Kim ne derse desin, nasıl iddia(1) ederse etsin, ne şekilde savunursa savunsun, insanların belirli bir yaştan sonra çeneleri düşüyor(2). Hele ki ömür olarak kışa girmek(3) üzere olduğunun farkında olmaksızın; “İkinci Bahar(4)” eğiliminin heyecanını içtenlikle yaşıyor, yaşamak istiyorlarsa?
Ve karşılarında ağzı açık ayran delisi(3) gibi dinleyenler varsa?
Ve…
Ve…
Ve de dahi karşındaysa o?
Ölmem gerektiği halde, ölmeyi aklına getirtmiyordum.
“Yalnız gecelerimden birinin
Ulaşılması güç sabahına doğru
-aydınlığın açıldığı-
Bir tünel ötesinde bir ışık
Çağırdı beni...
Gitsem mi?
Gitmesem mi yoksa?(5)”
İnsanların ölümlü olduğunu(6) bildiğim halde beni ölümsüzlüğü hak ettiğime inandıran, unutamayacağımı sandığımı, bir çırpıda unutturan(2), bu yaşlarımda kanıma giren, canımı yakan, şair eden(7), bugünlerimin sahibinin unutturduğu, kendimi kendimle üleştiğim pasaklı(1) odamdan çıkaran diyesim gelir ki hain…
Yok! Yok, onu böyle sıfatlayamam… Bu hem onu, hem kendimi inkâr etmem(2) olur ki, hadi kendimi inkâr etmem neyse ne de, ona haksızlık etmeye hiç hakkım yok.
Şöyleydi öncemde Pasaklı Odam(8);
“Kalemlerim, silgilerim karmakarışık,
Kitaplarım, kâğıtlarım pek sıkışık,
Hepsi benle barışık
Bilgisayarım,
notlarım bölük-pörçük(3)
dizelerim sahipsiz, karışık mı karışık?
düzensiz resimler hem orda-burda
bazısı birbirine yapışık
ama şık mı şık
hele bazı notlar kağıtlarda
kırışık mı kırışık
(yüzüm gibi meselâ)?
burası benim odam
benim kimliğim…
Kapı mı çalındı?
Bir ses mi var dışardan, dışarılardan?
-Kim o?
Kimse yok,
hem hiç kimse
Sadece yalnızlığım
odamda
-pasaklı dünyamda-
duvarlarda
çizgilerde
dizelerde…(8)”
Şimdi ise sayesinde şöyle Pasaklı Odam(9);
“Bir pasaklı odam vardı
Kızdığımda; yumrukladığım
Sinirlendiğimde; bağırıp, çağırdığım
Bunaldığımda; dertlerimi,
hüsranımı( hicranımı paylaştığım…
Bir pasaklı odam vardı
İçine sığmadığım
ama sığındığım…
O;
Şimdi yok!(9)”
Ayrıca bugünü yaşıyorsam, istekliysem ve bunu bana bahşeden(2) o ise niye kendimi inkâr edeyim ki, bu haddime(10) mi, buna şansım ve hakkım var mı(2)?
“Mutlak, mutlaka
açıkça açık
dün bitti.
Yarına bırakılmayacak en önemli iş;
bugünü yaşamak,
dolu dolu,
gereğince
ve
yarını düşünmeden… (11).”
Her neyse, çenemin düşüklüğünden vazgeçip tahammüllere(1) sığınarak, teamüllere(1) ciddi bir şekilde direnerek ölümün neden bana yaklaşmamak için engeller koyduğunu anlatmaya çalışayım, inanma ihtimali zayıf olsa da bu ihtimali göz ardı ederek(12)!
Çünkü dünya yalan dolu, anlatacaklarımda şüpheli yerler olabileceği düşünülebilir, ancak iddia ediyorum ki, yerime kendinizi koyun, hepsi doğru, hepsi gerçek!
İtiraf etmeli, bir bakıma ciddiyetle ve inanarak söylemeliyim ki; dünyada insanların, özellikle siyasilerin menfaat, torpil, adam kayırma(2) ve bir takım öncelikleri ile özellikle erkeklerin aşk konusunda söyledikleri dört sözden üçü kesinlikle yalan, bir tanesi de şüphelidir.
Ve kendi adıma dizelerde de söylemeye çalıştığım gibi, yalan söyleyip, yalanı aklımda tutacak ve beynimi bu yalanla sulandıracak(2) kadar zeki ve akıllı, yalan söyleyecek kadar aşağılık değilim. Kişiler inanmamakta serbesttirler doğal olarak.
“Yalan söyleyecek kadar zeki değilim,
Yanlışlar yönsüz, benim için yok eğilim,
Harama değil, helâle uzanır elim,
Günah değildir ki, sevaptır aklıselim(1).
Yalana çıra, mum bile dayanmaz ağlar,
Göçer, yamulur yalanla en yüce dağlar,
Bazen güçsüzlük yüreği bilinçsiz dağlar,
Yalan söylememeli der, bağlanır dilim.
Anlamam yalana neden sallanır başlar,
Yalanla mı geçer baharlar, yazlar, kışlar,
Gülmek varken neden aksın gözlerden yaşlar,
Yalana ille çare mi bulmalı bilim?
Doğru değil, yalanla tükenirse yaşlar,
Törpülenmesi ömrün, başlamadan başlar,
Hele bir de gizlenirse sitemler, taşlar,
Yalan söylemekle, yapılır mı hiç ilim?
‘Hafızayı beşer nisyan ile malul(13)’ dür,
Bu sebeple insan kafası hep meşguldür,
Düşüncelerde yoğunluk; ‘Doğruyu bul!’ dur,
Böyle mi hatırlanmalı her zaman ölüm?(25)”
Ve iddiam odur ki; “Yalancı Olmak” da beceri saham içinde değil…
“Ben ki; hep gülen
(Hah! Hah! Ha!),
Ben ki; hep neşeli
(Heh! Heh! He!),
Ben ki; hep şen
(Hih! Hih! Hi!)...
Kafamı bir yere mi vurdum ki;
hep böyle sinirli,
asabi ve
somurtkanım şimdi?... (15)”
Bir başka başlangıç olarak, hatta sonun başlangıçlarından biri gibi şöyle bir cevher(1) sergilemeye çalışsam yanlış olmayacak gibime gelir;
“Anlatılmaz bir yaşantı senin-çin bu aşk yasak,
Sevdalanmış gönlümde olmaz mı hiç bu aşka hak?
Gözlerin feri düşmüş(12), saçlarında oluşmuş ak,
O kaç yaşında, sen kaçında, razı olur mu Hak?
Gül sevdalanmış, pembe-yeşil açan ilkbahara,
Bahar geçmiş, geldin kışa, ağla dökülen kara,
Bahtın açık olacaktı, yalan, bak nasıl kara?
Çileli ağacında kalmamış tek sarı yaprak.
Yemede-içmede insan, günler durgun geçerken,
Vaktin dolmada gönül, ecel için derken erken,
Özlem bulutları umutsuzca sona ererken
Ona vurgunluğun sonsuz, sararmış gönlüne bak!
Seher yeli eser, hırçın gönlünde duru duru,
Titremiş yorgun bedenin, olmuşsun hem kupkuru,
Görsünler de yaşamadan gömüldüğün kuburu(1)
Okuyup dinlesinler, ebedi Kur’an’ı berrak! (16)”
Evlilik yaşantımın başlangıcı olarak bizimkisi, gerçek olarak “Siyah-Beyaz Bir Aşk Hikâyesi(17)” sayılmazdı, belki de sadece benim için “Siyah” denilecek, “Neler geldi, neler geçti felekten, un elerken deve geçti elekten!” dedirtecek gibi desem, ne mübalağa(1), ne de abartma) geçmemeli insan aklından.
Ben; ailemin okumama destek ve teşvikleriyle okumama rağmen, köstekleriyle(2) de adam olmak(18) vasfını kazanamamış olsam da Beden Eğitimi Öğretmeni olmuştum.
Kendi halinde, silik(1), “Şu; benim başarım, eserim!” diyemeyen, yaşı otuzlara çeyrek kala civarında, pis, kötü, menfi alışkanlıkları olmayan, bazı şeyleri bilmeyen biriyim.
Hatta itiraf etmeliyim ki; hiç bilmeyen, bilmediği halde öğrenmeyen, öğrenmek istemeyen öğretmenliği nedeniyle “Eh! Biraz!” adam olamamış olsa da adama benzeyen, yakışıklı gibi görüntüsü tartışılabilecek, evli barklı, çoluk çocuklu kendini aydın zanneden bir Aydın’dım!
Ancak yazsaydım ben dertlerimi toplam olarak herhalde o Rast Makamındaki(19) şarkıdaki gibi ciltlere sığmayan bir kitap gibi olmasa da(20) herhalde bir Harita Metot Defterini doldururdu (sanırım). Hem zaten şair değil, müteşair(21) gibi görünsem de; acı(lar), hüzünler, ıstıraplar olmazsa(22) ben olmazdım ki!
Abartmayayım yeniden; yoksa “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?(23)” diyesiye kadar sözlerim devam ederdi!
Ailem emretmişti! Evet! Emretmişti! Beşik Kertmesi(3) kokulu, görücü usulüne(3) benzer bir şekilde evlenmiştim, ailelerimizin “Ömrümüzün sadece bahar(lar)ı değil, kışları dâhil tümü birlikte geçsin(24)” dualarıyla.
Bunun da bir emir olup olmadığı aklımda kalmamış, genç yaşlarımızda karı-koca tüketerek yaşlanmaya değil, yaş almaya başlamıştık, doğrulukla!
Oysaki ikimiz adına da söylemeliyim ki; özellikle ne benim, ne de emin olamasam da sanırım karım Ayşe’nin böylesine uzun vadeli bir duamız yoktu.
Hani sorarlar ya; “Eşinizle müşterek tarafınız?” El cevap; “Aynı gün evlendik!” Başka? Yok! Ben hayat dolu, tüm varlığımla onu sevme gayreti yaşarken o sevgi dolu iyi bir eş olmaktan ziyade sadece ve yalnız saygıyla görevlerini gereğince, yeterince yerine getirmek için mükemmel bir ev kadını olma hevesinde idi.
Bazı şeyleri, ya da bence her şeyi zamana bırakmak(25), geçer, biter, olur şeklinde zamandan medet ummak(2), yanlış bir davranıştı.
Ben güneşi, ayı, bulutları, kuşları, şarkıları, türküleri seviyordum, o evin dört duvarını, tencere, sahan, tabak, kaşık, bıçakları…
Ben Âşık Veysel’dim(26), yerdeki karıncalardan, giyindiği urbalardan(26) bile kıskanıyordum onu, o ise soyadı riskini göze almamak için(12) eve; “Teyzemin Kızı” ya da “Dayımın Kızı” diye bir kadını getirsem duyarsız kalır(2), hatta ne bileyim misafir etmekte aşırı çaba gösterirdi.
Kısaca, ya da özet olarak “Sosyal(1)-Asosyal(1)” kavramı gibi bir benzetme yapsam, çok mu ağır olurdu ki?
“Lây! Lây! Lom!(3)” bir yaşamdı benim isteğim; “Gülelim, eğlenelim kâm alalım!(27)” şeklinde, o kendini tamamen soyutlamıştı yaşamdan, varsa yoksa ahret, devamlı olarak yat-kalk namaz, niyaz, dua, yakarış…
Dini günlerin hepsinden haberdardım, mevlit, kandil, Ramazanlarda metazori(1) desem de oruç tutma ve kalkıp sahurlara katılmam gerekliliği ile. Düşünüldüğü gibi o kadar da dinsiz değildim, saygım vardı, dinime, imanıma, Cuma Müslümanı(3) olarak Cumaları kaçırmazdım.
Karımla iddialaştığımız en önemli konu; “Şakasını bile kaldıramam!” dediği İslâm’ın şartları idi; çünkü ben “Bir!” diyordum; “Namazla, niyaza ilgim yok, hacla, zekâta param yok, kalıyor bir kelime-i şahadet(28), Eşhedü…”
“Homini gırtlak, püfüdü kandil, tumba yatak!(29)” geçen zamanlarımızın birinin ertesinde kızımız Ayşegül gelip yerleşmişti dünyamıza.
Bende, evlerde, ailelerde, ülkemde, hatta bütün bir dünyada bir sevinç, bir sevinç ki…
Ama karımda?
“Bir daha doğurmak mı? Tövbe(30)! Tövbe(31)! And olsun ki!(32)” deyip kimseyi önemsemeden, yeni bebek veya bebeklerimizin olması özlemimi umursamaksızın, sormadan, danışmadan, etmeden kendince bir daha çocuk doğurmamak için önlemini almıştı.
Oysa ben, yaşamımda geçirdiğim ilk kaza nedeniyle ikinci bir bebeğe sahip olamamamızın suçlusunun ben olduğumu sanıyordum (Be salak! O zaman ilk bebeği kusurun olmasına rağmen leylekler mi getirmişti, karın ‘Doğurdum!’ demesine karşın?), daha doğrusu bunu da her şeyi çok iyi bilen karımın ailesi emretmişti!
Bir gerzek olarak doktora gitmeyi akıl edememiştim, yönlendiren, elimden tutan da olmamıştı, cahiliye devrinden(33) kalma bir alışkanlıkla!
Bu kaza, gerçekten ahım-şahım görünmese(2) de benim de cahiliye devrine geri dönmem gibi olmuştu! Zira her ne kadar ölüm, bana yaklaşmama hakkını kullanmış olsa da duran bir otobüsü çalımlayarak caddenin öte yanına geçmek üzereydim.
Ki, sürati yavaş olmasına rağmen nereden çıktığını anlayamadığım o tank gibi arabalardan biri belim ile kalçam arasının hal ve hatırını sorup(2), yüzüstü yere yapıştırdıktan önden çekişli olmasının avantajını kullanıp diferansiyeliyle(1) belimin üzerine haşmetlice(1) oturup öyle kalmıştı!
Aynı Nasrettin Hoca çocuk şarkısında olduğu gibi; “Neyse komşular yetişti! Kaldırdılar Nasrettin’i(34)” örneği, yani civardakiler yetişti, hasıl has yapar(2) gibi arabayı üstümden kaldırdılar. Üstüme çöken araba güzel bir arabaydı, doğrusu!
Yoo! Direksiyondaki âfeti devranla(3) kıyaslayıp da arabanın güzelliğinden dem vuruyor(2) değilim. Yani; insan ölecekse de öyle bir arabanın altında ölmeli diye düşündüm sadece. (Her ne kadar, evli-barklı, çoluk-çocuk sahibi olduğumu sesli-sessiz yüzüme vurarak; “Külâhımıza anlat!(3)” şeklinde sözler kulağıma ulaşıyorduysa da).
Ayşe zaten suskundu, cahiliye devrinin mümtaz(1) üyeleri vasfında olan anne ve babamdan da emir, ya da öneri modunda herhangi bir söz ulaşmamıştı kulaklarıma, okumuş olmama rağmen, artık ne okuyup öğrendiysem, spor dışında?
Anne ve babamın çok şeyi bilmediklerinden kesinlikle emindim. Çünkü gerektiğinde, hoş söz gibi gözükmese de; “Dünyadaki en bilge insanın, kendisine ne bildiği sorulduğunda, tek bildiği şeyin hiçbir şey bilmediği olduğunu söyleyen(35)” birileri değildi annem, babam.
Ayşegül, yani kızımız ilköğretime başladığında; kızımız dışında ben dâhil Ayşe’nin yaşamında hiç kimsenin olmaması yalnızlık olarak(36) başına tak eder(2) gibi olunca, Ayşe geri dönmeyi aklına bile getirmeksizin spiral taktırarak(2) yaptığı yanlışı söylemek, hadi buna “İtiraf etmek” zorunda kalmıştı, diyeyim!
Anlattığım ilk kazadan sonraki, ölümün artık “Yaklaşamadığı” diyeceğim kazalar bende alışkanlık haline gelmişti, yemin etsem başım ağrımaz(3), devre-devre, gün-gün, hafta-hafta, bazen ayda, yılda bir, küçük-büyük-ortanca boyutlarda fark etmeksizin, önemsiz!
Aslında; “Çekirge bir zıplar, iki zıplar, üçüncü de…(37)” ya da şirk(1) gibi görülse de, “Tanrı hakkı üçtür!(37)” veya “Üç gün yatak, dördüncü gün toprak! (37)” veyahut da sonu hemen üç gün içinde gerçekleşen “Üç Gün Sıtması(37)” da denilemezdi benim yaşadıklarım için. Çünkü benim için Tanrının çizdiği çizelgem veya tablom artı işaretinin oldukça üstünde bir miktar bunların pozitif olarak dışındaydı, dinlenip dinlenip kaza geçirmek ya da yaşamak gibi.
“Bir kahvenin kırk yıl hatırının olması(38), başarısızlıklarımız için kırk milyon neden olmasına karşın, tek özrün, çözümün bile yokluğu(38) olması, bir harf öğretene kırk yıl köle olmayı(38), hatta yüzü güzel olana kırk günde doymanın yanında huyu güzele kırk yıl doyamama(38)” da söz konusu değildi, yaşadığım kazaların bilânçosunda!
Bilmediğim şeyler de o kadar çoktu ki o zamanlar. Örneğin; “Dünyaya geldiğimiz günün hemen sonrasında ölmeye başladığımızı(39), Yaşamak için aldığımız her nefesin bizi ölüme bir nefes yaklaştırdığını(39), her canlının ölümü tadacağını(39), ölümün vakitsiz geleceğini(39), günlerin sonlarında ölüme ulaşılacağını”(39) bilmemek gibi...
Ancak yaşamak güzeldi, sonucu bugünlerden biliyor olsak da, “Bir varmış, bir de yokmuş!” örneği. O halde; “Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanın(40)” uzaktan da, yakından da “Yarın ölecekmiş gibi(40)” hazırlıklı olmaya engel olması ne kadar mümkün olabilirdi ki?
Eh! Bu da bir varsayım(1), ama sözü şöyle toparlamaya(2) çalışmak şaşkınlık olmaz, değil mi?
“Öldüğümde -bir akşam vakti- mutlak duyacaksınız,
Söz gelimi, ertesinde imama uyacaksınız,
Belki de birileriniz günler sonra haber alıp
Uzaklardan sessizce Fatiha okuyacaksınız!
Kalanlar; şifrelerimde ve sessizlikte olacak,
Açılmamış şiirlerde, öykülerimde kalacak,
Belki merak edip de bunlardan birkaç tanesini
Okurken gözleriniz nemlenecek, keder dolacak.
Canlanacak belki gönülde eskilerden bir anı,
Herhangi bir etkinlikte kazandığımız puanı,
‘Yaşasaydı, onunla üleşseydik!’ diyeceksiniz
Oysa dünyanın paylaşacak kalmayacak bir yanı...(41) ”
Devam ediyorum.
Okulda, benden genç, dolaysıyla bir alt sınıfta olduğu için benden sonra mezun olup, bir süre askerliğini yapmadan çalışmak zorunda kalan, aynı okulda beraber görev yaptığımız bana olan yakınlığını esirgemeyen öğretmen arkadaşımı askere uğurlayacaktım.
Uğur, en sonuncusu Sonol olan ablasından sonra imalât hatası(3) olmaksızın dünyaya gelen, ablalarının sayısını söylediği halde unuttuğum ailece beklenen bir çocukmuş. Dolaysıyla ailenin tüm bireylerinin bir tanesi…
Arkadaşım, memleketine uğramaksızın askeri birliğine bulunduğumuz yerden gidecekti, bu nedenle annesi, babası, kız kardeşleri ile bir kısım akrabaları da arabalarıyla birlikte şehre gelmişlerdi.
Uğur’u askerliğini yapacağı şehre götürüp hep birlikte birliğine teslim edeceklerdi, daha doğrusu edecektik, “Etmeye mecbur gibiydim!” demem gerek!
Uğur’un gayet düzgün bir Türkçesi vardı, belki aldığı eğitimin eseri, belki saklanmasını, gizlenmesini bildiğinden dolayı. Ancak uğurlamaya gelenlerin aralarındaki kendi öz lisanlarıyla konuşmalarından, araçlarının plâkalarından onların doğudan geldiklerini ve doğu kökenli olduklarını anlamam zor olmadı.
Arkadaşımın hissettiğim kaş-göz işaretleri umurlarında(12) olmaması bir tarafa “Aslını inkâr eden haramzade(42)” duyarsızlığında idiler. “Arkadaşımın tavrına üzülmüştüm!” demem, onun tavrına katılmamın fuzuli bir davranış olması yanında yalandan da öte yavandı.
Ayrıca arkadaşımın tedirginliği, hatta gizlemeye çalıştığı merakı ve endişesi gözümden kaçmamıştı. Melekelerini yitirmiş(2) oldukçanın ötesinde bir yaşta görünüyordu babası.
Uğur’un düşüncesi; babasının yaşadığı şehirden bulunduğumuz şehre nasıl geldiğine hayret etmek değil, nasıl dönecek oluşunun (devam eden) endişesi olsa gerekti, araçların dönüşte de konvoy oluşturması pek çözüm gibi görünmemiş olsa gerekti kendine (galiba).
Sormam mantıksız, öğrenmem gereksizdi.
Her zamanki gibi kafam, beynim, aklım çalışmamıştı yine, delinin bile akıl edeceği bir şekilde;
“Be birader! Akrabalarından biri seni götürürken de, geri dönerken de baban yerine direksiyona geçse, ben de seninle burada vedalaşsam, dönüşte otobüs yolculuğu zahmetim ve masrafım olmasa!” deseydim ya!
Dediğim gibi deli bile akıl ederdi, meselâ şöyle;
“Adamın arabasının lâstiği patlamış, lâstiği değiştirirken bijonları(1) mazgala(1) kaçınca benim gibi aptal unvanını da yakıştıracağım akılsız sürücü başlamış; ‘N’apcam?’ şeklinde düşünmeye. Tımarhaneden kaçıp da yanından geçen ve olayı öğrenen deli;
‘Ne düşünüyon bilâder? Al her tekerden birer vida tak eksik tekere, seni ilk benzinliğe kadar idare eder, götürür’. Sürücü;
‘Bak ben bunu düşünememiştim, bir de sizlere ‘deli’, derler!” der.
Delinin bijona vida demesi kadar mantıklı söz ne olabilirdi ki? Galiba sürücünün terennüm(1) etmeye çalıştığı; “Ben de Aydın gibi akıl edememiştim!” şeklinde bir yorum gibi görünse de delinin verdiği cevap önemli ve ilginçti;
“Hooop! Orda dur, bakam! Deliyiz, ama akılsız değiliz!” şeklinde idi.
Âşık Veysel inancıyla; “Uzun ince bir yola çıktık!(26)” akşamüzerine doğru, mola vere vere gidecektik, sabah oraya varmak, izin verildiği sürece beraber olmak ve sonra yorgunluk durumuna göre geri dönmek üzere. Bu; otel masrafını da kendim kendime, kendi adıma karşılamam demekti.
Direksiyonda genç arkadaşım Uğur, ben yanında, anne-baba arka kanepede, uyur-uykulu-uyanık ve diğer arabalar arkamızdaydı…
“Dikkat!” demek zorunda kaldım. Uğur anlayamadığım bir şekilde şerit değiştirmenin kalın bir çizgiyle belirtilen yasak olduğu bir yolda sağ şeritten dar bir açıyla sol şeride geçmiş ve umursamaksızın belki de uyuklayarak sol şeritte devam ediyordu, neredeyse sol şeritten de bankete inmek üzereydi.
Uyarım onu kendine getirmiş, direksiyonu yalapşap(1) sağa doğru çevirdiğinde karşımızdan zebellâ(1) gibi bir kamyon, neredeyse bizi yol kenarına atacak gibi bir süratle yanımızdan geçmişti, ne de olsa gecenin kör vaktinde(3) yol onundu ya!
Öldürmeyen Allah, öldürmüyordu, hem Allah’ın işine karışmak da haddimize değildi, zaten! Ancak bu, tüm konvoyun morallerinin sıfıra yönlenmesi demekti, arkamızdaki, bizi ikaz ettikleri halde farkına varamadığımız arabalardan biri önümüze geçti ve deyim yerindeyse; bizi ittirip kaktırıp(2) bir benzinliğe kadar takip etmemizi emredip(!) benzinlikte;
“Dalgınsınız! Belki de hepimiz dalgınız! Bu şekilde devam etmemize hem imkân hem de gerek yok! Dinleneceğiz!” demişti, aklı güçlü olan sürücü gençlerden biri, oldukça sakin ve dosdoğru(!) bir Türkçe ile.
Doğrusu; vaktin gece yarısı birlere doğru olduğunun farkında değildik. Emre uyduk! Herkes, arabasının camını birer parmak aralayarak yasak savma(2) gayretinde oldu.
Boğazı gidişenlerin(2), ihtiyaç molası hissedenlerin hareketlerini açılıp, kapanan kapılardan fark edebiliyordum. Doğrusu, olayı yaşadığımız sırada “Yusuflamak(2)” hakkımı kullanmakta gayretli olunca ne yiyip-içmek, ne de ihtiyaç molası düşünmek aklımın ucundan bile geçmemişti(2), paçayı kurtardığımıza(2) şükredip uyuklama modunda sabretmeye çalışırken.
“Nedir bu Yusuf’un
Biz Yusuf olmayanlardan çektiği?
Adımız ne olursa olsun
Yusuflamayanımız var mı içimizde
bir badire içine düştüğümüzde?
Yusufçuk böceklerinin de
aralarındaki sohbetlerinde
“Yusufçuk!” diye konuştuklarını duydum.
Amma doğru,
amma yanlış!(43)”
Sabah “Olmak” istedi mi, oluyordu, hem de nazlanmadan, horozların ötmesini(44), müezzinlerin sabah ezanlarını okumasını beklemeksizin, keyfince. Birer çay, kahve, poğaça falan aynı arabalar, direksiyonlar aynı şoförlerin ellerinde yola koyulduk tekrar sabahın ertesinde.
Ne kadar yol yürüdüğümüzün farkında değilim. Yokuş aşağı inerken, Uğur boş bulundu ve kimliğini yaşadı;
“Vallah fren yohtur!”
Sadece direksiyona sıkı sıkı yapışmıştı, dudaklarının kıpırtısından dua ettiğini düşünüyordum.
Ne olduğu, ne olduğumuz hakkında hiç fikrim yok, ancak anlatılanları özetlemem gerekirse; araba çevresinde bir takla atarak yandaki henüz işlenmiş tarlaya ayaküstü(2), dört teker olarak muhtemelen yumuşak bir inişle oturmuştu.
Kapıları açıp sağ-salim, vukuat yaşamamışız gibi indik arabadan, belki benim dışımdakiler sessizliklerinde Tanrıya yakarma haklarını kullanıyor olabilirlerdi.
Sonuç! Gelen boş bir kamyonla usulünce pazarlık, hepimizin güç, kuvvet, destek, yardım ve takoz tedbirleri ile arabayı yukarı çıkartıp kamyonu aşağı indirip arabayı kamyona yüklemiştik, el elden.
İlk eklenti; arkadaşım Uğur’un babasının da kıymetlisi olan arabasıyla birlikte kendini kamyona yüklemesi ve arabasının içinde geriye dönüşünü gerçekleştirecek olmasıydı!
Bunda belki şoförün hanımının, çocuğunun “Şoför Mahallesi” dediğim yerde olmalarının mecburiyeti düşünülebilirdi. Her ne olursa olsun, amca arabasının sahibi, ekonomik bir seyahati gerçekleştirecek olmasının rahatlığı ve huzuru içindeydi.
İkinci bir eklenti ise; arabanın tarlaya oturduğu yerin hemen biraz ilerisinde bir engerek yılanıyla bir oklu kirpinin cansız bedenleriydi. Neticede savaş kazanılmamış, ikisi de mağlup olmuştu, önceliği hangisinin kaybettiği hiç de önemli değildi!
Asker adayı Uğur’u ve annesini konvoydaki diğer arabalar sahiplenmişlerdi. Bana hem ihtiyaç, hem de hiçbir araçta yer yoktu. Üstelik karşımdakilerin Asker Uğur’u vaktinde ilgili yere yetiştirmek gibi bir mecburiyetleri olduğundan, beni iyot gibi(45), yol ortasında, ben başıma açıkta bırakıp yola koyulmalarında bir sakınca görmemişlerdi.
Uçsuz-bucaksız bir yer ve yol ortasında, dımdızlak(1) kalmıştım, geçen hiçbir araba, otobüs, hatta kamyon hırlı mı, hırsız mı, mezar mı, hapishane kaçkını mı, ne idiği belirsiz(3) biri olduğumdan beni görmeksizin süratlerini azaltmaksızın yanımdan sıvışırcasına(2) kaçmak, geçmek ve kaybolmak haklarını kullanmışlardı, uzunca bir süre.
Derken uzaklardan görünen bir kamyon selektör yaptı(2).
Heyecanla, ama umutsuzca kaldırdım kolumu.
Pancar küspesi(1) yüklü kamyon gelip geçmedi, bana çeyrek kala, ya da bir adım kala durup binmem için sabırlı olduktan sonra, malûm soruyu sordu;
“Hayırdır hemşerim, bu vakitte, burada, yalnız?”
Doğal olarak hayat hikâyemi değil, o ıssız boşlukta ihtiyaç molası hakkını kullanacak bir köpek için direk ya da ağaç gibi oluşumun, duruşumun nedenini sorgulamak, belki de ben bilsem de o bilmeksizin “Ölümün Yaklaşamadığı Adam” oluşumun nedenini öğrenmek istiyordu.
Bana acıyarak alacak bir aracı beklerken, zamanı fark etmemiş, sevap işlemek gayretiyle beni kamyonunun şoför mahalline alan genç şoföre ağaç ya da direk şeklinde bekliyor olmamın nedenini anlatırken de vaktin nasıl geçtiğini fark etmemiştim.
Sözlerimi tamamladığımı sandığım zamanda çöken siyahlığın akşam olduğunu, cam sileceklerinin mola vererek çalışması nedeniyle hafiften hızlıya dönme çabasında bir yağmurun başladığının ancak farkında olmuştum.
Arabam yoktu, ama arabalarına bindiğim öğretmen arkadaşlarım bana;
“Böyle durumlarda; asfaltların arapsabunu gibi olduğunu, direksiyonu bebeğim olduğunu farz ederek ne boğacakmış gibi sıkı sıkı, ne de düşürecekmiş gibi gevşek bırakmamam, direksiyonu daima onu çeyrek saat, ya da yirmi dakika geçer şekilde tutmam, dikkatli olmam!” gerektiğini öğütlemişlerdi bir vesile ile.
Nedeni pek gerekli değil gibime gelmiş, kulak şapırdatmış(2), ya da sallamıştım(2)! Kira ile sığıştığımız bir evde, çoluk çocuğa karışmış ve ancak geçiniyor olarak bir araba sahibi olmak mı? Aklımın ucundan bile geçmeyecek hayal ötesi bir imkânsızlık düşüncesiydi bu.
Şanslı günüm olsa gerekti bugün galiba! Küspe yüklü kamyon şehir ışıklarına yaklaşık neredeyse 300-500 metre kaldığında kaymak gibi görünen arapsabununun, cazibesine, zarafetine dayanmaksızın, şoförün üstün cehalet ve rekabet gücüne önem vermeksizin zom olmuş(2) bir ayyaş gibi 3-5 kez sağa-sola yalpaladıktan sonra, yolun soluna geçmiş, soldaki şarampole, şoför tarafından başarıyla yan yatmıştı!
Allah’tan o sırada caddede gelen-giden yoktu galiba. Küspenin çok kötü koktuğunu banketi kullanma ihtirasını yaşamak için yayılmasıyla fark etmiştim. Dikkatimi çeken diğer bir şey ise, direksiyon çemberinin üzerindeki ne olduğu hakkında kanaatim olmayan siyah bir karaltıydı. Tamir kutusu, sağlık çantası, yangın söndürme cihazı gibi bir şey olması mümkündü ve o, herhalde şoförün sağlığına etki etmiş olsa gerekti!
Belim ağrıyordu(46), belki buna acı(46) ya da sancı(46) demek daha doğru olurdu!
Özellikle uçaklarda bagaj yerleştirmek için kafamı dikine kaldırma mecburiyeti gibi öncesinde yan tarafımdayken, şimdi tepemde olan kapıyı açtım, başarılıydım, şoförün kapısını bilemem, ama benim o kapıyı açmam çok kolay olmuştu.
Yükseldiğimde kamyonun sağ arka ve ön tekerleklerinin ikisinin de hâlâ döndüğünü, farların boynu büküklüğünü, yanımdaki şoförün; ağlamaklı, inlemekli ve endişeli bakışlarına karşın dörtlü ikaz ışıklarını yakmayı nasıl akıl ettiğine şaşırmıştım.
Benim akıl edememem; akılsızlığım nedeniyle çok zaman olduğu gibi olağandı!
Sola devrilen bir kamyonun araç trafiğini engellememek için sağ şeridi boş bırakmış olması harika bir şey olsa gerekti ve bunu okuyarak değil, yaşayarak öğrenmiştim!
Neyse! Yetişti birileri! Kamyona insan kuvveti ile bir şeyler yapmak mümkün olamayacaktı. Hem her zaman mal değil, insan önemli değil miydi?
Belim acımaya devam ediyordu, kendimi basamaktan aşağıya sarkıtırken, bir elin yardım etme çabasına katkı yapmaya çalıştım;
“Sizi hastaneye götüreyim mi?” diyen genç sese, kamyon şoförüne kadirşinaslık(1) olmayacağını bilmeme rağmen;
“Evet! Peki! Lütfen!” dediğim, genç sesin de;
“Ne zahmeti abi? İnsanlık görevim!” dediğinde “Nasıl?” diyemeyeceğim bir şeyler kalmıştı hatırımda.
“Zahmet olacak!” mı demiştim acaba genç delikanlıya? Peki, “Teşekkür etmiş miydim?” öncesinde ya da sonrasında?
Karımın merak edeceğini sanmıyordum pek, gene de telefon ettim karıma, uzun özetler yapıp hastanede olduğumu belirtmek yerine;
“Kaza geçirdim, ama iyiyim!”
Yanılmamıştım;
“İyileşince gelirsin!” demişti, ne “Nasılsın, Neredesin?” diye merak etmiş, ne de “Ziyaret etmek!” anlamında bir söz çıkmıştı ağzından. İyi kadındı Ayşe! Anaç(1) ve…
Sadece o kadar işte!
Şimdi tekrar “Çekirge, Tanrı, Üç” vb. gibi üçlerle uğraşmayayım, ama önceki tank kazasını unutmuş gibi iki kazayı üst üste geçiren için başka ne denirdi ki?
Örneğin; “Üç çocuk, ikisi anaya babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır!” der gibi “İki kaza, amenna(47), ama üçüncüsü?” Gerçekten safsata(1) nitelikli büyük boyutlu bir soru işareti? Düşünmeliydim. Sanki düşünmek beni akıllandıracaktı da!
Bir gün sonra, “Bir şeyin yok!” diyerek taburcu ettiler beni. Düşündüm yeniden; “Kaza ile ilgili olarak bir şeyin kalmadı!” anlamında mı söylemiştiler bu sözü, yoksa “Ölünceye kadar yaşayacaksın!” ya da “Ölmezsen yaşarsın!” anlamında mı? Çünkü “Şu ilâçları kullan!” anlamında reçete vermediklerine göre, ölümün yaklaşmadığı bana, şu anlarda muhtemelen de yakışmayacağı “Bundan böyle ne yersen ye!” anlamında vahim(1) bir durumum mu vardı?
Kaygılarıma önem vermeksizin, acılarımla ilgili şüphelerim olmasına rağmen her halimle eski durumuma yöneldim. İtiraf etmeliyim ki; bunda karımın uyguladığı kocakarı ilâçlarının(48) ve “Turp gibisin(2)!” sözünün ve “Maşallah!” dualarının etkisi fazlaydı.
Antrparantez(1) olarak eklemeliyim ki; gene de karımın aldığı tedbiri bilmediğimden bir başka çocuğumuzun olmamasına bu kazaların da eklentisinin olduğunu ifade etmem gerek!
Genelde belâ da, kaza da, ölüm de “Geliyorum!” demezler, pattadak(1) gelirlerdi.
Belâ…
Bana göre; karımın benden habersiz kısırlığı benimsemesiydi!
Kaza…
Aslında yine bana göre demem gerek; ucuz kurtulduğum kazalar yani…
Gelmiş, geçmişlerdi, belki devamı da olacaktı. Mademki Tanrının alnıma yazdığına inandığım kuruntuma(1) göre; “Ölümün yaklaşamadığı adamdım!” değil mi?
Ölüm…
“Kar beyaz” değildi(49), sanatkârın hecelercesine söylediği gibi “Uyudun uyanmadın(50)” şeklinde gerçekleşecek bir gerçekti, gelecek değil, geldiği bilinmeksizin geliveren…
“Beyaz denir, sona ulaşmanın rengi için,
Kararır ömür ancak, kefen beyazdır niçin?
Ve neden beyazdır rengi, gelen tüm güllerin?
Anlaşılır; duru mu, beyaz mı, ak mı ölüm?
Ne ‘İyi!’ deyin, ne ‘Kötü!’, ne de bükün boyun,
Ne üzülün, ne sevinin, ne oynayın oyun,
Musalla(143) rahat değil, cismi mezara koyun
Sorun sonra; ‘Beyaz mı, ak mı, berrak mı ölüm’?
Sondan bir önce toplanılacak yer; Arasat(1),
Beyaz mı? Geçeceğin o ince köprü; Sırat,
Kurbanlığın ak mı? Ya da özlediğin murat
Tarif et onu biraz, ak mı, apak mı ölüm?
Münkir ve Nekir(51) de beyaz mıdır sorularda?
Cehennem malûm... Cennet rengi nasıl acaba?
Melekler sunar, o şerbet de mi beyaz yoksa?
Tadını duy, berrak mı, duru mu, pak mı ölüm?
Yaşamalı, ölmeden ölmemeli, bu değil çözüm,
Ölmekle çözümlenmez, çözülemez düğüm,
Her şeyin bir sırası var; ha yarın, ha bugün
‘Velbasübadelmevt(52)!’ Her can tadacak mı ölüm!? (53)”
“Nedendir bilinmez, başlangıç benzetilir bahara,
Gençlik yılları ise; ‘Yaz’ diye belirlenir sonra,
‘Hazan’ denir olgunlaşmak için geçen yıllara
‘Ölüm’; ‘Kış’ olarak çağrılır (mutlak gelir), yok çare.
İlk emekleyiş bahar ise, son emekleyiş nedir?
İnsan daima mevsimlerin merdiveninde midir?
İmtihan sonuçlanınca emaneti saklar kabir,
Ne dost kalır çevrende sonra, ne kimse bilir kadir.
Tükenen haksız zamanla ölüme özdeştir yaşam,
Başlangıçta bitiş veya sonda ilk, karmaşık kavram,
Ah! Dünyaya gelişin sebebini bilsem, anlasam,
Ve bu bilgiçlikle desem bilgiççe her şeye; Tamam! (54)”
Bir sabah uyandığımda, uyanıp da gözlerim açık tavana bakarak düşünürken her sabah benim bu halime alışkın olarak “Koca bebek!” diyerek beni kendime getiren karımın sessizliği dikkatimi çekmişti.
Erinmeksizin(2) sabah namazından sonra sadece kuş sütü eksik diyebileceğim bir nitelikte kahvaltımızı bir ev kadını titizliğiyle hazırlayan, kapıdan çıkıncaya kadar özellikle kızımızın üzerine özenle titreyerek bizi giydirip, kuşandırıp uğurlayan karımın yataktaki hareketsizliğine inanamamıştım.
Ayşe’nin gözleri kapalı, yüzü morarmış ve bedeni soğumuştu. “Bu, bana yapılır mı?” çığırışımda(1), onun bu haline anında müdahale etmeyecek kadar dalgın uyumama mazeret bulma çabasındaydım.
Oysa o hazırlıklı gibiydi. Şiirler sadece benim hegemonyamda(1) mıydı? Bir değil, birkaç şiir vardı haksızca asosyalliği yakıştırdığım Ayşe’nin çekmecesinde, belki de gizli.
Satırlarında kendini gizleyen karımın beni sevdiğini anlayamamak, onun beni ben olarak bilmediğine inanmak ve kendi gerçeklerini bilip de her zaman hazırlıklı olduğunu hissedememek ancak gabi bir varlığın şekillenişi olsa gerekti. Sessizliği karşısında utanmıştım, ama ne çare…
“Yaşamayı bilirsen kalan ömrünce,
Dileğim; yaşarsın huzurla gönlünce,
Sevdiklerini kucaklarsın görünce
Beni unutursun canım, ben ölünce!
Yaşam hem tuzlu bazen, hem tatlı, he mi?
Üzüntün geçiverir kanatlı, he mi?
Sorunlar çözülür hep yanıtlı, he mi?
Beni unutursun canım, ben ölünce!
Bir şeyler kalmışsa sana benden hani,
Alıp götüremediğim senden hani,
Sevgim çıkmaz ki asla bedenden hani
Beni unutursun canım, ben ölünce!
Sevilmemiş olsam da artık bil yani,
Bensizlik sana önemli değil yani,
İsmimi, cismimi yâdından sil yani
Beni unutursun canım, ben ölünce!
Bütün taksitlerimiz bitince gari,
Bensizlik sana bensiz yetince gari,
Temelli aklından gidince gari
Beni unutursun canım, ben ölünce!
Saçında tüm kırlar ak oluncaya dek,
Yeşil gözlerinde fer soluncaya dek,
Gönlüne artsız acı doluncaya dek
Beni unutursun canım, ben ölünce!
Bir ömrü seninle üleştik, değil mi?
Sanırım, iyi birer eştik, değil mi?
Ben gidince şimdi ödeştik, değil mi?
Beni unutursun canım, ben ölünce!(55)”
Ayşe biliyor olsa gerekti, irsiyetten kaynaklanacakları. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, babasında ve annesinde etkisi görülmemiş olsa da, amcalarının her ikisinde de, halasında ve en önemlisi ağabeyinde yaşadıklarını özetlemeye çalışmıştı bir diğer şiirinde,
“Deftere yazılmış -hissediyorum- adım,
Yaklaşıyorum o sona hem adım adım,
Hiçbir şey kalmamalı gerilerde yarım,
Artık; ‘Ölmek Zamanı’ geç (ama) anladım.
Uzatsan da elini, uzanmaz sana el,
Çünkü ödememişsin, zamanında bedel,
Düşünürken bakarsın kapındadır ecel
Artık; ‘Ölmek Zamanı!’ bir ömrü sonladım.
Neler yaptım-yapmadım, önümdedir hesap,
Artılara eksilere aramam cevap,
Dengeyi ahirette sağlayacak Ya Rab!
Artık öldüm! Doğrusu iyi zamanladım...(56)”
Allah’ın yaşamla ilgili kararlarına karşı gelmek ne haddime? Evet, kaderi şekillendiren o idi, ama benim de Azrail’i sorgulamam gerekmez miydi? Doktor yardımcı oldu; “Kalp Krizi” dedi sadece ve usulca.
Görevimizi yaptık ve ortalıkta kaldık baba-kız öylece. Bize destek olacak gibi olan annem? Kendine yetemiyor, bakamıyordu, bedelini ödediğim bir yardımcısı vardı, gün-be-gün(3) gelip-giden, ev işleriyle ilgilenen.
O yardımcı Ayşe bizi terk edince annemin gözetiminde gün-be-gün aralarında kalan sürelerde de, yalapşap da olsa bizimle ilgileniyordu. Çünkü elimden her türlü iş geliyor olsa da, her konuda başarılı olmam kısıtlı idi.
Üstelik annemin bakım bedeline ve mutfağımıza eklenen iki boğaz için de aktarmak zorunda olduğum giderler, maaşımın yetmemesi şeklinde gerçekleşmişti.
Pazarlarda limon satarak öğrencilerime, eşe-dosta rezil olmaktansa(2), duruma göre spor müsabakalarında gözlemcilik yapmak, yasal görünmese de bir salonda sadece erkeklere ders verip idman yaptırarak gelirimi artırmaya çalışıyordum.
Neden sadece erkekler? Çünkü kıskanç kızım, belki benim soyumun genlerine sahip olarak “Rahmetli” demekte oldukça zorlandığım annesi öldükten sonra boyuna, bosuna, yaşına bakmaksızın(2) annesi yerine beni kıskanma hakkını elde etmişti.
Kızım; “Dişilere ders verme, tüm kadınlara, kızlara idman yaptırma yasağı” koymuştu, dişi sinekle bile öldürmek için savaşmam yasaktı! Üstelik bu konuda aklına ne ve ne zaman gelirse her şey için izinliydi, arada sırada bölgemde kontrol etmeler dâhil. Söz, diline yakışmıyor gibi gözükse de benim anlayacağım bir dildendi!
Yasaklamasından önce, nizami kontrollerinden(3) birinde Ayşegül, benim Fatma ile çalıştığımı görmüştü.
Fatma, güzel ötesinde güzel, dünyaya gözleriyle egemen, insanlara yardım şeklinde önceliği olan, hobilerine düşkün, annemin oldukça varlıklı komşularından biriydi. Üniversite mezunu olduğu halde çalışmıyordu. “Allah’a şükür!” sözü eşliğinde, sağ elinin sol elinden haberi yoktu(57).
Ve de sanki Fatma’nın o muhteşem gözlerine çarpıldığım şu dizeler oluşmuştu kendiliğinden;
“Bazı gözler ezmek için yaratılmıştır
Ezer, ezer, ezer...
Ezilirsin.
Ve anlarsın dünyanın kaç bucak olduğunu...
Bazı gözler ise; öldürmek içindir
Öldürür.
Dünyanın kaç bucak olduğunu bilemezsin
Ölürsün.
Ben;
Hem dünyanın kaç bucak olduğunu biliyorum
Hem de öldüm.
Geç kaldım!(58)”
Kendi halinde, kanaatkâr bir insandı Fatma. Buna belki de anne ve babasını bir trafik kazasında bir arada ve birden yitirmesinin sebep olduğunu düşünüyordum.
Ve kanaatimce annemin Fatma ile tanışıklığının benim evliliğimden sonra olduğuna kaniydim(1).
Züğürt tesellisi(3) belki; maddiyat kadar güzelliğe de önem verdiğini çok iyi bildiğimi iddia edeceğim annem, beni Ayşe ile evlendirmek yerine Fatma ile evlendirmek gibi bir alternatifi göz ardı etmez, mutlaka düşünürdü gibi bir his vardı içimde.
Fatma’yı yaşamak? Fatma’yla yaşamak? “Neden olmasın?” düşüncesi, Ayşe’yi yitirdiğimde değil, çoktan çok az sonraları şekillenmişti.
Fatma Hanıma (Hanım diyorum!), Ayşe sağken, hiçbir ilgi, ilinti olmaksızın birkaç kez bahşişi bol şekilde idman yaptırmıştım.
Ayşegül’ün kendisini annesi Ayşe yerine koyup da kıskançlık teorisine(59) uygun yasak koymasının nedeni, annesinin ölümünden sonra Fatma Hanıma idman vermemin yakınlaşma şeklinde gerçekleşme ihtimali olsa gerekti ve haksız da sayılmazdı, ateşle-barut bir arada(3) olur muydu, hem de bedenlerinin sıcaklığında ve birbirlerinin yalnızlıklarında?
Tüm bunları nereden mi biliyorum? Fatma bana “Hanım!” dememi yasakladıktan sonra. Ayşe’den az ötede iyi bir kadın olduğunu söylememde sakınca yok, önemli olan Ayşegül’ün onu anne olarak kabullenmese bile, eşim olarak kabul etmesi, Fatma’nın da onu annesi değil, anneliğe soyunmuş şeklinde bir çocuğu olarak kabullenmesiydi.
Fatma’nın özel günler için annemin pasta-çörek-börek yapımı konularında kendi hizmetlisine yardım etmesini beklediğini biliyordum. Üstelik kabullenmemek için kavga-dövüş şeklinde para yerine yaptıklarından her neyse sadece bir öğünlük miktarı kabul etmesi ve onu da tüm gizlilik haklarını kullanarak Ayşegül’e getirmesiydi.
Ayşe’yi yitirişimizin ertelerinde galiba 40 mevlidinin okunması sırasında annemle birlikte bize gelip, annem, anneme bakan, Ayşegül ve ben her türlü düzeni kurup hazırlık yapmamıza karşın bir kadın olarak evimizin eksikliğini hissetmiş, eve bir kadın elinin değmesinin gerekli olduğunu, kolları sıvamasının(2) kendisine zahmet olmayacağını düşünmüş, hatta karar vermişti. Bunu düşünmedim, o kadar akıllı değildim, ancak Fatma beni akıllı olmam için yönlendirmişti!
Bu arada unutmadan eklemeliyim ki Ayşe’yi defnettikten sonra iznimizi alarak o da anne ve babasının mezarlarını ziyaret etmişti. Daha doğrusu biz ona katılmıştık, istekle.
Geçen günlerden birinde Ayşe’nin mezarının başucuna bir çam ağacı diktim. Ayşe’yi defnetmeden evvel, geleceğimin ne olacağını bilmesem de, ona mezar yeri satın alırken, kendime mezar olarak da onun sağ başındaki yeri kendim için ayrıca satın almış ve Ayşe için diktiğim gibi kendi ağacımı da dikmiştim başucuma!
Gönlünün bir sultanı olmadığına inandığım Fatma’nın, her ne şekilde olduğunu bilmesem de annemin ve kızımın ağızlarını yokladığını, Fatma’nın beni akıllı olmaya yönlendirmesi nedeniyle biliyor gibiydim! Çünkü bir akşam bizi ziyarete gelmiş olması delildi.
“İdmanlara, derslere devam etmek yanında, masaj yapmayı(2) da öğrenmemin, hatta öğretmenliği bırakıp bir spor salonu açmayı, finansmanını(1) kendinin sağlayıp yardımcı olabileceğini, hatta Ayşegül’ün bile yardım etmeyi isteyeceğini düşündüğünü” söylemişti.
Ayşegül yine yaşına, ilköğretim sıralarında dolaştığına bakmaksızın, heyecanlanmış; “Derslerim dışında, hafta sonu tatillerinde varım!” demişti. Annem; “Sizler için yemekler, çay ocağında tembel tembel oturup televizyon seyretmek de benden!” demişti.
Benim kabul etmemem diye bir şey düşünmem mümkün değildi. Sadece öğretmenliği bırakmak gibi bir düşünceyi zihnimden geçiremiyordum. Tüm yükü Fatma’ya yüklemek de acımasızlık olacaktı.
Ayşe’nin ölümünden sonra, namuslu, dürüst, sadık olma mecburiyetim yoktu. Saklamaksızın söylemeliyim ki içimden Fatma’nın ilgi alanım içinde olduğundan emindim. Yakınlığını hissetmiştim, spor salonundaki idmanlar sırasında.
Öyle ki idman çeşitlerini ve sayılarını arttırmış, bir seferinde “Üşüttüm mü ne, kulunçlarımı kırar(2) mısın?” demiş, işlemi başarıyla tamamlamam sonunda; kucaklarken fısıldarcasına sormuştu;
“Düşündün mü, girişimde bulunalım mı?” şeklinde. Cevabım müthişti bana göre; bir aşk itirafı gibi;
“Seninle her şeye varım ben(60)!”
Çevresi zengindi Fatma’nın, gittiğim spor salonu dışındakiler hariç, açacağımız, hatta belki de devren sahipleneceğimiz yer için müşteri bulacağını vaat etmişti. Müşteri bulamasak bile aç kalmayacağımız da taahhüdü içindeydi.
Üstelik gördüğüm, bildiğim, öğrendiğim kadarıyla sosyaldi! Gezip-tozmayı, sinemayı-tiyatroyu, kokteylleri, özel yemekleri, giyinip-kuşanıp sosyal etkinlikler(3) içinde olmayı da, dini günleri, ölenlerini; karım dâhil sık sık ziyaret etmeyi de seviyordu. Bu bilgileri sonradan gerektiği kadarıyla öğrenip sahiplendiğimi saklamamam gerek!
Fatma’nın “Spor Salonu” için bu düşünceleri benim dünlerden hazırlıklı ve razı olmamın gerekçesiydi.
Ancak yaşına-başına, bana sevgisine, annesini unutamamasına bakmaksızın öncelikle Ayşegül’ü bilip anlamayı, Ayşegül’e bilip anlatmayı ve Fatma’yı sevip sevemeyeceğini sormalıydım.
Ben sever mi, sevebilir miydim, âşık mıydım yoksa daha zamanı olmadan, hissettiğimi sandığım yakınlığından şımararak onu mutlu edebilir miydim? “Belki” demek geçiyor içimden. Şimdi düşünüyorum da Ayşe’nin öldüğü ana kadar bilememiş miydim mutluluğu yahut da Ayşe mi fazla görmüştü mutluluğu benim için?
“Doğmamak elinde değildir canlıların
ama yaşamak haktır,
Kimsenin, diğer bir kimsenin yaşamını
kısıtlaması mümkün değildir
De…
Kimdir bu gözleriyle
Azrail’im olma çabasındaki peki?(61)”
Peki, şimdi, mutlu…
Hatta kızım için Fatma’yı mesut etme şansım? O halde içimden geçen, Fatma’nın sevgisi, mutluluğu, saadeti değil, kızım için ondan faydalanmak, bir bakıma menfaatperestlikti(1).
İnkâr etmem zordu ve insanın düşünüp yaşamak isteyip de kendini inkâr etmesini akıl alamazdı, hiçbir şey veremeyeceğim bir genç kıza karşı dürüst olmalıydım. İhtiyacımız olduğu için değil, sevgiye muhtaç olarak, elini tutacak kadar cesur ve içimden geldiğine inandığım sevgi ile yüklü olmalıydım.
Ben dünlerde değil, ama bugünlerde aşka, bu sebepten de tüm kaygı ve olumsuzluklarıma karşı Fatma’nın yardımını beklememin benim için bir hak olduğuna inanır olmuştum. Şu anlarda o bana, benimle ilgiliymiş gibi görünmek yerine; “Benim ol!” diye göstereceğim sevgi, saygı, aşk, hatta minnettarlık olarak göstermek istediğim çabaya hazır ve hazırlıklı olmalıydı.
Çok şeyi birden ve bir görüntü içine hapsederek çok şey beklediğimin farkındaydım. Fatma başlangıç olarak eğer bize de, yardım kurumlarına olduğu gibi elini uzatmak istiyorsa, başlangıçta beni sevmese bile seviyor görünmeliydi. Sonrasında sadece yaşamda değil, sevgide, aşkta da bir olmalıydık…
“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.
Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.(62)”
Spor Salonunda karşılaştık, daha doğrusu beni beklemişti Fatma.
“Spor yapmak dışında niçin böyle karşına çıktım, biliyor musun?”
“Annemin önerisiyle beni satın alma şansını denemek için?”
“Ne kadar kırıcı olduğunun farkında mısın? Ben güdülecek(2) bir koyun, seni satın alacak kadar da zengin değilim. İçim; ‘Kalp kalbe karşıdır!(63)’ şeklinde hissettirmişti seni bana. Karın yaşarken evliliğinize saygı duydum, mahremiyetinize(1) girmedim, sen olmak istemedim, ben olarak kalıp sustum, uzak durdum, ancak içimde seni büyütmeme kimse engel olamazdı. Rüyalarımı hülyalarımı kimse sabote edemezdi(2). Anlatabiliyor muyum?”
Ne diyebileceğimi bilmiyor olarak şaşkınlık yaşıyordum, o devam etti;
“Duygularımın yönlendirmesiyle yıkılmaksızın, hayata küsmeksizin ayakta kaldım…
Ve Tanrım; gönlümü cezalandırmak yerine mükâfatlandırmayı seçti, seni bana vermek için yardımcı oldu, bir gece ansızın(64) karını elinden alıp, kızını öksüz bırakarak…”
“Tanrının yaptığı doğru mu, peki?”
“Asla ben Tanrı adına hüküm veremem, sadece verdiği işaretlerden anlam çıkarmaya çalışırım. Meselâ ocaktaki süt taştı, elektrik kesildi, üşüdüm, bir yerlerimi kestim…
Bunların bana işaret olduğuna inanırım. Seninle karşılaştığım ilk çalışmada yeni bir çift pabuç almıştım, bu benim için bir başlangıcın işareti, bir yenilikti. Evli olman hüznüm oldu, dönerken pabucumun topuğu kırıldı, demek ki düşüncem yanlıştı. Hemen bir çöp kutusuna attım pabucu, kendimi inkâr etmemek, nikâhına saygı duymak için.”
“Peki, eşimi kaybedip sana yöneleceğime dair ne gibi bir işaret aldın?”
“Rüyamda bir pir dede(3), elinden tuttuğu seni bana yönlendirdi ve sabahına annen karını yitirdiğini söyledi bana. Acına tahammülünü, sabrını bekledim ve ancak bugün karşına çıkacak cesareti buldum. Ve centilmen, sevgi dolu olduğuna inandığım sen, çirkinmişim, beni hiç özenen olmamış, hatta hiç nasibim çıkmamış(65) da evde kalmışım ve hatta gençliğini yitirmiş kart bir kız kalmışım gibi diline yakışmayan sözlerle beni incittin. Gerçekten içinden gelerek mi söyledin?”
“…”
“Susmasaydın keşke! İnanmam mümkün değil, çünkü başlangıçtan beri Tanrının biz kadınlara verdiği özel haklarla bana karşı ilgisiz olmadığını, düşkünlüğünü hissedebiliyorum. Hem de söylemem mutlaka gerekli ki sen satın alınamayacak kadar gönlü zengin biri olduğunun farkında olmayacak kadar habersiz ve cahilsin!”
“İltifat ve değerlendirmen için teşekkür…”
“Etme! Eğer senin olmama, baba-kız bana ait olmanıza zenginliğim engel ve sana ayak bağı oluyorsa(2), tüm varlığımı; iğneden-ipliğe(3) bağışlarım, bir imzam yeter! İsteğim sadece ıssızlığı değil biz bize birlikteliği yaşamak…
Seni beklersem, seni beklerken yalnız başına ihtiyarlayacağımın farkındayım. Ama beklemek istemiyorum, çünkü seni seviyorum. Yardım et, gönlünün zenginliğini üleşmem için bana destek ol, senin olayım, benim ol!”
“Seni kırmak istemedim, istemem de asla, öncelikle bunu bil, lütfen! Yanlışlığın; beni hiç ilgilendirmeyen varlıklı oluşun! Karım yaşarken bile yakınlığından memnuniyet duyuyor, hoşlanıyordum, ama bu seni sevmem için hakkım olmadığının, ümit vermemin haksızlık olduğunun belirtisi idi. Hem bile bile…
Pencerelerde sabahladım kaç kerelerce çözümsüzlüklere inat seni düşünerek. İçimi, sana hakkım olmadığına inandığım sevgimi tartmak, gizlemek, sonuçta seni içimden atmak(66), atabilmek için. Zorlandım! Tam başarabildiğimi zannettiğim zamanda, belki de Tanrının yönlendirişi ve pes etmemem gerekliliğiyle Ayşe beni, belki de senin için bıraktı, göçüverdi. Şimdi karşımdasın ve…”
“Beni seviyorsun sen de! Benim ol! Senin olayım! Seni seviyorum, hem çok! Bir ölüm üzerine yaslanmak, konmak, yaşlanmak isteği değil bu! Tanrının benim sevgimi karşılıksız bırakmayıp ödüllendirişi. Bunu sen de arzuluyorsun değil mi? Şekillendirmeye çalışman zor olmayacak diye düşünüyorum!”
Gerçeğim; yalnızlığıma, yokluğa saklanmak mıydı? Neredeyse yaşamadığımı sandığım beni yaşama döndüren “Yok!” diye düşünürken farkına vardığım sevgi mi? Yaşarken “Yok saymak” mecburiyetini yaşayıp sevgimi ötelemekte başarılı olduğumu mu sanıyordum?
Ve şimdi sevgi olmayan bir yaşamdan sonra alışmak istediğimi sandığım sevgi yokluğumu sevgili Fatma’nın doldurmasından mı çekiniyordum yoksa(67)? Yeni bir gerçeği kabullenmem zor değildi.
“Zor değil! Duygularım aşağılanmayacak kadar gerçek. Ben de tüm yasaklara, kayıtsız olmamın gereklerine rağmen ilk gün sevdim seni, bugün de seviyorum, yarın gerekliyse ve bizim için yarın, yarınlar olacaksa tüm yarınlarda da sevmeye devam edeceğim seni. Ama kızım ve menfaatlerimiz için seni sahiplenmek aklımın ucundan geçmiyor…”
“Benim, seninle karşılaşıncaya kadar hissetmediğim, senin aşk olarak, kızın beni her nasıl kabul ederse o şekilde sevginize ihtiyacım var! İsteğim beni; ‘Ömrünün kalanı’ olarak hissetmen(68). Hiçbir şeyi dert etme, fısıldarcasına söylediğin sözü tüm evren duyacakmış gibi tekrarla…”
“Nasıl sevmem seni? Seni sevmekten vazgeçmek, unutmak için çok çaba sarf ettim, Ayşe ile evliliğim düzeni içinde. Eridim, yok olmaya yakınlaştım, susuz, uykusuz ve açım. Kendimi toparlamam, seni unutmakta başarılı olamadığım zamanı geri kazanmam, seni ölesiye sevdiğimi anlatmam için uzat bana elini, dünleri unutalım, bugün gibi, yarınlar gibi. Sevgin gönlümde, elim avuçlarında kalıp yıllansın güzel kız!”
Dünlerin rüya(68), geçmiş olduğu(68), iptal edilmiş, ya da yarınların hayal olarak, ne olacağı belirsiz, ödenecek bir senetmiş(68) gibi olduğu aklımda idi.
“Peki! O gereken sözü bağıra-çağıra benim mi söylemem gerek?”
“Asla! Bir gül goncasının karşısında nasıl olmam, ne söylemem gerekiyorsa o şekilde sana diyeceğim ki; ‘Seni seviyorum!..”
Ve kızımın annesi olman beklentisini yaşayacağım sende. Ancak…”
“Ancak ne?”
“Allah’ın işine karışılmaz, ama sen de beni bırakıp gitme, ne olur(69)? Bırak! Önce ben arşınlayayım(2) ahreti…”
“Geç buldum, çabuk yitirmek(70) istemem seni. Ancak Allah’ın gücüne gidecek sözleri söylememi de bekleme benden. Allah’ın dediği olur, tıpkı Ayşe’ye belirlediği, bizim de üzerimize vazife olmayışı gibi. Ancak senin bana söz vermeni istiyorum, sadece. Sen benden önce göçersen, ilk, tek ve son olan senden başka kimse olmayacak gönlümde, beynimde, yüreğimde taht kuran, asla! Buna içtenlikle inan…
Ama ben Fatma olarak Ayşe gibi seni arkamda bırakacak olursam, senin olmasa da, Ayşegül’ün, belki de Allah nasip ederse bizim çocuğumuzun, ya da çocuklarımızın bir anneye ihtiyaçları olacak. O zaman mutlaka yeni bir goncayı bul, onlar için ve bunun için bana söz ver! Hemen!”
“Zırvalama(2) lütfen!”
“Ömrümüz birlikte geçsin(71), sen de zırvalama o zaman, Tanrı versin kararı! Şimdiyi ve Tanrının çizeceği yörüngeyi tamamlayana, sonumuza hangimiz olursak olsun ulaşana kadar birbirimizi sevmekten, üleşmekten, mutlu olmaktan asla vazgeçmeyelim…”
“Ömrümüzün sonuna kadar sağlıklı, ya da Allah’ın sağlığı esirgediği günlerde de yanında olacağım söz! Tanrının izniyle seni asla bensiz bırakmayacağım gibi, senin de beni sensiz bırakmana asla rıza göstermeyeceğim!”
…
Fatma, kızımın annesi oldu! Oturduğumuz ev kira idi. Annem de sattı atadan, babadan kalan evini. Fatma saray gibi evinde koruması altına aldı bizi. Aşağılık kompleksim(3) yoktu, ben onundum, aklımdan başka bir şey geçmeksizin. Onun da benim olmak gibi bir mecburiyeti olsa gerekti (galiba) ve Ayşegül’ün de aşağılık kompleksi gibi bir hakkı kullanmaya çalışmasına ikimiz de asla izin vermezdik!
Fatma bizi saraydan farksız olan evine taşıdıktan sonra arabasının anahtarlarını uzattı, “Arabasını uzun zaman çalıştırmadığını, gereken ne ise yaptırmamı” emrettikten sonra, “Ben seninim, araba da senin, sen benimsin, ama ömrümün sonuna kadar şoförüm olarak kalman mecburiyeti ile!” dedi.
Aslında buna “Emir” demek pek de yakışık bir kelime değildi.
Garajda olmasına rağmen uzun zamandır kimsesiz kalmış arabasının üstü, bir karış değilse de, handiyse(1) bir milimetre toz kaplıydı. Kontak “Tık!” sesi bile vermemişti. Çekici gereğini yaptı servisine götürdü.
Servis akla ne gelirse her türlü bakımının yapılıp, saat gibi çalışmasını temin için gayretli oldu. Masraf önemli değildi. Fatma’nın bizi aile olarak kendine katması masrafları dikkate almamızın gerekmediği idi!
Projemiz? Evet, annemin evinin satış bedelinin de katkısıyla gerçekleştirmiştik, bir spor salonumuz vardı ve fakat rahata alışkın olmayan annem, tıpkı Ayşe gibi bir gece ansızın bizleri ellerimizi koynumuzda bırakarak(2) göçüvermişti!
Nedense içimden gelmişti, babamın yanı boş değildi, annemi bir başka yere defnetmek zorunda kalmıştım. “Belki öldüğümde Ayşe’nin yanına defnedilmem bilmediğim bir nedenle mümkün olmazsa” diyerek annemin yanındaki mezar yerini de satın alıp, oralara birer çam ağacı diktim. Hayat bu! Ne olacağımız belli mi ki?
Hemen eklemem gerek ki; spor salonunu idare etmek kolaydı da, devamlı öğretmenlik yapmak kimin haddineydi ki? Bu nedenle profesyonel ve tüm okullardaki, ihtiyaçları nedeniyle hafta sonlarını değerlendirmek isteyen beden eğitimi, spor öğretmenleri ve konuyla ilgili üniversite eğitimi alan öğrencilerinden oluşan geniş bir kadro oluşturmuştuk. Bu da yorulmamızı engellemek yanında, araştırma yapmak için vakit ayırmamıza da yardımcı oluyordu.
Araba deyince yaşadığım vukuatların hiç olmazsa birkaçını sıralamam gerek! İlk öğrendiğim şey Sürücü Belgelerinin cepte taşınmak için değil, araba kullanmak için alındığını öğrenmemdi! Bu vesile ile söylemem gerek ki; suç, kabahat, kusur, hata, yanlış samur kürk(3) olsa da kimse tarafından kabul edilmiyordu, dolaysıyla ben asla kabahatli değildim, hep karşıdakiler hatalı idi!
Ancak önce gençliğimde özendiğim motosiklet tutkumun başımıza açtığı halleri gözden geçirmemin yararlı olacağını düşünüyorum.
Sağ olsun karım Fatma; dileğimi duymamış gibi olsa da, sanki hissetmiş gibi; “Aaa! Ben de severim rüzgârda saçlarımın uçuşmasını, kırlara, ovalara, ormanlara gitmeyi, yaşamımı emanet ettiğim kocama sarılmayı…” deyip motosiklet satın almıştı.
Ancak bir kez binmek nasip oldu. Karı-koca dikkat ederek, sık sık ve sıkı sıkı ikazlara aldırmaksızın çift yönlü yolda sürat denemesi yapmaya kalkışmıştım.
Nasıl olduğu hakkında bilgim de, tahminim de yok, karım bir şey demiş, ben anlamak için sadece kulağımı yönlendirmeye çalışmıştım ona. Ana yolun sağ şeridinden sol şeridine geçip bankete ne zaman indiğimizin farkında değilim.
Bir süre motosikletin bagajında(!) oturan karımla birlikte at üstünde gider gibi ilerledikten sonra durdum, indim, karımı kucakladım, yere çöküp abdestim varmış gibi dua ettim; “Allah’ım, esirgedin bizi, sana şükürler olsun!” diye.
İyi ki o arada karşımızdan gelen araç yoktu, yoksa tariflerdeki gibi ancak kazıyarak çıkartırlardı bizi karşı arabanın kaputundan. Motosiklet orda kaldı, sonucundan benim haberim olmadı, “Yok pahasına gitmiş, ya da acentesine iade edilmiş olabilir miydi?”
Muhtemel!
Otomobil olaylarını özetle şöyle şekillendirmeye çalışayım.
Evin önündeki direğe birkaç kez hal hatır sormuştum. Sonuncusunda eşime; “Bu direği buraya kim, ne zaman dikmiş, yahu?” dediğimde olumlu ve teselli edici olduğuna inandığım;
“Kendimi bildim, bileli bu direk oradaydı!” deyişiyle mutlu oldum!
Bir taşıt yanından geçerken aniden önüme çıkan, durmamın kısıtlı olduğu bir kediyi başarılı bir şekilde altıma almıştım. Nereden çıktığını ve neden orada olduğunu anlayamadığım bir tavuk ise, uçuş hakkını kullanıp ön tampondan havalanıp arka bagajdan serbest düşme ivme(3) hakkını kullanarak helikopter gibi kondu yere, tıpkı kedi gibi.
Doğrusu acele işim varmış gibi geri dönüp de; “Yaşıyorlar mı, gerçekten öldüler mi?” diye bakmak içimden geçmemişti.
Arabaya kaçıncı kez binişimizdi, pek hatırımda değil. Karım çok ısrar etmişti;
“Şöyle ağız tadıyla ‘Seviyorum!’ demedin, evlenme teklif etmedin, hadi bir araba sefası(3) yaptır da, itiraf et, tekrarında zarar mı olur ki?” demişti. Emir demiri keserdi, tekrarlatmam gerekli değildi.
Bindik arabaya usulünce gidiyor, altına uzanacağımız bir “O ağacın altını(72)” arıyorduk. Böyle sözlerin, tekliflerin, yeminlerin kendilerini bilenler tarafından(!) sadece “O ağaçlar altında” yapılmasının zorunlu olduğunu çok iyi biliyorduk çünkü.
“Zalimin biri
-ya da birileri-
bir ağacın gövdesine
isimler kazımış
gitmiş...
Baharın tomurcaklandığı bu günlerde
ağlıyor gövde...
gözyaşlarını
ve gözyaşlarımı taşırarak...
Ağaç zalimleri;
size de
sevginizin gösterişine de
lanet olsun!(73)”
Neredeyse bakımdan yeni çıkmış arabamız gittiğimiz yönde önce bir silkelendi ve tüm çabalarıma karşın “Gıyım! Gıyım! I-ıh!” dışında bir söz terennüm etmedi.
Bana göre tek ihtimal, benzinin bilinmedik bir yerden alınmış olması, ya da bakım yapılırken, benzin deposunun sirkeli suyla temizlenmemiş olmasıydı! Tortu kalmış olabilirdi. Depodan gelen kirli benzin, otomatiği, yakıtı göndermeyecek bir şekilde tıkamış gibiydi, kanaatime göre.
İndim arabadan. Fatma inmedi, radyoyu açtı, kapattı, cep telefonundan kulaklarına bir şeyler takıp uyuklama moduna yöneldi.
Benzin otomatiğini temizleme gayreti yaşarken, tali yoldan(3) çıkıp ters yönde gövdesinin yarısı asfaltta, yarısı bankette bize doğru ilerleyen traktörün sürücüsü bizi gördüğüne inanamamış gibi fren yapmakta gecikmişti.
“Fatma, dikkat!” dediğimde, Fatma’nın beni duyması mümkün olmamış traktör arabamızın sol tamponuna arka tekerleği ile çarpınca ancak dualarla kendine gelebilmişti.
En fazla 15-16 yaşlarında görünen, arkasında hiçbir tarım aleti olmayan traktörün sürücüsü, belki de büyüklerinin haberi olmaksızın traktörü kullandığı için şaşkın ve hüzünlüydü, korkmuştu da ve traktörden indiğinde pantolonunun ön tarafındaki gittikçe büyüyen ıslaklık dikkat çekiciydi.
Bağışladık, elimizden ne gelse gerekti ki? Çocuğa bu korku 18 yaşına girip de Sürücü Belgesi alıncaya kadar yeterdi sanırım!
Biz ise, sevgimizi belirtmeden, ilân-ı aşk etmeden, evlenme teklifimi yinelemeden kös kös evimize dönmüştük(2), arabayı telefonla çağırdığımız uzmanlar alacaktı, arabanın Kasko Sigortasının(3) olması önemsizdi…
Dediğim gibi Fatma sosyal bir kadındı, çok zaman konserlere de götürüyordu beni. İşte en önemli kazayı böyle bir konser çıkışında yaşamıştık. Darbe bu kez yanımdan oldukça süratli geçen ve şoförünün içkili olduğuna inandığım bir arabaya sol arkasından vurmak şeklinde gerçekleşmişti, başarılıydım. Yol dardı ve tıkamıştık.
Arkadan gelen korna sesleri, bağırış ve çığırışlar yolu kısa bir süre içinde açmamız gerekliliğini anlatıyordu bize. Bir kenara çekildik, sallanmakta olan şoföre spor salonun adresi olan bir kartı verdim; “Suç bende, yarın halledelim!” derken.
Kalbimdeki ağrı dayanılmaz gibiydi. Nitekim bir yerlerde durup dinlenmek zorunda kaldım, karım geçti direksiyona; “Allah! Allah!” nidalarıyla ve döndü;
“Lâmı cimi yok(3)! Yarın doğru kardiyoloğa(74)!” derken bu kez de o sağ şeritte durdu, başını direksiyona doğru eğerek.
“Nasılsın? İyi misin? Kaçıl(1) kenara! Ben iyiyim, ben götüreyim eve! Ya da hemen hastaneye Acil Servise gidelim! Kalp Doktoruna görünelim!” dedim.
Başını salladı, bu; ‘Evet!’ anlamında olsa gerekti.
Doktor ayrı ayrı iki sedyede yatan bizlerin, hayat hikâyelerimizi(!) sabırla dinledikten sonra, söylemesi gerekeni, daha doğrusu projesinin gereğini açıklama zahmetini yaşadı;
“Hanımefendinin ağırlıklı bir sorun yaşadığını düşünemiyorum. Gene de sonuç anjiyodan(74) sonra belli olur, tabii! Sizin yaşadığınız ise ilk değil, belki fark etmediğiniz, belki üstünde durmadığınız. Sanırım anjiyo sonuçlarına göre By-Pass(74) olsanız iyi olur!”
“Olmazsam?”
“Kötü olur!”
Kısa, kesin ve öz bir cevaptı, karşılık veremediğim.
Fatma elimden tuttu;
“Ben bütün bir ömrümü seninle aynı yastığa baş koyarak tüketmek istiyorum, yarım adam olmazsın bu ameliyatla, ben bütünlerim seni. Eğer ameliyata ‘He!’ dersen, ben de sana güzel haberler vermeye çalışırım, ama şimdi değil!”
Merak etmiştim!..
Komple tıraşlar, ilâçlar, sedyeye yatıp asansöre yönlendiğimde elimi tutup;
“Seni bekliyor olacağız babası, bebeğimiz olacak!” dedi Fatma. Devamını duyamadım mı, heyecanım ya da morfinin(74) etkisi mi beni hayal dünyasına yönlendirdi, bilemiyorum!
Kesip, biçtiler, eklediler…
Başardım yaşamda kalmayı, sevdiğimin eşi olarak, en çok eziyet çektiğim şey, yoğun bakımda ve eve dönüşümde uzunca bir süre enfeksiyon(74) tehdidine karşın, kızıma, karıma sarılamamak ve cinsiyetini bilmediğim, gelecek çocuğumu annesinin karnında okşayamamaktı…
İyileştim, Fatmagül adını verdiğimiz kızımız da teşrif etti dünyamıza. Her şey bir yana Fatma, Fatmagül’dü sadece. Üleşme hakkını nominal(1) değerde tuttu, ne beni, ne Ayşegül’ü, ne de daha önceleri maddi olarak ve bedenen de desteklediği hayır kurumlarını unutup, bir kenara itekledi.
Bize üçümüze de aynı değerde sevgi, hayır kurumlarına da aynı şekilde sadece maddi desteğini devam ettirdi ayırımsız.
Fatmagül Kızımız benim için ikinci bahar değil, ikinci yaşamdı. Fatma içinse ilkbahar, ilk göz ağrısı(12), ilk yaşam gibi görünse de.
Ve dizeler şekilleniverdi bestesini bekleyen bir şarkı olarak, yeniden;
“Sevda yarat gönlümde, gözlerin ılık,
Pencere aç ruhuma ki, dolsun ışık,
Sabırla gülsün beden, oluşsun sağlık
Özlem sunup bana; ‘Gel!’ deme, gelemem!
Gül dikensiz, gonca gonca sevgi esen,
Siyah yok dünyamda, pembe, mesut, esen,
Sabahlar gecelerle sona ererken
Bulutlara sarıp; ‘Gül!’ deme, gülemem!
Çırpınmada aşk, uçarken takmış kanat,
Yorgun düşler sebepsiz, kalmamış takat,
Gör gözlerinde beni, hem anla, fakat
Rüzgârlarla anıp; ‘Bil!’ deme, bilemem!
Sevdim, seviyorum, sevgiye olmaz gem,
Pembede, sabahta, mutlulukta dem dem,
Ölebilirim yaşarken, ölmeden hem
Senle yaşam varken; ‘Öl!’ deme, ölemem!(75)”
Ailemle yaşamak sevinçti mevcudiyetimde. Zaman geçtikçe Fatmagül ve Ayşegül büyüyor, Fatma dâhil üçü birden gün geçtikçe güzelleşiyorlar, ben yaşlandıkça çirkinleşiyordum, fiziksel olarak.
Övünmek gibi olmasın(?) saçlarım, bedenim gibi emeklilik hakkını hak etmiş, ya da hak etmek üzereydi. Yüzdeye vursam, hem çıplaklık, hem aklık-karalık bakımından ortalama görünümüm % 50, % 50 olarak değerlendirilebilirdi.
Gözler, tahmin edileceği üzere 2,5 hipermetrop, altlarında torba siluetleri, kulaklar bazı sesler için “He? Ee?” çağrışımlı ikinci mevki, dil pepe(2), rekâket(1) “Eee! Iıı! Hım!” karmaşasında…
Eskiden “Nasılsın?” diye sorulduğunda; “Bomba gibiyim! Sakın, bana fazla yaklaşmayın, patlayabilirim!” sözünü, eski toprak(3) görüntülü olsam da raftaki uygun yerine asmam zor olmamıştı! Dünyayı sevdiklerime bırakma vaktine(76) ulaşmak üzereyim, gibi geliyordu bana. Allah’ın bana bir kez daha gücenme hakkını kullanacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Zaman bazen farkında olmaksızın, hele ki tüm aile mutlu, mesut, dertsiz, kasavetsiz(1) ise farkında olmaksızın geçiyor ve bizler zamanlamayı doğru yapamıyorsak tükenişimizin farkında bile olamıyorduk! Ayşegül büyümüş üniversiteye devam etmeye, Fatmagül ilkokula başlamıştı ve işte bu sıralarda Fatma, “Midem! Midem!” şeklinde inlercesine şikâyetlerine başlamıştı.
Bulantı ve kusması nedeniyle “Midem” şeklinde söylenişinin aslında karnından, karaciğerinden(77) geldiğinin, benzinin, cildinin sarılığının, günler geçtikçe zayıfladığının, yorgunluğunun, halsizliğinin farkında değildi Fatma.
Ara sıra durulan ağrılarına; “Yel, gaz, reflü(1), yediğim bir şey dokunda herhalde” yakıştırmaları ile doktora gitme önerilerimi kabullenmiyordu; “Dipçik gibi sağlamım(3), iyiyim, güçlüyüm, acı patlıcanı kırağı çalmaz(78)!” gibi safsata sözlerle geciktiğinin farkına varmıyordu…
Günlerden bir gün;
“Hadi seni dinleyeyim hayatımın ışığı(79)!” dedi. Bu ilk kez duyduğum bir sözdü ondan. Ayşegül’ün üniversiteden arkadaşı Bağdagül ile ders çalışırken kulağına çalınan bir söz olsa gerekti. Çünkü oldukça serbest, sözlerini sakınmayan ve bakışlarını esirgemeyen bir kızdı, Ayşegül’ün arkadaşı Bağdagül.
Bağdagül deyince biraz duraklamam gerek. İlk zamanlarda nadiren, belki buna öğrenci yurdunda kalması nedeniyle on günde, on beş günde bir demek gerekirse son zamanlarda gelişleri de, nahoş(1) diyebileceğim bakışları, kanıksadığım(2) davranışları artmıştı ve bu davranışlarını Fatma bile fark etmişti.
Karı-koca olarak Ayşegül’e sorduk;
“Kimdir bu arkadaşın olan kız? İyi tanıyor musun? Delilik, herhangi bir davranış bozukluğu, hastalığı, fiziksel bir boşluğu, sıkıntısı falan olmasın sakın?” şeklinde.
“Arkadaşım; öğrenci yurdunda kalan iyi bir kız. Uzakta olsa da ailesi oldukçanın üstünde düzgün, hissettiğim, görebildiğim kadarıyla. Derslerinde çok, çok üstünde başarılı, tüm çevrece sevilen, sayılan biri. Ancak son zamanlarda durgunluğu, aşırı melânkolik tavrı(3) benim de dikkatimi çekti. Sordum; ‘Hiç!’ dedi. ‘Var, bir şeyler, ben bulunduğum yerden öyle gibi görüyorum!’ dediğimde de, azarlar gibi; ‘Sen kendine bak!’ dedi önce ve sonra utanıp özür dilercesine; ‘Beni senden, yardımından ve özlem duyup huzura erdiğim evinizde misafir etmekten uzak tutma, lütfen!’ ya da buna benzer bir söz sarf etti…”
Galiba uzun konuştuğunun farkına varmıştı, nefes alır gibi durakladı ve devam etti kızım;
“Sanırım, söyleyemediği, ya da söylemekte sıkıntı çekeceği bir derdi ya da bir şeyler var! Bana göre, benden bir yaş büyük olmasına karşın tavrı bence bu yaşlarımız için uygun değil, gibi. Ayrıca ‘Ona uygun, şu onun arkadaşı olabilir!’ diye birine de uzaktan-yakından şahit olmadım. Gene de halinin aşk gibi basit bir şey olduğu mantıklı gelmiyor bana!”
“Bu sözü sarf etmen, aşkı basitlik olarak yorumlaman yakışık olmadı kızım. Annenle sevgi, aşk olmadan görev olarak evlendik, doğru! Birbirimize daima saygılıydık, dediğim gibi âşık değildik, ancak yaşadığımız da basitlik değildi. Sen belki özünde Fatma’yı, içine sindiremediğin(2) için sevmedin, sevemedin, hoşlanamadın…
Bu davranışın kim ne derse desin, ölmüş bir annenin çocuğu olarak onun yerini alan üvey bir anneye karşı tavrın olarak doğal görünebilir. Ancak bilmen gereken şu ki; ben farkında değilken sevmiş Fatma beni. Annen dünyamızdan çekildikten sonra açıkladı duygularını…
Cevap vermek için hazımsızlığını(1) hissediyorum, ama biraz daha sabret, sözlerimi bitirmeye çalışayım…”
“Peki, babacığım! Dinliyorum!”
“Dürüst olmalıyım, eğer annen yaşasaydı, monoton bir dünyayı paylaşmaya devam ederdik, ben sevgiyi bilmezdim, aşkın ne olduğunu bilecek şekilde âşık olmazdım. Biz; Fatma ve ben seni de Fatmagül’ü de canımızı feda edecek kadar seviyoruz. Bu da bir aşk; evlât sevgisi olarak yüreklerimizde. Kısaca…
Aşk; basitlik değil, belki bilmesen de, görememiş olsan da arkadaşının yaşadığı eğer aşk ise, o bir basitlik değil, yüceliktir. Sözlerimin ışığında okuyarak değil, seni etkilemek için çaba gösterdiğimi aklına getirmeksizin aşkı düşünmende yarar var…”
Fatma karıştı söze;
“Sen yaşının ötesinde çok akıllı, güzel ve iyi bir kızsın. Neyin ne olduğunu anlatmak için bizim seni yönlendirmeye çalışmamızın doğru ve mümkün olmadığını da biliyorsun…”
“Ekliyorum; çabanla bu konuda mutlaka gelişeceğine inanıyorum…”
Zaman ilerledi…
Olacak şey değildi, beni beynimden vurulmuşa döndüren, sinsi, melun(1), menhus(1), lânet(80), ülser(1) tavrıyla kanser(77) illeti(1) metastaz(77) yaparak geçen süre içinde Fatma’nın karaciğerinin neredeyse tümüne yerleşmişti. Farkında olamamıştık güzel günlerimizi tüketirken, “Hayatımın ışığı” sloganıyla.
Kanser; “Geçiyorken uğradım! İyi ki geldim!” sözünü sadece benim kulağıma ulaştırmıştı, “Hoş gelmedin!” dememin ne yararı olabilirdi ki, mahvoluşumu adımlamaya başladığımda?
Sadece kanser değil, karım Fatma da iyice saklanmış, gizlenmiş ve çok gecikmiştik. Tıp; çaresizliğinin ispatını gerçekleştirme gayretindeydi.
Hastanede vedalaşmaya, benim ve kızlarımızın izinlerini almaya gerek görmeksizin doktorlar acilen yatırmışlardı özel odadaki yatağına, itirazlarımızı önemsemeksizin.
Bu; başlangıçtı. Sonrasında beraberce erimeye başladığımızın yirmi altıncı gününde takdiri ilâhi(3) deyip vedalaştık Fatma’yla, tükenen gözyaşlarımızla kuru kuru.
Oysa onunla beraberken sevenin de, sevilenin de asla ölemeyeceği geçmişti zihnimden bir tam günü biz bize dizelerle paylaştığımızda;
“Sen’le başlar günüm
Güneş doğar ufkuma Sen’le
Sabahlar burcu burcu
Sen kokar
Uyanan doğada.
Göğün mavisi
Parıltısı güneşin
Suyun serinliği
Lezzeti havanın;
Günaydın!..
Gün ortası aydınlık
Kışı, yazı, baharı ahenk dolu
Meltemlerin en serini
Ve seslerin en tatlısı
Kulaklarıma
Sen’i fısıldar
Kuşların cıvıltılarıyla;
Tünaydın!..
Akşamlar gelir sonra
Yorgun,
Kaybolur güneş grupta
Son ışıklarına kadar
Sen’i dile getirir
Yıldızların ışıltısında
Ayın tebessümünde
Bulutların kümelenişinde
Sen meydana gelir;
İyi akşamlar!..
Gece başlar sonra
Yeni sabahın umuduyla
Karanlıklarda belirtir kendini
Rüyalarda şekillenirsin
Sen;
İyi geceler!..
Mutlulukla,
Saadetle devam eder yaşam
Seven ölmez,
sevdikçe
Sevilen asla,
sevildikçe!(81)”
“Ben beni beklerken
Sen seni beklemeden
Beni sensiz bıraktın
Yanlış ettin! (82)”
Hüngürdemek, höykürmek(2), ağlayıp-sızlamak(2), ilenmek(2), bağırıp çağırmak, hatta ağızlar dolusu küfretmek ve (Hakkımız olmadığını bile bile) Tanrıya sitem etmek bizim için haktı, özellikle Fatmagül için. Ancak Ayşegül’ün de ondan farkı yoktu.
“Be güzel kızım. Mutlu değildin. Kabullenmemiş, kabullenememiştin, annen olmak isteği yaşamayan Fatma’yı. Şimdi hüzün yerine, o yaşarken azıcık da olsa sevgini belli etmek yerine nefret edişini saklayabilseydin ya. Şimdi bu yaşadığın gösteri, ona karşı haksızlık…” diyemezdim.
Kimsesizdik artık, çocuklarımla, kimsesizdim hem yalnız başıma. Yalnız bir ölümü karşılayacaktım şair gibi; “Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi(83)” ve ben o duvarın dış tarafında mustariptim, kasıtlı, kısıtlı, çocuklarım ve Bağdagül devamlı olarak yanı başımızda olmasına rağmen…
“Uzansam, çıplak bir ağaç altına
Ayazdan buz tutmuş karlar üstüne
Yalnızlığımın öyküsünü yazsam
Kristal kırağı kürelerini hapseden çimenlere...
Sevgisizlik,
ışıksızlık,
yalnızlık
üçgeninin yoksullaştırdığı bedenimin diline
Yazılmamış, söylenmemiş deyişleri oturtsam.
Sonra gökyüzüne açsam ellerimi
Tanrı’ya ulaşsa dualarım...
Ve daha da sonra Yunus Emre gelse başucuma;
‘Bir garip ölmüş diyeler,
Üç günden sonra duyalar,
Soğuk su ile yuyalar,
Şöyle garip bencileyin’ dese…(84)”
Öleceğine inanıp mahcubiyetimizle(1) ne yapacağımızı bilemezken, devamlı yanında, yakınında onu yalnız bırakmama gayretiyle siniyorduk sanki görünmemeyi yeğ tutarak(2).
Ve o…
O; sitemli gibi % 100 suni bir öfkeyle başından uzaklaştırma gayreti göstermişti bizi dermansızlığında,
“Ayşegül, Fatmagül, Bağdagül derhal okullarınıza gidiyorsunuz, sen de salona! Devamlı olarak başımda olmanızdan, dikilmenizden bunaldım, beni yalnız bırakın lütfen, bir günlüğüne de olsa!” demişti Fatma.
Sevgim, saygım sonsuz olsa da, emir demiri kesse de, kızları okullarına göndermiş, hastanenin kenarlarında, köşelerinde bir yerlere gizlenmiştim.
Bağdagül? Evet! Fatma hastaneye yattığından, yaşanılanı öğrendiğinden beri, Ayşegül’ün tersine, neredeyse okulla tüm bağlarını kopartmış şekilde, devamlı olarak Fatma’nın başında, yanında ve gönlünde baş başa olmak gayretini yaşamıştı.
Elinde portatif bir daktilo, ya da laptopla giyimi-kuşamı iyi olan iki adamla, üç-beş doktor bir arada girdiler Fatma’nın özel odasına, aklı başında, ben kenarlarda-köşelerdeyken.
Telâşlandım, heyecanlandım, yerimden fırlayıp yöneldim odasına. Fatma’nın akıllı, zeki olduğu kadar da tedbirli olduğunu aklımdan geçirmemiş olsam gerekti. Tedbirini alıp enine-boyuna civan(1) gibi, baş edemeyeceğim ser verip sır vermeme(2) eğilimli bir hastabakıcıyı kapıyı dikmişti.
O da karşıma dikilip;
“Zamanı gelince öğrenirsiniz, efendim!” diyerek, deyim yerindeyse, göğüslemişti(2) beni.
Ve ben bu olayı 26 gün geçip onu yitirip defnettikten sonra öğrenecektim.
Vasiyetini hazırlatmıştı.
“Tüm varlığını eşit miktarda Ayşegül ve Fatmagül’e bırakmış, yalnızlıklarında neler konuştularsa beni kızlarıma değil, Bağdagül’e emanet etmişti, neredeyse yarı yarıya diyeceğim yaş farkımızı umursamaksızın, Ayşegül’ün aldırmaması mümkün olmayan hayret dolu bakışlarını tahmin etmeksizin...
Bir kez daha, bu kez Fatma’nın yanında da bir mezar yeri ayırtmıştım. Herhalde bu artık benim için bir alışkanlık gibi olmuştu. Ola ki annemin yanı benim olacaktı. Peki, diğerleri? Mutlaka ben de bir vasiyet hazırlamalı, kime kısmetse, sadece iki mezar yeri daha olduğunu arkamda kalanlara belirtmeliydim, gerekli evrakla.
Fatma’nın, yanındaki boş mezarın da başuçlarına, aynı Ayşe’nin mezarının ve yanındaki boş mezarın başuçlarına diktiğim gibi birer ağaç diktim. Evet, egoist bir düşünce ile her mezarın yanına kendim için bir mezar yeri ayırttırmıştım.
Bana niyet, ama kime kısmet olurdu, bilmem mümkün değildi. Her mezar başındaki ağaçların her birini yalnız bırakmam, ne kadar doğru olur, olabilirdi ki?
“Çorak ortasında
Ne zaman bir ağaç görsem
yalnız
Yalnızlığına ağlarım;
Bahar yağmurlarında,
Yaz çisentilerinde,
Hazanı özleyişte
Ve kış örtüsünde
Sonunu bekler gibi.
O yalnız ağaç;
Üşengeç bir kuş tünediğinde dallarına
Veya yorgun, yolunu şaşırmış
bir yolcu başını dayadığında gövdesine
Ve hele iki damla da olsa
bir şeyler dökülüverince toprağına
en büyük mutluluğunu yaşar
tıpkı kimsesiz mezarlara
okunan Fatiha gibi...
Teşekkür ederim
Yalnız ağaç!(264)”
İnsan kader olarak alnına yazılan her neyse onu yaşıyordu, yaşayacaktı da. Ben istediğim kadar kendimi “Ölümün Yaklaş(a)madığı Bir Adam” olarak kabul etsem de, aklımdan geçen “Ölümün gelmeyi mi ertelediği, yoksa Tanrının beni ‘Yok!’ hükmünde farz etmesinin gereğini mi yaşıyordum?” şüphesi idi.
Böyle düşünmem yanlıştı, yoksa o kutsal kitaba neden; “Her canlı ölümü tadacaktır(84)” ayeti konulmuş olsundu ki?
Ve ben neden “Keşke!” demek mecburiyetinde kalaydım ki?
Hadi Allah benim Ayşe’yle mutlu olmadığımı görüp onu elimden alıp karşıma Fatma’yı çıkardı. Onu da aldı elimden ve beni bakmak mecburiyetinde olduğum iki evlât ve artı bir (ne diyeceğimi, ne demem gerektiğini bilemediğim) bir genç kızla neden baş başa bırakmıştı ki? Hak, reva mıydı(3) bu?
Ve şimdi?
“Ne zordur giden bir şeyin arkasından
bakmak?
Hele insan ise giden
‘Ah! Vah!’
-ya da-
‘Keşke!’ değersizdir o anda
Kaybedilmiştir,
yok olmuştur,
giden gelmez.
O halde;
zamanında bizim olanı
yitirmemeyi bilmeli-
dir.(86)”
Rahmetli Fatma da, ben de Bağdagül’le ilgili şüphelerimizde ve hislerimizde yanılmamıştık. Fatmagül henüz küçüktü, ama aşkı basitlik olarak gören Ayşegül, Fatma’yı kabullenememişti ki, Bağdagül’ü kabullenecek olsundu? Bir bakıma; “To be or not to be, that is the question! (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele(87)” gibi.
Fatma, Bağdagül’le beni birbirimizi böylesine kabulleneceğimize içtenlikle inanmıştı ki, vasiyetine eklemeyi ihtimal, ya da gereklilik olarak değil, zorunluluk olarak düşünmüş olmalıydı. Noterin açıklamalarında hiçbirimizin yüzü gülmüyor olsa da, engelleyemediği bir gülümsemeyle yüzünü bana döndürmüştü Bağdagül.
Sonrası herhalde tek dilek gibi; “Okulunu bitirmek arzusu” olsa gerekti. Peki, ben o tebessümün neresindeydim, ya da var mıydım, duygularımdaki gibi, Fatma’nın da hissettiği ve vasiyetine eklediği gibi?
Günler geçtikçe her şeyimle ilgilenen Bağdagül yakınlaşmaya çalışıyor, bu yakınlaşmayı fark edip etmediği, onaylayıp onaylamadığı konusunda renk vermeyen Ayşegül’den sakınarak, çekinerek, utanarak ben o genç çocuktan uzak durmaya çalışıyordum!
Ancak itiraf etmeliyim ki başarım; analitik düzlemde(3) apsis-ordinatın kesiştiği sabit sıfır noktasındaydı(3).
Cinsellik dürtü(1) değildi, ama bana yakışmayacak hareketleri de engelleyemiyor, engellemekte zorluk çekiyordum ve işin en yanlış ve kötü tarafı ise engellemek içimden gelmiyordu.
İnsanın emsali olan bir insanla, kendisinin yarısı yaşta olan bir canlıyı kıyaslaması, doğanın ruhuna aykırıydı. Gül ve goncalarla dikenleri kıyaslanmayacak bir kaktüs ya da deve dikeni idim, bilmemin, anlamamın mümkün olmadığı…
Dizelere egemen olamadım…
“Yaş geçmişti kırkı, saçlarda aklar, gözlerde sanki çiğ,
Dem-be-dem akarken ömür, karardı gözlerimin içi,
Bahar tazesi gülüşün bildirmedi erkeni, geçi
Sevgi tomurcuğu çiçeklendi, bu vakitsiz gün neden?
Gecemde güneşin aydınlığı açtı duru ve parlak,
Gül goncasında serinlik, gündüzümde ahenk, kardan ak,
Susuzluğumu giderdi his pınarının suyu berrak
Bilmem n’oldu bana, nedir beni böyle perişan eden?
Güzelde mavilikler, pembede beyazlar, ılık, yeşil,
Yaşlı gönlümde açan çiğdem çiçekleri yeni değil,
Dün vardın içimde anla, bugün yine varsın bunu bil
Sen kimsin? Ben neyim? Neden öldüm bilmem, söyle yaşarken.(270)”
Üç kız çocuğu evimde, biri farklı. Fatma’nın vefatından sonra muhtemel ötesinde, belki yaşadığı sorunları başaramaması ve üstesinden gelememesi nedeniyle Ayşegül’ün de izniyle tüm varlığı ile evimize taşınmış, evimizi üleşmeye başlamıştı.
Bu; Ayşegül’ün istemediğinin, benim gönül dünyamda yaşamak isteyip de yaşama hakım olmadığının, ancak Bağdagül’ün yaşamak istediğinin farkında olmamasının bir göstergesi olabilir miydi?
Kızlara üç oda her birine ayrı ayrı, bana salondaki kanepe, sedir, çekyat ya da portatif karyola tercihleri kalmıştı. Tercihime göre; “Kendin pişir, kendin ye!” örneği, “Sen sene yapıver yatağını, sen sene yat!”
İnsanların her şeyin üstüne üstüne geldiği anlar olur hani, büyükler sadece kendi dersleri ile meşgul olurlar, küçükle, yani Fatmagül’le ilgilenmek bana düşerdi.
Evde, aileden olmayan bir genç kız vardır; bacaklarını açamaz, uzatamazsın, televizyonu açıp seyredemezsin, ses olur, rahatsız olur kızlar. Ama onların sevdiği dizi, müzik programı varsa, o programlar bitinceye, kızlar yatıncaya kadar, her neresi boşsa oraya bir bakıma kukumav kuşu gibi tüner(2); “İyi geceler! Allah rahatlık versin!” komutunu dinler olmuştum!
Sabahlar pürtelaş(1 bir başka âlemdi(1). Kahvaltıda süt devamlılığı vardı Fatmanur için. Diğerlerinin tercihleri değişkendi; süt, çay, bitki çayı, neskafe…
Allah’tan iki tuvaletimiz vardı, ama ikisi de her zaman meşgul. Dakikalarca diş fırçalamalar, bu arada yarım-yamalak; “Hı? Ha? Anlamadım!” şeklinde konuşmalarla geçirilen vakitler sonrası ancak ayakkabılarını giyerlerken tuvalette bana vakit ayırılabiliyordu.
Evdeki tek adam olarak ben sıkıntıdan patlayacakmışım, tıraş olacakmışım umurlarında değildi üçünün de…
Şunu içtenlikle söylemeliyim ki kızların çay demlemeleri mutluluğum olurdu; “Komşuda pişer, bana da düşer!” tezahüratıyla, nasibime düşen bir bardak da olsa şükrederdim, artısı daha fazla tezahürat idi, kulaklarına çalınmasa da. Ancak…
Sofrayı toplamak, gereklilikleri yıkamak da evden son çıkana ait olduğundan herhangi bir zamanda sesimi herhangi bir ima şeklinde yükseltme hakkım yoktu!
Bu serüvenin bir de değişik boyutta tekrarı olurdu, akşam yemeği sonrası olarak. Ne de olsa boş gezenin boş kalfasıydım(3) ya. Akşam hepsinin bilâistisna(1) ağır dersleri olurdu!
Ve de ancak yemek yiyecek, nefislerini köreltecek(2) vakitleri. Yemek sonrası o bulaşıklar da ellerinden öperdi Aydın denen birinin!
“Makineye koyuver!”
Hayır, olmaz, olamazdı, nasıl olsa arkamdan kovalayan mı vardı? Nasıl olsa…
Falan…
Yıka…
Ütüle…
Şey bu bahse hiç girmemek en iyisi, aile ortamında, nasıl olsa ortalıklarda dolaşan bir şamar oğlanı(3), ya da günah keçisi vardı ya, hangisine benzerse benzesin.
Ayşegül çok titizdi, masanın örtüsü üstünde ve yerde tek parça, kırık, artık, atık olmamalıydı. Yoksa asla “Babamdır!” demez, hak ettiğim sözü çekinmeksizin gerçekleştirirdi!
Bu nedenledir ki, masa üstünde bir zeytin, yarım dike peynir, birazdan az ekmek dilimi ya da herhangi bir şey mi kalmış sünnetlemek(2) sevaba girmek yanında, tüm masa üstü servisi sinüsleri, kosinüsleri gereğince hesaplanıp(2) yıkanıp, dinlendirilip, silinip, kurulanıp yerlerine konulmalıydı!
Görev mi? Bahsi geçen dışında kimin olabilirdi ki? Bu konuda hani meselâ olasılık çok az gibi görünse de çıkan bir çıngarda(1) Ayşegül’ün destekçisi Bağdagül, manidar bakışlarla(3) yedek destekçi, sporcu, her ne denirse o da Fatmagül’dü!
Fatma’yı yitirdiğimizden beri, belki ölüye saygı, belki içimdeki depremin durulmasını bekleme arzusu Bağdagül’ün sorun yaratacak, ilgisini esirgemeyeceğinin belirtisi bir hareketi olmamıştı.
Kaba anlamda ofsaytta kalmamak(2) gayretinde, gereken bir şeyler için “Uygun zamanı bekliyor olsa gerek!” diye düşünüyordum.
Örneğin; biz bize ailece beraberken, bir aradayken mümkün olduğu kadar bana seslenmemeye gayret ediyor, çok güç durumda kalırsa kelimeyi ağzında yuvarlayarak “Ağabey, ağbi, abi” şeklinde bir ses çıkarıyordu.
Eğer etrafımda benimkiler yoksa biz bize ve yalnızsak mesaj verircesine “Aydın” deyip duraklıyor, bazen “Abi!” nadiren “Bey!” diyerek tamamlıyordu sözünü; “Anlayana sivrisinek saz…” örneği…
Bazı sözler; “Söz uçar, yazı kalır!(89)” örneği, yazılmamış olsa da Fatmagül ile Bağdagül arasında içten bir birliktelik olduğunu ve bunun için de aynı şekilde Bağdagül’ce uygun bir zamanın beklendiği kanaatindeydim. Çünkü gözler yalan söylemez(12), gizlenilmeye, saklanılmaya çalışılsa da bakışlar çok şeyleri anlatırdı(90), hem de kendi başlarına.
Gizli olarak verilenlerin bu yaşlara gelen (Yani övünmek gibi olmasın diye, Aydın denilen benim tarafımdan demiyorum!) tarafından fark edilmemesi, anlaşılmaması mümkün değildi; “Ateş yakardı!” Ancak bunun için “Gerçekten mi?” diye sorgulamak için ateşe el uzatmaya gerek yoktu ki! Ateş yakarsa yakardı, ama yakanın da yanacağını bilmesi gerekliydi. Kendime karşı dürüst olmayıp da yalan mı söylemeliydim, yani?
Biz; Fatma’yla öncemizde, ölmeden evvel konuşmuştuk, aynen hatırımda. O bensizliğe tahammüllü olacaktı eğer ölürsem. Ama o ölürse onun önerisiyle benim önüm açık olacaktı.
Bağdagül olarak ürktüğüm, endişelendiğim konu yaş olarak yarı yarıya oluşumuz ve onu genç yaşlarında dul bırakacak olmamdı. Her halde ölüm o kadar da uzak durmazdı bana ve ölüm hissedebileceğim kadar olsa da bana yakışırdı!
“Artık ölmem gerek,
Ölmek bana yakışır
…
Geçelim (mi) bir kalem…
…
Ölüm sağ olsun!(91)”
“Önce tepelere yağdı kar,
Cam fersizleşti
Yasakladı kendini doğa,
Sessizliği duyurdu fırtına, şimşek
Sonra yamaçlarda esti rüzgâr.
Kesildi göğüste, etekte derman
İki
Üç oldu toprakta...
Galiba
Kandilin yağı
(Mumun fitili veyahut)
Bitmek üzere... (92)”
diye çizmiş olsam da saklanmak istemedim;
“Çöküşte
Göçüşe doğru
adımların hızlanır
Sanki ister...
Evet,
kazık çakmayacağız dünyaya ama
Aceleye de gerek yok!(93)”
Bir gece ansızın(94), belki her şeyi arkasında bırakıp belki de yeni bir hayata başlamak için (ki Tanrı kadınlara, yaşlarına, başlarına, yapılarına, konumlarına bakmaksızın hissetmek anlamında o muhteşem yetiyi sunmayı esirgememişti) Bağdagül’ü başıma getirmişti, yaşadığımla silemediğimi özlediğimi, hatıralarla gerçeği yaşadığıma inanarak…
Evet, Bağdagül’ün dudaklarımda sevgisini, yüzümde sessiz ve ılık nefesini hissettim. İnkâr etmeye teşebbüs etmeden itiraf etmeliyim ki, yaşımı-başımı umursamaksızın, böyle bir gerçek için hazır ve hazırlıklıydım(95).
İçimden gelerek, istekle, heyecanla cevapladım dudaklarını, kucaklarken;
“Hiç hakkım yok! Haddimi aştığımın da farkındayım. Ama gerçek şu ki seviyorum seni!”
“Bu ‘Boş sözleri yok etsen!’ demek geçiyor içimden. Ben de seni seviyorum, üstelik senin yerine benim söylemem gerekli ki, Fatma Anne yaşarken de, haddim olmayarak. Karşılıksız da olsa, karşılığının beklentisini yaşayamayacak olsam da ben, yaşadığımın aşk olduğuna inanıyordum, Ayşegül’ün felsefesine aykırı olsa da. Eğer sevgi olarak hepsini tüketmediysen kalan sevgine talibim, cahil aklımla, bilgisizliğimle…”
“Tanrım da, Fatma da seni sevmemi, aşka sende devam etmemi emretti bana. Yanlış yorumlamamam gerek, Tanrı içime girerek Fatma’yı alıp, seni içime yerleştirdi, destekledi bir bakıma seni ve gizlemeyi kendime bile itiraf etmekte zorlandığım duygularımı gün yüzüne çıkarmam için…”
Sakınılan göze çöp mü batar(96), şeytan azapta mı gerektir(96), ummadığım taş baş mı yarar(96), kör gözüm parmağına(96) mı denir, bilemedim. Karanlığımızda gözlerimizle bile “Bir” olamayıp, sözlerimizle birbirimize birbirimizi anlatma gayretindeyken ışıklar yandı birden, heyecanımızda ne yaklaşan ayak seslerini duymuş, ne de öfke dolu solumayı hissetmiştik.
“Şimdi bu aşk mı baba? Hani insan bir kere severdi(97)? Bu yaşta, hem de okul arkadaşım, emsalim olan biriyle? Üstelik iddialaşıp da bilip hissetmediğimi, arkadaşımla yaşadığınızı öğrenmem ne kadar tuhaf!”
“Aşkını bırakıp gitti Fatma! Onunla beraberliğimizde de, ölümüne çeyrek kala günlerde de konuşmuştuk! Hissettiklerini söyledi tane tane, aşkımdan beni azat ederek) ve beni Bağdagül’e emanet ederek öldü. Çünkü o bakışların da, sözlerin de anlamlarını çözmüştü ve inanıyordu, bu nedenle de bir kereye has olan aşkını devretti. Onun yönlendirişini aramızdaki yaş farkını inkâr etsem de, karşılıksız bırakmak istemedim, çünkü arkadaşını içim de istiyordu. O da, ilk adımı atarak, beni isteyince, ben de içime engel olmaksızın onu kabullendim, karşılıksız bırakmak içimden geçmedi...”
Sözlerimi “ya, ya da” şeklinde toparlamam gerekti;
“Ama diyorsan ki; ‘Hayır!’ iyi düşünmeni isterim, ikimize de mahzunluğu yaşatsan da. Dileğinde ısrarcı olursan, evlât sevgisinin yerine geçecek başka bir sevgi tanımıyorum. Bağdagül bizi anlayacaktır, ben sırtımı dönerim, o anlamını çözer, ikimizin de ellerimiz böğürlerimizde kalacak olsa da yaşamamız gereken noktalara geri döneriz. Şimdi seni aydınlatamamamın teessürü ve kiniyle cevaplama beni. Düşün!..
Ya beni temelli sonsuzuma kadar hak ettiğine inan, ya da hep beraber mutlu olmamız şansını denemeyi dile! Süreye sen karar ver. Bu süre içinde de gözlerini kapatmana, görmezden gelmene(12), vurdumduymaz(1) olmana gerek yok! Sana karşı da, Fatmagül’e de saygılı olacağıma inan. Sanırım bu saygıyı Bağdagül de gösterecektir…”
“Söylediklerini beynime not ettim baba! Bunlar benim sorumun gerçek cevabı değil. Şimdi içtenlikle söyle Bağdagül! Âşık mısın, seviyor musun babamı? Ömrünüzün sonuna kadar mutluluğunuzun, saadetinizin devam edeceğine gerçekten inanıyor musun?”
“Gecenin bir kör vaktinde, duygularıma egemen olamayıp onu kucaklamamın tek sebebi onu seviyor ve âşık olmam. Eğer Aydın elini uzatırsa, gözlerini, nefesini üstümden eksik etmez, benim onu istediğim gibi o da beni isterse mutlu da olurum, saadeti de hissederim. Amma…
Seni incitmek aklımın ucundan bile geçmez, devam edeyim mi?”
“Evet, lütfen! Bilmek, öğrenmek hakkım!”
“Sevdiğim insanın da, senin de, Fatmagül’ün de mutluluğunuza sizlerin adına karar vermek hem elimde değil, hem de hakkım yok buna! Baba-evlât arasına girip sorun yaratmaktansa tek başıma bedbaht(1) olma hakkımı içtenlikle kullanırım, cesurca aranızdan da, dünyanızdan da çekilir, kendi dünyama sığmaya çalışırım, buna emin ol!”
“Aşka inanmadığımı, basitlik olarak gördüğümü söylemiştim sizlere, birer vesileyle. Size inanmak için kendimi zorlamayacağım, kararımı kesinleştirmekte de zorlanacağımı sanmıyorum. Gecenin bu vaktinde sizi baş başa bırakmak da içimden gelmiyor. Antipatik(1) bir karar vermemem için Bağdagül sen bir süreliğine, belki de devamlı olacak şekilde annenin-babanın yanına git!”
Emretmiş gibiydi sanki kendini toparlayıp devam etti kızım;
“Okulda devamsızlıktan kalmayacak şekilde ailenin yanında kalıp kendini takip et, denetle. Ben sana ders notlarını alır, biriktirir, verir ya da kargoyla gönderirim, merak etme! Hem bu bana tarafsız olma gayretini yaşatacaktır mutlaka…
Babamın da, arkadaşım olarak senin de mutlu olmanızı elbette ki isterim. Bu yaşta herhalde annem olacağın aklından geçmiyordur, değil mi? Fatma Anneyi nasıl ki annem yerine koymadıysam, kabullenmediysem ola ki gerçekleri yaşarsak seni de öyle düşüneceğim, doğal olarak! Ancak birlikteliğinizi onaylamamam da haksızlık…
Eklemem gereken çok şeyleri daha sonralara bırakmak isteğindeyim. Keşke, ben sizleri görmeden evvel, siz bana sizi açıklasaydınız!”
“Biz de bizi Bağdagül’ün cesareti ile ancak biraz evvel öğrendik ve neredeyse anında açtın ışıkları…
Aklından geçenlerin bir kısmını hissedebiliyorum. Yakınlık göstermemiş olsan da Rahmetli Fatma her şeyini sana ve Fatmagül’e bıraktığından bizim sizden herhangi bir isteğimiz, katkı dileğimiz olmayacak, olamaz da…
İki kardeş olarak rahmetli Fatma’nın vasiyeti var. Ondan bana geçmiş üstüme kayıtlı olan her şeyi hemen size devredeceğim. Ha! “Beraber olalım!” derseniz, mutlu oluruz, istemezseniz de ısrarcı olmayacağımı bilin…”
“Neden böyle her şey bitmiş, neticelenmiş gibi sitemli konuşuyorsun ki baba? Et tırnaktan ayrılır mı?”
“Bak, ilk göz ağrım! Yaşamadığın, inanmadığın, yaşamak konusunda da iddian olmayan bir konuda, hele ki yaş farkını da dikkate alarak haklı görünebilirsin. Ancak başlangıçta hoş görüp de içimize aldığını, ‘Annenin-babanın yanına git!’ şeklinde emir verir gibi kovman mantıksızlık. Sağlıklı düşünüp karar verme isteğini makul karşılayabilirim, ama Bağdagül’ü kovarak beni de kendi dünyama hapsetmeyi istemeni doğru bulmadığımı da bilmeni isterim!”
İnsanın karşısındakini incitmeme gayreti doğruları iletmekte sıkıntı yaşatıyordu kendisine, hele ki karşısındaki evlât, yanındaki sevdiği kadın ise;
“Dediğin gibi et tırnaktan ayrılmaz, sen de, Fatmagül de benden birer parçasınız, kopmanız, kopartılmanız mümkün değil. Ben de arkadaşın da saygı duyuyoruz düşüncelerine. İsterdim ki, ben spor salonunda yatıp kalkayım, kalayım, sizler evde kalın, ben yokmuşum, yok olmuşum gibi yaşayın…
Vaktiniz olursa tartışın, konuşun, açıklayın, müspet-menfi her neler varsa, eteklerinizdeki taşları(1) çekinmeksizin boşaltın(2) ortaya. Anlaştınız yahut da anlaşmanız mümkün olmadı. O halde bırakın beni ben başıma, ömrümün son demlerini yalnızlığımla tüketeyim...”
Cevap vermedi Ayşegül, ses çıkarmadı, tavrından dileğinin anlaşılmasını istercesine odasına yöneldi ve kapısını kapattı.
Bağdagül de odasına gitti sessizce. Lâmbayı açtı, belki de eve adım attığından beri kapısını çekinmeksizin açık tutmak yerine bu kez hafif aralık bıraktı.
Uzuna yakın bir süre lâmba yanık kalıp kapanmayınca çekinmeksizin parmak uçlarıyla tıklatıp odasına girdim.
“Otobüs biletlerine bakıyordum. Yarın Cumartesi, bu nedenle sabah otobüslerinde hep arka sıralar kalmış, baba-kız aranızda olmamam gerek, bağrıma taş basacak(2) olsam da…”
“Saçma sapan konuşup(2), arkanda kalacak beni üzme! Mutlaka Ayşegül’e uyup gideceksin o halde daha sonraki otobüslere bak, hangisini uygun görüyorsan biletini al, anne ve babana telefon ederiz, akşam-gece geç vakitte ulaşırsan seni karşılasınlar…”
“Ayşegül’ün kırılmayacağından, sakin kalacağından, seni üzmeyeceğinden emin olsam, sana uyar, uygularım, ama emin değilim!”
“Haklısın! O halde sonların önündeki ilk koltuk numarası hangi seferde ise o numarayı al!”
“Saat; 10 ve 24 numara. Senin de Ayşegül gibi benden kurtulmak için bu kadar arzulu olacağını aklıma getiremezdim!”
“Beni üzmek için sadist olmaya çalışman uygun değil. Ben de gidişinden sonra senin gibi yüreğime taş basacağım. Sabaha ulaşacağımız şu 3-5 saatlik zamanı, Ayşegül’ün tekrar sitemleri ve iğnelemeleri ile haşlamak(2) ihtimalini düşünmeksizin kokunu, nefesini, sıcaklığını yaşamak için diz çöküp yatağının yanı başında geçireceğim, suskunca. Belki içinden gelir, elini uzatırsın, tutmam için. Işığı söndüreceğim, varsın kapı açık kalsın…”
Eğildim, öpmek istedim, yasakladım hemen kendime, kızımın işkencesi olarak;
“Ayşegül belki sabahımızda gerçek olarak sona ulaşacak birlikteliğimizi dileğince görsün, umurumuzda olmaksızın. Bilesin ki sen ayrılınca bedenimden bir parça kopacak, acısına tahammül edemeyeceğim, dünyam kararacak, inanmakta zorluk çekecek olsan da…
Kim bilir sonra bir araya gelirsek, bir kez daha öpersen beni bakarsın güneş doğar, kerelerce öpersen ömrüm aydınlanır, ben de seni yaşarken ölmemek için gayretli olurum. Hem sadece umut bile olsa, seninle yaşamayı düşünürken, seninle yaşamak varken, neden öleyim ki?”
“Dersine iyi çalışmış, çok iyi ezberlemişsin, önceki iki karına da söyledin bu sözleri, değil mi?”
“İlk karım Ayşe ne bekledi, ne de ben söyledim. İkinci karım Fatma, böyle şeyler söylememe fırsat bırakmadı, hep o söyledi. Ancak noktalama işaretlerinde durakladığında, içimde yaşadığım gerçek olarak ‘Onu sevdiğimi” söyledim, bir kere, on kere değil, çok kere. Fatma’yla mutluluğu tattım, isteyerek…
Arzulayarak evlât sahibi olduk, onu unutmam mümkün değil, ölmese devam ederdik, ama sen oldun, sen varsın tüm içimde, onun sana kıskanmaksızın bıraktıklarıyla. Çünkü o, senin için, beni sana bırakarak Tanrıya sığındı. Belki de özellikle gecikerek, Tanrıya teslim etti emanetini.”
Dinleyen olunca, hele ki bu geleceğini sahiplensin istediğin ise çenemin düşmesi kaçınılmazdı;
“İddia ederek içimden gelerek söylemem gerekli ki; galiba Tanrı ona bizim ikimizin mutluluğunu işaretlemiş olsa gerekti. Benim seni, Fatma’yı sevdiğimden daha çok seveceğimi, senin beni Fatma’nın sevdiğinden daha çok seveceğine Fatma da inanmış olsa gerekti!..
Susuyorum! Haydi uyu artık. Yarın beni sensiz bırakıp uzun bir yola çıkacaksın, bensiz zamanları tüketmek mecburiyetiyle…”
Yatağının yanı başında diz çökmüş olarak, baldırlarıma kramplar(1) girmesine aldırmaksızın, uyur-uyanık arası dinledim Bağdagül’ün sessizliğini, elinin sıcaklığında…
Sabaha kadar hiçbir şey olmadı, ya da olmamıştı, dalgınlığımda.
Kahvaltımızı yaptık, ailece.
“Bağdagül Ablan annesini özlemiş, onu otogara götüreceğim, istersen sen de hava almak için bize katıl fıstık!”
Fatmagül’e yaptığım teklif sanırım Ayşegül’ün de dileği olsa gerekti; gece yasağının gündüz yasağı olarak Fatmagül’ün nezaretinde devam etmesi için. Fatmagül, neyin ne olduğunu bilmese de sanki dünden hazırdı.
Bu sırada lâvabo tarafından bir kırılma sesi geldi. “Uğursuzluk!” diyerek çıktı lâvabodan Ayşegül.
“Kardeş gibi hukukumuz var, Bağdagül’le. Ayna kırıldı, bu uğursuzluk demek. Başımıza bir şeyler gelmesi muhtemel. Bugün gitmesin Bağdagül!”
Aynayı sinirle sabunu çarparak ve neden kırdığını bilmem, anlamam mümkün değildi.
“Böyle batıl itikatlara(98), hurafelere nasıl inanırsın ki Ayşegül? Hem acı patlıcanı kırağı çalmaz. Biletimi aldım, Aydın da otogara götürmeye söz verdi. Eh! Fatmagül de bana destek olacak daha ne isterim ki? Hadi hakkını helâl et, klâsik söz; ‘Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var!” Kim bilir, Allaha ısmarladık!”
Kucaklaştılar, çıktık ve otogara ulaştık.
Bağdagül’ü otobüse bindirip geri dönecektik sözüm ona. Kızlar birbirini, Bağdagül ve ben birbirimizi bırakamıyorduk. Birbirimize sarılıp sokulmuş, kucaklaşırken kenetlenmiş gibiydik, çevremizi umursamaksızın.
Anons yapılınca çılgına döndü(2) neredeyse Bağdagül. Fatmagül’ü kucakladı, hoppacık yapar(2) gibi kaldırıp indirdi defalarca. Sonra bana döndü Fatmagül’ün anlamayacağı beklentisi ile beni kucakladı, yanaklarımı, saçlarımı, kulaklarımı, burnumu, dudaklarımı nerem rastlarsa öptü, doyamayacak gibi. Ancak ikinci şoförün ikazı ile geçip oturdu yerine, küskünce.
Otobüs ayrılırken hüzünle el sallayışını ufukta kayboluncaya kadar izleme arzusu yaşarken ben yaşlardaki bir kadın sokuldu yanıma;
“Maşallah! Kızlarınız çok terbiyeli, çok güzeller, üstelik de sizi çok seviyorlar!” dedi.
Ölür müsün, öldürür müsün, erteler misin yoksa? Kısaca; “He!” dedim, Fatmagül’ün elinden tutup sırtımı dönerken.
Tavrımdan, hareketlerimden ne anladıysa, aynı otobüste giden oğluna; “Şu kıza dikkat et, yaklaşmaya, yakınlaşmaya, çözmeye çalış!” ya da benzeri bir şekilde mesaj çektiğini bilmem mümkün değildi.
Bilip öğrendiğim Bağdagül’ün ilk mola yerinde hüznünün üstesinden gelemeyip refüze ederek(2) gereken dersi genç adam vermiş olmasıydı.
Bağdagül’ü uğurlayıp eve gelip arabayı park ederken sokağın yalnızlığı hüznüm olmuştu, o olsaydı ve geçiverseydi, diye düşündüm;
“Beyazlar dökülüyor şakaklarımdan,
İsmin yankılanıyor dudaklarımdan,
Sesin eksilmiyor hiç kulaklarımdan,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Sensizlik yaşanmaz alınan nefeste,
Dinlenir mi söyle sensiz hiçbir beste?
Bir bulut gibi gel, rüzgâr gibi es de,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Hâlâ dudaklarımda hissettiğim tat,
Öylesine zalim ki bildiğin hayat,
Eline geçerse özlem dolu bir fırsat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Gir gönlüme, gönlünce arzula, tur at,
Kabulümdür, dilersen eğer bir murat,
Sitem etme, kırma gönül, asma surat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Göster yönümü çoban yıldızı gibi,
Sevap yönlendiren huri kızı gibi,
Kış dolu ömrün, baharı-yazı gibi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Yokluğa alışkınım bollar ötesi,
Duy isterim sesimi yıllar ötesi,
Görmek, kucaklamak hem yollar ötesi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan.
Biliyorum benimkisi kötü bir huy,
Kalmasa da âlemde belirgin sop soy,
Dur! Kalıver orda! Hisset! İsmimi duy!
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Bakışların olmamalı öylesi sert,
Açmamalı gönlüme bin bir türlü dert,
Kalmasa da evrende yaşayan tek fert,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan! (99)”
Arabayı park ettiğimde bize yaklaşan, sonrasında ana-oğul olduklarını öğrendiğim iki kişi ile karşılaştım, Fatmagül’ün kendi çabasıyla kapıyı açmaya çalışıp da başarılı olamadığı zaman içinde ayaküstü de olsa sormam gereken şekilde sordum;
“Buyurun! Birine mi bakmıştınız?”
Düğmeleri ilikli olmasına rağmen ceketinin önünü ilikleme çabasında olan genç adam;
“Özür dilerim Aydın Bey! Bir tatil gününde sizi rahatsız etmeyi düşünmezdim. Spor Salonunuza uğradık, genelde tatil günlerinde çalışmadığınızı yahut da salona geç geldiğinizi öğrenince geldik kapınıza…
Eğer kabul ederseniz sizi ziyaret etmek istiyoruz annemle. Dileğim; haddimi, haklarımı ve bugünlerimi biliyor olarak danışmak, nasihat ve tavsiyelerinize göre davranmak istiyorum efendim!”
“Tamam da, kimsin ve isteğin nedir genç adam, özür dilemeden önce onu söyleseydin!”
“Adım Fatih, kızınız Ayşegül’ün sınıf arkadaşıyım efendim!”
“Konuyu içeride açalım isterseniz, buyurun lütfen!”
Fatmagül’ün sesine karşın sessizlik egemendi, telâşlansın istedim Ayşegül, sesimi yükselttim;
“Ayşegül! Sürpriz! Okul arkadaşın Fatih ile annesi geldiler!”
Ayşegül’ün suratı bayram değil, seyran değil ifadesi taşıyordu, zoraki bir tebessümle, bir bakıma sitem gizli bir şekilde “Hoş geldiniz!” derken kulağıma eğildi;
“Sabah ayna kırıldı ya, ‘Uğursuzluk’ demiştim, uğursuz geldi işte!”
Ayşegül’ün olumsuz tavrı nedeniyle Fatih eşekten düşmüş karpuz gibi olmuştu(2). Bunun sebebinin ben ve Bağdagül’ün gece yaşadığımız olay olduğunu Fatih’in de, annesinin de bilmesi mümkün değildi, hem de gereksizdi zaten;
“Kızım öfkesini yutmayı bilmeli, her ne sebeple gelmiş olurlarsa olsunlar gelenleri Tanrı misafiri olarak kabul edip oturmalarını beklemeliydi!” diye düşündüm.
Ağzım açık kaldı bir süre, kızımın bu davranışı nedeniyle ne söyleyeceğimi bilmeksizin. Sonra egemen oldum dilime;
“Bak kızım, bakın genç adam ve annesi! Bu gece aile olarak biz bize kırgınlık kokulu, bana göre yanlışlık, bize göre bir huzursuzluk yaşadık evimizde. Ben gerilimliyim, Ayşegül sorunlar, sorularla içi dolu olarak huzursuz, sinirli, bilmek istediği, ama bilemediği nedenlerle sıkıntılı…
Bu nedenle bizim aile, sizin anne-oğul olarak sağlıklı ve kararlı bir düşünce ile söylemlerimizi kırıcı olmaksızın ortaya sermemiz mümkün değil. Anlatmakta sıkıntı çekiyor gibi görünsem de söylemem gerek! Soru?...”
“Peki devam ediyorum. Bu nedenledir ki hepiniz de uygun görürseniz, Fatih ve Ayşegül bir yerlere gitsinler, ama kalabalık bir yerlere, birbirine sorun yaratmayacak, üstünlük hissetmeyecek ve hissettirmeyecek...
Arabamı alsınlar, yol boyu, parklarda, kırlarda değil, bir çay içiminde, bir yemek ikramında konuşsunlar ve sonucu ile bizlere gelip neyse söylemek istedikleri söylesinler ve ona göre konuşalım…”
“Ses yok, demek ki aynı düşüncedeyiz. Sanırım Fatih’in annesi bir kısım konulara hâkim. Kalırsa konuşuruz, iki aile başı olarak, sanırım Fatih’in babası yok!”
“Haklısınız efendim. Eşimi yitirdim, Fatih benim tek dikili ağacım. Ancak onların beraber olmadığı bir konumda, tarafsız olmam mümkün değil. Mümkünse burada kalmayıp, içimden ve içimizden geçenleri çocuklar ancak bu kısa gezintiyi yaptıktan sonra ve döndüklerinde beraber değerlendirelim, en uygun, ya da uyguna yakın bir biçimde, şimdiden ses etmemem gerekliliğiyle…”
“Peki, o zaman. Hiçbir şey bilmediğimi kabullenin lütfen. Ayşegül sinirli, akşamdan beri, bu nedenle arabayı sen kullan Fatih! Dikkatli olun! Dediğim gibi çayır-çimen, o ağacın altı, üniversite, kampüs, lokal değil, bir yerlerde kimselerin dikkatlerini çekmeyecek şekilde makul ve mantıklı(3) olarak konuşun ve gelin bize konuyu anlatın, biz de, anne ve baba olarak çözüm üretelim! Ne dersin Ayşegül?”
“Sen bilirsin babacığım!”
“Peki Fatih! Sen ne dersin?”
“Denemek de yarar var efendim, her ne kadar Ayşegül’ün direncini kıramayacağım konusunda tedirgin olsam da!”
“Bakın çocuklar! Hiçbir şey ‘Bitti!’ denmeden bitmez. İnsanlar asgari müşterekte(3), herhangi bir müsabaka ise belirlenen saatte biter. Bitmezse de uzatma denen bir serüven süresi vardır. Ummak için zaman gerekli! Bu zamanın olması için hüküm verdiğiniz takdirde, umutlar da yitirilmemiş olur. Yeter ki ne, niçin, niye, nedir, ne zaman ya da değil…
Olgun ve yanlışlığa, hataya sebep olmaksızın karar verilebilsin!”
Sözlerimi tartmam gerekti, sanırım tarttım;
“Özetlemek istiyorum! Annenizi nereyi istiyorsa oraya götür, bırak Fatih, dönüşte alıp buraya getirip tarafsız olarak karşılıklı konuşmak arzusuyla. Sizler de arabayı alın, ancak Ayşegül dediğim gibi sinirli ve gergin, arabayı senin kullanman kaydıyla Fatih. Artı, sinir, kahır ve düşünceleriyle seninle ne kadar rahat, huzurlu ve olumlu konuşacağını bilemesem de yakın ol, yakınlık göster kızıma. Belki yarı yoldan dönüp, aynı şeklin devamı da gerçekleşebilir, bilemiyorum. Umudum; ortak nokta. Evet, bilmiyorum, ama umuyorum!”
Arabaya binişleri sorun yaratmıştı. Ayşegül, edebi, terbiyesi gereği direksiyona geçen Fatih’in yanına oturmak yerine, o koltuğu Fatih’in annesine bırakmıştı. Kendi arka kanepeye geçmişti ve sinirli hali, akşamdan değilse bile, şu anda o kadar belli değildi. Gözleri pörtleyip(12) tamamen akları gözükür, alt dudakları sarkık, yüzü kireç gibi ve burun kanatları yarış yapar gibi açılıp kapanıyor görünümünü yitirmişti.
Bu ortamda enayi ya da ahmakıslatan(3) olarak söylemekte sıkıntı çektiğim, dilimin söylemek istemediği çisenti ötesinde yağmur damlaları arabanın ön camındaki tozları çamurlaştırmaya başlamıştı, en son iki hafta kadar önce yıkattırdığımı hatırlatarak beni ayıplar gibi. Neyse ki silecekleri sağlamdı arabanın!
Ayrıldılar…
Zamanın farkında değildim. Cep telefonum çaldı, ekranda gözüken Bağdagül’ün numarasıydı, içtenliğimi sorgulamam imkânsızdı.
“Merhaba Aydın! Merhaba sevgilim!”
“Otobüsteyken böyle uluorta konuşman uygun mu?”
“Bak önce şunu söyleyeyim. Otobüsten indiğimizde önümdeki genç oğlan var ya, yanıma yaklaşıp; ‘Annesinin beni beğendiğini ve yakın olmak istediğini’ söyledi. Verilecek en makul ve mantıklı cevabı verdim; ‘Öptüğüm senin sevgilim olduğunu, kızının bu yakınlığımızı kabullenmeyip beni evinden kovduğunu, onun sinirlerinin yatışması için de annemin babamın yanına gittiğimi’ söyledim. Azıcık morardı garibim!”
“Bir saniye, ne demek otobüsten inince, otobüs hemen mi mola verdi? Hem hiç olmazsa Ayşegül’ün de istediğini sandığım şekilde, hiç olmazsa ‘Aydın Bey! Aydın Ağabey!’ desen günaha mı girersin?”
“Peki, Aydın sevgilim! Otobüs mola vermedi. Bir benzinliğe 300-500 metre kala bilmem nesi kopmuş otobüsün, indik, itekledik, şimdi merkezden gelecek boş otobüsü bekliyoruz!”
“Ben ne diyorum, sen ne de ısrar ediyorsun? Açıkta bir yerlerdesin galiba, üfür bakalım, beni deli etmek, sensizliğimde eriyip, tükenmem için?”
“Asla! Bunu sana yakıştıramam, yaşatamam! İyi olmanız dileğim. Nasıl, ben ayrıldığım için Ayşegül’ün tavrında bir değişiklik gözlemleyebildin mi?”
“Belki inanmakta zorluk çekeceksin, Ayşegül’ün Fatih diye bir arkadaşı annesiyle birlikte bizi ziyarete geldiler. Sanırım yakınlık dediğim bir konu var aralarında. Benim arabayı alıp birbirini dinlemek için gezmeye çıktılar ikisi!”
“Ayşegül’ü çok iyi tanıyorum. Fatih’i de ve Ayşegül’ün düşündüğün gibi bir yakınlıktan nasibi olacağını hiç sanmıyor, hiç aklımdan geçiremiyorum!”
“Peşin bir hüküm değil mi bu?”
“Umarım, düşüncemde yanılırım! Onun da benim gibi, sevip saymasını, ayrılıklara tahammüllü olmayacak kadar Fatih’le birbirine yakın olmalarını dilerim. Dualarına katılıyorum Aydın. Defalarca ve içtenlikle öperim, yaşamımdaki tek ağacım!”
“Ben de bir tanem!”
Karşılıklı uzun süre birer kelime daha fısıldamak arzusu ile telefonum sessize büründü, sonra “Gül” akıl edip kapattı telefonu. Ne zamandan beri Bağdagül’e “Gül” dediğimi hatırlamıyorum, şimdi demeğe başlamış olabilir miydim? Fatmagül odasına yönelirken içimden geldi;
“Sen bir kez hülyamda güldün ya,
Ben de söylerim ki; ‘Gül Dünya!’
Ak çiçek, al çiçek değil hiç
Sen; gönlümde açan güldün ya!
Bülbül âşık olunca güle,
Gül elbet naz eder bülbüle,
Hem gün uzun, hem yollar uzak
Demez ki bülbül; ‘Güle güle!’
Sevda yüküyle açınca gül,
Ona âşık olmuş bir bülbül,
Deli gönül coşmuş, ağlamış
Bülbül demiş; ‘Hey! Sen de gül!’
Aşkı tatmış serseri gönül,
Yardım etmiş ona al bir gül,
Sevgiye vermezsen hiç değer
Derim ki; ‘İster ağla, ister gül!’
Gül isteyince gülü versen,
Surat asmayıp gülüversen,
Uzağı-yakını yok sayıp
İçimdekini biliversen!
Al gülün olurum, ak gülsen,
Gamzelerin olurum sen gülsen,
Sabır taşım asla çatlamaz
Mutlu olup yeter ki gül sen!
Yârin elinde bir deste gül
Naz etme, bir de şu dosta gül,
Yitirilmişken tüm besteler,
Sen de yap güle, beste bülbül!
Şiir gibi gelince dile,
Şakır bülbül, gibi şelâle,
Ayrılığın zor olduğunu
Anlatamaz ki bülbül, güle. (100)”
Telefonum tekrar çaldı;
“Buyur kızım!” dememle birlikte kalabalık gürültüsü eşliğinde bir erkek sesi güçlendi kızımın cep telefonunda.
“Beyefendi! Kızınızın ilk numara olarak ‘Babam’ yazılı cep telefonundan arıyorum sizi. Size bu hanım kızınızla ve yanındaki genç adamla ilgili olarak iyi haber veremeyeceğim maalesef! Büyük bir trafik kazası geçirdiler ve ikisini de kaybetmiş durumdayız. Eğer yetişebilecekseniz Gölbaşı yolunun onuncu kilometresindeyiz. Çocukları ambulansla hastaneye götüreceğiz, çünkü yolu açmamız gerek!”
Telefonu elimden düşürdüğümün, yere çöküp tabanı döverken “Allah! Allah’ım!” nidalarıyla yeri-göğü inletmeye çalıştığımın farkında değildim. Fatmagül diz çöktü yanıma, omzumu okşarken;
“Kendine gel babam! Ne oldu?”
Fatmagül olayı anlamamış ancak, hemen ağlamaya başlamıştı, bilmeden, etmeden, sebepsiz.
İkilem(1) içindeydim; Fatmagül duysun mu, öğrensin mi, yoksa sonraya mı bırakayım. Cesaretlendim;
“Hadi kızım, sen odana git ve derslerine çalışmaya devam et! Ben acele bir taksi çağırıp bir yerlere gitmek zorundayım. Dönünce bilmen gerekeni anlatırım.”
Hemen Gül’ü aradım;
“Gül perişanım! Neden, niçin, nasıl diye sorma. Sizi alıp götürmeye otobüs henüz gelmediyse hemen karşı yola geç, benzinlik varsa benzinlikte, yoksa gelen hangi taşıt olursa olsun, acındır, durdur ve ailene geleceğini bildirmediysen hemen geri dön. Ayşegül’ü de, yanındaki Fatih’i de trafik kazasında yitirmişiz! Fatmagül yalnız, ona söylemedim, ama hissetmediğinden de emin değilim!”
“Allah’ım, nasıl?”
“Gidince öğreneceğim!”
“Bu durumda seni yalnız bırakamam, hemen ve ilk vasıta ile geri döneceğim, sana destek olmam gerek!”
“Peki, Fatmagül’e kim destek olacak tek başına evde yalnız kalınca?
Ve kim anlatacak ona ablasını yitirdiğini oluruyla? Saçmalama dön ve eve gel hemen, ben sana haber iletirim, gerekirse!”
Korna sesi taksinin geldiğini belirtmişti.
Büyük bir konvoy ertesinden sonra yavaşlayarak ulaştık kaza yerine.
Korkunçtu, kazayı nasıl tarif etmem gerektiğini bilemeyeceğim. Cankurtaranlardan birinin sedyesinin üzerinde bir çarşaf altında iki kabarıklık fark ettim uzaktan. Aracın yanına yürüyerek geldiğimde ise kafaları olmayan bedenlerin arabanın saç aksamıyla uğraşılarak çıkarılma çabasını…
Sırasıyla bir kamyon, ezik bir halde arabam, bir mermer kütlesi ve bu kütle altında yatan bir tilki leşi. Komiserin yorumu şöyleydi, beni kızımın babası olarak tanıdıktan sonra;
“Sizin arabada fazla fren izi yok, araba viteste ve genç adamın elleri direksiyonda, genç kızın elleri kucağında idi. İlk emirde size ve genç adamın telefonundan annesine ulaştık. Delikanlının annesi komşusuyla ya gelecek, ya da morgda karşılayacak oğlunu. Kamyon şoförünün bedeninin üst yarısı yok, kendi hatası, onun da ailesine haber verdik...”
Şöyle bir etrafına bakındı, devam etmeden önce;
“Şüphelerime göre; usulünce giden arabanızın önüne ezilmiş olan tilki çıkmış ve genç adam refleksle(2) çarpmamak için fren yapmış olmalı. Ancak ağaç kasalı kamyonunda mermer bir blok taşıyan, kurallara uymadığı gibi, vitesi boşa alıp sürat yapan ve fren izlerinin uzunluğuna göre duramayan kamyon arabanıza çarpmış, o hızla kasadan fırlayan kütle, önce şoförün yarı bedenini, sonra çocukların başlarını gövdelerinden ayırıp tilkinin üstüne düşmüş, olabilir!”
Basit bir kurgu, ya da öykü gibi anlatmıştı komiser olayı. Bir tilki, belki de Azrail görünümlü uğursuz bir tilki üç canı alıp gitmişti! Demek ki sedyedekiler çocukların kafalarıydı. Hemşire ya da doktorların “Dayanamazsın!” ikazına karşın görmekte ısrar ettim.
İkisinin de masum bir şekilde sararmıştı yüzleri, bedenleri, belki de tüm kanları çekildiğinden. Gözleri kapalıydı, ne telâş, ne de hayret etme haklarını kullanabilmişlerdi. Büyük bir ihtimalle de dertlerini bizlerle üleşecek kadar tartışmamış olsalar gerekti.
“Doğmamak elimizde değil
Fikrimiz de sorulmuyor ki zaten
Ölmekse
Kaderde mutlak ölüm var
Ancak;
Ölmekten ölmeye de fark var! (10(*)1)”
Beni getiren taksi gitmemiş, perişanlığımın durulmasını beklemişti, herhalde. Bedenler ve kafalar ayrı ayrı birleştirilerek ayrı ambulanslarla morga götürülmek üzere servise çıkmışlardı. Aynı taksiyle takip ettim. Kamyon şoförü de ölüydü, ama benim “Tüh! Tüh! Allah rahmet etsin!” diyerek onun için ayıracak vaktim yoktu.
Morg ana baba günüydü, herkes benim gibi bir sevgili ve bir kız çocuğuyla yalnız değildi ki! Hele ki yalnızlığını konu eden ismini bile öğrenemediğim Fatih’in annesi gibi. Sedye ile indirilen oğlunun ölüsüne bakmaksızın beni görünce bana yöneldi, zapt etmeye çalışanlar muvaffak olamamışlardı;
“Katil! Oğlumun arkadaşının babası! Katil! Kızın yaktı beni! Sen de yan!”
Yumruklarını sıkıp üstüme doğru yumruklamak istercesine yönelmişti. Yumruklarını tuttum;
“Sadece sizin canınız mı yandı, benim canım yok mu? Ben de sevdiğim varlığımı yitirmedim mi? Ne oluyor size?”
“Ama senin daha iki kızın var?”
“Yani onları öldürsem, ya da kazada onlar da ölse acınız mı hafifleyecekti? Hüzünlüsünüz! Gün gelecek şu anki haletiruhiyenizden(3) hüzün duyacaksınız! Şimdi beni bırakın ve oğlunuza yönelin! Ben iki çocuk için de rahmet dileyeceğim Tanrıdan. Siz de benim gibi yapmaya çalışın! Dualarımız mutlaka Tanrıya ulaşacak, biz ne dersek diyelim Tanrı bu sonucu onlar için gerçekleştirmiş olduğu için onları bağışlayacaktır!”
Gençler ikisi “Hala!” diyerek kollarına girip uzaklaştırdılar onu yanımdan. O kadar mülâyim(1) sözlerle yumuşatmaya çalışmama rağmen gençlerin arasında bile arkasına dönüp höykürmeye devam etme çabasını yaşıyordu.
Utanacağı yoktu kadının, “Allah ıslah etsin(3)!” demekten başka elimden bir şey gelmezdi, benim için insan yaşamı önemliydi, arabam yok olmuş, pert olmuş() önemsizdi.
Ayşegül’ü annesi Ayşe’nin yanına defnettik, bu genç oğlanın cenazesine uzak kalmak için de nedendi. Ancak cenaze kalabalığı dağılıp tükenince o genç insan için de bir Fatiha okumayı esirgemeyecektik. Esirgemedik de…
Gül ikimizi de kucakladı, bir anne şefkati ile. Dünyadaki en büyük acının “Evlâdı yitirmek” acısı olduğunu yaşayarak öğrenmiştim.
Fatmagül, özellikle “Abla” dediği Ayşegül’den sonra Bağdagül’ün neden bizimle beraber yaşadığına akıl erdiremiyor olsa gerekti.
Ancak Ayşegül’ü yitirince ona da “Abla!” demeğe başladı. Kendi odasına, yaşının gereği bilgisayarına gizlendiğinde biz bize oluşumuzdan ve gecelerimizden haberdar değildi, kapısının kapalı oluşunun kanaati olarak.
Dua ettim;
“Allah’ım! Düşmanımın bile böyle bir acı tatmasına izin verme yalvarıyorum!”
Ve böylesine durumlarda insan sarılacak birini, sığınacak birini arıyordu, kaybolmuşçasına.
“Bulamadığımı sandım…
Oysa seni aradığımda
ilk bakmam gereken yer
sadece kalbimmiş.
Neden daha önce düşünemedim ki?! (102)”
Üzüntümüz; kaza haberinin yayınlandığı gazetelerin üçüncü sayfalarına uydurularak kondurulan “Aşk Hikâyeleri” idi…
“Zengin kız-fakir oğlan... Aşk... Bu olay...
Veya oğlan zengin... Değişim kolay,
Biraz hüzün, az neşe… Ah! Ah! Ay! Ay!
Sonuç; ‘Sad movies always make me cry!’
Belki kız sever, belki de tersine,
Karışılmaz âşıkların derdine,
Aileler girerse birbirine
Bil ki; ‘Sad movies always make me cry!’
Kıza karşı çıkar baba; ‘Hayır!’ der,
Oğlansa, kız için dağları deler!
Kız kahreder (belki), intihar eder
Çünkü; ‘Sad movies always make me cry!’
Belki zelzele olur, çıkar yangın,
Belki kıza rastlar bir kurşun çılgın,
Sel, çığ, kaza... Ve olur insan dalgın?!
Of! Of! ‘Sad movies always make me cry!’
Yorgan yakılır, bir pire-hiç için,
Sebep yaşanır, belirtilmez niçin?
Her şeyi yok sayıp, bir kalem geçin
Zira; ‘Sad movies always make me cry!’
Belki kıza vardır önce göz koyan,
Belki de oğlanın aslıdır çoban,
Bir de söylerse dostlar yalan dolan
Oy! Oy! ‘Sad movies always make me cry!’
Ana hüzünlü, abla-kardeş dertli,
Çevre heyecansız öylesi sert ki,
Kahramanlarımız -malum- bir mert ki,
Gör ki ; ‘Sad movies always make me cry!’
Dahası kız bir ara kanser olur,
Oğlan gurbete gider, ilâç bulur,
Eş-dost araya girer, verir huzur
Ve de; ‘Sad movies always make me cry!’(327)”
Bir acayip olaydır ölüm, bazen uyudun, uyanmadın(50) gerçekleşir, farkında olmazsın nasıl geldiğini bazen. Gidiverince kıymetini anlarsın yaşamda değer vermediğinin, yaşam devam ederken daha mezardan ayrılmadan pide-ayran-helva üçlüsünü zıkkımlanırken(2).
Gecenin, ya da sabahın kör vaktinde gerçekleşmişse ölüm, hele ki ölen eziyet veren, ölümü dört gözle beklenen, kefeni, mezarı, gülsuyu, çörek otları hazır bir yaşlı ise; insanların aceleleri olur, öğlene, ikindiye, en son ihtimal akşamın er vaktine doğru konu-komşu, el-elden, kefen ve pide hazır olurdu mide için.
Ölü önemsizdir, ister beyaz örtüler içinde beton üstünde karnında bıçak(98), odada tütsü, ister kefeniyle tabutunda ya da musallada olsun ölü.
İstisnası(1); “Köyümün yağmurlarında yıkayın(104), annemin yanı, babamın yanı vb.” gibi vasiyet, ya da çocuklardan biri, ikisi dışarılarda (hele ki yurtdışındaysa muhakkak!) gelip ölünün soğuk yüzünü görmeleri için ölü bekletilir kurguyla, sanki angarya olarak her ne işe yarayacaksa, anlayamadığım.
Ölü; “İyi (altın) kalpli, merhametli, eli açık, dürüst biridir mutlaka; hırsız, katil, mendebur(1), uğursuz, ciğeri beş para etmez(3) vs. biri olsa da. Neden? Çünkü “Ölülerinizi rahmetle anın!(105)” denmiştir. “Rahmetle anın!” denmesi, görev değil, mecburiyettir. Allah muhafaza, Allah günah yazar yoksa, ahireti düşünmek gereklidir.
Bir âlemdir cenaze namazı serüveni…
Eş-dost bir araya gelmiştir uzun zamanlar sonrasında, durumdan haberdar olsalar da, olmasalar da…
“Görüşmeyeli ne kadar oldu yahu?”
Hüzün, alışkanlık olarak terk etmiştir ortamı. Vakit namazı ve sonra cenaze namazı imamın uyarısına göre kılınıncaya kadar “Ha! Ha! Hi! Hi! Kakara! Kikiri(3)!” devam eder, sözüm ona hüzünle, yalancı, yanlış, anlamsız, sahtekârlık gizli, münasebetsiz göz yaşlarıyla(12)...
“Nasıl bilirsiniz?” İyi bilmiyorsanız, yanınızdaki yanlış anlamasın, bilmesin, hissetmesin diye, ya ses çıkarmaz, susarsınız, dudaklarınız kımıldamaz, ya da “Allah rahmet etsin!” deyip sonunu Allah’a havale edersiniz! Bitti mi? Yoo!
“Hakkınızı helâl eder misiniz?” Genelde yüksek bir ritim ve desibelde; “Helâl olsun!” Kimin hakkını kime helâl ediyorsunuz ki, hele ki diğer cenazeler için gelip de tanımayanlar. Cenaze, naaş değil, düpedüz ceset olan musalladaki kişi, çalmış-çırpmış, tecavüz, öldürme, yetim-öksüz hakkı yeme, borç bırakma, kötü kadınlık, kötü adamlıklar vb. yaparak her haltı yemişse de(2)…
Hoop! Nasıl helâl edersiniz ki, eğer birilerinin hakkı varsa, onlar adına ve nasıl şahitlik edersiniz ki? Bilgisizlik, cehalet, daha da önemlisi; Dostlar alışverişte görsünler? “Ah! Ahmet Beyler ailece geldiler! Mehmet Beyler de vardı! Hasan Beyler ailece cenazeye talkın verilinceye(2) kadar ayrılmadılar! Hüseyin Beyler de hakikatli çıktılar canım!”
Sanki düğünde takı merasimi(3) dedikodusu gibi bir şey!
Bu arada ölü acele edilerek mezara tıkılır, âdettir, toprak atanlar kürekleri yerlere bırakır, tahta perde, çam dalı, saman ile toprak altı desteklenir, başına bir testi ve kadın-erkek durumuna göre çember, başörtüsü, şapka filân konur, ucuz bir Ayet El Kürsü(3), velâddalin âmin(1)!..
Ve dünya dönmeye devam eder, çünkü ölen dünyayı yaşayanlara bırakmıştır(106).
Ve hilafsız(1) ben ölen kızın babası olarak bunlardan biriyim. Kendimi ne kadar esirgemeye çalışırsam çalışayım, ölümün yaklaşamadığı değil, ölümün çevresinde kol gezdiği iki eş, bir evlât yitiren, üstelik evlâdı iki parça, garip hurafelere, kurallara, dini vecibelere bile uymayacak bir şekilde babası olduğum halde “Namahrem(1)” denilip yıkanırken ve nasıl yıkanıldığı gösterilmeyen bir baba.
Bir saplantı; bir evlât babası için nasıl namahrem olurdu ki? Eee! Haram parayla hac farizası makbulse, babaya da evlâdının namahrem olmasını kabullenmekte sakınca yoktur. Ayrıca; kabullenmek gerekir ki; doğumdan itibaren her insan ölecek yaştadır(107).
“Ne seherin yeli sabah ezanlarında
ne akşamın meltemi vitir ertesinde
beni
-yorgun, yoksun bedenimi-
bir ikindi yağmuru sonunda
saklayıverin yerime
olsun, bitsin!
Çünkü;
‘Ölüm diye bir şey yoktur(108)’
sadece dünya değiştirir insan!’(109)”
Unutmadan söylemeliyim ki; bir gariban terk etmişse dünyayı, eğer tanıyanı, bileni yoksa dört kişi gerektir, tabutunu Kimsesizler Mezarlığına kadar götürmek için bile. Gömerler ve giderler, arkasında ağlayanı, ananı yoktur. Doğduğunda ağladığında bayram edilmiş midir(110), bilinmez, ancak öldüğünde bayramının da, ağlayanın da olmadığı kesindir.
Ölen ensesi, sırtı kalın, meşhur biriyse; tabuta el dokundurmak bile sevaba uzanış gibi görünür el sahibine! Gazete ilânları, görkemli mezarlar, mezar taşları çelenkler…
Oysa rıhtımda kalanlar(111) gidenin üstündeki kefenden başka bir şey götüremediğinin, dünya malının dünyada kaldığının farkında değildirler, o hay huy içinde(112).
Fakirle zengin, mümin ile dinsiz arasında hiçbir fark yoktur toprak altında. Gereğini Münkir-Nekir; Yaradan’ın emrine göre sorgulamalarında gerçekleştirirler sadece.
Belki benzetmem yoruma muhtaç gibi görünürse de; nasıl ki; Kral ile yoksul, gariban acıktıklarında aynı rüyayı görüyor yahut da filozofun dediği gibi aynı iştahla acıkıyorlarsa(113) mezara girişleri de aynı iştah iledir (sanıyorum)!
Aslında sözü şairinin izniyle şöyle bağlamam daha etkili olacak gibime geliyor; “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber…(114)”
Normal yaşam düzenine dönmüştük...
Gül’ün anne ve babası bir-iki gün desteklemek, onaylamak için bizlerle beraber kaldıktan sonra evlerine dönmüşlerdi.
Spor Salonunu aklı başındakilere emanet etmiştim. Çünkü bundan böyle okullarına devam eden evdekiler için evin sadece babası, erkeği değil, kadını(!) da olmak zorundaydım.
Ufacık bir parantez; istekli gibi görünmeseler de kızlarının dileği ile Gül’ün anne ve babası onayladıkları için yasalar önünde de, dinin icaplarına göre de Gül ile beraberdik artık, geçmesi gereken süre sonunda ve Fatmagül’ün yaşına rağmen bizi bilmemesi gerekliliğiyle. Hem zaten bilmesi de gerekli değildi ki!
Fatmagül’ün uzağında sağlanan her vakit bizim için, birbirimizde değerliydi!
Acılar yaşansa da, unutmak mümkün değilse de suratlar devamlı asık olamıyor. Pabucun; “Havuç” eriştenin “Enişte” anlaşılması gibi sözler, bir fıkra, bir nükte, refleks olarak insanın gülümsemesine, bir nefes, bir koku, bir öpüş insana yasını unutturuyor, moral, huzur, sükûnet oluyor, hatta dünlerden kalıp da yarım yamalak olduğunu düşündüğü duyguların yaş kavramına karşın tamamlandığını, bütünlendiğini, yaşanılması gerektiğini düşündürüyordu.
Bana göre normal, Gül’e göre sakıncası olmayan, Fatmagül nazarında uygunsuz gibi.
“Zaman gelir
zamlanır dileklerim
üstesinden gelemem
çözemem bir kısmını
kendi başlarına kalırlar beynimde
cismim
isyan etmez bu olguya
bilir ki;
‘zamanla her şey olur!(115)’”
Bir günün akşamında okuldan sevinçle döndü Gül. Bu sevinci önceden hissetmiş gibi ona ve kızıma sevdikleri; yayla çorba denen yoğurtlu çorba, yaprak sarma ve hazırdan da olsa puding yapmıştım, çikolatalı…
“Sömestreye girmek üzereyiz, her zaman harçlık isterken sebebini söylerdim, bugün sebeplerini söylemeden harçlık isteyeceğim senden, yaşamımdaki ilk, tek ve son olan sevdiğim!”
“Ne zaman, ne diye, ‘Ne yapacaksın?’ diye sordum ki?”
“Bu kez sorman olası soru için yalanımı hazırlamıştım zaten; fakir çocuklara…”
“Gereksiz! Ne kadar istiyorsun, onu söyle!”
“Her zamankinin dört, ya da beş misli…”
“Yetecek mi?”
“Sanırım!”
“Sabah çantanın yanında istediğin miktarın üstünde parayı göreceksin. Ayrıca yarın oyun salonuna gidip hak ettiğim miktarı alıp senin ve Fatmagül’ün banka kartlarınıza uygun ve eşit miktarda takviye yapacağım(2)!”
“Bu güvenini kazanacak ne yaptım ki?”
“Sevdin! Karşılık verdin sevgime, farklılığımızı önemsemeksizin karım oldun!”
“Sevmesem, ben bugün ben olur muydum? Yaşayabilir miydim sensiz? İyi ki sevdim, iyi ki cesur olup ilk adımı atıp kucakladım, öptüm. Ayşegül de onaylamış olsaydı keşke. O zaman mutluluğum ulaşılamayacak düzeyde olurdu, oysa şimdi hüzünle karışık…”
“Bu; kaçıncı seslenişim, hatırımda değil! Dün geçti, yarınımızdan haberimiz yok, neden bu günü, şu anı yaşamaya devam etmiyoruz ki? Seni seviyorum ve sevdiğimde sevgim dışında her şeyi dışladığımı nasıl anlatsam ki sana(116)?”
“Soluklarım düzenli
kalbim ritmindeyse
dert etmemek gerek...
Düzen yoksa soluklarımda
kalbim çarpıyorsa; ‘Küt! Küt!’
endişelen o zaman
‘Hastayım!’ demektir;
sana! (117)”
“Haklısın, o halde yaşat, öp beni!”
Mutluydu…
Ertesi günün akşamı okuldan dönüşte neşeliydi, sebepsiz gibi. Baklayı ağzından kaçırdığını sandım;
“Dediğim gibi hafta sonunda sömestre tatiline giriyoruz. İznin olursa Fatmagül’ün de fikrini aldıktan sonra onunla birlikte ailemi ziyarete gidebilir miyim?”
“Aşk olsun Gül! Ne demek ‘İzin?’ Doğal değil mi? Ben de katılmak isterdim size, ancak buraları toparlamam için ilgilenmem gerek. Aklımı başımdan aldığından, yokluklarla bazı şeyleri ihmal ettiğimden ilgilenmem mümkün olmadı. Yalnızlığımda boş vakitlerimi değerlendirip onları halletmeye çalışırım ben de!”
“Yani, bizi unutarak?”
“Yani saçmaladığını kabullenerek...
Ailenle beraber olmandan mutluluk duyduğumun ifadesi, sizi unutmak anlamını nasıl taşır ki? Daha bineceğiniz otobüsün tekerlekleri dönmeye başladığında ikinizi de özleyeceğimi, tüm varlığımın boşlukta kalacağını nasıl aklından geçirmezsin ki? Ekmeğim, suyum olmasa da yaşarım, ama hava kadar ihtiyacım olan sen, sizler olmazsanız nasıl yaşarım ki? Kendinize iyi bakın, eksilmeyin sakın ve öyle dönün!”
Varsayalım; “Sevmek seni bir suç ise…(118)” diye başlayan bir şarkıdan etkilendim.
“Sevmek seni
suç mu, günah mı?
Cezamı bu dünyada mı çekeceğim?
Öbür dünyada mı?
Kararı sen mi vereceksin,
Allah mı?..
Yine de seni seveceğim! (119)”
Ben söylediğimin farkında değildim, ancak sözüm ulaşacağı yere ulaşmıştı galiba;
“Peki, iznin olursa artabilir miyim?”
Tekil konuşmasına karşın sözündeki gizliliği anlayamayacak kadar gabiydim;
“Tombulluğunun benim için asla sakıncası olmayacağının farkındasın, değil mi Gül?”
Sadece gülümsedi Gül…
Yoklukla, özlem dolu sayamadığım günler sonrası “Ce!” diye başlayan gelişleriyle başlamıştı akşam.
Ertesi gün de okullar açılacaktı.
Özlemişti karım beni, ben de onu. Fatmagül yorgunluğa dayanamamış erkenden yatmıştı, uykusunun ağır olduğunu biliyorduk…
Bir bilet aldım gişeden örneği(120) terslikler başlamıştı daha sabahtan; Fatmanur’un sevdiği yuvarlak misket gibi peynirlerden, pötibör bisküvi ve lokumlardan, Gül’ün hoşlandığı keçi peyniri ile çizik yeşil zeytinlerden almayı unutmuştum.
Bu nedenle sabah kahvaltısını alelusul yaptırmak zorunda kalmıştım onlara, Ortaöğretim Öğrencisi kızım Fatmagül’e ve Üniversiteye devam eden hayatımın bundan sonrasının biricik ışığı olan Gül dediğim Bağdagül’e.
Felsefem(1), eksikliklerin hemen tamamlanması üzerine kurguluydu, ancak terslikler de devam etme eğiliminde değil, mecburiyetinde gibiydiler sanki.
Önce yakın markette yeni üretim tarihli olanları gelmemişti henüz, bulamamıştım aradıklarımı. Büyük markete gitmek için uzun zamanlardan sonra bindiğim metro treni bozulmuştu, inmek zorunda kalmıştım, ikinci treni beklemek için de sabrım yoktu. Ancak şiddetli esen bir rüzgâr ve yağmur-dolu karışımıyla karşılaşınca “Miskinlik Abidesi(3)” gibi dikilerek ikinci treni beklemek zorunda kalmıştım, ulaşacağım istasyonda yağmurun dinmiş olacağı umut ve varsayımıyla…
Ne mümkün? Taksi? Kısa mesafe! Ne mümkün yine? “Git! Bildiğin yere şikâyet et!” tezahüratında. “Deve Tipi Yönetim(3)”in neresi doğruydu ki; “Kimi, kime şikâyet edeceksin, velev ki sonuç umsan da? “Benim babam, senin babanı döver!”
“Ya…
Ya da…”
ikilem bir soru ile ya vazgeçersin, ya da sonucuna katlanırsın; mutlaka ispatlı, şahitli paralı hazır kıta; onlardan yanadır, sopa yemediğin şükür olarak sinirli bir şekilde durağanlaşır beyninde.
Çünkü araban varken, bakarsın ki, dört lâstiği patlatılmış, çizilmiş, benzin deposuna şeker atılmış, hatta yakılmaya çalışılmıştır. Maksat; alıp kaçırıp, parçalayıp satarak kazanç temin etmek değil, gözdağı vermektir(12), ibreti âlem(3) için…
Ya da boyalarla, sana ait herhangi bir şeye, duvar, araba, kapı her neresi olursa;
“Ya…
Ya da…”
gereği, akla gelebilecek diğerleri…
Burası; yaşlanmamdan sonraki, yaşlanmamın öncesindeki Türkiye’mden çok farklı olan Türkiye’m, benim yaşadığım ülkem…
Okullar açıldı, beraber çıktılar evden Fatmagül ve Gül, öncelerinde de olduğu gibi. Biraz sonra kapıda dönen anahtarın ve Gül’ün sesiyle kendime gelir gibi oldum. Kapı önündeydi, içeri girmeyip seslendi;
“Fatmagül’ü okula bıraktım, sen de ceketini giy de doktora gidelim!”
Sabıkalı bir akılsız, salak, aptal olarak telâşlanmıştım;
“Ne? Neden? Niye? Ne doktoru? Neyin var? Allah aşkına beni sensiz bırakma! Bundan sonra hiçbir yokluk için hazır ve hazırlıklı değilim!”
“Şaşkınlaşma! İsyan yakışmıyor sana! Sadece bir muayene, kesin sonuç ve müjde belki de…”
Gerçekten belki de gizli bir inanmazlık ya da yaşım gereği imkânsızlık gibi kendime daha başka ne demem gerektiğini bilmiyordum; anlamamak konusunda, belki bunda inatlaşır gibi arzulu olarak gizlenen Gül’ün çabasını da inkâr etmem mümkün değildi;
“Şöyle şifreli, bilmece gibi ve beni telâşa sokmaksızın söylesen…”
“Hadi, bir taksi çağır da gidelim, bakalım, ne, neymiş?”
“Sen de mi bilmiyorsun?”
“Evet! Senin iki kez bildiğini, benim yarım yamalak bildiğimi kesinkes öğreneceğiz!”
“Bunaldım, iddialaşmaktan yoruldum, sonucu bekleyeceğim!”
“Biraz zorlasan kendin bileceksin, ama zahmete girip beynini yormak istemiyorsun!”
Taksiye bindik! “Doktor bilmem kim?” diye adres verdi Gül. İsminden bayan olduğunu tahmin ettiğim doktora niçin gittiğimizin hâlâ farkında değildim.
“Be adam! Sözlere, fiziksel görüntülere hiç mi dikkat etmedin? Para istedi! ‘Tombullaşsam?’ dedi. Şimdi Doğum Uzmanına gidiyoruz. Üstelik bugüne değin iki kız çocuğu doğumunun heyecanını yaşadın! Aklın hâlâ mı yerine gelmedi, hâlâ mı çalışmıyor beynin, hâlâ mı bir şeyler düşünemiyorsun?”
Pes!
Gerçekten bildiği halde, zekâ yoksunu olarak bilmediğini zanneden bir varlıktım, insan denmekte bile bir miktar zorlanılacak…
Ta ki; kısa sözler, doktor hanım karımı sedyeye uzatıp da ultrasonla(1) karnını kontrol ederek konuştuğu ana kadar;
“Evet! Yanılmamışım, ikiz, kız ve gördüğüm kadarıyla ikisi de sağlıklı ve normal…”
Evet! Zekâ konusunda yoksuldum ve bu sözlerin manasını anlamayacak kadar da bunak(1) değildim, ama heyecanla…
“Allah’ıma şükürler olsun, giden ikisi…”
Pişman bir şekilde durakladım. Tek kızımı yitirmiştim, şu anda söylemem gereken söz bu olmamalıydı, yitirdiğim iki karımdan söz etmemin sırası mıydı? Yoksa dilim sürçerken(2) bir gerçeğin işareti mi olsa gerekti bu? Sıradaki Bağdagül mü, Fatmagül müydü, Tanrının şaşırtarak sevinmem, sevinçli, mutlu olmamın gereken bir zamanda söylettiği, söyletip de tamamlattırmadığı?
Sevindim, sarıldım karıma, daha yerinden kalkmadan, silinip, giyinip kuşanmadan. Teşekkür ettik Doktor Hanıma, giyindikten sonra tekrar sarıldım karıma, Doktor Hanımın odasından çıkmadan önce…
Ayşegül’ü yitirdiğimizden beri becerikli, hamarat bir ev erkeği idim zaten, sevdiklerimin sağlıkları için. Bu nedenle okuluna devam eden Bağdagül’e sadece; “Kendine dikkat et!” demem yeterli olacaktı…
“Fatmagül’e söylesek reşit olmasa da kendine bir araba alsa sen kullansan, hem onu okula götürürsün, hem de kendin gidip gelirsin. Ya da nasıl olsa boş gezenin boş kalfasıyım sizleri okula, seni olağan kontrollerin için Doktor Hanıma ben götürüp getireyim, bu vesile ile Fatmagül’e de kendimizi, gelecek olanları anlatacak vaktimiz olur, ne dersin?”
Bana akıllı, usturuplu(1) gibi görünen teklif Gül’ü ilgilendirmemiş, gülümseme gibi bir tepkiyi bırak, ufacık bir ilgi bile göstermemiş, tek kelime bile etmemişti. Taksiye bindiğimizde anlaşılmayacak bir uzaklıkta gibiydi benden ve fakat hüznün eksiltmediği bir sevinç görünüyordu, kendi dışında…
“Yoruldun, titizsin de, haydi git, bir duş al, çamaşırlarını değiştir!” dedim, eve ulaşıp onun için bir şeyler hazırlama gayreti ile mutfağa doğru yönelirken…
Gül çıktı banyodan, üstüne üstünkörü(1) bir şeyler almış, saçlarını kurutmaya çalışıyordu. Telefonum çaldı, Gül’e henüz “Sıhhatler olsun!” deme hakkımı kullanıp kucaklamamıştım bile, aklımdan geçenleri, geçirdiklerimi unutmuştum “Lây! Lây! Lom!” havasındayken olağandışılık sezgisiyle, telâşla, heyecanla, merakla açtım telefonu.
Sadece; “Ne?” diyebildim. Telefonda, ben de güçsüz bir şekilde seriliverdik, zemine, kendimde olmaksızın. Kendime geldiğimde muhtemelen Gül’ün telefondan bana verilen haberi öğrenmiş olduğunu endişeli bakışlarından anlamıştım.
İkizlerimizin haberini aldığımızda, ağzımdan çıkan “Giden ikisi…” sözü gerçekleşmişti; “Fatmagül artık yaşamıyordu!”
Öğle paydosunda ağabeylerinin yaptığı futbol maçında bir futbolcunun gereksiz şiddetli şutu göğsüne gelmiş, hastaneye yetiştirilmesine rağmen doktorların çabaları güçlü ve yeterli olamamış, Ayşegül gibi Fatmagül’ü de yitirmiştik, anneleri gibi.
Ve tuhaftır Tanrı, belki de gelecek için annelerinin yan taraflarındaki mezarları onlar için hazırlamamı emretmiş, onlar da sahiplenmişlerdi.
Ağlıyordum, bunun bedenimde son kuvvetin feryadı olduğunu bilerek(121), elimde değildi, tahammülümün sınırları zorlanmaya başlamıştı. Gül alelacele odasına koştu, anlamam mümkün değildi. Elinde belki önceden bir kısmını karaladığı, o kısacık an içinde bir kısmının üzerini çizip, tekrar bir kısım çıkıntılarla acilen gibi tamamladığı deyim yerindeyse mürekkebi kuruyamamış dizeleri uzattı bana, okumam için;
“Sen ağlama!
Sen ağladığında
-ara sıra bile-
-sebep ne olursa olsun-
-hem hiç bir şey için-
-hele kahırlı, endişeli-
benim yüreğime saplanır sırça camlar.
Ağlama sen!
Ağladığında sen
-bazen bile-
-sebep kim olursa olsun-
-hem hiç bir zaman-
-hele sitemli, üzüntülü-
benim yüreğim (ağlamaktan öte) kan ağlar.
Nadiren de olsa ağladığında
kararır dünyam;
kör olurum,
sağır olurum,
ağraz olurum
-hatta hatta
topal, çolak, kambur bile-
Kısaca;
ben ölürüm.
İster misin ölmemi sana doymadan,
doyamadan? (122)”
Gereğini usulünce yaptık, Ayşe, Fatma ve Ayşegül’den farklı olarak. Pide-Ayran âdetinden vazgeçmiştik. Çünkü Fatmagül’ün en çok sevdiği kahvaltı; kiminin Kaynak, kiminin Kıstırma Lokum, hatta kiminin de Püskevit dediği pötibör bisküviler arasına sıkıştırılmış lokumdu.
Çok zaman değişik tercihleri de olurdu rahmetli kızımın; lokum yerine; marmelât, reçel, pestil hatta tuzlu bisküviler arasına köy salçası, peynir, kaşar peynir gibi de…
Gece boyu hazırladık çeşit çeşit kıstırma lokumları, defin sırasında dağıtırız diye. Ancak meydana çıkarmamız mümkün değildi. Çünkü kızımın cenazesini kaldırdığımız sırada büyük bir kalabalık ve “Böyyük adamlardan biri”nin de cenazesi vardı mezarlıkta, o gün, belki hemen o gün, belki birkaç sene içerisinde esamisi(1) bile okunmayacak. Düşünceme göre…
Fatmagül’ü defnettikten sonra da, diğer ziyaretlerimizde de Ayşe ve Ayşegül’ü, Fatma ve Fatmagül’ü ve annemi de ziyaret ettik Gül’le beraber.
Okuduk, üfledik, dua ettik, içimizden geldiğince. Tanrı bazen böyle durumlarda gerçeklerin dile getirilmesini emrediyor olsa gerekti. Annemin mezarı başında ayaküstü vasiyetimi dillendirmek gereğini hissettim;
“Ben ölünce beni annemin üzerine gömdür, yasalar engel değil, yandaki boş mezar yeri de senin olur, ikizlerimiz gereğini yaparlar, herhalde…”
“Hayır! Annenin üzerine değil, bu boş mezara saklayacağım seni, çünkü ölümde bile ayrılmayacak kadar çok seviyorum seni. Kızlarımıza o güne ait vasiyetimi bugünden yazıp hazırlayıp bırakacağım…
Ve akıllarının başlarına geldiğine inandığım gün de bilip öğrenmeleri gerekenleri kendilerine söyleyeceğim.”
Şarkının diğer sözleriyle hiçbir ilintisi olmasa da; “Bu ne sevgi, ah! (123)” demek geçti içimden ve devamında;
“Peki kabulleniyorum. Tek bir eklenti, eğer kabullenirsen; ikizlerimize ablalarının isimleri olan Ayşegül ve Fatmagül adlarını, ya da eklentisi, başı veya sonu ‘Gül’ olan isimler ver, ablalarını ziyaret ettiklerinde onları yaşadıklarını hissetsinler…”
“Sen neden onları, yaşadıkları anları göremeyecek gibi konuşuyorsun ki? Beraber düşünür veririz ikizlerimizin isimlerini…
Bir daha da saçmalama, lütfen!”
Emir; demiri keserdi, her zaman olduğu gibi.
Tüm mezarlarımızı ziyaretlerimiz, sadece âdet olduğu için hiç de kabullenemediğimiz halde yedinci gün mevlidini okutacağımız güne kadar sürdü.
İlgimizi çeken olayları sıraya dizerek anlatmam gerek, birini belki tahmin edebilirdim, ama daha sonrakini ve en sonunu tahmin etmek bile ne aklıma, ne de mantığıma uygun değildi.
Birincisi; dünyaya geldiğinde ilk ağlayışında sevinilmiş olsa da öldüğünde âlâyı vâlâ(3) ile gömülen -gördüğüm kadarıyla mecburen- bol çelenkli, ağlamalı, üzülmeli, hıçkırıp höykürmeli defnedilen büyük adamın mezarı idi.
Evet, bildiğimden değil, gördüğümden dolayı. Çünkü mezarlarımızı ziyaretimizde o adamın mezarının çevresi bomboştu.
Ancak görkemli, süslü-püslü, haşmetli mermer bir mezarı vardı, hemen yapılmış, en üstte besmele altında iri puntolarla(1) manalı sözler…
Çelenkler mezar hırsızları tarafından götürülmüş olsa gerekti! Mezar tahmin edildiği üzere tek bir ziyaretçisi bile olmaksızın kendi, kaderi ve yalnızlığıyla baş başa idi!
İkincisi; mezarları dolaşarak dualarımızı bitirmemizi bekleyen genç bir delikanlının eğilip ellerimizi öpme arzusu idi, başlangıçta anlayamadığımız, sözleriyle hırpalandığımız;
“Kızınızın, yani o genç çocuğun ölümüne benim çektiğim bilinçsiz şut neden oldu. Evlât acınızı hafifletmem mümkün değil, ama borç-harç(3), senet-çek her ne isterseniz kan parası(124) olarak ödemeye…”
“Git işine genç adam! İnsan canının bir bedeli olduğunu, bu bedelin ödenebileceğini kim söyledi ki sana? Sen Tanrının emrini yerine getirmiş olabilirsin sadece. Af mı? Biz Tanrının işaretini kabullenmeyecek kadar büyük değiliz. Gene de seni rahatlatacaksa para-pul değil, dileğini kabulleniyoruz, hadi git okuluna…”
“Sözleriniz içinde ‘Af ediyoruz!’ cümlesi geçmedi ama…”
“Peki, mademki arzun böyle, affediyoruz!”
Dünyada yaşadığını zanneden bir budala(1) olarak en büyük hatalardan birini yaptığımın farkında değildim.
“Ama zorlanarak! Peki, öyle olsun!”
Mevlidi okuttuktan sonra bizi zorlayan bir şeyler vardı sanki mezarlarımızı tekrar ziyaret etmemiz için. Fatmagül’ü yitirişimizin onuncu günüydü. Mezarı bizim bakımımıza karşın düzenlenmişti ve çiçeklerle donatılıydı. Mezar hırsızları çiçekleri toplayamadığına göre ya yeni konmuş, ya da görünüşüne göre başında beklenilmiş olsa gerekti.
Bu kez ben yaşlarda yaşlı bir kadın ve adam yaklaştı yanımıza, belki de günlerdir, mezarları başında, gözyaşlarını kurutarak, süklüm püklüm(3), saç ve sakalları bir birine karışmış, dermansız…
Yaşlı adam dile geldi;
“Furkan, tek dikili ağacımızdı, yitirdiği canının hüznüne, acısına dayanamayıp kızınızın mezarı başında intihar etmiş. Tercihini ve bulunduğu yeri bir gün sonra öğrendik, ilgililerden…”
“Başınız sağ olsun, böyle bir şeyi asla dilemezdik, Allah rahmet etsin!”
Ne yapacağım, ne de söyleyeceğim bir şey vardı, genç delikanlının intiharı çaresizliğimdi. Gül’ün çabaları önleyemiyordu çaresizliğimi. Ben bir katildim, genç bir öğrencinin katili…
Evimize geldik. Gül sayesinde düzenli olan eski pasaklı odama saklanmak istedim, her derdin çaresinin unutmak olduğu varsayımıyla. Oysa ölüm istediği kadar bana yaklaşmamak için direnirse dirensin, hak ettiğime inanıyorum artık, ölümü hazırladığım dizelerle bekliyorum…
“Yaz sona erdi
Sonbahar;
Dökülen sarı yapraklarla
Ayağını sürümeden
Geldi
-geliverdi-
Kışa hazırım
-hazırlıklıyım-(125)“
“Bu sabah
niye güneşin yüzü asık?
Neden erkenden çekilmiş yıldızlar
ayı gökyüzünde unutarak?
Bir yanlışım var galiba!
Evet!
Ben öldürdüm
Beni öldürdüm
Ben hak ettiği için.
Hak etti.
Ve şimdi dünya rahat! (126)”
“Uzun uzun
Ve hem uzun cümlelerle,
Anlatmaya
(aydınlatmaya) gerek yok!
Kısa,
kesin
ve öz
söylemek gerek!
Vakit = Zaman geldi!(127)”
“Aklım öylesi karışık ki, hem karmakarışık,
Nedense olamıyorum aynalarla barışık,
Bu yaşlarda sanıyorum kendimi abdala âşık
Ben; beni anlamayan bene ne diyeyim? Bilmem!
Gözler seğirir, kulaklar çınlar, ellerim titrer,
Nefes alamam, dururcası bazen kalbim tekler,
Sanki bir Allah elçisi yanı başımda bekler
Beni, ben olarak bilmeyen; ‘Gel!’ dese de; gelmem.
Düşüncelerim, duygularım yorgun ki, çok yorgun,
Bu dünya benim değil yaşanan, oldukça durgun,
Bir sorgucudan sorgusunda yemişcesi vurgun
Ben bana giderken bana beni verse de; gülmem.
Ben, ben başıma değilim yalan olan dünyada,
Bir ben değilim, ben olduğunu zanneden ya da,
Ben beni bensizlikle tek başına bıraksa da
Ben kendimi bilirim, ben bana asla; üzülmem.
Ne içimde var öylesi yaşamanın tutkusu,
Ne de istekle Yaradan’a kavuşma coşkusu,
Olsa bile Cennet sevinci, Cehennem korkusu
‘Can’ denen emaneti teslim ederken; eğilmem!(128)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykünün adını “ŞİİRLERLE DONATI” koymayı da düşündüm. Ancak anlatmak istediğim sevinç ve hüzünlerin benzerlik görünüyor olsa da bir arada yaşandığı idi. Bu nedenle öykü ismini gerçekleştirmekte ısrarcı olmadım.
15 yaşında evlenip 16. yaşında (9 küsur aylık yolu 7 ayda erken, er ve Erol olarak aldığım için) beni kucağına alan, yani aramızda ancak 16 yaş fark olan, aynı ilkokulda, o kadar yıl sonra aynı öğretmenin öğrencileri olduğumuz annemi 53 yaşında ve 26 gün içinde kanserden yitirdiğimi öyküye bir boyutta sığdırma gayretinde oldum.
Öyküde dillendirdiğim tüm kazaları birebir olarak, değişik zaman ve yerlerde yaşadığımı, gördüğümü de belirtmem gerek.
Ölümle ilgili çok değerli, söz, şiir ve ayetler vardır. Ancak hepsini bir öykü içine sığdırmaya çalışmak akıl ve mantıkla bağdaşmayacağı için, sadece bir iki örnek ve dizelerimle yetinmeye gayret ettim.
Aydın; Münevver. Entelektüel. Genellikle öğrenim görmüş, çok okumuş, kültürlü, bilgili, görgülü, ileri ve açık düşünceli, kendisi aydınlıklar içinde olduğu için çevresini de aydınlatacak nitelikteki kişi. Işıklı alan, aydınlıklı, pırıltılı.
Bağdagül; Değeri ölçülüp, biçilemeyen gül.
Furkan; Furkan; İyiyi kötüden (Hak ile batılı) birbirinden ayıran kanıt ve Kur’an’ın; Mushaf, Kelâmı Kâdim, Zikr, Kelâmullah gibi isimlerinden biri. Kur’an’ın 77 Ayetten meydana gelen 25. Suresi.
(1) Aklıselim; Sağduyu. Doğru karar verebilme.
Âlem; Kendine has, yadırganacak, şaşılacak hareketler, davranışlar, sözler.
Anaç; Yapısı doğum yapacak gibi görünen. Birkaç kez yavru vermiş, ya da verecek duruma gelmiş. Meyve vermiş, ya da verecek duruma gelmiş.
Antipatik; Karşıt duygulu. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu yaşayan.
Antrparantez (Anti Parantez); Fransızca; Parantez içinde. Aç parantez. Söz sırası gelmişken, ayrıca. Cümlenin yapısıyla doğrudan doğruya ilgisi olmayan, yazının ve sözün aslında olmayıp, sonradan eklenen açıklayıcı kelime ve söz grupları için kullanılan bir deyim.
Arasat; Kur’an’a, İslâm inanışına göre bütün ölülerin kıyamet günü Tanrı tarafından diriltilip bir araya toplanacakları yer.
Asosyal (İnsan, Kişi, Koca, Eş); Sosyal olmayan insan davranışlarını sergileyen kişi. Kalabalık ortamlarda bulunmayan ve sevmeyen kişi. Kimsenin olmadığı sakin yerler bu tip insanların ilgi alanıdır.
Bedbaht; Talihi kötü olan, talihsiz.
Bijon; Otomobillerde veya lâstik tekerlekli araçlarda tekerleği aks miline bağlamaya yarayan somun ya da cıvata. Bazen “saplama” şeklinde de söylenir.
Bilâistisna; İstisnasız, ayırım yapılmadan, ayrıcalıksız.
Budala; Zekâ yönünden geri, aptal, gerzek, kafaca, zekâca geri olan.
Bunak; Genelde 65-70 yaşlarından sonra gözlemlenen, beynin normal fonksiyonlarının azalmasıyla ortaya çıkan unutkanlık, şaşkınlık, gerçek dünyayla bağların kopması.
Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.
Civan; Yakışıklı genç erkek ve güzel genç kadın.
Çığırış; Avazı çıktığı, sesinin yükselebildiği şekilde bağırma, çağırma, çığırma, seslenme.
Dımdızlak; Elindeki her şeylerini kaybetmiş, imkânlarını yitirmiş. Çırılçıplak. Tepesinde hiç saçı kalmamış.
Diferansiyel; Dönemeçlerde otomobilin iki arka tekerleğinin ayrı ayrı hızlarda dönmesini sağlayan dişli aygıt. Matematik terimi olarak; Fonksiyonlardaki değişiklikleri ele alan dal.
Dürtü; Fizyolojik ya da ruhsal dengenin değişmesi sonucu ortaya çıkan ve canlıyı türlü tepkilere sürükleyebilen, kaynağı duygulanma olarak kendini gösteren gerilim.
Esami; Adlar, isimler.
Felsefe; Düşünce Bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Finansman; Bir girişime işleyebilmesi, gelişebilmesi için gereken para, ya da krediyi sağlama.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Haşmetlice; Gösterili bir şekilde, gösterişli, heybetli bir biçimde.
Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.
Hegemonya; Bir kişinin bir başka kişi üstündeki baskısı. Bir devletin bir başka devlet üzerindeki siyasal ve ekonomik egemenliği.
Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.
İddia; İleri sürülerek savunulan düşünce. Kendinde olmayan bir yeteneği, bu durumu varmış gibi göstermek. Dediğinde direnme. İnat.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.
İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
Kaçıl; Yöresel bir söz olarak “Çekil!” anlamındadır.
Kadirşinaslık; Kadirbilirlik. Değerbilirlik, iyilikbilirlik, kıymet ve değerleri anlamak, anlayabilmek.
Kani; Doğruluğuna, gerçekliğine inanmış, ikna olmuş, kanmış.
Kasavetsiz; Üzüntüsüz, tasasız, kaygısız, sıkıntısız.
Kramp; Bir ya da birkaç kasın ansızın ve istenç dışı olarak, ağrılı bir biçimde geçici kasılması.
Kubur; İnsanların öldükten sonra defnedildikleri mezarlar.
Kuruntu; Kesinliği olmayan, gerçekleşme olasılığı düşük, şüphe, vehim. Olmayacak bir şeyin olacağı sanısına kapılma. Yersiz ve yanlış bir zannetme, düşünce.
Küspe; Hayvan yemi, gübre ya da yakacak olarak kullanılan, yağı ya da suyu çıkarılmış, yağlı tohum ve bitki artıkları.
Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.
Mahremiyet; Gizli olma durumu, gizlilik.
Mazgal; Yağmur sularını, kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan delik. Kale duvarlarındaki iç yanı geniş, dış yanı dar delik.
Melun; Tanrı tarafından lânetlenmiş, lanetli, nefretle karşılanan, kötü.
Mendebur; (Sövgü ve hakaret amaçlı olarak) İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.
Menfaatperestlik; Çıkarcılık, çıkar severlik, çıkarlarına düşkünlük, yalnız kendi çıkarını düşünme, menfaatine düşkün olma…
Menhus; Kötü, uğursuz.
Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek! Zor kullanarak, zor altında kalarak.
Mübalağa; Abartma. Herhangi bir şeyi tasvir veya tarif ederken sözün etkisini güçlendirmek için olduğundan fazla veya eksik gösterme.
Mülâyim; Yumuşak huylu, hoş görülebilir nitelikte olan, uygun.
Mümtaz; Seçkin. Seçilmiş. Meziyetleri dolaysıyla başkalarına göre ayrı bir yeri olan, üstün tutulan, farklılığı olan.
Nahoş; Güzel olmayan, hoşa gitmeyen, çirkin, kötü.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden (özellikle kadın) kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Nominal; İtibari. Sembolik. Sözde. Göstermelik. İsmen var olan.
Pasaklı; Giyimine kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeyen.
Pattadak; Pattadanak. Birdenbire, ansızın.
Punto; Baskı yazılarının ölçü birimi, harflerin boy durumu. 1 punto metrik sisteme göre 0, 376 mm.dir.
Pürtelaş; Telaşlı. Çok telaşlı.
Refleks; Doğuştan var olan ve dışarıdan gelen bir uyarı neticesinde husule gelen irade dışı hareket.
Reflü; Midedekilerin ağızdan geri gelmesi biçiminde bir sindirim sistemi rahatsızlığı.
Rekâket; Kekeleme, kekemelik, dil tutukluğu.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Silik; Kendini gösteremeyen, dikkati çekmeyen ya da önemli ve belirgin olmayan. Üstünde bulunan yazıları ya da çizgileri aşınmış, bozulmuş ya da silinmiş olan.
Sosyal (İnsan, Kişi); Toplumla ilgilenen, toplumsal, içtimai, sosyal konularla, bu bilgilerle ilgilenen, dünya içindeki (kişi).
Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir.
Tahammül; Nesne, güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilme, dayanma, direnme. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanma.
Taş; Hiciv. Yergi. Satir. Bir kimseyi yermek anlamıyla söylenen söz.
Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.
Terennüm; Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme, genelde kuşlar için şakıma, ötme, anlatma, ifade etme anlamlarında kullanılan bir kelime olup, öyküde mecazi anlamda kullanıldığı açıktır.
Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi ve bu titreşimi veren aygıt.
Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.
Ülser; Sindirim aygıtında, özellikle mide ile onikiparmak bağırsağında görülen yara.
Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
Vahim; Sonu çok tehlikeli olan, kötü, ağır.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Veleddalin; “Bizi sapanlardan eyleme" anlamında Fatiha süresinde geçer.
Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma
Yalapşap; Yalap şalap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü anlamlarında kullanılan bir kelimedir.
(2) Adam Kayırmak; Koruma, himmet, iltimas, torpil gibi haksızlıklarla kendine yakın bir insanı hakkı olmayan müjdelerle mükâfatlandırmak. Bir bakıma; Nepotizm; Akraba ya da adam kayırma gibi akrabalık ilişkilerine dayalı adil olmayan şekilde kayırmacılık, dayılık.
Ağlayıp Sızlamak; Çok ağlamak.
Ahım-Şahım Görünmemek; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte bir yeri olmamak.
Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.
Ayak Bağı Olmak; Bir yere gidilmesine veya bir işin yapılmasına engel olmak.
Ayaküstü Düşmek; Kedi gibi, dört ayak üstüne, kısa bir süre içinde düşmek (Öyküde; arabanın dört tekeri üzerine düştüğü vurgulandı).
Bağrına Taş Basmak; Derdini, durumunu kimseye açmadan, kimselere dert yanmadan her türlü acıya katlanmak.
Bahşetmek; Karşılıksız olarak vermek, sunmak, bağışlamak.
Başına (Canına) Tak Etmek; Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek.
Bir Çırpıda Unutmak; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta aklından çıkarmak, unutmak.
Boğazı Gidişmek; Bu deyimin açıklamasını internette bulamadım. Ancak yöresel olarak kullandığımız bu deyimin anlamı; “Canın, olmadık zamanda, öğünler dışında bir zamanda, bir şeyleri yemeği atıştırmayı arzulaması” Ayrıca “Boğazına bir şey takılmış da çözmeye çalışmak” anlamında da kullanılır.
Borç Harç Ödemek; Ödenmesi gereken borç için çeşitli kaynaklardan (eş-dost yardımı, kredi çekmek vb.) para bulunarak, edinerek borcun ödenmesi.
Boyuna Bosuna Bakmamak; Bulunduğu yaşa, cüretinin, olanaklarının elverişliliğine önem vermeksizin girişimde bulunmak (Boy Bos; Endam. Vücut, beden).
Çenesi Düşmek; Gevezelik etmek, yerli-yersiz konuşmak, çok konuşmak, gereksiz sözler söylemek, susmak bilmemek, karşısındakini bıktırmak (Çenesi Düşük; Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen).
Çılgına Dönmek; Çok öfkelenmek. Pek çok sevinmek.
Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak
Dem Vurmak; Bir şeyden söz etmek, konu açmak.
Dili Sürçmek; Konuşurken ağzından, istemediği bir sözü kaçırmak. Konuşurken kimi sözcükleri yanlış söylemek.
Duyarsız Kalmak; İlgisiz, kayıtsız kalmak. Toplumun ve diğer insanların duygusal, sosyal ve fiziksel yaşamlarına önem vermemek.
Elleri Koynunda Olmak (Kalmak); Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir şekilde çaresiz kalmak . Gerçekleşmesi belki de çok zaman alacak durum.
Erinmemek; Kendinde gevşeklik hissetmemek, bir işi yapmak için gayretli olmak, gayret etmek, gayretli olmasını engelleyen şeyleri umursamamak, üşenmemek, tembellik yapmamak.
Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek; Kötü bir duruma düşmek. Çok şaşırmak, donup kalmak.
Eteğindeki Taşları Dökmek; Bütün bildiklerini anlatmak.
Göğüslemek; Karşı durmak, karşı koymak. Göğüsle zorlamak, göğüsle itelemek.
Güdülmek; Birinin düşünce ve amacı doğrultusunda yönetilme, yönlendirilmek. Gütme (Bir duyguyu, düşünceyi, ya da ilkeyi içinde taşımak ya da gerçekleştirmeye çalışmak) eylemine konu olmak.
Hakkı Olmak; Yakışmak, uygun, hak edici olmak. Hak etmek. Neler yapacağını, yapması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.
Hal Hatır Sormak; Bir kimseye sağlığı, ekonomik, çoluk çocuklarının vb. durumuyla ilgili bilgi almak için sorulan nezaket sorusu. Argoda küfür olarak bilinen bir kısım sorularla karşısındakini boğmak, ufak tefek dokunuşlarla, sataşmalarla döver gibi haddini bildirmek.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hasıl Has Yapmak (Etmek); Yöresel olarak kullanılan bu kelimenin tan anlamı lügatlerde yoktur. Gayrete gelmek, ayağa kalkmak için bedeni ayaklar üstünde yaylandırmaya çalışmak “Ya Allah! Haydi, hep beraber, hep birden, hep birlikte, gayretle, el ele, el elden” anlamında teşvik sözü.
Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak. (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)
Hoppacık Yapmak; Yöresel olarak çocuk oyunlarına benzer bir şekilde uzun zamandır görüşmeyen iki kişinin duygusal bir özlemle birinin karşısındakini, sağa-sola sallayıp, kucaklayıp, kaldırıp-indirmesi hareketi ve karşısındakinin aynı hareketi tekrarlaması.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
Islah Etmek; Bir şeyi daha iyi bir duruma getirmek, düzeltmek, iyileştirmek. Yola getirmek, uslandırmak.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
İnkâr Etmek; Yadsımak. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.
Kanıksamak; Pek çok kez yinelenmiş olması dolaysıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. Bıkmak, usanmak.
Kolları Sıvamak; Bir işi bütün gücüyle yapmaya hazırlanmak.
Kös Kös Dönmek (Dinlemek); Başı önde, sağa-sola bakmadan, yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda geriye dönmek, dinlemek.
Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak).
Kukumav Kuşu Gibi Tünemek; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli hüzünlü gibi durağan hali olan kuş (Öyküde kişinin durağanlığı vurgulanmıştır).
Kulak Şapırdatmak (Şarpıldatmak, Sallamak); Yerel olarak geçiştirmek, duymazdan gelmek, üstüne yatmak, dinlememek, önemsememek, üzerinde durmamak.
Kulunç Kırmak; Sırttaki kürek kemiğine masaj yapılması.
Masaj Yapmak; Masaj işlemini gerçekleştirmek (Masaj; Tıp alanında kas, sinir sistemi ve kan dolaşımının işleyişini düzene sokmak, iyileştirmek için belirli ilkelerle, vücudun çeşitli dokularına uygulanan işlem).
Medet Ummak; Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Melekelerini Yitirmek; Yetilerinde çeşitli nedenlerle zayıflama olmak. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlıklarında azalma.
Nefsi Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
Ofsaytta Kalmamak (Ofsayta Düşmemek); İstemediği için kötü bir durum içinde olmamak, kalmamak. Futbolda; rakip oyuncu önünde olmamak.
Paçayı Kurtarmak; Başının çaresine bakmak eyleminin ucu ucuna, son dakikada gerçekleşmesi hali.
Pepeleşmek; (Pepelemek, Pepe Konuşmak); Türkçemizde böyle bir kelime yok. Olsa olsa Pepe Konuşmak ya da Pepelemek olabilir. Dudakta başlayan dudak sesleriyle başlayan ilk kelimelerin ilk seslerini güçlükle söylemek ve bir kaç kez tekrarladıktan sonra arkasını getirebilmek şeklinde düşünülebilir (Genelde ve doğal olarak içkili halde).
Pert Olmak; Taşıtın hurdaya çıkması (Pert; Bir aracın % 70 nin veya daha fazlasının hasara uğramış olması).
Refüze Etmek; Geri çevirmek, reddetmek, kabul etmemek.
Rezil Olmak; Toplum içinde ayıplanacak bir duruma düşmek.
Sabote Etmek; Baltalamak. Bilinçli ve kasıtlı olarak bir işi veya bir durumu bozarak zarara yol açan harekette bulunmak, sabotaj.
Saçma Sapan Konuşmak; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma bir şekilde konuşmak.
Selektör Yapmak; Selektörle işaret vermek. Belirli bir anlam taşıyan göz işareti yapmak, anlamlı bir biçimde göz kırpmak(Argo).
Ser Verip Sır Vermemek; Ne denli sıkıştırılırsa sıkıştırılsın, tehdit, eziyet, işkenceye rağmen ağzından sır alınmamak, ağzı pek sıkı olmak.
Sıvışmak; Haber vermeksizin sessizce gidivermek, kaçmak. Bulaşmak. Sıvaşmak.
Sindirememek; Hazmedememek. Tahammül edememek. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.
Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.
Spiral Tak(tır)mak; Bir nevi doğum kontrol önlemi olarak kadınlara uygulanan işlem.
Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
Takviye Yapmak (Etmek); Desteklemek. Güçlendirmek. Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak.
Talkın Verilmek; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imam tarafından dinsel sözler söylenmek.
Toparlamak; Toplu bir duruma sokmak, bir araya getirmek, toplamak. Neler üzerinde durulacağını düşünerek onları bir araya getirmeye çalışmak.
Turp Gibi Olmak; Çok sağlıklı, beden sağlığı yerinde, sıhhat, afiyette ve sapasağlam olmak. Sağlığına diyecek yok anlamında.
Yalanla Sulandırmak; Bir konu, bir olay üzerinde ciddiyetle durmak gerekirken, ciddiyetle konuşurken olayı inandırıcı hale getirmek için araya ilgisiz, anlamsız, tutarsız boş sözler, yalanlar katmak.
Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.
Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
Yusuflamak; Argo bir deyim olarak; korkmak, çekinmek, hazırlıklı olmaksızın paniklemek.
Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
Zom Olmak; Çok sarhoş olmak.
(3) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Ahmak (Enayi) Islatan Yağmur; İncecik yağan çisenti veya ince taneli olmasına karşın, insanları ıslatıcı etkisi oldukça fazla olan aşırı doygun haldeki sis bulutundan oluşan yağmur.
Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.
Analitik Düzlem; Dik kesişen iki sayı doğrultusunun yerleştirildiği düzlem.
Araba Sefası; Kaygısızca, sakince, gönül rahatlığıyla, düşünce olmaksızın arabaya binip yönsüz, limitsiz gezi yapmak.
Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.
Aşağılık Kompleksi; Bazı değerlerden kendini diğerlerinden aşağı hissetme duygusu.
Ateşle Barut Bir Arada (Yan Yana) Olmaz; Cinsel tehlikelerin göz ardı edilmemesi anlamında bir kızla bir erkeğin bir arada bulunmaması anlamında kullanılan bir söz.
Ayetel Kürsi; Kur’an, Bakara Suresi, 255. Ayet. Allah’ın tekliğine, büyüklüğüne ait dua. Allah'dan başka hiç bir ilah yoktur. O, daima yaşayan, daima duran, bütün varlıkları ayakta tutandır. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nundur.
Beş Para Etmez; (Söz daha çok; “Ciğeri beş para etmez şeklinde söylenir) İşe yaramaz, değersiz, aşağılık.
Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.
Cuma Müslümanı; Kişilerin ibadet için sadece farz olan Cuma Namazlarında camiye gelip diğer namaz vakitlerini kendi hallerine bırakmasının bir tarifi (Oysa namaz; İslâmın beş şartından (farzından) biri.
Deveye “Boynun neden eğri?” diye sormuşlar. “Nerem doğru ki?” demiş. Vurgulamak istediğim bu, idi!
Dik Koordinat Sistemi; Analitik düzlemde dik kesişen iki sayı doğrusunun oluşturduğu sistem. Yatay eksen olan x eksenine apsis, dikey olana y eksenine ordinat denir. X ve y eksenlerinin kesiştiği noktaya Orijin (Başlangıç Noktası) denir (Öyküde anlatılmak istenen bu “sıfır noktasıdır).
Dipçik Gibi; Cüsse durumu göze alınmaksızın, sağlam, çevik, güçlü, kuvvetli, sağlıklı olduğunu belirten söz.
Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.
Gecenin Kör Vakti; Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.
Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.
Gün-be-gün (Günbegün); Günden güne.
Hak Reva, Haktan Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
İbreti Âlem İçin; Herkese ders olsun diye.
İğneden İpliğe Kadar; Ne kadar eşya varsa, her şey, hepsi.
İkinci Bahar; İnsanların orta yaşlılıkta yeniden yaşama bağlanma, yaşamdan zevk alma dönemi (Bir Özdemir ERDOĞAN Şarkısı).
İmalât Hatası Yok; “Eli yüzü düzgün, eksiği, noksanı yok” anlamında kaba bir argo deyim.
İttire Kaktıra (Gaktıra); Yapılması için ısrar ederek, hatta cebir kullanarak yapılmasını sağlamak.
Kabahat samur kürk olsa kimse sırtına almaz; Kabahat; kınanan, cezalandırılan bir davranış olduğundan hiç kimse “Onu ben yaptım!” demez!”
Kakara-Kikiri (Kakarak Kikiri, Kakarakikiri); Eğlenmek, neşelenmek, gülüşmek, bir konu ile ilgili olarak dalga geçmek.
Kasko (Sigortası); Taşıtların uğrayacakları kazadan doğacak zararların tamamının karşılanması için yapılan bir sigorta türü.
Külâhıma Anlat; “Söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değil, sana inanmıyorum!” anlamında söz.
Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.
Lây Lây Lom; Tozpembe olarak adlandırılacak bir söz dizisi. Önemli olayları önemsemeyen, sorunlarına önem vermeyen kişi davranışı.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Manidar Bakış; Anlamlı, anlamı olan manalı bakış.
Melânkolik Tavır; Hüzün belirtisi olan, hüzün veren tavır. Karasevdalı endam.
Miskinlik Abidesi; Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumunda kıpırdamaksızın, yerinde sabit bir biçimde durmak.
Ne İdiği Belirsiz, Ne İdüğü Belirsiz; Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.
Nizami Kontrol; Düzene, kurallara ve yasalara uygun olarak gözlemek, kontrol etmek.
Pir Dede; Yaşlı, koca, ihtiyar kimse, bir tarikat ya da sanatın kurucusu, adamakıllı, iyice, herhangi bir konuda, bir meslekte deneyim kazanmış, eskimiş dede unvanındaki kimse.
Serbest Düşme İvmesi; Havada serbest bırakılan cisimlerin düşmesi ile ilgili fiziksel bir kavram.
Sosyal Etkinlik; Bilgilendirme, yardımlaşma, eğlendirme gibi toplum veya grup yararına düzenlenen sosyal faaliyetler.
Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
Takdiri İlâhi; Yazgı, kader. Tanrının uygun görmesi. Tanrının (Allah’ın) istediği, yazdığı. Kader. İlâhi takdir. Alın yazısı.
Takı Merasimi; Nişanlanan ya da evlenen bir kadına armağan olarak verilen küpe, bilezik, yüzük, kolye gibi şeyler için yapılan tören.
Tali Yol; Genel olarak üzerindeki trafik yoğunluğu bakımından bağlandığı yoldan daha az önemde olan yol.
Yemin Etsem Başım Ağrımaz; “Gerçek olduğu hakkında şüphem yok, yemin bile edebilirim” anlamında söz.
Züğürt Tesellisi; Kötü sonuçlanmış bir işte, çok önemsiz iyi bir yan bularak sevinme.
(4) İkinci Bahar; İnsanların orta yaşlılıkta yeniden yaşama bağlanma, yaşamdan zevk alma dönemi (Bir Özdemir ERDOĞAN Şarkısı).
(5) KARATEKİN, Erol. 2000 Yılı. “Ö NOKTA”
(6) İnsan ölümlüdür ve ölümsüz olmanın tek yolu dünyaya ölümsüz bir şey bırakıp gitmektir. William FAULKNER
(7) Aşkın dokunuşu ile herkes şaire dönüşür. Her âşık şairdir. PLATON (EFLÂTUN)
(8) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “ODAM, BENİM DÜNYAM -veya- PASAKLI DÜNYAM”
(9) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı “PASAKLI ODAM (II)”
(10) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Haddi Değil; Bir şey yapmaya, haddi ve yetkisi olmamak.
(11) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BUGÜNÜ YAŞAMAK”
(12) Görmezden Gelmek; Göz Yummak. Kusurları görmezden gelmek, görmemiş gibi davranmak, hoş görmek. Tolerans göstermek. Müsamaha etmek.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek.
Gözdağı Vermek; Bir şeyi yaptırmak ya da yaptırmamak amacıyla bir kimseyi sonradan verilecek ceza ya da ürkütücü bir eylemle korkutmak, yıldırmak, birine karşı korkutucu davranışlarda bulunmak, korkutucu sözler söylemek.
Göze Almamak; Gözü korkmak. Acı bir denemeden sonra birinden ya da bir şeyden zarar gelebileceği kanısına varıp bir daha denememek.
Gözler Yalan Söylemez; İnsanın en önemli uzuvlarından olan gözler bağımsız olarak hareket ettiklerinden açık ve doğru bilgileri verir anlamındadır. Hakan ATİK Şarkısı.
Gözleri Börtletmek (Pörtletmek); Börtlemek, az haşlamak anlamında olan kelime, yöresel olarak gözleri börtletmek; gözleri olağandan fazla ve hayretle açmak.
Gözünün Feri Düşmek; Bakışların canlılığını yitirmesi.
İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
Kaş Göz İşareti Yapmak (Kaş Göz Etmek); Kaş ve göz hareketleriyle işaret vermek, isteğini bu yolla anlatmak.
Yalancı (Bir bakıma) Timsah Gözyaşları; Timsahlar avlarını yerlerken ağızlarını çokça açtıklarından gözlerinden bir sıvı salgılamaktalar. Gözyaşı gibi görünen bu sıvının üzüntü ile ilgisi yoktur (Hem niye olsun ki, hayvan karnını doyuruyor, zannımca neşelidir de). Buradan yola çıkarak bir şeye üzülmediği halde üzülmüş gibi yapan sahtekârlar için “Timsah gözyaşları döküyor!” denirmiş. Ağlayan bir kişinin aslında çektiğini ifadelendirmeye çalıştığı vicdan azabının samimi, gerçek olmadığının, sadece sempati kazanmak, duygu sömürüsünü gerçekleştirmek olduğudur. (Ansiklopedik bilgi). Rivayet de olabilir kesin olarak bilmiyorum ama benim hatırımda kaldığına göre de; timsahlar aç kaldıklarında yumurtalarını ya da yavrularını yer sonra da; “Açlık belâsına ben bu haltı niye yedim!” diye gerçekten ağlarlarmış. Yine ansiklopedik bir bilgi tüm hayvanların (insan dâhil) alt çeneleri oynadığı halde, timsahların üst çenesi oynarmış, (Alt çenelerinin hareketsizliği nedeniyle yeme işlemini sadece yutma olarak yorumlamak mümkün) bu da onu avını yerken yorduğu için gözü o malûm sıvıyı getirttirirmiş.
(13) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(14) KARATEKİN, Erol. 1999 Yılı. “YALAN”
(15) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALANCI”
(16) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “SENİN İÇİN”
Dizelere sığınıp SOFOKLES’in şu sözünü hatırlamamak mümkün mü? “Kimse, yaşlı bir adam kadar sevemez!”
(17) Bizimkisi bir aşk hikâyesi, Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR
(18) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK
Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN
İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES
(19) Makam; Alaturka müzikte bir dizinin işleniş biçimine verilen ad. Türk Musikisinde kullanılan ses dizilerinin belli kurallar çerçevesinde uygulanması. Büyük ve önemli bir görev yeri.
Hüzzam Makamı (Şarkı; Türk Sanat Müziği Eseri); Koyu hüzünlü, inişli-çıkışlı bir makamdır.
Hicaz Makamı (Şarkı; Türk Sanat Müziği Eseri); Hac görevinin yapıldığı Hicaz’dan esinlenerek oluşturulmuş bir makam olup en eski makamlardan biri
Rast Makamı (Şarkı; Türk Sanat Müziği Eseri);Doğru, düzgün gerçek anlamlarında an bir makamdır.
Ezan Makamları; Sabah Ezanı; Saba, Öğle Ezanı; Rast, İkindi Ezanı; Hicaz, Akşam Ezanı; Segâh (Nadiren; Eviç), Yatsı Ezanı; Uşşak ve Hicaz (Nadiren Rast) (Salâlar; genelde Hüseyni) Makamlarında okunur.
(20) Ciltlere sığmayan bir kitap olur… “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(21) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ; burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen; “ŞAİR”, Farsça “ıstırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir.
(22) Acı olmasa şair ne yapar? Daktilo kadar elzemdir şair için acı. Charles BUKOWSKI
(23) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.
(24) Ömrümüzün baharı birlikte geçsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup Aşkefza Makamındadır.
(25) Cevap veriyorum "Zamanla her şey geçer!" diyen akıllılara; "Geçen tek şey zamandır" anlayan, anlamayanlara anlatsın. Cemal SÜREYA
(26) Âşık Veysel; Asıl adı Veysel Şatıroğlu. Sivas’ın Şarkışla ilçesi Sivrialan köyünde 1894 yılında doğup, iki ablası çiçek hastalığından ölen, sonralarında kendisi de1901 yılında aynı hastalıktan kör olan bir Halk ozanıdır.
Mühür gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım… şeklinde başlayan türküsünün bir bölümünde “Kaviminden, akrabandan, seni doğuran anandan, … havadaki turnalardan, su içtiğin kurnalardan, giyindiğin urbalardan… dokunduğun goncalardan, yerdeki karıncalarından…” sözleri yer almaktadır. Bir kısım ayrı kaynaklara göre; yanlış bir bilgi olarak Âşık VEYSEL’e ait sandığım türkü, aslında Ali İzzet ÖZKAN’a ait olup Neşet ERTAŞ ve ilgilinin mirasçıları arasında yanlışlıklar yaşanan bir türkü.
Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(27) Gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan, mai tesnim içelim çeşme-i nev peydadan… dizeleri… Lâle Devri Şairi NEDİM’e aittir.
Kâm Almak; Bir şeyden olabildiğince zevk almak, keyfini çıkarmak.
Mai Tesnim; Cennet ırmaklarından biri. Cennet Suyu.
Çeşme-i Nev Peyda; Açık, belli olan yeni çeşme (pınar).
(28) Kelime-i Şahadet; Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. “Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid; La ilâhe illallah muhammedür resulallah.” Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.
(29) Homini gırtlak … Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(30) Tevbe (Tövbe) Suresi; (Kur’an, 9/11) (Eğer onlar) Tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse artık sizin din kardeşlerinizdirler.
Tövbe (Tevbe) Etmek; İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
(31) Yemin; Allah’ın isim ve sıfatlarından birine ant içmekle yapılmaktadır; “Vallahi, Billâhi, Tallahi, and olsun, Allah şahit, Allah hakkı için vb. gibi. Üç Yemin;
Yemin- Lağv; Yanlışlıkla ve doğru zannedilerek yapılan yemin.
Yemin-i Gamus; Bile bile yalan yere yapılan yemin.
Yemin-i Mün’akide; Mümkün olan, geleceğe ait bir şey için edilen yemin.
(32) And (Ant) Olsun; Bir işin yapılmasına veya yapılmamasına niyeti ifade eder.
Kur’an, 16. Nahl Suresi, 56. Ayette; “Allah’a and olsun ki; yaptığınız iftiralardan mutlaka hesaba çekileceksiniz!” denmektedir.
(33) Cahiliye Devri; Arap toplumunun İslâm öncesi dönemi. Bu dönemin başlangıç noktasını İsa Peygamber'in dönemi olarak kabul edenler de vardır. Cahiliye Devri, Arap toplumunun cahil sayıldığı bir dönem olarak nitelenir. Cahiliye Devri'nde Arap toplumu, tek bir yaratıcının varlığını kabul ediyordu; ancak buna rağmen, Tanrı'nın evi sayılan Kâbe'de 300 kadar put vardı.
(34) Bir Çocuk Şarkısının Başlangıcı; “Kiremit aktarmak için / Hoca bir gün çıktı dama…” Damdan düşer ve şarkı devam eder; “Neyse komşular yetişti / Kaldırdılar Nasrettin’i” en son dizelerde ise ders niteliğinde şu sözler yer alır; “Düşmeyene kolay gelir / Damdan düşen halden bilir”
(35) Dünyadaki en bilge insan, kendisine ne bildiği sorulduğunda, tek bildiği şeyin hiçbir şey bilmediği olduğunu söyleyendir. Michel Eyquem De MONTAIGNE
Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. SOKRATES
(36) Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben. Ahmet ALTAN
(37) Çekirgenin Üç Kere Zıplaması; Aslında yanlış işlerin tekrarlanmaması anlamında kullanılan bir deyim. Sonucunda en fazla üçüncüde bir terslik olacağının ifadesidir. Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde ele geçersin çekirge… İnsanları devamlı olarak kandırmak mümkün değildir. Suçlu, birkaç kez kurtulma yolu bulsa bile günün birinde yakayı ele verir, anlamında söz. Ancak tekerleme şeklinde söylenmekte olan bu deyişin diğer hayvanlar için neden söylenmediğini merak etmişimdir. Örneğin; tavşan, serçe, pire, ya da kanguru da zıplayarak ilerlemez mi? Ya da devekuşunun yürüyüşünü zıplama olarak tarif etsek yanılır mıyız? Ya kuyruğunu tutmağa çalışan kedi yahut da araç kornasından tırsan bir köpek, ayağına diken batmış vahşi bir hayvan da olabilir mi bu deyiş içinde?
Tanrı Hakkı Üçtür; Genelde İslâm’da abdest alırken, guslederken, ibadete bağlı bir kısım işleri yaparken üçer kez tekrarlamak âdet halindedir. Hatta sevap bile umulur. Ancak bazı müfessirler bunun yanlış hatta şirk olduğundan bahsederler. Cahiliye devrinde; Lat, Manat ve Uzza’nın Allah’ın kızları olduğu varsayılarak (Kur’an, Necm Suresi 19,20,21) “Tanrı hakkı üçtür!” denmiştir. Oysa Türkçemizde çekirgenin bile üç defa zıpladığı söylenirken bu sözdeki yanlışlığı anlayabilmiş değilim.
Üç Gün Yatak, Dördüncü Gün Toprak; Kimseye yük olmadan dünyadan ahrete göçmenin bir bakıma, dileyişi, duası.
Üç Gün Sıtması; Sıtma türleri içinde kurtulması en güç olan ve nöbetleri günaşırı gelen sıtma.
(38) Yüzü güzele kırk günde doyarsın, huyu güzele kırk yılda doyamazsın. Cemal SÜREYA
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Türk ATASÖZÜ
Başarısızlıklarımız için kırk milyon neden vardır, ama tek bir özür yoktur. Rudyard KIPLING
Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum. Hazreti ALİ
(39) Dünyaya geldiğimiz gün bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarız. Michel Eyquem De MONTAIGNE
Yaşamak için nefes alıp veririz, ama ne yazık ki her nefes alış veriş bizi ölüme biraz daha yaklaştırır. (İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır). Namık KEMAL
Kur’an, Ankebut Suresi, 57. Ayet; “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır.”
Kur’an Al-i İmran Suresi, 185. Ayet; “Her nefis ölümü tadacaktır.”
Bütün günler ölüme doğru gider; son gün varır. Michel Eyquem De MONTAIGNE
Tüm hayatlar eksik, tüm ölümler vakitsizdir… Roni MARGULIES
Ölümden kaçmak için attığımız her adım, bizi meğer ölüme götürülmüş anladım. DEMOKRITOS
(40) Hiç ölmeyecekmiş gibi bugün için, yarın ölecekmiş gibi ahret için yaşa; Dilimize yerleşmiş olanın aksine, Peygamberimizin Hadisinde bu söz aslında şöyledir: “Hiç ölmeyecekmiş gibi ahrete, yarın ölecekmiş gibi dünyaya çalış!”
(41) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “ÖLMEK VAR YA!”
(42) Aslını İnkâr Eden (Saklayan) Haramzade (Kâfir) dir; “Bir insan çarpık bir ailenin bir ferdi olabilir. Yoksul, eğitim görmemiş, kaba bir aileden gelebilir yahut da öyle olabilir. Bu durumu (geçmişini) saklamak ve utanç kaynağı olarak yorumlamak yanlıştır. Böyle bir aileden gelmek veya o olmak değersizliğin işareti değildir, zayıf karakterli kişilerin sığınmak istedikleri mekândır” anlamındadır.
Aslını İnkâr Etmek; Hazreti Ali’ye mal edilen sözle; “Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini bir başka babadanmış, ya da soydanmış gibi göstermek, ancak haramla beslenen kimselerin yeltenebileceği bir densizliktir. İnsan geçmişini inkâr etmemeli, saygınlığı başka yerlerde değil, kendi meziyetlerinde ve insanlığında aramalıdır” kastedilmektedir.
(43) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “YUSUF KİM?”
(44) Bazı insanlar horozlar öttüğü için sabahın olduğunu sanırlar. Bilmezler mi ki sabah olduğu için horozlar hava atmaktadırlar. (Sözün aslı; “Öyle horozlar vardır ki öttükleri için Güneşin doğduğunu sanırlar. Ledric DUMONT”) şeklindedir. Bir saptama yapmam gerekirse bu sözün; Lev Nikolayeviç TOLSTOY, Theodor FONTANE tarafından da değişik biçimlerde ifade edildiğini okudum.
(45) İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak. Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).
(46) Ağrı-Sancı; Çok zaman ağrı ve sancı karıştırılmaktadır. Buna ait yorum şöyledir; Ağrı sert bir karakterdedir. Bacağınıza bir tekme yerseniz ağrı duyarsınız. Ama sancı daha başkadır. Meselâ ishal olduğunuz veya ani bir dışkılama ihtiyacı duyduğunuz zaman karnınızdaki his sancıdır. Yediğimiz bir şey dokunduğu zaman “Karnım ağrıyor!” deriz fakat burada olan ağrı değil sancıdır. Eğer karnınıza biri sert bir çimdik atarsa burada olacak şey ise ağrı olacaktır. Romatizmalı mafsallar ağrır. Ponpon (zatürree) esnasında göğüsün yan tarafına gelen ise sancıdır.
(47) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
(48) Kocakarı İlâçları; İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” de denilmektedir. Ekim olmayan kimselerin yaptıkları tavsiye ettikleri, evde yapılan, hekimlikte kullanılmayan ilâç.
(49) Kar beyazdır ölüm; Söz ve Beste; Tayfun DUYGULU’ya ait, meşhur eden rahmetli Kerim TEKİN’dir.
(50) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…” dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir. “Neylersin ölüm herkesin başında, / uyudun uyanmadın olacak” dizelerden bir bölümüdür.
(51) Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.
(52) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); “Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.”
(53) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “ÖLÜMÜN RENGİ”
(54) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “MEVSİMLER”
(55) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BENİ UNUTURSUN CANIM BEN ÖLÜNCE”
(56) KARATEKİN, Erol. 1999 Yılı. “HİSSEDİŞ”
(57) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
(58) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “GÖZLER”
(59) Kıskançlık Teorisi; Literatürlerde doğal, hatta sağlıklı olarak ifade edilmekle beraber kıskançlık; sevgiyi ifadelendiren yollardan biri değildir. Her ne kadar ayrım olmaksızın kıskanılmak hatasız bir eylem gibi görünse de devamlılığı halinde bu iletişim ve ilişkilerde problem yaratır anlamındadır.
Kıskançlık ruhun hastalığıdır. John DREYDEN
(60) Seninle her şeye varım ben… Kayahan AÇAR Şarkısı.
(61) KARATEKİN, Erol. 2017 Yılı. İsimsiz, İsmi konulamamış dizeler.
(62) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”
(63) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(64) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(65) Nasibi Çıkmamak (Nasipten Öteye Yol Yok); Özellikle gen, ya da yaşı ilerideki kızlar için sarf edilen yanlış bir söz. Kişi, yani kız evlât sırf evlenmek, çocuk doğurmak için evlenmemeli, bunu nasibi çıkmamak anlamında düşünmemeli şeklinde yorumlamak arzusundayım. Kız, ya da karşısındaki kişi, ne kadar çalışıp, çabalarsa çabalasın, eğer karşısındaki kişi alnında yazılan ise mutlaka ona kavuşur, aşk doğal olarak birinci plândadır, şekli her ne olursa olsun. Allah nasip etmişse olur, nasip etmemişse olur, ya da az olur, çok olur, hiç olmaz, anlamında bir söz.
Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç.
Evde Kalmış Kart Kız, Evde Kalmış Kız Kurusu, Kart Kız; Evlenmemiş, evde kendi kendine, ailesinin hoşgörüsü ve rızası olmaksızın evde yaşlanmış kız.
(66) Yalan değil, pek kolay olmayacak seni içimden atmak… Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e air olan bu Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(67) Bazen birinin yokluğuna o kadar alışırsınız ki, başka birinin gelip o boşluğu doldurmasından korkarsınız. Honoré de BALZAC
(68) Yarın bizi beraber görenler "Kimdi o yanındaki?" diye sorarlarsa beni detaylı anlatma. Kısaca; "Ömrümün geri kalanı" dersin. Berkay ŞAHİN
Dün rüya, yarın ise hayalden ibarettir. Dünü mutlu, yarını umutlu yapan bugündür. Onun için iyi bak bugüne, acı da olsa; Gülümse... Paul BRUNTON
Dün, iptal edilmiş bir çektir; yarın, emre hazır bir senettir, bugün ise peşin paradır. Bugünden yararlanın. Kay LYDAS
Gün geçmez bölmelerde yaşa!” (Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil!) Dale CARNEGIE
(69) Ben suyumu kazandım da içtim… şeklinde başlayan Cem KARACA şarkısının nakarat bölümü; Sen de başını alıp gitme, ne olur / Ne olur tut ellerimi…” şeklindedir.
(70) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(71) Türk Sanat Müziği eserinin aslı; “Ömrümüzün baharı birlikte geçsin…” şeklinde olup eserin Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a aittir ve Aşkefza Makamındadır.
(72) O ağacın altını anmaz olur muyum hiç? Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Karcığar Makamındadır.
(73) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “AĞAÇ ZALİMLERİ”
(74) Anjiyo (Anjio); Anjiyo kardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.
By-Pass; Yan geçit anlamında olmakla beraber kardiyoloji bağlamında kalp damarlarında tıkanık olan yeri ek damarla geçme, atlama, dolaştırma, aşma. Çözüm aynı zamanda stent ya da balonla da gerçekleştirilmektedir.
Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.
Kardiyolog; Kalp hastalıkları konusunda uzmanlaşmış doktor.
Morfin, Morfin Vurmak (Yapmak); Dişçilerin ve ameliyat öncesi doktorların yaptığı lokal anesteziye (sınırlı uyuşturma) halkın verdiği ad.
(75) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “ÖLEMEM”
(76) Dünyayı sana bırakıyorum… adlı Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Huceste AKSAVRIN’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.
(77) Karaciğer Kanseri Belirtileri; Karın rahatsızlığı, şişlik, ağrı ve hassasiyet, Sarılık denilen cilt ve tenin sararması, kaşıntı, beyaz, tebeşirli gibi soluk renkli dışkı, mide bulantısı ve kusma, kolayca morarma ve kanama, iştahsızlık, az yemek yeme ile tokluk hissi, ateş, geceleri terleme, idrar renginde koyulaşma, zayıflık ve nedensiz kilo kaybı, yorgunluk ve halsizlik (Öyküde bunlardan sadece bir kaçı dikkate alındı).
Kanser; CA; Cancer Antigen. Kendiliğinden, düzensiz olarak bölünüp çoğalarak bulunduğu bölge dışına yayılabilen ve doğal gelişimi ölüme yol açan, genellikle kötücül ur biçiminde olan bütün doku ve göz bozukluklarını kapsayan ortak ad.
Metastaz; Kanserli dokuların (organizmadaki bir hastalığın) kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı.
(78) Acı Patlıcanı Kırağı Çalmaz; Hayatta birçok problemlerle karşılaşıp bunlardan başarı ile çıkmış olanlar, bundan sonra karşılaşacakları zorlukları da atlatıp başarı ile çıkarlar anlamında bir söz. Herhangi bir duruma alışkın olan kimseyi benzer kötü durumlar etkilemez. Kötü durumda olan bir kimseyi, yeni kötü durumlar etkilemez anlamına gelen atasözü.
(79) Eşlere Söylenen Bir Kısım Sözler; Eskilerin eşlerine söylediği şu sözleri kaydetmemde yarar var gibime gelir: “Sevdiğim, Parıldayan Güneşim, Can Dostum, En Yakınım, Güzellerin Şahı, Sultanım. Hayatımın, Yaşamımın Sebebi, Cennetim, Kevser Şarabım. Baharım, Sevincim, Günlerimin Anlamı, Gönlüme Nakşolmuş Resim Gibi Sevgilim, Benim Gülen Gülüm. Sevinç Kaynağım, Eğlenceli Meclisim, Nurlu Parlak Işığım, Meşalem. Turuncum, Narım, Narenciyem, Hayatımın Işığı, Hayatımın Aydınlığı. Gönlümün Sultanı, Varlığımın Anlamı, Su Damlası, Ay Parçası, Tüm ülkelere bedel sevdiğim..."
(80) Lânet; Tanrı’nın, insanların sevgi ve ilgisinden, merhamet, muvaffakiyet ve bereketinden yoksunluk, ahirette de azaba dûçâr kılarak rahmetinden uzak kalması ki Bunun sebebi üçtür; Küfür, Bid’at (Kanaate aykırı davranışta bulunmak. İslâm Hukukuna göre; sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak) ve fısk (Haddi aşıp doğru yoldan ayrılmak) tır. Berbat, sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi.
(81) KARATEKİN, Erol. 1967 Yılı “SEVEN, SEVİLEN ÖLMEZ”
(82) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “BİR ÖLÜNÜN ARKASINDAN SİTEM”
(83) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de! “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU
(84) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “YALNIZ ÖLÜM”
Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE
(85) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “YALNIZ AĞAÇ”
(86) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “KEŞKE” DEMESEK”
(87) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır.
(88) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “YAŞADIM MI, ÖLDÜM MÜ?”
(89) Söz uçar, yazı kalır; Ağızdan çıkan sözlerin yok olup gidebileceğini, unutulabileceğini, ancak yazının herhangi bir şekilde (yırtılma, yanma gibi durumlar hariç) kalıcılığının ifadesidir.
Söz uzar, kesmek gerekir vesselam! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)
Söz verirken acele etme, çünkü söz namustur. Hazreti ALİ
Söz, eğer kalpten çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz. Arap ATASÖZÜ
(90) Duygular vardır, anlatılmayan, sevgiler vardır, kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. İşte sen onlardansın! Victor HUGO
(91) KARATEKİN, Erol 2011 Yılı “ÖLMEK ZAMANI”
(92) KARATEKİN, Erol 1999 Yılı “ÖLMENİN ZAMANI”
(93) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “İVECENLİK”
(94) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen, bir dizesi; “Belki de hayata yeni başlarım…” şeklinde devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(95) Bazen sadece onun sende bıraktığı izleri özlersin. Her şarkıda ayrı bir hatıra saklıdır sanki istesen de silemezsin. Turgut UYAR
(96) Sakınılan Göze Çöp Batar; Üzerine çok düşülen, çok korunan, çok esirgenen şeylerin daha çok kazaya uğradığını belirten bir söz dizisi.
Şeytan Azapta Gerek; “Sevilmeyen bir kimse zorluk içinde kaldığında bunu hak etmiştir” anlamında kullanılan bir sözdür.
Ummadığın Taş Baş Yarar; Elinden bir iş gelmediğini sandığımız nice kimseler vardır ki, kendilerinden umulmayan önemli işler yapabilirler. Hiçbir insanı küçümsememek gerekir. Tatlılıkla bahar yeşertir dalı, gözü kızan serçe, geçer kartalı, ummadığın taş, baş yarar demişler…
Kör Gözüm Parmağına; Kör-kör gözüm parmağına, kör parmağım, kör gözüne, kör parmağım gözüne şekillerinde de kullanılan bu deyim, Çok belli, Göze batacak kadar ortada, gerçeği görmeyen, gerçeği görmekten ısrarla kaçınan şahıslara gerçekleri gözlerine sokarcasına göstermek anlamındadır.
(97) İnsan bir kere sever… Söz ve müziğini Selâmi ŞAHİN'in yaptığı “Seninle tanışmamız bir tesadüf değil mi?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir yerlerinde; “İnsan bir kere sever, bir daha sevemez ki” dizeleri yer almaktadır. Buna benzer Ludwig Von GOETHE’nin çok güzel bir sözü vardır ayrıca; “İnsan yaşamı boyunca bir kişiyi sever... Önceki ve sonrakiler; birer arayış, kaçış, ya da aldanıştır.” Doktor Kâzım ERKENT'in de “İnsan bir kere sever” adlı bir şiirinin olduğu hatırımda.
(98) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Örneğin; Ölü Üstüne Bıçak Konması; Maalesef İslâm’da Peygamberimize ait olduğu iddia edilen bazı yoz, batıl itikat, hurafe ve hatta bid’at sayılan hadislerden bahsedilmekte. Ölünün bedeni üstü konulan bıçak da bunlardan biri. Sebep; Ölünün bedeninin şişmemesiymiş. Anlayamadığım şey, ruh bedeni terk etmişse, toprak olmanın arifesinde beden şişse de, şişmese de ne olacağı? Ölümle ilgili olarak; Salâ verilmesi, ölen kadınsa tabut üstüne başörtüsü konulması, ölünün ağzı açık kalıp çenesi düşeceği için çenesinin bağlanması doğru âdetler sayılabilir belki. Ancak mezara toprak atılırken küreklerin yere bırakılması, ölünün odasına kedi girmesinin önüne geçilmesi, ölünün yıkanması için su ısıtılan kazanın ters çevrilmesi, kabir kurbanı kesilmesi, evdeki ışıkların yakılı tutulması, ölünün ayakkabılarının kapı önüne bırakılması ve özellikle İslâmiyet’ten yıllar sonra mevlitlerin okunması gibi âdetleri doğru kabul etmek ne kadar doğrudur ki? Bu vesile ile kandil geceleri için Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün bir söylemini de kaydetmek istiyorum; “Kandil geceleri, Kutlu Doğum Haftası Kur’an da yer almaz. Ne Peygamberimiz, ne de dört halife devrelerinde kutlanmamıştır. Din dışıdır, Bid’attır (Bid’at; Sonradan türeyen bir âdet).
(99) KARATEKİN, Erol. 2002 Yılı. “GEÇİVER SEN!”
(100) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “GÜL ÜSTÜNE MANİLER”
(101) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “FISILTI BAYRAMLARI 1”
(102) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BUNALIM ÖTESİ”
(103) KARATEKİN, Erol. 1999 Yılı. “AŞK HİKÂYESİ ‘ACIKLI FİLMLER BENİ DAİMA AĞLATIR!’”
(104) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… “Eğer ölürsem buralarda” şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.
(105) Ölülerin Arkasından Konuşulmaz; Kur’an’da Hucurat Suresi 12. Ayette; “Gıybet etmeyin, Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” denmektedir. “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri ise Peygamberimize mal edilen hadislerdir.
(106) Hiçbiriniz telâş etmesin boşa / Doyacak gözünüz toprağa taşa…/ Beni inancımla koyun başa başa…/ Top yekûn dünyayı size bıraktım… “SULARI ISLATMADIM” Abdürrahim KARAKOÇ
(107) Her insan ölecek yaştadır. Şemsi TEBRİZİ
(108) Ölüm diye bir şey yok, bu sadece sonsuzluğa geçiş. Dr. Robert LANZA
(109) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “HERŞEYİN KOLAYI VAR (mı?)”
(110) Bu konuda aynı anlamda iki söz vardır ki; duygusal olarak yorum yapmam mümkün değil, yazmakla yetiniyorum;
“Doğduğunda sen ağlamıştın, herkes bayram etmişti. Öyle bir hayatın olsun ki; öldüğünde herkes ağlasın, sen bayram et!” Kızılderili ATASÖZÜ
“Doğduğun gün gülüyordu herkes sen ağlarken, Öyle bir hayat yaşa ki öldüğün gün gülebilsin herkes sana ağlarken!” Mehmet Akif ERSOY
(111) Yahya Kemal BEYATLI’nın “Sessiz Gemi” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli / Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli / Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu… / Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu… Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve annesi Celile ile ilgili özel bir de öyküsü vardır.
(112) Hay Huy İçinde Olmak; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ya da eğlenmesinden oluşan gürültü.
Haydan gelen huya gider; Kolay ve emeksiz elde edilen şeyler kolay harcanır. Türkçede kullanılan , “Hayy'dan gelen Hu'ya gider" sözünde demek istenen aslında “Allah’tan gelenin Allah’a döneceği” anlamını taşır. Hayy, Allah’ın isimlerinden birisidir ve “diri, dirilten, yaşamın kaynağı olan” anlamına gelir. “Hu!” gene Allah demektir ve eskiden dervişler arasında kullanılan bir selamlaşma sözüdür.
(113) Kral da, dilenci de aynı iştahla acıkır. Michel Eyquem De MONTAIGNE
(114) Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber… Necip Fazıl KISAKÜREK
(115) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BAZEN -ve BAZEN’ler- (BAZEN ÜSTÜNE TOPLAMALAR) DA DENİLEBİLİR.
(116) Sevdiğim zaman, sevgi dışında her şeyi dışlarım. Sigmund FREUD
(117) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “HASTALIK”
(118) Sevmek seni bir suç ise… diye başlayan Türk Sanat Müziği eseri Rast Makamında olup Güfte ve Bestesi; Neveser KÖKDEŞ’e aittir.
(119) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “İNAT BU YA!”
(120) Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “HANCI” isimli şiirinin bir dizesi olup, kıta; “Güç belâ bir bilet aldım gişeden / Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan” şeklinde devam etmektedir. Şiir ayrıca Selâhattin İNAL tarafından Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği şeklinde bestelenmiştir de.
(121) Ağlamak, uğradığımız felâketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvetin feryadıdır. Samipaşazade SEZAİ
(122) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SEN AĞLAMA!”
(123) Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Abdullah YÜCE’e ait olup eser; Hüzzam Makamındadır.
(124) Kan Parası; Halk Deyimidir. Genelde Trafik kazalarında ölüm veya yaralanmalara karşı suçlunun mağdur olanlara ödediği bedeldir ki, hukukta maddi ve manevi tazminat adıyla anılır ve ekonomik, sosyal, yaş, aile (reis, çoluk, çocuk) durumuna bakmak vb. gibi kaideleri vardır. İslâm hukukunda kasten öldürmelerde bu bedele “Kısas”, kasıt yoksa öldürmelere “Diyet” adı verilmektedir.
Kur’an, Nisa Suresi 92. Ayet; “Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir mümin köleyi azat etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir.” denmektedir.
(125) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “ECEL”
(126) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “CİNAYET”
(127) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “GEÇİYOR BİLE!”
(128) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. Yunus EMRE’ye özenerek; “BANA, BENİN DEYİŞİ”