Kızların esamisinin(1) okunmadığı, ataerkil(1) yani erkek egemen bir toplumda; erkek çocuk analarına ve yaşı ergenliğe ulaşmış, hatta geçmiş erkek çocuklar için uygulanan ayrıcalık, ya da haktır; “Merkep Meselesi!..”

Anne; Çerkez Hörü Kalfa, Baba; Muhacir (Macır) Manav Enişte ve evlât; Hakiki Gerçek Manav Memo ailesi…

Yorgun gelir bir gün Memo, tarladan, bahçelerden. Anne ve babası ertesi gün Cuma günüdür, erken ayrılmışlardır tarlalardan, bahçelerden, tüm işleri Memo’ya bırakıp her hafta olduğu gibi banyo yapmak için!

Çepinleme(2), arktan suları alıp evleklere(2) salma, bahçeleri sulama, akla gelebilecek her türlü tüm iş ve angaryalar…

Hadi buna angarya demeyelim de; “Yapılması gereken işler” diyelim, hepsi Memo’nun üstüne yüklenmiştir.

Bu nedenledir ki; Memo’nun adı neredeyse canı çıkıncaya kadar çalıştığı(3) için ara sıra “Memocan” olarak da şekillenirmiş…

İlkokulu başarıyla bitirince bir şeyler bildiğini zanneden Memo; akşamın oldukça ilerlemiş vaktinde belki bilerek, belki bilmeksizin, belki de doğal karşıladığından bahçelerden uygun(!) bir vakitte eve dönmüştür o gün.

İki-üç lokma bir şeyler atıştırır ve her zamanki gibi “Bana doyum olmaz!” tavrında  “Allah rahatlık versin!” der, odasına çekilir ve her nedense uzun süre uyku tutmaz kendini?

Gözleri fellik fellik açıktır(4), düşünme modunda, belki de “Ah!” cümleleri ile süslü, konusuna, nedenine hemen karar veremediği, vermekte de bir bakıma zorlandığı şekilde!

Rahatlamış olmanın şevki(1) ile oğlunun uyuduğuna inanan Manav Enişte dile gelir;

“Yahu Hatun! Oğlanın yaşı geldi geçiyo bile! Askerliğini de yaptı döndü gari(1)! Artıkın(1) baş göz edip eversek diyom! Hem bak Rahmetli Şaşı Hüseyin’in kalan karısı Dul Emine’nin kızı Düriye ile de karşılıklı bakışıyorlarmış anlamlı, anlamlı. Belkim konuşuyorlardır bilem!”

“Ne o? Kart, evde kalmış, boru sesli kız ‘Manav Düriye’ ile mi? Allah yazdıysa bozsun! Ben oğlumu onun gibi çalçene(1) sapık bir kız için doğurmadım! Ölürüm de olmaz! Hani küçük kız Nöriye olsa, neyse ne de? Hem sen deli misin adam, neyle, nasıl evereceğiz ki aslan oğlumu?”

Merkeplerden birini, hatta ikisini satarık. Olmadı, yetmedi, kocabaş sarı inek neredeyse kısırlaşıyor(3) onu satarız kasaba, eklerik, olur, biter. Kız ister bize gelsin, ister oğlan içgüveysi(1) gitsin, yeni hane açmak zor be hatunum!”

“Hele bir cahil(5) cahil konuşup oğlanın aklına sokma(3) peşin, peşin! Boylu-boyunca düşünelim(3) bir…”

Kadıncağız; “Enine-boyuna düşünelim!” anlamında tamamlamak istemiş olsa gerekti sözlerini. Ancak sonraki sözler mahmurluk ertesi olarak ulaşamamıştı Memocan’ın kulaklarına.

Memo…

Uyur mutlulukla…

Merkep Meselesi konuşulmuştur ya!

Ertesi gün…

Daha ertesi günler…

Mutluluk ve rahatlıkla daha fazla yorulur, tıpkı anne-babası gibi ertesi günün Cuma olacağı günleri ummak gibi, erkenden yatar yatağına, uyumak için değil, anne ve babasının konuşmalarını dinlemek ve dahi mutlu olmak için…

Güneş doğar, yükselir, batar, ay yükselir, hilâlden halelerle(1), dolunaya dönüşür, yorgunluktan, uykusuzluktan gözleri pörtler(3), Memo’nun, Memocan’ın. “Canına tak(3)!” eder, duygularına egemen olamaz, konsantrasyonu uçuklar(3) ve çakılıp kalıp yattığı yerden ulur gibi bağırır;

“Anne! Baba! Şu Merkep Meselesini yeniden konuşsanıza!”

Söz; atasözü hüviyetine dönüşür, dal-budak salar(3), köye, şehre, şehirlere, başka nerelere ulaşırsa, muhtemelen ülke çapında nerelere ulaşması gerekiyorsa oralara kadar ulaşır; “Merkep Meselesi!”

Evlenmenin, everilmenin adıdır artık!

Yoksa oğlan analarının kızları “Merkep” şeklinde yorumlaması söz konusu değildir. Konu; kız-oğlan ciddiyeti ve sadece maddi faktörlerin göz önüne alınmasıdır(3) ki; “Mercimek fırına verilmek(3) üzere hazırdır!” zaten.

Ve gerçektir ki, gün gelip benim de köydeki geleneği hatırlatıp onlara; “Merkep Meselesi konuşulsun!” diyeceğim aklımın ucundan bile geçmiyordu, başta kavak yellerinin bile esmediğine(6) inandığım zamanlarda.

Bir bakıma şehirden bu köye gelen ben de köy ve köylü için Muhacir Manav Enişte gibi “Muhacir Öğretmen” sayılmalıydım; isim, cisim, soy, sop, unvan önemsiz olarak başlangıçta.

Köye ulaştığımda, cehaletim nedeniyle yaşadığım ana kadar bilmediğim, ancak öğrenebildiğim bir yaşamı üleşmekteydim çevremle…

Ben kim miyim?

Ben; Nuri…

Önemsiz, önce öğretmen olarak köyü anlatmayı yararlı görüyorum, kendimle ilgili ufacık bir parantez ertesinde.

Varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Tüm ısrarlarıma rağmen ailem asker olmam konusunda beklenilmemesi gereken tereddütler içindeydi. “Paran varsa canın sağ olsun, paran yoksa vatan sağ olsun!” bencilliğini yaşayan bir aile idi ailem ve onların ne yaptıklarını umursamaksızın kendimce uyguladığım bir hamleyle başarılı olarak bu köye yedek subay öğretmen olarak atanmıştım, kurum tarafından.

Köy yaklaşık 40 hane, çoğu manav kökenli(2) olmak üzere, âdetlerine(1), kökenlerine, gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı idi. Aynı örneği bir-iki istisna(1) ile köye yerleşik Çerkez, Boşnak, Pomak hatta Tatar kökenli muhacirler için de söylemek mümkündü.

Diğer bir örnek ise kiminin göçten, kiminin isteksizlikten, kimininse öğretmensizlik dolaysıyla cahil hatta abartma gibi görünmezse zırcahil(5) kalmış olmalarıydı.

Onların tümü için bir itekleyici, bir destek gerekliydi ve adı iltimas etme(3), torpil, adam kayırma, duygu sömürüsü(4), sömürü, ayrıcalık… söylem her ne olursa olsun bunu ailem ve devletim bana uygulama, onları yetiştirme şansı bağışlamıştı, doğal olarak bu durumda Tanrıyı da unutmamam gerek; “Allah’ıma şükürler olsun!”

Bir parantez açıp şunu söylememde de yarar var; görüşüme, ilk intibalarıma(1) ve hissettiklerime göre!

Her toplumda olmasına rağmen, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olmalarına karşın; dar kafalı(5), ileriyi görmemekte inatçı, sabit fikirleri değişmeyen, değişmesi mümkün olamayan insanlar (bir tek köyün imamı hariç!) yoktu bu köyde. Neden veya nereye kadar davranışlarının aksi görünsündü ki?

Cahil, ancak her türlü yeniliğe açıklardı, hele ki kendime de bir pay çıkararak söylemem gerekli ki; onları fikren destekleyen benim gibi bir öğretmenleri olmuşsa!

“Aşk(7)!” “Evet, ancak aşk kapıyı çalana” kadar direnebilirlerdi ve direnememişlerdi. Çünkü kapılar açılmamışsa, âşıklara içeri girmek için bacalar ne güne duruyorlardı ki? Bu nedenle de herkes, 40 hanenin hepsi akraba idi birbiriyle, köyden gidenler de, köye gelenler de dâhil…

Bir vadi içine sıkışmış, mikroklima(2) özelliği olan köyde, atalardan kalma bir alışkanlıkla sadece tabii gübre kullanılarak her türlü meyve-sebze üretimi, yöresel olarak erişte, tarhana, keçi peyniri vb. gibi kışlık hazırlıkları, hayvancılık, ipekböcekçiliği, konservecilik, özellikle katkısız sofralık, kahvaltılık domates salçası üretimi ihtiyaç fazlası olanlar satılmak üzere elde ediliyordu.

Köyün ortasından demiryolu geçiyordu ve ilk tünel köyün hemen sonundaydı ve tünelin girişinde de kocaman bir levha vardı; “Düdük Çal!”

Tünelde insan varsa, hem trenden, hem de trenin sebep olacağı rüzgâr anaforundan(1) sakınmaları için bu düdüğün çalınması zorunlu idi. İnsanların tünel içindeki sığınaklara sığınmaları için bu; bir tedbir düdüğü idi.

Evet! Fıkradaki gibi çok çocuk sahibi olan köydeki gibi 5.15 treni geçmezdi bu köyden! Ama bazen tehir yapmış posta(8), ekspres trenleri(8), görevini tamamlayıp geri dönen ranforlar(8), geciktirilen marşandiz(8) ve karma trenler(8) olurdu.

Bunlar gecenin ilerlemiş, gecikmiş ya da sabahın er ya da kör vakitlerinde düdük çalarak geçerlerdi köyün içinden, ama köyde kendiliğinden oluşmuş bir doğum kontrol mekanizması vardı!

Öyle “Üç çocuk, ikisi anaya-babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır!” felsefesi(9) yoktu. Bir, bilemedin iki çocuk, cinsiyetleri her ne olursa olsun! En kabadayı(1) ailenin bile sonuncusu, tekne kazıntısı(10) veya kaza eseri(!) en fazla üç çocuğu vardı, Allah’a olan inançları nedeniyle.

Ve bir alışkanlık; doğan üçüncü çocuğun ismi; “Allahverdi, Tanrıverdi, Sonol, Yeter, Yetiş, Buson, Aşkın…” vb. olurdu ki; bu isimdeki bir çocuğun kaza eseri veya tekne kazıntısı olduğunu herkes bilirdi!

Bir bakıma köy için övünç, gurur gibi görünecek olsa da tarafsız olarak, köyde yetiştirilen sebze ve meyvelerin çarşı-pazarlarda kapış kapış satıldığını, hatta siparişler verildiğini ifade etmek isterim.

Hatta abartı gibi görünse de emsallerine göre üç-beş kuruş artı fiyatlı olmalarına karşın ellerinde bir gramı bile kalmazdı pazara götürülenlerin. Ancak kazanılan paralar köye geri dönmezdi, köylünün mutlaka şehirden edinilecek ihtiyaçları olurdu ve yettiği kadarıyla karşılanırdı.

Fiyattaki artı durumunu izah etmek gerekirse; sadece kazanç hırsı değil, özen, emek ve yitirilen zaman farklılığından kaynaklanıyordu demek mümkün!

Belki gene abartma olarak yorumlanabilir, ama özellikle kurban bayramları öncelerinde, sair zamanlarda ise günü birlik, çok zaman birkaç aile birleşerek köye ulaşan toprak yoldan arabalarıyla gelenler bedenleri kekik yüklü küçük-büyükbaş hayvanları kestiriyorlardı. Etleri ve arabalarının bagajlarını yettiği kadar, hatta araçların diferansiyelleri(1) yere sürünerek gidecek kadar yağ, şeker, tuz ve benzeri diğer kışlıklarla doldurarak geri dönüyorlardı.

Yukarılarda da söylediğim gibi ufak bir saplantı; bu gidiş-gelişlerde, kapıdan girilemezse bacadan girme işlemleri de gerçekleşiyordu, ister şehirden kız alma, ister şehre kız verme gibi…

Mühendisler ve ilgililer tarafından yapılan toprak tetkiklerine göre köyde içinde maden olduğu belirtilen topraklar kamyonlarla satılıyordu. Ayrıca derenin belirli yerlerindeki kumlar da yine inşaatlar için satılıyordu.

Ancak hemen ifade etmeliyim ki “Yok pahasına(4)!”

Sebep; eğitimsizlik, ellerinden tutacak bir “Akıllının!” olmaması. Övünme hakkımı kullanıyorum. Raporları inceledim. Şehre gidip ilgililerle ve konu hakkında uzmanlığa yakın bilgileri olan mühendislerle konuştum.

Güvenemeyip dilekçeler gönderdim ilgili kurumlara ve sonra Muhtar Ataullah Efendi, ihtiyar heyeti ve köy nüfusuna yerli olarak kaydımı aldırdığımdan ben, hatta Ebe Anne dâhil firma yetkilileri ile Köyün Muhtarlık Odasında toplantı yaptık.

Sömürü düzeni sona erdi! Her bir toprak kamyonundaki toprağın satış bedeli altı misli, deredeki ocak kumu kamyonundaki kumun satış bedeli on bir kat arttı. Bununla köyün ihtiyaçlarının çoğu karşılandı.

Örneğin yol, daha sonra asfaltlanmak üzere stabilize yol(4) olarak yapıldı ve toprak-kum kamyonlarının yapacağı hasarların onarılacağına dair ilgililerden taahhütname alındı.

İçme suyu, elektrik, telefon gibi ihtiyaçlara ek olarak, yol asfaltlandı, köy demirbaşına kayıtlı traktör ile römorku ve ufak bir minibüs, daha sonra da ufak bir kamyonet alındı, taahhütle, taksitle. Muhtar motosikletiyle her yöne yetişemiyordu, bu suretle rahatlamıştı.

Köyün öncesinde de, şimdi de maddi bir sıkıntısı olmamakla beraber, hiçbir katkısı olmayıp bir kasada muhafaza edilen paraların üretim değeri yoktu. Yalnız cami…

Evet! Muhteşem, yapısı şehirlerde bile zor rastlanacak, çift minareli, kış aylarında bile ancak iki saflık(11) cemaatle namaz kılınan, avizeleri, şadırvanı, tüm gerekli tesisatı olan cami. Caminin tek eksiği kış aylarında soba yakma-söndürme sıkıntısının yaşanması idi ki bu konuda her Allah’ın sabahının arifesinde başlayıp yatsının ertesinde bitirmek üzere cemaatten biri görevliydi. Çünkü imam efendinin dokunulmazlığı(1) vardı!

Üstelik hem köyden fahri bir müezzini(11), hem de bana göre hocalık vasfını göremediğim bir hocası vardı! Cami dışında Muhtar Odası da güzelliğinden ve özelliğinden söz edilecek yapıdaydı.

Avizeleri; köyden göçenlerin hediye ettiklerini söylemekte sakınca yok. Ancak hemen eklemek gerek ki; okulda olmayan, ancak muhtarın ve köy odasındaki kütüphanenin rafları da göç edenlerin kitapları ile doluydu, kocaman bir kusur ile kadı kızında(4) bile rastlanmayacak!

Kitaplar geldikleri gün konulmuş ve tekrar ne okunmak, ne de temizlenmek için bile elden geçirilmemişti. Taptaze(!) ilk günkü yer ve konumlarındaydılar!

Zaten eğitimdeki kuşku nedeniyle, el sürüleceği tahminim dışındaydı ve mutlaka gayretli bir öğretmenin(!) kütüphane ve kitapları elden geçirmesi, temizlemesi, dizmesi ve fihrist(1) hazırlaması gerekiyordu.

Öğrencilerimden ikisinin gayret dolu yardımlarından bahsetmemem yanlış olur, teşekkür dışında çok konuları beraberce konuşup halletmeye çalıştığımızı da. Özellikle okul, öğrenci, kitap, defter, temizlik, boya-badana vb. konularında.

Kısaca köyün eğitim kısıtlılığı, sosyal gelişimindeki endişe yok olmuş veyahut da yok edilmişti, bu benim de göze girmem, bazı gözler tarafından dikkatle izlenmemin gereği olmuştu (hissedebildiğim kadarıyla galiba)!

Okulla ilgili bir okul öğretmeni olarak söylemek istediklerim yarım kaldı. Devam etmeliyim.

Okul; ihmal ve göz ardı edilmiş(3), başı boş bırakılmış(3), bakımsızlık, ilgisizlik, öğretmensizlik ve öğrencisizlikle sıvaları dökülmüş, bakımı gerektiren ancak özenli, düzenli, güvenli bir yapıydı.

Kıt bilgime rağmen, Türkiye’mde böyle bir ikinci köy okulu olabileceğini düşünemiyorum. Akıl dolu bir işlemle yerine oturtulmuş köy okulunu eğer bir inşaat mühendisi şekillendirmeyip muhtar akıl etmiştiyse fikrini ve inşaatı, görünen yapıyı alkışlamak gerekir, mutlaka.

Geniş bir parkı, oyun sahası, herhalde bekâr olacağı var sayılan öğretmen için yaşamını tüketeceği lojman niteliğinde, boş, hem de bomboş bir bekâr odası da olan iki katlı bir binanın ikinci katı olan bir köy ilkokuluydu okul.

Okulun alt katı geniş bir ahırdı! Başlangıçlarda kışın öğrencilerin üşümemeleri amacıyla ısı için genelde köyün geçim kaynaklarından biri olan büyükbaş hayvanların muhafaza edildiği ve hayvanlar için oldukça geniş bir havalanma bahçesi vardı.

Bu bahçenin bir kenarında köye gelen ziraat mühendislerinin önerdiği süt sağım makineleri ile bahçenin diğer bir köşesinde yine bedelsiz olarak demostratif(1) mahiyette(1) proje ile oluşturulmuş yakıt ve ısı ihtiyacının hiç olmazsa bir kısmını karşılayacak biyogaz tesisi(2) vardı ve tesis kullanılmamaktan dolayı atıl kalmış(3) durumda idi.

Okulun alt katının ahır olmasının asıl sebebi ısı temini olmakla beraber, köy imecesi(2) olarak okul için odun-kömür sağlanmasına karşın yakıt giderinde tasarruf edilmesinin amaçlanmış olmasıydı.

Havalanma bahçesi dediğim geniş bahçe ise hayvanların piknik sahası sayılabilirdi kış ayları için. Ara sıra da olsa onların dağ havası almaya, rahatça gezinip tur atmaya, oksijene, kar-kış-kıyamete, tepişmeye, anlanmaya(3), kaşınmaya ihtiyaçları vardı.

Çocukların oyun bahçesi ve oyun aletleri, hayvanlara ait bu alanın tam tersine, mayıs(2) kokusunun ulaşamayacağı diğer bir bölümde idi.

Şöyle bir tekerleme geçiyor aklımdan; Öğretmenler için “Bir sebep uydurup köyden kaçmak bahane, mayıs kokusu şahane!” gibi, doğal olarak alışamadıkları için, bana göre.

Dolaysıyla kısa, kesin bir şekilde söylemem gerekirse başlangıçta yapacağım, yapmam gereken çok işim vardı, hem de çoktan çok, başımı bile kaşıyamayacak(3) gibi.

Şöyle bir tarifi, muhtarlıkta yardımlarından bahsettiğim kütüphanenin temizliğine katkıda bulunanların isimlerini de esirgemeksizin gerçeği belirtebilirim belki.

Düriye; abla, Nöriye de onun kız kardeşi idi. Düriye son öğretmende okuyup okulu bitirmişti, ancak Nöriye (Nüfus Kâğıdında yazıldığı gibi) elifi mertek sanacak(11) gibi bir bebeydi (Bu “Bebe” sözüm önemli, çünkü o; gözümün başlangıcımda fark etmediği, çok güzel bir genç kızdı!)

Evet, uzunca bir süre önce firar eylemini gerçekleştiren öğretmenden sonra sahipsiz kalmıştı okul, detay ötesinde aşırı bir bakıma, temizliğe, onarıma ve eksikliklerin tamamlanmasına ihtiyaç vardı. Yapılan tüm başvurulara karşın cevap alamamaktan dolayı ürküp mücadeleden vazgeçmiş gibiydi Köy Muhtarlığı…

Okul, gereken işlemlerin yapılması için ele alındığında, köyün halledilmiş toprak ve kum konusu dışında başka sorunlarının olup olmadığını sordum, muhtara.

Eksiği varmış gibi; “Caminin…” diye başlayınca sözünü bölmek zorunda kaldım;

“Onu şimdilik bir kalem geç muhtar, başka dedim…”

“Eşeğin meyil göstermesiyle(12) çaya yaptığımız çalı bent ve toprak kanallar var, bakım istiyor. Suyun birazı dereye gidiyor, birazını toprak içiyor, çok azı sulamaya kalıyor. Bunun için de tatsızlıklar pek görülmese de bazen sulama vakti geç, gecenin kör vakitlerinde geliyor kardeşlere, çözüm bulamadık bir türlü…”

“Okuduğum ve gördüğüm kadarıyla eşeklerin meziyetlerini biliyordum, ama yön verdiklerini şimdi öğrendim. Peki, eski öğretmenler, köyden kocaya giden gelinlerin ahalisi hiç mi fikir vermedi sizlere?”

“Nerde Öğretmen Bey? Bayramlarda seyranlarda çoluk-çocuk, hepsi bir arada gelirler, el öper, bagajlarını doldurur giderler, eğer arabaları varsa…”

“Başka?”

“Biz; ‘Yol sıra gelip çay sıra gittiler(2)!’ deriz, şehirli olunca ne kokar, ne de bulaşırlar(3)…”

“Başka?”

“Bir de mühendisler geldiler. ‘Zemin etüdü(2)’ dediler. Yukarılardaki bir yerlerde toprağı oydular, numuneler aldılar. Dediler ki; ‘Toprak sağlam! Yağmur sularını biriktireceğiz, gölet(2) olacak, sulamada kullanırsınız, içmede de…’

Sevindik tabii. ‘Ne gerekirse yaparız!’ dedik!

Ancak baş tarafta memba(2) dedikleri yerlerde bir kısım araziler sular içinde kalacakmış, öteki ilçeye bağlı köydeki komşular tarlaları için rıza göstermediler.

Hem zaten daha sonra mansap(2) denilen göletin bu ucunda köyümüz kalacağı için gölet yapmak tehlikeli olurmuş, komşu köyle dalaşmamız(2) olmadı Allah’a şükür, mühendisler vazgeçtiler, gittiler, bir daha da ses seda çıkmadı!”

“Anladım muhtar! Su, elektrik, kanalizasyon, sizin muhtarlık telefon meselesini sizler ben gelmeden önce halletmişsiniz zaten. Toprak, kum meselelerini de hallettik, paranız var! Okulun işlerini de siz hallediyorsunuz şimdilerde. Bakayım, ben şu kanal için şehre, devlete gidip birilerine sorayım, danışayım, çözüm var mı, usul ve erkâna(4) uygun? Yapacak bir şey var mı? Hayr duanızı(11) eksik etmeyin ama…”

Okuldaki tüm eksiklikler, işler imece ile tamamlanmış okul eğitime başlamıştı öncelikle her yaş grubundan çocuklar için, okulu bitirmiş olmasına karşın Düriye ve yeni bir başlangıç için Nöriye de okula başlamıştı.

O kadar mı? Geçen zaman içinde çocuklardaki ilerlemeyi gören anne ve babalar da boş geçen kış günleri için pineklemek(3) yerine beni gece mesaisi(4) yapmaya zorlamışlardı kendileri için.

Ben, bir Mustafa Kemal Atatürk öğretmeniydim; onun sözleri benim rehberimdi ve başaracaktım, onun ilkeleri doğrultusunda her şeyi, hem kendimi de aşarak.

Evet, çocuklarla birlikte annelerini, babalarını da hangi yaşta olurlarsa Atatürk ilkeleri doğrultusunda eğitecektim(13). Çünkü onların, köyün öğrenmeyi isteyen tümünün, toplumun en büyük düşmanı olan cehaletlerini tedavi için(13) bana ihtiyaçları vardı ve ben onları bana muhtaç bırakmayacaktım(13).

Onlar, Atatürk’ümün devrimi olarak benim eserlerim olacaktı(13), en küçükten, en büyüğe kadar ve ben kültür noksanlığı kalmayan en son ferdi yetiştirene kadar bu köyde kalacaktım.

Köy kadınlarının temizlik, köy erkeklerinin bakım-onarım, tadilât(1), boya-badana işleriyle sona eren bakımla okulun her bir eksik yönü tamamlanmıştı, benim bekâr odam dâhil.

Üstelik tüm eksiklikler, ampuller, perdeler, hatta buzdolabı, kavanozlar ve tencereler doldurulmuştu.

Ve bu işlemler sırasında başlangıç olarak genç oğlanların, genç kızlarla bakışları, bakışmaları benim için hiç de önemli değildi.

Hemen eklemeliyim ki; büyük sıkıntı çekerek misafir kaldığım muhtarın evindeki misafirliğimin sona ermesi zapt edilemez mutluluğum olmuştu.

Yetişkin iki kızı (hissettiğim kadarıyla yakın arkadaşları) olan muhtarın, bazı engelleyemediği hislerini fark ediyordum.

Bu nedenledir ki onun; bazı olumsuzlukları göze alıp, iyi niyetle düşünse de, ne idiği belirsiz(4) bir öğretmeni evinde misafir etmeyi uzatması düşünülmezdi (herhalde). Üstelik bekâr olduğuma dair istihbaratlarının(1) olduğuna adım gibi emin olduğum muhtarın kızlarının ikisinin de ilgi alanlarının içinde olmadığıma hissettiklerime göre kesin kanaatim vardı!

Sanırım ki; belki de hayallerindeki, beklentilerindeki, beyinlerine çizdikleri tipe, varlığa uygun biri değildim, ya da uygun olanlar vardı! Yani her ikisinin de belleklerinde sahip olmayı diledikleri birileri olsa gerekti, belki de “Ya, ya da!” şeklinde tercih haklarını(4) kullanacakları! Ben onlar için ne kadar önemli olabilirdim ki?

Bunun bir başka nedeninin ta kütüphanenin temizliğinin yapılmasından beri Düriye ve Nöriye’nin bana yakın olmalarının olduğunu tahmin etmekteydim. Eee! Herhalde ben onlardan birine yakın olmalıydım, ama hangisine? Yetişkin olana mı ki bir Merkep Meselesinde adı geçendi o, güzel dediğime mi? İkisi de yakındı, ama bilmemin mümkün olamayacağı sebeplerle…

Derslere başlamadan önce bir koşu(3) şehre ulaştım, sordum, soruşturdum, bir kurumu gösterdiler bana;

“Doğru geldiniz öğretmenim, ama bu seneki programımız, bütçemiz, ihalelerimiz tamam, en kısa zamanda etüde geliriz. Uygun mu, değil mi bakarız? Sonra ölçer-biçer, projesini hazırlarız. Ancak seneye yetişir mi, söz veremeyiz.”

“Sağ olun! Bu kadar sene kimse akıl etmemiş, edememiş, ellerinden tutmamış. Bu yıl olmazsa, öteki yıl, ya da devletimin başındakiler ne zaman uygun görürse, ben beklerim, muhtemelen öğretmeni olduğum köyüm de beklemesini bilecektir.”

Mühendisler beni salâvatlamadılar(11);

“Öğretmenim, gelmişken sizi boş çevirmeyelim, gidip şöyle bir bakalım bir, sonra listeye alırız! Eee! Bu iş karşılıksız olmaz! Siz de bize tavşankanı çay(4) ısmarlarsınız, olur biter.”

Ziraat mühendisi kardeşler iyi çocuklardı…

Hemen geldiler. Ölçüp biçmediler sadece, baştan sona her iki yöne dolaştılar, akşam olmuştu, tavşankanı çay kararmıştı, yenisi için vakitleri yoktu;

“İnşallah, bir dahakine” dediler, bu; ümit vermekti, bana göre, bekleyecektik…

Var gücümle gündüzleri köyün tümünün kayıtlarını usulünce yaptığım çocuklarının katıldığı gündüz derslerine ek olarak, akşam namazlarından sonra da büyüklere ders vermeye çalışıyordum.

Hani biraz abartılı gibi görünse de “Alfabe veya ABC” ilk derslerdi ve ben tüm kitapları, defterleri, kalem, kırmızı-mavi kalem, silgi ve kalemtıraşları şehre gidip bir kitapçıya sipariş vererek, muhtarın ödeme telkin(1) ve dileklerine karşın cebimden yapmıştım.

Hemen eklemem gereken yerine getirdiğim en önemli hususlar; eskimiş, küflenmiş olan bayrak direğini ve bayrağı değiştirmek, Atatürk mask ve büstlerini, “İstiklâl Marşı”, “Onuncu Yıl Marşı” ve “Andımız” levhalarını yenilemek olmuştu…

Bu minval(1) üzerine her şeyin iyi gittiği, her şeyin güzel olduğu içimdeki gizliliklerle saklı birinci ve arkasından ikinci öğretim yılını bitirmiş, üçüncü yıla başlamıştım.

Bu sırada sökün ettiler(3) ziraat mühendisi kardeşler, ellerinde, aletler, uzun çubuklar, ölçmeler, biçmeler ve bir gün içinde işlerini bitirip gittiler. Zaten su miktarı az, dolaysıyla sulanacak alan da su miktarına göre az olmalıydı.

Mühendisler; suyun debisinin(2) 50 litre/saniye kadar ve sulanacak alanın en fazla 600-650 dekar(2) kadar olduğunu öğretmişlerdi bana, bizim çiftçiler “dönüm(2)” dediler bana, ben de dekarın onların sözlüğünde dönüm olduğunu öğrenmiş oldum!

“Çay?”

“İnşallah daha sonra hocam!”

“Hocam” sözü hoşuma gitmemişti, “Öğretmenim!” demeleri daha çok hoşuma giderdi!

Geçen süre içinde Atatürk’ümün önerileri doğrultusunda köyde eğitmek için kalmayı amaçladığımın geleceğim olduğunun bilincinde değildim, olmam da mümkün değildi, eğer biri bana ömür boyu yardım etmeyi vaat etmiş olmasaydı!

Özellikle dersler başladığında ve daha sonralarımızdaki geçen süre içinde Düriye ve Nöriye kardeşlerin her ikisinin de dikkatimi çeken mahzun(1), sevgi, yakınlık, beklenti dileyen utangaç(1) bakışlarını görmezden gelemiyordum, ama sebep neydi?

Ben herhangi bir şey düşünmüyor, düşünemiyordum, hiçbir şey için de hazır değildim, onların da şu veya bu şekilde hazırlıklarını düşünmüyor, düşünemiyor, ihtimal bile vermiyordum.

Ancak, itiraf etmem gerekli ki dar olan ilgi alanımın sınırlarını aşmak için Nöriye zorlanmıyordu, başarılı olacağına inanıyordu, ama nasıl? Kanımca onun da benim de bilmediğimiz bu idi! Ancak eğer ufacık bir açık verecek(3) olsam Tanrının ona verdiği güç ile başarılı olacağına inancım vardı ve benim ona bu açığı vermek için hiç niyetim yoktu!

Gençti, güzeldi, aramızda dağlar kadar…

“Yaş farkı vardı!” diyeyim. Dağın dağa kavuşması belki kabul edilebilirdi, ama bir elmanın iki yarısı gibi görünsek de aynı sofrada olmamız mümkün değildi bana göre.

Bu arada kalabalık bir grup geldi köye önce, eski bendi, kanalları gezdiler, dolaştılar, benim onlara katılmama izin verdiler. Proje yapılmış, tasdiklenmiş, ihaleye çıkılmış, ihale kesinleşmiş, yer teslimi(2) yapılmaktaydı. Daha önce de gelip-gittikleri hakkında haberim olmamıştı.

Sonra kamyonlarla çimento, kalıp tahtaları, demirler taşındı ve çadırlar kuruldu, sonra işçiler. Ben onların çavuş başıydım, dersler dışındaki zamanlarda. Önce bent yapılmaya ve ölçüp biçilerek kanallar dökülmeye başlandı.

“Devletten para almayın, kum bizden, taşımak sizden!” dedim, muhtardan, köylüden izin alarak. Zaten ben başçavuş(1) olsam da, köyde o kadar çok çavuş-başçavuş vardı ki, meraklı ablalar, kardeşler dâhil! Hatta müteahhidin genç görüp de iş verdiği köyün gençleri bile…

Atalarımız; “Büyük lokma yut, büyük söz söyleme(14)!” demişler, herhalde bu söz benim için “Büyük yanlış düşünme!” şeklinde yorumlanmalıydı. Aklı başında, okumuş, öğretmen olmuş olsa da öğrencisi olan köylü kız zayıf, güçsüz gibi görünse de onun karşısındakine; “Evet!” dedirtmeyi nasıl mıhlarcasına(3) kabul ettireceğini okullarda öğretmemişlerdi bizlere.

Kabul etmeliyim ki; “Kalp kalbe karşı olduğunda(15) kadın bunu hissetmişse, erkek denilen zavallı kişi ne kadar direnmeye çalışsa da, karşı koymakta zorlanıyor, hele ki karşısındaki söylemesini bilmediği “Sana âşığım!” ya da “Seni seviyorum!” gibi sevgi sözü yerine “Ben senin yakışığınım!” demesi, bunu “Yakınındayım! Yakınlaşıyorum! Sana yakınım!” sözleri gibi desteği sonunda “Pes!” ettiriyordu beni, şimdilik ötesi bana kalsın!

Her zamanki gibi hem derslerimde, hem de özellikle sabahları mutfak bereketlerinde ve kahvaltı, yemek ertesi gerekliliklerde Düriye ve Nöriye en büyük yardımcılarımdı.

Başlangıçlarımda birbirini takip eden iki önemli fark vardı, uygulamaya çalıştığım eğitimde. Her çocuğun öğrenmek ve başarılı olmak için gösterdiği gayret ve her sabah mutfak olarak kullandığım odanın bir bölümündeki tezgâh üzerinde gördüklerimdi.

Her zaman iki dilim köy ekmeği, bir öğünlük bal, tereyağı, keçi peyniri, zeytin, yumurta, aygıtlanmış(3) ev salçası…

Ama hepsi birden, bir arada değil, bazen biri, bazen öteki. Farkında olma çabamın gerekmediği, neredeyse tahmin ötesinde bildiğimi sandığım gizli sempatizanım(1), perhizime(1) dikkat etmemi, pehlivan olmamı istemiyor düşüncesinde olsa gerekti.

Oysa sistem dışına çıkarak akşam hizmetlerini de eksik etmeyen Düriye ve Nöriye’nin, bir sorgulama sırasında ağzımdan kaçırdığım; zeytinyağlı yaprak sarma, ıspanaklı kol böreği, şekerpâre ve ek olarak çörek, bazlama, gözleme, kurabiye, mantı, erişte gibi katkılarıyla neredeyse tombik(1) biri olmak üzereydim, farkında olmak istemeyenler, fark etmiyorlardı herhalde.

Nöriye ve Düriye’nin yıkadıkları halde bilmedikleri; tencere, tepsilerle bazen akşam derslerine gelen annelerin, babaların, muhtarın kızlarının da mutfağımın bereketine katkıda bulunmalarıydı.

Üstelik bol keseden tavuk, et vb. ile. Dolaysıyla tombak olup tombullaşmam(3) inkâr edilemeyecek bir boyuttaydı.

Sigaram, içkim yoktu, mecburen gibi değil, içimden arzulamadığım için. Homini gırtlak, tumba yatak(16) spor yapmamın gereği idi, ama gösteriş gibi spor yapamazdım. Allah’a şükür Ramazan Ayı geldi de mecburiyetlerden kurtulup rica-minnet kendime geldim.

“Eski halime dönme” gayreti yaşadım; üstelik gayri resmi; “Hımbıl(1) bir öğretmeniniz olsun, ister misiniz?” tehdidi ile. Yoksa çeneme kilit veya mideme kelepçe taktırmak sünnet(11), vacip(11) konumlarını terk edip farz(11) haline gelecekti!

Bu arada Allah’ın hiç de hoşuna gitmeyecek, kabul etmeyeceğine inandığım, Allah’ı aldatmaya(17), kandırmaya yönelik işlere başladım, öncelikle. Hemen itiraf etmeliyim ki; çabam sadece şişmanlamamak için abdest alıp, tüm boş zamanlarımı oruç tutarak namaz-niyazla geçirmekti, ancak gösteriş yapar gibi camiye gidip, hele ki o bir türlü ısınamadığım hocanın arkasında durarak değil!

Bir bakıma şişmanlamamak yanında yaşlı amca ve dedelerin gözlerine girmek de maksadım değildi, sadece Cuma namazları ve teravihler(11) yeterliydi benim için. Bu çabamda asla haberinin olmadığına inandığım, içimde tek başına yer edenin gönlündeki yerimi sağlamlaştırmak gibi bir arzumun da dindar görünümlü olarak şekillenmesini istemezdim.

Ancak itirafımın devamını hemen getirmeliyim ki, hoca ya da müezzinin telkinleriyle değil, Kur’an ve okuduğum kitapların etkisiyle Allah’ı aldatmaktan vaz geçmiştim!

Bu nedenledir ki boş zamanım yoktu, boşa geçen zamanım(18) olamazdı zaten. Sadece vaktimi almak isteyenlerden akşam son ders bitiminde benden ayrılmak üzere olanlardan ricam olmalıydı;

“Bakın kızlar! İlginizden, yakınlığınızdan, bana olan düşkünlüğünüzden memnunum. Derslerinizdeki başarılarınız da beni memnun ediyor, ama devamlı beni gözlemlemeniz ürkütüyor beni. Söylemek istediğiniz bir şeyler mi var, öğüt vereceğim, ilgileneceğim? Hadi deyiverin, destek olayım!”

“Benim var öğretmenim! Ama kardeşimin yanında söylemek istemiyorum!”

“Benim de var, ben de ablamın yanında söylemem, utanırım!”

Biri, büyük olan; “Öğretmenim!” derken, öteki özellikle mi dememişti, bana mı öyle gelmişti yoksa? Hissettiklerimde yanıldığımı düşünemesem bile üzerinde durmam gerekli değildi!

“Bakın gençler, öğrencilerim! İkiye bölünmem mümkün değil, o halde biriniz, yarınki kontenjan için doğru eve! Kura mı çekersiniz, kendiliğinizden mi sırayı belirlersiniz, size kalmış!”

“Nöriye! Ben senin ablanım bana öncelik sağlamana sevinirim. Sen de yarın konuşursun, ne diyeceksen, dersin! Olur mu?”

“Olur abla, ben gidiyorum!”

Köyde geldiğimden beri en büyük başarım “geliyom, gidiyom, hadi!” gibi kısaltmaları yok etmemdi.

Sırası gelmişken hemen eklemeliyim ki; köyde ben gelmeden önce olan, ben geldikten sonra bence daha da iyileştiğine inandığım gerçekçi bir âdet vardı. Önceleri; Cami Hocası (İmamı), Öğretmen, Muhtar ve genelde “Ebe Anne” köyün her şeyi olarak belirlenmiş. Doğum, ölüm, sünnet, berberlik, düğün-dernek, asker uğurlama ve karşılamaları, davul çalma, mevlit okuma, mezar kazma…

gibi akla gelebilecek tüm olaylardan sorumlu bu dört kişiydi.  

Ancak ilerleyen tarihlerde, belki de benim sosyal demokratlığım(4) nedeniyle imamın bir bakıma dengesinin bozulması, eda, tavır, düşüncelerinin sofuluk(11) derecesi ötesinde yobazlık(11) ve hareketlerinin hödüklük(1), hanzoluk(1), hatta sersemlik gibi ilerlemiş olması onu bu kadrodan uzaklaştırmıştı.

Sözlerimin iftira ve gıybet(11) karmaşasında olduğu aklımdan geçmiyordu, yaşanan olayları yaşayanlardan dinleyip, yaşadıkça.  Bu nedenle arkasından düşündüklerimi yüzüne karşı söylemek için fırsat kollayacak, bulacaktım da. Doğrusu bu konuda üçümüz biz bize hemfikir olmadığımızı(3) söyleyemem, bu gerçekten yalan olur.

Düriye, Nöriye’nin ayak seslerinin kesilmesine kadar ancak sabırlı oldu, derdi; büyüktü.

“Ağabey!” dedi durakladı bir süre. “Öğretmenim olarak değil, bir ağabey olarak yardımına muhtacım ağabey, kulun, kölen olayım, elini uzat, yardımcı ol bana!”

“Dur bakalım Düriye! Nedir derdin? Anlat hele yalvarmadan önce!”

“Peki, otur şuraya ağabeyim, genç adam! Lâmbaları kapat, yüzünden, beni görmenden bile utanırım. Derdimi dinle, yol göstermeye çalış, okumuş, görmüş, bilmiş adamsın, oku, sor-soruştur-araştır elini uzatıp yardım et bana! Çünkü danışıp aydınlanacağıma inandığım kimse yok çevremde, yakınlığından cesaret aldım…

Ve anneme, kız kardeşime bile açamadığım bu derdim bir sır olarak kalsın sende, ölünceye kadar, yalvarırım! Eğer bir dert olarak saklayıp da sana açacağım derdimi bir başkasının dilinde okursam, öldürürüm kendimi ve sebebim sen olursun!”

“Yani katilin?”

“He! Öyle deniyorsa, ondan işte!”

“Nasıl yemin edeyim?”

“Yemin etme, hatta söz bile verme! Sen iyi bir adamsın, sana güvenirim, inanırım!”

“Sağ ol! Dünyada ve ahirette kardeşimsin ve sana asla ihanet etmeyeceğim!”

“Bak ağabey, şeklim, görüntüm, kafa kâğıdım hep kadın! Ama ben kadın değilim. Memelerim yok, yağda pişmiş yumurta kadar bilem değil. Kalçalarım aha gördüğün gibi! Her yerimde kocaman, kaba kıllar var. Oğlanlardan çok kızlara ilgi duyuyorum…

Hamama gittiğimde kızların oralarına buralarına bakmaktan çıldıracak gibi oluyorum. Ben de aynı görüntü yok! Onların anlattıklarına göre kızlara, kadınlara has bir şekilde hasta olmak(3) gibi bir durumum da yok!..

Dikkatli bakışlarım nedeniyle ‘Sapık!’ koydular adımı çevremdeki tüm kızlar. Artık karılar hamamına almıyorlar, annemle, kız kardeşimle bile giremiyorum oralara. Oysa Nöriye fıstık gibi tam bir kız, güzel, benden çok çok farklı…”

“Bana açıldığın için teşekkür ederim, bu üstesinden geleceğim bir konu değil. Deşifre olmaman(3) için muhtarlıktan telefon etmem uygun olmaz. Madem ‘Gizlenelim, saklanalım!’ diyorsun, o halde bundan sonra beraber gizlenip saklanacağız. Tamam mı?..

Ben bir ara şehre gidip anneme telefon edeyim, yapılabilecekler konusunda yardımını isteyeyim. Vaktim değerli, bu nedenle Nöriye’ye vakit ayıramayacağım. Belki seninle ilgili konuda başarılı olabilirsem, ona da vakit ayırıp derdini öğrenebilirim. Ama şimdi sen önemlisin!”

“Ağabey affedersin, karanlıktayız, ama gene de gözlerini kapayıp göğüslerime bak, bunlar bir genç kıza, bir kadına ait göğüsler olabilir mi? Belki de sizinkilerle aynıdır! Saçlarıma bak, sakallarımı, bıyıklarımı kontrol et! Yolmaktan, belli olmaktan korktum, bıktım! Ne olur acele et!”

“Peki, yarın Cumartesi! ‘Annemi çok özledim!’ diyeceğim. Ve mutlaka çözüm için sana dönüşte iyi haberler getirmeye çalışacağım, iyi, güzel ve fakat Tanrının ikilem(19) içinde kararsız kalıp da kız mı, oğlan mı, ne yapacağını şaşırdığı insan! Günaha mı girdim? Sanmıyorum, gene de Allah’ım bağışlasın istiyorum beni! Sen de benim için dua et lütfen, olur mu?”

“Bana elini uzatan bir ağabeyden dualarımı nasıl eksik ederim ki?”

Muhtara haber verdim, “Sabah erkenden asfalta çıkacağım!” diye. Köy asfalta yakın olduğu için andık(1), kurt, tilki, ayı gibi bir varlıktan korkum yoktu. Köyün köpekleri ise dostlarımdı, çünkü çok zaman ben elimdekileri ikram ederek dostluklarını pekiştiriyordum(3).

Muhtar; “Minibüse söyleyeyim, seni şehre götürsün!” dedi. Kabullenmedim.

“Ben motosikletle götüreyim!” 

“Köyümün toprağının, yollarının, bahçelerinin kokusunu sindire sindire, yürüyerek gideyim!” dedim.

Altıncı hissim(4) mi depreşmişti(3), abdala malûm olur(3) gibi, bana da mı malûm olmuştu, yoksa kalp kalbe karşı olduğundan mıdır, nedir hissetmiş miydim? Gerçekten yola düştüğümde fark edemediğim bir heyecan, yani yeni bir yaşama bürünecekmişim gibi bir his vardı içimde.

Yolu yarılamıştım, tam o son çağılı(2) dönerken Nöriye çıktı karşıma;

“Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var(20)! bana haber vermeden benimle vedalaşmadan mı gideceksin, ablamla vedalaşman yeterli miydi?” dedi ve dudaklarını dudaklarıma yapıştırdı, galiba bunun öpmek olduğunu sanıyordu.

“Bunun anlamının ne olduğunu biliyor musun?”

“Evet sana yakışıyorum! Köye gelen ablaların fotoromanlarının sayfalarında ve muhtarın getirttiği filmlerde gördüğüme göre de öptüm seni! Beni unutma, istiyorum! Senin olmam mümkünsüz olsa da!”

“Bak Nöriye! Öptüm dediğin şey, öpmek değil bir defa…”

“Öğret, o zaman, nasıl!”

“Böyle uluorta(1) sabahın behrinde(4) olur mu?”

“Yol çatıdan(2) önce Dibek(2) Kaya var, oraya sakla beni ve nasıl oluyor, öğret bana!”

O kadar güzel ve heyecan vericiydi ki, yol çatıya kadar gayretli olamadım, öptüm, doyasıya gibi, ama doyamayarak. Elini kalbimin üstüne koyduğunu ancak dudaklarımıza mola verdiğimde fark ettim;

“Anağh! (Bu, zannımca tercümesi; “Ana!” olan heyecan dolu bir hayret nidası(4) olsa gerekti!) Breh! Breh(21)! Bu nasıl kalp çarpıntısı böyle? Neden gizledin ki kendini! Benim kalbimin seslenişi hiç mi ilişmedi kulağına? ‘Gitme!’ diyeceğim, ama söz vermişsin ablama, ne derdi varsa?..

Git, ama hemen dön, ben senden çok özlerim seni! Seni bir gün bile görememek azap(11) bana ve inan ki benim bütün dualarım seninle olacak(22)…”

Durdu, durakladı, yutkundu, aklından çıkmasın telâşı ile olsa gerek devam etti;

“Ya bana öğretmen gerekenleri çabuk öğret, ya da sınıfta bırak beni, ikmale kalayım, daha bir iyi öğret bana, neler öğretmen gerekiyorsa. Hadi gene kalplerimizi gümbürdeterek bir daha öp beni ve ben arkama dönmeyeceğim, doğru git, ölmeden gel, seni beklediğimi bil, bu mendili de boynuna sar, bunun anlamını bilerek(23). Terin sinerse mendile, mendili geri ver bana, hep koklayayım seni!”

Dağlar, taşlar, yol, yol çatı, çağıl, ağaçlar, kuşlar, dallar, canlılığını yitirmemiş yapraklar alkışladı bizi sanki, hüzünlerimizde. Bana göre; bir şehirli oğlan, bir köylü kızın kalbini kazanmıştı, diğer bir deyişle bir köylü kızı, bir şehirli oğlanı kalbine hapsedip kilitlemişti, kaçması, azat olması imkânsız bir şekilde, ispatı sözlerden ziyade karşılıklı aynı duygularla birbirine ve aynı yöne bakan gözler(24), bir bilinmeyen, iki bilinen öpüştü sadece…

Ramazandı, ikimiz de oruçluyduk, ama mutlulukla öylesine kendimizden geçmiştik ki oruçlu olduğumuz aklımızın ucundan bile geçmemişti. Oruçlu birinin Allah’ın emriyle farkında olmaksızın su içmesi, yemek yemesi gibi bir durumdaydık.

Tekrar ediyorum; “Allah’ın emriyle!” İçimizden fesatlığın(1) zerresinin bile geçtiği düşünülemezdi. Allah affediciydi; affı hak edebilmek için bayramdan sonra sabırlı olarak birer gün kaza orucu(1) tutmamızın yeterli olacağı kanaatini yaşıyor, düşünüyor, umuyordum. Allah iki seven insanı 61 gün oruç tutmakla(11) cezalandırmazdı herhalde!

Ayrıldık Nöriye bahçe aralıklarından köye doğru yönelirken, dudaklarımda aynı heyecanla yol çatıya ulaşmak üzereydim.

Arkamdaki motosiklet sesi muhtarın gelişinin habercisiydi.

“Be kardeş! Be mübarek(11) adam! Madem işin vardı, 8-10 dakika önce…” öncemde teklif etmiş olmasına rağmen, diyemezdim, o zaman benim bir tanemle beraber olamazdım ki? Hem zaten o da benim için gelmişti, ilk düşüncemde günaha girmekten son anda kurtulmuştum.

“Annenler yola çıkmışlar, seni ziyarete geliyorlarmış, senin yola çıktığını söylemedim, onları burada misafir edebileceğini düşündüm. Bir de benden duymuş olma, ağızlarından kaçırdılar, hayırlı bir kısmeti sana göstereceklermiş!”

İçimden de olsa; “Hoppala!” dememi kim engelleyebilirdi ki? Geri döndüm, yolda iki kardeşin hayret nidalarıyla karşılaştım;

“Hani gidecektin?”

“Neden vazgeçtin? Bir şey mi unuttun?”

Eşeklerini sırf benimle beraber yürümek için geriye çevirdiler.

“Annemler geliyormuş da!”

 Telâşla yöneldiler evlerine, işi gücü bırakıp, maksatları gelenlere ikram hazırlamak olsa gerekti!

“Lây! Lây! Lom!(21)” havasında olmam gerekti, ama nasıl? Gönlümdeki vazgeçemeyeceğim, vazgeçmemin mümkün olamayacağı ve analık hakkıyla zorlayacak, ikna etmeye(3) çalışacak, her türlü hüner ve duygu sömürüsü haklarını kullanacaktı annem.

Üstelik çözüm için anlatmakta, aktarmakta, vakit bulmakta ve danışmakta güçlük çekecektim Düriye’nin sorunu için…

Düriye olağan bir yaşam içindeymiş gibi evde ne varsa getirmiş, mutfak sehpası üzerine yığmıştı, muhtemelen annesinin, Nöriye’nin katkılarıyla hazırladığı lor değil de peynirli diyeceğim kol böreği, kurabiyeler ve poğaçalar dâhil…

Nöriye gözükmüyordu ortalıklarda, hissetmiş miydi, bir kadının doğal hisleriyle elinde sandığının elinde olamayacağını bilir gibi?

Yol kısa değildi babam için, nihayeti uzun olsa bile annem de, kız kardeşim de, gelen her kimse (sanırım) o da yardımcı olabilirdi herhalde babamın arabayı kullanmasına?

Düşünürken geldi Nöriye, elinde bir tencereyle, sinirli gibiydi, ilk kez şahit oluyordum bu tavrına, tencereyi tezgâha koymadan önce, merakla sordu, aynı ülke diliyle(!), kısaca;

“Merkep Meselesi mi?”

“Galiba…” dediğim anda, daha cümlemi tamamlamadan elindeki tencere elinden kaydı düştü;

“Nasip değilmiş(4)!”

Hangi anlamda söylediğinin farkında değil gibiydi, tencereden ortaya dökülen pişmiş bütün tavuk için mi, kendi için mi? Muhtemelen ikinci şık gerçeğe daha yakındı;

“Şehirlisin, ne de olsa o da şehirli bir kız. Üstelik annenin hakkı var, tutup da bir köylü parçasını mı tercih edeceksin, o köylü kızı adını dağlara(25) yazmış, sana canını verecek olsa bile!”

Yumuşatmak için kolundan tutmak istedim, hırçınlıkla çekip, mutfaktan bezler, bir kısım sıvılar getirip önce tencereye, sonra bir poşete sığdırdı, dökülüp dağılanların tümünü.

“Karabaş’ın ziyafet günü, sana da mutluluklar…”

Tencereyi alıp çıkarken bakmadı arkasına, dışarı çıktığında da pencereye…

Annem-babam hanzo değillerdi, dolaysıyla irsiyetten kaynaklanan hanzoluğum yoktu, bu konuda kendi başıma başarılı olmuştum, bir genç kızın elini nasıl tutmam gerektiğini bilmeksizin…

Karabaş’ın ağzını şapırdatmasını(3) uzaktan da olsa duyuyordum, ancak Nöriye’nin ayak seslerini duyamamıştım, ahırdaki hayvanların tedirginlikleri dikkatimi çekmemişti, ancak anlayamadığım devrilen bir şeyin yankısı oldukça heybetliydi(1) ve sağır sultan bile duyardı(4).

Telâşla indim ahıra! Nöriye üstünde yükselecek bir şey bulamamış, üçayak merdivenin basamaklarından yararlanarak tavana astığı bir iple idam etmeye çalışmıştı kendini, düpedüz yaşamdan vazgeçme, Allah’a isyan ve intihar etme arzusu idi bu.

Nedendi? Sebebi bilip, anlamamakta direnen, öğretmen olduğu halde zayıf, hiç öğrenememiş, adam olamamış, nitelikleri belirgin olmayan biri için!

Önce ayaklarından kaldırdım; onun “Bırak beni!” tehdidine aldırmaksızın! Üçayak merdiveni itekleme çabasına karşın destekleyip ilmeği gevşetmek yerine, oradaki orakla(2) kestim.

Kucağıma bıraktı kendini, merdivenden dengesizce inerken ayağım kaydı, saman ve mayıs yığını üzerine yığıldım, üstümdeydi o.

“Sensiz yaşayacağıma nasıl hükmeder ve kendi başına nasıl kararlaştırırsın ki ölümü? Ölmeyi düşünsek de, ölmek istesek de bunu tek başına gerçekleştirmeye çalışman bana karşı haksızlık değil mi, üstelik daha ortada, hatta ufukta bile hiçbir şey gözükmezken, fol yok, yumurta yokken(4)? Üstelik sana tüm varlığımla âşık olduğumu, kalbimin sadece senin için attığını bile bile!”

“Güzel sözler! Ama bırak beni!”

“Ha! Mayıs kokuyorum değil mi, pisim değil mi? Şuracıkta, bu halimde seni benim yapsam, kimin duyarı olur ki? Üstelik karım olan birinin üstüne annem bir şehirli kızını bana göstermez bile!”

“Ben seni yitirmek kaygısıyla canıma kıymayı düşünürken senin beni ben olarak istemen doğru mu öğretmenim? Sen beni istersen, ben senin olurum, rızam olur, ama seni böyle sahiplenmek istemem, annenin elini öp, sonra kucakla beni ve eğer öpersen tıpkı çağılın başında olduğu gibi, ben de tüm ömrümü sana veririm! Diyeceğim bu kadar! Şimdi ver elini, kalk! Üstünü başını değiştir, yıkan, gelenler için hazır ol öğretmenim! Çamaşırlarını ahırdaki yerine koy, ben alır yıkarım sonra!”

“Galiba sizlere verdiğim derslerden ilk önce sitem etmeyi öğrenmiş olmalısın! ‘Öğretmenim!’ Öyle mi? Bunu ilerilerde sorgulayacağımı bil, ömrümün aydınlığı, yaşamımın ışığı, bir tanem, her şeyim Nöriye’m! Her neyse, seni ömür boyu benim olman düşüncesiyle kurtardığım için bir mükâfatı hak etmiyor muyum?”

“Haklısın!”

“Sana yakışığınım!” dediği gibi öptü beni, sadece dudaklarını değdirerek ve kayboldu.

Yitirmemiştim, yitiremezdim de, ama nasıl? Muhtar, o sözü iletecek kadar muhtar olmasaydı keşke! O tencere yuvarlanmasa, Karabaş sevinmese, Nöriye o saçmalığı yaşamasaydı. Keşke! Dünyada en utanılacak, en hazımsızlık(1) çekilecek, en gereksiz kelime olmalıydı; Keşke!

Ve o dokunuş dudaklarıma, hak ettiğim kadarı mıydı, yoksa bir vedalaşmanın işareti mi? O benden vazgeçmeyi mi göze almıştı? O vazgeçerse ben nasıl yok ederdim kendimi? Gayet basit; tünele girerken düdük çalan trenlerin tünelde birini yakalaması ne kadar kolaydı ve leşinin ne zaman ve kimler tarafından bulunacağının o ölü ne zaman ve nasıl farkında olurdu ki?

Diğer olasılık tünelden çıkan trenler idi, bu kez tek şanssızlık, leşimin erken farkına varılması, ya da ne yapacağımın fark edilip yapmamın önüne geçilmesiydi.

Yaşamda destek alacağın, mutluluğu üleşeceğin biri yoksa yaşamak beyhude(1) değil miydi? İnsanları, daha doğrusu insanların beyinlerini serbest bırakmamak gerek galiba, hem de böylesine aydınlık bir ortamda kapkara, zifiri düşüncelerle kendini zehirlemeye çalışırken…

Bir korna sesi duydum uzaklardan. “Bizimkiler!” diye geçirdim içimden. Anlatmasalar, öğrenemezdim, aday adayı kullanıyormuş arabayı. Sırtında iratlarla(2) dolu torbalar bulunan Nöriye’nin yanından geçerken sormuş o; “Lütfen!” kelimesini köylü bir kızdan esirgeyerek;

“Okul nerede?”

“Aaa! Hoş geldiniz! Nuri Öğretmenimin misafirlerisiniz galiba?”

“Sana ne? Ben okulu sordum!”

“Öğretmenim beyefendi idi ve bize hep iyilik gerekliliklerini öğretmişti. O bakımdan ‘Hoş geldiniz!’ demiştim. Doğru gidin efendim, sırtta bayrağı göreceksiniz, orası öğretmenimizin okulu…”

Aday hüviyetindeki kaba kız, arabayı patinaj ettirerek çıkardığı toz bulutuna bürünen Nöriye’yi umursamaksızın uzaklaşırken Nöriye arkasından; “Bir şey değil!” demiştir diye, geçirdim ben içimden.

Hak edene hak ettiği teslim edilmeliydi, ama ben bunu öğretmemiştim, Nöriye, Düriye dâhil öğrencilerimden hiçbirine!

Gitmek, Düriye için anneme danışmak plânım suya düşmüştü(4), üstelik o kalabalıkta annemle konuşamayacağım gibi, aday adayıyla da bilmeden, tanışmak bile söz konusu olmaksızın ne konuşabileceğimi bilemiyordum.

Çözümü sözüm ona babam üretti;

“Senin odan bize uygun değil, annen ve kardeşin senin yatağını üleşirler, bir geceliğine. Biz de güzel kızımız Naciye ve oğlum Nuri ile birlikte şehre gideriz. Naciye bir odada, biz diğer bir odada kalırız. Gereken bir şey olursa ben Naciye’ye ve Nuri’ye izin veririm!”

Yemeği yemiştik zaten, arabayı Naciye kullanıyordu, babam yanına benim oturmamı sağlamış, arka koltukta tekerin daha ilk dönüşünden itibaren horlamaya başlamıştı. Bu; bizim için yalancı mı, gerçek bir horlama mıydı, farkında değildik, dolaysıyla da susmak doğamıza egemen olmuştu.

Otel, kayıt, kuyut(4)

Babamdan önce davrandım;

“Biz Naciye’yle şehri şöyle bir dolaşalım, sen istirahat et, baba!” dedim.

Beraberce dışarı çıktık Naciye ile. Üç adım beride, bir parkın kanepesine mendilini sererek oturdu, aceleci idi genç kız, kesinlikle taşmaması, taşırmaması gereken sözleri kusmak ister gibi, oturmamı bile beklemeden konuşmaya başladı;

“Annemi, annenizi kıramadım. Böyle sipariş gibi, fiziksel bir beğenme ile bir kız olarak görücüye çıkmış(3) gibi bir alçalmayla yuva kurulacağına inanmıyorum. Evet, gönlümde kimse yok, tanışsak sizi sevebilirim belki, ancak bu çok geç ve güç bir karar. Onun için yol yakınken birbirimizi kırmayalım, ‘Beraberliğimiz olamaz!’ demek isterim, ne dersiniz?”

“Mazeretimiz ne olacak?”

“Basit; sen ‘Köy’ dedin, ben ‘Şehir’, sen ‘Avam(1)’ dedin, ben ‘Sosyete(1)’, sen ‘Bağımsız öğretmenlik!’ dedin ben ‘Bağımlı Fabrika’, ben ‘Erken!’ dedim, sen ‘Geç!’ meselâ. Hatta ‘Karşılıklı olarak birbirimizden elektrik alamadık, heyecanlanmadık, içimizde bir şeyler oluşmadı!’ da diyebiliriz, doğru olan da bu bence, doğru ve doğru dosdoğru!”

Annemi kırmaksızın nasıl davranacağımı, bir göze razıyken, Tanrının sunduğu iki göz için memnun olup Tanrıma nasıl dua edeceğimi bilemiyordum! Ama şehirli kız da sakınmayıp çuvaldızı nasıl batıracağını(4) biliyordu;

“Hem senin ilgilendiğin biri olduğunu hissediyorum, hatta bilmem gereksiz, sözlerimden memnuniyetini şu sokak ışıklarının loşluğuna rağmen mimiklerinden hissedebiliyorum. Ne yalan de, ne de doğrula! Benim için gereksiz! Ama beni misafir ettin, sessizce, saygıyla dinledin, ben de sana o talihli kız her kimse ömür boyu mutluluklar diliyorum. Bunu bil, lütfen! Üşür gibi oldum, otele dönelim mi?”

“Evet, iyi olur! Dürüstlüğün için bir ağabey gibi seni kucaklamama izin ver lütfen!”

Nöriye’ye karşı kabalaşmıştı, ancak bana göre şimdi bir hanımefendi gibiydi, izin verdi.

Sabah benimle birlikte köye gelmek istemedi, babam da otelde onunla beraber kalmayı arzuladı lobide, arabayı ben geri getirdim köye.

Hissi kabl el vuku(4), Nöriye bagajı silme dolduracak şekilde hazırlıklı idi, gülümsedi, sorar gibi bakışlarla, gülümsedim.

Annemi bir kenara çekip fısıldadım;

“Düşünceniz mutluluğum, ama Naciye ile ayrı iki dünyanın insanıyız, bunu sizlere sanırım yol boyu anlatacaktır, olay bitmiştir, bunu sizlerin de uygun göreceğinizi ummak istiyorum. Ancak ricam şu erkek tavırlı ve şekilli Düriye’ye geri dönmeden önce dikkatlice bak anne!..

Sorununu önümüzdeki hafta sonunda gelip anlatmaya ve yardımını istemeye geleceğim benim dünyamın en iyisi, biricik annem! Şimdilik derslere hazırlanmam gerek, size dönüş yolculuğunuzda katılmak isterdim, ama bugün, bu plânlanmamış zamanda mümkün değil!”

Düriye, Nöriye ve köyden birkaç kişi daha annemin elini öperek uğurlamak isterken aklıma gelmiş gibi sordum;

“Kız! ‘Arabayı süremem!’ dersen, anneme bırakma, şehre kadar yardım ederim sana!”  

Kız kardeşim; tek bir kelime bile etmeden öyle bir baktı ki bana, söylediğime pişman olmuştum. Sebep; ismini söylememem mi, sadece ‘Kız!’ demem mi, yoksa arabayı kullanmakta zorluk çekeceğini ima ederek aşağılamam mıydı, bilemiyordum.

İnsan ne kadar öğretmen olursa olsun, okumuş olursa olsun, adam olmak(26) konusunda bir cehaleti vardı ve Atatürk’ün sözü çınlıyordu kulaklarımda.

O söz şöyleydi; “Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek âlimler çıkabilir.

Bir diğer deyiş de babanın oğluna söylediği akılda kalan şu söz olabilir: “Ben sana ‘bilmem ne olamazsın!’ demedim, ‘adam olamazsın!’ dedim”.

Gittiler!

Düriye’yle konuştum, “İbibikler öter ötmez(27)der gibi. Nöriye’yle konuştum, ayrıca, ayrı! “Aferin!” almak bir yana, ödüllendirildim de! Beni nasıl öpeceğini biliyordu artık, yeniden ders vermeme, öğretmeme asla gerek yoktu! Amma…

Her seferinde kalbimi de yoklaması yok muydu? Patlamak(3) üzereydim, neredeyse; “Kız! İkide bir yüreğime bakıp kontrol etme, gebertip göndereceksin beni ahrete(11), evlenmeden dul kalacaksın!” dememek için zor zapt ediyordum kendim kendimi!

Ve ben de gittim şehre takip eden hafta sonunda.

Her ne kadar öncemde bir fısıltı olarak söylemiş olsam da artı bir günlük karşılıklı konuşma, araştırma, soruşturma ile (bence) bir büyük sorunu nasıl çözebilecektik ki, ana oğul. “Şimdilik” kaydıyla babamı konudan uzak tutmayı yeğlemiş(3), bunun kararımız için uygun olacağı düşüncesini yaşamıştık.

Konu; “Meselâ?” diye bir varsayımla(1) ve hemen çözümlenebilecek bir sorun değildi. Ben olmasam bile annem Düriye’nin elinden tutmalı, ona yol gösterecek, yardımcı olacak bir ışık olmalıydı, çözüm her ne şekilde gerçekleşecek olursa olsun!

Bunun için şöyle bir plânı uygulamaya koyup gerçekleştirmeye çalışacaktık, her ne kadar zamanında, çeşitliliklerle tekrarlana tekrarlana cılkı çıkmış(3) bir eylem olarak gözükse de.

Şeker Bayramına beş-altı gün kala, ayağını inciten(!) annem muhtara telefon edip benim kendisine yardımcı olmamı isteyecekti. Teferruat garantiliydi!

Hiçbir şey olmamış tavrında gelip Pazartesi önünden derslere başladım, Düriye’nin de, Nöriye’nin de meraklı bakışlarına sadece “Sonra! Bekle!” diye cevap verdim, fısıltı ile.

Daha sonrasına sığıştırmaya çalıştığım uygun bir zaman ve atmosferde ne, nasıl, niçin, ne zaman konularını anlattım Düriye’ye, kısıtlamaksızın(3), genişçe, gereken ötesinde fısıldayarak!

Selman-ı Farisi’den nakledilen bir Hadise göre; “Başı merhamet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş” olan ve içinde bin aydan (yaklaşık 83 yıl, 4 ay) daha hayırlı olan Kadir Gecesi ertesinde -tam bir zamanlama ile- annem sözleştiğimiz gibi telaşlı bir şekilde not bırakmıştı muhtara.

Muhtar da aynı telaşla, (yememiş-içmemiş demek Ramazan mübarek gününde mübalâğa(1) olacak ama) bana ulaşmıştı.

Hemen telefona geri döndüm, her ne kadar Düriye’nin sorununu çözebilmek için acele ediyor olsam da (veya görünsem de!) bekleyeni de bekletmemek arzumdu! Üstelik özlemek; kısıtlanacak bir hak da değildi!

Hiçbir şey olmamış, hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi, ama muhtarın telâşına uygun bir davranışla muhtarlıktan ödemeli olarak annemi aradım, telâşla, ah’larla, vah’larla sesimi yükselterek konuyu kısaca özetledim muhtara!

“Anneme kim yardım edebilirdi, bu bayram arifesinde sadece bir kısım gereklilikler ve ‘Can yoldaşı!(4)’ olarak?”

“Köyde aklı başında, hamarat(1), kaygısı, düşüncesi görünmeyen bir tek Düriye vardı!”

“Aklımdan geçirdiğim gibi; körün istediği bir göz, Allah vermişti iki göz!” diye nasıl düşünmezdim ki bu aşamada? İçimdeki konu; sadece Düriye’nin ıstırabının, sorununun çözümü olarak görünse de?

“Razı olursa ona söylemeli, teklif etmeli, rica etmeli, zorlamalı, hatta köy ve köylü adına emretmeli!” diye eklemişti muhtar, benim varlığımın destekçisi olarak.

Nöriye’nin bile haberi olmayan konu için Düriye’yi zorlamaya, emretmeye gerek yoktu ki, haberi vardı zaten!

Bir elçi gönderdik Düriye’ye! Düriye, Nöriye, anası, babası da beraberce geldiler, sanki bir yerlerden herhangi bir şekilde haberdar olmuşlar gibi, ancak neyin ne olduğuna dair bilgileri olmaksızın.

Göz kırpıp başımı eğdim Düriye’ye. Muhtarın ve diğerlerinin fark etmeyeceğini sandığım bir çabayla. Yanılmışım, Nöriye’nin açıkgöz olduğunu, en ufak bir mimikten, hareketten bile anlam çıkarabileceğinin gafletini(11) yaşadığımın farkında bile değildim.

Muhtar ve ben enine boyuna anlattık, anlatmaya gayret ettik demem safdillik(1) olur! Düriye anne ve babasının izninin alınması kaydıyla ve fakat pek de istekli görünmeyerek, biraz da mırın-kırın ederek(3)  “Peki!” dedi. Nöriye hemen söze karıştı;

“Ablamı yâd ellere(4) yalnız bırakamam, ben de onunla beraber giderim! Annemden, babamdan benim için de izin alın!” diye neredeyse bağırırcasına emretti!

Anne-baba dünden razı gibiydi, iki tüketici boğazın bir süreliğine de olsa köyden, evlerinden uzaklaşmaları nimet olarak göründüğü gibi, dönüşlerinde belki para, ama mutlaka hediye getirecek olmaları da mutlulukları olacaktı.

Üstelik kızlar şehir görecek, muhtarın himmeti(11) ile ayda bir kahvede sıkış-tepiş izlenen(3) filmler dışında istedikleri sinemalara gidecek, istedikleri filmleri seyredip şehirde pastalar yiyip gazozlarını içecek, beyaz ekmek yiyeceklerdi!

Dolaysıyla hemen izin verdiler kızlarına. Hazırlıkları fazla sürmedi kızların, nihayeti birer yamalı bohça(4), ya da çıkın.(1) 

Muhtar;

“Sabaha bırakırım sizi!” dediğinde itiraz ettim;

“Olmaz! Özel istekler için köyün minibüsünü kullanamazsın!”

“Neden olmazmış? Farz et ki hastalandın, ya da ahaliden bir ana doğuracak, ebemiz kayıplarda meselâ, ya da bir çocuk düştü, ayağı-bacağı çıktı, kırıldı, incitti, ya da bilmem ne oldu? Özel durum, minibüs orada öyle duracak, öyle mi?  Tövbe(11)! Tövbe! Deli etme adamı, da sabaha hazır ol!..

Sen bana bakıp lâf yetiştireceğine şu kızlara bak, bir! Bunlar şimdi bohça, çıkın, hırka, cepken(1), şalvar(1), yelek, cizlavet lâstiklerle(4) gitmeye kalkışırlar koca şehre. Senin vardır mutlaka, onlara çanta, bavul, valiz neyin varsa veriver, ya da satın al!..

Sonracığıma; iyi adamsın, varlıklısın, şöyle üstlerini, başlarını topla, toparla, düzelt, donat! Eksiğin olursa ben burdayım, merak etme!”

“Söyleyeceğim başka bir şey kaldı mı?” anlamında gözlerini kapatarak başını yukarı kaldırdı, göğe yükseltti sanki ve devam etti;

“Sizleri yol çatıya bırakacaktım, şimdi farz oldu, şehre kadar götürmeye mecburum. Eh! Köyümüzün bu hizmetinin karşılığı olarak kütüphanemize üç-beş kitap hediye edersin artık. Ama kitaplar öyle içlerine taş konmuş gibi ağır olmasın, anlayıp anlatacağımız gibi olsun!”

Muhtar akıllı, eli-gönlü açık(4) ve etkili bir adamdı vesselâm, köylünün yüzü tuttuğundan kim bilir kaçıncı kez karşısına başka bir aday çıkmaksızın muhtarlığa devam ediyordu. Ayrıca lâfını hiç esirgemiyor(3), gereken zamanda taşı gediğine yerleştirmesini(3)  de çok iyi biliyordu. Bu da benim için emirin demiri keseceği anlamına geliyordu, itirazsız.

Neyi tercih edeceklerini bilemediğim için çanta ve valizlerimden ikişer tanesini kapılarına kadar götürüp, onlar gibi, onların birikimiyle ünledim;

“Muhtarla beni kavga ettirmeyin, dediklerini duydunuz! Eşyalarınızı yerleştirin ve şehirde neler almak istediklerinizi de şöyle bir düşünün. Ama asla kısıtlama geçmesin aklınızdan, öğretmeniniz olduğumu hatırlatayım…”

Sözüm ona hissettirmeyecek şekilde gülümsedi Nöriye’m! Artık sakıncası yoktu onun için böyle söylememin, öğretmeni olsam da yaşamımın tek çaresiydi çünkü o! Ancak kendi gibi ablası da aynı zekâ ürününe sahipti, fark etmiş, ama fark etmemiş olmayı yeğlemişti galiba…

Sabah serinde çıktık yola. Küçükbaş sürünün çobanı da köpekleriyle birlikte, merkebinin üstünde umursamaz bir şekilde hayvanlarını köyden asfalt boyuna yönlendirme gayreti yaşıyordu.

Olay mahalline(!) yani bir öğretmenin öğrencisine öğretmesi gerekeni öğrettiği yere yaklaşırken koyun ve keçilerden bir-ikisi ile sabah mahmurluğunu üzerinden atamayıp koyun ve keçilere özenen eşek sabah tuvaletlerini belirgin bir şekilde gidermeye başlamışlardı.

Ben şoför muhtarla birlikte minibüsün ön tarafındaydım, kızlar ise arka koltukta yan yanaydılar.

Muhtar çobanı uyarmak, sürünün bize yol vermesini isteyerek kornayı çalmak yerine bir-iki kez gaz pedalına dokundu, frenle beraber, gürültülü bir şekilde.

Olay mahalline ulaşır ulaşmaz. Nöriye’nin sesi yükseldi, omzuma dokunmak istememesini anladım;

“Öğretmenim! Belki anlatmışsınızdır, ama aklımda kalmamış, bir soru sorabilir miyim?”

Özlediğini, yüzümü görmeyi arzuladığını sanıp arkama döndüm. “Şeytan” demekte zorlanıyorum, hem yakıştıramıyorum da, ama şeytan gibi ve fakat farklı olarak çapkınca bir gülümseme vardı yüzünde, dudakları ıslak ve büzmek çabasında hafifçe aralık, gözleri mahveder bakışlarla bana yönelikti;

“Demin yol açılmadan hemen önce hayvanlar tuvalet ihtiyaçlarını giderdiler…”

Yok daha neler, şuna “Dışkı” dese de olurdu, kibarca söylemi yerine; “Tuvalet ihtiyaçlarıymış!” Pöh! Ne diyeceğimi bilemedim, galiba öğrettiklerim içinde olduğu aklımdan çıkmıştı o an, ancak o şaşkınlığıma önem vermeksizin devam etti;

“Dikkatimi çekti! Bunlar hatta inekler bile sadece ot, saman ve hububatla beslendikleri halde, eşek takoz, koyun-keçi leblebi gibi işlerini görüyorlar, inekler bütün bir şekilde, yani biz köyde “lök gibi” deriz, ihtiyacını giderir, bunun sebebi nedir?”

“Ha! Şehir çocuğuyum ya. Ben bir şey bilmiyorum, değil mi? Maksadın; aşağılamak(3), sataşmak(3), beni sınava tabi tutmak mı Nöriye? Şimdi ben; ‘Bilmiyorum!’ diyeceğim, sen de öğrencim olarak her zamanki hazır cevaplılığınla, muhtemelen kabalığı biraz yumuşatarak, eski dilinin özelliği ile; “Bi moktan anlamıyon, bi de örtmen olmuşun!” diyeceksin, değil mi?..

Yağma yok Nöriye, henüz ve hâlâ öğrencimsin! Bu nedenle ablanla kafa kafaya ver, cevabı siz bana verin! Kazanırsanız pasta-gazoz, kahve ikramınız benden, ben ikram ederim size! Kaybedersem ne yapayım çaresizlikle gazoz pasta ikramımı kabullenmenizi beklerim!”

“Abla! Hatırında mı, bu sözlerin benzerini öğretmenimiz bir başka boyutta söylemişti; ‘Kaybedersem verirsiniz, kazanırsam alırım!’ gibi. Yani her iki durumda da, kazansak da, kaybetsek de öğretmenimiz bize şehirde gazoz ve pasta ikram etmeyi vadediyor! Razı mısın?”

“Hak etmediğime inandığım şey için rızam yok! Kabullenemem!”

“Ben de!”

“O halde bu sorunuzun cevabı size ev ödevi. Bakalım konu bağırsakların fizyolojik durumundan(4) dolayı mı, yani sindirim sistemi farklılığından mı olduğunu bilebilecek misiniz?..

Ve doğal olarak bana nasıl anlatacaksınız? Örneğin ineklerin midelerinin dört bölmeli olduğunu, sorduğunuz hayvanlardan meselâ bazılarının geviş getirdiğini(2), ya da getirmediğini öğrendiğinizi değerlendirmek istiyorum!”

Sustular! Muhtar şaşkındı, üçüncü vitesteki arabanın vitesini yükseltmek isterken, ikilemiş, araba silkelenmiş, dağ-taş-toprak inlemiş(!) muhtarın üstün performansıyla(1) kendine gelmeyi başaran araba arka koltukta oturan Nöriye’yi öne doğru iteklemiş ve o istemese(!) de beni omzumdan tutmak mecburiyetinde kalmıştı! Hemi de sıkıca!

Vedalaştık şehirde muhtarla…

Otobüste oldukça geç vakitte yer vardı, trene yetişebilirdik, pasta-gazoz haklarını ilerideki ulaşacağımız şehirde ödersem eğer. Ancak trene yetişmekte zorluk çekecek, ya da yetişme ihtimalini yok edecek bir durum meydana gelecek olsa bile kızların üstlerini, başlarını mutlaka donatmalıydım. Muhtar emretti diye değil, kendim arzulayarak isteyerek.

Mağazaya girdik, kanaatkâr(1), titiz, namahrem(11) konularına dikkat eden, bu nedenle kendilerine sadece bayanların yardımcı olmasını isteyen ve tasarrufu seven öğrencilerimle. Çünkü önce fiyatlara etiketlere bakıyorlar, beğenmeme haklarını kullanarak sonra diğer reyonlara yöneliyorlardı.

Kabinlere girip çıktılar, “Hık deyip, birbirinin burnundan düşmemiş olsalar(3)” da, giyim seçimleri her bakımdan birbirine uygundu. Ceket, pantolon, gömlek, mokasen pabuçlar(4) görünenler olarak aynıydı.

Tek fark; tahminlere sığacağı gibi tercih olarak Düriye’nin geleceğine hazırlık gibi gömleğinin açık mavi, Nöriye’nin gömleğinin açık pembe olmasıydı.

Zihnimden geçirmekte zorlansam da görevlilere sadece gömlek rengi beyaz olmak üzere tüm takımların birer çift olarak ayrıca paketlenmesini rica ettim.

Giyinip kabinden çıkınca Nöriye şımardı sanki mağazada değilmişiz de “Yakışığı olduğumu” söylediği, ilk ders verdiğim mahaldeymişiz gibi sarıldı bana ve öptü yanaklarımdan (sözde)!

“Çok teşekkür ederiz öğretmenim!”

Düriye mağazadan çıkıncaya kadar zor zapt etti kendini (sanırım);

“Benim şu ana kadar fark edemediğim, şu anda gizlemekte zorlandığınıza inandığım öğretmen-öğrenci, yaş ve konumlarınızı umursamadığınız bir şeyler mi var aranızda?”

Ben ne diyeceğimi, doğru mu, yalan mı, nasıl cevaplayacağıma karar verinceye kadar Nöriye gizlemekten, gizlenmekten bıkmışçasına patladı;

“Evet! Var!”

“Uzantısı Merkep Meselesi mi?”

“Onu öğretmenim söylesin!”

“Şimdi değil Nöriye! Öğretmeninin annesine bakma görevini tamamlaması gerek! Köye geri döndüğümde…

Sanırım görüşeceğiz…”

Gözlerinde, sözlerinde, mimiklerinde yaşamaya çalıştığı tebessümünde hüzün mü, mutluluk mu vardı, çözümleyemedim.

Ve öyle bir yağmur başlamıştı ki, deli dolu(4), bunun nedenini de anlamakta güçlük çektiğimi söylemeliyim! Bunlar; belki Düriye’nin nedenini anlamakta, anlatmakta güçlük çektiğim hüznünün egemen olduğu gözyaşları olabilir miydi?

Düriye’nin yerine düşünmekte sıkıntı çektiğim konu; bir kız olarak sevmek, sevilmek mi, ya da Tanrının kararsızlığına karşı bir erkek olarak sevilmek, sevmek miydi düşüncesi? Sanırım her iki durumda da çaresiz, mahcup ve mutsuzdu…

Taksi durağına ulaştık, şemsiyesiz, kenarlara, köşelere sinerek, bazen sekerek, bazen hızlı adımlarla, ama asla yavaşlamaksızın. İstasyon yerel deyimle; “Bir sigara içimi(4)” yahut da “birkaç adımla” ulaşılacak uzaklıktaydı! Tabiidir ki Düriye (bana göre) gökyüzünü ağlatmasaydı!

Taksi durağındaki öndeki arabanın şoförü “İstasyon” sözümüzü duyunca isteksizliğini belli etti; “Ne de olsa kısa mesafe idi, hareket etmeye değmezdi!”

Son sıradaki şoför imanlıydı(!) ya da imana gelmişti(11), “Beş lira yeter!” diyerek kabullendi bizi, saat açmadan!

Sevdiklerimi korumak beni bonkör(1) yapmıştı, ama yöre olarak fazla değil; “On kâat!” ya da “On papel!” toka ettim(3) şoföre!

Ve o kadar süre içinde şehirden inip köye (“Köyden indim şehire, şaşırdım birden bire” demenin tersi) neler bilip öğrendiğime hayret etme hakkımı kullandım, beraberce İstasyonun Bekleme Salonundaki kanepelere sığınırken…

Düriye; “Görüşme öncesi” bizi izinli sayıp yan yana oturmamıza izin verdiği gibi, sözüm ona fark etmeyecekmişim gibi kaş-göz işaretleriyle(3) Nöriye’nin elimi tutmasını işaretledi. Nöriye bana dünden razıydı, elimi tuttu, ben sanki doğduğumdan beri böyle bir yaşam için hazırmışım gibi hapsettim tek elini iki avucuma.

Yağmur bereket demekti…

Eve geldiğimizde alelacele sarıldığı belli olan bacağıyla annem sevinçliydi, yok öyle; “Ne verirsen elinle, o da gider seninle(11)!” şeklinde bir söz dizesi yoktu çevresinde. Sadece varlık içindeyken bir yoksula yardım edecek olmanın mutluluğunu hemen yaşamaya başlamak için hazırlıklı gibiydi.

“Hoş geldiniz çocuklar!”

“Hoş bulduk anne!”

Daha ilk karşılaşmada minnettarlığın(1) ve artı olarak bir bakıma sevdiğim kızın; Nöriye’min kabullenişinin işareti, asla mecburiyet değildi!

“Nuri! Ne cici, ne güzel kızlar bunlar? İyi ki o köye gitmişsin. Yoksa bu meleklerle nasıl tanışırdım ki? Çocuklar! Yorgunsunuz! Duş almak ister misiniz? Yoksa hemen dinlenmek mi istersiniz?”

Hazırlıklı ve bilgili olan annem sorunlu bakıcısının Düriye olduğu varsayımıyla Nöriye’ye dönüp;

“Peki! Bu güzel kızın da, her kimse Düriye ile beraber gelmesinin nedeni ne?”

Dilimin ucuna kadar geldi(3); “Anne! Gelinin!” demek. Asla ve asla “Gelin adayın” demek geçmedi içimden. Yutkundum, sustum.

Düriye de kıpırdadı yerinden, yutkundu benim gibi ses etmek istemedi önce, sonra gerçeğe yakın olan sözleri fısıldarcasına iletti anneme;

“Nöriye, kardeşim benim! Yalnız bırakmak istemedi beni, kendi deyişiyle; ‘Yâd ellere gelirken!’ Öğretmenim de; ‘He!’ deyince o da katıldı bize, hemen dönecekler, çünkü okullar kapanmadı daha. Nöriye, öğretmenimin öğrencisi, yaş itibariyle gecikmiş gibi görünse de…”

Durakladıktan sonra devam etme mecburiyeti var gibi devam etti, ne şiş yansın, ne kebap(4) örneği;

“Nöriye’nin derslerine çalışması, öğretmenimin de yapması gereken çok işleri var. Yılsonu, karneler, teşekkürler, takdirler gibi…

Ancak onlar köye dönmeden önce öğretmenimin bizi pastaneye ve sinemaya götürmek için sözü var, eğer izin verirseniz! Sanırım ondan sonra da köye dönerler, öğrenci-öğretmen olarak, okul asla kapalı olamaz, öğretmenim bu konuda oldukçanın ötesinde hassas ve titiz çünkü…”

Lâfı gevelemeden(3), saklı olması gerekenler dışında saklayıp söylemeyi ben öğretmiştim öğrencilerime! Düriye de bana, benim bilmem gereken kadarını iletmişti, o kadarı yeterliydi zaten.

Ancak, her şeye rağmen ben gereken zamanda sözü, lâfı (her neyse) gediğine yerleştirmiştim anneme; “Muhtemel değil, Nöriye Allah izin verirse kesinlikle gelinin olacak!” diye.

Annem de annesinden kendine kalan, bir bakıma abartı gibi görünse de “Dana Gözü(4)”, ya da “Deve dişi(4)” denilecek yüzüğü bir torba içinde, benim de tektaş bir yüzüğü(4) eklemem şartıyla Nöriye’ye takmam için bana vermişti; “Mademki…” diye başlayan bir cümle ile…

Babam, gelişen mutluluk görüntülerine artı olarak arabasını bana vermeyi teklif etti, oysa Düriye için araba onlara daha çok gerekliydi. Belki ilerilerde, Düriye’nin haberi olmaksızın, hani çoluk-çocuğa karıştığımızda araba lâzım olabilirdi. Ancak?...

Düriye o zamanlarda teyze mi, dayı mı olur, müphem(1) bir soru idi?

Sahi! Düriye hani, o benimsemek istediğimiz şekle bürünürse ne olurdu ismi? Eksik kalmıştı sanki bu sorunun cevabı? Aklını peynir-ekmekle yiyenlerin(3) mi, yoksa benim gibilerin sorunu muydu bu, bilmem hiç de kolay görünür gibi değildi!

Düğün-dernek…

Bizler baş göz olmuştuk, hatta çoluk-çocuğa karışmıştık da ve bir tek Düriye’nin eğer gerçekleşirse kullanacağı isminin ne olacağı sorun olmuştu, öyle mi?

Konu önemli miydi? Hani bir bakıma aklını peynir-ekmekle yiyenlerin hiç de üzerinde durması gerekmeyen bir konuydu bu! Hem? Her neyse, fol yok yumurta yok tavrında boş verelim!

“Allahaısmarladık!” dedik, herkes “Güle güle!” derken. Düriye fısıldadı;

“Uslu olun, ben o gününüze yetişeceğim inşallah!” dediğinde ben utanmazlık maskesi ardına gizlenirken, Nöriye kızıl ötesi mor, mosmor haldeydi, utandığından mı, heyecanlandığından mı, mutluluğundan mı? Bence mutluluk en uygun bir dinleniş şekli olmalıydı yüzünün renginde.

Babam bıraktı bizi istasyona, annem katılamadı bizi uğurlamaya, ne de olsa ayağını incitmişti ya! Ama Düriye arka kanepeye Nöriye ile birlikte yerleşmişti, ben mecburen babamın yanında şoför mahallesindeydim! (Eee! Herkes öyle dediğine göre; benim “Şoför Mahalli” demem abes kaçardı!) Ve arkadakiler fısır fısır(3), anlamamızın mümkün olamayacağı bir desibelde(1) konuşuyorlardı.

Bizi istasyona bırakıp dönmediler geriye. Düriye; “Uğurlayacağız!” dedi, trenin hareket saatine kadar bekledi, sanırım trenin son vagonu görünmez oluncaya kadar el sallamış olsa gerekti! “Tok açın halinden ne anlar?” yanlış bir söylemdi benim için.

Ancak içimden şöyle geçirmekte de sakınca yoktu sanırım; “Cinselliği nedeniyle şüpheleri olup da duygularını yönlendiremeyen yahut da yönlendirmekte sıkıntı çeken biri bizi, her anımızda biz bize kalmak isteğimizi, kısacası aşkımızı anlayamazdı!”

Nöriye tren hareket eder etmez ellerini belimden ve karnımdan dolayıp kilitledi, başını omzuma dayarken fısıldadı;

“Galiba seni çoktan da çok sevmeye başladım!”

“Ne demek bu, soru mu, sorgulama mı? Çöz ellerini, kaldır başını omzumdan, dön sırtını. Ben yaşamımda asla ‘Galiba’ ve ‘Keşke’ kelimelerine rıza göstermedim!”

“Ah, benim bir tane sevdiğim! Nelere de gücenirmiş? Hangi sözler için küsermiş, kızarmış, darılırmış! Şeytan; ‘Uy şunun sözlerine, öğrensin dünyanın kaç bucak olduğunu’ diyor, ama uyamam şeytana, uymayacağım da. Gönül penceremi sen açıp yerleştin, daha ilk karşılaştığımızda, kütüphanede kitapların tozları hapşırmama neden olduğunda…

Ve ben şu ana ulaşan yaşamımda ne öğrendiysem, hepsini senden öğrendim şehirli adam. Seni seviyorum; canımsın! Hatta sözümü şöyle tamamlayayım, senin öğrettiğin düzgün cümlelerle; ‘Seni çoktan çok, canımı bile senden esirgemeyecek kadar çok seviyorum…”

“Ben de öyle!”

“Bu kadarcık mı? Bari ‘Denden!’ deseydin sözünün anlamını daha iyi ve çabuk anlardım öğ-ret-me-nim!”

“Ufacık bir sitemi, koca bir kaya gibi çarptın yüzüme, doğrusu hak ettim. Sen işaret etmesen, sen kendini göstermesen, ben, beni nasıl anlatırdım ki sana? Seni, ömrümü sana adayarak, tümümle sevip sayarak seninle harcayacağım. Sabret sadece! Gün doğmadan neler doğar?”

“Yani sabreden Nöriye, Nuri ile murada erermiş, gibi bir deyim mi var dilinin ucunda(4)?”

Tren tünele girmişti, bu benim için şanstı, sözlerimi ispatlamam gerekti, ispatlamam galiba biraz uzun sürmüştü kısa tünelde. Yandaki pulman koltukta uyuklama modundaki tonton(1) yaşlılar bizi fark etmişler miydi, yoksa fark etmemiş olmayı mı tercih etmişlerdi, halden anlamışlar, gibi…

Önemsemedim, ama yanıyordum. Yanımdaki mi? Galiba o da!

“Bunun anlamı ne öğretmenim? Fırsattan, karanlıktan, sözlerimden istifade mi, öğrettiğini pekiştirmek, ya da yeni bir uygulama teşebbüsü mü?”

“Madem istemiyordun, cevap vermeseydin o halde?”

“Sana karşı gelmek mi? Asla! Ömrüm uzuyor!”

“Hah, şöyle güzel sevgilim! Bil ki sana ömür boyu sitem etmeyeceğimin, seni daima seveceğimin anlamını yüklemek istedim sana, özlemiş olarak. Ancak…

Ben senin değil miyim ki, ‘Öğretmenim!’ demekte ısrarcısın?”

“Öğrettin, ne öğrenmem gerekiyorsa. Büyüttün beni. Dilimi, has olan Türkçemi düzelttin, sana şükran doluyum demek istedim…”

“Bugünden bana kölenmişim gibi davrandığına göre; yarınlarda bebeklerine, yani çocuklarımıza kavuşunca eminim, beni boş bir süt şişesi gibi kapı önüne koyarsın da…”

“Bu konuda emin değilim, ama çocuklarımızın babaları olacağına göre, salonda çoraplarını oraya buraya savurmazsan sana salon kanepesinde rahatça uzanabileceğin bir yeri içtenlikle işaret edebilirim. Hele ki Allah’ım bizi o günlere ulaştırsın!”

“Sadece kalpsiz!”

“Sen kaşındın(3), hem bak tren son köprüden geçiyor, bizim İstasyona girmek üzereyiz!”

“Kısa kesmeye çalıştığına göre bunun anlamı; öğrenci oluşuna, yaşına-başına bakmaksızın benimle didişeceğin(3) anlamında mı?”

“Kabullen lütfen, evet her şeyi senden öğrendim, ama sevmeyi ilk bakışımla, ilk dokunuşumla benim sana öğrettiğimi inkâr edemezsin. Sonra tümünle sen egemen oldun bana, beni hükmün altına aldın ve senin dışında bir hayat sürdüremez oldum. Ancak bilesin ki; egemenlik kayıtsız ve şartsız kadınındır! O halde ne olursan ol, sen; be-nim ö-mür bo-yu kö-lem-sin, e-si-rim-sin! Anlaşılmadık bir şey?”

“Razıyım, hem hiç pişmanlık duymadan…”

“Ben de ömrümün sonuna kadar seninim!”

“Ben de ömrümün sonuna kadar seninim!”

“Nuri’m, efendim, yarınım! Dediklerimi tekrarlamak yerine farklı bir şeyler söylemeye gayret etsen, hiç olmazsa biraz, azıcık…”

“Seni seviyorum, bana bugünleri yaşatan, yaşamımın tek sahibi, dünyam, uğurum…”

“Teşekkürler…”

“İçimden, içtenlikle geçenleri söylemeye gayret etmiştim, teşekkür etmen için değil!”

“Peki, anladım! Trenden inince taksiyi yol çatıya kadar tut, e mi?  Yaşadıklarımızı anlatalım yol boyu, birbirimize mehtabı üleşelim köyümüzün yollarında, sen, ben ve hayallerimiz ve yaşamaya çalışalım hem bundan sonrasını hep…”

“Batıl itikat(28) olsa gerek, ben de senin düşündüğün gibi aynı şeyleri düşünmüştüm, ufak bir eklenti ile. Demek ki o yanlış hurafe(28) dediğimiz inanca göre sen benden daha çok yaşayacaksın!”

“Sen göçtükten sonra kalacak zamanı nasıl yaşamak olarak düşünürsün ki benim için? Sen yoksan ben de yürüyen bir ceset olurum ancak! Hadi bugünden bunları zırvalamayı(3) bırakalım…

Taksiden yol çatıda indikten sonra bana şiirler oku, şarkılar söyle, aralıklara beni ne kadar çok sevdiğini sıkıştır, ellerimden tut, başımı göğsüne yaslamama izin ver, öğretmen, öğrenmem ne kadar şey varsa bugünden başlayarak hepsini bana sıra sıra öğretmeye devam et!”

“Olur! Yeter ki sen hep gül ve ömür boyu, ömrümün sonuna kadar seni güldürmem için Tanrının beni görevlendirdiğini kabul et!”

Taksiyi tuttum, yol çatıdan itibaren yürümeye başladık, ta ki Nöriye’nin bana “Yakışığı” olduğumu söylediği, teferruatına gerek olmayan yere kadar. Sarıldı, elimi sıktı; gözlerini kapatmasını istedim, şaşırdı, belki de beklediğinin gerçekleşeceğini sandı;

“Ben; ‘Aç!’ deyinceye kadar açma lütfen!” deyip cebimden yüzüklerin her ikisini de çıkarıp karşısında diz çöktüm;

“Aç gözlerini…”

Hayret edercesine gözlerini karanlığa alıştırmaya çalışırken çılgınca, hatta emreder gibi bağırdım;

“Evlen benimle!  Bundan sonra tek bir anımız bile ayrı geçmesin!”

Ağlamaya başladı, elimden tutup beni yerden kaldırmaya çalışırken, öğrettiğimi öğrendiğini ispat etmeye çalışırken;

“Evlenirim seninle, üleşirim tüm ömrümü saniye sektirmeden…”

Beraber yürüdük, yatsı ezanı okunmamıştı henüz. Hocaya; “Bizi evlendir!” dediğimizde hocadan hiç ummadığımız bir tepki aldık;

“Siz zaten evli değil misiniz, şeriata(11) uymamış olsanız da?”

“Nerden çıkartıyorsunuz bunu, kim söyledi?”

“Abla-kardeş hep okulda değil mi bunlar?”

“Kim söyledi, dedim?”

“Kimse! Ben gördüm!”

“Ne gördünüz ki, iftira ediyorsunuz, günah işliyorsunuz…”

“Ne günahı? Siz sadece Cuma, bayram, cenazeler için Müslümansınız. Hatta Müslüman bile sayılmazsınız!”

“Bak hoca! Kıt bilginize karşın arkanızda cemaat namaz kılıyor, sözlerinize dikkat edin, her koyun kendi bacağından asılır, siz bizim dinimiz, Müslümanlığımızla ilgili herhangi bir şekilde yorum yapamaz, bizi sorgulayamazsınız. Bu cami hocası olmanız dolaysıyla size tanınmış bir hak değildir, haddinizi de bilmelisiniz(29)!”

“Bana sen mi öğreteceksin? Git! Bildiğin yere şikâyet et!”

“Gereksiz, ne elimi, ne de dilimi münasebetsiz biri için kirletmem!”

Nöriye’nin elinden tuttum;

“Haydi bir tanem (sözü özellikle beyni sulanmış(3) hocanın duyacağı şekilde seslice söylemiştim)! Anneni, babanı razı edelim, yarın dersi erken bitirip dersten sonra şehre gidelim, kâğıt üzerinde(4) karım ol, ama Düriye’ye söz verdim, o işini bitirip dönünceye kadar bilinen anlamda benim karım olmayacaksın…

Düriye gelip de ‘He!’ derse, o zaman eğer kıymayı kabullenirse ilin müftüsünün huzurunda İmam Nikâhımızı kıydırır ve yuvamıza yerleşiriz…”

Sevincimiz kursağımızda kalmış(3), neşemiz yok olmuş, küskünleşmiştik.

“Seni böyle hüzünlü bırakamam!”

“Doğrusu sana bugünden ihtiyacım var! Ya, al götür beni evine, yer yatağına da rızam var, ya da gel okula, trendeki gibi büzül koynuma, ilk kez beraber uyuyalım, düzgün, Düriye’ye söz verdiğim, onun istediği gibi…”

Gün geçti, şehre gittik, evlendik kâğıt üstünde, yani sadece formalite icabı(4) gibi nikâhlandık ve köy imamına inat, onun yanlışlığından bahsetmeksizin müftüye çıktık, o da memnuniyetle kıydı dini nikâhımızı.

Aslında cahilliğim nedeniyle müftüyle de anlaşamadım başlangıçta; mehir(11) konusunda.

“Mihri muaccel(11)?”

“Tüm yaşamım!”

“Mihri mueccel(11)?”

“Sonsuza değin!”

“Anlıyorum oğlum, ama bir bedel söylemen iyi olacak!”

“O halde her iki şey için de, karımın değeri indimde tartışılamaz, ama mademki dinimiz emrediyor, her ikisi için de birer ton altın…”

Kabullendi müftü. Anlayamadığımız duaları etti, odacı-kapıcı şahitler, şahitlikleri kabul edildi, muradımıza erdik(3), ancak her ne demek olduğunu bilemediğimiz dışımızdakilerin kerevete çıkmalarına(3) oldukça uzun vakitleri vardı, düğün-dernek sona erinceye kadar!

Günler geçiyordu, doymuyorduk birbirimize nefeslerimizde, gereken zamanlarda gereklilikler için birbirimizi azat ederek, öğretmen-öğrenci ilişkisi düzeninde hâlâ ve bizi bilen Nöriye’nin anne-babası dışında kimse yoktu. Hatta muhtar bile, muhtemelen imam çenesini çalıştırmamış olsa gerekti… 

Muhtar, belki nikâhımız için formaliteler gereği aldığımız kâğıtlar nedeniyle şüphe etmiş olabilirdi, ama şüphelerini kendine bıraktık, bizim için hiç de gerekli değildi çünkü! Ancak yanıldığımızı hemen kabullenmem gerek!

Arada bir telefonlaşıyorduk annemle, ben bilmem gerekenleri öğreniyordum, benim dışımdaki herkesin bilmesi gerekenler bilmeleri gereken kadardı, fazlasını Nöriye dâhil kimsenin bilmesi şart değildi.

Bu arada en iyi haber muhtardan gelmişti, bilip anlamış olduğunu saklamaksızın;

“Yarınlarda çoluk-çocuğa karışacaksınız. Lojman dediğimiz o yer, o ufacık odacık şimdilerde yeter gibi gözükse de yetmez size. Ben koca iki yetişkin kızımı sığdıramıyorum evime!” deyip köy bütçesinden iki katlı lojman yaptırmaya başlamıştı. Bize değil tabiidir ki, okula, okulun öğretmenine, okulun öğretmenlerine; “İtibardan tasarruf olmaz(4)!”  ilkesiyle.

Alt katı iyi yalıtım destekli(4) garaj olarak kullanılacaktı. Doğal olarak hani meselâ okul öğretmeninin arabası olursa onun arabası için değil, köyün demirbaşına kayıtlı minibüs, traktör, römork için…

Eh! Yer kalırsa ve de muhtara zahmet olmazsa muhtarın motosikleti ve de dâhi aynı gerekçeyle öğretmenin olursa, arabası ya da aracı için de…

Muhtar sözünü esirgemeksizin kısa sürede projesi, mühendisi, usta ve işçileriyle tamamlattı ideal lojmanı. Şimdilik bizim lojmanımızı yavaştan yavaş, hızlanmadan gerekenler gerektikçe ve önlememizin mümkün olamadığı annemin ve babamın inanılmaz “Şuncağız da lâzım, buncağız da gerekli, oncağıza da ‘Hayır!’ demeyin gücenirim!” katkılarıyla evimiz tamamdı.

Ama biz evli(!) olmadığımız için yine de okulumda o küçücük odada kalıyorduk karı-koca, hiçbir şüphe, endişe yaşamaksızın, şeytana kulak asmaksızın!

Muhtar;

“Bundan önceki bebeleri donattın, cahil kalmayacak içimizde. Bundan sonraki çocuklar da sayende okumaya meraklı olacaklar. Yüzüne karşı söylüyorum, bak arkandan konuşmuyorum. Nasıl olsa bebeleriniz olacak, büyüyecekler ve büyük okullarda okuyacaklar, sizler de kuzularınızı yalnız bırakmayıp şehre gideceksiniz…

Eee! O zaman bize öğretmen gerekecek. Ben de Müdürlükten mutlaka evli karı-koca öğretmen dileğinde bulunacağım…”

Öncemde de söylediğim gibi yaşanmamış saysam da, zaman su gibi akıyordu(30), ama şimdilerde değil. Bir an bile ayrı kalmayı dilemediğim, düşünmediğim beni doğuran ve doyuran dışındaki tek müstesna(1) varlıkla, ömür boyu beraberliğimizi vadettiğim sevdiğimle aynı havayı soluyorduk, mutluyduk.

Nöriye, annemin hediye ettiği ve ona aldığım yüzükten dolayı mutluydu, ama gerekçemiz ne olursa olsun, yaşantımıza nasıl devam ediyor olsak da, “evli-evsiz” beraber yaşamımızı yakıştıracağım beraberliğimizden anne ve babalarımızın haberdar olmamaları nedeniyle üzülüyordu.

Nöriye merak ediyordu, annemin ayağının iyileşmesi neden bu kadar gecikmişti ve ablası neden hâlâ geri gelmiyordu? Sık sık, ablasını özlediğini anlatma gayretini yaşıyordu, özellikle anlayamadığım özel bir nedenle olsa gerek, sabah kahvaltılarımızda…

Bitmek tükenmek bilmeyen sorular, hele ki her telefonun sonlarında yanımdayken, ya da eve döndüğümde? Doğal olarak cevaplanmadı, cevaplamadım tabii. Her ne kadar muhtarlıktan telefonlarla bilip öğrendiğim, ancak bilinmemesi için söz vermiş olmama rağmen sürpriz niteliğinde saklanarak yalan söylemek mecburiyetinde kaldığım haberleri iletmemle birlikte.

Nöriye, Düriye’nin sorununu, annemin ayağını sırf bu nedenle yalandan incinmiş olduğu haberini ve Düriye’nin rahatsızlığının çözümü için uğraşıldığını asla öğrenemedi. Ta ki uygun bir şekilde gerçekleştiğinde bilecek, tüm köyün bilip öğreneceği zamana ulaşılıncaya kadar da bilemeyecekti Nöriye de, ailesi de, tüm köy gibi…

Evet, gerçekten yalan söyleyecek kadar zeki değildim. Karşımdaki de zekâ küpü(4), akıllı bir kızdı ve yalanlarımı yüzüme çarparak ayıklıyordu, ancak asla Düriye’nin konumu ile bilgi sahibi olamadı, gizledim, gizlendim çünkü. Annemin vereceği müjdeyi gerçekten hasretle bekliyordum.

Gün gelecek, içimden gelen bir ses ya da arzu ve istekle Düriye’nin Tanrının onu yaratış cinsiyetinden ayrılıp öz cinsiyetine dönüş haberini alacaktım. Ya da genelleştireyim; alacaktık! İletmeme gerek kalmayacaktı. Ancak şimdilik kesinlikle; “Hayır!” idi düşüncem; annem, babam, Düriye ve ben dışımızdaki herkese karşı…

Nihayet o gün geldi. Annem muhtara; “Oğlum, ödemeli telefon etsin!” diye emretmiş!

“Yarın geliyoruz!” dedi kısaca. “Nasıl?” diye heyecanlı sorgulamamın cevabı; “Beklediğimiz gibi!” şeklinde oldu ve ekledi;

“Sen kamuoyunu(3) hazırla, ya da önemsiz, sadece karına söyle!”

Ana gibi yâr olmazdı(31), sağır sultanın bile kulağına erişen bizim evliliğimizden annemin haberinin olmayacağını düşünmem safdillik değil miydi? Bu nedenle; “Karıma mı?” diye soracak kadar şaşkınlık, hatta aptallık yaşamadım(32)!

Heyecanlıydım. Karım lojmanın inşaatının, kontrol mühendisliği(2), sürveyanlık(2) görevlerini tamamlamanın ötesinde “Şuncağız, buncağız, oncağız…” ve kendince gerekli olan “Şu şuraya, şu da buraya, o da oraya…” gibi gereklilikleri de tamamlıyor, tamamlamaya çalışıyordu peyderpey(1). Ancak hepsini kendi kendine ve tek başına değil…

Soruyordu; “Ne dersin!” diyerek. Bir kul, köle olan kocanın, karısına sıkı mıydı herhangi bir şey için; “Hayır!” demesi yahut da düşüncesini, tasavvurunu, dileğini onaylamaması?

“Tabii Hayatım! Olur bir tanem! Harika düşünmüşsün canım! Çok güzel, ben akıl edemezdim valla!”

Peh! Peh!(21)! Yalakalık! Yağcılık! Göze girme çabası(4), sanki gerekiyormuşçasına. Artık bir kocanın karısına söylemesi gerekenlerin sadece bir kısmı, muhtemelen uygun zamanlarda devamı gelecekmiş gibi…

Tüm kendince plânladığı işleri yaparken, düzenlerken, tamamlamaya çalışırken ona öğrettiğim, ya da radyodan, teypten kulağına çalınan şarkıları söylüyor, ya da söyleyen sanatkârlara katılmaya çalışıyordu, sanırım mutluydu!

Ben aslında hain bir kocaydım, itiraf etmem gerek, sessizce ve ağır ağır çıktım merdivenlerden(33), beline sarıldım, saçlarını kokladım, yüzünü çevirdim ve öptüm.

O da hayret etme hakkını kullandı, eksiksiz ve sorarcasına!

“Bayram değil, seyran değil(34), durup dururken kocam beni niye öptü ki acaba?”

“Telâşlanma! Heyecanlanma! ‘Yarın ağabeyin köyümüze gelecek!’ müjdesi için bu telaşlı, olağan olmayan hareketim!”

“Zırvalama! Yaşamda bir tek Düriye ablam var benim, ağabeyim yok ki!”

“Şimdi var!”

“İyi misin aşkım sen?”

“Kanıksama(3)! Anlatacağım!”

“Kocaman, aklı başında insanlarız, yok ‘Leylekler getirdi!’, yok ‘Dereden tuttular!’ diye saçmalamayacaksın, umarım!”

“Yok bir tanem! Şimdi şöyle düşünmeye, ya da göz önüne getirmeye çalış lütfen! Ablanın farklı bir fiziksel yapıda olması dolaysıyla köydeki tüm insanlar, daha doğrusu kadınlar ve kızlar ondan çekiniyor, onu kadınlar hamamına sokmuyor, hatta resmen ‘Sapık!’ bile diyorlardı ona!”

“Ablam tahammüllü ve dayanıklıydı, önem vermiyordu!”

“Diyorsun, ama bu sorun onu için için yiyordu(3). Sabır taşının çatladığı(4), incelen bir ipin koptuğu(4), tahammülün ulaştığı son bir limit(4) vardı. İşte o anda ablanın karşısına ben çıktım yahut da ablan karşıma çıkma şansını denedi ve başardı…

Açıldı bana, hiçbirinizin haberi olmaksızın. Sözüm ona annemin ayağı acıdı, yalandı, muayene ettirdi annem ablanı, doktor karar verdi, sakladık, saklandık. Düriye Ablan şimdi kız değil, ağabeyin, adı Orhan oldu ve Nüfus Kâğıdı da mavileşti!”

“İnanamıyorum!”

“Sana bu özel durum dışında hiç yalan söyleyip yanlış yaptım mı? Sana; ‘Gücenmeyeceğim, üzmeyeceğim!’ diye söz verdim. Ama ‘Somurtmayacağım(3), üzülmeyeceğim!’ diye bir sözün ulaşmadı bana, hiç, şimdi…”

“Sana hep inandım, güvendim, seviyorum seni, somurtup üzülmeyeceğim asla, sen de aynısını dene, hadi sıkı sıkı sarıl bana, kucakla ve öp beni, sabah oluncaya kadar. Ağabeyim geldiğinde tıpkı senin gibi coşmamı, mutluluktan ağlamamı sağla!”

“Farkında mısın? Ocakta her ne yapıyorduysan taştı, yandı, bitti, kül oldu. Farz et ki ramazan günlerinden birini yaşıyoruz. Gün gece, sahur vakti, imsak(11) geçti, hadi yatıp sabah ezanını bekleyelim ve caminin kendini imam zanneden kuyruklu primatına(1) inat, arkalı önlü sabah namazını kılalım ve Orhan Ağabeyin için dua edelim!”

“Yanarsa yansın! Ocağı kapatıp geliyorum. Hemen! İyi ki seni sevmişim, mükemmel insan, dünyamın biricik aydınlığı…”

“Bak bir tanem, biriciğim. Herhangi bir sitemde bulunmazsan, yanlış sorular sormazsan tek bir şey söyleyebilir miyim?”

“Hayırdır, bu kadar incelip bükülmen?”

“Seni istiyorum, benim olmanı istiyorum. Gelinliğin hazır, benim elbiselerim de. Annem, babam, Orhan gelince ertesi gün evlenip evimize yerleşelim mi?”

“Valla, sen hep hayalimde tütüyorsun, ama sana hemen ‘Evet! Peki!’ demem mümkün değil! Sabaha erişelim, birbirimizi üleşmeyi düşüneyim, belki annemden, babamdan beni resmen isteyince, annen, baban da beni kabullenirse, ağabeyime verdiğimiz sözü gerçekleştiririz, ruhen, ilmen, resmen senin olduğum gibi tamamen de senin olurum!”

Söylemek istediğini gerçekçe söylemekten sakınmış, utanmış olabilirdi.

“Zalim olmadığını biliyordum zaten. Ama bir şey daha sormam gerek! Köy düğünü istersin mutlaka! Muhtarda teyp kasetleri olduğunu biliyorum. Alırız, olur biter. Eğer sana dans öğretmemi de istersen bende de dans müziği kasetleri var…”

“Bir saniye! Sen dansı kendi kendine öğrenmedin, şehir kızlarından öğrendin değil mi?”

“Yalan söylememi bekleme, evet!”

“Bana sarıldığın gibi mi sarıldın onlara da, baygın baygın, akıllarını çelecek gibi?”

“Sarıldım, ama gereği kadar, aklından geçtiği gibi değil…”

“Allah bilir, bana öğrettiğin gibi onlara da nasıl öpüşmeleri gerektiğini öğretmişsindir?”

“Senin niyetin beni bu akşam haşlamak(3), üzmek mi? Sana hiç yalan söyledim mi? Eğer bilseydim ki yaşamımda sen olacaksın, bir anda kalbime yerleşip beni kendine kul-köle edeceksin daha doğduğumda saklamaya çalışırdım kendimi senin için! Evet, bu köye gelmeden ve seni görmeden önce asla ilerlemeyen arkadaşlıklarım oldu. Dikkat et, ‘Yakınlık’ demiyorum. Sen, benim için ilktin, ilk oldun ve seni nasıl inandıracağımı, şüphe, endişe, tereddüt, kıskançlık her ne dersen de, onları nasıl yok edeceğimi bilemiyorum…”

“Gayet basit, hadi kalk, bana dans öğret, ben bıkıncaya kadar. Uyumayı yasaklıyorum sana, aç şu teybi, kimsenin bize delilik yakıştırmayacağı bir şekilde, sessiz, usul ve beni sarsıp kendimden geçirecek şekilde öğret! Yoksa geçmişini saklamadığın için sana teşekkür etmem…”

Başladık…

Gece yarısını geçti zaman…

“Galiba yoruldun gibi?”

“Yorulmadım, ama seni ve çeneni daha çok yormak istemiyorum! Terlediysen duşunu yap istersen!”

“Ne yoruldum, ne de terledim, hadi yatalım, sarıl bana, her zamanki gibi büzül koynuma…”

Gün ağardı, namazlarımızı kıldık, bekledik…

Ve Orhan geldi. Ancak annem, babam ve Orhan’a katkı olarak bir önceki seferde arabayı kullanan aday(!) Naciye ile beraber gelmişlerdi, anlayamadığımız...

Akşamki badireyi(1) alnımın akıyla atlatmıştım(3), peki bu intihar etme düşüncesini yaşadığı, içinde kıskançlık diye özetleyebileceğim bazı şeylerin değişikliğini hissettiğim Nöriye’nin nefesinde tekrar nasıl yok edebilecektim ki?

Evet, yaşadığını en ufak ayrıntısına kadar hatırlamaması mümkün değildi Nöriye’nin, benim de aramızda geçen diyaloğu ve sonunda sevdiğime kavuşmamın ön mutluluğunu…

Orhan’ı kız olarak bilip de karşılarında erkek kıyafetleriyle gören köy halkı şaşkındı, nasıl olurdu böyle bir şey? Hele ki o yobaz şeytan cami imamı;

“Bu; Allah’a isyan!” deyince;

“Ey nınnırı nınnın(4) hoca denilen kişi (Münafık(11) demek dışında, onu da söylemekten çekindiğim, artı uygun bir sıfat bulmakta sıkıntı çektiğim içindi bu söylem)! Allah’ın kararsızlığını sorgulamak ve bir insanın aslına dönmesine karışmak senin üstüne vazife mi, haddine mi? Sen kimsin yahu? Allah’la kul arasına girmeye nasıl cesaret edersin ki?”

Utancım, kinim, hatta aşırı nefretim ancak içimden söylenebileceğim kadardı.

Orhan, doğrudan bize yöneldi;

“Evlendiğinizi, ama beni beklediğiniz için evli olmadığınızı biliyorum, şükranım sonsuz. Yarından tezi yok(4), çalsın davul, çalışsın muhtarın teybi. Nuri Öğretmenim vakit geçirmeden, hemen şimdi kız kardeşimi öğretmenim resmen istesin anneniz, babanız, annemden, babamdan sizin için. Sizin sadece birbirinize değil, hepimize sevgi ve saygınızı dünya âlem(4) bilsin, öğrensin, örnek alsın!”

O gece Orhan annesinin evinde, annem, babam ve Naciye bizim evimiz olacak, o güne kadar hiç kalmadığımız lojmanda kaldılar, Nöriye onlara karşı güler yüzlü, sempatik, sanki suçluymuşum gibi bana karşı mesafeli idi. Ne yapmıştım ki?

Gene de evlendik, yani düğünümüzü yaptık, evlenmiş olmak için gerçekten. Ama çektiğimi bir Allah bilir, bir de ben ve ek olarak da Orhan. Teybimde önce dans müziğini çaldım. Annem babam katıldı bize, karınca kararınca(4).

Orhan Naciye’yi kaldırdı, galiba boş durmamış, ameliyatla birlikte dans etmeyi de öğrenmişti. İki kez ya dönmüş, ya da dönebilmiştik, savunma, izah, yalvarma, yakarma, sevgi sözleri söyleme modunda baygın baygın bakma imkânım bile olmamıştı karıma.

Yan yana geldiğimizde, olmaması gereken yanlışlığı yaptı Orhan. Bana Naciye’yi teslim edip, ellerinden tuttu Nöriye’nin. Harbin patlaması an meselesiydi. Hele ki Naciye;

“Seni bilemedim, anlayamadan ‘Hayır!’ demek gafletinde bulundum!” şeklinde nedenini, ne anlama geldiğini samimi bir biçimde söylerken yakınlık göstermesi, sözleri duymasa da, dudak işaretlerinden çıkarmak istediği bir sonucu, söylemi oluşturmuşsa Nöriye’yi çileden çıkarmış(3) olsa gerekti.

Beşinci, altınca dönüşte Nöriye Orhan’ı Naciye’ye iade etmiş, beni sahiplenmişti, ancak tek kelime bile etmeden, bir gün öncesine dönmüş olarak, haksızca.

Orhan coşkuluydu, bu kez Naciye’yi babama teslim edip, anneme saldırıya geçti, tek farkla annemin elini öperek, sonra sarılarak.

Annemi, babama, Naciye’yi sandalyesine iade ettikten sonra etrafına bakındı. Kızlardan hiçbiri kendinden yana değildi. İlgisiz, kayıtsız, hatta evde kalmış unvanını yakıştıracağım muhtarın kızları bile…

Hepsi büzülmüş, hatta korkar gibi, asker bavulu(3) gibi yerlerinde çakılıydı. Orhan’ın hüznünü hissedebiliyor, hatta görüyordum, karşılardan bile. Dışlanmak(4), önem verilmemek, yeni kişiliğinin kabullenilmemesi üzmüştü kendini.

Muhtara işaret ettim, teybi açtı o da. Yerel türküler, bilinen oyun havaları ile yeni bir ahenge(1) kavuştu ortam. Kızlar, oğlanlar karşılıklı, yan yana, sırt sırta, omuz omuza oynuyorlar kimse Orhan’ın yanına yaklaşmıyordu, oyuna kalkan anne-babası bile. Bir tek Nöriye, ben ve Naciye. Nöriye’nin tavrından çekinik olarak Naciye de bize uzak, Orhan’a yakın duruyordu.

Düğünün henüz ortalarında babam ayağa kalktı; teşekkür etti;

“Yolcu yolunda gerek!” dedi, mutluluklar diledi. Karıma bileziğini taktı, cebime de bir zarf koydu. Tuhaftır; Naciye de hazırlıklıydı; Nöriye’ye bir büyük altın taktı, sarıldı, kulağına bir şeyler fısıldadı.

Anlattı Nöriye; “O hep senindi, senden başkasının olmadı, olamazdı bile!”

Babamı, annemi ve Naciye’yi uğurladık, aracı gene o genç kız kullanıyordu.

Naciye direksiyona geçişinin öncesinde ve galiba sözlerinin gizliliğinde Nöriye’nin yersiz kıskançlığının, suratını asışının ve bir bakıma mömücü(1) gibi oluşunun çirkinliğini anlatmış olabilirdi. Anlamış mıydı peki Nöriye? Yoo! Düğünün bitişi ve eve dönüşümüz onun isyanı gibiydi.

Yeni lojmanımızda kopan fırtınadan önce önceliği Orhan’a vermem gerek. Anne ve babası erkenden yönelmişlerdi evlerine, üstelik Orhan’a hiçbir şey demeksizin.

Biz evimize yönelirken okulun anahtarını uzattım Orhan’a. Bunun onun kendini kilitleyeceği ebedi bir hapishane olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Cinsiyet değiştirince kendine gelmişti, ama kimliğine kavuşmasını kimse kabullenmemiş, kabullenme emaresi(1) bile göstermemişti.

Geleyim, lojmandaki ilk günümüzün facia niteliğindeki gecesi faslına(1).

Hiç söz hakkı tanımadı bana;

“Ağabeyimin mutluluğu olmadı hüzne döndü, hiç mi bir insan yakınlık gösteremezdi köyden, bizim dışımızda. Oysa geldiğinde ne kadar mutlu görünüyordu. Korkuyorum ondan…

Ve sen yakışıklı adam, öğretmenim, hiç mi acımadın bana! Ben seni kıskanırken ölmeyi bile düşünüp uygulamaya çalışırken nasıl misafir edersin o kızı? Nasıl karşılaştırırsın beni? Bir de lâf fısıldıyor, altın hediye ediyor. Benim ihtiyacım mı var sanki?”

Yatak odasındaki dengi açtı, içinden bir çarşaf, yastık ve pike çıkardı;

“Ser bunları kanepeye, yat!”

“Sen ciddi misin Nöriye? Yakışıyor mu sana? Ben sana verdiğim sözlerden hiç saptım mı? Beni niye haksız yere suçluyorsun ki? Madem istedin, peki ilk akşamdan huzursuzluğu icat ettin, gene de bil ki, senden bir saniye uzak kalmaktansa cehennemde yanmayı tercih ederim. Allah rahatlık versin, sadece her zamanki gibi sarılıp seni içtenlikle öpmeme izin ver, sanırım ki bunu kocan olarak değil, seni seven olarak hak ettiğim inancındayım!”

“Hayır, olamaz!”

Yatak odamıza gitti, kapıyı kapatmak bir yana, bir de kilitledi, çaresizdim!..

Geceleyin bir ses böldü uykumu(35), bedenen olduğu gibi sonrasında zihnen de yorulmuşum, uyuyakalmışım;

“Kenara çekil, alışmışım, uyuyamadım sensiz!”

“Tamam, sokul koynuma!”

“Küstün mü yoksa?”

“Senin bana kıydığın gibi ben sana küsecek şekilde kıyabilir miyim, her ne olursa olsun!”

“O zaman ispat et, gerçekleştir, beni götür, yatağımızda uyuyalım, beni sevdiğini, bensiz bir ömür geçiremeyeceğini anlat bana!”

“Bir öpüşü bile yasakla…”

“Hatırlatman gerekli mi? Hadi öp beni, tıpkı çağılda ki gibi, kendini bana vererek, kalbini doldurarak!”

Aynı sözler döküldü dudaklarından;

“Breh! Breh!..”

Sabah önce ağabeyine yetişmek istedi, birkaç parça kahvaltılıkla. Yokmuş, erkenden çıkmış tarlalara, masaya “Bibici Yerindeki(2) bahçedeyim!” diye not bırakmış.

Karım masayı hazırlarken, bir taraftan yarınlarımıza ait düşüncelerini sıraya koymaya çalışıyordu;

“İlk bebeğimizi, beni ilk öptüğün yerde doğuracağım, artık gereğini ona göre sen nasıl hazırlarsan hazırlarsın!”

“Üstüme iyilik, sağlık!”

“Ne diyorsun? İstemiyor, yerine getirmekte zorlanıyor, ya da çekiniyorsan ben kendi başıma doğururum bebeğimizi!”

“Anladım! Peki, kölenim ya, her zamanki gibi kabul!”

“Bitmedi! Allah’ımız nasip ederse ikincisini de ahırda ilmeği kestiğin yerde doğuracağım!”

“Oldu, olacak, hesabın, kitabın mükemmel, ekleri de anlat, ondan sonrakiler?”

“Hele oğlan-kız, fark etmez, sadece sağlıklı ve benim sevgimin göstergesi ikisi de babalarına çekip, benzesinler, sonrası…”

“Eğer sırtını dönersen ölürüm, kararma, öcü gibi olma, bakabileceğimiz kadar çocuğumuz olmasını düşünmen mantıklı, tamam başka çocuk istemezsen dördümüz döndürmeye gayret ederiz dünyamızı…”

“Tamam aşkım, ben de öyle düşünmüştüm!”

Düğünümüz gerçekten bir handikaptı(1) Düriye iken Orhan olanı, anne-babası bile kabullenememişti, karı-koca olarak bizim düşündüğümüzün tersine. Bunda o kuyruklu primat hocanın etkisinin olduğuna kalıbımı basarım(3).

Köy bu menfi tavırlı hocanın etkisi altında kalmıştı, geri kalmış, gelişememiş, gelişmekte gecikmişti. Bağnaz(11) fikirlerle gelişme düşüncesinde fikirleri esir olmuş yörelerin kaderiydi bu, demek ki ben köye bu azılı hoca yüzünden hâlâ katkı sağlayamamıştım.

Çoban ve koyun meselesi gibiydi düşüncem! Ama niyetim; benim bu deveyi gütmek(36) üzerine kurguluydu. Çocuklarımızı büyütecek kadar uzun bir süre vardı önümde, ama benim o kadar beklemeye, ya da hocanın ölümünü düşünmeye hiç niyetim ve arzum yoktu. Çözümü kafamda üretmiştim, ama Allah’ımın yanlış bir kurgu ile bana yardımcı olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti.

Devamlı olarak önemsenmemek, görülmek istenmemek, aşağılanmak zoruna gitmişti Orhan’ın, özellikle de belki onda da hocanın parmağı olabilir, anne babasının dışlaması haksızlık gibi görünüyordu kendine.

Okuldaki odam, onun meskeni olmuştu. Muhtemelen hoca bunun için de dil uzatmaya(3) yeltenmiş olabilirdi(3), ama okul benimdi ve benden önce muhtar, o sabit fikirli, hocalıktan nasibini alamamış olanı vazgeçirmeye çalışmış olabilirdi, içinde fesatlık ve kötülük dolu olan hocayı ikna edemeyeceğini bilerek.

Köyü terk etmek istedi Orhan, başaramadı, kendine ne inanıyor, ne güveniyor, ne de ne halt edebileceğini(3) düşünüyordu, kalmak, kimseye yük olmadan yaşamak zulümdü, erkek olarak bildiği hiçbir şey yoktu üstesinden geleceği, sadece ırgatlık(2).

Kimseye rastlamamak için sabahın kör vaktinde köyden bahçelere, tarlalara gidiyor, komşu tarla sahiplerinin sesleri kulağına ulaşınca saatlerce sürse bile saklanıyor, ses çıkarmıyor, ya da başka tarlalara kaçıyordu.

Köyde araziler parça parça, bir evlek, iki evlek, ancak en fazla bir dönüm kadardı, bölünmenin sebebi miras ve “Hak geçmesin!” felsefesi idi.

Sonraları iyice kesti köyden de, dünyadan da ilişiğini Orhan. Hiç çıkmaz oldu okuldan, genelde yazmaya, okumaya çalışıyordu. Kütüphaneden aldıklarını ve şehre gittiğimde aldığım kitapları önce art arda okuyor, sonra kütüphanemize istifliyorduk(3) çok zaman beraberce.

Hoşgörüden(1) nasip alamayan, kendini olduğu gibi kabul ettirmeyi çevresine öğretemeyen Orhan’a destek olan ben ve Nöriye idik yalnız. Yemesi, içmesi, giyimi, kuşamı, temizliği asla sorun değildi. Nöriye’nin ağabeyine düşkünlüğünü, hamiyetini(1) kelimelere, cümlelere sığdırmak asla mümkün olamazdı.

Galiba Düriye de çevrenin iticiliği ve tepkiler nedeniyle alışamamıştı Orhan olmaya ve gerçektir ki benim söylediğim şekilde cinsiyetini belirlemek konusunda Allah’ın kararsızlığına isyan eder gibiydi.

Orhan miras ile ilgili tüm haklarını okula çağırdığı muhtara imzalı kâğıt vererek Nöriye’ye bağışlamıştı, babasının, annesinin haberi olmadan. Onu dışlayan anne ve babası bakalım ona hak verecek miydi, önemsizdi, biz de onun gösterdiği bahçeleri devletçe yapılmış olan kanallardan sulamak, fide(2), fidan dikmek(2), çapalamak(2), budamak(2), aşılamak(2) gibi tüm tarımsal konuları, işlemleri yapmaya gayret ediyorduk, karı-koca.

Tüm ısrarlarımıza karşın Orhan karanlık dünyasından aydınlık dünyaya çıkmak istemiyor, direniyordu.

Bir gün…

Günlerden bir günün sabahında kahvaltısını götürdüğümüzde onu göremedik odasında karı-koca olarak. Yoktu, kaybolmuştu. Sabahın behrinde kimseler görmeden, kimselerle karşılaşmadan uzaklaşmıştı köyden.

Öyle ki teknolojinin nimeti; minareye çıkmadan ezanı hoparlörden okuyan hoca bile farkında olmamıştı onun. Belki de sabahın er vaktinde değil gecenin geciken bir vaktinde aklına koyduğunu gerçekleştirmek istemişti. Kararından adım gibi emindim neredeyse, ama kendini her bakımdan sonu için garantiye alacağı aklımdan geçmemişti doğrusu.

Mutfak masasının üstünde henüz mürekkebi kurumamış(3) diyeceğimiz satırlar vardı;

“Koyduğun kural bu Allah’ım
Bir anne, artı baba
Ben…

Ben gelmeyi ne düşündüm,
ne de istedim
böylesine
Sen gönderdin!

Ne anneme, babama
ne de Allah’ım sana
minnet ve
şükran duyuyorum,
duyamam da…

İsyanımdaki içtenliğimi
bağışla Allah’ım, dualarımda…

Sen emrettin Allah’ım;
 bu günah sana ait
(Hem aşk nedir hiç bilmeden)
O halde niye sorgularsın ki beni?
Neden cezalandırmak istersin ki beni
Cehennemle…
(37)

Orhan yememiş-içmemiş hazırladığı urganla Uluköprü’nün(2) koruma demirlerinden birinin en alt kısmına iliştirmişti kendini. Urgan, kınnap her neyse hazırladığını ilmek yapıp boynundan geçirmiş, diğer ucunu demiryolu hattına bağlamış ve büyük bir ihtimalle tren geçip de urganı kesince kendini köprüden atmak istemişti.

Bu; üç olasılıkla da yok olması demekti ki; nitekim morgda da kendini sallandırdığında boynunun kırıldığı, iple boğulmadığı, trenin ipi kesmesi ile düşüp ölmediği tespit edilmişti, normal bir inceleme ile ve mutlaka gerçekti ki; Orhan’ın dileği de her köylü çocuğu gibi; “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar!(38)olmalıydı.

Şehre ulaşmak üzere olan trenin lokomotifindeki makinist onun asılı olduğunu görüp durmak için islim salmasına(8) ya da boşaltmasına rağmen kayan tekerlerin urganın üzerinden geçmesini engelleyememiş, kopan iple Orhan bir et ve kemik yığını halinde dere yatağına yığılmıştı.

Garantili ölüm, dışlanmış, iteklenmiş, kabul edilmemiş olmak zorlamıştı onu hayattan kopmak için, hem de o şekilde. Bunda baş artist hocanın emeği olmadığı düşünülebilir miydi? Evet!

“İntihar edenin cenazesini yıkamam(11), cenaze namazını kılmam(11), kıldırmam!” demişti.

Bu sözler benim için imamın sonunun, kıyamet gününün(11) yaklaştığının bir belirtisi gibiydi.

Ebe anne, bir kadın olarak doğumunu yaptığı şimdi insan denilemeyen kemik yığınını yıkamış, kefenlemiş(11), kendi kendine tek başına tabuta yerleştirmiş ve tabutu musalla taşına(11) yerleştirmişti, muhtarın, benim ve Nöriye’nin destekleriyle.

Bahçelere gitmeyip hocanın arkasında toplanmış köylü kararsızdı, ancak hocanın inadı da inattı.

“Bekleyin!” dedim. Muhtara rica ettim, muhtarla birlikte köy minibüsüyle şehre ulaştım, nikâhımızı kıydığı için köy hocası hakkında az veya çok bilgi edindiğine, ancak gereği konusunda geciktiğine inandığım müftünün huzuruna yöneldim, abartmak gibi görünse de;

“Bu bir ‘Ölüm-Kalım Meselesi(11)’ efendim! Allah’ınızı severseniz bana, bize destek olun efendim!” dedim, kısaca aydınlatmaya çalıştım müftüyü.

“Hemen!” dedi müftü, yanına birkaç kişiyi alıp, birkaç kişiye talimat yağdırarak. Beni arabasına aldı müftü. Bilgilendirmem gerekti, dilimin döndüğünce anlattım, çekinmeksizin hoca hakkındaki çekincelerimi de söyledim.

Peş peşe girdik köye. Yol çatı da muhtar müftünün arabasının öne geçmesi için kenara çekilip ardımıza düştü.

Araçtan inen müftü doğrudan hocaya doğru yöneldi;

“Adınız nedir?”

“Abdurrahman!”

“Görevlendirilen bir hocasınız değil mi?”

Cevap veremedi hoca, devam etti müftü;

“Sanırım, evli-barklı, çoluk-çocuklusunuz, peki nasıl geçiniyorsunuz?”

Muhtar çekinerek dillendi(3);

“Eski hocamızın oğlu, baba yadigârı(4)  biz köy bütçesinden karşılıyoruz!”

“Peki! Aklımdan geçen çok şey var, ama mademki isminize göre ‘Allah’ın, Rahman’ın Kulu’ Abdurrahman’sınız, bana söyler misiniz tahsiliniz nedir ve intihar etmiş olsa da bir Müslüman’ın cenazesinin yıkanmasını niye yapmıyor ve cenaze namazını neden kıldırmıyorsunuz?”

Hoca Efendiden hiç ses çıkmaması şaşkınlığımdı. Müftü cemaate döndü;

“Bu garibanın(1) cenazesi usulüne uygun olarak yıkanıp kefenlendiğine göre bir dua niteliğinde olan cenaze namazı da kılınır cemaat! Namazı biliyorsunuzdur, tarif etmeyeceğim. Ben şimdi namazı kıldıracağım. Sübhanekeyi(11) okurken ve celle senaük(11) demeyi unutmayın, cenaze namazını kılarken bana uyacağınız için, içinizden hangi ayet geçiyorsa onu okuyun…

Ben tekbir aldığımda(11) Allah’ı inkâr edercesine başınızı asla yukarı kaldırmayın! Ancak iki tarafa selâm verdiğimizde ellerinizin ikisini de serbest bırakın. Kasketlerinizi geri çevirmenize gerek yok, namazı kılmak isteyen bayan kardeşlerimiz en son safta yer alabilir. Bunları mutlaka hepiniz biliyorsunuz, ben sadece kısaca bilgilerinizi tazelemeye gayret ettim. Şimdi buyurun cenaze namazına!”

Önce ve önde ben saf tuttum(11), sonra muhtar, bizim bir sıra arkamıza Nöriye ve annesi geçti. Sonra çekinerek de olsa cemaat namaza katıldı, bir tek hoca kenarda kalmıştı, süklüm püklüm(4). Müftü ellerini kaldırmadan önce; “Meyyit(11) için duaya, hatun kişi niyetine!” diyerek tekbir aldı.

Namaz bitti!

“Nasıl bilirdiniz?”

“İyi bilirdik!”

“Hakkınızı helâl eder misiniz?”

“Ederiz!”

Müftünün sorularını cevaplayan sadece ben ve Nöriye idik. Başta hoca olmak üzere, muhtar,  Orhan’ın annesi, babası dâhil cemaatten kimseden ses çıkmamıştı.

Müftü kafasını salladı;

“Gerçekten o kadar kötü biri miydi bu genç? O halde siz bir Fatiha’yı da esirgersiniz bu mazlumdan(1)! Gene de Allah rahmet etsin! El Fatiha!”

Fatiha için semaya açılan bizim dışımızda eller var mıydı, bilmemek için gözlerimi yumdum.

Kuş, hatta leblebi ya da nohut beyinli(4) hoca, belden aşağı vurarak(3) öylesine etkilemişti ki cemaati, hâşâ(11) Allah’tan korkar gibi ondan çekinir ve korkar olmuşlardı tüm köy halkı, muhtemelen ilenmesinden(3), beddua(1) etmesinden…

Defin(11) bitti, talkını(11) da müftü verdi ve işaret ederek hocayı yanına çağırdı, yanındakiler, muhtar ve hoca mezarlıktan çıkıp beraberce Muhtar Odasına yönelip girdiler.

Geçen süre sonunda deli danalar gibi böğürerek(3) çıktı muhtar odasından hoca, nereden eline geçirdiği belirsiz, uzunca bir değnekle üzerime doğru gelmeye çalışırken Nöriye önüme geçti, arkasından müftünün yanındakilerden biri hocanın üzerine atladı. Çünkü Müftülük tarafından köye aydın bir din görevlisi atanacaktı.

Karıma baktım, gülümsedim, beni yitirmeyi düşünmeyecek kadar fedakârlığını önemsedim.

Bundan sonrasını anlatmak gerekli mi? Her şey kurgulanması, olması, yaşanması gerektiği gibi gerçekleşip devam etti köyde, tek eksik Orhan’dı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Düriye=Orhan bir başka boyutta ülkemde (memleketim Bilecik’te) yaşamıştır. Ben ona; hem “Düriye Abla”, hem de “Orhan Abi” dedim, ilkokul yaş ve sıralarımda.

Orhan Abi, göz süzmesine, evlenmek istemesine karşın, taassup ve bilgisizlik nedeniyle o dar çerçevede evlenemedi. Kahretti, kısa zaman içinde öldü. Öldüğünde de; (öyküde her ne kadar müftü kısaca; “Hatun kişi niyetine!” demişse de) cenaze namazında; “Er kişi, Hatun kişi niyetine” konusunda zıtlık çıktı. Sonra; “İnsanın doğduğu andaki cinsiyeti” dendi. Namazı “Hatun Kişi niyetine” olarak kılındı. Oysa Orhan Abi bana göre; “Kız görünümlü bir erkek çocuğu” idi. Ahrete nasıl kabul edildiğini bilmem mümkün değil ve bu benim sorunum da değil, doğal olarak. Bana göre; “Orhan Ağabey, Tanrının karasızlığından başka bir şey değil!” di…

Ataullah; Allah’ın bağışı, ihsanı.

Öyküde, sadece adlarını andığım, öyküyle hiçbir ilintisi olmayan adı geçenler de farklı ve değişik boyutlarda yaşamışlardır.  Hörü (Huri), Manav Enişte (Mustafa).  

Muhacir (Macır); Göçmen. Göçe zorlanmış.

Buradaki Manav sözü; sebze satan anlamı dışında “Yerli” anlamında Çerkez gibi bir ırkın temsilidir.

Çerkezlerle (Çerkeşler de denmekte) ilgili öğrenilmek istenilen çok konu ilgili yerlerden öğrenilebilir. Benim söylemek istediğim; sadece onlara mal olmuş; “Çerkez Tavuğu”, “Seviyorum Çerkez Kızı” türküsü, öyküde ters olarak yorumlanabilecek Çerkezlerin sadece birbirinden, aynı köyden kız alıp-verme olgusu ve Çerkez kızlarında genellikle; Aslıhan, Nagehan, Neslihan… gibi “Han” ekli isimlerin kullanılması.

Ve son olarak öyküde tarif ettiğim eksiksiz, mükemmel köy Türkiye’mde vardır! Ancak öykü kaleme alındığında, teknoloji (cep telefonu, televizyon, bilgisayar…) mükemmelliği yoktu!

(1) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.

Ahenk; Uyum. Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.

Anafor; Girdap. Burgaç. Nehir, göl ve denizlerde su ya da hava (rüzgâr) akımının önüne bir engel geldiğinde, ya da iki akıntının karşılıklı olarak çarpıştıklarında dönmeyle meydana gelen dairevi hareket.  (Anafor ayrıca; para vermeden, emek harcamadan, yolsuz olarak elde edilen şey).

Andık; Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.

Artıkın; (Yöresel olarak) “Artık” kelimesi yerine kullanılan; “Bundan böyle, bundan sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.

Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temelini soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir.  Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Avam; Halkın aşağı tabakası, ayaktakımı, okuması, yazması, ilmi irfanı kıt olan (Fakirlik, Fakirler Sınıfı).

Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.

Beyhude; Yararsız, anlamsız, boşuna.

Bonkör; Eli açık, cömert, iyi yürekli.

Cepken; Kolları yırtmaçlı ve uzun, bir tür kısa, yakasız üst giysisi.

Çalçene; Çenesi düşük, huysuz, şirret, yaşlı ve cadaloz.

Çavuşbaşı, Başçavuş; Osmanlı devletindeki, bugünkü askeri nizamla ilgili bir terim olmayıp, genelde görevi olmadığı halde her işe karışan, ahkâm kesen, bir işe yaramayan, “boş işin, boş gezenin boş kalfası” şeklinde bir tip.

Çıkın, ya da Çikin veya Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

Demostratif (Demonstratif); Gösteri, tanıtım amaçlı iş, eylem, tanıtım.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Diferansiyel; Dönemeçlerde otomobilin iki arka tekerleğinin ayrı ayrı hızlarda dönmesini sağlayan dişli aygıt. Aracın dönüşlerde devrilmemesi, hızını koruyarak yoluna devam etmesini sağlar. Matematik terimi olarak; Fonksiyonlardaki değişiklikleri ele alan dal.

Emare; Belirti, ipucu, iz.

Esami; Adlar, isimler.

Fasıl; Bölüm, kısım, devre, dönem. Belli bir sürede gerçekleşen iş, durum veya olay. Türk Musikisinde bir icra şekli.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.

Fihrist; İçindekiler. Abecesel sıralamaları için kullanılan kenarındaki bütün harflerin a,b,c… sırasıyla yer aldığı not defteri.

Gari (Yöresel olarak); Gayrı. Artık, bundan böyle.

Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

Hâle; Ağıl. Ayla. Bazen ay ve Güneşin etrafında görülen parlak daire.

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.

Hamiyet; Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi,, ulusseverlik, insanlık, fazilet.

Handikap; İngilizce engel anlamındaki “Handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

Hanzoluk; Hanzo olma durumu. Hanzoya özgü davranış (Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse).

Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.

Heybetli; Görünüşü korku ve saygı uyandıran, büyük, ulu, azametli.

Hımbıl; Uyuşuk, tembel.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Hödük; Esas anlamı görgüsüz, kaba, anlayışı kıt olmakla beraber korkak, ürkek anlamlarında da kullanılmaktadır.

İçgüveyi; Daha çok “İçgüveysi” şeklinde kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir. Evlenen bir erkeğin kadının ailesi ile birlikte oturmasına “Matrilokal” adı verilmektedir. Genelde “İç Güveylilik” denen kavram.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

İstihbarat; Haber alma. Yeni öğrenilen haberler, bilgiler.

İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.

Kabadayı; Kendine özgü namus kuralları olan ve bunun dışına çıkmayan, iyi dövüşen, korkusuz, babayiğit ve güçlü kimse. Öyküde Tariz (İğneleme, Söz Dokundurma) şeklinde kullanıldı. Yani; Söylenen sözün ya da kavramın, gerçek ya da mecaz anlamı dışında tamamen tersini anlatma sanatı. Birini küçük düşürmek, onunla alay etmek ya da iğnelemek için sözü ters söyleyerek amacı belirtmek (Tembel birine; “Ne kadar çalışkansın!” demek gibi).

Kanaatkâr; Az şeyle, elinde olanlarla, bulunanlarla yetinen.

Mahiyet; Nitelik, vasıf, öz, asıl, esas, içyüz.

Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü.

Mazlum; Zulüm görmüş, haksızlığa uğramış, kendisine zulmedilmiş. Sessiz ve boynu bükük. Sakin ve yumuşak, halim-selim.

Minnettarlık; Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı teşekkür borcu bulunan, gönül borçlusu olanın hisleri.

Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

Mömücü; Yöresel olarak kullanılan “öcü” anlamında söz.

Mübalağa; Abartma. Herhangi bir şeyi tasvir veya tarif ederken sözün etkisini güçlendirmek için olduğundan fazla veya eksik gösterme. 

Müphem; Açık seçik olmayan, belirsiz.

Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.

Perhiz (Diyet, Rejim); Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalar. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Hristiyan ve Yahudilerin belli günlerde et, yağ gibi kimi yiyecekleri yemeksizin tuttukları oruç.

Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.

Primat; Bütün maymun türlerini ve kimi bilginlerin sınıflandırmasına göre insanları da kapsayan memeliler takımı (Kuyruklu Primat; Bütün maymun türlerini ve kimi bilginlerin sınıflandırmasına göre insanları da kapsayan memeliler takımının çok konuşan, sözleri incir çekirdeğini doldurmayan, başkalarının sözlerine önem vermeyen, davranışlarını dikkate almayan, kendi bildiğinden vazgeçmeyen insan denilemeyecek insana benzer varlık).

Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Sempatizan; Duygudaş. Bir kimseye ya da bir konuya sempati besleyen, üyesi olmakla beraber bir partinin, bir örgütün görüşünü benimseyen, onu destekleyen, ya da bir öğretiyi, görüşü, akımı tutan, yandaşı olan.

Sosyete; Bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşam biçimleri olan topluluk. Toplum, cemiyet.

Şalvar; Apış arasına gelen yeri çok bol olan, bele uçkurla bağlanan, geniş üst donu.

Şevk; İstek, heves, sevinç, neşe.

Tadilât; Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, düzeltmeler.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Tombik (Tombiş); Küçük ve şişmanca çocuk.  Şişmanca, tombul) Tombak; Tombik kelimesiyle eşdeğer olarak kullanılan yerel bir söz. Aslı; % 80 bakır, % 20 çinko olan kuyumculukta kullanılan bir alaşım, bakır üzerine cıvalı altın kaplama ve bu türde bir eşya

Tonton (Töntön); Tombulca, yaşlı, sevimli, hoş kimse.

Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.

Utangaç; Mahcup. Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

(2) Tarım Ve Köy İle İlgili Konular;

Arktan Su Almak; Arkın o bölümünü açarak suyu bahçenin o bölümüne yönlendirmek.

Aşılamak; İyi nitelikli bir bitkinin bir parçasını, aynı türden bir anaç üstüne kaynaştırarak iyi nitelikli bitki üretmek. Organizmada bağışıklık oluşturmak ya da yerleşmiş bir hastalığa karşı koymak için hazırlanmış bir aşıyı vücuda vermek, aşı yapmak.

Bibici (Yeri); Leblebi çağrışımı olan küçük yer, küçük şey, köyümde genelde yeşil nohut dikip aldığımız yer.

Biyogaz; Oksijensiz ortamda mikrobiyolojik floranın etkisi altında organik (bitkisel) atıklardan ve hayvansal gübrelerden özellikle metan gazı üretilmesiyle elektrik, ısı ve organik gübre sağlanmasıdır. Tesis; buna uygun bir şekilde Ziraat Mühendislerince projelendirilmektedir.

Budamak; Yeni filiz sürmesini sağlamak, düzgün bir biçim vermek, ya da daha çok ürün elde etmek amacıyla ağaç, çiçek, asma gibi bitkilerin dallarını kısaltmak, gereksiz dallarını kesip atmak. Bir şeyi eksiltmek, azaltmak.

Çağıl; Taşlarla örülmüş duvar, sınır. Harç veya çamur kullanmadan örülmüş duvar. Küçük taş, iri taş, çakıl yığını. Olmamış meyve. O çağda yaşayan.

Çapalamak; Zararlı otları çapa denilen araçla temizlemek, çepine göre daha kuvvetli bir tarzda toprağı kazıp kabartmak.

Çepinlemek; Çepin denen küçük çapa ile toprağı kazmak, kabartmak.

Debi; Bir akarsuda, akarsuyun herhangi bir kesiminden bir saniyede geçen suyun metreküp olarak hacmini hesaplayıp belirten birim. Bir borudan birim zamanda geçen akışkan ya da elektriğin miktarı. Verdi.

Dekar (Dönüm); 10 ar, 1000 m2 yüzey ölçüsü.

Dibek; Taştan ya da ağaçtan yapılmış, genellikle tahılın kabuğunu ayıklamada, tahıl ve benzeri şeyleri ezmede yararlanılan büyük havan (Dibek Kaya;  Kayanın şekli dolaysıyla mevkie o isim verilmiştir).

Dönüm; Gidip gelme biçiminde yapılan bir işi her seferi.

Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.

Fidan Dikmek; Genç ağaç veya ağaççıkların toprağı ile birlikte yerlerinden çıkartılarak büyümeleri için uygun yere dikilmesi.

Fide Dikmek; Yastıklarda yetiştirilen körpe çiçek veya sebzelerin bir başka yerde büyütmek için kök halinde dikilmesi.

Geviş Getirmek; Hayvan yutmuş olduğu yiyeceği midesinden ağzına çıkarıp yeniden çiğnemesi.

Gölet; Suyu biriktirmek için önüne yapılan set.

Irgatlık; Rençberlik, tarım ya da yapı işçiliği.

İmece; Genellikle kırsal yerleşim merkezlerindeki (köyler) topluluklarda gönüllü ya da zorunlu olarak birçok kişinin toplanıp, örneğin herhangi bir nedenle tarlasını işleyemeyen bir kişinin tarlasını sürmek, köyün yolunu yapmak vb. gibi işlerin el ele (el birliği ile) yapılması, iş gücü açığının kapatılması, işlerin sırasıyla herkes tarafından çabuk bitirilmesi. Eğer bu gibi işler için para toplanacaksa buna “Salma” denilmektedir.

İrat; Gelir. Gelir getiren mal. Taşınmaz, mülk. Yöresel olarak sebze, meyve toplanıp eve, pazara getirilip götürülmesi.

Kontrol Mühendisi; Mekanik, elektrik, elektronik, bilgisayar tabanlı tüm endüstriyel her türlü imalât için (özellikle inşaat) gerekli her türlü kontrolü yapan mühendis.

Manav Kökenli; Yerli halktan uzaklara gitse de kökenini de birlikte götüren, unutmayan. Örneğin; “Merhabayin” kelimesi Merhaba şeklinde kullanılan yöresel bir deyimdir. (Marmara Bölgesinde, Yörüklerde, Manavlarda).

Mansap; Memba yönünün zıttı. Köprü, baraj, bent vb. gibi tüm su yapılarının suyun gidiş yönündeki yüzü.

Mayıs; Taze sığır gübresine verilen ad olup, çoğu biyogaz üretiminde kullanıldıktan sonra tarlaya verilmektedir. Kalanlar ise bazı aileler tarafından tezek yapılarak kışın kullanılmaktaydı.

Memba; Bir şeyin çıktığı yer. Kaynak, pınar.

Mikro Klima (Mikroklima); Bir eko sistemde örneğin bir ormanda ağaçların üst kısımları ile orman zemini arasında ışık şiddeti, sıcaklık, nem miktarı, rüzgârdan etkilenme seviyesi gibi küçük iklim farklılıkları vardır ki bu iklim farklılıklarının adıdır mikroklima. Belirli bir iklim alanında bölgesel özelliğine uygun iklim çeşitleri ile özel koşul gerektiren bitkilerin yetiştirilmesine uygun alandaki iklim farklılığı.

Orak; Tarımda kullanılan yarım çember biçiminde yassı, ensiz ve keskin bir metal bıçakla, buna bağlı saptan oluşan biçme aleti. Komünizm simgesi olarak da köylü sınıfını temsil eden bir figür.

Sürveyan; Gözetmen, gözetici, gözetimle görevli olan.

Uluköprü; Cumhuriyetin ilk demiryolu köprülerinden biri.

Yer Teslimi; Sözleşme yapıldıktan sonra İhalenin Yazılı ve Sözlü şartlarına göre yapı işi veren kurum temsilcileri ve ihaleyi alan yüklenici tarafından gezilip görülerek teslim edilir. Bundan maksat şartnameden yazılı olanlar dışında idarenin kusuru olmayan sonradan vuku bulacak herhangi bir arıza ya da gecikmenin önüne geçilmesidir. Yapım (inşaat) işlerinde belirlenen gün sayısı yer teslimi ile başlar.

Yol Çatı; Köy yolunun ana yoldan ayrıldığı yer. Yol ayrımı. Bir bakıma “Kavşak” demek de mümkün.

Yol Sıra Gidip, Çay Sıra Gelmek; Aslı; “Çay sıra gidip yol sıra gelmek” şeklinde düzenlenen deyiş; boşa gidip-gelmek, herhangi bir işi isteksiz yapmak ve bunun karşılığında da öğrenmek dâhil hiçbir kazancı olmamak.

Zemin Etüdü; Yeraltı katmanlarıyla ilgili çalışmalar, ne durumda, nasıl, ne tür jeolojik yapıda, derinlikleri, cinsleri, yoğunlukları, kalınlıkları, elektrik, su ve havaya karşı dirençleri, sismik hızları, deprem ile ilgili ve yapılacak yapıya uygunluğu ile ilgili analiz ve incelemeler.

(3) Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye) Malûm Olmak; Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “Aptala malûm Olmak” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.

Açık Vermek; Gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak. Hesabı denkleştirememek.

Ağız Şapırdatmak; Aslında özenip beğenip sevdiği bir şeyi gördüğünde kendinden geçercesine beğenmek. Aslı; insanlarda rastlanan Misophonia denilen bir hastalık şeklidir.

Aklına Sokmak; Olabileceğini düşündürme eylemi. Hatırlatmak

Aklını Peynir Ekmekle Yemek; Akılsızca, şaşkınca, delice işlemler yapmak. Kişinin mesnetsiz işler yapması, akla uymayan işlere, işlemlere yönelmesi…

Anlanmak; Hayvanlar için toprakta yatıp yuvarlanmak. İnsanlar için başıboş, bomboş, gayesizce yatmak.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Atıl Kalmak; Tembel, uyuşuk, işsiz, güçsüz, boş, aylak, işe yaramaz durumda olmak.

Aygıtlamak; (Yöresel olarak) Salçayı yemelik hâle getirmek için içine; öncelik ve özellikle has zeytinyağı, baharat ve ceviz kırıkları koymak vb.]

Başı Boş Bırakılmak (Başını Boş Bırakmak); Bir kişi ya da şeyi kendi haline koymak, bırakmak, o kimsenin, o işin üstündeki denetimi kaldırmak.

Başını Kaşıyacak Vakti Olmamak; Çok meşgul olmak, başka bir iş yapmak için vakti olmamak.

Belden Aşağı Vurmak; Kural dışı saldırmak. Bir tartışmada cinsel ilişkileri ya da tercihleri öne sürerek üste çıkmaya çalışmak.

Beyni Sulanmak; Beyni Sulanmak; Doğru, düzgün düşünemez, konuşamaz, aklını kullanamaz duruma gelmek. Bunamak.

Bi (Bir) Koşu Gidip Gelmek (Ulaşmak); Kısa bir süre içinde gidip geri dönmek (Bir yere en kısa süre içinde gitmek).

Canı Çıkıncaya Kadar Çalışmak; Şartlar çok güç görünse de, zaman kısıtlı olsa da, emeğinin verebileceğinin tümünü vermek, çalışmak.

Canına Tak Etmek; Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek.

Cılkı Çıkmak; İşe yaramaz duruma gelmek, doğru ve uygun yolundan ayrılmak, bozulmak.

Çileden Çıkmak; Çok kızmak.

Dal Budak Salmak; Olaylar ve işlerin karmaşık bir biçimde genişleyip yayılması eylemi. Soy, sopça çoğalıp genişlemek.

Dalaşmak; Ağız kavgası etmek. Köpeklerin birbiriyle boğuşup, birbirini ısırması olayı.

Deli Danalar Gibi Böğürmek; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden, yüksek sesle anlaşılmaz bir biçimde korkunç bir öfke bağırıp, şaşkınca davranmak. Hayvanlar gibi bağırma isteği ile gibi).

Depreşmek; Yeniden kendini göstermek, yeniden ortaya çıkmak, yeniden belirmek.

Deşifre Olmamak (Etmemek); Kimliği anlaşılmamak, kimliğinin açığa çıkmaması.

Dışlanmak; Dışarıda tutulmak. Bir yere veya topluluğa alınmamak.

Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak.  Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.

Dil Uzatmak; Bir kimse veya bir şey için kötü söz söylemek.

Dilinin Ucuna Kadar Gelmek; Söylemek üzere olmak, söyleyecek durum doğmak, ama söylemekten vazgeçmek.

Dillenmek; Konuşmaya başlamak. Dile gelmek, getirmek.

Enine Boyuna (Boylu Boyunca) Düşünmek; Bütün ayrıntılarına inerek, her yönüyle, bütün olasılıkları göz önüne alarak eksiksizce düşünmek.

Fısır Fısır Konuşmak; İstenilen kişi ya da kişilerin dışında kimsenin duyamayacağı bir şekilde kulaktan kulağa, bir bakıma toplum tarafından hoş görülmeyecek bir biçimde kısık sesle yapılan konuşma.

Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Göz Önüne Almak (Getirmek); Bir durumun nasıl bir sonuca ol açacağını önceden düşünmek, bir şeyin olabileceğini olasılığını hesap etmek.

Gözleri Börtlemek (Pörtlemek); Börtlemek, az haşlamak anlamında olan kelime, yöresel olarak gözleri börtlemek; gözlerin olağandan fazla ve hayretle açılması anlamındadır (Guatr Hastaları gibi).

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

Hasta Olmak; Bir bakıma kadınların aybaşı (regl) halleri için kullandıkları şifreli, masum sözcük.

Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak.  (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)

Hemfikir Olmak; Aynı düşünce, ayni görüşte ve kanaatte olmak.

Hık, Deyip Burnundan Düşmek; Birbirine çok benzemek, birbiriyle uyumlu hareketleri yapmak.

İçin İçin Kendini Yemek; İstediği işin olmaması, düşündüğünün gerçekleşmemesi, gizli gizli üzüldüğü, kaygı duyduğu konu, açığa vuramadığı bir şey için kendi kendine üzülmek.

İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

İltimas Etmek (Geçmek); Birini kayırmak, korumak.

İstiflemek; Genellikle aynı türden malları üst üste, düzgün bir şekilde yığmak, stok etmek.

Kalıbını Basmak; Bir duruma, bir şeye, bütün içtenliğiyle, varlığıyla tanıklık etmek.

Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.

Kanıksamak; Pek çok kez yinelenmiş olması dolaysıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. Bıkmak, usanmak.

Kaş Göz İşareti Yapmak (Kaş Göz Etmek); Kaş ve göz hareketleriyle işaret vermek, isteğini bu yolla anlatmak.

Kaşınmak, Sırtı Kaşınmak, Ensesi Kaşınmak, Yanağı Kaşınmak; Dayak yemeyi, tenkit edilecek durumları hak edecek davranışlarda bulunmak.

Kerevetine Çıkmak (Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!) Sonu iyi biten masalların bitiş cümlesi. Başkasının evlenmesiyle ilgili onların sevinçleriyle sevinmek, mutluluk dileme anlamında bir söz.

Kısırlaşmak; Cinsel Özelliği yok olmuş ya da giderilmiş olmak. Verimsizlik. Yaratıcı özelliğini yitirmek. Boşluk, yararsızlık durumunda bırakılmak. Söz olarak bir şey diyemez duruma gelmek.

Kısıtlamak; Sınırlamak. Belirlemek.

Lâfı (Sözü) Gediğine Sokmak (Taşı Gediğine Koymak); Gerekli bir sözü tam zamanında söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.

Lâfı Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde söz ve sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.

Lâfını (Sözünü) Esirgememek; Sözünü sakınmaz (esirgemez), doğru sözlü, samimi. Açık sözlü, dobra, lâfını sakınmayan (esirgemeyen).

Mercimeği Fırına Vermek; Gizlice (cinsel olarak) aşk ilişkisi yaşamak, böyle bir birlikteliği yaşamaya hazır olmak, hazırlanmak şeklinde biliniyorsa da iki gencin cinselliği kapsamaksızın birbiriyle anlaşması, sözleşmesi, vaatte bulunması demektir.

Mıhlamak; Bir kimseyi, ya da bir şeyi yerinden ayrılamaz, kıpırdayamaz duruma getirmek. Öldürmek. Mıhla, çiviyle tutturmak, çakmak, çivilemek.

Mırın Kırın Etmek; Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli sebepler ileri sürmek, nazlanmak.

Murada Ermek; Dileği gerçekleşmek, çok istediği bir şeye kavuşmak.

Mürekkebi Kurumamış Olmak; Henüz yeni, vakit geçmemiş şekilde bırakılmış yazı.

Ne Kokup, Ne Bulaşmak; Yapacak durumu olsa bile kimseye iyiliği ya da kötülüğü dokunmamak.

Patlamak; İç basınç nedeniyle ve genellikle büyük bir gürültü çıkararak dağılmak. Yıpranarak eskimek, ya da yarılıp açılmak. Öyküde anlamı; gizlenen, açıklanması gereken bir sır, olay ya da gerçeğin aniden söylenmesi.

Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileşmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

Pineklemek; Bir yerde hiçbir iş yapmaksızın oturmak. Ara sıra gözünü kapayarak hareketsiz oturmak. Uyuklamak.

Sataşmak; Birini sürekli rahatsız etmek, birine musallat olmak, herhangi bir eylem için birinin peşini bırakmamak.

Sevinci Kursağında Kalmak; Bir olgudan dolayı sevinmişken, bir isteği gerçekleşmek üzereyken bir engel çıkmak, bu engel durumu nedeniyle sevinemez duruma gelmek.

Sıkış Tepiş İzlenmek; Balık İstifi,  üst üste, çok sıkışık bir durumda takip edilmek. Sandviç gibi, kıpırdamaksızın bir arada olanların izlenmesi.

Somurtmak; Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak, surat asmak.

Sökün Etmek; Birden bire görünüp arkası kesilmeden gelmek.

Toka Etmek; Genellikle el sıkışmak, belirli bir şeyleri vermek. Kadeh tokuşturmak (Öyküdeki anlamı; vermek).

Tombullaşmak; Tombul duruma gelmek, şişmanlamak.

Uçuklamak; Aslında Dudak Uçuklamak (Dudağı Uçuklamak); Şiddetli şekilde korkmak anlamında olmakla birlikte öyküde “konsantrasyonunun fark edilecek şekilde değiştiği, bozulduğu anlatılmak istenmiştir.

Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak. Özenmek, heves etmek, meyletmek.

Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(4) Alnının Akı İle; Ayıplanacak bir duruma düşmeden, tertemiz, şerefiyle, başarı göstermiş olarak.

Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)

Asker Bavulu Gibi; Geleneksel bir söz olup askere gideceklerin (her ihtimale karşı genelde tahta olarak belirlenen ve konulduğu yerden kaldırılmasında sıkıntı çekilen) sabit, durağan, kıpırdamayan,  gidilecek yere kadar herhangi bir eylemi olmayan işlevler için kullanılan söz dizisi.

Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Bir Sigara İçimi Yol; Bir sigara içimi kadar vakit içinde bitecek kısa yol.

Can Yoldaşı; Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse, ya da benzeri.

Cizlaved, Cislavet (Gislaved)  (Lâstik) Ayakkabı; Türkiye’mde özellikle kırsal kesimde 1930 lu yıllardan beri kullanılan lâstik ayakkabıların kullanılan ucuza mal edildikleri için genellikle gelir seviyesi düşük, herkes tarafından tercih edilen ayakkabıların adıdır. (Çörçil, postal, ruzvelt vb. gibi).

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Dana Gözü Yüzük; İri patlak göz, ekşi kara, sulu üzüm olmakla birlikte öyküde yöresel olarak kara üzüm büyüklüğündeki yüzük tarif edilmek istenmiştir.

Deli Dolu; Uçuk, duygu sömürüsüne dayalı, dünyayı umursamama, yaşama değer vermeme.

Deve Dişi Yüzük; İri görünüşlü, sıradan olmayan, tanınmış, güçlü, büyüklüğünün kıyaslanması mümkünsüz yüzük tarif edilmek istenmiştir.

Dilinin Ucunda (Olmak); Söylemek üzere olmak. Söyleyecek durumun olasılığı (olup da vazgeçmek).

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği (Sömürü; İstismar. İnsanların hassas olduğu konularda, duygulara hitap eden davranışlarla onları etkilemek, karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlarla emellerine ulaşmak. Duygusal erişim, etkileme).

Eli, Gönlü Açık;  Her hal ve şartta, kişi ya da kişilere olumlu yaklaşma eylemi.

Fellik Fellik Açık Göz; Telâşla, araştırıcı, merak eden göz.

Fizyolojik Durum (Yapı); Fizik yapısı (beden, vücut ) ile ilgili.

Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.

Formalite İcabı; Yöntem ve yasaların gerektirdiği işlem gereği. Yerine getirilmesi yasalarca zorunlu kılınan işlemler gereği.

Gece Mesaisi (Çalışması); Faaliyetin kesintisiz yürütülmesi, bir kısım işlerin gündüz yerine gece yapılmasının gerekliliği, normal çalışma dışında özveriyle çalışma zorunluluğu ile yapılan işler (Öyküdeki konu yasa ile belirlenen konuları kapsamamaktadır).

Göze Girme Çabası; İlgi, sevgi, güven, önem kazanmak ve beğenilmek için gayretli olmak, çaba göstermek.

Hayret Nidası; Hayretle bağırma, çağırma, seslenme.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denilebilir.

İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır; Hoşlanılmayan bir davranışın en küçüğünü başkalarından önce kendimizde deneyip etkiyi gördükten sonra bunun daha büyüğünü başkalarına uygulamanın ne denli uygun olup olmayacağına karar verilmesi anlamında bir atasözü.

İnceldiği Yerden Kopsun; Ya Herrü, Ya Merrü ya da genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde de kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu, yapılması gerekenler yapıldıktan sonra sonucun beklenmesi denilebilecek bir deyimdir. İşlerin işleyişi veya insanlar arası ilişkiler sırasında tüm gayretlere rağmen sorunlar, aksaklıklar, kırılganlıklar meydana gelebilir. Bu zayıf noktadan sonra yapılacak fazla bir şey ve alınacak yeni bir tedbir yoktur.

İtibardan Tasarruf Olmaz; En son 2019 yılı itibariyle devletin Cumhurbaşkanın yaptığı tasarruf dışı (bence yanlış harcamalar için savunduğu) bir deyim. (Fiziksel Anlamı; Eğer bir şeyler karşılığında menfaat kazanılacaksa, örneğin kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez gibi, bir kısım şeyler dikkate alınmamalı…)

Kâğıt Üzerinde Evlilik; Evliliğin mecburiyetten, miras bölünmesinden, bir menfaatten dolayı anlaşmalı şekilde yapılması (Öyküde evlenildiği halde karı-koca olarak cinsel beraberliğin olmadığı anlatılmak istendi).

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kayıt Kuyut; Kayıtla ilgili her türlü işlem. Sınırlandırma, hazırlık.

Mokasen Pabuç; Genellikle sokakta giyilen, altı kösele, bağcığı olmayan ayakkabı, pabuç. Kısa ve ökçesiz ayakkabı.

Nasip Değil; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebilmesi, sahiplenmesi gerekirken elde edemediği, sahiplenemediği şey. Kısmetsizlik, talihsizlik, bahtsızlık, kazançsızlık (Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç).

Ne İdiği Belirsiz, Ne İdüğü Belirsiz; Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.

Ne Şiş Yansın, Ne Kebap; Her iki taraf da zarar görmesin, iş orta yolla çözümlensin.

Nın-Nırı-Nın-Nın; Ayıp ya da gereksiz olduğu için söylenilmeyen bir cümle, kelime, deyim yerine geçen söz.

Nohut Beyinli (Mercimek Beyinli, Kuş Kafalı=Beyinli); Hiçbir şeyden anlamayan, anladığını da yanlış vurgulayan. Yetersiz kapasiteli beyni olan.

O Kadar Kusur Kadı Kızında Bile Bulunur; Küçük, önemsiz bir kusur.

Plânın Suya Düşmesi; Yapılan bir hazırlığın, düşüncenin, plânlamanın gerçekleşememesi.

Sabahın Behrinde; Sabahın uzunca bir zaman öncesinde.

Sabır Taşı Çatlaması; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesinin gelmesi.

Sağır Sultan Duydu; İşitmedik kimse kalmadı, hemen hemen herkes işitti, duymayan kalmadı.

Son Limit; Türkçemizde böyle bir deyiş yoktur. Zaten; limit, “En son,  uçta” anlamındadır.

Sosyal Demokrat; Özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma temellerine oturan, kapitalizmin yarattığı adaletsizlikleri demokratik sistem için kabul edilebilir bir düzeye indirmeye çalışan kişi.

Stabilize (Stablize) Yol; Silindirle sıkıştırılarak düz duruma getirilmiş yol.

Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.

Tavşankanı Çay;  Yeni demlenmiş ve rengi kırmızı olan çay.

Tektaş Yüzük; Aşkın ve bağlılığın simgesi ve kalbe giden en yakın damar olan sol elin dördüncü parmağına takılan genelde pırlanta olan yüzük.

Tercih Hakkı; Bir şeyi öbürüne göre daha iyi, daha üstün, daha faydalı, daha önemli sayma hakkı. Yeğleme Hakkı.

Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

Yalıtım Destekli İnşaat; Sıcağa ve soğuğa karşı desteklenmiş, bir bakıma mantolanmış, yani dış duvar kaplamalarının ısı kaybını önlemesi, ses yalıtımını sağlaması için taş yünü ile kaplanmış halinde inşaat.

Yamalı Bohça; Bir birine uymayan, tutarsız şeyler, uygun olmayan renk ve şekillerle süslü bohça.

Yarından Tezi Yok; Hiç gecikilmeden, ivedi olarak, gecikilmeden hemen yarın.

Yok Pahasına (Bahasına) Satmak; Son derece ucuz olarak satmak.

Zekâ Küpü (Akıl Küpü); Çok akıllı ve zeki.

(5) Cahil; Öğrenim görmemiş, okumamış. Belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan. Deneysiz, genç ve toy.

Cehalet; Bilmezlik, bilgisizlik, toyluk, deneyimsizlik.

Dar Kafalı; Geniş düşünemeyen, anlayışı ve kavrayışı kıt, anlayışsız.

Zırcahil; Çok cahil.

Dünyanın en etkili kitle imha silahı cehalettir. Selim ŞIKYAZAR

Cehalet, esaretin sebebidir. Kristof KOLOMB

(6) Başta kavak yelleri estiği günler hani? (Geçti Bor'un Pazarı)… Güftesi; Namdar Rahmi KARATAY’a, Bestesi; Onur AKDOĞU’ya ait Muhayyer Kürdi Makamında Türk Sanat Müziği.

(7) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY

Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE

(8) Ekspres Tren; Yalnızca büyük istasyonlarda duran tren.

İstim (İslim) Salmak; Buharla işleyen makinaların kazanında birikip makineyi işleten fazla buharı dışarı vermek. Bu söz aslında lokomotiflerin kalkışıyla ilgili bir eylem sözüdür. Ancak lokomotif makinisti tehlikeli bir durumu fark etmişse, örneğin hat içinde bir hayvan, insan, yüksekten düşmüş bir kaya, menfezin oyulması, demiryolu hattının açıkta kalması vb. (öyküdeki gibi bir intihar eylemini fark etmesi) makineyi aniden durdurabilmek için fren anlamında istim salar. Söylemek istediğim bu idi. Hemen eklemek gerekir ki; trenin bu sırada dray yapması en tehlikeli kazalardan biridir. (Trenin Dray Yapması (Olması); Trenin tekerleklerinin rayla temasının ortadan kalkması, kısa, kesin olarak trenin raydan çıkması anlamındadır).

Karma Tren; Bir kısmı yolcu, bir kısmı yük taşıyan vagonlardan oluşan tren.

Marşandiz (Marşandis) Treni; Yük treni. (Hareketi oldukça yavaş, genelde diğer trenleri bekleyen, yük durumuna yol boyu istasyonlarda vagonu bırakan tren)

Posta (Yolcu) Treni; Yolcu, ticari mal  ve posta ulaşımını sağlayan tren.

Ranfor (ramfor); Özellikle uzun marşandiz veya karma trenlerde eğimli yollarda treni arkasından iten diğer lokomotif.

(9) Felsefe; Düşünce Bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.

(10) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

(11) Din İle İlgili Konular;

Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Azap; İslâm inanışına göre dünyada günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza. Büyük sıkıntı, eziyet. Anadolu’nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı.

Bağnaz; Fanatik.  Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

Bile Bile Oruç Bozmanın Cezası; Bir kişi Ramazanda kaza ile bozduğu orucu takip eden günlerde tutmasıyla ilgili bir durumdur. Eğer bile bile bozarsa; bu konuda Kur’an’da olmayan yorumlar vardır. Kefaret gibi; bir fakiri 60 gün doyurmak, ya da 60 fakiri bir gün doyurmak gibi. Ancak bir diğer içtihada göre; kişi 61 gün oruç tutmalıdır. Bunun 30 günü Ramazan orucu, 30 günü ceza ve bir gün de bile bile terk edilen oruç (izninizle “muş!” diye eklemem gerek)!

Cenaze Namazı; Cenaze gömülmeden önce, musalla taşına konulan tabut önünde topluca kılınan, dua niteliğinde farz-ı kifaye namaz.

Defin; Ölünün kabre konulması.

Elifle Merteği Ayıramamak (Elifi Görse Mertek Sanır); Cehalet, okuma yazması olmamak, konu hakkında bilgi ve birikimi olmamasına karşın bilir davranmak.

Fahri Müezzinlik; Genelde mescitlerde, ufak camilerde, köylerde devletin görevlendirmesine gerek kalmaksızın o yöreden bilen insanların yüklendiği görev.

Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

Hâşâ; Dine aykırı bir ihtimalden söz edilirken kullanılan söz. Asla. Katiyen. Öyle değil. Allah korusun. Bir durum ya da davranışın kesinlikle kabul edilmediğini anlatan söz.

Hayr (Hayır) Duası; İyi dua.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.

İmana Gelmek; Sonunda doğruyu, gerçeği söylemek. İslâm’ı kabul etmek, Müslüman olmak.

İmsak; Oruca başlama, bir şeylerden el çekerek, nefsine hâkim olmaya başlama vakti.

Kaza Orucu; Hamileler, sağlık durumu elverişsiz olanlar, yaşlılar, yolcular (öyküdeki gibi oruçlu olduğunu unutanlar(!?) oruç tutamadıkları günleri daha sonra kaza ederler. BU kişilerin sorumlulukları yoktur. Ancak oruç tutamayanlar daha sonra tutamadığı gün sayısı kadar oruç tutarlar. Fidyesi verilmiş olsa bile, mazereti sona eren bu orucu mutlaka tutmak zorundadır.

Kefenlemek; Ölüyü kefene sarmak.

Kıyamet Günü; Dünyanın sona ereceği ve ölülerin dirilip ayağa kalkacağı zaman.

Mehr, ya da Mehir; İslâm Hukukunda erkeğin evlenirken kadına vermeyi taahhüt ettiği  (hatta şart olan) para, mal, mülk, altın, menfaat gibi şeylerdir. Mehir evlilik yapılırken; Mehr-i Müsemma ve Mehr-i Misil olarak ikiye ayrılır. Ancak mehir (ile hiç ilgisi olmayan şeriata göre haram olan “Başlık Parası”  ile karıştırılmaması gereken) kadına verilmek üzere takdir edilmiş bedeldir. Mehir ödenme şekline göre de; Mehri Muaccel (peşin ödeme), Mehri Müeccel (ölüm ya da ayrılık halinde ödeme) olarak ikiye ayrılır. (İslâm Hukukuna göre detayları öğrenmek mümkündür).

Meyyit; Ölü. Ölmüş. Cansız.

Mihri (ya da Mehri) Muaccel; Acele verilmesi gereken mehir demek olup, nikâhta ve zifaftan önce verilmesi gereken mehirdir.

Mihri (ya da Mehri) Müeccel; Nikâhtan sonra ecelle ölme halinde verilmesi gereken mehirdir. (Mihrin; başlık parası ile hiç ilgisi olmadığı gibi, şeriatta başlık parası haramdır!)

Musalla Taşı; Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir (Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir).

Mübarek; Kutlu, kutsal, uğurlu, bolluk getiren, bereketli, verimli.

Münafık; Mümin olmadığı halde, küfrünü gizleyerek kendini mümin olarak gösteren ve küfürle iman arasında bocalayan kimse (Kalplerinde hastalık olanlar).

Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber  kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Ne verirsen elinle o gider seninle… Bir kişinin bu dünyada yaptığı her şeyin öldükten sonra da bir karşılığı olduğunu ifade etmesidir. İfade; günah ve sevap kavramları ile ilgilidir.

Ölüler İçin Yapılan İşlemler (Genel olarak); Teçhiz (Ölen kişiye yapılan hazırlıklar), Gasil; (Ölünün yıkanması), Tekfin (Ölünün kefenlenmesi), Teşyi; (Ölünün tabuta konup taşınması), Defin; (Ölünün kabre konulması).

Ölüm Kalım Meselesi (Konusu); Hayat-Memat Meselesi. Yok olmamak amacıyla girişilen mücadele.

Ölünün Yıkanması; Ölünün temiz bir şekilde mezara yerleştirilmesi amacını taşır, şeriata göre sünnettir. Ancak farz-ı kifaye olduğu da belirtilmektedir. Cenaze yıkayanın annesinden doğduğu gibi günahsız, kefenleyenin cennette bir giysi ile mükâfatlandırılacağı, mezar kazanın ise cennette bir köşk sahibi olacağı da belirtilmektedir.

Saf Tutmak; Sıraya geçmek, sıraya girmek, sıra olmak (Saf; Katışıksız, berrak, temiz, arı, has. Yapısı gereği kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, kötülük düşünmeyen, temiz yürekli, bön, safdil, art niyetsiz kimse. Namazdaki sıra, dizi. Kur’an’ın 61. Suresi).

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Sofuluk; Dinin buyruk ve yasaklarına uyma.

Sübhaneke; Sünni mezhebinde namazın başlangıcında tekbir alındıktan sonra okunan dua.

Sünnet, Vacip, Farz; Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler. Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ve delillerle yapılması gereken hükümler. Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.

Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Tekbir Getirmek (Almak); İslâm’da Tanrı’nın ululuğunu, yüceliğini belirtmek için söylenen “Allahüekber!” sözünü söylemek.

Teravih (Namazı); Kutsal Ramazan ayında her gece kılınan bir nafile namazdır. Sünneti müekkede olup, yirmi rekât halinde makbul olarak cemaatle veya tek başına kılınır. İki veya dört rekâtta bir aralık verilerek kılınır.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Ve Celle Senaük; Cenaze namazlarında Sübhaneke içinde okunan ölü için edilen af ve merhamet duası.

Yobazlık; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlılık. Dinde bağnazlığı aşırıya vardırma (Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz).

(12) Eşeklerin İnsanlardan Farklılıkları; Eşekler aslında küfürlerde ön sıralarda yer almalarına rağmen muhterem hayvanlardır, hem her bakımdan. Eşek deyip geçmemelidir. Öncelikle söylenmesi gereken onun gözlerinin çok güzel olması ve yerine göre bazı insanlardan da akıllı olmasıdır, onunla dağda yol bulmak mümkündür. Çünkü eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun ki’ ve ‘Eşek bir çamura bir defa düşer’ deyimi neden oluşsundu ki?” Doğal olarak insanların konu olduğu, Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’nın dizinlediği “Altından semeri (palanı) olsa” da insan adam olamamışsa, şu veya bu olup da babasını ayağına getirttiriyorsa eşek ondan daha azizdir. Nitekim göstergesi; “Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözleri insan olamayanlara yakıştırılmış deyişlerdir.

(13) Öğrenci ne yaşta ve sınıfta olursa olsun, onlara geleceğin büyükleri gözüyle bakacak ve öyle davranacaksınız. Mustafa Kemal ATATÜRK

En büyük savaş, cehalete karşı yapılan savaştır. Mustafa Kemal ATATÜRK

Toplumun düşmanı cehalettir. Mustafa Kemal ATATÜRK

Bir topluluk ulus olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlardır ki toplumu gerçek bir ulus haline getirirler. Mustafa Kemal ATATÜRK

Öğretmenler; yeni nesli Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcilerini sizler yetiştireceksiniz, yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin becerinizin ve fedakârlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Mustafa Kemal ATATÜRK

Her köyde bir meşale olur, o öğretmendir ve her köyde bir söndürücü olur, o papazdır. (Türkçesi; İmamdır, hocadır, yobazdır, softadır, bağnazdır, kelimelerinden yakışan biri olsa gerek!) Victor HUGO

(14) Büyük Lokma Ye (Yut!) Büyük Söz Söyleme; Başaramayacağın, sonuçlandıramayacağın bir konuda kesin sözler söyleme.

(15) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(16) Homini gırtlak… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.

(17) Allah İle Aldatmak; Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e ait “Türkiye’yi Kemiren Lânet” adı ile imzalanan kitap. Söz; Kur’an’da geçmektedir.

Kur’an Fatır Suresi 5. Ayet; “Ey insanlar, Allah'ın vaadi haktır! O halde iğreti dünya hayatı sizi sakın aldatmasın! O yaman aldatıcı, o çok gururlu, sizi sakın Allah ile aldatmasın.” Yaşar Nuri ÖZTÜRK

(18) Boş zaman yoktur; boşa geçen zaman vardır. Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.  Rabindranath TAGORE (Nebiye YAŞAR, Kâşif KAPTAN) Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS ATASÖZÜ

(19) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(20) Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var; Uzak bir yere giden kimse, ayrıldığı yere bir daha dönmeyebilir, belki de orada ölür. Ayrılırken bıraktığı yakınlarını döndüğünde bulamayabilir, onlar da ölmüş olabilirler. O halde vedalaşırken bunu hatırlamak ve helalleşmek gerektir.

Böyle güzel olmasan… diye başlayan “Kim arar seni kim, arar?” olarak meşhur olan Nilüfer şarkısının bir bölümünde “Seni bir gün görmesem, içim yanar”  sözü yer almaktadır.

(21) Peh! Peh! Bazen üç “Peh!” arka arkaya da kullanılmaktadır. Genel olarak beğenmek, beğendirmek, şaşmak anlamında “Breh! Breh!” şeklinde de söylenirse de asıl anlamı taşkınlık derecesinde iltifat etmek, saygı göstermek, argo tabirle menfaat karşılığı yağ çekmek ve olağan durumda fark edilemeyen bir durumun herhangi bir gerçekle karşılaşıldığında karşı tarafça fark edildiğinin ifadesidir.

Breh! Breh; Bazen üç “Breh!” arka arkaya da kullanılmaktadır. Genel olarak beğenmek, beğendirmek, şaşmak anlamında “Peh! Peh!” şeklinde de söylenirse de asıl anlamı taşkınlık derecesinde iltifat etmek, saygı göstermek, argo tabirle menfaat karşılığı yağ çekmektir.

Lây-Lây-Lom; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız  insan tipi.

(22) Benim Bütün dualarım seninle… Dalida’nın “Karşı Pencere” filminde “Historia De Un Amor” olarak seslendirdiği şarkı olup, Türkçemize bu adla çevrilmiştir ve en iyi seslendiren sanatkâr da rahmetli Berkant’tı.

(23) Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek, ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.

(24) İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS

Aşk, iki iken bir olmak demektir. Victor HUGO

(25) Adını dağlara yazdım yâr… “Kış Masalı” olarak ünlenen “Gözyaşım kederden miydi?” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği Aşkefza Makamında olup Bestesi; Adem GÜMÜŞPALA’ya Bestesi; İsmail ÇELİKER’e aittir.

Duymak istemeyen kadar kötü sağır yoktur.  İtalyan ATASÖZÜ

Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz. William SHAKESPEARE

(26) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

İşin güç kısmı adam olmak değil, adam kalmaktır… Albert MAZERELLES

(27) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(28) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.

(29) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(30) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(31) Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz; Annelerimizin altını çizerek söylediği yanlış bir söz. Aslı; “Âne gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!” şeklindedir. Ane; Bağdat yolu üzerinde bir yardır (uçurum).

(32) Aptallıkla Yaşamak; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak durumunda yaşamak.

Aptallıkla deha arasındaki fark; dehanın sınırının oluşudur. Albert EINSTEIN

(33) Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak… Ahmet HAŞİM’in “MERDİVEN” şiirinin ilk iki dizesidir.

(34) Bayram Seyran Olmamak; Önemli görünmemek. Uygun bir zaman olmamak. Arada sırada olan bir şeyin olmamasının gerektiğini belirtmek.

(35) Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar; Nerdesin, arıyorum yıllar var ki ben onu, Âşıkıyım beni çağıran bu sesin. “NERDESİN?” Ahmet Kutsi TECER Şiir; Suat SAYIN tarafından Nihavent Makamında bestelenmiştir.

(36) Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin; Her hal ve şartta yapması gerekeni yapmasının gerekliliği ile ilgili bir söz dizisi. (Aslı; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin!” şeklinde olup bir işi yapmak ya da bir şeyi elde etmek için kesinlikle uyulması gereken kurallar olduğunu, yapılmazsa vazgeçilmesi halinde bir kısım fedakârlıkların gerektiğini belirten bir söz dizisi.

(37) KARATEKİN, Erol. 2019 Yılı. “İSYAN”

(38) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü.. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.