Aynı devrin, aynı şehrin, yol, mahalle, sokak, okul her ne denirse densin hep aynı şekilde, aynı kulvarlarında(1) yol alan, aynı meslekteki yani doktor olan annelerinin uygun karakterli ve fakat birbiriyle çok iyi anlaşan ayrı cinsiyetli insanlarıydılar, ta başlangıçlarından beri, nerdeyse göbekleri bir, yani aynı anda kesilmişti(2) gibi, belirli bir zamana kadar, baştan belirtmemde yarar var!
Tanrı; bilerek ve isteyerek karar vermişti, belki de doktor annelerin ince hesap kitaplarına(3) göre. Önce Orkun’u, ondan 11 dakika, 11 saniye sonra da Orkide’yi salıvermişti dünyaya! Bu durumda Orkun ağabey oluyordu, doğanın emri böyleydi!
Aynı kulvarda dememin diğer bir nedeni de; başlangıçlarında gayet halim selim(3) olan gençlerin başlangıç okullarından, üniversiteyi bitirmeye kadar birbirinden ayrılmamış olmaları, ikisinin de iletişime, yayım-yayın(4), radyo, televizyon konusuna yönelmiş olmaları idi.
Ancak ilerleyen zamanda, mezuniyetlerine neredeyse çeyrek kala, işaret parmaklarını orta parmakları üzerine koyarak önceden de kısaca belirttiğim gibi küs olarak ayrılmışlardı, bunda küslük yanında kırgınlık, taraflardan birinin kapris hakları da saklıydı!
Hatta öyle ki, mezuniyetleri sonunda ilgilendikleri iletişim konusunu seçimlerinde de belki karşılaşmamak için apayrı konulara yönelmişlerdi; örneğin siyaset-magazin, sulh-ceza, çocuk-yetişkin, sorun-çözüm vb. gibi.
Başlangıçları; çocukluklarından itibaren el ele, yan yana, can cana iken, sonralarında “Git öte(5)! Görünme! Kaybol!” şekline dönüşmüştü, özellikle Orkide yönünden. Çünkü kabahatin sahibi samur kürke(3) gizlenmeksizin, sitem ve hüzünle başarılı olan Orkun idi, dışarıdan biri olarak detaylarıyla, farklılıkları da üst üste koyarak anlatmaya çalışacağım.
Orkide, gerçeği saklamamak gerekirse, Tanrının enine-boyuna düşünüp rötuş yapmasına(1) bile gerek görmediği fiziksel ve onun ötesinde çekici, sevecen, düzenli, programlı, titiz bir kızdı.
Haklarını, hadlerini(2), zamanını, neyin, nerde, nasıl ve niçin olmasını, daha başka akla ne gelirse bilen, anlayan, her bakımdan güzel, mükemmel ötesinde harikulade bir genç kızdı, benim gibi dışarıdan birinin bile; “Allah nazardan saklasın!” diyeceği.
Buna karşın Orkun sallapati(1), yakışıklılığı kısıtlı, itici, kısır sevgi gösterisinde, hatta sevgi konusunda yoksul, pasaklı(1), geleceği için hiçbir programı olmayan delikanlılıktan adamlığa geçme gayreti yaşayamayan, hatta adam olmaksızın adam gibi olmayan (belki de olamayan) biriydi. “Biri” olarak artık nasıl bir sıfatı hak ediyorsa?
Söylemeye çalıştığım gibi sonralarına doğru; iki zıt karakter, bir mıknatısın artı-eksi, mavi-kırmızı kutupları gibi birbirini çekmek yerine, aynı kutuplardaymış gibi itekler şekildeydiler. Hatta benzetmede belki abartma var gibi kabul edilecek gibi olsa da, bir sosyal etkinlikte(3), örneğin düğün-dernek, tiyatro-sinema gibi karşılaşmalarında neredeyse kanlı-bıçaklı iki düşman cengâver(1) gibi görünmekten çekinmiyordu ikisi de, küslük sonrası zamanlarda…
Buraya ufacık bir parantez koymayı uygun görüyorum, çünkü; “Aşk ile nefreti birbirinden ayıran çizginin ince(6)” ya da hayali olduğu söylenir. Bir diğer düşünüş olarak; eğer “Konu aşk ise; onun panzehrinin(6) de nefret olduğu(6)” söylenir. Herhalde anlatmak istediğimi anlatabilmişimdir.
Geleyim sebep-sonuç, ya da nefret-uzaklaşma hadisesinin oluşumuna;
Üniversite…
Mezuniyete çeyrek kala…
İş konusu, yer, maaş gibi konuları konuştukları üniversite bahçesinin gözden ırak çimenleri üzerine beraberce iki arkadaş olarak oturuş…
Gün güzel başlamıştı, aslında pastırma yazı(3) denilecek gibi yazdan kalma bir sonbahar akşamının telâşını yaşıyordu gökyüzü, o an tüm duygusallıklarının en üst düzeyde olduğu bir andı.
Orkun; selâmsız-sabahsız denecek şekilde ve çevresine aldırmaksızın öpüvermişti Orkide’yi. Cevabını almamış, alamamıştı. Orkide, şaşkınlıkla, sitemle, dudaklarını avucunun tersiyle silerek ve suratını asarak;
“Bu? Bu ne demek şimdi bu?”
“Okul bitiyor, ‘Seni seviyorum!’ demek istedim!”
“Bu sevgi değil Orkun! İstek, arzu, hatta bir bakıma iştah(1)! Yaşamımızdaki hukuka hiç de uygun olmayan, yakışmayan bir eylem…
Ve ben senin malın, yılların birikimi kölen, çocuklarının sahibi olmayı bekleyen bir kadın değilim! Yollarımızı şu anda ayırıyorum, benim için yıllardır koruyucum, sığınağım olduğuna inandığım Orkun, benim için artık yok!”
Ayağa kalktı Orkide, pantolonunun poposunda oluştuğuna inandığı toz zerrelerini silkeledi, dudaklarındaki izleri diğer avucunun sırtıyla tekrar tekrar sildi. Orkun’un dudaklarında iğrenç(1) bir birikim, hastalık, uğursuzluk, hijyene(1) aykırı hastalık varmış gibi!
İster misiniz, şöyle bir abartmayı düşünmüş olayım? Orkide, titizliği nedeniyle ayağa kalkıp; poposunu silkeleyip, ağzını silmesini yeterli görmeyip ayrıldıktan sonra ağzını yüzünü detaylı olarak(!) yıkamış olsun, hatta aklı başına yeni gelmiş gibi eve dönünce bir de “Gerekir!” diye “Boy abdesti(7)” almış olsun.
Her ne kadar iki tarafı da tanıyor, abartmakta üstüme yok gibi görünüyorsam, bu kadarını da abartmam mümkün değil tabii…
Orkun’un;
“Dur! Beni dinle, Allah aşkına!” sözlerine itibar etmeksizin sırtını döndü ve gitti Orkide.
Ve gidiş…
O gidiş…
Orkun’un tüm çabaları boştu, Orkide saklanmasını çok iyi biliyordu!
Bir musibet, bin nasihatten evlâydı(8). İnsan görüp yaşadığı bir yanlışlık için, yanlışlığı bir kenara koymaktansa, herhangi bir sebeple hiç dokunmadığı bir tabak yemeği bir anda çöp kutusuna atabiliyordu, kıl-mıl gibi bir şeyleri gördüğünden, anladığından, bildiğinden değil, hatta hayal edip şüphelenmiş olsa bile.
Bu varsayıma(1) göre Orkide için Orkun gerçek bir çöp olarak gönlünün, bilimcinin, beyninin, hatta tüm mevcudiyetinin çöp kutusundaydı. Ne zamana kadar? Belli değildi? Belki de belli olmamak zorundaydı, sonsuza kadar…
Yolları kesişmedi bir daha ikisinin de. Mezuniyet törenine biri geldi, diğeri gelmedi, biri görmedi, göremedi, diğeri görmezden geldi. Yolları çatışmadı iş ararken, iş bulup da çalışırlarken, hatta annelerinin yurt dışı gezilerine ek olarak yaptıkları yurtiçi gezilerinde bile.
Analar, onları kuzu kuzu peşlerinden sürükleyecekleri nice gezi plânları yapmışlardı. Ya birinin, ya diğerinin acil görevleri, işleri, meşguliyetleri çıkmıştı ve iki (kendilerini dünür adayı sanan anaların) tertip, düzen, düşünce ve tasavvurları sonucuna ulaşmamıştı.
Orkide ve Orkun olarak iki taraf da küskündü; “Nuh deyip, Peygamber dememe(9)” modunda. Sebep? Olası ki; ikisi de bilmiyor olsa gerekti. Biri aceleciliğinin, diğeri acele etmenin sesler, sözler yerine eylem olarak gerçekleşmesinin tedirginliğini yaşıyor olsalar gerekti.
Son olarak iki ana onların vazgeçemeyecekleri bir deniz seyahati organize etmişlerdi. İnatlaşsalar bile, birbirinden habersiz oldukları için erteleyemeyecekleri bu seyahat için aynı vapura binmeye mecbur etmişlerdi onları (daha doğrusu bu bir zan idi).
Ne de olsa, analar olarak çocuklarının ruh hallerini(10), Tanrının onlara esirgemeksizin verdiği altıncı hisleri(3) nedeniyle biliyorlardı.
Vapur seyahati öncesinde karayoluyla desteklenerek gerçekleşecekti, sonuçta ikisi de saklanmaksızın birbirinden haberdar olarak.
Kocasını yitirmiş biri dul, diğeri evli-barklı bir kadın olarak, gereğini gerçekleştirme çabaları tartışılmaz bir biçimde; “Vur patlasın, çal oynasın!” şeklinde olacaktı. Yaşlıca kadınların tavrı, gençleri göz hapsinde tutarak yakınlaştırmaktı.
Ve bunun için yolculuk öncesi otelde içiyormuş gibi yaparak, büyük ve geniş saksılardaki nebatları içkiye doyurma gayreti yaşıyorlardı!
Kim bilir, belki de kendilerinin yaşadığı sorunlar gibi sorun yaşayanlar sebebiyle o bitkiler alkolik olmuş olabilirlerdi! Bu durumda en önemli tepki; alkol yoksa boyun bükmek olabilir miydi saksılardaki o bitkiler için? Belki!
Programa bakıp da Orkun’un da o otobüs seyahatine katılacağını öğrenen Orkide, öncesinde o seyahate katılmamayı yeğlemiş, sonra annesinin ısrarı üzerine seyahate katılmayı onaylamıştı.
Burada bir parantez daha açmak yerinde olacak.
Orkide; yetimdi ve babası yoktu, dolaysıyla annesinin bir tanesi idi ve bu nedenledir ki yaşamı oldukça kısıtlıydı, hem her bakımdan, her yönden.
Orkun? Söylemek pek gerekmese de, çalışmasa bile, ekmek elden, su gölden örneği, Profesör olan babası, Uzman Doktor olan annesi nedeniyle abartma gibi görünse de; atı, katı, yatı vardı sanki!
Abartmak dedim ya; gerçekte sadece bir arabası vardı, tek çocuk, el üstünde tutulan, gelecek olarak, bir bakıma ve azıcık hayta(1). Orkun’un babası kendisi yenisini sahiplenince babasının eskisini de oğlu sahiplenmişti, bir bakıma metazori(1);
“Alışırsın, tecrübe kazanır, yetilerini geliştirirsin, sonra sana istediğin marka, model ve renkteki arabayı alırız!” gibi; “Söz bir, Allah bir!” gibi bir vaatle, bir bakıma söz vermişti. Ancak, onunla çevresindeki kızlara hava atılmazdı, kendi için gerekli değildi zaten, aklında olan tek sevdiği ve ümitsiz bir aşkın beklentisi nedeniyle.
Oysa yaşadığının ne olduğunun gerçek olarak farkındaydı, aşk, sevgi, birliktelik yerine; ayrılık olarak.
Orkun’un anne ve babasıyla birlikte yaşadığı ilk nostalji yolculuğu çıkmıyordu aklından, “Burası Türkiye, benim yurdum!” imajının yanlışlığını yaşadığı. Bu; Orkun’un Orkide’ye yaşattığı hüzün öncesinde olan bir olaydı.
Orkun’un babası meşhur ve entelektüeldi(1), şarkı, türkü, öykü, espri, fıkra, bilmece bilir, anlatmayı, söylemeyi, sorup cevap alma çabasını ve şakalaşmayı severdi.
Otobüs, yolculuğun Türkiye’den çıkış sınırlarına gelmeden önce Hopa bölümüne yaklaşırken tüm otobüsü, özellikle de şoförü esir alma hakkını kullanarak; “Eski Dostlar(11)” şarkısını söylüyor, söyletiyordu tüm otobüsteki nostalji yolcularına.
Belirli bir noktaya gelip, şehre şu kadar kilometre levhasının göründüğü noktada otobüs şoförünün tedirginliği ve otobüste fren yapma sıkıntı ve irkilişi(3) dikkatini çekmişti Profesör olan babasının.
Kendilerinden emin, belki de talimatlı olan şoförün duracağı zannıyla barikat(1) kurmaya gerek görmeyen iki şaki(1, el fenerleriyle yolun ortasına dikilmiş, fenerlerini ve silâhlarını şoförün yüzüne doğrultmuşlardı.
Profesör, şaşkınlığı üzerinden atar atmaz, ilk kez kendisine yakışmayacak bir şekilde;
“Ne yapıyorsun len? Sorumluluk benim!” deyip ayağını uzatıp var gücüyle gaz pedalına basmıştı.
Karşıdaki fenerlilerin (muhtemelen sözleşmiş olarak) beklemedikleri bir tepki olsa gerekti bu. Gözleri hayretle açıldığında iş işten geçmiş, otobüs bir büyük bariyerden(1), ya da tümsekten ön ve arka tekerlekleriyle birkaç kez hoplayarak, zıplayarak geçmişti!
Her ne kadar ve nasıl akılsız olurlarsa olsunlar, kuklaları yönetenlerin onlar kadar akılsız olmaları düşünülemezdi.
Sorun olarak görülen, bu kukla, maşaları(1) kullananların; önlerindeki yolda mı, arkalarında mı kaldığı idi ve Profesörün şoföre güveni kalmamıştı, ya da yoktu artık;
“Yana kay şöyle! Yavaş yavaş, gaz pedalından ayağını çek ve otobüsü bana devret!” demiş, birkaç saniye içinde şoförün yerine geçmiş, şoförü de başı eğilmiş ve elleri Orkun tarafından alelusul bağlanmış bir şekilde otobüs basamaklarına oturtturduktan sonra;
“Kardeşler! Levhayı gördünüz herhalde, yaklaşık şu kilometrelerdeyiz!
Ve bir süre daha tedirginlikle de olsa benle yola devam etmek zorundasınız! Lütfen polise ve ilgililere telefon edin, her kim varsa, her nasıl tedbir alınması gerekiyorsa? Ola ki herhangi bir şekilde bana bir şey olursa hakkınızı helâl edin ve oğluma güvenin lütfen!”
Daha 10 Km kadar bile ilerlemeden polis ve jandarma karşılarına çıkmış, kısaca bir bilgi aldıktan sonra, Orkun’un Profesör babasıyla araçlarına dönmüşler, sonra olay yerini görmek için geri dönmüşlerdi. Fiziksel ve moral çöküntüsü içinde olan yolcuları şehre ulaştırmak için otobüsü polis nezaretinde hesabı ve aldığı talimat ters tepen şoför eskisi kullanıyordu.
Zaman ve kilometre kavramını yitirmişti Profesör, olay yerinin tespiti için ki bu; yaşlı, tedirginliği ve yüklendiği sorumluluk nedeniyle doğaldı, doğal karşılanmalıydı
Gel-git, bir türlü olay mahalline ulaşamamışlardı, gece karanlığı, görüntülerin elverişsizliği nedeniyle. Ortalıkta ne ceset, ne silâh, ne el feneri, ne de hiçbir şeye rastlayamamışlardı.
Giderken herhangi bir olası ciddilikle karşılaşmamışlardı. Dönmeye karar verdiklerinde arabaların farlarını eğmişler, öndeki aracın tavan camını açıp el feneri tutan bir polis, yarı süratle ilerleyen araçta ayağa dikilerek sonuca ulaşmıştı.
Cam kırıklarına rastladıkları yer, olay mahalliydi ve başka hiçbir iz yoktu olay yerinde. Şaki ya da teröristler sadece otobüsün altında ezilmişler, belki de ölmemiş olsalar gerekti, onlar için gereğinin her ne şekilde olursa olsun gerçekleşmiş olması, onları ilgilendirmiyordu.
Hem bilindiği gibi; “Kötüye bir şey olmaz, acı patlıcanı kırağı çalmazdı(12)!”
Şakiler olay sonrası toplanıp kaybolmuş, cam kırıkları otobüsün farlarından, ya da el fenerlerinden yola serpilmiş olsa gerekti. Jandarma ve polislerin bir bölümü sağda-solda aramalarından hiçbir şey bulamayacaklarından emin gibi keşif yapıyor olsalar da, içlerinden biri caddedeki cam kırıklarını süpürerek bir poşete doldurmaya başlamıştı.
Netice?
Depresyon(1) sayılabilir olsa da olay yaşanmış, bitmişti! Otobüsün farları takılmış, bozulan moraller ufak bir moral motivasyon takviyesi(3) ile kısa bir süre içine sığacak şekilde düzeltilmeye çalışılmış, hatta düzeltilmişti.
Daha sonra polis refakatinde Profesörün geri dönüşü ve arkadaşları ile buluşması gerçekleştirilmişti. O ilde, o vakitlerde, o otobüs yolcusu kadar kişiye dinlenecek şekillerde otel odalarında yer bulmak problem oluşturmuş, ancak herkesin dinlenmesi; otel, polis evi, öğretmen evi gibi kuruluşlarda yerler ayarlanarak merak edilmeyecek şekilde sağlanmıştı.
Bu; seyahat edenlerin düşüncelerinde değişiklik yaşanmasına neden olmuş, bundan böyle yolculukları zamandan tasarruf gayesi gütmeksizin gündüz saatlerinde yapmak kararını almışlardı. Bu yolculuklarında Orkun ve Orkide arasında “O olay” henüz yaşanmamıştı, bu nedenle herkes gibi onlar da “Geçmiş olsun!” dileklerini birbirine içtenlikle iletmişlerdi.
“O olay” deyince, o olaydan sonrasına devam etmek gerek!
Günler geçmeye devam ediyordu; iki rakip, iki düşman, iki karşıt gibi birbirlerinin çalışma sahalarında olmasalar da, görünmeseler de…
Ola ki uygun bir zamanda ve yerde karşılaşmaları gerekse önce Orkide bunun farkına varsa; bir öcü, bir şeytan, bir korkunç hayalet görmüş gibi ortalıklardan kayboluyor, gizleniyordu.
Orkun varlığını fark etse de, etmese de umurunda olmuyor, bir karşılıksız öpüşün yanlışlığının ne olduğunu bilmek, öğrenmek bile istemiyordu; “Seni seviyorum!” denmiş olsa da.
Orkide’nin isteksizliğini hiç olmazsa; “Şimdi olmaz, çok erken, biraz daha büyümemiz, hazırlanmamız gerek!” şeklinde belirtmesi çok mu zordu yani? Üstelik bu zamanlara ulaşmış olsalar bile, Orkide hatasının masum bir öpücüğün ve seslenişin, ihtiras içerikli bir cinsellik fantezisi(1) olduğu düşüncesiyle bencillik yüklü olduğunun farkında değildi.
Orkun perişan, üstelik aşırı yorgundu; kendisine savunma hakkı verilmemesinden, kendinin olduğu gibi kabul edilmeyip aşağılanmasından(2), yılların birikimi sevgisinin anlaşılmayıp ellerini uzatmasına bile izin verilmemesinden dolayı gücünü yitirmişti, direnci kalmamıştı. Kendini ayazda çıplak kalmış gibi hissediyordu.
En önemli konulardan biri ise; ailesinin bir tanesi olmasına karşın motor bir yaşam şekline bürünmüş olmasının yarattığı huzursuzluk ve dalgınlık idi.
Ye, iç, yat, kalk, çalış, zorunlu, içten gelmeyen gülücüklerle karanlık, hem zifiri karanlıkta yaşıyor gibiydi, yaşamda hiçbir şeyle kıyas etmesinin(2) mümkün olmadığı bir görüntü şeklinde, kendi halinde…
Tam bu sıralarda gerçekleşme aşamasına gelmişti o deniz seyahati…
Vapura binmek için geldikleri şehirde otele yerleşmişler, ertesi gün gitmek üzere hazırlanmakta iken, Orkide’ye danışıklı dövüş(3), şike olması mümkün olmayan bir haber ulaşmıştı, telgraf olarak acente adresine.
İş yerindeki yakın arkadaşlarından biri, bir haber peşinde koşarken yaşamını yitirmiş, bu da seyahatle ilgili tüm giderler ödenmesine, dünür namzedi annelerin umdukları başarıya karşın, Orkide’nin Orkun’un yaşamından bir kez daha uzaklaşmasının nedeni olmuştu.
Anneler ve baba da seyahatten vazgeçmeyi düşünmüşlerse de, firmanın olağan olmayan bu gerçekleşmeyi dikkate almaması, bedelleri iade etmemesi nedeniyle ana yüreği olarak sadece Orkide’nin annesi kızını yalnız bırakmayıp peşinden gitmişti. Bu nedenle de istemelerine rağmen seyahatteki arkadaşlarından ayrılmaları mümkün olamamıştı.
Vapurda kalan Orkun ve ailesi için, sırf; “Seyahat giderleri boşuna gitmesin!” şeklinde yapılan gezi tatsız-tuzsuz(3) olarak şekillenmiş, gezilip-görülecek yerler için bile karaya ayak basmamışlar, vapurdan ayrılmak içlerinden gelmemişti!..
Günlerden bir gün her iki-üç-beş yılda bir olduğu gibi, ailelerine bu sefer de “Nostalji Treni” teklifi gelmişti; zaman, süre, yolculuk, mola, konaklama, yeme-içme, rehberlik, rezervasyonlar, doğal konumlar gibi tüm organizasyonlar…
Seyahat Programı, yolculuk başlangıç, devam ve bitiş tasavvurları, maliyet gibi unsurlar bir grup halinde çalışılarak, ilgili kurumun da bilgisi ve direktifleri alınarak bir anket halinde hepsi doktor olan yaşayan, seyahate katılmaları mümkün olanlara sunulmuştu.
Aslında ilerlemiş yaşlarında meslektaşlar için bir arada olmak, belki de son olması muhtemel böyle bir yolculuk için maliyet önemsizdi. Önemli olan katılacak sayısına göre özellikle yetişkin ve uyum sağlayacak personel ve katılacakların sayısına göre vagon sayısı ile ilgili olarak dileklerin Devlet Demir Yolları Kurumuna bildirilmesi idi.
Nostaljinin gereği; yataklı vagon gibi özel istekler yerine sadece seksener kişilik pulman koltuklarda seyahat ve gereklilikler olarak gerçekleşecekti. Restoran vagonu gerçeği usulünce ve gruplar halinde self servis şeklinde gerçekleşecek, sadece aşçı ve en fazla iki yardımcısı olacaktı. Bu; aynı zamanda fazla personel (dolaysıyla gider) olmamasının da gerekçesiydi.
Kondüktöre(1), farklı herhangi bir görevliye ihtiyaç yoktu, sadece bir şeftren(1), bir makinist ve ona yardımcı olacak ikinci bir makinist görevlisi yeterli olacaktı.
Buharlı lokomotif isteklerinin, ilgili kurumca “Lokomotifler servislerden kaldırıldığı için” reddedilmiş olması organizasyonu hazırlayanlar için hüzün olmakla beraber onun yerine dizel lokomotif çözüm olarak benimsenmişti.
Kural, özellikle ilgili kurumun direktiflerine göre sürat ayarı, belirli vakitlerde diğer tren servislerinin aksamasına, bekleme ve tehirlere sebep olmayacak şekilde, durulan her istasyonda alınacak talimatlara göre şekillenip gerçekleşecekti. Örneğin; varış 13.41 ve kalkış 13.43 denmişse mutlaka uyulacaktı!
Plânlama ve karşılaşmama olarak, iki ayrı vagonda hazır ve hazırlıklı olarak Orkun ve Orkide bulunacaklardı. Ancak Orkide’nin her ihtimale karşı önemli bir işi çıkmıştı ve bu, o seyahatte Orkun olacağı için gerekçesi her ne olursa olsun Orkide’nin o seyahatte olmama şansı olacaktı!
Orkun ise; Trende “Misafir” olarak bile gözükmüyordu, plânlamasına göre, tüm katılım paylarını ödediği halde görünmemeyi tercih etmişti. Trende kaydı olmayan birinin, görünmemesi, tanınmaması, bilinmemesi kadar doğal ne olabilirdi ki?
Amma…
Yaşamda hiçbir şeyin plânlandığı gibi yürümeyeceği aşikârdı(1) ve bunu sadece çok iyi bilen Orkun’du, kendi haber kaynaklarından kendisine iletilen bilgilere göre. Orkide’nin magazin ağırlıklı fotoğraf, röportaj ve haberlerinin zerresinin bile Orkun’un havadislerinin arasında yer alması mümkün değildi.
Orkun’un kulağına ulaşan, teferruat (konu hakkında edinemediği kısıtlı bilgi) hiç de iç açıcı(3) değildi. Başarıp da mezun olamayan bir tıp öğrencisi, çevresine topladığı eşkıya(1) adaylarıyla trene sabotaj girişiminde bulunmak için trenin hareketi için hazır ve hazırlıklıydı, ama ne şekilde, ne zaman, nerde, nasıl, eylemin şekli, kişisel mi, toplu bir eylem mi ve özellikle plânlanan sonuç hakkında bilgisi olamamıştı.
Kafasında oluşturduğu bilgilerin donanımı; eylemin geniş boyutlu bir katliam olması tereddüdü ve endişesini yaşatıyordu kendine. Bir gazetecinin yoğun duygularıyla sezinlediği düşünceye göre, buna ne gönlü, ne vicdanı asla rıza olmaz, olamazdı. Tedbir almayı, kimliksiz olmayı düşünmesi bu nedenleydi; gerekecek ana kadar görünmeksizin yok olarak gözükmeyecekti.
Önce babasına anlattı, duyum ve hissettiklerini. Babası; “Boş ver!” anlamında elini-kolunu salladıktan sonra;
“Ateş olsalar, cürümleri kadar yer yakarlar(13)! İki-üç baldırı çıplak(3) palyaço grubundan mı çekineceğiz? Gene de önerine uygun olarak silâhımı dolu ve hazırlıklı olmak üzere yanıma alacağım, Karadeniz seyahatinde yaşadıklarımızdan ders alarak ve unutmaksızın…
Diğer arkadaşlarıma da, pek gerekli gibi görünmese de, her ihtimale karşı, çantaları içinde ve emniyetleri kapalı olarak muhafaza etmeleri kaydıyla silâhlarını yanlarına almalarını fısıldayacağım.”
Bir süre durakladı babası, aklına yeni gelmiş gibi;
“Bu söylediklerinden Orkide’nin de haberi var mı? Annesi çok ısrar ettiği için onun da senin gibi misafir sanatçı(!) olarak seyahate katılacağına dair duyumum oldu da?”
“Yok, baba! Onunla uzun zamandır görüşemiyorum, karşılaşmıyoruz da…”
“Neden? Hem ne zamandan beri?”
“Biliyorsunuz, haber konularımız ayrı…”
“Onu biliyorum ve sorumu değiştirerek yeniden soruyorum; yoksa kızı gücendirecek, küstürecek bir şey mi yaptın? Ne zamandır görüşmüyorsunuz? Küs müsünüz? Hem neden?”
“Bana değil, ona sorun isterseniz, telefon numarası şu…”
“Telefon numarasını ezberinde tutacak kadar unutmamışsın, o halde ondan bu şekilde uzak duruşunun tavrı nedendir?”
“Bu konuyu erteleyelim istersen baba! Aklım şu şakiler ve muhtemel eylemleri ile meşgul. Seyahat dönüşünde belki anlatırım, belki yardımlarınızı bile isteyebilirim, annem-babam olarak. Ama şimdi; ‘Neden, ne zaman?’ soruları bana kalsın!”
“Paşa gönlün bilir(3) aslanım! Ölmez sağ olursak annen de, ben de yanında, buradayız!”
“Sağ olun! Allah sizi başımdan eksik etmesin!”
Düşüncelerini ertelemeden, Tertip Komitesini ziyaret etti Orkun. Ağızlarından girip, burunlarından çıkmasına(2) rağmen vazgeçme veya erteleme konularında geri adım atmadılar. Anlattıkları için Komitedekiler; Nuh deyip Peygamber dememişlerdi.
Komitedekiler bir bakıma haklıydılar da. Tüm anlaşmalar, organizasyonlar, rezervasyonlar yapılmış, takvim günü gününe değil, saati saatine, hatta dakikası dakikasına ayarlanmış, peşinatlar, depozitolar yatırılmış, kontratlar, sözleşmeler karşılıklı olarak imzalanmıştı.
Bir bakıma heyecanlı bir bekleyiş, sabretmeleri ve günü, olası hareketleri beklemenin, izlemenin zamanı beklemelerinin gereği vardı.
Tertip Komitesine sadece tek dileğini kabul ettirebilmişti Orkun, üstelik yalan söyleyerek.
Yollarda ve istasyonlarda çöplerle mekân kirliliği yaratmamak için, katarın(1) sonuna bir paratönerli(1) ve o vagondan yolcu vagonuna geçişin sağlanacağı, çöplerin konulacağı, kapılı ve kapalı bir kara vagonun eklenmesini istemiş, dilemiş, rica etmişti, görüntü; bir bakıma “Emir” gibi yorumlanacak gibi olsa da!
Ayrıca kilitlenmesi muhtemel kapılar için yedek anahtarlar yaptırdı, el feneri aldı kendi cebinden ödeyerek birkaç tane.
Her ihtimale karşı senetle ve iade edilmek üzere pilleri ve yedekleriyle birlikte telsiz aleti alıp frekanslarını(1) Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD), şeftren, makinist ile ilgili personele ve polise göre ayarlattırdı.
Orkun’un fikri benimsenmişti. Bundan sonrası geçen zaman içinde ilgililerden ve internetten öğrenecekleri ve yapacağı ile çocuk oyuncağı haline gelebilirdi.
Tek sorun; önünde heyulâ(1) gibi dikilen barikatı aşmaktı. Çünkü yardıma ihtiyacı vardı.
Ve bunu bir tek karşısındaki kendine küs olandan dilenebilirdi. Nasıl dileneceğini, dil dökeceğini, yalvarıp dileğini nasıl kabul ettireceğini bilemiyordu. İnandığı idi çünkü karşısındaki, her şeyi içine atsa da, içinden atmasının mümkün olamayacağı tek insan, daha ilerisi tek sevgili, tek yâr idi o.
Telefon etti, karşısındaki öyle sinirli, sadist yıllardır telefonunu açıp cevaplamayan, her nasılsa iyi tarafına rast gelmiş gibi; sinirli, kahırlı bir yapıya sahip, affediciliği, hoşgörülüğü(1) ve dahi duyguları olmayan bir kimliğe sahip olmalıydı ki; numarası ”Reddedecekler Listesine” alınmış olsa gerekti.
“Ne olur?” anlamındaki mesajı da reddedilmişti!
“Dinsizin hakkından imansız gelir(3)!” sözü sadece bir tekerlemeden ibaretti, çabalarının sonucu gibi görünen. Çünkü gerek babasının, gerekse annesinin telefonlarından ulaşma çabası, neredeyse ahizeye yansıyan nefesinden anlaşılmış gibi tek kelime bile edilmeden kapanmıştı.
Çaresizdi; öyle ki kırması mümkün olmayacak bir arkadaşının telefonundan arayışı da tek kalemde reddedilmiş; “Ulaşılamıyor!” mekanik sesi, ulaşma konusunda son noktanın konulması anlamını taşımıştı!
İşyerinde yoktu, telefonla aradığında. Öyle ki; santraldaki memur ismini alır almaz, arayıp sormaya gerek görmeden “Orkide Hanım yok, efendim!” demişti!
Mademki imansız olmak da yeterli olmamıştı, o halde; “Demokrasilerde çare tükenmez(3)!” deyip başka çareleri gözden geçirmeliydi Orkun. Baktı ki tüm çabaları geri tepti; çok naz âşık usandırır, her insanın bir tahammül noktası, sabır taşının çatlayacağı an vardı, şansını başka türlü deneyecekti, araştıracaktı, yardım alması gerekse de.
Kafasına muzip(1) sayılacak, ancak kahrını da belli edecek bir çare gelmişti; en kısa zaman içinde masasına hediye kutusu şeklinde bir paket kına gönderecekti. Hatta göndermek bir yana, tüm olasılıkları deneyip, tüm rica, minnet, yalvarma ve dinsiz olma haklarını kullandıktan sonra bizzat kendisi ulaştıracaktı hediyeyi, ilgiliye!
İşi-gücü bırakıp bir gün için izin alıp, sabahın behrinde(3) işyerinin kapısının önüne kadar gidip, tüm tedbirleri alarak bir saniye bile gözünü kapıdan ayırmaksızın saklandı ve gün boyu gözükmedi.
Gerçekten yok muydu, yoksa Tanrının sadece kadınlara bağışladığı o garip altıncı hissiyle varlığından haberdar olup işyerine gelmemeyi mi düşünmüş, yaşamış mı olsa gerekti? Ancak, böyle bir hissi vardıysa, neden öpmesinin, o anın öncesinde kendisini engellememişti ki? Bir öpüş için böyle aylarca, yıllarca kırgınlık, küslük ayrılık yakışır mıydı kendilerine?
Peki, Orkun kaç kez uzatmıştı ki elini, tümden kusursuz muydu? Üç kez? Beş kez? Altı kez olmuş muydu? Olası bile değildi, belki de taş çatlasa, ancak iki kez…
Orkun çekincesinden dolayı işyerine gidip de nerede olduğunu soramıyordu. Geçen sürenin farkında değildi. Kendisi de arkasına gizlendiğini sandığı, aslında bir bakıma sığındığı ağaçlar gibi olmuş, ancak o ağaçlardan farklı olarak; “Berduş(1), Avare(1)” olmak haklarını da ayrıca kabullenmişti…
Nihayet o gün oldu! Orkide görememişti Orkun’u.
Cesaretini toplayıp hiç olmazsa Danışmadan sorgulamak istedi, kendini belli etmeksizin.
Danışma Memuru ya bilgisiz, ya habersiz, ya da makul ve mantıklı(3) bir insan olsa gerekti, onun iznini aldı ve yerini öğrendi Orkide’nin.
Kına paketini yokladı, cebindeydi. Her tarafı camlarla bölüm bölüm çevrili odasına girip kına paketini usulca masanın üstüne koydu.
“Bugün küsmemizin birinci yıldönümü, bu nedenle sana yakman için kına getirdim!”
“Acımasızsın! Üstelik o andan itibaren birinci yılın bittiği çok oldu!”
“Neden acımasızmışım? Her aradığımda itekledin, tekmeledin, yüzüme değil, sesime bile tahammüllü olamadın! Oysa sana gelmek için öylesine hazırlıklı ve cesaretliydim ki? Sana seni sevdiğimi, çocukluğumuzdan beri…”
“Bunları konuşmanın yeri burası değil. Şöyle bir etrafına bak! Çalışanların nasıl merak ve dikkatle baktıklarını, sesini, söylediklerini duymak için can attıklarını fark etmeye çalış! Yani mecbur kalarak demek istediğim şu ki; çok çalışan görevli, çok iş ve çevremde bu kadar meraklı kişi var. Burası Dert Dinleme Ofisi değil, ben de Dert Anası değilim! Lütfen!”
“Peki! Kısaca; tiksineceğini aklıma bile getirmediğim küçücük ve içten bir öpüşle gönlünü açmak istediğimi bilmeliydin…
Oysa iğrenircesine kaçtın, görünmedin! Kim bilir o davranışın sonrası ağzını, dudaklarını keselercesine yıkamışsındır da, bilmem mümkün değil. Sanırım hijyen sorunu olan mikrop dolu dudaklarım olduğunu hissettin. Amenna(14)…
Peki, hiç olmazsa özür dilemem için neden bir şans tanımak geçmedi içinden?”
“O an, hazır ve hazırlıklı değildim. Elimi bir kere bile tutmadın, tutman gereken anlamda. Hoşlanacağım bir söz, sevdiğini bile söylemedin o ana kadar, o an haricinde bir kez bile. Sanki bizi bilmeyip de peşimde koşanlar varmış da sahibim olduğunu belli eder gibi davranışın beni üzdü, beni senden böylesine soğuk tutar gibi uzaklaştırdı. Ben senin malın değil, seni seven ve fakat sevgisini anlamadığın biri gibiydim. Hatta sözlerimde ilerlememi hoş gör; sana cinsel bir obje gibi göründüm, değil mi?”
“Yanıldın! Öylesine sapık mı göründüm sana? İkna edemeyeceğim seni. Kısaca bir şansım daha?”
“Düşünecektin!”
“Anlamı?”
“Açık değil mi? Hak etmelisin(2)?”
“Nasıl?”
“Onu da sen bil!”
“Çok yoruldum, ama sana kendimi kabul ettirmek için şansımı mutlaka deneyeceğim. Şimdilik ‘Nostalji Trenine’ gelemeyeceğini öğrendim. Sebebinin daha önce çok kez uzak durmak isteğin olarak hissettiğim gibi, bir seneden fazla uzak durmamıza sebep olan olay olduğunu biliyor, hissediyorum. Anlatmak istediğim şeyler var!
Ama ‘İşyeri’ dedin. Sana sevgili olarak değil, bir yakın arkadaş olarak inan ihtiyacım var, inanıp-inanmamak senin elinde…”
“Kısaca; ne gibi?”
“Kesinlikle bilmeni istediğim şey şu; kendim için istediğim bir şey yok, asla! Büyüklerimiz, saygı duyduğumuz doktor abla ve ağabeyler için eğer gelip bana katılır, katılabilirsen sonrasında pişmanlık yaşamayacağın inancıyla memnun olacağımı açık olarak söylemek istiyorum…
Kimsenin bilmediği, hissettirmediğim ve senin de şu anda öğreneceğin sebep, ya da olay kısaca şu; mezun olamamış bir tıp öğrencisinin hazırladığı bir çete “Nostalji Trenine” sabotaj hazırlığı yapıyormuş, öğrendiğim kadarıyla. Nerede, ne zaman, nasıl, kaç kişiyle kaynaklarım şu anda bana iletecek bir bilgiye sahip değiller. Bilemiyorum, sanırım sormana da gerek yok!”
“Enteresan, meraklandım, devam et, lütfen!”
“Ben kendimce enine-boyuna düşünmeye gayret ettim. Kendi çapımda olası hazırlıkları beynimde tasarladım. Bana katılırsan, anlatırım, katılmazsan, kafanı gereksizliklerle şişirmeme gerek yok. Seni trenin tekerleri dönünceye kadar bekleyeceğim, karar senin. Şu an, belki de kader olarak beraber olduğumuz, beni dinlediğin son anım olabilir, ama nedense içimden seninle vedalaşmak geçmiyor!”
Cevap beklemeksizin Orkide’nin beklediği şekilde sırtını dönüp gitti, üstelik kulağı delik olmasına karşın arkasından kendine ulaşacak seslere karşı duyarsızlık hakkını kullandı.
Beklemekle beklemek gerçekleşmiyordu beklenildiğinde.
Nostalji treni boş hatlardan birine çekilmiş, hazırlıklar bir ay kadar önceden başlatılmıştı. Frenler, tampon ayarları, su depoları dezenfeksiyonu(1), boya, pulman koltuklarının bakımları, camların silinmesi vb. işlemler…
Orkun işini-gücünü ertelememiş, tamamıyla bırakmıştı, sudan sebeplerle, mazeretleri art arda döşeyerek.
Organizasyonla ilgisini belli etmemeye çalışarak; çalışanlar dışında etrafta “Boş gezenin, boş kalfası” olarak dolaşanlarla beraber, hazırlıklara bakıyor, çalışanlarla ilgileniyor, sağa-sola bakıyor, bakınıyor, bizzat çalışarak onlara yardım ediyordu, gereğinin üstünde dikkat ederek, kendini belli edecek en ufak bir eksikliği bile göz ardı etmemek için çaba gösteriyordu.
Aslında “Boş gezenin, boş kalfası” demekte haksız olduğunu kabullenmek gerek. Tertip (ya da Organizasyon, her neyse) Komitesinin katkısını inkâr etmeksizin sıkı bir şekilde kontrollerine devam ederken diğer bir taraftan da karı-koca, dul, çocuklu, beraber olmak isteyenlere göre kura ile olsa da ön hazırlıklarla, vagonlarda yer tespitlerine yardımcı oluyordu, kolay gibi görünse de.
Seyahat edecekler; bedelini ödediği halde kendince onaylayıp, listeye girmeyen Orkun dâhil tam 155 kişi idi ve bu iki vagonda 5 kişilik (gayri resmi olarak 2 kişilik) boş yer var demekti! Çünkü arkadaşı Orhan’ı da kendine katılmaya ikna etmişti.
Ola ki; en son anda karar verip Orkide de (plânladığı gibi, yolculuk bedelini nasıl ödeyeceği belli olmasa bile, gayri resmi olarak) yolculuğa katılacak olursa iki kişilik boş yer kalacaktı. Bu; plânına içten iki arkadaşını ikna ederek katılmalarını temin için Orkun’a ait bir şans olabilirdi. İyi bir plânlama ile “Nerde çokluk…” felsefesinin önüne geçebilirdi!
Katar ve çalışanların düzeni; şu şekilde organize edilmişti başlangıçta.
Restoran iki vagon arasında ve belirtildiği gibi self servis olarak gerçekleşecekti, her gün belirli numaraların belirli sıralar ile lokantaya gitmesi sağlanacaktı. Tuvaletler sorun değildi. İsteyenlerin portatif duş aksesuarı ve sıcak su ile banyo (daha doğrusu duş) almaları mümkün olabilecekti.
Ön tarafta yardımcısı ile birlikte lokomotifi kullanan, arkasındaki furgonda(1) yolcuların acil kullanımları için raflara dizilmiş ekstra bavul ve çantaları, sağlık malzemeleri, yangın söndürücüleri vardı. Ayrıca her pulman koltuklu vagonların ön ve arkalarına aynı malzemeler görünür şekilde konacaktı.
Burada sadece Seyir Defterine not alacak, telsizi dâhil her türlü malzemesi ceplerinde ve çekmecesinde bulunacak kurumun görevlendireceği bir şeftren olacaktı.
Lokomotifin önüne, en sona eklenecek paratoneri ve yolcu vagonundan geçilebilecek kapısı olan çöp vagonunun arkası ile lokomotif dâhil, tüm vagonların her iki yanlarına da uzaktan da görülebilecek şekilde; “Nostalji Treni” yazıları, pulman koltukların her birine sitrikır(1) şeklinde isimler yazılı etiketler yapıştırılmıştı.
Ayrıca her kanepe üzerinde içerisinde ödeme dekontları, TCDD ile birlikte hazırlanan seyahat programı, gidilecek, görülecek, durulacak yerleri belirten haritalar, not almak için bloknotlar ve özellikle kurşun kalem, silgi ve kalemtıraşlar, hatta kolonyalı, mentollü ve sade kâğıt mendiller konulmuştu.
Orkun’un midesini bulandıran iki konudan birincisi; vagonların hazırlıklarının yapılması sırasında etraftaki ve içerilerdeki bir kısım karanlık yüzlerdi, gizlenmekte hiç de başarılı olamayan. İkincisi ise; lokomotifi kullanacak görevlilerin hiç de görünmemiş olmalarıydı.
“Eee! Biraderler! Makinenizin hiç mi eksiği-gediği olmaz, hiç mi şöyle bakmak, temizlemek, yakıtına, yağına, suyuna bakmanız gereken şeyler olmaz? Yolculara dağıtılan çantanın aynısının sizlere de verildiği aklımda! Okudunuz mu, hiç olmazsa göz gezdirdiniz mi?”
Beynine yerleştirdiği sualleri sorması gereken zamana ulaşması mümkün olmadı!
Akşamlardan birinin geciken kör vaktinde evine ulaşan haber kaynaklarından biri, lokomotifi kullanacaklardan birinin aniden öldüğünü belirtmişti. Nedeni belli değildi! Karısı;
“Akşam beraberce yedik yemeğimizi. O farklı olarak sadece bir şişe madensuyu içti! İşte bu kadar! Bize bir şey olmadı!” demiş.
Gelen doktor da;
“Ölmüş! Elimden başka bir şey gelmez, sanırım yediği-içtiği bir şey sebep oldu. İsterseniz, morga yatırıldığında, ölüm nedeniyle ilgili bir araştırma yaptırın artık ne işinize yarayacaksa?” demişti.
Oysa lokomotifi kullanacak yardımcı personelin sonraki söz, davranış ve tedirginliği kendisine bir kısım gereklilikleri anlatacaktı, okuduklarına, öğrendiklerine yaşadıklarına göre. Çünkü TCDD, dirayet(1) konusunda hüküm vererek ikinci bir makiniste görevlendirme yapılması iznini vermemiş;
“O tek başına idare eder, sizler de ara sıra yardımcı olursunuz, mümkün mü?” demişti.
“Anlaşıldı efendim!”
İkiye bölünemezdi ki Orkun! Öylesine çok ister durumdaydı ki, Orkide’nin tüm kaprislerine dayanma gücünü sağlayarak bu seyahate katılmasını…
İçtenlikle istiyordu. Orkide güzel olduğu kadar; meraklı, akıllı ve zeki bir kızdı, galiba lokomotifte yardımcı pozisyonunda giderse dönüşte usta bir makinist olacağı kesindi. Yeter ki yolculuğa katılmak için içinde bir heves olsun, sevgisinden vaz geçmiş olsa da!
Elbette ki polis, hafiye, jandarma değildi Orkun. Altıncı hissi ise değil kısıtlılık Tanrı tarafından kendisine hiç mi hiç verilmemişti! Ancak mesleğinin ve mesleği ile ilgili yetiştiriliş ve gelişmelerinin kendisine sağlayıp bağışladığı göz ardı edilmeyecek sezi ve avantajları vardı.
Bu nedenledir ki hazırlıklar sırasında dikkati çekeceğine aldırmaksızın trenin kalkacağı vakte beş-on dakika kala iki kasa bira getirdi Orkun, arkadaşlarından Orhan’ın kendine katkılarıyla.
Mazeret yahut da sebep; “Restoranda da mevcut olmasına rağmen isteyenlerin arzularını kırmamak” idi!
Aslında şişeler bira şişesi olmakla beraber, içleri gerekenle doldurulmuş, kapaklar yerine iğreti çaputlar desteklenmişti ağızlarına. İçten pazarlıklı görünümlü, resmi adıyla onlar bir-iki kez sallayıp çalkalamakla kullanıma hazır olacak Molotof Kokteylleri(15) idi ve kontrolör; arkadaşı Orhan’dı.
El çabukluğu ile çöp vagonuna istiflerlerken dikkatli gözler olduğuna inanmalarına rağmen bir sorunla karşılaşmamışlardı.
Orhan’daki, kendi cebindeki çakmağa ek olarak her ihtimale karşı bira kasalarının altlarına da birer çakmağı bantla yapıştırarak yerleştirmişti, kibrit yerine…
Beklenen gündü o gün. Neşeli topluluk sabahın erken saatlerinden itibaren yerlerini zapt etmek için gelmeye başlamışlar, yerlerini zorlanmadan bulanlar çanta, poğaça-börek-çörek paketlerini, kitap, gazete vb. gibi gereklilikleri raflarına, pulman ceplerine usulünce yerleştirmeye başlamışlardı. Furgondaki raflara herkes belirli bir düzende bavullarını yerleştirmişlerdi.
Enseleri kalın, kıçları-göbekleri yerinde olan bay doktorlar ve eşleri ile, süslerinde ihmalleri olmayan bayan doktorlar birbiriyle konuşuyorlardı;
“Aaa! Merhaba şekerim!”
“Ne haber üstat?”
“Bu ne gençlik yahu? Kıskandım!”
“Nerelerdeydin birader, görüşmek kısmet olmadı bir türlü!”
“Nasılsın? Ne var ne yok?”
“İyilik, sağlık…”
“Canavar n’aptı?”
“Falan şirkette Ceo(16)!”
“Bizimki de üniversiteyi bitirdi, şimdi yurt dışında önemli bir konumda…”
Yıllardır tekrarlana tekrarlana aşınan, yalama olan sözlerde gizli bir övünme, kıvanç gibi konularda sakınca görülmüyordu galiba. Bir kısmı kıskançlık emaresi göstermeksizin içe atılıyormuş gibi görünse de o sözleri; içlerinden atamayacakları gözlerinden, yüzlerinden neredeyse belli gibiydi.
Yeni görüntüler, nostaljiye uygun eski görüntülerin gizlenmesi, teknik(!), idari(!) ve yapay güzellik tedbirleri herkes tarafından kurallara göre uygulanmıştı, hilafsız(1). Gene de ufak bir parantez açarak; “Aşırıya kaçmaksızın” demekte yarar var!
Tren TCDD tarafından hazırlanan programın saat ayarına göre neredeyse dijital(1) görünüm tersten-yüzden aynı gibi konumla ilgisi olmaksızın 10.01 de hareket edecekti.
Orkun’un dikkatinden, belki hissi kabl el vuku(3), belki önemsemediği altıncı hissi nedeniyle, uğurlamaya gelenler ve görünen bir kısmı resmi kıyafetli karanlık yüzler dikkatini çekmişti. Hatta bir tanesi, sakallarını kesip, düzgün bir şekilde sakal tıraşı olmasına rağmen, vagonların hazırlıkları sırasında uzun, haşmetli ve kıvrık burnuyla hemen dikkatini çekmişti.
Sorun; üstünde resmi kıyafet olması dolaysıyla yer görevlisi mi, tren görevlisi mi olduğunu bilememekten kaynaklı idi. Öğrenmek zor olmadı, açık kapıdan boynunu uzattığında onun şeftren olarak furgona bindiğini, lokomotifteki vatandaşla alelusul selâmlaştığını fark etti.
Oysa TCDD resmi bir görevli atayacaktı. Atananın o olduğunu kabullenemiyordu beyni. Boynunu büken sorunun cevabını almış gibiydi, ancak ucu açık bir soru şeklinde.
Yetkililer tek makinist olacağını söylemelerine karşın lokomotifte iki kişinin varlığını hissetmesi de ayrıcalıktı. Demek oluyordu ki; şeftrenin selâmlaştığı, yanında süklüm-püklüm(86) bir adamla duran kişi ikinci kişiydi.
Bilmese de; öldürülen makinistin yerine geçen ve asıl ikinci makinisti ailesiyle veya herhangi bir şeyle tehdit edip konuşmasını engelleyen, ya da suskunluğunu sağlayan ikinci şüpheli kişiydi. Tahmininde yanılmadığını düşünüyordu.
Demek ki niyetleri eylemi acele, en kısa zamanda içten ve dıştan olarak gerçekleştirmek üzerine idi. Galiba gerçekleştirmek istediklerini gerçekleştirip tuzlu fıstık, fındıklarla içkilerini yudumlarlarken televizyondaki işledikleri halt yeme(2) görüntülerini izlemeye niyetli olsalar gerekti.
Şimdilik üstesinden gelmesi gereken trendeki bu belirli iki kişi idi. Başka? İçeridekiler ve trene nasıl hâkim olabileceklerini kestiremediği muhtemel dışarıdakiler? Kaç kişi? Nerede, ne zaman? Sabit kanaati; olayın en kısa süre içinde ve en yakın kilometrelerde gerçekleştirilmek isteneceği idi. Eşkıyanın zahmete girmemek şeklinde bir lüksleri de olsa gerekti!
Zaman ilerliyor, çok ihtiyacı olduğuna kesinkes inanıyorken, o kadar dil döktüğü halde görünmesini istediği görünmüyordu. Oysa basit bir mantıkla annesinin ona ait giderleri ödediğini ve yolculuğa katılacağını kahırlanmadan öğrenebilirdi. Demek ki, insan her zaman zekâsına güvenmemeliydi.
Ve nihayet görünüp, arz-ı endam etmişti(2) Orkide, ama nasıl?
Baştan aşağıya bembeyaz bir çiçek gibi, yaz tatiline çıkan, ya da bir defilede podyuma çıkıp üstündekileri beğendirmeye çalışan bir manken gibi. Saçlar yaptırılıp boyatılmış, kulaklarında kocaman halka küpeler, boynunda yine beyaz bir fular, kolsuz gömleğinde çıplak kollar, çatalı belli geniş göğüs dekoltesi olan bir gömlek vardı üzerinde.
Dizlerinden aşağısı özellikle ek yerlerinden ayrılmış, paçalı tavuk görünümlü beyaz pantolon ve kendisine yardımcı olmayı hiç düşünmediği intibaını(1) veren ince ve yüksek topuklu bir iple bağlanmış gibi ayakkabılar vardı üstünde, eğer ayakkabı denilebilirse.
Hazmetmesi(2) mümkün değildi Orkun’un. Orkide’nin maksadı, kendisini kızdırmak, deli etmek, ufacık, içten bir öpücüğün intikamını almak, bir bakıma kafa bulmak, hatta alay etmek gibi görünmüştü Orkun’a.
Sinirden burun delikleri iki yana doğru açılıp kapanmasına rağmen efendiliğinden feragat etmeye(2) gerek görmeksizin fısıldadı;
“Yardımını istemiştim, görücüye çıkmanı değil!”
“Ben de bu seyahate katılmaya karar verdiğim için, karşılaştığımızda; ‘Aferin, aldım mı? Gözüne girdim mi?’ diye sormaya hazırlanıyordum. Gereksizmiş!” diyerek bavulunu taşıyan Orkun’u takip etti.
Kendi kendine söyleniyordu Orkun;
“Ben; ‘Destek ol! Yardım et!’ dedim. O bana eziyet etmek, aşağılamak, alay etmek için çıkmış yola. Bu; benim başlangıçtan beri kaderim olsa gerek! Demem o ki onun için ifade ettiğim bir anlam yok, demek ki yaşamam gereksiz! Aldığım bilgilere ve edinebildiğim görüntülere göre herhangi bir olasılığa karşı bu yaşlı-başlı insanlara yardım ederken öldüm, öldüm, ölmediysem, ölmeme sebep olacak olanla vedalaşmayı düşünmeksizin ölebilirim! Ama nasıl? Şu an bunu kurgulamam, bilmem mümkün değil. Dünyada ölümden başka her şeyin çaresi varmış(17)! Lâf! Ölümün türlü-çeşit oluşları, yani ölmenin çareleri olsa gerek, mutlaka! Şimdi değil, sonra uygulamaya koymam gereken…”
Bavulu kanepeye koyarken söylenmek, sitem etmek yerine dobra dobra konuşmayı(2) tercih etti;
“Hoş geldin! Geldiğine, seni gördüğüme gerçekten memnun olduğumu söylememi bekleme benden. Sadece; ‘Gölge etme başka ihsan istemem!’ dememi kabullen! Tavrını, davranışını kabullenmem mümkün değil. Senden geleceğini beklediğim yardım Allah’tan gelsin!”
“Kıskandın mı yoksa?”
“Ne alâka? Onu ozan söylemiş; ‘Giyindiğin urbalardan kıskanırım(18)!’ şeklinde. Sence benim kalan yaşama sürecim içinde seni kıskanmaya hakkım var mı?”
“Ay! Benim için intihar edeceğine inanamıyorum. Ay, çok korktum! Vallahi birçok çok üzüleceğim! Bu durumda; ‘Arkamda kalan katilim, değildir!’ diye not bırakırsan, memnun olurum, her ne kadar kendini öldürmen için sebep ben olmasam da…”
“Alay etmeye, aşağılamaya doymuyorsun! İddialaşmandan dolayı sana söz yetiştiremiyorum. Pes ediyorum ve Orhan’ın yanına gidiyorum!”
“Aman! Aman! ‘Gitme, kal! Ne olursun!’ diyeceğimi sanma! Hadi git! Uğurlar ola!”
“Vedalaşmayacağım!”
“Sen bilirsin! Şu anda trenin kalkmasına uzunca bir süre var! Ama inanıyorum, hatta adım gibi biliyorum ki, en fazla yarım saat içinde ve mutlaka tren kalkmadan önce beni göreceksin!”
“Bu ne mantık, ne inanç, ne güven?”
“Yollar yürümekle aşınmaz! Sen gelmezsen ben gelirim yanına, yüreğinin çarpmasını da engelleyemezsin ya! Kin tutsan, nefret etsen de o çizgi, içinden geçmeyi denemek istemeyenler için bile çok ince, biliyorum…”
Yaralı bir fareyle oynayan vahşi bir kedi, kısaca bir sadist idi Orkide, karşısındakini biliyor, ama cevap vermiyordu, içinden geçirdiği dizeler yoğunlaştı Orkide’nin, belki de çok öncesinde kurguladığı;
“Yuvana olacaktın Orkun; hem kulak, hem göz,
Kimse söyleyemezdi bu kadar duygulu, öz,
Er gerek, yuvayı yapan dişi kuş olsa da
‘Allah başımdan eksik etmesin!’ ne güzel söz!
‘Sağlığına dikkat et! Hiç hasta olma! Sakın!’
‘Yazın terleme! Kışın üşütme! Sıkı sarın!’
Dün geçti, bugünü yaşa, gelecektir yarın,
‘Allah başımdan eksik etmesin!’ ne güzel söz! (19)”
Oysa Orkun, Çöp Vagonundaki Orhan’ın gizliliğine sadık kalarak paratoner içinde kendince dizeleri sıralamaya çalışıyordu;
“Yalvarmam güç Tanrıya; ‘Bağışla!’ demek için sonsuz âlemde,
Seni sevmek günahım, yanacağım bunun için cehennemde,
Seni yaşamak kaderim, bunu hisset, anla, yaşa, bil sen de!
‘Sevenler kavuşamazmış’ Kitap yazar, bilmesen de, bilsen de...
Doğarken hem ağlar, hem de güler hayata bilinçsizce insan,
Bir aşk yaşamda ağlatır da, güldürür de, eder de perişan,
Ölürken sadıkça bu yaşamı sayfa sayfa karıştırırsan
Görürsün sen, ‘Sevenler kavuşamazmış!’ Ağlasan da, gülsen de...
‘Ah!’ desen, ‘Vah!’ desen, küsüversen senin için yazılan bahta,
Olmasa hiç bir yudum su, bir dilim ekmek, bir nefes sıhhat de,
‘Sevenler kavuşamazmış!’ Ölümden çok isteseler de hatta
Bir çöküş, bir göçüş dönüş için, razı olmasan da, olsan da...
‘Sevenler kavuşamazmış!’ Keder, elem ve mutsuzluk bahane,
Ölmek için yaşanmaz, elde mi gelmişim dünyaya bir kere?
Sevdim, sevmek için yaşıyorum, çünkü ölünmez ki sevince
Tanrıya dönmeye sebep ecel, dünyaya vakitsiz gelsen de...(20)”
Dizeleri yazmayı kısalan zaman içinde bitirdiğinde, vagonları dolaşıyor, rastlayacağı herhangi bir ekstra yanlışlığı önemsemeye gayret ediyor, etraflıca kontrol ediyordu her şeyi, her yeri, herkesi.
Aşçıyı, restorandaki görevlileri kontrol etmişti.
En önemli konulardan, en önemlisi; gördüklerinden en çok değer verdiği, yardımını dilediği babasını, Organizasyonun başını, ne olur, ne olmaz diyerek dünden bugüne değin başının tacı olan Orkide’yi bilgilendirmekti.
Düşüncesi bu kadar insan için insaflı olmasının gereği idi. Hatta buna sadece düşünce değil, inanç demek daha kolay olsa gerekti.
Ve niyeti; şeftreni etkisiz hale getirip Orkide’yi bir sebep uydurarak lokomotifte görevlendirmekti…
Neler oluyordu ki plânlamasında? Olamazdı, her ne olursa olsun yüreğindeki tek insandı o ve onu bir riske atamazdı. Birileri? Babası, Orhan ve Orkide dışında kimse yoktu ki? Kendisi de plânladığı işler için ikiye bölünemezdi ki?
Hiddetli, şiddetli, kontrollü gezişlerinin, trenin hareket etmesine ramak kala(2) boş ya da yedek olarak bırakılmış olan iki koltuktaki iyi giyimli iki genç, olsa olsa en fazla liseyi bitirdiklerine, ya da üniversite ilk basamaklarına henüz adım atmış adam çekmişti dikkatini. Oturuşlarına göre pencere kenarındaki adamın sol arka cebindeki kabarıklık saklanılmaya çalışmasına rağmen, dikkatli bir gazetecinin gözünden kaçacak gibi değildi!
Söylemeye gerek yok, kalan üç kişilik yer bedellerini ödedikleri halde kaydı-kuydu olmayan Orkide, Orhan ve Orkun’a aitti ve bu görünüşe göre iki pulman koltuğunun sahiplenmesiyle de vagonun mevcudu da tamamlanmıştı.
Orkun gazetecilik yanında hafiyelik konusunda da uzmanlaşmasının gereği olarak, “Kimsiniz?” sorusuyla onların TCDD tarafından görevlendirilmiş(!) müfettişler olduklarını öğrenmişti. Eyleme müdahalenin erkene alınmaması için belge ve bilgi sormadı onlara, saklanılmaya çalışılan silâh gözünü korkutmuştu çünkü. Üstelik nasıl baş edeceğini(2) de bilemiyordu şu an. Babasına haber verdi, kimseyi ürkütmeyecek şekilde alelusul…
Orkide Orkun’un yarım saat içinde yanında olacağı espri ya da tahmininde yanılmamıştı. Tren hareket etmeden önce Orkun, Orkide’yi gördüğünde hayret etme hakkını kullanmak zorunda kalmıştı, kalmalıydı da!
Siyah-simsiyah, yaka-bağır kapalı bir kıyafet, şapka, fular ve önleri sert ve altları kabaralı potinlerle karşısındaydı ve bir önceki gibi karşılaşmalarına benzer şekilde dile geldi;
“Sanırım, bu kez, bu görüntümle ‘Aferin!’ almayı hak ettim! Sormadan söyleyeyim, bana göre sana yardımcı olabilmem için dikkati çekecek bir şekilde yolcu olmam gerekiyordu. Sana göre yanlış bir görüntü gibi gelen. Her neyse, şimdi söyle! Ya da emret, ne yapmalıyım, yapacağım?”
Hayret etmesine nokta koyup, trenin kalkacağa vakte kadar bulgularını, şüphelerini anlattı, pulman vagonla, çöp vagonu arasındaki boşlukta! Ta ki trenin on bir dakika sonra kalkacağı anons edilinceye kadar!
Sakin bir başlangıçtı, garda kalanlara, özellikle foto muhabirleri ve hareketlenen karanlık yüzlülerinin fark edilen aceleciliğiyle uzaklaşma çabalarını göz ardı etmeksizin açılmayan camların arkasından, meçhul bir geleceğe doğru yol almak üzere el sallarlarken…
Orkide ve Orkun, yarım saat, belki 35, belki 25 dakika oldukları yerde kaldılar birbirlerinin nefesinde, düşünceli, hareketsiz…
Bu sırada Orkide merakını yenemeyerek(!), şeftrenden de izin almayı ihmal etmeyerek, henüz yarım süratle ilerleyen dizel makinenin yanındaki korkuluklara tutunarak lokomotife gelmiş, kapıyı açarak içeri girmişti; “Çok meraklı olduğunu” söyleyerek!
Karanlık görünüşlü şaşırır gibi olmuştu.
Ve bu nedenle yanlışlık yapmamak için karanlık suratlıya sordu;
“Treni hareket ettirmek için ne yapıyorsunuz?”
“Görmüyor musun, işim-gücüm var benim, arkadaşa sor!”
Arkadaş? İsmi bile bilinmeyen? İlk imkânla saf dışı(2) bırakılması gereken adres, yani kişi belli olmuştu!
Tren yolunun, dar bir tarla yoluyla paralel gittiği ana ulaşıldığında, saatlerine bakan TCDD görevlilerinden biri(!) restoran bölümüne doğru yönelirken diğeri yerinde kalmış, onun hareketlerini takip ediyordu.
Kapı yanına geldiğinde geri dönen görevli, neresinden çıkarttığı belli olmayan bir silâhı yolculara doğrultmuş, bu hareket ikincisini de hareketlendirmiş, yaşlı doktorlardan bir kadını kanepesinden çekip alarak elindeki silâhı kadının kafasına dayarken;
“Kimse kıpırdamasın, bu bir anlaşılması gereken intikamın başlangıcıdır!” dedi.
Yaşlı kadın tir tir titrerken Orkun, biraz öncesine kadar uysal görünümlü bir TCDD görevlisiyken, şimdi vahşi görünümlü katil adayı olana yaklaşarak;
“Yaşlı bir kadının arkasına saklanarak mı, eylem plânınızı gerçekleştirmeye çalışacaksınız ki? Niyetinizi anladım, onu bırakın beni alın! Nasıl olsa birinden, birilerinden başlayacaksınız, başlangıcınız gençlerden biri olarak ben olayım!” dedi, eylemden hiç mi, hiç haberi yokmuşçasına.
İnsanlar ne kadar akıllı, zeki, cesur olurlarsa olsunlar, boş ve boşlukta kaldıkları, hayatlarına mal olacak bir dalgınlıkları oluyordu. Elleri boynunda yaklaşan Orkun için yaşlı kadını koltuğuna bırakan vahşi adam sessizce, yaşamının son yanlışını yaptığının farkında değildi.
Bu kez karşıdaki köpek havlamaya başlamıştı, ipe-sapa gelmez sözler ve cesaretle;
“Yapcaz, etcez, öldürcez, hakkımız yerde kalmayacak!” gibi.
Ne ve hangi hakkı savunduğunun farkında bile olmasa gerekti.
Öndeki restoran vagonunda ve ilk vagonda herhangi bir hareketin olmaması tuhaftı, her şey plânlandığı gibi istisnasız yürüyor olsa gerekti…
Orkun bayılır gibi ayaklarını gevşetirken katil adayı ne olduğunu anlayamamış bir şekilde Orkun’a daha dikkatli sarılmak gayretinin karşılığının pahalıya mal olacağının bilincinde değildi. Çöker gibi olan Orkun, aniden yükselerek kafasıyla teröristin çenesine onu baygınlık durumuna getirecek darbeyi yapıştırmış, elindeki silâhı alarak hem karşısındakine uluorta(1) ateş etmiş, hem de kalan bir-iki mermi ile başına dikilene hesap verme imkânı sağlamıştı.
Bu sırada kulağına ulaşan motosiklet sesleri acele etmesi gerekliliğini ikaz etmişti kendisine, bağırdı;
“Orhan, konuştuğumuz gibi, Molotofları bitirinceye kadar at, buraya gel, vagonu ayır, dikkatli ol! Ben makineye gidiyorum!”
Restorandaki aşçı ve yardımcıları, ilk pulman koltukta yolculuk edenlerin çoğu uyuma modunda idiler, muhtemelen uyuşturulmuşlar olsalar gerekti, çoğunun önündeki masalarda boş, yarı boş çay bardakları vardı ve bazılarının üstleri başları çayların dökülmesi ile kirlenmişti.
Orkide’nin hareketinden sonra ve muhtemelen şeftrenin plânlayıp uyguladığı bir eylem olsa gerekti bu. Öyle ki şeftren Orkun’un gelişini fark etmemiş, motosikletlilerin hareketlerini takip ediyordu vagon kapısından, keyifle ve baygın baygın.
Ülkenin, gereğince tüm dünyanın o şeftrene ihtiyacı yoktu, sessizce arkasına gelip hışımla tekme savurdu sırtına doğru, sonucu merak etmeksizin lokomotife yönelmek üzereyken arkasından yetişen babasına;
“Sadece sen bil, baba!” dedi, vedalaşır gibi.
Bu sırada motosikletlileri merak eden, şeftrenin vagonundan ayrıldığının(!) farkında olmayan lokomotifteki vahşi de kapıyı açıp, eğilerek kendinden geçmiş gibiydi, başarılarını kutlamak için avans kullanır gibi. Orkide için de bu; bulunmaz bir fırsattı. Aynı tekme, aynı şekilde isabet edip trenden yuvarlanmasına sebep olmuştu şakinin.
Motosikletliler, devrilmekle, haşat olmakla(2) beraber eylemlerinde ısrarlı gibiydiler. “Ölen ölür, giden gider, kalan sağlar bizimdir!” modunda.
Orhan Molotofları bitirmiş, ikinci görevine doğru yönelmişti, çöp vagonundan pulman koltuklu vagona geçerek.
Kanepe sacını kaldırmış, Orkun’un önceden gevşettiği tamponlar arasındaki gevşek bağlantıyı çözme gayretindeydi.
Tam çöp vagonundan kurtulmuşken motosikletlilerden biri, motosikletini bırakarak pulman vagonunun kapısındaki kola yapışmıştı. Orhan korkuluydu, eşkıya muhtemelen tabancasını çıkartma gayreti yaşarken parmakları koldan kurtulmuş, katardan ayrılma modunda aynı süratte ilerlemeye çalışan çöp vagonunun altında kalmıştı.
Orhan’ın ömür boyu unutamayacağı, çığlıksız bir çatırtı yükselmişti çöp vagonunun yavaşlamaya hiç niyetli görünmeyip, katarı takip etmekte olan tekerleklerinden.
Orkun, Orkide’nin ve gerçek makinistin yanına ulaştığında, makinistin telsizinden emir veren bir ses yükseldi;
“Hareket ettik, sanırız köprüde karşılaşırız, engellenemeyecek şekilde yavaşlayın, rahat olursanız bizi köprübaşında bekleyin!”
Emri kimin verdiği önemli değildi, emir demiri keserdi, ancak Orkide, Orkun ve makinistin çileleri, kaba kuvvetlilerin çabası bitmemişti henüz. Köprüye yaklaşık 1-2 kilometre kala, hemzemin geçitte(3) hattın ortasında bir trafik polisi arabası duruyor ve yavaşlamış olan trene resmi kıyafetli bir polis “Dur!” işareti yapıyordu.
Makinist tedirgindi, yavaşlayıp durma moduna girmişken Orkun, sürat kolunu artırma moduna getirip bağırdı;
“Ne yapıyorsun arkadaşım, ölmek mi, bizleri öldürtmek mi istiyorsun? Bu da onlardan biri, tüm gayretleri boşa çıkarsa son çözüm olarak düşündükleri. Hadi gayret et, en kötü ihtimalle bir polis arabasının canına okuyacağız.
Şaki cesurdu, trenin duracağı zannıyla dipdiri durmaktayken, trenin hızını artırmasıyla kendini kenara atacak imkânı ancak bulabilmiş ve yattığı yerden trene ateş etme gayretini yaşamıştı. Ancak diğer şaki onun kadar akıllı olmasa gerekti. Polis arabası maketinin arkasında akıbetine razı olmuştu!
Makinist; “Biz demiryolu köprüsüne geldik efendim, bekliyoruz!” dediğinde Orkide ve Orkun;
“Sen bizi görmedin, tanımadın, biz kahraman değiliz, kayboluyoruz. Nasıl ifade edersen et, bundan böyle hayatında olmadık, olmayacağız da…” diyerek lokomotiften indiler.
İki adım bile ilerlemeden Orkide, Orkun’u durdurup öptü.
“Bu ne şimdi? Acıma mı, alay mı, yeniden aşağılamanın desteği mi?”
“Seni seviyorum, demek!”
Gecenin karanlığında bir süre daha ilerledikten, menzil dışına(3) çıktıklarından emin olarak Orkun seslendi;
“Benim ol!”
“Başlangıcımızdan beri seninim zaten!” diyerek öpüştüklerinde iki el silâh sesi duyuldu.
Kurtarıcı olarak köprüye gelen trendeki jandarmalardan biri, onları eşkıyanın iki parçası zannedip iki mermi ulaştırmıştı onlara; önce Orkun’a, sonra Orkide’ye.
Orkide, Orkun’un üstüne kapaklanırken elini güçbelâ Orkun’un kalbinin üzerine koydu ve son bir gayretle fısıldadı;
“Seni hep sevdim!”
Ertesi gün çıkan gazetelerden her birinin baş sayfalarında;
“Canları kurtardılar, canlarını vererek mükâfatlandırıldılar! İki meslektaşımızı yitirdik!”
Ve ucuz, kendini bilmez gazetelerden birinde ayrıca bir ayıp vardı, magazin haberi olarak bu üç-beş satıra sığdırılmaya çalışılan muhteşem iki insanın haberinin hemen altında, bir resim altında da, geniş puntolarla; “Honki Monki Torino(21)!” yazıyordu.
Yaşam; yaşamayı bilip anlamayanlar için bu kadar pespayeleşmişti(2)!
YAZANIN NOTLARI:
(*) Nostalji; Aslı Fransızca “nostalgie” kelimesinden Türkçemize yerleşmiş olup, eski Türkçemizde (yahut da Osmanlıcada) “Daüssıla” denilen kelimenin anlamı kısaca; “Geçmişe özlem” denilebilir.
Orhun; Sert taş. Dayanıklı taş. Orta Asya Türklerinin kullandığı en eski yazı.
Orkide; Genel olarak sevgi, zarafet, mutluluk ve asalet simgesi olarak kabul edilen, salepgillerden camekânlarda yetiştirilen, beyaz, sarı, mor, mavi ve fuşya (canlı, morumsu, kırmızı renk, koyu pembe, açık vişneçürüğü gibi bir renk) çeşitleri olan bitki. Çiçeklerin renklerine göre kendilerine has verdikleri manalar vardır.
Her ne kadar böyle bir organizasyon mümkün değil gibi görünüyorsa da, öğrenciliklerimde evden okullarıma yıllarca trenlerle gidip-geldim. Köyümün tam ortasından tren yolu geçer. İlk uzun (Bekdemir) demiryolu köprüsünün ve Bilecik İstasyonu ile Karaköy İstasyonu arasındaki sayısız tünellerden ilkinin köyümde evimizin hemen yanı başında olması ve dedem, dayılarım dâhil birçok akrabamın T.C. Devlet Demiryolları mensupları olması böyle bir öyküyü ilgililere danışarak ve birikimlerime dayanarak kaleme almama neden oldu. Yüksek hızlı trenler, cep telefonları, dizüstü bilgisayar gibi teknik, teknolojik imkânların olmadığı düşünülmüştür. Yaşım dolaysıyla şu anlardaki yasal, genel ve özel konumları bilmem mümkün değil. Tüm bilgi birikimime karşın mutlaka eksiklerim vardır. Bağışlanması dileğim…
Sonrasında ek bir not; O tarihlerde “Turistik Doğu Ekspresi” seferleri de yoktu.
(1)
Maşa; Başkasının isteklerine, amaçlarına alet olan kimse. Ateş veya kızgın bir şeyi tutmaya, korları karıştırmaya yarayan iki kollu metal araç. Çok küçük şeyleri tutmaya yarayan küçük, kollu araç. Saçları kıvırmak, düzeltmek için elektrik veya ateşle ısıtılan maşa biçimindeki alet.
İştiha (İştaha, İştah); Bir şeyleri özleme, isteme, arzulama. Yemeklerin (yemlerin) tat, koku, nitelik ve ısı gibi etkenlere bağlı olarak istekle tüketilmesi. Yemek yeme isteği.
Entelektüel; Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş, aydın, münevver. Zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına ulaşmakta kullanan kişi. Düşünce, fikir sorunlarıyla ilgili.
Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek! Zor kullanarak, zor altında kalarak.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Hayta; Külhanbeyi, kabadayı, serseri. Holigan. Apaş.
Hijyen; Sağlık, sağlıklı korunma, sağlıklı olma durumu, sağlık bilgisine uygunluk, sağlığa yararlılık.
İğrenç; Tiksinti. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusu. İğrenme, iğrenilme.
Cengâver; Savaşta kahramanlık gösteren, savaşçı, cenkçi, iyi dövüşen, dövüşçü, savaşkan, silahşor.
Pasaklı; Giyimine kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeyen.
Sallapati; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız, özensiz, dikkatsiz ve kaba saba bir biçimde davranış.
Kulvar; Kimi yarışlarda koşucu ya da yüzücünün koştuğu, yüzdüğü yarış şeridi. Aynı güzergâh.
Katar; Lokomotif ve vagonlardan oluşan dizi. Arka arkaya sıralanmış taşıtların oluşturduğu dizi.
Paratoner; Esas anlamı yıldırımsavar olmakla birlikte, TCDD’da özellikle karma ve marşandiz trenlerinde son vagonda ya da ranforun önündeki son vagonda bulunan, genelde gardıfrenin dinlenmesi ve kontrollerini yapması için konulmuş yüksekçe kapalı kulübe.
Frekans; Birim zamanda titreşim ve sıklığı, devirli bir olayda saniyedeki devir sayısı (Öyküdeki anlamı; aynı titreşimlerin taraflarca da hissedildiği anlatılmak istenmiştir).
Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
Kondüktör: Yolcu trenlerinde biletleri denetlemek ve vagon işlerine bakmakla görevli kimse.
Şeftren; Bir trenin yönetiminden sorumlu görevli.
Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
Fantezi; Sonsuz, sınırsız hayal. Değişik heves, beğeni, düşünüş. Süslü ve türü değişik olan.
Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.
Bariyer; Bir aracın geçişini, gidişini engelleyen nesne. Karayollarının üzerine, kenarlarına yapılan ya da konulan, süratin düşürülmesini sağlayan engel. Yahut da yolu temelli kapatma engeli. Engelli ya da at yarışlarında üzerinden atlanması gereken yapay engel.
Şaki; Haydut, eşkıya.
Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
Hilafsız; Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.
Dezenfeksiyon; Mikroplardan arındırma işlemi.
Furgon; Yolcu trenine eşya taşımak için demiryollarında eklenen kapalı vagon.
Strikır; Yapıştırılan ve özellikleri anlatan, gösteren bir levha. (Striker; yabancı menşeli farklı bir sözdür. Para basan, vuran, çalan, isabet ettiren, grev, hesap bakiyesini tespit eden, indiren, çakan, gelen, bulan, beklenmedik başarı kazanan ve saldırı anlamı gibi geniş kapsamlı bir sözdür).
Berduş; Başıboş, serseri, pis, bozuk, bakımsız.
Avare (Avara); İşe yaramaz, işsiz-güçsüz, başıboş, aylak.
Muzip; Şaka yapmaktan hoşlanan, şakacı.
Eşkıya; Dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk ve haydutlar.
Depresyon; Çöküntü. Uyaranlara karşı duyarlığın azalması, girişim gücünün ve kendine güvenini yitirerek umutsuzluğun, karamsarlığın güçlenmesi biçiminde beliren ruhsal bozukluk.
Dirayet; Beceriklilik, yetenek, ustalık. Kavrayış, zekâ.
Rötuş; Herhangi bir şeyde düzeltmek için yapılan değiştirme işlemi. Fotoğrafçılıkta filmi basmadan önce üzerinde yapılan düzeltme işlemi.
Dijital; Sayısal. Verilerin bir ekran üzerinde elektronik olarak gösterilmesi.
(2)
Pespayeleşmek; Düşük nitelikli olmak, beş para etmezlik, aşağılık davranma, alçaklık, soysuzluk ve bayağılık durumları yaşamak. Kibar olmamak, basitlik, adilik, sıradanlık içinde olmak.
Haşat Olmak; Bozulmak, işe yaramaz hale getirilmek.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Baş Etmek (Edebilmek); Gücü yetmek, başarmak.
Hazmetmek; Hazım. Kimi durumlara katlanma. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirmesi, sindirimin yolunda olması durumu.
Feragat Etmek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle vazgeçmek.
Dobra Dobra (Konuşmak, Söylemek); Çekinmeden, sakınmadan, korkmadan, açık açık, açıkça, korkusuzca.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Arzı Endam (Etmek, Eylemek); Kendini göstermek, ortalık yerde salınıp boyunu-bosunu göstermek, uzun süredir görünmeyen kişinin ortaya çıkıp boy göstermesi.
Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.
Aşağılanmak; Aşağı düzeyde görülerek küçümsenmek, hor görülmek.
İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak (İrkiliş; İrkilmek eylemi veya biçimi).
Kıyas Etmek; Karşılaştırmak.
Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.
Göbekleri Birlikte Kesilmiş; (Doğduklarından beri) her işte, her yerde birlikte olanlar.
Hoşgörülü Olmak; Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.
Saf Dışı Bırakılmak (Edilmek); İlgisi kesilmek, işin gereğinden alıkoyulmak, işlemez duruma sokmak.
(3)
Dinsizin Hakkından İmansız Gelir; Acımasız kimseyi kendisinden daha acımasız biri yola getirir, anlamında söz.
Danışıklı Dövüş; Şike. Evvelden haber verilerek, hazırlıklı olarak yapılan eylem (Şike; Bir çıkar karşılığında anlaşarak maçın sonucunu değiştirecek biçimde, uzlaşmalı bir spor karşılaşması yapma. Bir çıkar karşılığı, anlaşarak bir işi yapma, danışıklı dövüş).
Tatsız Tuzsuz; Çok tatsız, sası. Pörsümüş. İlgilenilecek tarafı kalmamış.
Motivasyon Takviyesi; Güdüleme. Bir insanı belirli bir harekete geçirmek için uygulanan gücü desteklenmesi. Bireyin işinin yönünü, gücünü ve öncelik sırasını belirleyen iç ve dış kaynaklı güçlerin etkisi ile eyleme geçmesinin ağlanması. İş veya öğrenmeye geçme isteğine yardım etme.
Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
Pastırma Yazı; Genellikle sonbahar mevsiminin sonundaki güneşli, hava sıcaklığının mevsime göre yüksek olduğu günler için kullanılan bir deyim. Bazı yıllar birkaç kez yaşanır, bazen de hiç görülmez. Genellikle birkaç gün, ya da bir hafta kadar sürer.
Sosyal Etkinlik; Bilgilendirme, yardımlaşma, eğlendirme gibi toplum veya grup yararına düzenlenen sosyal faaliyetler.
Kabahat samur kürk olsa kimse sırtına almaz; Kabahat; kınanan, cezalandırılan bir davranış olduğundan hiç kimse “Onu ben yaptım!” demez!”
Hesap Kitap; İyice düşündükten sonra. Hesaplama sonunda.
Halim Selim; Uysal yaradılışlı, yumuşak huylu.
Hemzemin Geçit; Karayoluyla aynı düzeyde bulunan demiryolu geçidi.
Menzil Dışı; Erim dışı. Bir yolculukta belli bir yol alıştan sonra dinlenmek için durulan, daha önceden ulaşmak için belirlenmiş yer dışında bir yer. Başlangıç veya bitiş sınırları dışında herhangi bir yer.
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
O Sabahın Behri; Sabahın uzunca bir zaman öncesi.
Demokrasilerde çare tükenmez; “Allah’tan umut kesilmez, her şeyin kılıfına uydurulacak bir neden vardır.” Anlamında Rahmetli 9. Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL’e ait söz.
İç Açıcı; İnsanda iyi, güzel duygular uyandıran, ruha, gönle ferahlık veren. İyi bir durumda olan, umut veren.
Baldırı Çıplak; İşsiz güçsüz, ayaktakımından, serseri.
Paşa gönlün bilir; Nasıl istersen öyle yap, öyle davran anlamındadır.
Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
(4) Yayım; Neşir. Yayma, basıp dağıtma işi, yayınlanan, yani okunacak ve izlenecek şeylerin dinleyicilere ulaştırılması işi. Matbaa ve televizyon Yayım yapar.
Yayın; Neşriyat. Basılıp satışa çıkarılan gazete, dergi, kitap gibi okunacak elde edilen nesne, Radyo ya da televizyon aracılığıyla halka sunulan, duyurulan, iletilen şey. Kitap, dergi ise Yayındır.
(5) Bir tekerlemeyi hatırlatmak istedim; “Evliliğin ilk yılları can cana, sonraki yıllar yan yana, daha sonraki yıllar, .öt, .öte, daha sonraki yıllar ise ‘Git öte! Git öte!’ şeklinde” özetlenir!
(6) Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı (The thin linebetween between love and hate)… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA
Ümitsiz bir aşkın panzehri nefrettir. Peyami SAFA
(7) Boy Abdesti, Gusül Abdesti; Bütün vücudun usulüne uygun olarak temiz su ile yıkanmasıdır. Kur’an’ı Kerim, Maide Suresi 6. Ayetinde; “Eğer cünüp iseniz, temizleniniz!” denmektedir. (Bu vesile ile İngilizce ufak bir espri; oğlanlar “Boy” abdesti alınca, kızların da “Girl” abdesti mi almaları gerek?)
(8) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ (Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz. Evlâ; Daha iyi, daha uygun, daha lâyık, daha üstün, yeğ, başta gelmesi lâzım gelen).
(9) Nuh Deyip, Peygamber Dememek; Katı düşünceli, dediğim dedikçi, dünyaya tek pencereden bakan, düşüncelerini değiştirmeyen, inatçı, katı düşüncelere sahip olmak, bu düşüncelerinde ısrarcı olmak, işleri çözemez ve daha karmaşık hale getirmek, sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.
(10) Ruh Hali; Beynimizin, duygularımızı ifade etmek, düzenlemek ve kontrol etmek için var olan fiziksel yapılarından sadece biridir. Ruh hali değişimi yaşayan herkes ilk başta biraz şaşırır, bilindiği gibi. Zararsız bir yorumu ya da tebessümü abartmak ya da ortada acınacak bir durum yokken, kontrol edilemez şekilde ağlamak ruh halinin uyarı işaretleridir. Bu duygusal sorun, sosyal ve işle ilgili düzeyde gerçekten önemli sonuçlar doğurabilir.
(11) Eski Dostlar olarak ünlenen “Unutulmuş birer birer…” şeklinde başlayan Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hayri MUMCU’ya, Bestesi; Gültekin ÇEKİ’ye aittir.
(12) Acı Patlıcanı Kırağı Çalmaz; Hayatta birçok problemlerle karşılaşıp bunlardan başarı ile çıkmış olanlar, bundan sonra karşılaşacakları zorlukları da atlatıp başarı ile çıkarlar anlamında bir söz. Herhangi bir duruma alışkın olan kimseyi benzer kötü durumlar etkilemez. Kötü durumda olan bir kimseyi, yeni kötü durumlar etkilemez anlamına gelen atasözü.
(13) Ateş olsa cürmü (cirmi) kadar yer yakar; Karşıdakinin önemsenmediğini ifade edilmesidir (Cirim (Cırım); Sınır. Cürüm; Suç).
(14) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
(15) Molotof Kokteyli; Almanca bir söz. Kısa sürede hazırlanabilen çeşitli yakıcı silâhların genel adı. Bir şişeye bir takım yanıcı maddeler doldurularak yapılan, fitilli bir tür yangın bombası. Amatör eylemciler ve genelde gerillalar tarafından kullanılan bir silâh.
(16) CEO (Chief Excecutive Officer); Koordinatör, ya da üst düzey yöneticiden farklı olarak; “Herhangi bir şirketin geleceğini inşa ederken her türlü kaynağı en akıllı ve verimli şekilde kullanan, şirketini gelişmelere ve politikalarına göre konumlandıran, şirketin başarı ya da başarısızlıklarından birinci derecede sorumlu baş yönetici pozisyonunda olan kişi”.
(17) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.
(18) Mühür gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım… şeklinde başlayan türküsünün bir bölümünde “Kaviminden, akrabandan, seni doğuran anandan, … havadaki turnalardan, su içtiğin kurnalardan, giyindiğin urbalardan, dokunduğun goncalardan, yerdeki karıncalarından…” sözleri yer almaktadır. Bir kısım ayrı kaynaklara göre; yanlış bir bilgi olarak Aşık VEYSEL’e ait sandığım türkü, aslında Ali İzzet ÖZKAN’a ait olup Neşet ERTAŞ ve ilgilinin mirasçıları arasında yanlışlıklar yaşanan bir türkü.
(19) KARATEKİN, Erol. 2019 Yılı. “ALLAH BAŞIMIZDAN EKSİK ETMESİN!” dizelerinden bir bölümü, öyküye uydurularak).
(20) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “SEVENLER KAVUŞAMAZMIŞ!”
(21) Honki, Ponki, Torino; Sanatçı ile asla ilgisi olmayan, anlamsız sözlerle yüklü olan şarkıyı, sadece insanların vurdumduymazlıklarını, saygısızlıklarını, adamsendeciliklerini belli etmek için kaleme aldığımı herkesin bilmesini isterim.