MENTOL VE PARANTEZ
(Erol KARATEKİN)
Biz Türklerin abartma konusunda üstümüze yoktur, hele ki konu espri olursa, ya da zorunluluk şeklinde görülürse. Örneğin bir Kayahan Şarkısı; “Bir aslan ‘Miyav!’ dedi, minik fare kükredi, fareden korktu kedi, kedi pırr uçuverdi…”
Her Cuma akşamında, (Daha doğrusu bu sözü “ Cuma akşamlarında çok zaman…” şeklinde düzeltmem gerek) olduğu gibi bu Cuma akşamı da mesaiden sonra fakülteden arkadaşlarımızla buluşup, toplanacaktık. Mecburiyetler için mülâhazat hanemiz boştu(1), yeter ki birimizden birinin bu mecburiyetle ilgili olarak bilgisi olsun.
Gelemeyen çaresiz de olsa en büyük cezalardan biri; “Geleydi, yeseydi, içeydi!” iddiasıyla her zamanki gibi hesap; katılmayan da dâhil olarak üleştirilir, içimizden biri bir sonraki seferlerde tahsil edilmek üzere gelmeyen arkadaşımızın bedelini onun adına öderdi. Arkadaşımızın tek kazancı; “Faiz haram olduğundan(2)!” faiz yükü altında ezilmemesi idi!
Aslında il içinde yaşayanlar olarak 11 kişiydik, iki masa bitiştirilince uzun kenarlar; 4+4 kısa kenarlar 2+2 olarak ancak 10 rakamını kabulleniyordu. Yani tam mevcudumuzda mutlaka birimiz kurayla bir yerlere sığışma gayreti yaşıyorduk. Bu nedenle mazeretli olup gelmeyecek olan birini beklentimiz her bakımdan avantajımızdı!
Müslümanlar için de, bizim gibi Süslümanlar(3) için de mübarek olan Cuma öncesindeki gün bir arkadaşımızın rahatsızlandığını duyup paldır-küldür(1) kendisini alıp hastaneye koşuşturmuştuk. Doktor;
“Fazla lâfın lüzumunu alâkadar etmez(4)!” dedi, orasını-burasını kurcalayıp, ölçüp biçtikten sonra, ne anlamda söylediğini anlayamadığımız, manasını bilemediğimiz bir şekilde. Sonra bizleri anlam vermeksizin gözleyip “Bu gece burda kalacak, eşi gelsin!” deyip kışkışladı(5).
O akşam gözetim altında kaldığını öğrendik eşinden. Turp gibi sağlammış(5), defetmişler hastaneden diyeceğim, ama yakışmayacak, kısaca “Taburcu etmişler!” diyeyim!
Cumartesi evinde dinlenirken özürlerinin kabul edilmesi şeklinde Pazar akşamı buluşmamız için hepimize ayrı ayrı telefon etti;
“Pazartesi sendromu(6) falan dinlemiyorum, içişlerinden(7) izin aldım (Sanırım; “Yalvar-yakar izin kopardım!” demekten sakınmış olsa gerekti!) tıpkı Cuma akşamıymış gibi eksiksiz olarak Pazar akşamı şurada buluşalım, görüşelim!” dedi.
Benim için hava hoştu, izin almak gibi sorunum yoktu, kendi başıma buyruk olarak, bekâr ve yalnız dünyamda. Evli arkadaşlar izin aldılar…
Aldılar…
Alamadılar kalan sağlar bizimdir modunda gelebilenleri kucaklardık, olur biterdi! Bir de kefeni yırtacak kadar zor bir sıkıntı yaşamamış olsa da, arkadaşımız;
“Hesap benden!” müjdesini vermişti.
Eee! Ne demişti atalarımız;
“Nerde beleş, git oraya yerleş!” Hele ki ikram her şey dâhil ve limitsiz olacaksa…
Aramızdaki, haksız olduğumuzun düşünülmemesi gereken yılan gözlü eşe(8) yani bizim için korkunç yengeye(8) sahip olup, izin almakta çok zaman kusurlu olan kardeşimiz dışında hepimiz haberli olarak beleş konusunda mükemmel bir titizlikle hazırlanmış masa etrafında toplandık!
Başlangıç olarak sanki biz de yaşamamışız gibi hastane serüvenini anlattı arkadaşımız, ilk kadehin ilk yudumu henüz midemize doğru yol almaya başladığında. Biz, aramızda, genelde, bu durumlarda çok iyi olan İngilizcemiz nedeniyle, uzunluğu kısaltılmış olarak(!) “rpt” deriz; yani repeat eşittir; “Tekrarlamak, yinelemek” anlamında.
Uzun uzun cümlelerle tam sabrımızı taşırmak üzereyken cesur arkadaşlardan biri kadehini kaldırıp “Şerefe!” demese, sanırım daha ilk kadehin, ilk yudumunun ertesinde, arkadaşımız hızını alamayıp; “Ne olacak bu memleketin hali?” servisine ulaşacaktı ki, daha oldukça zamanımız vardı bu sözü işitmek için ve kısaca Allah korudu bizi!
Arkadaşımızın anlattıklarından hiç olmazsa aklımda kalanları ben de kendim, kendime “rpt” yapmalıyım.
Tüm arkadaşlar olarak ellerinden incitmeyecek şekilde tutarak ve doğal olarak korkusunu yenmesine, zorlanmasına(!) yardımcı olarak kan, idrar, en çok zorlandığı gaita testleri, EKG, Eforlu test, EKO, tansiyon-pansiyon her neyse tüm kontrollerin yapılıp sonuçların alınmasını son durumunu öğrenmek için beklememiştik biz. Nihayeti ölüm yoktu ya ucunda (bize göre, tabii)!
Gelen raporlara önem vererek dikkatlice bakan Doktor; “Hım! Hı! Çık! Çik! Jik!” ve benzeri Türkçemizde yazılması mümkün olmayan sesleri çıkardıktan, reçete cinsi hiçbir ilâç önerisinde bulunmaksızın, diğer doktor arkadaşına, sonra arkadaşımıza bakmış ve;
“Merak edilecek bir şey yok, ölünceye kadar yaşayacaksınız!” demiş. Yanındaki doktor da makul ve mantıklı(1) bir yaklaşımla kendini göstererek aynı mealde desteklemiş meslektaşını;
“Ölmezseniz, yaşarsınız!” şeklinde.
Makul bir söylem olmasına, tatmin olması gerekmesine rağmen, arkadaşımız kendisinden bir şeyler saklandığı inancı ile, elindeki belgeler, raporlar her neyse onlarla birlikte Bölüm Başkanı Profesörün odasına dalmış, öyle usulünce değil, “Çat Kapı(1)” şeklinde.
Zamanlama konusunda “Çat Kapı” olayının gerçekleşmesinin hiç de uygun bir zaman olmadığını belirtmeyi itiraf olarak söylemekten çekinmedi arkadaşımız. Neydi arkadaşımın adı, iki de bir arkadaşım diyorum. Hatırladım; Nevi şahsına münhasır(1); Cumhur. Bir Cumhuriyet Bayramı kutlamasında doğmuşmuş da!
Şaşkın bakışlarını esirgemeyen Profesörün Cumhur’un paldır-küldür odaya girişi şeklinde gerçekleşen olayın başlangıcında “Gel!” demesi mümkünsüzmüş! Çünkü Profesörün karşısında Dünya Güzeli olmasa da öylesine bir müsabakada ilk elemeleri mutlaka rahatlıkla kazanacak güzel bir hanım varmış ve Cumhur sayesinde söyleşi kesintiye uğramış…
Bu arada sırası sekisi değil(1), ama adımın Devrim, diğer arkadaşlarımın adlarının da Ogün, Zafer, Kemal, Mustafa, Atam, Gazi, Mesut, Erdoğ olduğunu belirtivereyim. Her birimizin isminin Atatürkçü olarak mana yüklü olduğunu ayrıca belirtmem gerek.
En sondaki arkadaşın belirgin özelliği; 9 aylık yolu 7 ayda tamamlayıp erken doğması, erkek olması dolaysıyla “Erdoğ” olduğunu söylemeliyim, sonuna “du” hecesi eklenmesi unutulmuş olsa gerek. Herhalde ailesi “Erdoğdu!” demek istemiştir diye düşünmedim, değil!
Hani hanımından izin alma konusunda sıkıntısı olan korkunç yengemizin kocası arkadaşımız var ya, onun ismi de “Allahverdi” idi. Sanırım ebeveynlerinin eksiği şu andaki yaşamını düşünerek isminde bir kelimeyi unutmuş olmalarıydı. Örneğin; “Allah belâsını verdi!” ya da gelecek zaman kipi ile “Allah belâsını verecek! İmdat! Allah’ım koru!” gibi isimler de yakışabilirdi ona.
Kısmen de olsa reklâmlar bölümünde de bir-iki satır(!) söylemem gerek Allahverdi hakkında.
Nadiren de olsa izin alıp aramıza karıştığında, mutlaka kontrolden geçirirdi karısı kendisini. Allah var, öncelikle bizlere selâmlarını iletir, sonra telefon sessizliğe bürünürdü, Allahverdi’nin seslenişlerinde;
“Hello İçişleri!..
Tamam sahip!..
Peki hayatım!..
Olur bir tanem!..
Tabii hatunum!...”
Aklıma gelmeyenler de olabilir, sanırım Allahverdi’nin bu konuda literatürü oldukça zengin olsa gerekti.
Allahverdi’nin en kötü huyu, limitli olduğunu sandığımız harçlığını, âlemimiz sona ermeden abartma hakkımı kullanmak istiyorum, oturuşumuzdan hemen 15-20 dakika sonrasında, bir kadeh ve ordövr tabağını temize havale ettikten sonra harçlığının otobüs parası hariç tümünü masadaki arkadaşlardan birine verip izin süresinin sonunu beklemeksizin tüymesiydi!
Neyse gıybet etmeyi(9) bir kenara bırakalım da derin mevzuu sonlandıralım!
Konuşmasını kesmek ve ilgisini belli etmemek zorunda kalan Profesör, Cumhur’un elindeki kâğıtlara şöyle bir baktıktan sonra, galiba dünya güzeli branşındaki güzelle sohbetini uzatma arzusu ile karşısındakini başından hemen savmak(5) için;
“Kendine dert etme, kalbin ferah olsun bundan sonra ne yersen ye, halt yemek(23) dâhil!” demiş ve Cumhur daha odayı terk etmeden evvel karşısındaki hanıma;
“Hastalarımdan ‘Allah rahmet etsin!’ rahmetli olan birine benzer bulgular, aynen bu genç adamda da görünüyor! Neyse Allah’tan umut kesilmez, biz, bize bakmaya devam edelim!” demiş!
Hipokrat’ı(10) takmayan ne doktorlar varmış, yahu!
Genelde kazı koz anlayan(5) Cumhur doktorun sözünü bir bakıma; “Yürü! Anca gidersin! Şimdiden ‘Allah rahmet etsin!’ dualarımızı kabul edin, lütfen!” şeklinde anlamış. Bu da; toplantı masasının ilk şeref misafiri olma hakkını kazandırmış kendisine ve ufaktan başlamış! Garsona; “Bu hesap ayrı, hemen getir, arkadaşlar gelmeden ödeyeyim!” demiş. Gerçek bir jestti, bence!
Yemek boyu teselli ve ikna çabalarımız yeterli olmadı, üstelik öylesine duygu sömürüsü(1) yüklü mantıksız bir höykürmesi, hüngürdemesi(5) vardı ki;
“Çoluk-çocuk, ev-bark, taksitler-borçlar…”
Patlamamak zordu ve ben patlamak hakkımı kullandım, acele değil ama!
“Eee birader! Bir gün hepimiz dalleyi dikmeyecek miyiz(5)? Sevildiğini bil, Tanrı önceliği sana vermiş! Dünyanın kahrını çekmek sana zor gelmeyecek, daha ne isteyeceksin ki?”
Duruldu, durgunlaştı, yemek-içmek sonrasında galiba vedalaşmak için olsa gerek beni bekledi. Görmedim, belki de görmemek, ya da görünmemek hakkımı kullandım, masrafsız belki de en ucuz haklardan biri olarak.
Oysa gereksizdi. Nitekim felekten bir gece çalmamış olsak da, şimdilik kaydıyla; ekşili-turşulu, soğanlı-sarımsaklı, tuzlu-acılı ulusal ilâcımız(!) katkılı görevimizi başarı ile tamamlamıştık! Ancak yetmemişti! İşkembecide de eksiklerimizi tamamlama maharetimizi gerçekleştirmiştik.
Kur’an’da ki “Namaza gelmeyin!” ayetine(11) tamamen uygun bir şekildeydik. Zaten hangimizin ezanda kulağı vardı ki, namazda niyetimiz(11) olsun?
Tedbirimizi aldık, lokanta sahibinin stokundaki karanfillerden neredeyse birer avuç yutarak! Sonrasında ise mentollerle ağzımızı destekledik. Vedalaşırken Pazartesi Sendromu denen olguyu aklımızdan geçirmediğimiz için yaşamayacağımızdan emin gibiydik!
Sarhoş değildim, ancak ayık olduğumu da ifade etmem mümkün değildi, haydi diyelim ki, çakırkeyif(7) ötesinde bir iki adım ilerilerde gibi…
Metro trenine bin, muhtemelen ayakta, dur-kalk, ikide bir “This train goes to…” bayat İngilizce ile becelleş…
“Aşkım! Bir tanem!” Vb. gibi acayip seslenişler, “N’aber moruk! Selâmün hello! Aleyküm meraba!” gibi duygusuz, saçma sapan, selâmlaşmalar…
Bacaklarını iki yana açarak oturan özellikle erkekler…
Edepsizliklerin, saçmalıkların, saygısızlıkların tümünü yazmaya kalkışsam ciltlere sığmayacak kitaplar(12) olmasa da herhalde 8-10 sayfalık bir dergi olabilirdi!
Doğrusu bunlara tahammül edecek durumda değildim. Halk Otobüsleri ne güne duruyorlardı ki? Biri olmazsa, biraz bekle, bir diğeri, biraz da şoförün nazı, beklentisi bitinceye kadar otobüs içinde otur, “Oh ne rahat!” tıpkı “Lüküs hayat! (13)” Ehlen sehlen(1) de olsa arkadaş, paşa paşa evine ulaş! Doğal olarak dalıp da (“Sızıp da” demek bana yakışmaz!) veyahut da hafiften kestirerek kimseyi rahatsız etmemek, kendim kendime sığınmak kaydıyla ineceğim durağı kaçırmamak fikriyle…
Durağa ulaştığımda kuyruk sırası uzundu, ancak gene de bana oturacak yer kalacağı inancındaydım. Genelde orta kapının önü-arkası, arka kapının önü ya da yayla gibi olan en son kanepesi tercih ettiğim sıralardı ve eğer doluysa çok zaman da ayakta kalmamın sebebi.
Öyle ders çalışıyormuş gibi kitaba gömülmek, uyuklamak, duvarları, asfaltları ağzı açık ayran delisi(1) gibi “Gençlik Stresi(1)” yaşamak gibi garip bir huyum yoktu.
Zaten biz ve benin tertibim(7) okurken piyasalarda stres-mitres yoktu, bilmezdik. Yaşlı, kör çubuklu ya da bastonlu, özürlü, hamile, çocuklu birini gördük mü, yerimiz her zaman ve anında onlarındı.
Şanslıydım. Para üstümü alıp tam kapı yanındaki örtülü, öcü gibi giyimli genç kızın yanına oturmamla beraber, o kız boynundaki ne olduğunu bilemediğim şeyin bir bölümüyle burnunu kapatırken, “Öf!” sesiyle eylemini desteklemek gereğini hissetmiş olsa gerekti. Çantasını koluna takıp, kitaplarını göğsüne bastırıp ayağa kalktı, bana dik dik bakıp;
“Müsaadenizle amca!” dedi.
Anlayamadığım, ya da anlamakta güçlük çektiğim şey, gözlerinde bir zarafet(7) ötesinde, kin, sabırsızlık, asabiyet ve nefret görüntüsünün olmasıydı.
Ve ilk endişem ve kanaatim karanfil ve mentollerin yetersizliği dolaysıyla ağzımdaki cümbür cemaat eklentileriyle alkol kokusunun genç kızı rahatsız etmiş olması, ikincisi ise bana göre hiç de “Amca!” olmadığımdı. Bunu karşımdakinin bilmesinin gerekliliği ile;
“Siz rahatsız olmayın hanımefendi, ben hemen yanınızdan kalkıp arka sıralara gidiyorum!” dememin karşılığı, üç harflik bir “Şey!” kelimesi ekinde yumurtalarını soğutacağı zannıyla tehlikeye atma korkusunu yaşayan gurk tavuk gibi kıpırdamaması ve yerini, çökercesine muhafaza etmesinin mutluluğu olsa gerekti.
Arkanın ortalarındaki sıraya oturduğumda mentol takviyesi yapmadan önce yanına oturduğum “Gerçek amcanın” yüzüne doğru soludum;
“Amca benden size kötü bir koku ulaştı mı?”
“Yoo!” deyince ağzımın tavanına doğru iki mentol drajesi daha yerleştirdim, her ihtimale karşı, yoksa dilimin altına doğru mu, içkinin hoyratlığına(7) karşı genç kızın tavrına hüzünlenerek. Çünkü amca “Yoo!” demesinin ardından cebinden mentollü bir kâğıt mendil çıkartıp, burnunu silerken o meşhur ve komik savunmayı yapma gereğini hissetmişti;
“Nezleyim de!”
Ölür müsün? Öldürür müsün? Hak etmediği için ben de ona mentol ikram etmedim, eksikliğim uyuklama hak ve modumdan vazgeçmek şeklinde gerçekleşmişti. “Nezleyim de!” sözü beni uyandırmış, gözkapaklarımdaki ağırlık kendiliğinden ya da sinirlenişimden dolayı yok olmuştu!
İneceğim durağa geldiğimde yerimden kalktım. O genç kızın beni takip ettiği sabitlendi gözlerimde. Çünkü ayakta, görüş mesafesinde, gözlerinde hissedilir bir azamet var gibiydi, belki de biraz küskünlük, utanç ve gizem, anlayamadığım.
Otobüsten inince yüzüme bakma gereği hissetmeksizin arkamdan;
“Bakar mısınız?” dedikten 3-5 saniye sonra “Lütfen!” kelimesini ekledi, cevabım kasıntılı soru içerikli görünse de netti;
“Buyurun hanımefendi?”
“Kitaplarım, tavrım, fark etmediğiniz hüznüm ‘Hanımefendi’ sözünü hak edecek kadar yaşlıymışım gibi göstermiyor, sanırım!”
“Ah! Affedersiniz, genç bayan, gene de hanımefendi, bastonum olsaydı ben de öyle, ancak kitapsız bir ‘Amca’ olurdum, öyle ki?”
“Özür dilerim! Ancak itiraf etmeliyim ki, bir önceki durakta inmem gerekirken, hareketimin yanlışlığı için özür dilemeyi istediğimden sizi takip ettim.”
“Yanlışlık yok mu? Sapık kart amcalar taciz etmek için genç, hatta çocuk yaştaki kızların peşlerinden koşmazlar mı?”
“Çok acımasızsınız! Hemen özür diliyorum. Mentole karşı alerjim var…”
“Bu ‘Öf!’ demenizi gerektiren bir mazeret, ya da savunma değil, tekrar hanımefendi. Mendilinizi ya da türbanınızın ucundaki o kuyruklu şey her ne ise burnunuza tutarken; ‘Amca, alerjim var!’ derdiniz, ben de şu ya da bu nedenle size karşı mahcup olmazdım(5), siz de özür dilemek, bir durak da olsa geri dönmek için yürümek zorunda kalmazdınız, hem de gecenin bu vaktinde!”
“Fazla yürümeyeceğim, üç-beş adım sadece…”
“Olmaz! Bunun centilmenlik, amcalık, hanımefendilikle ilgisi yok. Ola ki mentol kokusu size ulaşmasın, siz önümden gidin, sizi evinizin sokağının başına kadar takip edip, meselâ ya da örneğin evinize bırakayım. Benim yüzümden evine ulaşmakta geciken bir genç kızı…
Farkındasınız değil mi, ‘bir genç kızı…’ diyorum, gecenin bu vaktinde; ‘Hadi! Uğurlar olsun!’ diye göndermek bana yakışmaz!”
Bazen durmam gereken yer ve zamanı bilmiyordum;
“Çok affedersin, iznin olursa genç kız, ya da genç bayan iki söz daha söylemek istiyorum…”
“Adım…”
“Söylemeyin, bir daha karşılaşacağımızı sanmıyorum, bu nedenle gerekli değil, siz indimde bir genç kız olarak kalın, ben de hiç olmazsa ‘Amca’ yerine ‘Ağabey, abi!’ olayım!”
“Anladım, anlaşıldı ağabey! Sarf edin o iki sözü de!”
“Birincisi şimdi yaşadığın evi öğreneceğim ya? Mentol çiğnediğim zamanlarda bu sokaktan, evinin önünden, yani buralardan geçmemeye çalışacağım, sırf seni üzmemek, alerjin olmaması için. Ya da mentol sapıklığım oluşursa hani, bilemiyorum…”
“Şaka?”
“Evet! Ama ikincisi ciddi, eğer izin verirsen, fakat hakkım yok, sorgulama olarak da kabul etme lütfen, bana ters geldiği için sormak istiyorum, ama istemezsen cevap vermeyebilirsin de!”
“Evime yaklaştık!”
“Evini öğrenmek istemem, nedenini bil, dediğim gibi ismini öğrenmek istemediğim gibi, evini öğrenmem de şart değil! Şakayı da unut, samimiyetimi de bağışla lütfen, eğer içinden geliyorsa cevapla! Ola ki bir yanlışlık içine dalmaktan çekinirim!”
“Devam etmenizde sakınca yok, bence!”
“Bu akşam arkadaşlarla toplandık, ne yaptığımız belli, kokunun her türlüsünden. Bu nedenle koktuğum düşüncesi ile çevremdeki kimseyi rahatsız etmemek için, karanfil artı mentol çiğnedim. Sizin mentol alerjisi ile değil, kötü, rahatsız edecek şekilde koktuğum inancı ile size küsmek geçti içimden ve tek cümle kurdum kendim kendime, söyleyemeyeceğime % 1000 emin olsam da. ‘Eğer varsa, olsa bile, insanları yanlışlarıyla nedeniyle yargılamaya çalışmayın!’ şeklinde olacaktı sözlerim.”
“Enteresan, devam edin lütfen!”
“Diğer konu ise; gece karanlığı olmasına rağmen fark ettiğim kadarıyla yüzünüz çok güzel, o halde saklanmak niye? İnanç ise peki, Kur’an da ki teessür ile ilgili o ayeti(14) unutmayın kaydıyla, peki! Eğer politik bir gösteriyse, hayır! Beni dinledin. Teşekkür ederim. Ağzıma şu anda, şu ortamda yakışmaz gibi görünse de; ‘Allah rahatlık versin güzel...”
“Adım Bahar. Tekrar özür dilerim. Kendinize inanın ve söz verin; içmeyin bugünden sonra, kendinize güvenin ve içmemek için söz verin kendinize, bundan sonrası için. İçmezseniz, tekrar karşılaşmayı umabilirim!”
“Düşüneceğim!”
“Düşünmeyin! Yarını yeni bir başlangıç olarak uygulamayı kurgulayın ve uygulamaya başlayın!”
“Peki, Bahar! Sen de bizi birbirimize yaklaştıran şu mentol alerjisini defetmeye çalış yaşamından!”
“İçki içmeyeceğine göre mentole de ihtiyacın olmayacak amcacığım, hâlâ ismini söylemediğine göre. Üstelik bu fedakârlık değil, gereklilik. Tekrar ediyorum ismini bile söylememek için sakındığına göre!”
“Gereksiz! Ola ki karşılaşırsak yeniden; ‘Hey!’ dersiniz, karşınızda olurum hemen, ancak dediğim gibi, hiç aklımdan geçmiyor! Hadi Bahar, gecenin bu vaktinde de, ayaküstü, bendeki bu yüklü kafayla olsa da seninle sohbet etmek çok güzeldi. Ama fazla gecikme dünyana!..
Yarına hatırında ben kalmayayım, ancak hatırımda kalmasını istediğim şeyler; güzelliğin, sesin ve sen istediğin için içkiyi bırakmak isteğim. Allah rahatlık versin!”
“Allah rahatlık versin genç adam!”
Yollar sessiz, sakindi, parkelere sinmiş hilâl, aydınlığı sağlama çabasını yaşıyordu. Elimi kulağıma dayadım, öyle saba makamına uymaksızın ezan okuma çabasındaki imamlar gibi değil, Âşık Veysel gibi;
“Uzun ince bir yoldayım!”
Gecenin bu vaktinde, bu kafayla, Yahya Kemal gibi Tamburi Cemil Beyden(15) dileklerim olmasa gerekti. Ancak olsaydı da bana göre unutmam gerekenler için hiç de fena olmazdı gibime gelir…
Söz vermiştim…
Cuma akşamlarına katılmayacaktım, bunun için hasta olmayı istedim. Bir-iki sefer denedim, başarılı oldum, ama devamlı hasta olamazdım ki! Gene de mentol kullanmayı devre dışı bırakmamda etkili oldu hasta oluşlarım!
Mademki bazı genç kızların alerjileri vardı, amcalar da çevresindekilerin rahatsız olmalarını istememeli, rahatsız etmemeyi düşünmeliydi!
O halde; “Kapı dışarı! Cep dışarı! Ağız dışarı!” gibi hangi düşünce uygunsa onu kullanarak mentol kullanımımı tehditle dışlamalıydım!
Dışladım, “Başardım, gerçekleştirdim!” diyeyim.
Arkadaşlarım çok akıllı ve çok meraklıydılar; “Var bir şeyler!” diyorlardı, ama açık bulamıyorlardı, monoton, bedevi yaşamım(16) içinde. Hiçbir ya da herhangi bir değişiklik yoktu ki yaşamımda, sezinledikleri bir şeyler olsaydı.
Beynim ise kalın duvarlarla çevriliydi beynim zaten ve öyle ki ben bile bilmiyordum benim sebebini. Bu da kalın kafalı olarak beynime hükmedemediğim anlamında onların bilmesinin, ya da benim anlatmamın mümkün olmadığının işaretiydi.
Ancak bu “Var bir şeyler!” içine bir temenni sığdırılmaya çalışılmış olabilir miydi, örneğin; “İçkiyi bırak!” denilmiş gibi. “Alerjim var!” demişti, “Bana doyum olmaz!” tavrında (övünerek de olsa) içkiyi de mentolü de bırakmıştım.
Daha önce söylemiş miydim yoksa? Söylediysem, demek ki övünmeyi gerçekten seviyormuşum, parantez içinde etkilenmiş olmak da aklımdan geçmiyor değildi.
Eee! Sebep? Bildiğim sadece o sokak ve onun ayak sesleriydi, acaba “Geçiver sokağımdan!” demiş olabilir miydi, içinden de olsa?
“Beyazlar dökülüyor şakaklarımdan,
İsmin yankılanıyor dudaklarımdan,
Sesin eksilmiyor hiç kulaklarımdan,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Sensizlik yaşanmaz alınan nefeste,
Dinlenir mi söyle sensiz hiçbir beste?
Bir bulut gibi gel, rüzgâr gibi es de,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Hâlâ dudaklarımda hissettiğim tat,
Öylesine zalim ki bildiğin hayat,
Eline geçerse özlem dolu bir fırsat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Gir gönlüme, gönlünce arzula, tur at,
Kabulümdür, dilersen eğer bir murat,
Sitem etme, kırma gönül, asma surat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Göster yönümü çoban yıldızı gibi,
Sevap yönlendiren huri kızı gibi,
Kış dolu ömrün, baharı-yazı gibi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Yokluğa alışkınım bollar ötesi,
Duy isterim sesimi yıllar ötesi,
Görmek, kucaklamak hem yollar ötesi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Biliyorum benimkisi kötü bir huy,
Kalmasa da âlemde belirgin sop soy,
Dur! Kalıver orda! Hisset! İsmimi duy!
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Bakışların olmamalı öylesi sert,
Açmamalı gönlüme bin bir türlü dert,
Kalmasa da evrende yaşayan tek fert,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan! (17)”
Hiç olmazsa; “Geçen o kadar süre içinde aklından geçmiş olabilir miydim?” diye kendimi sorgulama hakkım olamaz mıydı?
“Hey! Hey Amca! Hey Bey!” vb. gibi…
Sahi, onun yaşamımda olmadığı süre ne kadardı, onunla ilk karşılaştığımız andan itibaren ve de o sokağın civarından bile geçmeksizin?
Bir ay? Üç ay? Bir yıl? Yüzlerce sene? Zaman su gibi akmıştı(18), farkında olmadığım, kaç yaş ihtiyarladığımı bilmediğim.
Yitirmiştim kendimi(19), yitirdiğimin farkında olmaksızın, üstelik çağımdan da arkadaşlarımdan da uzaklaşmıştım bir hayli. Bir hayal, bir isim, o yüze ait gözler dışında hiçbir şey yoktu beynimde, boşluğu da saymazsam!
Cuma namazlarına başlamıştım, mademki Cuma akşamları bitmişti benim için, “Biten yerine bir başkası yerleşmeli” düşüncesiyle Allah’a sığınmıştım, Allah’ın benim yalakalığıma ne kadar ihtiyacı vardıysa…
Gerçekten bir rüzgâr mıydı, gelip geçer(20) diye? Bir “Öf!” seslenişinde, yarım saat içine sığan bir sesleniş, hatta nasihat, tavsiye kavramında?
Adana taraflarından bir arkadaşım gelmişti şehre, bir iş için, elleri dolu dolu. Evim bekâr eviydi, otele gönderecek halim yoktu ya onu! Ama yöresine alıştırma amaçlıydı. Diyarbakır’ın, Şanlıurfa’nın değil, Adana’nın sahiplendiği ciğerden yemeyi, yedirmeyi marifet(21) sayıyordu. Ta oralardan öğrenip gelmişti, bu şehrin meşhur, daha sabahtan ciğer yediren yerlerini.
Ona uydum, söylemesi ayıp…
Ağızlarımızı karanfillerle destekledikten sonra, o iş için ayrıldı, ben sabahın kör vaktinde ciğer yemenin sarhoşluğunu yaşıyordum. Anında gördüm, sanki sormuş gibi, karşı karşıya kalmayı beklemeksizin; birkaç adım öteden;
“Vallahi içkiyi de, mentolü de bıraktım! Akşamdan kalma değilim! Leş gibi soğan kokuyorum, iş için gelen arkadaşımı kıramadığım için, sabah sabah ciğer yedim. Kokuyorumdur. Uzak dur ne olur! Ve bana bir şans ver! Akşam hangi saatteki otobüse yetişeyim?”
Başını kaldırıp sadece yüzüme baktı ve sırtını döndü. Gittiği yönün bilinmesi isteği dışında olsa gerekti. Unutmuş muydu, hatırlayamamış mıydı, yoksa inanmamış mıydı, bilemedim.
Halk Otobüslerinin biri gitti, diğeri geldi, o gitti, öteki geldi, gelmesi gözlenen, gelmedi, belki de, geldi de görünmek istemedi durakta. Görmedim…
Yorgun akşamlardan birinin iş dönüşüydü, kaderin beni her nedense içkili bir Cuma akşamlarından biri gibi metro treni yerine Halk Otobüsüne iteklediği. Sağa-sola bakma, bakınma zahmetine girmeyi bile istemiyordum, hüzünlüydüm.
Bir koku ilişti burnuma, özlemini çektiğim, bir sabun aromasının(7) gizlemek için başarılı olamadığı bir ten kokusuydu bu. Öncesinde içkili ve mentollü olduğum halde ağabey-öğrenci kavramında nankörce(7) içime sinen.
Başlangıç bir kıvılcımken körüklenip yakmaya çalışan, sonralarımda bir ateş parçası değil kor bir ateş topu olmuştu o günden sonra yüreğime yerleşip.
O; o olabilir miydi; kendime bile içimde dolu olduğuna dürüst olup itiraf etmekte sıkıntı çektiğim? Denemeyi istedim, ama çekinerek, usulca, yalvarır, sorar gibi, fısıldarcasına;
“Bahar?”
Hemen döndü, hayretle değil, sanki özlemle, özlem gidermek istercesine gibi;
“Hey?”
Unutulmamış olmak güzeldi. O, “Yanıma gel!” ben “Yanına gelebilir miyim?” der gibiydik. Utanmadım, oturdum yanına, çok gerekliymiş gibi adımı söyledim önce, sonra özlemimin ispatı gibi bir elini aldım avucumun içine;
“Bahattin! Ve…
Unutmadım! Unutamadım!”
“Nedeni?”
“Etkilenmiş olmak ve…”
“Anlamadım?”
“Yani hemen o gün içkiyi ve mentolü bırakmama sebep olan ve bir orta bulvarda karşılaştığımız halde bana inanmayan adı Bahar olan yüzü etkilenmiş olarak unutamadığımı söylememin başlangıcı…”
“Acele davrandım, etkilendim…” sözümün sonucunu mu beklemeliydim acaba? Yoksa devamını mı getirseydim cümlemin; “Bir bakışta, bir görüşte, iki cümle eşliğinde…” gibi.
Ama saçmalamak bana has bir kavramdı, saçmaladım;
“Elinde kitapların yok! Mezun mu oldun yoksa?”
“Konuyu değiştirme gayretinde olmasan diye düşünüyorum, ismini bile iki üç dakika önce öğrenebildiğim Bahattin! ‘Bey!’ dememi istersen ‘Bahattin Bey!’ de diyebilirim. Bu kadar zaman sonra beni sırtımdan bile tanıyıp, ismimle çağırdığına göre, etkileniş ilerilerinde bir şeyleriniz olsa gerek, unutulamayan…”
Etkilenişimin kokusundan olduğunu söyleyemezdim, ancak elimdeki kozu kullanmayı da engellemek aklımdan geçmedi;
“Beni ‘Bey!’ diye hemen cevaplayan için de aynı konu geçerli, değil mi?”
“Hayır! Çünkü ismin dâhil hiçbir şey bilmiyordum sende. Ama sen; ismimi de beni ben başıma bıraktığın sokağımın girişini de, hatta sokağımı da biliyordun. Geçiverseydin sokağımdan, ya da görünüvereydin, hani ‘Bundan sonrası benim ilgi alanımda değil!’ dercesine beni bıraktığın sokağın başında…”
Yutkunması farzdı, devam etmeden önce o hakkını kullandı;
“Ben kaç akşamlar, geceleri de kendime çekerek pencerede sabahladım, biliyor musun? Hiç olmazsa aklından geçtim mi, hissettin mi? Ben saklanmadım! Saklanmak aklımdan geçmedi. Ama sen saklanmayı tercih ettin ve duygularımla ilgili konu apaçık ortadayken konuyu değiştirme gayreti yaşadın. Bak; deminden beri sana; ‘Sen’ diyorum, o kadar yakınsın yani bana, benim için. O zaman söyle içtenlikle; sevmek istemedin mi, sevmedin mi, sevemedin mi beni? Açık ol, söyle!”
Zaman kazanmalıydım;
“Peki, sen?”
“Ben itiraf ettim, ama direniyorsun, anlamamakta direnmenin nedeni ne? Sözlerim, sitemim, içtenlikle kaydetmeni istediğim itirafım anlatmıyor mu, yaşadığımı, yaşamak istediğimi de sorgular gibi; ‘Peki, sen?’ diyorsun? Neden pencerelerde ayak seslerini bekledim? Neden sabahlara ve sokağa küstüm?..
Sen beni dinlemişsin, içkiyi, mentolü bırakmış, her ne sebeple şekillenmişse anlayamadığım bir şekilde görüntü olarak zayıflamışsın! Pek bir de bir deri, bir kemik kalan bana bak; ben o gün sana ‘Üf!’ diyen miyim, yoksa ‘Püf!’ dediğinde havalanıp uçacak biri mi?”
“Sen, beni benden alıp kendine saklayandın. Sokağından geçmedim, saygımdan, seni utandırmaktan çekindiğim için. Ama kenarlarda, köşelerde, Halk Otobüsü duraklarında aradım seni, bulamadım. Kalbimdeydin, ‘Yıldırım aşk!’ sözü solda sıfır değerinde, tüm varlığıma hâkim olup, beni bağlamıştın, görünmez bir bağla. Devam edeyim mi?”
“Başka ne söyleyeceksin ki, kaybolan zamanı geri getirecek?”
“Benim yüzümden gereksiz bir zaman kaybı yaşadık. Hadi uzat elini, bugün milâdımız olsun, sonsuza kadar…”
Elimi uzattım, çekmedi, sıcacıktı…
Beraber yemek yedik, sınırlı günlerin öncesinde, ilk kez.
Sonralarımızda kısıtlı da olsa, razı olduğum bir şekilde bir gün beraber olabiliyorsak, diğer üç-beş gün habersiz, telefonlarla ve sonrasında ancak keçiboynuzu yeme tarifindeki gibi; bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek gibi.
“Gel!” diyordu, hiç bekletmiyordum onu, doğrusu onun da geciktiğini söylemem haksızlık olur.
Kırlara, parklara, lokantalara, simitçilere koşuşturduk, kanepelerin, sandalyelerin çoğunun bakımsızlığına, temizlik ve hijyen(7) konularındaki ‘adamsendeciliklerine(7)’ aldırmaksızın kollarımızı, ellerimizi kavuşturduk, hem her zaman…
Eksiğimiz, eksikliğimizdi Bahar’ın belki sakındığı, benim cesaret konusunda beceriksizliğim olarak; öpüşmek gibi. Bahar uzaktı, uzak duruyordu, bu benim de zorunluluğum demekti.
Birlikteliğimizi pekiştirmek için ring seferi yapan otobüslere, uzayıp dört bir yana sefer yapan yeraltı trenlerine bindik, gittik-geldik, el ele. Hadi “Bedava” demeyeyim de “Ekonomik!” diyeyim.
Başlangıçla şu anlara kadar değişmeyen tek şey el ele oluşumuz, başaramadığım, ya da özlediğim halde olmayan tek şey; Bahar’ın bir kez bile başını göğsüme dayamaması, buna teşebbüs bile etmemesiydi. Bu da, bırak öpmeyi, kucaklamayı bile kısıtlamak değil, yasaklamak gibi bir tavırdı.
“Her insanın şaşkınca, garip huyu var, benim de huyum bu; başıma dokunulmasından hazzetmem(5)!” demişti, bir ara itiraf gibi yeniden.
Gün-be-gün fiziksel olarak kendime geliyordum, yanaklarım dolmaya, yüzüm ellerim pembeleşmeye başlamıştı. Ancak Bahar’da belirgin bir ilerleme gözükmemesine karşın daha da soluklaşıyor, zayıflıyordu da sanki anlayamadığım bir şekilde.
Üstelik bazen üç-beş günü aşan, onun izah etmediği, hakkım olmadığı halde sinirlenip gücendirdiğim süreleri de yaşar olmuştuk (Burada bir parantez açıp; “Kaz kafalı Bahattin yakıştırmasını yapmam gerek, anlayışsızlığım, montofonluk, gabilik, gerzeklik, salaklık, aptallık olarak her ne şekilde isimlendirilirse isimlendirilsin!)
Günlerden bir gün ilk defa dikkat etmiş olsam gerek, türbanındaki görünür şekildeki eksikliği fark ettim, aynen parantez içindeki gibi bir defa daha;
“Saçların türbanından taşmaya başladı da saçlarını kestirdin mi yoksa?”
“Ah! Fark ettin, demek! Evet!”
“Sadece o değil, ben sana kavuştum, yasakların olmasına rağmen benim yüzüme renk geldi, sen ise sanki bana kavuşmanın hazzını yaşayamıyorsun!”
“Âşıkmışım, Aşk hastası olmuşum da…”
“Eee! Ben her istediğin anda yanında değil miyim?”
“Âşık olduğum kişi sen değilsin ki? O senin hüsnü kuruntun(1)! Seninle birlikte olmak iyi geliyor bana, hoşlanıyorum da. Ellerimi tutuyorsun, huyum kurusun başımı göğsüne dayamadığım halde, sen başını dayıyorsun omzuma, sırtıma masaj yapıp kulunçlarımı kırıyorsun(5). Yani bir bakıma hizmetlimsin, daha ne isteyeyim ki? Yani illâ sana âşık olmam mı gerek?”
“Yalan söylüyorsun, âşıksın!”
“Öyle zannet, iddialı değilim. Hem zaten mademki beni öğrendin, böyle devam etmeyelim, bitsin!”
“Yani; ‘Öl!’ demek mi istiyorsun?”
“Sebep olmak istemem!”
“O halde yalandan olsa da benden hoşlanmaya devam et, ellerinin sıcaklığı hep avuçlarımda olsun!”
“Olur! Bir süre daha!”
“O sözü ömrümüzün sonuna kadar diye değiştirmen zor mu?”
“Olur! Ömrümün sonuna kadar!”
Parantez tekrar devreye girdi, çünkü kelime oyununu fark etmemiştim; “Biz!” değil, “Ben!” diyecek kadar bencilliğinin sebebini kavrayamamıştım. Öğrenecektim, ama nasıl?
“Bak! Nasıl itiraf ettin, beni sevdiğini. O halde mükâfatı hak ettim. Hadi beni tanıştır ailenle. ‘Bu adamın niyeti ciddi!’ de onlara!”
“Bu; gizli kapaklı, daha doğru dürüst ‘Seviyorum!’ bile demeden ‘Evlenme Teklifi’ olabilir mi?”
“Neden olmasın? Ama diyemem. Neden? Karşında diz çökmeden, parmağına yüzük takmadan, sana nasıl ‘Benim ol!’ diyebilirim ki, üstelik sözlerimi düzenlemeden. Bu asla süslemek değil sözlerimi. Hem söyle, neden nemlendi gözlerin öyle?”
“İyisin ve sana lâyık olduğumu düşünmene hayret ediyorum!”
“Hayret etmek yerine mutlu ve mesut olmayı hayal etsen(22) daha iyi olmaz mı? Üstelik âşık olduğun kişinin ben olmadığım yalanını unutsan? İnsan hayalleri ile yaşar, büyür. Ben beraber yürüyüp beraber büyümeyi istiyor, diliyorum…
Hadi size gidelim, tanıştır beni ailenle. Öncemde de dediğim gibi ben senin için deliyim, delice sevdiğim için, inkâr edilmeyecek. Sen de beni ailene tanıtırken; ‘Bu deli adam önce tanışmak istedi sizinle, sonra sülâlesiyle birlikte delice geleceklermiş!’ de!”
“Demek isterim, derim de, ama ‘Deli’ ve ‘Sülâle’ konumu hariç. Evimiz hem tımarhane değil, hem de o kadar kalabalığı alamayacağı gibi ev temel olarak o kalabalığı da taşıyamaz!”
“O halde ailenin benim hakkımda kanaati oluşsun, beni tanısın ailen, iyi miyim, seni mutlu etmekte başarılı olabilecek miyim, ya da akıllarından neler geçiyorsa, sormaları gereken ne gibi sualler geçecek olsa da, ahret sualleri(23) dâhil. Yaşamımda ilk kez sevdim ve bu konuda ilk ve son kez sınava çekileceğim inancındayım!”
“Ne sorgulama, ne de sınav olacak, bunun için yemin edebilirim. Çünkü onlar seni biliyorlar zaten, akıldan, uzaktan…
“Anlaşılmıştır!...”
Tanıştık. 5-6 katlı bir apartmanın 3. Katındaki mütevazı(7) bir daire idi oturdukları. Anında iki şey çekti dikkatimi.
İlki; aile oldukça hüzünlüydü, zaman zaman deli rüzgârlarla gelen(24) bir hüzün olmadığı düşüncesindeydim, en ufak gülme, gülümseme değil, tebessüm izi bile yoktu, gözlerinde saklanan.
İkincisi; Baharın annesi Bahire Hanımın başında saçlarının görünmesine aldırış etmediği bir başörtüsü olmasına ve düzeltme ihtiyacı duymamasına rağmen, namahrem(7) vasfının yitirilmesi gereken anda Bahar türbanını soyma, açma zahmetine girmek istememişti.
Aslında gözüme çarpan acayiplikleri şöylece de sıralamam mümkündü, tee ötelerde kalan parantez içi söylem dâhil.
Otomat yanar yanmaz, herhalde ayak seslerimizin ritmi merak uyandırmış olsa gerek ki karşı ve çapraz dairelerdeki kapılar açılmış, birer siluet halinde görünen kadın yüzlerdeki acıyan gözler ilgimi çekmiş, kapılar hemen demenin ertesinde alelacele kapanmıştı
Bahar’ın babası Bahri, arka taraf açık pencere kenarına oturmuş, bakımsız siyah-beyaz kırçıllı sakallarında iki burun deliği hizasında sarımsı yollar oluşmuştu dudaklarının üstünde biten.
Ön dişlerinden ikisi eksik, diğerleri gene uzun zaman bakımsız kalmışçasına sarı gibi görünüyordu uzaktan.
Önünde çanak diyeceğim kül tablası izmaritle doluydu ve ağızlığına takılı filtresiz bir sigarayı içmiyor, ciğerlerine kahredercesine soluklarla âdeta yiyordu. O şaşkınlığını esirgemeyen parantezim açık olarak hâlâ yerinde idi.
Bahar, alelacele sıcak su ve kavanozlar getirmişti, tercihimin ne olduğunu bilmeksizin; Neskafe, şeker, süt tozu olarak, getirdiklerinin yanında da bir paket pötibör(7) bisküvi vardı.
“Yakında bazı nedenlerle bir süreliğine köye gideceğiz de…” mazeretini sıkıştırma gayreti yaşamıştı ve hâlâ sokaktan döndüğü kıyafeti muhafaza ediyordu. Gidecekleri kesin vakti söylemekten ya çekinmiş, ya da saklamasının yararlı olacağını düşünmüş olsa gerekti.
Parantez edepsizliğini arttırmış yerinde siftinmekteydi(5).
Gördüğüm kadarıyla ve tahminime göre ailenin ekonomik sıkıntıları yoktu. Düşünüşüme göre ailenin imkânlarıyla okuyup üniversiteyi bitirip öğretmen olan Bahar’ın atamasının bir türlü yapılmamış olmasına üzüldüklerini düşünmek kolayıma gelmişti benim.
Durmak bilmeyen zaman sonunda konuştuklarımızdan aklımda zerre miktar iz kalmaksızın “İyi geceler!” deyip de kapıya yöneldiğimde Bahar beni sessizce takip etmiş, portmantoda asılı anahtarları almış ve merdivenlerden beraberce inerken elimi tutmuştu.
Bu kez otomatın yanması ile birlikte kapılar açılmamış, muhtemelen gözetleme deliklerinden merakların giderilmesi yeterli olmuştu (galiba).
Elimi bırakmadı Bahar, dış kapıyı açmanın evveline kadar. Siluetlerimizin dış kapının buzlu camından, belki zemin üstü daireden görülebileceğini umursamaksızın iki elimi birden tutup yüzüme yaklaştı ve öptü beni ilk defa.
Sonra iki elimi elleriyle tutarak belime sardı ve öpmemi bekledi. Öptüm, bunun ilk ve son öpüş, bir veda öpücüğü olacağını aklıma getirmeksizin…
Görüşemedik bir süre. Zaten cep telefonu konusunda (kabaca) bildiğim kadarıyla özürlüydü, aydın ama tesettürlü bir kişiliği olmasına rağmen. Mazeret olarak; ya şarjı biterdi telefonunun, ya bir yerlerde unutur, düşürür, bırakır, umursamazdı.
Ve ben hâlâ uykudaydım, uyanmayı bilmiyordum o açık paranteze sadakatle…
Sabrımın tükendiğinde, köylerine gideceklerine dair beynimde bir bilgi olmasına rağmen evlerine gittim. Sadece dış kapı değil, kapı, pencere her yer duvardı(1). Saksı, paspas yoktu ki, sevabına açık unutulan dış kapıdan içeriye girdiğimde anahtarı bulup içeriye girsem. Hem niye, ne hakla?
Meraklı komşuları kapılarını açtılar bir anda. Herhalde tanımış olsalar gerekti beni, her ne şekilde olursa olsun.
“Köylerindeki evlerinde yangın çıkmışmış, alelacele gitmek zorunda kalmışlardı!”
Da…
Köyleri? Bilmiyorlardı ve kapanmayan parantez içinde ben hâlâ uyumaya devam ediyordum; gerçekten aymaz(7), katmerli bir salak, üstün meziyetli bir aptal(7) gibi.
Bahar; “Yakında bir süreliğine köylerine gideceğini” söylemişti!
O halde bir süreliğine gideceği köydeki evde yangın çıkacağını nereden bilmişti ki Bahar? Zekâ olmayınca, akıl da edemiyordu insan, sonrasında aklı şarj edip de; “Yahu! Böyle bir şey olabilir mi?” diye kaba anlamda jeton düştüğünde!
Kurgulanmış bir yalan olabilir miydi söylenen?
Ve hem ev yanmışsa, “Yapacak bir şey yok, ya da kalmamış!” demekti!
O halde eş, dost, akraba yanında sığıntı olarak kalmaktansa, yasal gereklilikler tamamlandıktan sonra evlerine dönmeleri gerekmez miydi? Bu uygun bir çözüm değil miydi? Ya da doğru olması görünen? Açık parantez ısrarla ve ben dangalaklığıma(7) tüm varlığımla (yani tüm mevcudiyetimle) devam ediyordum!
Aklıma bir şey gelmiyordu; uyuklamam, uyumam ve parantezin hükmü altında yaşamam dışında. Komşularının ağızları kilitli(1) idi, sorularıma karşı, sorgulamalarıma karşı susma, konuşmama, bilmeme haklarını kullanıyorlardı.
Bahar cep telefonunu kullanmama, ya da şarjını uygulamama ve de bu konudaki özrüne devam etme hakkını kullanıyordu. Şehirdeki evlerinde ise perdeler kıpırdamıyor, kapı, pencere duvar olma haklarını gayretle kullanmaya devam ediyorlardı.
Atalarımız “Çocuktan al haberi” demişlerdi. Kulağıma çalınan bu söze göre, kulağına çalınmış bir sözün çocuk kulağındaki esintisinden ipucu gibi yararlanabilirdim. Kendime “Aferin!” demek hakkımdı ve ben o hakkı kullanmak için oldukça aceleciydim.
Tek yanlışım, ya da bilgisizliğim bu bilgiyi alma işlemini küçükten-büyüğe doğru mu, meselâ beşten on sekize doğru mu, büyükten küçüğe yani sekizden beşe doğru yapmam gerekliliği idi.
Büyükten küçüğe doğru yönelişimde, kız-oğlan fark etmeksizin hepsi Fransız kalma(5) haklarını kullandıklarından, belki de mahallenin namusu(!) anlamında sözleşerek kullanmak mecburiyetinde kaldıklarından avucumu yalama(5) moduna hapsetmiştim kendimi, huysuzca.
Ele avuca sığmaz, karakterli, tertemiz pantolonuyla kapı önünde plâstik montaj(!) sarı moloz taşıma kamyonuyla(!) oynayan bir çocuk çekti dikkatimi (“Velet(7)” demek, yakışmaz bana!);
“Köye gitmediler sanırım, galiba. Çünküm Bahar Abla gelmiyor, ama bazen amca, bazen de teyze gelip gidiyolar eve, görüyüm çünküm onları…” demişti, devamını dinlemek kısmet olmadı(!) ya da ben uçuk(7) zekâmla anlamak, öğrenmek istediğimi öğrenmişim gibime geldi.
Bu kadarı yeterli olacak mıydı? Olmalıydı, pusuya, sotaya her neyse yatmalı(5) ve eve geleni, yaşanılan sebebi öğrenmek için yakalayıp sorguya çekmeliydim, sevdiğime kavuşmanın başka yolu yok gibi görünüyordu bana.
Sonbahar nazlanır gibi görünse de kışı getirmek üzereydi ve kuytu yerler hiç de uygun değildi benim için, başka çarem de olmadığından “Üşüme hakkımı!” ertelemek, kullanmamak amacını güttüm, gizlenirken, ya da gizlenmeye çalışırken. Bir gün, iki gün, birkaç daha gün…
İhtiyaç molası ve dikkati çekmemek ürküntüsü dışında yerimi terk etmediğim.
Bir sabah, telaşlı, hüzünlü, üzüntülü, kahırlı, ağlamaklı bir şekilde bir taksi ile eve geldi Bahar’ın babası Bahri. Aceleciydi de…
“Amca!” dememle birlikte, sarılıp ağlamaya başlaması bir oldu hüngür hüngür(5) modunda.
“Sayende yaşama tutundu, çok gayret etti, başaramadı, ‘Haberin olmasın!’ istedi.”
Anlatamadı zamanı unutup, o yanlış, kaygısız, saygısız parantezi kapatırken her şeyi anladığım inancındaydım.
Göçmüştü, ölmüştü beni yaşama bağlayan bağ kopmuş, yok olmuştu. Bahri Beyin elindeki poşette kefeni ve eklentileri olsa gerekti. O halde…
Morgda numaralı çekmecelerden birindeydi bedeni, üzerine geçici bir sitrikır(7) iliştirildiğinden, belki de kayıttaki numarasından dolayı görevli kadın hemen açmıştı çekmeceyi, benim için değil tabii, anne ve babası için.
Ayak başparmaklarından ikisi yan yana getirilmiş ve bir kâğıt parçası iliştirilmişti aralarına. İnsanlar ölünce bedenleri umursanmıyor olsa gerekti, ya da görevliler göre göre, yaşaya yaşaya kanıksamış(5) olsalar gerekti soğuyan bedenler için işlem yapmayı, gelenlerin höykürüşlerine, bağırıp çağırmalarına aldırmaksızın.
Gözlerimde yedek gözyaşları yoktu, damlalar bile hiçliklerini yaşıyorlardı. Üstü beyaz bir örtü ile kapalıydı, belki de bir çarşaf…
Baş tarafına doğru yöneldim Bahar’ın, görevlinin klâsik “Namahrem!” sözüne aldırmaksızın yüzünü açtım. Bağlıydı çenesi ve “Kestirdim” dediği saçları, tedaviler nedeniyle tamamıyla yoktu, tek tel bile.
Gözlerinden soldaki hafifçe aralıktı, toprak olmadan evvel, son defa beni görmek istemiş olabilir miydi? Belki!
Kapatmak istedim, başarılı olamadım. Ciğerlerindeki son nefes kalıntısı dudağının sağ tarafında şekillenmişti, görevli kadının dik dik bakması nedeniyle öperek silmek yerine bir kâğıt mendil çıkarttım poşetten, sildim, ölünceye kadar muhafaza etmek üzere. Parantez görevini tamamlamış olmasının rahatlığını yaşıyor muydu, ne?
Toprağına teslim ettik Bahar’ı, ağıta da, yaşamaya da gerek yoktu. Yaşamayacaktım, yaşamamalıydım. Son düşüncem ahrette karşılaşıp karşılaşmayacağımız üzerine idi, Tanrının bağışlayacağına inanarak. Yoksa Tanrı doğrudan doğruya cehenneme mi gönderirdi beni?
Umurumda değildi, dünyada cehennemi yaşamaktansa, cehennemde ebedi yanmak(25) daha doğru olacak gibi geliyordu bana, tek bir eklentiyle, onun penceresinde siluetini hayal ederek, onu anarak o sokaktan geçmek, son kez…
“Ne sütçü, ne yoğurtçu geçiyor o sokaktan
Ne de ‘Patates, Soğancı!’ sesi duyuluyor
Hatta sokak köpekleri, kedileri bile yok
Rüzgâr kol gezmekte o sokakta şimdi yalnız.
Üç camiden yükselen ezan sesleri yankıda
O iki kumru terk etmiş bahçeyi açlıktan
Hatta kurtlu kiraz veren ağaç bile kurumuş
Yalnızlığın ıslığı, bunalımıyla sokakta…
Ne kapı, ne pencere var dostça açılan
Bırak hikâyeyi -gerçek yaşanan- masal gibi
Unutmak, serbestçe takılıyor hatırlanmaya
Yalnız sessiz sessizlik sokağın havasında…
Bir buruk iştah damağında kaldırımların
Bir ayak sesinin özlemi sağır kulaklarda
Saçlarında çiy-gözyaşı bulutları karışık
O sokak ağlamakta şimdi unutkanlığa.
Sık sık ampulü patlayan lamba direği yok
Kokoreç hayranı şarapçı sarhoş gözükmüyor
Bulutlar küskün, güneş mahzun, ay ‘Adam sende’ ci
Sokak, unutulmanın hüznünde bitkin ve şaşkın…
Ne şarkı, ne türkü, ne şiir okunuyor toprakta
Nefes yok, soluk yok, ses-seda yok, sessizlik yalın
Yorgun, pısırık, aciz, ritimsiz, akortsuz renkler
Sokak, bir zamanlar sokak olmanın üzüntüsünde.(26)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Mentol; Nane esansından elde edilen, renksiz, keskin kokulu bir tür alkol.
Aç Parantez, Kapı Parantez; Kısaca “Parantez” de denebilir. Cümlenin yapısı ile doğrudan doğruya ilgisi olmayan, yazının ve sözün aslında olmayıp, sonradan eklenmiş olan açıklayıcı kelime ve söz grupları, yani şeklindeki açıklamaları, sözün söylendiği anda olup biteni, konuşanın hareketlerini ve durumunu belirtmek, alıntıların yapıldığı eser, yazar adlarını belirtmek, herhangi bir metinden alınan cümlenin öncesi veya sonrası için (…) şeklinde, bir bilginin şüpheyle karşılandığının anlatılmasında (?) şeklinde. Alay etme, hafife alma, küçümseme, inanmama kinaye anlamları için (!) ya da (?) şeklinde, yabancı kelimelerin okunuşunu belirtmek için yabancı kelimenin yazılışından sonra kullanılır.
(1) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Ağzı Kilitli; Sır saklayabilen. Oruç tutan, oruçlu.
Çat Kapı; Aniden, beklenmedik bir anda.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
Gençlik Stresi; Sözüm ona gençler ötesinde özellikle orta öğretimdeki öğrencilerde, eğitim ile ilgili bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilimin, zorlanmanın, dayanıklılığının azalttığının ifadesi olarak belirtilen saçmalık.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mülâhazat Hanesi Boş; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaat sahibi olamamak.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.
Sırasıyla Sekisi Değil; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi işleri yapıp bitirmenin gereksizliğinin ifadesi.
(2) Faiz Ayetleri; Kur’an da Al-i İmran, Nisa, Bakara ve Rum Surelerinin muhtelif ayetlerinde faizin haram olduğu belirtilmektedir. İki örnek vermek gerekirse; Al-i İmran Suresi 130. Ayette; “… faizi kat kat yemeyiniz…” Bakara Suresinin 275-281 ayetlerinde ise; “Faiz yiyenler, mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar… Allah faizi haram kılmıştır…” denmektedir.
(3) Süslü Müslüman (Süslüman); Orantısız lüks yaşayan muhafazakâr kısım. Marka olmuş eşya, arabaları olan, Kâbe de çok yıldızlı otellerde hac görevini ifa edenler(!), binbir tantana ile gezip, dolaşıp hacca, umreye gidenler, dönüşte masraf ya da ağırlık olmasın diye şehirden alınan tespih, takke, hacı yüzüğü vb. dağıtan ve bir bardak zemzem suyunu 19 litrelik bidona boşaltıp da zemzem diye ikram edenler… Televizyonlarda ve hatta camilerde türbanlı-boyalı, sakallı politik içerikli din sömürüsü yapanlar…
(4) Ses Kesini, Fazla Lâfın Lüzumunu Alâkadar Etmez; Yedek Subay olarak askerliğimi yaptığım dönemde bir çavuştan duymuştum bu sözü. Bu sözü söyleyecek kadar sinirlenişi uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Sözün birinci bölümünü; “Kes sesini!” olarak tercüme etmem zor olmadı! Anladım da. Ancak ikinci bölümde çavuş ne demek istemişti, hiç anlamamış, anlayamamıştım. Bugün bile aynı sözler bazen aklıma gelir de, anlayamamış olmama hâlâ şaşarım!
(5) Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Başından Savmak; Üstünkörü, gelişigüzel, özen gösterilmeksizin sıkıcı bir durumu geçirmek, savuşturmak, defetmek, istemediği bir kişiyi yanından uzaklaştırmak.
Dalleyi Dikmek; Yöresel bir deyim olarak ölmek.
Fransız Kalmak (Olmak); Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Haz Etmemek, Hazzetmemek; Hoşlanmama, tat ve zevk almama. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyamama.
Hüngür Hüngür Ağlamak; Yüksek sesle ve hıçkıra hıçkıra ağlamak, gözyaşı dökmek.
Hüngürdemek; Yüksek sesle ve hıçkıra hıçkıra ağlamak.
Kanıksamak; Pek çok kez yinelenmiş olması dolaysıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. Bıkmak, usanmak.
Kazı Koz Anlamak; Söylenen sözü yanlış, ters anlamak.
Kışkışlamak; Bir yerden uzaklaşmasını sağlamak, kovmak, kovalamak işlemi.
Kulunç Kırmak; Sırttaki kürek kemiğine masaj yapılması.
Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.
Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
Sotaya Yatmak; Argoda; “Kendini gizlemek, gizlenmek, saklanmak” anlamında kullanılan bir söz.
Turp Gibi Sağlam Olmak; Çok sağlıklı, sağlığı yerinde, sapasağlam olmak. “Sağlığına diyecek yok!” anlamında kullanılan deyim.
(6) Pazartesi Sendromu; Kişinin ertesi gün işe (okula, seyahate vb.) başlayacağı için Pazar gecesinde uykuya dalamama, ertesi gün kendini stresli, endişeli, mutsuz hissetmesi durumu.
(7) Adam Sendecilik; Önemsememek, vurdumduymaz davranışlar içinde olmak, değer vermemek.
Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır. Aptallıkla deha arasındaki fark; dehanın sınırının oluşudur. Albert EINSTEIN
Aroma; Bitkisel ya da hayvansal türlü maddelerden yayılan, genellikle güzel koku.
Aymaz; Gafil. Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayırımına varamayan, gerçekleri göremeyen, sezemeyen. Habersiz ve hazırlıksız olduğu, beklenmediği sırada istemediği bir duruma düşen.
Çakırkeyif; Yarı sarhoş.
Dangalaklık; Dangıllık. Kabaca davranış, konuşma biçimi.
Hijyen; Sağlık, sağlıklı korunma, sağlıklı olma durumu, sağlık bilgisine uygunluk, sağlığa yararlılık.
Hoyratlık; Çok kabalık, çok kırıcılık, hırpalayıcılık.
İçişleri; Bir kuruluşun yönetimi ile ilgili işler olmakla birlikte Yöresel ve mizahi olarak evin kadınına verilen bir özellik bir erkeğin eşi için söylediği sözlerden biri. “Komutan, ayal, başkan, tatlım, kıymetlim (datlım-kıymatlım), bir tanem [bidenem], gönlümün sultanı, hanım, hatun” gibi deyişler, bu deyişlerin sahiplenme eki olan “ım, im” gibi eklentilileri de var tabii. Ayrıca gençlerin söyledikleri “Aşkım, hayatım, sevgilim, gülüm, canım, güzelim” deyişleri yaşlıların ifadesi olamaz. Keza kaba anlamda “karı, kız [gız], len, ülen, reis” kelimeleri de sosyal bir ailenin dilleri için ayıp olsa gerektir.) Konuyla ilgili olarak, eskilerin eşlerine söylediği şu sözleri de kaydetmemde yarar var gibime gelir: “Sevdiğim, parıldayan ay’ım, can dostum, en yakınım, güzellerin şahı, sultanım. Hayatımın, yaşamımın sebebi, cennetim, Kevser şarabım. Baharım, sevincim, günlerimin anlamı, gönlüme nakşolmuş resim gibi sevgilim, benim gülen gülüm. Sevinç kaynağım, eğlenceli meclisim, nurlu parlak ışığım, meşalem. Turuncum, narım, narenciyem, hayatımın aydınlığı. Gönlümün sultanı, varlığımın anlamı, tüm ülkelere bedel sevdiğim… Kısaca; Ülkenin içerdeki yönetim, güvenlik vb. gibi işleriyle alâkasızdır.
Mütevazı; Alçak gönüllü, gösterişsiz, iddiasız.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Nankörce; Kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyerek. İyilikbilmez tavırlarla.
Pötibör; Dikdörtgen biçimli, kıyıları tırtıklı, tatlı ve sütlü bisküvi türü.
Sitrikır; Yapıştırılan ve özellikleri anlatan, gösteren bir levha. (Striker; yabancı menşeli farklı bir sözdür. Para basan, vuran, çalan, isabet ettiren, grev, hesap bakiyesini tespit eden, indiren, çakan, gelen, bulan, beklenmedik başarı kazanan ve saldırı anlamı gibi geniş kapsamlı bir sözdür).
Tertip; Kanka, Kanki gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.
Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.
Velet; Oğul, çocuk (Çoğulu; Evlât). Aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş çocukları paylama, azarlama anlamındadır.
Zarafet; İncelik, güzellik, zariflik.
(8) Yılan Gözlü; Biraz çekik, yeşil ya da sarımtırak gözü olan, hipnoz eder, azarlar, kızar, şamar atmak gibi bakan gözler için kullanılan bir deyim.
Korkunç Yenge (Dragon Lady); Aslında bir çizgi roman kahramanı. Kocasına ve birçok insana belirli-belirsiz konularda eziyet ve tahakküm eden eşlere zamanımızda verdiğimiz bir unvan.
(9) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
(10) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)
(11) Namaza gelmeyin… şeklindeki Nisa Suresi 43. Ayet; “Sarhoş iken namaza yaklaşmayın!” şeklindedir.
Namazda niyeti olmayanın, ezanda kulağı olmaz; Namaz kılmak isteyenler için okunan ezanların bir anlamı ve önemi vardır. Benzer biçimde insan bir şeyle ilgileniyor ve ona karşı istek duyuyorsa, o şeyin ayrıntılarıyla da ilgilenir, onunla ilgili konuları merak eder, istemiyor ve ilgilenmiyorsa ayrıntılarıyla uğraşmaz, önemseyip ilgilenmez.
(12) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(13) Lüküs Hayat; Cemal Reşit REY tarafından yazılan bir operet.
(14) Tesettür, İslam’da Örtünmek; Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini, bezeklerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır.
(15) Yahya Kemal Beyatlı’nın; “Kar Musikileri” şiirinde o beyit şöyledir; Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta / Tanburî Cemil Bey çalıyor eski plâkta…”
(16) Monoton Bedevi; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı Arap göçebesi (gibi)
(1) KARATEKİN, Erol. 2002 Yılı. “GEÇİVER SEN”
(18) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(19) Derbederim şeklinde ünlenen, “Yitirmişim ben gülümü…” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi Yusuf NALKESEN’e ait olup eser; Hüzzam Makamındadır.
(20) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.
(21) Marifet; Herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık, ustalıkla yapılan şey.
Marifet nedir bilir misin? Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(22) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(23) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler (Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer).
(24) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.
(25) Kur’an, Maide Suresi, 32. Ayette mealen şöyle buyurulmuştur; “Kim bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur… Her kim de birini yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Yine Kur’an Nisa Suresi 93. Ayette mealen şöyle buyurulmaktadır; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.”
(26) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SOKAK (Bir kentte yıllar sonra)”