Patatis! Soan! Bu, köyden şehre inip de, aslını inkâr etmeyen, lehçesini düzeltemeyen babamın sloganıydı(1). Ha! Tarlayı-tapanı, evi-barkı, dümeni-düzeni neden bırakıp, ucuz pahalı demeksizin satıp savıp neden şehre inmişlerdi, ayrı mesele.
Ancak kenarından, köşesinden şöyle dokunmam gerekirse, baştakilerin “Yanlış tutumları” diyebilirim, aklımda yanlış kalmadıysa eğer; HES(1) denilen bir garabet ve bunun için de kısaca doğanın katliamı(2)…
Bunu; ne annem, ne de babam dile getirdi, söyledikleri; “Senin okuman, bizim gibi cahil kalmaman için göçtük şehre!” şeklindeydi. Ancak ben de aslını inkâr etmemiş olarak gittim, gördüm ve perişan olarak döndüm oralardan. HES’i bilenler bilir, detaya girmeme gerek yok…
Okudum, liseyi bitirdim, meslek olarak değil, ama en olmayacak şekilde bu ildeki üniversitenin bir bölümünü kazandım ve hop! Babam, annem ucuz-pahalı demeden babamın Pazar kamyonetinin aldığı eşyalarla, önce üç-beş parça eşya ile geçici olarak konakladığımız kümes gibi gecekondu evden ayrılıp, bir başka büyük gecekonduya sığıştık.
Üçüncü sınıfa başladığımda bu iki katlı kâgir gecekondu dense de ev denecek eve birikmişlerimizin tümünü saymıştık! Doğal olarak ilk kümes gibi gecekondunun satışından aldığımız parayı da mal sahibinin eline peşinat olarak sayarak.
Babam sadece patates, soğan satardı, başlangıçlarda yenilememizin mümkün olamayacağı, çok zaman ittire-kaktıra çalıştırdığımız, asarı atika(2) kamyonet, ya da pikapla.
Ve liseye başladığımda derslerimin, sınavlarımın olmadığı zamanlarda babama yardımcı olmaya gayret ettik, bazı bazı ben, bazen de annem.
Köy insanı olmasına rağmen güçsüzdü babam. Pazarlarda satış yapamazdı. Daha doğrusu bir tarafta devletin zabıtaları, diğer tarafta Pazar mafyası(2) “İllâllah” dedirtmişti kendisine ve dolaysıyla bizlere de.
Bu nedenledir ki, babamın kadrolu(!) müşterileri vardı, haftanın her ayrı gününde, aynı mahalle ve sokaklarından geçtiği, durduğu, durakladığı.
Kredi almak için yeterliliğimiz ve bize kefil olacak kadar güvenenimiz yoktu, şunun için söylüyorum, yaz-kış, dağdan şehre ses etmeksizin bize tahammül eden kamyonetimiz artık sekerât(1) halindeydi. Yenisini almamız gerekliydi, onu hurda fiyatına satıp.
Yeterli olması mümkün değildi, eskisinin satış, yenisinin satın alış bedeli olarak. Bunun için ya benim okulu bırakıp eften-püften(2) bir işte çalışmam, ya da okulu bırakacak olsam da, iş bulamazsam ailece dilencilik yapmamız gerekecekti.
Eski kamyoneti hurdacıya verdik; “Sattık!” diyemiyorum, çünkü demir-saç yığını kadar bile ederi o kadardı. Oturduğumuz evi teminat gösterdik, memurlar ölçtüler, biçtiler. Satış bedeli 100 olur diye düşünüyorduk, 80-90 miktarına bile razıydık, yani yeni kamyonetin bedelini aşağı yukarı karşılar, diye düşünüyorduk, ancak amcalar 40 uygun görmüşlerdi; Lira, Dolar, Euro, artık ne dersen de.
Taksitle alamazdık, hem bankanın, hem satıcının ikisinin birden taksitlerini karşılayamazdık, her ne kadar; “Borç yiğidin kamçısıdır!” denmiş olsa da. Ancak babam çözümü buldu, ben okula devam edecektim, kesinkes, o da patates, soğan bedelleri karşılığı kadrolu müşterilerimizden özellikle kamyonet için borç alacak, borç aldıklarının her birinin kamyonet üzerinde hakları olacaktı.
Tarihsiz, miktarı belirtilmemiş, ancak senetler arkasına yazılmış miktarlarla payları olacağını vaat ettiğimiz komşulardan aldığımız paralarla kamyonetimizi almış, mikrofon, hoparlör ve teyp düzenini de yerleştirmiştik.
Allah’ın “Yürü ya kulum!(3)” demesine ihtiyacımız vardı.
“Domates, biber, patlıcan, patatis, soan! Hanımlar! Hele kafalarınızı uzatın bir!”
Rahmetli sanatkârın deyişi ve babamın sesine, annemin eklentisiydi ilerilerde eklentisi “patates, soğan” olarak gelişen bu slogan. Genişleyebildiğimiz kadar genişleyip en yakın zamanda borçlarımızı ödemek arzusundaydık. Yetkili izinleri almıştık, zabıtayla sorunumuz yoktu. Mafya ile de zorunlu “İyi ilişkiler!” yaşamaya başlamıştık.
Sahamızı diğer sebzeler, özellikle yumurta ve meyve satışları ile genişlettik. Çok zaman babam yalnız başına, bazen annem, bazen ben, bazen de her üçümüz birlikte çalışıyorduk. Kadrolu müşterilerimiz artmıştı.
Ve de yanlış bir söz kullanmaktan çekinirim, ama kadrolu muhtaç müşterilerimiz de vardı. Çünkü kalanları çürümeye bırakıp çöpe atmak yerine annem ve babam erinmeden(4) kardeş payı şeklinde poşetler haline getirip gelemeyecek durumda olanların evlerine giderek dağıtıyorlar, ya da utanmamaları, çekinmemeleri için kamyoneti belirledikleri yere bırakıp poşetlerin alınmasını yakınındaki camide namaz kılarak bekliyorlardı.
Genelde eve dönerken kamyonette poşetlerin bitmiş olduğunu görmek öncelikle annemin, babamın dolaysıyla da benim mutluluğumdu.
Bir keresinde; “Allah razı olsun!” bir diğer kere de; “Teşekkür” yazılı kısa notlar, bir başka kere de dualar yüklü uzunca bir mektup(!) almıştık, sahiplerini bilmediğimiz.
Dediğim gibi, yol-yordam, mahalle-sokak, seki-sepet öğrenmiştim, her ne kadar çalışan, işleyen demir ışıldarsa da, demirlerin de bir ömrü olsa gerekti ve bunun ispatı babam aniden hastalanmış, annem başında dikilmek zorunda kalmış, görev bana düşmüştü; yol sıra, çay sıra, şehir kazan, ben kepçe örneği...
“Domates, biber, patlıcan, yumurta, meyve…”
Babamın malûm tezahüratına göre, daha kısık sesle. Yaşlı, bebek, hasta gibi özürlülere saygı göstermenin gerekliliğini akıl edebilmiştim.
Zor meslekti velhasılım kelâm(2). Bugünlerde yaşadığı rahatsızlığı hariç, güçlü bir toprak adamı olduğuna inandığım babam, sanki erken çökmüştü. En zor zanaat, zanaat sahibi insanlarla bizim meslekteki gibi alış veriş edenlerle olsa gerekti; sebze, meyve ve hatta yumurtaları atarcasına seçmeler…
Yanlışlıkla alınan, hırsızlık değil de bedeli unutulup(!) kaza ile ödenmeden gidişler, mıncıklanıp(4) bırakılanlar, kamyonet başında diğer müşterileri umursamaksızın itişip, kakışmalar ve şikâyetler, hangi birine öncelik verilip de sayılsa ki…
Çok zaman dayanamıyordum, ama müşteri velinimetimizdi, eve ekmek, kadrolu kardeşlerimize poşet götürmem gerekti. Allah’a şükür bir tek gün bile babam, annem çöpe bir şey atmamışlardı, benim de onlar gibi başarılı olmam şarttı. İnsanlara yardım etmek, onların kursaklarına bir lokma bir şeyler inmesi, benim de mutluluğumdu. Tek eksikliğim, cami ile yakınlığım olmaması, yakındaki kahvede eski gazeteleri süzmekti.
Böyle olağan günlerden daha doğrusu olağan olması tartışılacak günlerden biriydi, bir sokak köşesinde, her zamanki gibi sessize yakın sesleniyordu teypten hoparlör;
“Domates, biber, patlıcan…”
Gelen müşterilerden hiçbiri fiyat sormaksızın ihtiyacı neyse, ne gerekiyorsa alıyor, tartıyor, eksiğini, fazlasını konulmuş terazilerden birinden birinde tartıp ölçerek, bir manav titizliğiyle yerleştirdiğim etiketlere göre fiyatını hesaplayıp özellikle bozuk para ile geldiklerinden göz önündeki teneke para kutusuna atarak gidiyorlardı.
Bütün para ile gelenler ise teneke para kutusundan ne alıp ne koymaları gerekirse işlerini o şekilde hallediyorlardı. Bu babamdan bana aktarılmış bir alışkanlık, çekinmezlikti, mutlulukla uygulamaya devam ettiğim. Nadiren(1) de olsa bütün parayla gelenlere ben de yardımcı olmaya çalışıyordum.
Ancak günlerden bir o gün, halden yeni gelmiş, kamyonetin düzenini sağlamış, etiketleri yerlerine henüz yerleştirmiştim ki bir bayan, bir genç kız da diyebilirim çıkıp geldi yanıma, henüz teybi bile açmadan, iki adım bile ilerlemeden, satışa başlamadan.
Bereketsiz bir günün başlangıcı olabilir miydi bugün? Hiç de umurumda değildi, kamyonet eve her günkü gibi boş dönecekti nasıl olsa. Ya karşımdakinin ters bir günü, ya da benim sinirlerimi germemek için çaba gösterdiğim, her zamanki olumlu düşünme tavrımı koruduğum bir günümdü.
“Taze mi bunlar?”
“Her günün sabahında sebzeleri halden ilk alan kişiyim, şimdi yerleştirdim efendim!”
“Nerden, ne aldığınızı, şimdi yerleştirip yerleştirmediğinizi de sormuyorum, taze mi? Olabilir ki dünden kalmıştır, tazedir demenize mutlaka inanmam mı gerek?”
Hanımefendi kısa, kesin ve öz konuşmamı istiyor olsa gerekti, tek kelimelik cevap onun için yeterli olacaktı, herhalde;
“Taze! Ben ve babam asla bir gün sonrasına hiçbir şey bırakmayız efendim, her sabah yenileri alırız. ”
“Yani evinizde tüketiyorsunuz! Peki, fasulyeler kılçıklı mı?”
“Değil! Kalanları evde tüketmek? Eh! Diyeyim ki doğrudur, yani bunu neden sorma gereği hissettiniz ki?”
“Ne diye öyle azarlar gibi konuşuyorsunuz ki? Para vereceğim, tabii ki soracağım, hem fiyatı ne kadar?”
Resmen kaşınıyordu(4), güzelliğiyle çalım atma(4 gayretindeki bayan. Sinirlenmemek için gayret etmeliydim, ama kaşınanı da kaşımak farz olsa gerekti, kendimi tutamadım;
“Okuma, yazmanız vardır herhalde, fiyat etiketleri üstlerinde, gene de öğrenmek için ısrarlıysanız sizin yerinize etiketi okuyabilirim efendim, hanımefendi; kilosu 5 lira!”
“Aaa! Markette, 4,95 lira.”
“Gidin, oradan alın!” demek bana yakışmazdı.
“Siz ödemenizi o fiyattan yapın efendim!”
“Kabalaştığınızın farkında mısınız?”
“İncittiysem özür dilerim efendim. Sinirli de olsa, ters tarafından kalkmış(4) da olsa karşımdakini incitmeyi asla düşünemem, çekinirim!”
“Kibar bir sokak ağzı…”
“Hak ediyorsunuz güzel bayan, efendim!”
“Bir de iltifat?”
“Hayır, gerçek efendim!”
“Bir sokak satıcısı, düzgün ve kibar cümleler!”
“Annem sağ olsun düzgün konuşmayı, babam sağ olsun efendiliği öğrettiler. Nerde, ne zaman, nasıl konuşup davranacağımı da onlardan öğrendim. Eğri otursam bile doğru konuşmayı, haddimi bilirim(5). Tekrar ediyorum efendim, söz ya da hareketlerimle sizi kırıp, üzüp incitecek bir şey yaptıysam tekrar affınıza sığınırım! Sizinle ilk kez karşılaşıyorum ve kötü bir intiba(1) bırakmak istemem!”
“Gerek yok! Ellerim kirlenmesin! Patates, kuru soğan, taze fasulye, domates, salatalık… Hepsinden birer kilo…
Lütfen iyilerinden!”
“Hepsini henüz açtım, içlerinde kötü olduğunu sanmam efendim. Tamam, patatesleri, soğanları siz işaret edin, ona göre poşetleyeyim. Ancak elleriniz kirlenecek olsa da diğerlerini istediğiniz gibi siz seçin. Gene de yeni açmam konusunda tereddüdünüz varsa yeni kasa ve çuvalları açmak gayretinde olayım, yeter ki, memnun kalın!”
İlk defa gördüğüm, güzelliği gerçekten inkâr edilmeyecek olan, kimdir, kimin neyinin nesidir, nedir, ne değildir ve daha kendi kendime bile sormakta utandığım, acele etmemem gereken sorular…
Bir genç kıza halden henüz alıp getirdiklerimi beğendirmeye çalışmamın, hatta buna onu zorlamamın ne âlemi vardı ki?
Şairin dediği gibi(6); sokak kedisi ile kasabın kedisi kadar fark vardı ki, aynı kulvarlarda yürümemiz bile mümkün değildi, içimdeki değişikliklere hâkim olamıyor gibi olsam da. Üstelik böyle bir genç kız sahipsiz olabilir miydi? Kim kaybetmişti de ben bulacak gibiydim?
Ancak hiç olmazsa kendim kendime karşı dürüst olmalıyım ki; azıcık sinirli olsa da, güzel, sade bir kızdı, asabiyetini(1), tavrını, acımasızlığını bir kenara koyarsam; “İyi” bir kızdı da diyebilirdim.
Yanında durduğumuz evin üst katından devamlı müşterim olan teyzelerden biri seslendi ona doğru;
“Aslı! Kızım! Domatesleri hemen getir yavrum!”
Demek ki teyze; onun annesi, bu kız da onun kızıydı, ne zekâ, ama! Oysa ilk kez görüyordum kendisini, herhalde bugüne özel olarak gökyüzünden zembille inmiş(4) olsa gerekti.
Çenem düştü(4), hem de hiç gereği yokken;
“Siz aslı iseniz, sizden sonrakiler sizin kopyanız, fotokopiniz mi oluyor?”
Bir insan daha “Bismillah!” demeden nasıl böyle bir gaf yapardı(4) ki?
Genç kız aldığı torbaları, pikabın kasasına bıraktı yeniden, henüz parasını vermediği için o konuda sorunum yoktu. Bu arada pikabın yanına doluşan asıl müşterilerim alışverişlerini yapmaya başlamışlardı, semtlerine gelmemi beklemeksizin, gecikmeme önem vermeksizin.
Genç kız; kalabalığa aldırmaksızın; “Terbiyesiz, ukala, kendini bilmez!” diyerek, ağzında yuvarlayarak söylediklerini duymamam için sırtını döndü ve evine yöneldi.
Biraz sonra cinsiyetlerini bir kenara koyarsak kızgın boğalar gibi o dâhil artı bir kız daha karşıma dikildi, müşterilerimi umursamaksızın. Ve öteki söz aldı, sözüm ona;
“Sen kardeşime benim suret olduğumu mu söyledin ha? Nasıl böyle bir şey söylersin?”
“Şöyle bir kenara çekilelim mi? Müşterilerimin önünde değil de, bir kenarda azarlayıp, hakaret edip, hatta tokatlayıp tekmeleseniz, hak ettim çünkü!”
Yelkenleri mi suya indi(4), ben mi sebep oldum, bana mı öyle geldi hiç önemli, bilmem de gerekli değil, kamyonetin önüne çekildiler.
“Bakın güzel bayanlar! Bu bir iltifat, jest, ya da özür dileme değil, gerçekten ikiniz de güzel, çok güzelsiniz. Ancak sözleriniz de sizin tatlı olduğuna inandığım dilinize yakışmayan iki yanlışı düzeltmeme izin verin, lütfen!”
“Ayaküstü ne yanlışı yapmışız ki?”
“Birincisi efendim, terbiyesiz, ukalâ bir pazarcı olsam da ‘Sen’ değil, ‘Siz’ demeniz gerekirdi, kaba da olsam insanım çünkü. İkincisi ben asla ‘Suret!’ demedim, ‘Kopya!’ dedim, yanınızdaki genç kızın espri anlayışına güvenerek…”
“Amanın bir de espri anlayışı bilgisi varmış!”
“Pazar satıcısı olmak, demek hiçbir şey bilmemek anlamına gelmiyor ki efendim! Devamlı olarak okuyorum, kelime ve cümleleri düzgün ve yerinde kullanmaya çalışıyorum!”
“Pazarcı değil, öğretmen olmalıymışsınız!”
“Neden olmasın efendim? Bir beden, bir çift göz, bir beyin, bir kalp yeterli değil mi eğitim için? Hem bana vakit ayırdınız, ağzınıza yakışmayacak da biliyorum, ama hakaret edecekseniz edin, yanlışım oldu, özür dilesem de bağışlanmayacak…
Ya da ne bileyim, yumruklayın, tokat atın, tekme atın, içinizden ne gelirse. Utanırım, ama korunmak için bile elimi kaldırmam, siper etmem…”
“Her neyse! Aslında size bu kadar vakit ayırıp dinlememiz bile fuzuli!”
“Ama ben kardeşinizin ismini öğrendiğim gibi sizden de isminizi bağışlamanızı dilesem?”
“Neden? Sizin yok mu? diyelim ki Sıla…”
“Harflere takla attırmış büyükleriniz, bence güzel bir buluş…
Ve hemen bağışlamanız dileğiyle; başka kardeşleriniz varsa onların adları da Asıl, ya da noktanın önemi yok sayılırsa Asil gibi bir şeyler olmalı!”
“Haddi(5) de, çizmeyi de aştınız(5). Size değer verende kabahat zaten! Üstelik benzetmeniz çok bayat, başka kardeşimiz de yok! Biz gittikten sonra asla bir daha görüşmemek, siz de görünmemek üzere buralardan kaybolursanız memnun oluruz, seviniriz!”
“Bakın Sıla kardeşim, bir dakika daha tahammül edin bana lütfen! Yaşantımda üç şeyi sevmem, vejetaryen değilim ama et ve et mamulleri. Diğeri sütlü pirinç pilâvı dediğim sütlâç. Üçüncüsü ise tahakküm(1). Hakaret, tehdit, sitem edebilir, kınar, emreder, kovabilirsiniz, ama tahakküm olmamalı. Gene de sizi dinleyeceğim, bugün olduğu gibi, her Salı günü diğer müşterilerim için anons bile etmeden, buralardan sizlere rahatsızlık vermeden geçmeye çalışacağım!”
“Bakın da hele sen, bir de söz dinlermiş pazarcı bey, ismi her ne ise; Siz!”
“İsmimin önemi yok efendim. İkiniz de Tanrının dünyaya gönderdiği ender güzel insanlarsınız bence! Aslı Hanımın izlediğim kadarıyla titiz, müşkülpesent(1), seçici ve sorgulayıcı olduğunu, karşısındakinin zavallı bir serçe olduğuna aldırmayıp farkında değilmiş gibi şahinleştiğini de söylemeden geçemeyeceğim…”
“Gerçekten bir pazarcı olarak söyledikleriniz etkileyici. Doğru söyleyin, yoksa araştırma yapan, pazarcı kılığına girmiş psikolog(7), psikiyatr(7) mısınız?”
“Keşke! Ama değilim. Müşterilerim azaldı, diğer sokaklara da kısmen de olsa görünmem gerek! Size seçtiklerinizi ikram etmem için izin verin lütfen. Gelecek Salı memnun kalmamışsanız, başıma, ya da babamın başına fırlatırsınız, isabet etmesi dualarıyla…”
“Gerek yok, kalsın!”
Uzun süredir, konuşan hep Sıla idi, Aslının sessizliğinde. “İstemez!” dedikten sonra Sıla, Aslı’yı ufak bir kundak bebeğiydi sanki koynuna alırcasına kucaklar gibi elinden tutarak evlerine doğru yöneldi. Peşlerinden yürüdüm ancak elime sığıştırabildiğim iki torbayla;
“Bunlar sizlerin efendim. Kapınıza asacağım, ister yiyin, ister komşularınıza verin, isterseniz öylece kalsın! Salı demiştim, ama buralardan bir daha geçer miyim, bilmiyorum! Ama Aslı, Sıla’dan azar işitmeyi de göze alarak seni görmek isteyeceğim. Çünkü etkilendim senden. Düşüncelerimde, hayallerimde olacaksın. Ama hakkım yok, haddimi de bildirmene asla izin vermeyeceğim, ta uzaklardan da olsa. Ama elini uzatmayı isteyip dilersen, o eli sıkıca tutup bırakmamak için direneceğimi bil, lütfen!”
“Ya, yoksam?”
“Demek ki, hülyalarımla, rüyalarımla bomboş yaşamaya devam edeceğim, bu; yaşamımda sensizliğe dayanmamın gerekliliği olacak demektir. Her şeye rağmen benim indimde güzel insanlar olan sizler, her zaman ve hep iyi kalın.
Ve de tek ve en son söz; Mutluluk; var olanla yetinmektir(8), ben devamlı olarak mutlu yaşayacağım, uzaklarda olsam da, görünmesem de…”
Onlardan önce döndüm sırtımı ve arkamdan kovalayanlar varmış gibi kamyonetin kasasını bile kapatmadan, vadettiğim onlara ait poşetleri akşamın bir vaktinde bırakmak üzere bir sonraki programıma doğru yöneldim, yetişmem gerektiğini düşünerek.
Karşılıklı ayrıldık ve sokak üşümeye başlamıştı, ben cadde diye söylesem de;
“Sensizlikle susayan geceler
Yorgun bedenimde daha da uzadı
Gelmek bilmeyen sabahlar
Toprağın özlemi içindeydi gibi
Özlem ak bulutlarda öbekleşip
Güneşin ulaşılmazlığını kucaklamak isterken
Ben yalnızlığımı sokak lambaları ile üleşip
Üşüyen caddelere şarkı söylemeğe çalışıyorum.(9)”
Gün bitti, yapmam gerekenleri yaptım, kahvede eski gazeteler üzerinde gezinmek yerine veremediğim torbaları bir koşu gidip asmam gereken yerlerine astım, kapı zilini çalıp kaçtım, öyle ya karşımdakilerin tavrı; “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü!(10)” şeklinde değil miydi?
Zihnimdeki birikimler birbirini taşıma gayretini bile yitirmiş, üst üste binmişlerdi, yan yana yatay değil, dikeyine “Uzuneşek” oynar gibi. Cevap veremediğim, vermemin mümkün olmadığı, olamadığı, olamayacağı tüm sorularla yüklüydü beynim, hepsinin başlığı; “Neden, niçin, niye, ne” gibi başlayan.
Geçer miydim o sokaktan uzaktan da olsa onu görmek için? Hani şöyle bir şeyler söylese desem, onun adına ben;
“Beyazlar dökülüyor şakaklarımdan,
İsmin yankılanıyor dudaklarımdan,
Sesin eksilmiyor hiç kulaklarımdan,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Sensizlik yaşanmaz alınan nefeste,
Dinlenir mi söyle sensiz hiçbir beste?
Bir bulut gibi gel, rüzgâr gibi es de,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Gir gönlüme, gönlünce arzula, tur at,
Kabulümdür, dilersen eğer bir murat,
Sitem etme, kırma gönül, asma surat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Göster yönümü çoban yıldızı gibi,
Sevap yönlendiren huri kızı gibi,
Kış dolu ömrün, baharı-yazı gibi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Yokluğa alışkınım bollar ötesi,
Duy isterim sesimi yıllar ötesi,
Görmek, kucaklamak hem yollar ötesi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Biliyorum benimkisi kötü bir huy,
Kalmasa da âlemde belirgin sop soy,
Dur! Kalıver orda! Hisset! İsmimi duy!
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Bakışların olmamalı öylesi sert,
Açmamalı gönlüme bin bir türlü dert,
Kalmasa da evrende yaşayan tek fert,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!(11)”
Mümkün değildi, önce vizelerim vardı, sonra sınav. Pazar yükünü kaldırmakta oldukça zorlanan babama annem destek olmak zorunda kalmıştı ilk Salı günü. Diğer günler aklımdan geçmeyen soru olarak ilk kez gerçekleşmişti o Salı günü;
“Biraz dişini sık baba. Vizeler bitince sana yardımcı olacağım, sen artık bir kenarda oturursun. Sınavlarda da az biraz dişini sıkarsan yaz boyu sana sıkıntı yaşatmam inşallah. Eee! Nasıl geçti gününüz? Değişik bir şeyler oldu mu bugün?”
Birilerinde etki bırakmışım gibi, umutla nasıl sorardım ki; “Beni arayan, soran, merak eden oldu mu?” diye. Halt etmenin(5) dik âlâsı(2) olmaz mıydı bu?
“Normal bir günmüş, anlatılacak enteresan, olumsuz bir şeyler yokmuş, sadece fakirler için ayrılması gereken poşetler çok az olmuş(muş)! Olaylar bu kadar basitti.
Oysa etkilenişimin kalbime baskı ile hükmettiğini, direnmeme rağmen sevgiye dönüştüğünü annem, babam nasıl fark etmezlerdi ki?
Özellikle annem! Demek yaşlılık böyle bir şeydi, ben de yaşlanmamaya karar verdim! Hele ki hükmeden, hükmettiğinin farkında değilse!
Her şeye rağmen başarılı bir vize dönemi geçirdim. Acaba dilemiş miydi Aslı beni; benim düşündüğüm gibi, dizeleri sıralamış mıydı, benim adıma, kendininmiş gibi? Ne kadar da iyimserdim? Bir sokak satıcısı, hatta manav bile değildim. O halde benden neden etkilensindi ki, hem beni bilmeden, tanımadan? Hem neden yollarımı beklesindi ki?
Okumanın, öğretmen olacak olmanın değil bir sokak satıcısı olmanın yükünü taşıyordum. Nasrettin Hoca örneği; “Ye kürküm ye!” örneği çuluma-çaputuma değil, bana, hatta sadece gözlerime bakıp beni anlasın, bilsin, tanısın, sevsin, benim olsun istiyordum.
Boş bir hayal, “Olmayacak duaya; ‘Âmin!’ demek gibi bir şey!”
Devraldım babamdan, annemden görevi, uzun süreli dinlenmeleri için.
Ve mevsime uygun olarak yükledim kamyoneti, aynı sokaktan geçerken kapattım teybin sesini, bilenler biliyorlardı zaten, bilmeyenlere ise davul-zurna azdı. Bilenler bir anda doluştu kamyonetin etrafına, herkes beni biliyordu, sokak satıcısı olarak, kimse bilmiyordu beni, ben olarak, babam söylememişti, ben…
ağzımı bile açmamıştım!
“Kalp, kalbe karşıdır(51)!” derler, inanmakla, inanmamak arası bunalımdaydım.
Bir gün sessizliği fark edip bu kez Aslı da sessizce gelmişti kamyonetin başına! Alacağını alıyor, tartıyor, cep telefonunda hesaplıyordu.
Oysa mahallede herkes göz kararı ile bilirdi hesabını ve inancıma göre kimse eksik bırakmazdı bedelini.
Aslı’nın geri zekâlı olacağı aklımın bir köşesine bile oturacak gibi değildi, “Hak geçmesin!” titizliği olsa gerekti belki. Para kutusuna bir kâğıt para attı, üstüne bozukluklardan geri almadı. Evine gitti, aldıklarını götürüp ve geri geldi, azalan müşteri sayısından cesaret alarak belki;
“Rahmetli Barış Manço’yu neden seslendirmedin, neden sesini esirgedin?”
“Abla-kardeş ‘Defol! Gözükme! Görünme!’ dediniz ya!”
“Sen sadece sesini değil, kendini de yasakladın sokağa, hem oldukça uzun bir süredir!”
“Diyelim ki hastalandım, ya da etkilendiğim birini unutmak için dağlara vurdum kendimi, ya da borçlarımızı ödemek için görevi olduğundan uzun bir süre babama, anneme bırakarak para kazanmak için bir işe girdim, başarılı olamadım ve tekrar kürkçü dükkânına dönerek görevi babamdan geri aldım. Size ne bundan? Bir sokak satıcısı, manav her neyse biriyim. Bu, sizin beni sorgulamanız için yeterli değil ki hanımefendi?”
“Kalbimi kırıp, beni üzdüğünün farkında değilsin, yani küs olduk, yasakladın seni bana, öyle mi, inanamıyorum!”
“Bak güzel kız! İlk görüşte aşk olmayacağına, taşınan bir yüreğin sevgiyle taşacağına inanamıyorum, hele ki insan olarak değil, madde olarak farklılıklar gözetiliyorsa. Evet, söylediğim gibi, ilk görüşte etkilendim, seni görmek arzumu dile getirdim, ilgimi belirtmeye çalıştım, elini tutmak mutluluğum olacaktı…
Ancak uyumsuzluk modunda ablanızdan yediğim fırça, tenkit, tehdide yakın azar, beni kendime getirdi. Öyle ya, bir şahinle bir karga, bir karınca ile bir fil ayrımı yaşadım haddimi bilmezliğimle ve ulaşamayacağım üzüme koruk diyecek kadar da bile bile alçalmamalıydım, değil mi? Siz de beni aşağılayıp(4) üzmeyin lütfen, hadi hanımefendi!
“Kafam karışık, çok sözünü anlayamadım, karşılayamadım, yanıtlamam da mümkün olmadı. Gelecekteki Salı da geçecek misin buralardan, geç lütfen!”
“Bilmiyorum! Belki! Peki, neden?”
“Bana şimdi bir karpuz seç! Tercihan kabak olsun! Ya da bir hafta içinde içi geçsin ve gelecek hafta başında kafanda parçalayayım ki, beynindeki yerine oturmayan hücreler yerine otursun, bilmem anlatabildim mi?”
“Ablanız; ‘Öğretmen, psikiyatr’ dedi, yoksa siz o musunuz?”
“Yaşım ne ki, olabilir miyim? Ama psikoloji eğitimi derseniz, makul(1)!”
“Bana bir hafta süre verdiğini mi ima etmek istiyorsun?”
“Hayır! Seni tanıdım, bildim, hissettim. Bu bir haftalık süreyi kendime verdim. Senin beni sevdiğini, beni istediğini bildiğim kadar, benim de seni sevip isteyeceğimi bilip öğrenmem için!”
“Haydi, hoppala! Nerden uyduruyorsun ki sana karşı duygularımı, ya seni elde etmek için yalan söylüyorsam, bir macera gibi?”
“Öncede de, şimdi de söyledin. Sen macera adamı olamazsın, sağlam bir yüreğin var çünkü. Eminim. Eğer bana karşı hissettiğin duygular doğru değilse; yalansa ‘Yalan!’ de! Tanrının biz kadınlara bağışladığı duygularla bazı şeyleri bilmem imkânsız değildi, zor da olmadı. Hem söyle lütfen, neden kendinden korkup saklandın ki?”
“Dedim ya!”
“Demedin! Gün gelecek, öğreneceğim!”
“Affedersin bu bir vaat mi, söz mü?”
“Güzel konuşmayı biliyorsun, zeki olduğun da belli! O halde? Pazarcı olamazsın! Saklanıyorsun, ama neden? Hadi git ve haftaya mutlaka burada ol! ‘Daha önce gelirim!’ dersen, sakıncası yok, mutlu olurum!”
“Denerim!”
“Deneme! Gerçekleştir! Hem de hemenden önce…
“Aklıma egemen değilim, söz veremiyorum!”
“Ol! Sana, senin istediğin gibi söyleyip istediğin anlamda elimi uzatıyorum, hadi tut, sıcaklığını ve sevgini aktar bana ki, ben de sen olayım sende!”
Ben sıcaklığımı aktaracakken ona, o serinliğini aktardı bana…
Bir gün sonrasının akşamında giyinip kuşanıp tıklattım kapılarını. Kimdirler, nedirler, ne yer, ne içerler? Aslı ve Sıla… Aslı’nın okuduğundan başka bilgim yoktu. Beni tanısınlar istedim. Çekindiler, söz olur diye herhalde, babaları yokmuş;
“Yarın, gündüzden gel!” dediler.
Ağır bir dersim vardı, bu durumda ne yapmam gerektiğini bilemediğim.
“Aslı’nın dersleri aksamasın, babam da keyifsiz, diğer sokaklara gitmem gerek, ne dersiniz, Cumartesi öğle yemeği…”
Yalan, yalan üstüne kim ölmüştü ki yalandan?
Ablası söze karıştı, hemen;
“Alman usulü ama…”
“Abla, dağdan inmiş bir sığır çobanı pazarcıyım, ama bu; yol-iz bilmediğim anlamına gelmez ki! Ha! Kabul etmemek için mazeret arıyorsanız, peki! O zaman derdimi, isteğimi pulsuz bir mektupla anlatmaya çalışırım size, kapınızın altından atarak. Siz de kararınızı ona göre verirsiniz, cevabınızı kamyonete bırakarak. Uygun mu, makul mü?”
Tek amacım, saklanmak, okulu bitirinceye kadar elini bırakmamak ve askerliğim süresince beni beklemesini istemekti Aslı’nın, yani sevdiğim insanın. Kendi kendime gelin-güvey olmak değildi maksadım. Umut, Kaf Dağının arkasında olsa bile, o umudu yaşamaktı dileğim.
Her ne kadar benim umut, düşünce ve hayallerim; siyah-beyaz(13) Türk filmleri gibi; “Nayır!(14) N’olamaz(14)!” replikleriyle(1) düzenlenecek olsa da, kim önüme geçebilirdi ki, Tanrıdan başka?
Akıl, akıldan üstündü, ama bilmediğim; sevginin de sevgiden üstün olduğu idi, üstelik adımlarımın sessizliğinde koşan değil, neredeyse tartan pistte(2) en önde yarışan bir atlet gibiydi, Aslı’nın ayak sesleri. Yaklaştı, çevreyi umursamaksızın öptü beni.
“Seni seviyorum pazarcı. Hadi, sen de cesur ol, söyle ve soluklanmama fırsat ve izin vermeksizin nefesimi kes!”
“Seni seviyorum, çok seviyorum, bu sözler yeterli değil, seni canımdan çok seviyorum, ilk fırçayı yediğim andan beri. Sana beni göstermeli, beni anlatmalıyım, her ne kadar iki gönül bir olunca samanlık seyran olur denmişse de. Önce okulunu bitir, bakalım okumuş, kültürlü biri olarak bana karşı duyguların aynıyla devam edecek mi?..
Artı benim önümde bir askerlik süresi var, sen mezun oluncaya kadar biter mi bilmem, geciktim bir an önce asker olmayı düşünsem de. Kendimi sınamam gerek. Belki de bensizliğe katlanıp benden vazgeçersin, tekrar ediyorum, seni canımı feda edecek kadar sevmeme rağmen tercihine saygı duymam gerek…”
“Askerliğini neden yapmadın bugüne kadar?”
“Doğru mu, yalan mı, doğru yalan mı, yalan doğru mu söyleyeyim istersin?”
“Ne söylersen söyle, inanırım!”
“Tecil ettirmiştim(4)!”
“Bana kavuşman, benim olman, senin olmam için gene ettir!”
“Bu; şu an için mümkün değil, son andayım çünkü. Ben istemez miyim benim olmanı? Hem sen hangi okulda ve kaçıncı sınıftasın?”
“Üniversite ikinci sınıf bitecek bu sene. Yoksa sen beni zayıf, ama sezgileri kuvvetli liseli bir öğrenci olarak mı görüyordun?”
“Şu ana kadar iki sözü uç uca ekleyebildik mi Aslı? Hem ve hatta adımı bile bilmiyorsun daha, diyebilirim!”
“Sen bensin sadece, Aslı ismime ek olarak ‘Han’ eki olarak ‘Aslıhan!’ gibi!”
“Beni nasıl bildiğini, bulduğunu sormayacağım sana. Bilen, bilecek ve zeki bir kızsın. Çekiniyorum çevreden senin adına, benim olmadan önce sana söz gelecek diye. Bir öpüş alacağım olsun, hadi yalnız kalma, seni evine bırakayım!”
“Borçlu kalmamı nasıl beklersin ki benden?”
“Peki! Ödeşelim, dünya umurumda değil!”
“Çamlar arasından süzülürken mehtap…(15)” ödeştik.
Havalardaydım, seviyor, seviliyor, Tanrıya şükrediyor, geleceğimi tasavvur ediyor, plânlar yapıyordum.
Tanrım, ona şükrüme karşı azabı(1) uygun görmüştü bana. Aklı evvel(2), cinnet geçiren(4) şizofren(1) bir meczup(1) beni kafasına takmış, beni evde bulamayınca da annemin ve babamın canlarına okumuştu, nedeni belirsiz.
“Delidir, ne yapsa yeridir” ve “Akıl sağlığı yerinde değil!” diyerek tımarhaneye kapatmışlardı onu, raporunu görür görmez. Peki, ben? Yalnız kalmıştım, yalnızdım yaşamda, üstelik bir caninin eylemi ile tüm umut ve geleceğime ait hayallerimi yitirmiş olarak.
Pazarcılık ve okulu bitirme arasında bir tercih yapmalıydım, ikilem(1) içindeydim, büyüklerimi defnedip mezarlıktan dönerken. Okulu bitirmem önceliğim oldu, hem kimseye haber vermeksizin. “Patates, soğan” ve pazarcılık umurumda değildi.
Okumam için paraya ihtiyacım vardı ve para için yapılabilecek en akıl kârı(2) şey; kamyoneti satmaktı, iyi bir müşteri buluncaya kadar elimdekilerle, kalanlarla idare edebilirdim…
Annemi, babamı yitirdiğimi belli etmeksizin, bir üniversite öğrencisi olarak bir hafta süreyle saklandım. Ancak ve öncelikle bir pazarcı olarak, tüm borçlarımızı ödemek ve kamyoneti satar satmaz kalan borçlarımı ödemek kaydıyla müşterilerimle, anlayışlarına hayran olarak vedalaştım, o sokaktan geçmeksizin; “Geçiver…” şeklinde oluşan sesleniş ya da hissettiklerime kulak asmaksızın, aldırmaksızın.
Ve dizeler kaynaşıverdi, sokak adına, sanki yıllar geçmiş gibi dilimde;
“Ne sütçü, ne yoğurtçu geçiyor o sokaktan
Ne de “Patates, Soğancı” sesi duyuluyor
Hatta sokak köpekleri, kedileri bile yok
Rüzgâr kol gezmekte o sokakta şimdi yalnız.
Üç camiden yükselen ezan sesleri yankıda
O iki kumru terk etmiş bahçeyi açlıktan
Hatta kurtlu kiraz veren ağaç bile kurumuş
Yalnızlığın ıslığı, bunalımıyla sokakta…
Ne kapı, ne pencere var dostça açılan
Bırak hikâyeyi -gerçek yaşanan- masal gibi
Unutmak, serbestçe takılıyor hatırlanmaya
Yalnız sessiz sessizlik sokağın havasında…
Bir buruk iştah damağında kaldırımların
Bir ayak sesinin özlemi sağır kulaklarda
Saçlarında çiy-gözyaşı bulutları karışık
O sokak ağlamakta şimdi unutkanlığa.
Sık sık ampulü patlayan lâmba direği yok
Kokoreç hayranı şarapçı sarhoş gözükmüyor
Bulutlar küskün, güneş mahzun, ay “Adam sen de” ci
Sokak, unutulmanın hüznünde bitkin ve şaşkın...
Ne şarkı, ne türkü, ne şiir okunuyor toprakta
Nefes yok, soluk yok, ses-seda yok, sessizlik yalın
Yorgun, pısırık, aciz, ritimsiz, akortsuz renkler
Sokak, bir zamanlar sokak olmanın üzüntüsünde.” (16)
O gözlerin kahırlanmasını görmem perişanlığım olurdu, dayanamazdım, beni ben olarak kabullenmişken tahsilde olduğumu açıklayamazdım ona, kaybolmalıydım, kayboldum da…
Kamyoneti sattım, tüm borçlarımı ödeyip yokluklarla mücadele ederek önce üçüncü sınıfı, sonra koskoca dördüncü sınıfı bitirdim, kalbimdeki yükü taşımak için olağanın üstünde güç yitirerek.
Anadan, babadan ve yârden bir buçuk yıllık mecburi ayrılıkta elden, ayaktan kesilmiş, kimsesizlik, yalnızlık ve yoklukla bir deri-bir kemik kalmamışsam da gerçek bir kikirik(1) vaziyetine dönmüştüm.
Ve inanılması gerek ki, gözlüklü, kambur, beğenilmesi güç bir Quasimodo(17) örneği olarak mezuniyetim sonrası askerlik görevimde beni levazım subayı(2) yaptı devletim, sanki anlıyormuşum gibi, astsubay arkadaşlarım sağ olsunlar. Çünkü ben beni yitirdiğimden beri asla ben olamamıştım.
Yeniden aynı şehirde öğretmen olarak, çok zaman evime giderek yalnızlığımı kendimle üleştiğim zamanları nasıl “Var” sayabilirdim ki?
Bilmediğim o kadar çok şey vardı ki! Örneğin o meczubun benimle ilgisi varmış gibi hastaneden, daha doğrusu tımarhaneden kaçıp Sıla’yı da, annesini de, annemi ve babamı öldürdüğü gibi öldürmesi ve yine benimle karşılaşamaması gibi.
Ve dahi babasını yitirdiği için Aslı’nın aslında sevmeyip, sırf sığınakları olmam için beni seviyormuş gibi aldattığını düşünmemin haksızlık olduğunu bilemeyişim gibi.
Aslı, ablasının ve annesinin öldürülmesi sonucunda, beni sığınak görmenin değil, sevdiğinin gerçekliğine ulaşmıştı, şüphelenmem haksızlıktı, bana mecbur hissetmiş olamazdı kendini!
Dudaklarımdaydı aynı duygu hâlâ, aynı tat ve ben bilmediklerimle, bildiğimi sandığım, ancak sevdiğimden uzak durmamın gerekliliğini yaşayan biriydim, aptal, salak bir âşık olarak, bilinen tüm diğer kötü sıfatları hak eden biri olarak…
Umutsuzluğu yaşadığım eve yönelişimde karşılaştık Aslı ile. Evet, bedenlerimiz güçlerimiz aynı olmasa da gözlerimiz aynıydı, çukurlarına yerleşmiş gibi gözükseler de, kuru, zayıf, bedbin(1), sıska gözükseler de özlem doluydular gözlerimiz birbirine.
“Aslı?”
“Aslıhan?”
“Neredeydin?”
“Asker oldum!”
“Öncesinde?”
“Uzun öykü!”
“Öncende de, sonranda da benim olduğumu biliyor musun sevgili öğretmenim? Evet, seni biliyorum. Sana ihtiyacım var, ama öncelikle sana itiraf etmem gereken şeyler var. Hadi bir yerlere oturalım, bana bir şeyler ısmarla, bilmen gerekenleri, yaşadıklarımı ve içimden geçenleri anlatayım, elini uzatmasan da gerektiği takdirde sonuma rahatça ulaşmam için!”
Oturduk, daha “Ne demek öğretmenim ve sonuma rahatça ulaşmam?” için diye sormama gerek kalmadan anlatmaya başladı;
“Ben sana ilk gördüğüm anda tapındım, gönlümde başka hiçbir şey yaşamaksızın. Mevlâna değilim; ama her ne olursan ol gönlümde yer alan ilk, tek ve son olan sevdiğim, aşkım sensin, kavuşmayı bile aklımdan geçiremediğim, hayal, hatta umut bile edemediğim…
Ancak dürüst olmam gerek seni sevmemem inancını yaşıyordum. Çünkü bizim ailece sığınağa, korunmaya ihtiyacımız vardı ve bana ilgin nedeniyle bunu senin sağlayacağını düşünmem yanlışlıktı.”
Nefes alması gerekti, devam etti;
“Ama kayboldun birden ve ben seni öğrendiğimde hüzünlendim. Seni kullanmak değil, daha çok, çoktan daha çok sevmek yer etti gönlümde. Seni yalanların dışında sevdiğimi bildim, hissettim değil. Annem, ablam yaşarlarken de, şimdi de, hatta şimdi daha çok ihtiyaç duyuyorum sana…
Koru beni, himaye et, sığınağım ol! Bunlar için izin vermen değil, sadece sevginin yeterli olduğuna inanıyorsan benim sana sevgimi de kabul et, ne olur?”
Cevap bekledi, ya da ben öyle sandım, oysa bilmem gerekenleri öğrenmeli, sözlerimi en sonuna saklamalıydım;
“Sonrasında öldür beni istersen, ama içimden geçmez katil olman. Sen dile, ben yok ederim kendimi, aşksız, sevgisiz yaşamak yakışmaz bana. Yeter ki sen mutlu ol!”
“Birbiri ile bağlantılı tek soru; ben seni canımdan çok sevdim, seviyorum, ölüm değil kavuşmak yakışır bize, bir ömrü paylaşmak hem, öleceksek de beraber ölmek. Bensizliğinde neleri yaşamış olursan ol, evlen benimle. Yaşımız ilerlemiş değil, hâlâ genciz ve bir ömrü üleşmek için zamana ihtiyacımız yok, bir dakika da, bir ömür de yeter bize!”
İçimden ve içinden geçenlerin hepsini sırasıyla sekisiyle(2) anlatmam gereksizdi. Cevapladı en son sözü bitirmek, sonlandırmak için;
“Dünyada senin gibi birinin olduğu aklımın ucundan bile geçmiyor, geçeceği de yok düşüncelerimde. Sana ‘Evet’ Peki! Pek âlâ!’ diyorum, istekle, arzuyla…”
Tek konu eksik; benim öğretmen olduğumu öğrenmesi! Okulda karşılaşmıştık. Her ihtimale karşı öncemde düşünmüştüm, hazırlıklıydım, ev sahibimiz öğretmene kira yatırmaya gelmiştim (sözüm ona).
“Hangi öğretmen?” sorusuna; “Feyzullah öğretmen!” dediğimde beni şaşırtmıştı.
“Bizdeki mi, sizdeki mi?” Zeki olduğu aklımda değildi! Onların öğretmeni olsa yakalardı beni, üstelik okulda tek Feyzullah Öğretmen olduğunu, onun da ailece uzaktan tanıdıkları ev sahibi olamayacak kadar, kirada yerleşik bir züğürt(1) olduğunu bilmezdim.
Yalana yenisini ekledim dalgınca; “Bizdeki!”
Üstelik destekleyerek; “Bizdeki tabii!”
Sonrası onun gibi zeki bir kız için çorap söküğü gibi gerçekleşmişti(4)!..
YAZANIN NOTLARI:
(1) Asabiyet; Sinirlilik hali.
Azap; İslâm inanışına göre dünyada günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza. Büyük sıkıntı, eziyet. Anadolu’nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı.
Bedbin; Karamsar, kötümser.
HES; Hidroelektrik Santralı. Elektrik enerjisi üretmek amacıyla kurulan nehir tipi tesislere verilen kısa ad. HES’ler nehir üzerine kurulan tesisler olup, barajlardan, göletlerden farklıdır.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Meczup; Aklını yitirmiş, deli, delirmiş.
Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.
Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.
Replik; Son söz. Oyuncunun sözü karşısındakine bırakırken söylediği son söz. Oyunda karşısındakinin sözüne gerekli karşılığı verme.
Sekerât ya da Sekerât-Mevt; Ölüm halinde çekilen sıkıntılar anlamında Arapça çoğul bir kelimedir, tekili “sekr” olup bir bakıma; “ölüm anında, ölüme çeyrek kala” diyebileceğimiz zamanda insanın canını verme anındaki ızdırap ya da baygınlık diye bilerek ve sevdiklerinin özünde bu olayı yaşamış biri olarak özetleyebilirim.
Slogan; Bir düşünceyi yaymak, bir eylemi desteklemek için ortaya atılan, kısa ve çarpıcı söz.
Şizofren; Şizofreni (alevlenme ve yatışma dönemleriyle kendini gösteren kronik ve psikiyatrik, çeşitleri olan ve migren, epilepsi hastalıklarından farklı olan bir hastalık çeşidi) hastalığına tutulmuş kişi.
Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.
Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz.
(2) Akıl Kârı Değil; Akla uygun ve yatkın olmayan.
Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.
Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar, şeyler.
Dik âlâ; Mükemmel ilerisinde. (Romence; Gizlice gözetlemek).
Doğa Katliamı; Çeşitli vesilelerle yeşilin, yeşilliğin, ormanın, kısaca doğanın sanayii ya da bir kısım şeyler için, nankörlük, geleceğimizin yok edilmesi anlamında yok edilmesi
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Levazım Subayı; Gereken, lâzım olan yiyecek, içecek, mutfak ve malzemeler gibi şeylerle meşgul olan subay.
Pazar Mafyası; Semt pazarlarında yer sahibi olanların bildiklerine menfaatlerine (verilen bahşiş, harçlık, rüşvet her ne ad verilirse ona) karşılık hoşgörü düzeni, dışarıdan gelen, özellikle garibanlara baskı düzeni.
Sırasıyla Sekisiyle; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi işleri yapıp bitirmek, beklememek.
Tartan Zemin (Pist); Yumuşaklık ve estetik istenen mekânlara uygulana granül e polimer malzemelerden yapılan kauçuk esaslı kaplama.
Velhasılım Kelâm; Kısacası.
(3) Yürü ya Kulum; Az zamanda çok para kazanan ve işinde başarılı olup, çok çabuk ilerleyenler için söylenen bir söz (Allah kimine; “Yürü ya kulum!” der, kimine; “Sabır ya kulum!” der. Şems-i TEBRİZÎ).
(4) Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Çalım Atmak; Gösterişle büyüklük taslamak. Etkilemek amacıyla davranışta bulunmak. Kurum yapmak, caka satmak, büyüklenmek.
Çenesi Düşmek; Gevezelik etmek, yerli-yersiz konuşmak, çok konuşmak, gereksiz sözler söylemek, susmak bilmemek, karşısındakini bıktırmak.
Çorap Söküğü Gibi Gitmek (Gelmek); Başlayan bir iş veya birbirine bağlı birçok işin arka arkaya ve kolayca sürmesi.
Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek.
Gökten (Gökyüzünden) Zembille İnmek; Birilerine sağlanan özel imkânlar ve ayrıcalık konusunda edilen sitemli söz.
Kaşınmak; Öyküdeki anlamı “Kötü bir karşılık gerektiren davranışlarda bulunmak” Kendi kendini kaşımak, kaşıntısı olmak, kaşıma isteği duymak.
Mıncıklamak; Örseleyecek veya biçimini bozacak, ya da zevk alacak, ya da eziyet verecek şekilde ellemek, sıkıştırmak.
Tecil Yaptırmak (Ettirmek); Ertelemek, tehir ettirmek.
Ters Tarafından Kalkmak; Aksiliği, tersliği, huysuzluğu üzerinde olmak.
Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini yerine getirmek.
(5) Çizmeyi Aşmak; Kendisinin bilmediği, aklının yetmediği, yetkisi dışındaki bir işe karışmak, bu konuda ileri gitmek, haddini aşmak.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.
Haddini Bilmemek (Haddi aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
(6) Uyuşamayız seninle yollarımız ayrı; / Sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi diye başlayan “Ciğerci Kedisi” isimli Orhan Veli KANIK şiiri
(7) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.
(8) Mutluluk var olanla yetinmektir. Rahmi TURAN
(9) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “ÜŞÜYEN CADDE”
(10) Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı; Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.
(11) KARATEKİN, Erol. 2002 Yılı. “GEÇİVER SEN”
(12) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(13) Bizimkisi bir aşk hikâyesi, Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan ACAR
(14) Nayır! N’olamaz; Bir kısım Türk filmlerindeki (Cüneyt ARKIN, Yılmaz GÜNEY, Ediz HUN, Orhan GENCEBAY filmlerinde) N’ayır!(Hayır), N’olamaz! (Olamaz), N’evet! (Evet) gibi kelimeler Rahmetli Abdurrahman PALAY’a ait dirseğini tablaya, yumruğunu çenesine koyması nedeniyle kendinden oluşmuş kelimeler.
(15) Çamlar arasından süzülürken mehtap… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Muzaffer İLKAR’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.
(16) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SOKAK”
(17) Quasimodo; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve büyüyünce âşık olduğu çingene kızı ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir.