Mezarın başına çökmüş, elindeki mermi çekirdeğine bakarak ağlayan genç adam, kendi kendine söylenerek dua ederken, yanına yaklaşıp arkasında duran genç kızın varlığından haberdar bile olmamıştı, hüznüyle.

Bitirmiş olsa gerekti dualarını ve gözyaşlarında hicranını susturma amacında değildi;

“Ah, be güzel kız! Dünyamın aydınlığı, geleceğimdin. Magandaların uçuk(1) bir yüzde üstünde yer aldığı ülkemde, nene gerekti geçen düğün alayını balkondan seyretmeye çalışmak? Ben, sensiz bir yaşamı nasıl tüketeceğim şimdilerde?..

Cesur olsam, seni benden aldığı için, gücenik olduğum Tanrıya isyanımın gereği gibi düşünsem bir saniye bile gecikmeksizin gelirdim yanına. Devletimin verdiği silâhı bir kez de kendim için kullanmam yanlışlık olmazdı gibime gelir!”

Burnunu çekti, “Erkekler ağlamaz!” sözlerine inat cebinden çıkardığı kâğıt mendille burnunu, gözlerini silmesinin gerekliliğini yaşadı genç adam. Haberdar olmadığı arkasında duran genç kız da sessiz gözyaşlarına bürünmüş, farklı olarak montunun koluna silmeye çalışıyordu gözyaşlarını da, burnunu da…

“Ama ölmek için daha vaktim var Nisan. Bu merminin sahibini bulmadan yanına gelirsem, yuh olsun bana! Kısasa kısas(2) şeklinde değil, ibreti âlem(2) için o yanlış insanı, ya da insanları yasalar karşısına çıkarmak maksadım! Geri gelecek misin? Yoo! Magandaların kökü kazınacak mı? Hayır! Başka canlar yanmayacak mı? Hiç sanmam!..

En başından, sonuna kadar eğitimin asla dikkate alınmadığı ülkemde bunu hayal etmem bile zor…”

Durup düşünme gayretinde oldu, bir ara aldığı eğitimin gereklerinden birini geçirmiş olsa gerekti zihninde. Araba kazası ile birinin ölümüne sebep olan en fazla 3-5 bin lira ile hapis yatarken, tırnak makası ile birinin üzerine gidip de ölümüne sebep olursan en az 10 sene hapis yatıyordun. Neymiş biri kaza, diğeri taammüt(1). Yasalar böyle, insan hayatı bu kadar ucuz…

Ancak gene de sevdiği, mutlulukla devam etmesini beklerken, karnında bebeği ile giden karısının hıncını almaktan(3) hiç de vazgeçecek gibi görünmüyordu. Katiller, ya da tek bir katil bir değil, iki canın katilleriydi. Ayrıca bir umut dünyasını(2) da katletmişlerdi. Neymiş? Mutluluğun göstergesiymiş o silâh atışları…

İlenmek(3) doğa hükmü olmasına rağmen; içinden de olsa “Allah belâsını versin sizin mutluluğunuzun!” demeyi sindiremiyordu(3) içine, vazgeçti.

Sadece eğitimsiz olanlar mı maganda idiler? Her okumuş olanın adam olmadığı gibi, magandalar arasında da ayırım yapmak imkânsızdı; az maganda, orta maganda, eşkıya maganda, deli maganda, çılgın maganda, çok maganda vb. sınıflama olmazdı, maganda; magandaydı, tipi, şekli, unvanı, vasfı, varlığı ne olursa olsun!

Sesi çıkmaz olmuştu genç adamın. Toprağı henüz ıslak mezarın üstündeki mezar taşına koyduğu Kur’an, ya da Mushaf(1) sayfaları, uçma eğiliminde sayfa sayfa çevrilerek rüzgâra direnme çabası içinde,  düşüncelere dalmış genç adamın hüznüne çare olamamanın derdini yaşar gibiydi.

Genç adamın sevip evlendiği genç kız bir ailenin ilkiydi ve özellikle babanın (belki saplantısı(1), belki ataerkil(1) bir aileden gelişinin görünüşü olarak) ilk üç kızının isimleri doğum tarihlerine göre; Nisan, Eylül ve Temmuz idi.

Temmuz’un ardından Kasım ayının ortalarında Doruk gelmişti dünyaya. Neden Doruk? Üç kızdan sonra hem ad olarak kullanılacak uygun bir ay ismi olmadığından hem de sevinçleri doruğa çıktığı için o ismi uygun görmüştü, özellikle kızlar.

Sonrasında tekne kazıntısı Şahika katılmıştı aileye, kızlar gene devreye girmiş Doruk’a uygun olsun diye Şahika ismini benimsemişlerdi, Zirve koyacak halleri yoktu ya!

Tüm bunların birikimi 15-16 sene içine sığmıştı, aşağı-yukarı her üç yılda bir çocuk gibi. Süt korumasıymış(2), anaya babaya mahsup edilen(2) iki çocuktan sonraki çocuk dünyaya kâr kalırmış, hikâye idi. Oğlan olmazsa ev; ev olur muydu? “Ya Allah! Bismillâh! Allahüekber!” Oğlan da teşrif etmişti(3) dünyaya. Sonnur? Onu da leylekler getirmiş, aile de kabullenmişti!

Şu anda Sonnur ilkokul ikinci sınıfta olduğuna göre yaklaşık 24-25 yıllık evlilikte beşi kız altı çocuk…

Daha sonraları “Allah korusun!” diye Allah’a güvenmek yerine “Doktor korusun!” işlemi… Tövbe(1)! Tövbe…

Nizam, yani genç adam serseri bir maganda kurşunuyla yaşama veda eden, doğum sonrası için plânlar yapan, gereken zamana ulaştıklarında bu plânlarını üleşerek uygulamaya koyacak iki değil bir insandılar.

Bunun için başlangıçlarda anne, baba ve kardeşlerin rızasını almışlar ve ondan sonra baş göz olmuşlardı.

“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.
Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.
(4) 

Nizam, pırıl pırıl akademi mezunu genç bir komiser yardımcısı idi, Nisan öğretmendi, bir kırtasiyeci dükkânında çalışıyordu, öğretmen olarak ataması yapılmadığı için, öyle ki ataması için “Eli kulağında(2)!” sözü bile yavan bir işkence, fuzuli bir beklenti idi, kocasının eline bakmayı zül(1) olarak görmese de.

Sebep, ya da tesadüf nasıl olduğu da önemsiz, kalpleri karşı karşıya çarpmış(5), bakışmışlar bir vesile ile el ele olup kararlaştırmışlar; “Ömürlerini üleşmeyi, her günün sabahına beraber ulaşmayı...”

Birbirlerini daha iyi tanımaları için bir süre gerektiğini aileleri önermişse de bu, bir bakıma bazı gereklilikleri yapmanın, yerine getirmenin zorunluluğu idi. Ancak beklemediler, belki de sevgileri beklemelerini engelledi, bekleyemediler.

Başlangıç olarak da, sonuç olarak da önce imamlar huzurunda evlendiler. Tanrı huzurunda sözleşmişlerdi; yaşamlarını üleşmek için. Ancak aşkı; fiziksel, bedensel değil, ruhsal, beyin, düşünce, huzur, mutluluk ve saadet olarak üleştiler, resmi nikâhları kıyılıncaya kadar.

Gereklilikleri; ev kiralamak, döşemek, yasaldan önce geleneklere uygun bir yaşam biçimine hazırlanmak gibiydi. Özellikle Nisan; ailesini, daha doğrusu sadece annesini, en küçüğü yedi yaşındaki Sonnur olmak üzere beş çocukla baş başa bırakmaktan çekiniyordu, yaşam koşulları dikkate alındığında.

Ancak davul dengi dengine çalıyorsa gecikmekte gerek yoktu ki, bekleyen derviş murada erermiş, beklemese de murada ermelerinde bir sakınca mı vardı ki? Doğal olarak eğlenmesini, neşesini silâhla değil, sevgi ile üleşmesini bilmeyen şehir magandaları yaşamlarının en güzel günlerine son vermeselerdi.

Balkona merakla bakmak için Nisan’ın kafasına o magandalardan birinin mermisi isabet etmiş ve Nisan anında cansız olarak serilmişti balkonun betonu üzerine…

Durmadı, dinlenmedi Nizam, sağa koştu, sola devrildi, ortalara dikildi, teessürünü üleşen tüm arkadaşlarından yardım istedi, diğer birimlere yalvardı neredeyse.

O günün öğleden sonrası yapılan nikâhları didik didik etti(3), polisiye olayları, nikâh salonları ve düğün fotoğraflarını, güvenlik kameralarının kayıtlarını inceledi günler, hatta geceler boyu, komşu bakkallardan, marketlerden, işyerlerinden, bankalardan, evlerden, barklardan(1) edindiği tüm görüntüleri…

Olacak şey değil gibi görünse de maganda tipli insanları Lombroso(6) gibi tespit etmeye, yorumlar yapmaya çalıştı, kendi kendine, kendince, öğrendikleriyle, zihninden katkılar yaparak gayretli oldu, çabasının boşa gitmeyeceği umut ve temennisiyle. Bildiği halde, bilmek istemediği kısır diye vasıflandırdığı yasalardı, öncelerinde düşüncesinde yer alan.

Her şeye rağmen, her şeyden önce intikam kendine yakışmazdı. Ancak ve her şeye rağmen içinden geçirdiği gizli bir plânı uygulamaya koyacaktı sonunda, ama mutlaka.

İncelemeleri sırasında bir sokakta havaya da olsa ateş edeni tespit etti. Bir aracın sağ arka kapısından ateş ediliyordu ve araç çiçekli olduğuna göre, bu damadı ve gelini taşıyan araç olsa gerekti.

Komiser yardımcısı idi, aracın plâka numarasını araştırdı, doğal olarak aracın sahibini bulması zor olmadı. Bunun için ne Komiser Columbo(7), ne Sherlock Holmes(7), ne de Hercule Poirot(7) olmasına gerek yoktu.

Arabayı, ismi buldu, ev adresini tespit etti ve eve ulaştı bir akşamüzeri. Kapıyı çaldı. Oğlan evi idi ve doğal olarak evlerini ayırmış olmalıydı yeni gelin ve damat. Aklına gelen bu idi. Ya da olmaz ya, iç güveyi(2) gibi, o evde yaşayan damat ya da gelin olabilirdi;

Kapıyı yaşlı bir adam açtı, sorarcasına;

“Buyur evlât!” dedi.

Projesi, plânı, senaryosu hazırdı;

“Askerden yeni döndüm, oğlunuz (nereden hükmettiyse oğlan babası olduğuna) bana davetiye göndermişti, vatan borcu; katılamadım işte, telefon da edemedim, gücenmiştir bana mutlaka, ufak bir hediye ile özür dileyeyim istedim. Evde mi kendisi, ya da akşama gelir mi?”

“Zahmet etmeseydin oğlum! Zamane çocukları(2) işte, ‘İlle de ayrı ev!’ dediler, kendi evlerindeler.”

“Elimde bir tek bu adres vardı. ‘Araba alacam!’ diyordu, herhalde araba da almıştır, yeni model olanlardan hani.”

Yaşlı adam uyanamamıştı, Nizam da yaptığı gafın(1) farkında değildi! Nereden biliyordu ki, üç-beş yıl önce alınan arabanın “Alacam!” sözü içinde yanlış olduğunu.

Yaşlı adam, bir adres defteri getirdi, içinde oğlunun ev adresi vardı. Nizam yanında kalem-kâğıt olmadığı için, beynine not etti adresi ve teşekkür ederek ayrıldı, dileği yaptığı hata için karşısındakinin uyanmaması ve yeni evlileri ikaz etmemesiydi.

Akıl yaşta değil, baştaydı, ama gene de ihtiyarlığın bazı şeyleri akıl etmemesi normaldi.

Beynine not aldığı adresteki eve gitti, kapıyı çaldı, yaşlı adamın yanından ayrılır ayrılmaz, gecikme tereddüdü yaşayarak. Aşağı-yukarı aynı tereddüdü yaşadığına inandığı bir kadın sesi; “Kim o?” dedikten sonra, Nizam kendisini saklamasının gerekli olmadığı düşüncesi ve karşısındakini inandırabilmek gayesiyle; “Polis!” dedi, sadece…

Sesine karşılık gelin olduğunu düşündüğü, ancak kendi sözüne inanmamakta haklı olduğuna inandığı genç kadın;

“Kocam evde yok! Açamam!” dedi.

“Kapının zincirini bağlayın, hüviyetimi göstereyim. Ya da hiç gerek yok! Kapınızı kilitleyin. Pencereleriniz demir parmaklıklı nasıl olsa, pencerenizi aralayın önce hüviyetimi göstereyim, inanmanız için. Bu arada yeni evlendiğinizden haberim var, mutluluklar dilerim…

Sakin olun lütfen. Ben eşinizin gelmesini bahçe kapısı önünde beklerim. Zaten bir-iki sual sorup bu gece nöbetim var, görevimin başında olacağım…”

“Üzgünüm, keşke misafir edebilseydim sizi!”

“Yerden göğe kadar haklısınız. Şehir eşkıyalarının(2) kol gezdiği ortamda herkesten şüphelenmek en doğal hakkınız. Ancak zamanı boşuna tüketmemek için demin dediğim gibi pencerenizi hafifçe aralarsanız, belki siz de bana yardımcı olabilirsiniz beyiniz yerine. Ya da eğer çekinirseniz daha uzaktan cep telefonunuzla konuşmaya çalışayım sizinle…”

“Salon penceresini aralıyorum hemen…”

“Düğününüz geçen Salı yapıldı ve arabanızın plâka numarası METK 35(8), değil mi?”

“Evet!”

“Peki, arabada oturma konumunuz aklınızda mı?”

“Tabii! Bu arada polis olduğunuz için belki biliyorsunuzdur, adım Bilge. Arabayı en küçük kardeşim Bilgin kullanıyordu, onun yanında kayınbiraderim, yani kocamın kardeşi Çetin vardı. Arkada sağımda eşim Metin, ortada ben ve solumda bizler gelin yengesi(2) deriz, teyzem Asude vardı!”

“Peki, beyinizin ve kayınbiraderinizin silâhları var mıydı? Ya da soruyu şöyle sorayım. Düğün konvoyunda havaya da olsa ateş ettiler mi?”

“Silâhları var mı, bilmiyorum, ancak o konvoyda silâh attılar!”

“Son soru; şimdi pencerenize bir fotoğraf uzatacağım, benim ve rahmetli karım Nisan’ın fotoğrafı…

Tanıyor musunuz?”

“Hayatımda ilk defa görüyorum!”

“Anladım efendim, teşekkür ederim, siz işinize gücünüze yönelin lütfen. Bilmeniz gereken şu kadar yalnız, özür dileyerek söylediğimi bilin. Aynı gün, siz gerdeğe girerken, ben ölen karımın toprağa girişinin hazırlıklarını yapıyordum…

Siz banyonuzu alırken, annem de karımı yıkıyordu, toprağı için. Ben beyinizin gelmesini kapı önünde beklerim, mutluluk dileklerimi de lütfen kabul edin, tekrar gibi olsa da...”

“Sevdiğiniz insanı yitirmenize üzüldüm, üstelik bunun bizimle ilişkisini de, ne istediğinizi de anlayamadım. Hava soğuk, üşüyeceksiniz, güvenemediğim için de mahcubum!”

“Dert etmeyin gelin hanım. Görevim gereği alışkınım böyle şeyler için. Beyiniz geldiğinde şüphelerinizi ve dileklerinizi açıklamaya çalışacağım. Haydi, kapatın pencerenizi siz de üşümeyin ve normal yaşamınıza devam edin!”

Çaresizlik, insanı gereğince araştırmaya, ufak masum yalanlar ise çok zaman doğrulara, gerçeklere ulaştırmak için yeterli oluyordu.

Karşıdan görünmüştü yeni damat, kapı önünde bekleyen birini görmenin tedirginliği yoktu üzerinde. Herhalde polis olduğunu bilse de, bilmese de yasalara, kurallara uyduğundan emin olan bir devlet memuru sayıyor olsa gerekti kendini.

Selâm; Tanrı kelâmıydı; “Merhaba!” dedi Nizam, elini uzatmadan. Karşısındaki tam bir Müslümandı “Ve aleykümüsselâm ve rahmetullahü” dedikten sonra, soran gözlerle; “Hayırdır?” diye sorguladı.

“Eşiniz doğal olarak beni tanımadığı için eve almadı, ben de sizi burada bekledim. Belki size hakkımda bilgi vermiştir. Oturup sohbet etmeye gerek yok. Önce şu resme bir bakın, bu benim rahmetli karıma ait, kör bir kurşunla yaşamını yitiren…

Bu da kafatasından çıkarılan mermi çekirdeği…

Bu resim, bu mermi ve güvenlik kameralarından alınıp CD(1)’ye yüklenen görüntüler de silâhı kullanana ait. Açık-seçik olmasa da o gün düğünü olan, plâkası belli araçtan doyumsuz şekilde size ait silâhtan çıkan mermi karımı ve henüz doğmamış çocuğumu benden ayırdı…

Ve onların katili sizsiniz. İnkâr etseniz de ruhsatının olup olmadığı hakkında merak etmeyi düşünmediğim tabancanızı değiştirseniz de kendinizi bu olaydan asla soyutlayamazsınız(3)! Hele ki vicdanınız da buna elvermezse…”

“Düşünüyorum, bu Tanrının bir sabıkası mı acaba?”

“Biz zavallı insanlar her kusuru Tanrıya yüklemekte başarılıyız. Ama bilmeniz gereken şu; elimdeki belge ve delillerle sizi mahkemeye vereceğim, her ne kadar yasalar magandaların eylemlerini kaza olarak görüp, üç-beş lira para cezası ile savuşturuyorlarsa(3) da hiç olmazsa bundan sonra sizin gibi yapanları engellemeniz için bu size ders olur…

Ben yitirdiğimle, yitirdiklerimle yaşarım da siz hamile bir kadının ölümüne sebep olmakla nasıl yaşarsınız, bilemem…”

“Suskunluğum şaşkınlığımdan. Mutluluğumun bir ailenin kâbusuna(1) sebep olması anlayamayacağım, hesabını veremeyeceğim bir şey. Bilmesem, anlamasam bile size, kininize, acınıza hak vermem gerek! Giden bir can, hatta iki can geri gelmeyeceğine göre bağışlanmayı dilemem bile yanlış!”

“Sizi Tanrı affetsin! Mahkemede kendinizi savunursunuz, ben acımla, siz de nasıl olur bilemem, mutluğunuzla yaşamınıza devam edersiniz…”

Başka söz etmek ve dinlemek istemeksizin sırtını döndü Nizam…

“Yeterli delil elde edilemediğinden kovuşturmaya gerek kalmamış olup dosyanın kapatılmasına, giderlerin davacıdan alınmasına…”

Karardı bu!

İnsan hayatları bir magandanın kurşunuyla son bulacak kadar ucuzdu, üstelik hakkını aramanın da mahkeme masrafları olarak bir bedeli vardı! Yaşasın adalet!

Mezarlıkta arkasında duranın mahkemede yer aldığının farkında değildi Nizam. Acısına, haksızlığa hükmedemiyordu ki, hissetmesi gerekeni hissedebilsin!

Ancak farkına vardı sonrasında kendini takip eden liseden sınıf arkadaşı, neredeyse kapı bir komşuları olan hüzün ve kahır dolu olan Nazmiye’yi.

“Sen niye buradasın?”

“Başın sağ olsun demeye çekindim, bir beklentim olduğunu düşünmeyesin diye. O görevi şimdi yerine getireyim istedim. Acın hafifleyince ‘El et(3)!’ yardımcı olmaya çalışayım sana, ailemle birlikte. Her ne olursa olsun, tüm hatıralarını yaşadığın evini asla terk etme!  Gerektiğinde sen evinde yokken hatıralarına saygı göstererek ihtiyaçlarını annemle, babamla birlikte biz gerçekleştirip halletmeye çalışırız, ne zamana kadar dilersen…”

Konuşurken dalgınlığına geldi Nizam’ın, bir el uzandı kılıfından çıkarmakta zorlanmadığı silâhına. O, o idi, katil olan, ancak yeterli delil bulunmadığı için beraat eden. Namluyu ağzına dayadı, tetiği bir-iki kez çekmek istemesine rağmen çıt sesi bile duyulmadı.

Silâhı genç adamın elinden aldı Nizam;

“Magandalıkta usta bir profesyonelsin, ama silâhta değil. Bu yaşa gelmişsin emniyeti açılmayan bir silâhın ateşlenmeyeceğini öğrenememişsin, ya da bile bile gösteriş yaptın. İyi bir gösteriydi doğrusu, adaletin gerçekleştiremediğini kendi kendine uygulamaya kalkışman…

Belki de vicdan azabından(2) çekindiğin için. Giden geri gelmeyeceğine göre, büyüklük ve af Allah’a ait. Ben hakkımı helâl ettim, bundan sonra dürüst ve doğru yaşa, Allah’tan af dile, her insanın yanlış yapabileceğini itiraf edip Allah’ı inandır, ikna et!”

Sırtını döndü, elini uzatmadan. Şaşkınlığı; teselliye, yardıma, sevgiye ihtiyacı nedeniyle olsa gerek farkında olmaksızın yanında duran Nazmiye’nin koluna sarılmak olarak gerçekleşmişti. Nazmiye ihtiyaç duyulan bir kadın olarak mutluydu, içinden geçenleri saklaması gereksizdi…

Nazmiye, her sabahın uyanışında, Nizam’ın evinin kapısından ayrılışını gözlüyordu. Aşk; fedakârlık demekti. Karşısındaki tercihini Nisan’dan yana kullanmış, o da yaşamdaki ilk, tek ve son aşkı için bir kenara çekilmesinin gerekliliğini yaşamıştı, şimdi olmaksızın…

Şimdi? Çökmüş, artığı kalmış bir aşkın, sevginin, mutluluğun üzerine ölümün şekillenmiş olması nedeniyle “Mal bulmuş mağribi(2)” gibi heveslenmesi yanlıştı ve bu yanlışlığı yaşamak sevgisinin yüceliğine rağmen içinden gelmiyor, geçmiyordu. Çözüm yoktu, sonuç da olamazdı.

Saklanmalı, gizlenmeli, makûs(1) talihine küsüp kasvet(1) dolu dünyasında yalnızlığıyla barışık olmalı, yaşamına devam etmeliydi, ama nasıl? Görmediğinde yaşamadığının bilincindeydi…

Karşısındaki sevdiğini yitirmenin acısını yaşarken, yalnızlığı için karşılıksız teselli ve yardım etmeyi düşünmesi doğru, düşünmemesi yanlış olmaz mıydı? Düşünmeliydi; enine-boyuna!

Nazmiye düşünüp karşısına çıktı Nizam’ın dobra dobra(2);

“Teselli olayım, yokluklarının, dertlerinin çözümü olayım isterim. Ama sen de, ailem de, çevrem de yanlış anlarsınız davranışımı. En iyisi kendini rahatlamış hissettiğinde bana vakit ayır. Şimdilik söyleyebileceğim sadece şu; ‘Karının yerini tutamam, dolduramam, onun yerine geçmeyi düşünemem, böyle iddialarım yok, isteğim olmaz, olamaz da…

Ama dilediğinde ben de, ailem de sana, destek, teselli ve yardımcı olmak isteriz. Şimdilik bize sadece evinin bir anahtarını ver. Daha önce de söylediğim gibi, Nisan’ın yaptıklarını aynen yapmamız, onun yerini doldurmamız asla mümkün değil, ama gayret ederiz. Bunun için ver anahtarı lütfen, acını içtenlikle paylaştığımıza inanarak…”

Sesi çıkmadı Nizam’ın. Sadece blok şeklindeki anahtarlıktan bir anahtarı çekip Nazmiye’nin eline bırakırken, belki de minnettarlığını ifade için sıkı sıkı sıktı elini.

Gün döndü, günler, haftalar, aylar döndü, bir yıl olmaksızın, sessiz, sedasız, eylemsiz, gereklilikler yapılarak her iki yönde de.

Bir günün akşamında yapılacak işleri bitirememiş gibi evden çıkmakta ya kaza ile ya da bilerek gecikti Nazmiye. Nizam evin kapısını açıp her zamanki gibi evde biri olup olmadığını öksürerek öğrenmek istediğinde;

“Henüz işleri bitirip evime dönemedim, ‘Git!’ dersen, gider, yarın gelir tamamlamaya çalışırım eksikleri. ‘Kal!’ dersen de çekinmem, kalırım. Çünkü yaşamda çekinmem gerekmeyen tek insansın, her ne olursa olsun!”

Yanına geldi Nizam;

“Güvenin neden? Neden bana bu kadar inanıyorsun ve neden bu kadar iyisin?”

“Seni lise yıllarımızdan beri seviyorum, beğenmek, hoşlanmak değil bu. Seni uzaktan görmek bile yetiyordu bana, sakınmaksızın, tercihini Nisan adına kullandığından beri. ‘Şimdi Nisan yok, benim ol!’ demek aşırı bir bencillik! Bunu ne bekler, ne de isteyebilirim senden. Sadece sana yakın olmama izin ver, günlerdir olduğu gibi…

Senin yaşadığın mekânda, senin aldığın nefesi üleşmek bile yeterli benim için. Nisan’ın yerini dolduracağımı düşünmem bile mantıksızlık. Ama hüznünü unutturamasam, acını yok edemesem bile, hiç olmazsa hafifletmeyi denerim, arzularım, bunu bil!”

“Evimde hiçbir şey eksik değil ki. Allah razı olsun, daha ne bekleyebilir, ne isterim ki?”

“Belki beni!”

“Nasıl isterim ki seni?”

“Eğer içinden geçiyorsam, geçeceğime inanıyorsan; ‘Allah’ın emri…’ diyerek başlayabilirsin söze. İnsan bir kere tüm varlığı ile sever, âşık olur, bu; Tanrı tarafından o insana yalnızca bir hak olarak verilmiştir, biliyorum. Sen de bu hakkının tümünü Nisan için kullandın, benim düşünceme göre. Bu senin beni sevmenin engeli, sevmeni bekleyemem de…”

“Neden?”

“Bu kadar zamandır sensizliğe tahammül edebildiysem, sensizlik iliklerime kadar işlemişken, sensiz olabildiysem ve önümde bir gelecek görememişsem, göremiyorsam neden senin olmak için ısrarcı olayım ki?”

“Eskimiş, yıpranmış, yaşam için hevesi kalmamış, bayat, tapon bir mal(2) gibi ortada kalmış Nizam’a razı olmak mı dileğin?”

“Sen gönlümde hep taze kaldın, yitirmedin kendinden hiçbir şey?”

“Genç bir kızsın, ya ben geri zekâlıyım, anlayamıyorum, ya da sen anlatamıyorsun ne isteğini…”

“Kısaca; tükenmiş bir sevgi üstüne yerleşmek gibi görünse de senin olmak, hüznünü sona erdirip seni mutlu ve mesut etmek, seni öyle görüp huzurlu bir şekilde yaşamanı istiyorum!”

“Seni sevmeye çalışacağım, peki!”

“Çalışma, sev!”

“Hemen mi?”

“Hemen! Sarıl, kucakla beni sıkı sıkı, sımsıkı, bir daha sensiz olamayacağımı vadet, umutlandır, sensiz bırakma beni. Sevmezsen, sevmek için mecburiyet hissedersen ve ben bunu anlarsam ölürüm. Senin, seni seven ikinci bir kayba daha tahammülün olur mu, bilemem!”

“Tahammül edemem, gelme yanıma, ben ulaşayım sana. ‘Allah’ın emri, peygamberimizin kavliyle seni bana istiyorum!’ İçimdeki duygulara ‘sevgi’ diyorum ben de, şimdi. Seni seviyorum, benim ol!”

Sarılıp öptü cevap alırken, ancak fısıldayabildi Nazmiye;

“Hemen mi?”

“Nikâhlanınca… Hadi hemen Nikâh Dairesine gidelim. Hüznümü unuttur bana, sevgide kıskançlığa yer olmadığına inandır beni ve çocuklarımızı doğurmak için geleceğimize gidelim!”

“Hemen mi?”

“Hemen…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Maganda; Giyimi kuşamı yerinde olmakla beraber yontulmamış, görgüsüz, kaba saba kimse.

Şahika; Doruk, zirve, dağın en tepesi, en üst derece.

Nizam; Düzen. Kural. Usul, kaide. Tertip, sıra. Kanun.

Asude; Sakin, rahat.

(1) Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temelini soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir.  Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Bark; Ev, mülk, aile, çoluk-çocuk anlamlarında “Ev-bark” bileşik sözünde geçen anlamsız kelime.

CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk; optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).

Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kasavet, Kasvet; İçe sıkıntı veren. Üzüntü, tasa, kaygı, içi daraltan sıkıntı.

Makûs; Kötü, uğursuz. Baş aşağı getirilmiş, ters döndürülmüş.

Mushaf; Türlü sayfalardan oluşan kitap anlamında olmakla beraber, Kur’an’ı Kerim’in sayfalarının bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şekli. Kur’an anlamında da kullanılmakta.

Saplantı; Sabit fikir, psikolojik rahatsızlık. İdefiks.

Taammüt (Taammüd); Bir işi ya da suçu bilerek, tasarlayarak yapma, işleme. Suçu önceden hazırlanarak, tasarlayarak, plânlayarak işleme.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.

Zül (Zul); Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.

(2) Dobra Dobra; (Yöresel olarak) Açık açık, aleni.

Eli Kulağında; Gerçekleşmek üzere, olması çok yakın.

Gelin Yengesi; Düğünde geline yardım eden kimse.

İbret-i Âlem; İnsanlar için ders olsun, emsal teşkil etsin, ibret olsun, başkaları, herkes bir ders alsın, anlamındadır.

İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.

Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.

Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, kendinden umulmayacak işleri yapan kişi anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.

Süt Koruması (Laktasyon Amenorisi); Emzirme ile korunmaya halk arasında oluşmuş bir deyiş. Doğum sonrası süt oluşumunu ve salgılanmasını sağlayan Prolaktin denilen hormon kadınlarda yumurtlamayı ve regl olmayı sağlayan östrojen ve progesteron hormonlarını baskı altında tutarak regl olmayı ve yumurtlamayı önler. Emzirme sıklığının, ek gıdalara geçişin, gece emzirmelerinin devamı süt korumasında etkilidir.

Şehir Eşkıyası; Kent içinde soygunlar yapan, cinayetler işleyen azılı haydut.

Tapon Mal; Elde kalmış, düşük nitelikte mal.

Umut Dünyası; Gerçekleşmesi çok zor olan şeyleri ummanın hoş görülmesi gerektiğini belirtir söz.

Üç Çocuk; Yöresel bir deyim. “Üç çocuk; ikisi anne babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır!” şeklindedir.

Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir (Vicdan; Kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapmayı yükleyen güç).

Zamane Çocukları; Şimdiki zamanda, devirde yaşayan başına buyruk, dediğim dedikçi çocuklar.

(3) Didik Didik Etmek; Didiklemek. Bir yerin veya bir şeyin içindeki eşyayı karıştırarak aramak. Kendi kendini harap edip üzmek. Bir konuyu tüm ayrıntılarıyla gözden geçirmek, iyice araştırmak. Huzursuzluk vermek. Sıkıntıya sokmak. Sıkıştırarak veya ısırarak parçalamak. Gagalamak.

El Etmek; Bir kimseyi el işaretiyle çağırmak. Uzaktan el sallamak.

Hınç (Hıncını) Almak; Öç almayı güden aşırı öfke, kini sonlandırmak.

İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

Savuşturmak; Geçiştirmek, atlatmak.

Sindirmek; Tahammül etmek, hazmetmek. Sinmesini, korkmasını, çekinmesini sağlamak, ya da sinmesine, korkmasına, çekinmesine yol açmak. Sindirim sistemindeki değişikliklerle alınan besinlerin kana karışmasının sağlanması.

Soyutlamak; İçinde bulunduğu durum, düşünce ya da topluluktan kendini ayrı tutmak. Gerçekte başlı başına varlığı olan bir şeyi maddesinden sıyırarak, soyarak düşünmek, tasarlamak, gerçekte ayrılamaz olanı zihinde, düşüncede ayırmak.

Teşrif Etmek; Onurlandırmak, şereflendirmek, bir yere gelmek. Bir işi yapmak.

(4) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”

(5) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(6) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO:  Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır.

(7) Komiser Columbo; Buruşuk pardösüsü ve kendine has yöntemleriyle polisiye olayları çözen bir dizi kahramanı.

Sherlock Holmes; Arthur Conan DOYLE’ın Hayali dedektif karakteri. Polisiye edebiyatının önemli kişilerinden biri

Hercule Poirot; Agatha Christie’nin Kurgusal dedektif karakteri. 

(8) METK 35; Böyle bir plâka olduğu düşüncem yok, kurgu bir ismin baş harfleri ve yazanın notları ile uyum, İzmir plâkası da kabul edilebilir, eğer başta olsaydı!