncesi…

Aslında öncesinden önce onları tanımak ve tanıtmak gerek. Bikinili güneşlenmekte olan kadın, denizden henüz çıkmış, silinmeye gerek görmeksizin sahiplendiği şezlongun üzerine uzanmıştı, muhtemelen şairin belirttiğine(2) benzer, ama deniz kostümlü! Bedenindeki su kürecikleri, elmas parçacıkları, ya da çiy damlaları gibiydi.

Genç kadın naturası(3) itibariyle, genç adama göre bir-iki birim kadar daha genç görünüyordu! Tesadüften hoşlanmamış gibi, tente altında olmasına rağmen siyah gözlüklerini takmış, saçlarını kuruttuğu havluyla diz kapakları ile göğsünün alt ucuna kadar olan bölümü kapatmıştı.

Genç kadın tarifte zorluk çekilecek kadar güzeldi, herhalde bu yaşlarına rağmen, eklentileri olmayan yüzü ve bedeniyle güzellik yarışmalarında iyi bir derece alabilirdi, eğer ki o günün eski teknolojileriyle bedenindeki o apandisit operasyonunun izi olmasaydı!

Sadece o iz mi? Sinirlendiğini belli edecek şekilde alt dudağını yarı yerine kadar ısırması, engellemesinin mümkün olmadığı şakakları ve dişlerini sıktığını belli eden gamzeleri aşağı-yukarı, ileri-geri hareketlerinde ısrarcı olmasaydı, gerçekten başarılı olması, iyi bir derece alması mümkündü, gerçekten öyle bir yarışmaya girecek olsa.

Gözleri ne renkti, açık mı, koyu mu? Bence denizden esinlenerek çakır mavi olmalı. Dalgaların seslerinden başka sesler duymamak için kulaklarında tıkaçlar olmalı, ya da deniz suyu ile tıkanmış görünmeliydi, muhtemelen sonralarında karşısındakini görmemek, işitmemek için.

Okuması, yazması? Böyle lüks bir otele kendi başına ve cesurca geldiğine göre yorumum, babasının parası ile değil, kendi kazancı ile belki de yorulmuş beynini dinlendirmek için gelmiş olabilirdi. Belki; “Bir daha mı?” diyerek tövbe ettiği yüreğindeki ağırlığı dalgalarla boğmak, güçsüzlüğünü hissetse bile bir daha asla yeryüzünü görmemek kaydıyla denizin en derinlerine gömmek olabilirdi arzusu.

Hayat tesadüflerle dolu...

İnsanın gelecekten, geleceğinden haberinin olması mümkün değil. Ummadığın taşın baş yardığı, bir kaşık suda insanın yaşamını yitirdiği bir âlemde kader böylesine tesadüfleri de yaratıp yaşatabiliyordu, her kim, her ne derse desin, yaralı iki insanın karşılaşması gibi.

Yaralı iki insan…

Evet, evvelinde sadece ölümün ayıracağı birliktelikleri vardı, masum, içten, kaygısız, tüm varlıkları ile bir geleceği yaşamak için ta üniversiteden biri.

Ne zamanki kader ayrı olmalarını emretmişti; o an Muharrem’in askere gitmesi ile zulüm gibi gelmişti ikisine de.

Komutanın kızı vs. vs.

Muharrem’in yaşamı tam filmlikti, bilmem kaç kısım, tekmili birden(4), tek fark ilaçlı gazozu içiren değil, ilaçlı gazozu içen olmasıydı.

Komutanın baskını, askerliğinin yanması riski, nikâha kadar geçecek süre içinde komutanın kızının hani meselâ hamile olduğunu öğrenmesi(!) hemen evlenmelerinin gereği nedeniyle genç adamın tüm hayalleri tükenivermişti.

Suçlu; uçkuruydu(3), içgüveysi(4) asteğmen olan genç adamın, yani Muharrem’in.

Oysa iddia etmiş, ancak inandıramamıştı; ne iç çamaşırlarında belirgin bir yanlışlık, ne cinsellik sonrası görülmesi gerekenler vardı ortamda.

Elde edilmesi arzulanan elde edilmiş, sebep-netice olarak gerçekleşmesi gereken ise gerçekleşmişti. Damızlık hüviyetindeki asteğmen plânlanan oturumdan(!) (daha doğrusu buna yatırım, yaptırım gibi sözleri yakıştırmak gerek) sonra bir daha lojmana katılmamış, kışlasına dönmüştü.

Her bakımdan mutlu görünen gelinde beklenen gelişmeler, uzun bir süre geçtiği halde yaşanmamıştı. İkisi de bir arada yaşamamışlardı zaten, fiziksel olarak.

Utanarak da olsa gerçek yadsınamaz, genç kızın Muharrem’le yaşadığını iddia ettiği olay ilk cinsel tecrübesi değildi, baskın bir ilaçlı gazozla yaşandığı sanılan. İlk tecrübe ile yaşamaktan korkulan olmamıştı, Çünkü sözüm ona Muharrem kısırdı, aile kararına göre.

Muharrem’in askerliğinin bitiminde eline teskere ile birlikte, her ne şekilde temin edildiğini anlayamadığı boşanma ilâmı(4) da sıkıştırılmıştı. Maksat; ilaçlı gazozla yeniden bir damızlık damat adayını kafeslemek(5) üzerineydi, gerekirse!

Sonuç, her şeye rağmen evlât edinme arzusuydu Muharrem’in. Yaşadıkları kendini üzdüğü gibi, saklamaksızın anlattığı herhangi bir başka canlıyı değil, geçmişinde de, geleceğinde de olmasını, beraber yaşamayı dilediği Muhterem’i de üzmüştü. Kendini ispat etmesi, sevdiğinin üzülmesine gerek olmadığını anlatması, şüpheye yer bırakmamasını istemenin hakkı olduğu inancındaydı Muharrem.

Suçlu olan kendisi değildi, boş bir süt şişesi gibi kapı önüne konulmasına rağmen türeyecek yeni damat adayına acımak geçmişti aklından ve öncelikle yitirdiğinin hüznü ile baş başa kalmıştı genç adam!

Genç adam? Yani Muharrem!

Genç kızla aynı üniversiteden mezundu genç adam, demiştik (mi, galiba? En basitinden beraber okumuşlardı). Kurgulanmış bir kumpasa(3) uğradığı… (Onu da demiş, anlatmıştık aynen)!

Muharrem ve Muhterem’in aynı iş yerinde çalıştıklarını da ilk defa açıklıyor olmalıyım, ya da şimdi ağzımdan kaçırmış gibiyim! Yaşamı kararmıştı Muharrem’in. Bu sözüm; ilk kez piyasaya sürülen bir kavram…

Evveliyatı belliydi Muharrem’in, karakaşlı, kara gözlü, esmer tenli, azıcık enine-boyuna, kısmen yakışıklı…

Ama şimdi? Gözlerinde hâreler(3), saçlarında kırlar ötesi beyazlar, kamburumsu bir beden, umutsuz adım atışlar…

Ancak şu gerçek ki, hani meselâ resmi gibi gözükse de gayri resmi evliliğinde, hanım köylü olarak zapt edilince, kendine güvenini yitirmiş, yedek subay olmasına rağmen dünyaya, hatta her şeye boş vermiş, almış başını, vurmuştu kendini dağlara…

Sadece garnizon içinde…

Umut, gene de umuttu, eğer sevdiğini inandırabilirse?

Sonrasında terhis olunca bu kez mesleğinde aynı geleceği yaşamıştı, karşısındakini inandıramamış olmakla vurmuştu kendini dağlara öncesinde ve yan yana, karşı karşıya olmakla, ancak karşısındakini inandıramamıştı, ıstırap çekiyordu. Bu nedenle bir başka ile tayinini istemiş ve dileği gerçekleşmişti.

Cep telefonundaki bir kısım numaraları silmek yerine reddedilecekler listesine almıştı, sadece şaşkınca bir tedbir olarak. Kurtulması mümkün değildi Muhterem’den. Acı bir gerçek, yaşadığı da yaşayacağı da oydu, bedeni yanında olmasa da.

O, kendine hatıra, ya da miras bırakmıştı inançsızlığıyla karanlıkları, öyle ki, Muharrem aynaya her bakışında kendini Arap, zenci, yamyam gibi görüyordu.

Sahilde…

Genç adam ısrarcıydı, bu karşılaşmalarında, kaderden umut beklentisiyle;

“Kadere inanır mısın?”

“Yaşamımızla kaderin ne ilgisi var ki Muharrem?”

“Peki, vazgeçtim, Allah’a…”

“İnsanların çoğu, senin gibi yanlışlarını Allah’a yönlendirmekte, dar kıt(4) zamanlarında Allah’tan yardım beklemekte üstattırlar. Yaşam tarzım her ne şekilde olursa olsun Elhamdülillâh Müslümanım ve bundan şüphe eder gibi tavrın canımı sıktı ve lâyık olmadığın halde hak ettiğin(5) için sana kinlendim. Bilmem sözlerimin bu kadarı senin için yeterli mi?”

Muharrem, Muhterem’in direncini kıramayacağını hissetmişti. Suçu olmasa da, suçlu görünmese de karşısındaki yaşamının tek gerçeği olan Muhterem, kendini rüzgârın kırdığı bir dal gibi görüp, rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin(6), affetmek gibi yanlış yapmayı düşünmüyordu.

Oysa Muhterem, yani genç kız içinden sarılmak, koklamak, öpmek gibi çılgınca bir kavuşma görüntüsü yaşamayı istemesine rağmen kendine hâkim olmayı, kendini frenlemeyi becermişti.

Muharrem, bir piton(3) tarafından sarılmış, akıbetini bekleyen zavallı bir…

meselâ bir koyun gibiydi, boynu bükük.

“Anladım! Diyorsun ki; Nefsine hâkim olamadın, suçlusun!’ Beni istemiyorsun. Bu tesadüfün seni arayıp da bulamamamın hüznüne engel olacağını geçirmiştim aklımdan. Sağlıkla kal, defoluyorum!”

“İyi olur, git!”

Muharrem’in tasını-tarağını toplayıp görünmez olmaktan başka çaresi de, şansı da yok gibiydi. Gitmeli, temelli kaybolup yok olmalı, ancak hayatını karartıp söndürenlerin de hayatlarını söndürmemeliydi. Allah’ın o ulu ayetine(7) karşın hem karşısındakilere hem de kendine karşı “Ebedi cehennemlik” olmasına gerek yoktu.

Normal bir yaşam sonunda, ahrette sevdiği ile birlikte, beraber olma olasılığını neden dünyadayken yok etsindi ki?

Hem insanlar umutsuz yaşayamazlardı ki, yeter ki hayal ve umutlarının sınırlarını her türlü düşünce ve imkânları göz önüne alarak iyi çizsinler…

Muharrem otele geri döndü, giriş kaydını henüz yaptırmıştı, çıkışını, peşinatını ve depozitosunun iadesini istedi. Acelesi vardı; hemen yok olmak gibi.

Oysa otel çalışanlarının hiç de öyle bir kaygıları, tutum ve davranışları yok gibiydi.

“Peki!” dedi. “Muhterem Hanım benim akrabam, hesabımı onun üzerine aktarın, nereyi imzalamam gerekiyorsa, çabuk bilgisayardan bir çıktı çıkarın, imzalayayım ve acelem var, hemen gitmeliyim!”

Pişmanlık, yaşamın en rezil eziyetlerinden biriydi ve daha “Git!” der demez, gidenin arkasından bakarken yaşadığıydı bu, Muhterem’in. Tüm gönlüne yayılmış bir sevgiden, aşktan nasıl vazgeçer, vazgeçebilirdi bir çırpıda?

Daha ayak seslerinin kumların hışırtısında, onu yitirmek korkusuyla “Git!” demekten vazgeçmişti anında. Sevgi, böylesine yüce bir duyguydu işte, hemen değilse de, gecikmiş olarak da olsa.

Üstüne doladığı havluyu, bu kez peştamal gibi doladı beline, danışma bankına ulaştı, Muharrem’in odasının numarasını sordu. Ayrılan biri için sakınca yoktu bilgi vermek konusunda;

“Beyefendi biraz önce otelimizden ayrıldı efendim, üstelik tüm avans, peşinat ve kaparo bedellerinin tümünü sizin hesabınıza aktararak…”

“Bunu asla kabullenememem, çabuk peşinden birini gönderin, bulup onu getirsin, lütfen!”

“Mümkün değil efendim, otel servisini beklemedi, taksi çağırdı ve bindi, gitti. Sanırım yoldadır, ya da terminale ulaşmış, ulaşmak üzeredir. Başı eğik, hüzünlü ve aceleci idi, eğer sizin için önemi varsa efendim?”

Muhterem cep telefonunun birkaç tuşuna bastı, istediğine ulaşamamış olsa gerekti ve;

“Lütfen tasdikleyin, ya da başka bir numara var ise bana o numarayı söyleyin!”

“Efendim, kurallar, yasalar…”

“Ben ‘Ölüyorum!’ demek üzereyim, siz bana kurallardan, yasalardan dem vuruyorsunuz. Hem zaten o söyledikleriniz uygulanmamak, tersini yapmak için yazılmıştır. Çabuk! Söyleyin yeni numarasını!”

“Peki!”

“Bu; sizin için kötü bir puan! Hele ki onu yitirirsem ve de ölecek olursam…

Dönüşümde umarım görüşmemiz mümkün olur…”

Lobinin(3) bir kenarına çekilen Muhterem sadece söylenen ve Muharrem’in neden değişiklik yaptığını anlayamadığı o numarayı aradı. Muharrem, daha “Alo!” bile demeden karşısından mitralyöz(3) ateşi gibi bir sesleniş ulaştı kulaklarına.

“Bugüne kadar hep reddedilecekler listesine gömdün, ne oldu da arıyorsun beni şimdi? Geberecek diye acıdın mı, söyle! Merak etme, sensizliğe tahammüllü olamayacağım, ecelime yardımcı olmaya çalışacağım! Anladınız mı hanımefendi?”

“Bitti mi?”

“Evet, bitti hanımefendi!”

“Önceleri bana sadece ismimi söylerdin. Sonraları ‘Evlenme’ sözlerimiz ertesinde daha da genişlemişti vaatlerimiz, tekrarlamama gerek yok!..

Ve şimdi ilk defa gücenik, çok sitemli ve anlayamayacağım bir biçimde aşağılayarak; ‘Hanımefendi!’ diyorsun. Şimdi eğer vaktin uygunsa beni dinle genç ve yaşamımdaki tek adam. Her nerede olursan ol, sana yarım saat izin. Ben roofta(3) olacağım, önümde bir içki bardağı ile ve balkon kenarında hazır. Kucaklarsan, ‘Ben ettim, sen etme!’ dersen, kollarım açık olacak!”

Nefeslendi azıcık;

“Ha gelmezsen, gelmek istemezsen, ola ki sebep her ne olursa olsun gecikirsen; lütfen tehdit olarak kabullenme! Ben rooftan aşağıya mundar(3) ve cehennemlik olarak inerim. Sen de benim katilim olarak ister vicdan azabı(4) ile yaşa, ister öl, ya da öldür kendini umurumda değil!

Nihayeti şu ya da bu şekilde cehennemde benim olacaksın ya! Belki Tanrı büyüklüğünü gösterir, senin kısır aşkına itibar etmeyip, benim yüce aşkıma değer vererek cehennemin en ateşli yerine değil, daha ılıman bir yerine itekleyip gönderir bizi, kim bilir?”

“Yarım saat çok az! Arabayı durdurmuştum. Hiç olmazsa kırk beş dakika de, hatta sana kavuşmayı arzu ediyorum, bir saat de olsa gecikmeksizin en erken zamanda yanında olmak istiyorum, kabullen beni!”

“Peki!” dedi ve kapattı telefonunu Muhterem. Muharrem ikilem(3) içindeydi, söz vermesine rağmen, kırk beş dakika mı, bir saat mi? Son sürat, daha öncesinde sevdiğinin göğsüne yaslamalıydı başını, dünyalar umurunda olmaksızın.

Muharrem taksi şoförünün kulağına eğildi;

“Yengenin heyheyleri(3) üzerinde. ‘Defol!’ dedi, defoluyordum, şimdi pişman olmuş; ‘He! Gel!’ diyor. Biraz pahalı olacak, ama sen şehirdeki bildiğin bir kuyumcu dükkânı önünde dur ve saate bak lütfen! Tam kırk beş dakika vaktimiz var, beni yetiştireceğin. Olmadı, ben ölüyüm, demektir. O da ölür, ben gibi. Senin için önemsiz, hoş tabii, taksi ücretini alırsın unutursun!”

“Abi! Karı milletine değil değer vermek, gülümsemeyeceksin bile! Balyoz gibi vuracaksın tepesine, çivi gibi çakacaksın toprağa. Ensesine vurunca şaplağı kıç üstü oturacak, oturduğu yeri bilmeksizin…”

“Sen öyle mi yapıyorsun eşine?”

“Yok abi, ben evli değilim!”

“Anladım! ‘Bekâra karı boşamak kolay gelir!’ derler! Bu kafa ve düşünce yapısıyla, korkarım ki, ömrünün sonuna kadar bekâr kalacaksın. Çünkü kadınlarımız bizlerin yarılarımız, yarınlarımızdır, tıpkı annelerimiz gibi. Öncemizde annelerimiz tabi, sonrasında kız kardeşlerimiz, kız evlâtlarımız, candan sevdiğimiz, yokluklarına tahammül edemeyeceğimiz tüm sevdiklerimiz, yaşamımızı adadığımız eşlerimiz…

Parmaklarında çoban tırnağı çıksa, canları yandığı için üzüldüğümüz, bir yudum eksilen kanlarına, bir damla gözyaşlarına kıyamayacağımız insan dememizin mümkün olmadığı dünyanın en gelişmiş, en muhterem varlıklı insanları onlar. Yoksa her sözün başı neden “Ana” ile başlar ki? Sana bunları anlatmam kolay, ama sanırım ki beyninin kabullenmesi zor, ya da bana öyle geliyor!”

“Abi, incindim sözlerinle. Benim sözlerim aşırı derecede uçuk(3) bir hıyarlık(5), yalnız bilin ki iki kız kardeşim var, bu akşam dönüşümde onları sarıp sarmalayacak, kucaklayıp göğsüme yaslayıp defalarca öpüp koklayacağım…

Ve inanın ki; bu akşam, hiç sanmıyorum, ama bir katliama sebep olacaksam, bu taksi parası haram-zıkkım olsun(4) bana, almam, alamam. Yeter ki siz mutlu olun ve hiçbir hal ve şartta birbirinizi üzmeyin, birbirinizden asla vazgeçmeyin…”

Bir taksi şoförü olarak öncesinde söylediklerini tekzip etmek istercesine bir mücadele içindeydi;

“Ömür boyu birbirinizin olun abim, bana bunu öğrettiğiniz için ben de ömür boyu birlikte olacağımı, seveceğimi bulmak değil, yaşama gayretinde olacağım, tabiidir ki Tanrı esirgemezse. Şu anda dualarım sizin için. Ömür boyu birbirinizin olun, ayrılık düşüncesini değil, kelimesini bile kaldırın sözlüğünüzden, eğer birbirinizi, birbiriniz olarak içtenlikle seviyor, anlıyor ve yaşıyorsanız. Bu bir aradığını henüz bulamamış bir taksi şoförünün hezeyanları(3), sözleri, acil ve özel önerisi, ancak benim için de sizinkisi gibisini yaşamak dileğiyle…”

Doğrusu; Muharrem taksi şoförünün karmakarışık sözlerini, düzgün Türkçesini ve sanki öncesinde yaşamış gibi engin bilgisinin birikimi olarak anlayamamıştı. Yoksa uygun zamanlarda okul harçlığını çıkarmak için çalışan bir üniversite öğrencisi olmasındı?

Durgunluğunda anlatmak gereğini hissetmişti, gereği yokken; devlet memurluğundan emekli bir babanın ilk çocuğuydu taksi şoförü. Bu nedenle küçük yaşlarda çalışmaya başlamıştı çeşitli imkânlarla.

İlerleyen zamanda, hele ki askerlik dönüşü, arada sırada olsa da babasının ticari arabası ile uygun olduğu zamanlarda göreve çıkıyordu. Çünkü okuma arzusu olduğu için ele kulluk eden bir taksi şoförünün ötesini ne siz sorun, ne de ben anlatayım.

Taksi şoförü dillendi tekrar;

“Tavsiyem odur ki; ne alacaksanız, çabuk alın, belirttiği süre içinde otele ulaşmaya çalışalım, trafik kurallarına aykırı davranışlar nedeniyle trafik cezası yersem, o da bahtınıza, siz ödersiniz, ancak sanırım bu mutluluğunuz için ufacık bir teferruat olur…”

Muharrem, çok öncelerinde Muhterem’e hatıra, söz, vaat olarak bir yüzük alıp takmıştı parmağına, o günün öğrenci olma koşullarına uygun, pahalı olmayan. Muhterem denizde bile, aradan o kadar zaman geçmesine, inanmakta güçlük çektiği yanlışlığa rağmen o yüzüğü parmağından çıkarmamıştı hâlâ parmağındaydı ve bu Muharrem’i cesaretlendiren en önemli unsurdu.

Yakınlaşmalıydı, ikna etmeliydi, kendisi için onsuz bir yaşamın olmayacağına onu inandırmalı, inandırabilmeliydi. Oysa karşılaştığı tepkiden hâlâ sıyrılamadığının farkındaydı. Gerçekten kırılmış bir kalbin bir başka şeyle aynı terazide aynı ölçülerle tartılması, hatta kefelerin dengede kalacağını ummak bile safdillik(3) değil miydi?

Bir yüzük, bir de kolye aldı, umutla, maksadı diz çöktüğünde bağışlanmayı dilemek, kolyeyi takarken de ensesinden öperek özrünü yinelemekti.

Bavulunu taksinin bagajında unutup asansöre yöneldi, roofa çıktı ve dondu kaldı. Garsonlar ve müzik dışında kimse yoktu salonda. Telâşlandı rooftan aşağıya baktı, garsonların suratlarında teessür adına hiçbir iz yoktu. Öyleyse, bu demekti ki, annesi dâhil dünyadaki tüm kadınların olduğu gibi Muhterem’in de orada bulunmamasına, bir bakıma gecikmesine tahammüllü olmalıydı.

Birden ortam karardı, belirli bir musiki, “Bizim olsun!” dedikleri çınlamaya başladı roofun teybinde. Beyazlar içinde Muhterem ve onun ricasını kırmayanlar doluştu roofa.

Muharrem, yanına yaklaştı Muhterem’in, musikinin ritmine uyarak dans etmek ister gibi. Hiç de oralı gözükmemişti genç kız. Bunda belki de kamuoyu oluşturmak(5) gibi salona toplananların katkısı olsa gerekti, ama gene de bir ikaz uyarısı gerekiyordu Muharrem’e;

“Diz çök ve içinden geçen ve benim istediğim sözleri söyle bana!”

Hazırlıklıydı genç adam;

“Bedenimi bir süreliğine satın almaya kalkışmış olsalar da gönlüm, ruhum, kalbim ve beynim senin olmaktan asla vazgeçmedi, bir an için bile…”

“Eee?”

“Başlangıcımda sen vardın, seni sevdim, benim olmanı, senin olmak istedim hep…”

“Bir kez daha ‘Eee!’ demeyi düşünüyorum!”

“Seni canımdan çok, bir ömrü senin için yok edecek kadar seviyorum…

“Kısaca?”

“Benim ol demeye yüzüm yok, senin olmama izin ver!”

“Gizli saklı sözlerinden bir şey anlayamadım, buradakilerin de bir şeyler anladığından emin değilim, hadi söylemek istediğini söylemeye çalış!”

Muharrem diz çöktü, beyazlıklar karşısında, yüzüğü uzatırken;

“Seni seviyorum, benim ol! Ömrümüzü beraber tüketelim!” derken salondakileri de Muhterem’in “Peki!” deyişi sonrasında unutmadı;

“Hepiniz nikâhımıza da, düğünümüze de davetlisiniz, mademki bugünü hep beraber yaşadık…”

Muharrem için tek eksiklik kolyeyi Muhterem’in boynuna takmak ve ensesinden öpmekti.

Eee! Olsundu o kadar, kusur kadı kızında bile olduktan sonra…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İddiam şu ki; seven daima affedicidir!

(1) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… diye başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.

(2) Uzanıp yatıvermiş sereserpe… şeklinde başlayan Orhan Veli KANIK’ın SERESERPE Şirinin bir yerlerinde “Koltuğu görünüyor, bir eliyle de göğsünü tutmuş…” dizeleri vardır.

(3) Hâre; Gözlerin yaşlanması, kenarlara kayması, derin çizgiler oluşması. Nesne, canlı, göz ve benzeri şeylerde, dalgalı kumaşlarda rastlanan özellik. Meneviş.

Heyheyler; Sinir bozukluğu, sinirlilik, asabiyet.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Kumpas; Hile, düzen. Gizli bir iş için düzen hazırlamak. (Ölçü aleti ile ilgisi yoktur!)

Lobi; Otel, tiyatro ya da bir yapı kapısından girildiğinde ve bir kısım yerlerde çatıya en yakın olan dinlenme yeri.

Mitralyöz; Seri ateş eden ağır makineli tüfek, hatta top. (Seri, duraklamadan, isyan eder veya azarlar gibi konuşma benzetilmesi).

Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.

Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

Piton; Boagillerden Afrika’nın ve Asya’nın sulak yerlerinde yaşayan, değişik türleri bulunan, kimilerinin boyu 10 metreyi, çevresi 80 santimetreyi bulabilen, çevik ve güçlü, geceleri avlanan, avını vücuduyla sararak öldürüp yutan, pullu ve parlak derisi dericilikte kullanılan, zehirsiz bir yılan.

Roof; Otel, tiyatro ya da bir kısım yerlerde çatıya en yakın olan dinlenme yeri.

Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Uçkur; Şalvarı, ya da iç donu bele bağlamak ya da torba kese gibi şeylerin ağzını büzmek için bunlara geçirilen bağ.

Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.

(4) Boşanma İlâmı; Boşanmanın tescili olan, üstünde boşanma ibare ve koşullarının yazılı olduğu birkaç imza ve mührün yer aldığı mahkeme kararına ait belge.

Dar-Kıt; Ancak.

Haram Zıkkım Olsun (Zehir Zıkkım Olsun); Kızgınlık anında; “Gözüne-dizine dursun, emeklerimi, yedirdiklerimi helâl etmiyorum!” gibi anlamlarda kullanılan söz.

İçgüveyi; Daha çok “İçgüveysi” şeklinde kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir. Evlenen bir erkeğin kadının ailesi ile birlikte oturmasına “Matrilokal” adı verilmektedir. Genelde “İç Güveylilik” denen kavram.

Tekmili Birden; Bütünüyle, tamamen, hep beraber, herkes, karşıdakiler. (Şu kadar tekmili birden; sinema ile özdeşleşmiş bir deyimdir).

Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.

(5) Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.

Hıyarlık Yapmak; Kaba saba, budalaca davranışlarda bulunmak.

Kafeslemek; Çıkar sağlamak için aldatmak, tuzağa düşürmek.

Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.

(6) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere.  Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap ismi).

Dal rüzgârı affetmiştir, ama kırılmıştır bir kere. KONFÜÇYÜS

(7) Kur’an, Maide Suresi, 32. Ayette mealen şöyle buyurulmuştur; “Kim bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur… Her kim de birini yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Yine Kur’an Nisa Suresi 93. Ayette mealen şöyle buyurulmaktadır; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.”