Davranışı hiç de normal değildi Jack’in. Demir kapıya abanıyor, yaslanıyor, korkunç denecek bir gürültüyle havlıyor, sonra koşarcasına eve doğru yönelirken, inler gibi sesler çıkartıyor, arkasından gelen var mı, şeklinde baktıktan sonra, hareketsizliği, arkasından gelen olmadığını görüp aynı hareketleri tekrarlıyordu resmi araçtaki memurlara bir şeyler anlatmak istercesine.
Evet, akıllı bir doberman(1) olan Jack, bir şeyler anlatmak istiyordu, ama mutlaka. Arabalarından inen memurlardan uzakta duran orta yaşlı çekingen, diğeri genç atik, çevik ve korkusuzdu. Demir kapıya yüklendiler, açma gayretini yaşadılar. Otomatik kapıydı, başarılı olamadılar.
Jack, tüm gücüyle yardımcı olamamanın çaresizliğini yaşarken, yalvarır gibi inleyerek onlara bakıyor, memurlardan medet umuyordu(2), eve yönelmek istiyor, bakışlarını arkasından eksik etmiyordu, ama neden?
Anlatmak istediği bir şeyler vardı mutlaka Jack’in. Daha önceki karşılaşmalarında onu hiç böyle hırçın(1), sabırsız, sinirli, gürültü desibeli(1) kuvvetli, inler şekilde görmemişti birer polis memuru olan atik-tetik Mutlu ve çekingen Umut…
Büyük, geniş bahçeli, iki katlı bir ev, daha doğrusu saraydı, Jack’in korumasını yaptığı, yaşadığı tümü kendine ait olan yer. Canının sıkıldığı zamanlarda(!) dinlenmeye çekildiği muazzam, mükemmel bir kulübesi vardı. Ve ekâbirdi(1), titizdi, seçiciydi, yemeği konusunda.
Hazır mamalardan günde bir sefer doyunuyordu, ev sahibesinin işine gelirse! Sair zamanlar, özellikle elden ikramlar hoşuna gidiyordu, hele ki Mutlu’nun ikramda kusur etmediği ödül bisküvilerinde.
Evet, çekingendi Umut, Mutlu ona göre duygusal ve sevecen. Başlangıçlarda ne Umut’la ne de Mutlu’yla arası hiç de iyi değildi Jack’in. Hele ki, Umut’la hâlâ. Jack, ırkının özelliği dolaysıyla saldırgandı. Devriye olarak hep olmasa da, aşağı-yukarı aynı saatlerde, sarayın önünden geçen memurlar resmi kıyafetlerine rağmen kendilerini Jack’e kabul ettirememelerinin sıkıntısı nedeniyle uzaktılar Jack’ten, daha doğrusu karşılıklı olarak uzaktılar birbirinden.
Mutlu, polis köpeği eğitimi ile ilgilenen görevli arkadaşından, sadece bilgi değil, onun gibi giyinip kuşanarak kendi boyuna, kendi yeteneklerine güvenip yetecek kadar(!) eğitim aldı, gerçek!
Ve aldığı eğitimin sonunda dakika aksatmadan, tatil yapması gereken zamanlar haricinde, aynı saatlerde geçmeye başladı aynı kapı önünden. Jack, galiba Mutlu’nun gelmediği günleri öğrenmişti, belki de polis arabası durmadan geçtiği zamanlarda oralı bile olmuyordu uzaklardan.
Korku dağları beklediğinden olsa gerek, Mutlu dışında, Umut dâhil, ilgi gösteren yoktu Jack’e, gibi değil, gerçekten. Çünkü Mutlu’nun içinde bilemediği, çözemediği, çözmek konusunda da hiç acelesi olmayan bir his vardı ve bu onun Jack ile yakınlaşmasının başarısı olmuştu, öyle hoppa hop hemen değil, günden güne.
Öyle ki biri diğerini beklerken, diğeri de vakti şaşırmadan demir kapı önünden geçmek heveslisi idi. Bahsedilenler; Jack ve Mutlu.
Geçen zaman içinde ödül bisküvilerini ikram etmenin zamanının geldiğine inandı Mutlu, kemik şeklindeki bu bisküvileri doberman köpeklerin bile reddetmeleri mümkün değildi, sakınmak bir yana zevkle yemek hakkını bile ertelemeleri mümkün değildi.
Mutlu’nun böyle bir gün Jack’le muhabbeti anında bahçede beliren bir genç kızın;
“Jack! Buraya!” diye seslenmesiyle dünya umurunda olmaksızın Jack o genç kıza yöneldiğinde öğrenmişti Mutlu, Jack’in adını. Genç kızın onu çağırmasının Jack’le arasındaki iletişimini yitirmek gibi bir neden yaşatmayacağı inancındaydı genç polis memuru.
Olaydaki tek sakınca; sesinden anladığını zannedip genç kız demesine rağmen, karşılardan gördüğü kişi yaşını-başını almış bir hanım da olabilirdi, kim olduğunu bilmediği, kendisini resmi kıyafetle görüp de çekincesinin olabileceği.
Mutlu cesaret etti bir gün, böyle bir sarayda belki de gördüğü tek siluetle birlikte olan bir köpek aşısız olmazdı herhalde. Jack’in kendisini ısırmasından çekinmedi. Önce başını okşayıp ağzına verdi, gerçekten hak ettiği ödül bisküvisini.
Sonraki tarihlerde daha da yakınlaştı, Umut arabada çekinikliği ile otururken, gıdığını, başını, kulaklarını okşadı Jack’in. Özellikle kulaklarını kaşımasının onu sonsuz mutlu ettiğini hissetti, ne de olsa arka ayağıyla yeterince kulaklarını kaşıyamıyor olsa gerekti.
Peki, saraydaki bayan bilmiyor muydu onun ihtiyacını, her gün aynı saatte, aynı konumda arkadaşı direksiyonda otururken, Mutlu’nun kimseyi engellemek istemeksizin Jack’e karşı görevini özenle yaptığını?
Sonradan sonraya Mutlu’nun dikkatini çekti Jack’in sessizliği, mutsuzluğu, kendine hiç de yakışmayacak hareketsizliği. Arkadaşının eğitim verdiği köpekten farklıydı, Jack. Sanki kendi sesini değil de kendine yakışmayan bir başka köpeğin sesini kullanıyor gibiydi. Sorunu dile getirdi arkadaşına, o da, Jack’ı görmeden, ama bilerek cevapladı onu; “Jack’in mutsuzluğunun sebebi; kısırlaştırılmış(2) olması…”
Jack’in bugünkü, kendini erkek gibi hissedip, hadım(1) olduğuna inandırmayacak telâş ve endişe dolu davranışı, Mutlu’yu endişelendirmişti ve dikkatini çekti. Jack’in bildiği, kendisinin anlayamadığı bir şeyler olsa gerekti.
Telâşla şifreli açma-kapama tablosu olduğunu unutarak kapıyı açma gayreti yaşadı, başaramadı, arkadaşının desteğini istedi. Jack imanla onlara bakıyordu, havlamasını kısmış, belli belirsiz inliyordu.
“Evde başka birileri olsa bu çaresizliği böylesine yaşamazdı!” diye düşündü Mutlu. Mutlaka bir sebep olmalıydı, ama ne? Açamadığı kapıyı açmak için tek çare vardı elinde, daha doğrusu belinde, mecburiyet olarak düşündüğü.
Silâhıyla şifre, kumanda tablasına, ana kumanda merkezi, artık her ne denirse o tablaya bir el ateş etti ve zorlayarak da olsa kapıyı geçebileceği kadar araladı, biraz, ya da birazdan az fazla.
Jack üstüne atladı önce ve sonrasında koşmasını beklercesine ileri atıldı, durdu, arkasına baktı, Mutlu’nun geldiğini görünce aynı ritimle koşup iki katlı evin, yani sarayın arka taraflarında bir yerlerde kayboldu, ancak havlayarak yol göstermeyi bilir gibiydi.
Sarayın yüksek duvarla çevrili havuzunda bir beden vardı, yüzü su içinde, yüzüstü duran muhtemelen bir kadına, belki de Jack’i öncesinde çağıran genç kız dediği o kişiye ait.
Jack havuza bakıp çaresizlikle inliyordu, ilk defa bir köpeğin; Jack’in sudan korktuğuna, çaresizlik yaşadığına, ya da bir şeyler yapamayacak oluşunun bilinciyle inlemesine şahit oluyordu, kuduz olmasındı sakın! Bir canı kurtarabilmek için ihtimaller üzerinde durmamalıydı.
Şapkasını attı, silâhını çimenler üzerine fırlattı, ayakkabılarından ancak birini çıkartabildi ve havuza balıklama daldı. Kaybettiği zamanı o bedene bir an önce ulaşıp telâfi etmek dileğindeydi.
Yalnız başınaydı. Çünkü beraber görev yaptığı Umut, evli-barklı, çoluk-çocuklu, canı kıymetli, nasıl polis olduğuna akıl erdiremediği, hayret ettiği, nevi şahsına münhasır(3) bir vatandaştı(!) Jack’ten çekinip arabadan bile çıkmamış, kendini kendi başına bırakıp arabanın direksiyonunda çakılı kalmış, belki kapıları bile kilitlemişti, her ihtimale karşı. Belki mi? Muhtemelen mi? Mutlaka!
O bedeni hemen kıyıya, havuzun kenarına çıkardı Mutlu. Önce nabzına baktı, o bir genç kızdı, ta karşılardan gördüğü, Jack’i; “Jack! Buraya!” diye çağıran. Kalbini dinledi, kulağını dayayarak, aldığı eğitimin gereği. Gecikmemeliydi. Burnunu tıkayıp, nefes alıp vermesine, bir taraftan da kalbine masaj yapıp başarmaya çalıştı. Suni teneffüs(3) yani!
Jack mahzun(1) gözlerle hareketleri takip ediyordu, belki de kendi dilinde içinden dua ederek. Bir su kütlesi fışkırdı genç kızın ağzından, dışarı. Nabzı dayadığı kulağına müjde verir gibiydi.
Her şeye rağmen tedbirli olmalıydı, yaptığı başlangıçtı sadece. Havluya sardığı bedeni kucağına almadan önce şapkasını ve silâhını aldı, tek pabucunu da çıkarıp arabaya doğru koşarcasına ilerledi, Jack de peşinden.
Arabaya bindiğinde; “Sen evi bekle Jack!” deyip kapıyı kapatmasına rağmen, Jack söyleneni anlamamış tavrındaydı, o zeki köpek! Arkadaşına; Çabuk hastaneye!” diye bağırdı.
Bir süre ilerleyen Umut;
“Seninki bizi takip ediyor! Dili sola doğru kayık dışarıda, sanki bizi sollayıp bizden önce hastaneye yetişecekmiş gibi!” dedi. “Dur!” deyip kapıyı açtı Mutlu. Jack soluk soluğa yabancısı değilmiş gibi bindi arabaya.
Tüm enerjisini tüketmiş gibi görünmesine rağmen önce genç kızın yüzünü yaladı, sonra aynı tavrı Mutlu’ya da yakıştırdıktan sonra döşemeye kıvrıldı. Şükreder, dua eder gibiydi, başı eğik, genç kızın yaşadığını anlamış gibiydi. Ne havlıyor, ne havlar gibisine hareket ediyor, ne de inliyordu.
Sorun hastaneye ulaşılınca su yüzüne çıktı. Sedyeyi getiren sağlık görevlisi personel Jack’ten korkmuş, ürkmüş, hatta kaçışmış, dağılmışlardı çil yavrusu gibi. Umut hâlâ direksiyondaydı.
Genç kızı kucağıyla sedyeye yerleştiren Mutlu;
“Jack! Buraya! Yasak!” deyince Umut arabadan, camını hafifçe aralayarak inmiş, Jack arabaya binip aynı şekilde ancak bu kez daha hafif bir şekilde inlemeye devam etmeye başlamıştı.
Mutlu, başını okşadı, gıdığını kaşıdı, torpido gözünden ödül bisküvi kutusunu uzanıp aldı, ikram etti Jack’e, Jack’in umurunda değildi. Susması gerektiğinin farkında, ama uzak durmaktan, sahibinin yanında olamamaktan dolayı mahzun gibiydi.
“Ağabey! Sen bizi benim eve bırak, üstümü-başımı değiştireyim, sen de komisere durumumu anlat, beni bugün için izinli saysınlar mümkünse! Sarayı başsız bırakmamam gerektiğine inanıyorum. Bu kız, herhalde benim gibi gariban değildir, tanınıyordur, başının çaresine bakar. Bana göre ölüm tehlikesini atlattı zaten…
Olsa olsa bir-iki muayene, oksijen takviyesi ve taburcu olur sanırım. Artık taksi mi tutar, hastane onu ambulansla mı gönderir, bu da onun bahtına(1).”
Aklına sözünü bitirmek üzereyken gelmiş olsa gerekti;
“Ben Jack’i sakinleştireyim, ya da sakinleştirmeye çalışayım, ya gel, ya da ben taksi tutup saraya gideyim Jack’le. Artık ne çıkarsa o da benim bahtıma…
Yanlış! Oturur bekleriz Jack’le hanımefendiyi, ya da aileden kimler varsa onları, doğal olarak her konuda hesap vermek kaydıyla. İnşallah ‘Kapıyı bozdun!’ diye bana ödetmezler!”
“Yağ Mutlu, olur mu? Kızın hayatını kurtardın sen, hem de tek başına. Bir de senden onu mu isteyecekler Allah aşkına?”
“Bu evin sahibi olan zenginleri bilmem, ama Türk filmlerinden gördüğüm, anladığım, bildiğim kadarıyla bunlar sinekten yağ bile çıkarıyorlar(2). Dürüst zenginlere bir şey demem, dil uzatmam hem mümkün değil, hem de uygun değil!”
“Hadi, hasta-masta olmadan defolmana yardımcı olayım. Benden oldukça küçüksün, ama tertibimmişsin(1) gibi komutanlara tekmil vereyim(2), bir acemiyi yanıma alıp devriyeye devam edeyim, sonra seni ve Jack’i sağlıkla sarayınıza teslim edeyim! Oldu mu? Sonrası Allah Kerim!”
“Amma uzattın be ağabey? Sen roman yazsana çok iyi kurguların var!”
“Anlaşıldı genç adam, atla arabaya, itini de yanına al, ıslak koltuğa…”
“O it değil, Jack Bey! Duygulu, bilen bir arkadaş! Kafasının tasını attırma(2) istersen, bir komutla seni hastanelik edeceğine adım gibi eminim, belki beni dinlemese bile, o genç kızın; ‘Haydi Jack!’ demesi, yeterli olur, sanırım. Doğal olarak sen bilirsin ağabeyim!”
“Anlaşıldı! Kuduz olmaya hiç niyetim yok!”
“Jack kuduz olamaz!”
“Eyi öyleyse, seni ısırmasında sakınca yok, beni pas geçmesini rica eder misin, lütfen?”
“Emrin olur! Okey!”
Evine gitti Mutlu. Jack’i tembihledi, akşamdan yemediği pizza ve kendi yaptığı köfteleri koydu önüne! Oralı olmadı Jack! Sadece kapıya bakıyordu, yadırgamamış, bir dost kucağında olduğunu bilir gibiydi.
Mutlu, resmi elbiselerini çıkarıp, duşunu yapıp sivil elbiselerini giyip bekleme modundaydı. Korna sesine Jack kulaklarını dikip hareketlendi, bir kez havladı.
Jack arka kanepelerin ıslaklığını hatırlamış olsa gerekti, Mutlu ön koltuğa aynı nedenlerle oturunca, bilirmiş gibi, cüssesine bakmaksızın Mutlu’nun kucağına oturdu, üstelik camın açılmasını beklercesine o tarafa doğru kafasını uzatarak.
Ne de olsa; emir, demiri keserdi, Jack’in emri yerine getirildi, ama yarı yarıya.
Saraya ulaştıklarında araç kapısının açılmasını zor bekledi Jack, demir kapının açık bırakılan aralığından saraya doğru koştu, beklediğine seslenince duyulacakmış gibi kesik kesik havlayarak. Tüm evi dolaşmış olsa gerekti, aşina(1) bir şekilde, Mutlu ıslak ayakkabılarını toplamaya çalışırken.
Ve şükretti Tanrısına o hengâmeye(1) rağmen silâhını almayı akıl ettiği için. Silâh namus demekti. Almasa, bulamasa herhangi bir olayda silâhı kullanılsa çıra gibi yanardı(2), anlatamazdı kendini. Gene de çıra gibi yanmak bir insan hayatından daha önemli değildi, kanaatine göre.
Etrafına bakındı, Jack’in kulübesi sanki ilk kez çarpmıştı gözlerine, mama tası da, su tası da lebalep doluydu(2), ya hizmetli doldurmuştu yeniden, ya da hiç dokunmamıştı Jack.
Bunun anlamı; yiyip içmektense genç kızla birlikte olmak, onu himaye etmek, korumak üstüne kurgulu olsa gerekti. Tasma, zincir ya da Jack’e egemen olabileceği bir şeyler aradı çevresinde, yoktu…
Mutlu, elinden beklemekten başka çare olmadığından kapı önündeki kanepeye oturdu. Jack, aradığını bulamamanın hüznü ile ayaklarının dibine uzanmıştı, engelleme gayreti yaşamadığı bir şekilde iniltilerle ara sıra Mutlu’nun yüzüne, sonrasında çeyrek aralık demir kapıya bakıyordu.
Jack’i teskin etmek göreviydi Mutlu’nun, başını, gıdığını okşadı, kaşıdı, Jack minnetle mi bakmıştı, yoksa kendisine mi öyle gelmişti?
Ve dikkatini çekti, Jack’in boynunda Beydeba’nın köpeğini(4) andıracak hiçbir şey yoktu, hep özgürdü, muhtemelen de hep sadık.
“Keşke yanıma kitap alsaydım!” diye yüksünerek(2) Jack’le dostluğunu tıpkı onun gibi aç-susuz geçirirken, ambulansın sessiz ışıkları ile kendine geldi, Mutlu uyumuş muydu, farkında değildi.
Gözüne anında ilişen şey; Jack’in özlemle genç kızın üstüne doğru gitmesi, düşürecek şekilde abanması idi. Ambulans çeyreği açık kapıdan içeri girememiş, üzerinde beyaz hemşire ya da doktor önlüğü ve hastane terlikleri olan genç kızı kapı önünde bırakmak zorunda kalmıştı.
Asıktı suratı genç kızın;
“Teşekkür etmeyeceğim!” dedikten sonra; “Jack! Kal!” dedi Jack’e.
Mutlu cevap vermek gereğini hissetti, incinmişti çünkü;
“Tekmeleyip, tokatlayarak, siteminizi yüzüme tükürerek gerçekleştirecekseniz beklemek isterdim sizi, duşunuzu alıp giyininceye kadar. Ama mademki Jack, yani can dostunuz burada, bu benim de defolmam gerektiğinin işaretidir!”
İçeriye girmekte olan genç kızın, sözlerinin tamamını duyduğundan emin değildi, içinden;
“Tanrı her şeye kadir, o istemese, başaramazdım, yaşamda olamazdı, bırak teşekkür etmeyi, ‘Kapı sistemini bozdunuz!’ diye ödetmeye kalkışmasa bari!” diye düşünürken, hayret etme hakkını kullanmak mecburiyetinde hissediyordu kendini.
O kadar varlığın içinde neden hüzünlü ve bir tek Jack’in korumasında neden yalnızdı ve niçin yaşama arzusu olmaksızın kahırlıydı?
Şüpheler kemiriyordu beynini, olağan dışı. Yoksa havuzdaki durumunu düşününce; çare olarak intiharı mı düşündürmüştü kendisine? O halde boşuna gayretti kendinin ve Jack’in çabası; “Teşekkür etmeyeceğim” sözünün izahı olarak.
Başka? Kramp(1)? Şok? Kalp krizi(3)?
Olamazdı, genç yaşta böyle bir durumu dikkate alması gereken doktorlar herhalde; “Hadi kızım evine git!” demezlerdi, gibi hissediyordu.
Sebep? Merak ediyordu Mutlu; “Teşekkür etmeyeceğim!” demek; kibar anlamda “Git!” kaba anlamda “Defol!” demek değil miydi?
Gitmeye yöneldiğinde Jack gitmesini engellemek istercesine önüne geçti, üstüne atlama gayretindeydi, tıpkı genç kıza uyguladığı tezahürat gibi, ama havlamadan, mahzun bakışlarla inilder gibi.
Onun bu tavırlarına kıyamadı Mutlu, aynı kanepeye oturdu yeniden, Jack bu kez yanına uzandı, her ihtimale karşı başını dizine dayayarak uyuklar gibi.
Akşam karanlığı inerken kapıda gözüktü genç kız, gömlek, pantolon ve çıplak ayaklarla.
“Teşekkür etmeyeceğim, demiştim, gitmemişsiniz hâlâ?”
“Tamam! Ben kapı açıp-kapatma sisteminizi bozdum, garantisi olduğunu sanmıyorum, onu yaptırmak için izninizi almak gerektiğini düşündüm!”
“Gerek yok! Yaptırırım, hallederim yani!”
“Olur mu, ben bozdum!”
“Boşu boşuna!”
“İsyan yakışmadı size. Son sözünüzü pas geçiyorum, ama şimdilik izniniz olursa…”
“Gerek yok!”
“Gelirsem?”
“Gelmeyin!”
“Peki! Size iyi günler, sana da Jack! Hanımına iyi bak, her zamanki gibi koru onu!” diyerek kapıya yönelirken aklına gelmiş gibi geri döndü;
“Kapı yarı yarıya açık, çekinmez misin?”
“Dediğiniz gibi, Jack hassas bir köpek beni korur!”
“Ya gelen silâhlı olursa?”
“Silâh bulundurma ruhsatım var. Jack sezinleyip huysuzlandığında çekinmeksizin gelenin üstüne boşaltmaktan çekinmem!”
“Korkulur sizden! Allah muhafaza yanlışlıkla gelsem, anında mevtayım, desenize?”
“O kadar şanslı(!) değilsiniz, Jack sizi tanıyor çünkü…”
“Pardon! ‘Şanssız!’ demek istediniz de ben mi yanlış anladım?”
“Ben ne demişsem o, demek istediklerimi tek sefer söylerim, konuşmamız bir hayli uzadı genç adam, anlatabildim mi acaba?”
“Adım Mutlu, efendim!”
“Önemsiz! Hastanenin önlüğünü götürüp hesabımı kapatacağım. İsterseniz sevabıma sizi de istediğiniz yere bırakayım!”
“Önemsiz efendim, ben giderim!”
“Ay! Ay! Koca adam! Üstelik de polis! Bir de küser miymiş ne?”
“Hah, şöyle! Gülümsemeyi de biliyormuşsunuz. O zaman iki de bir Jack’i sevmeye geleyim de küseyim, gülmesini de bilen güzel bayan!”
“Ümit! Şimdi nazlanma da bin şu arabaya küsmeden. Şehre kadar yürümen üzer beni. Herhalde canımı kurtarıp da sonrasında üzülmemi istemezsin değil mi?”
“Eğer izin verirsen…”
“Hayır, dedim ya!”
“O zaman silâhla vurulma hakkımı kullanırım! Dünyadan bir salak eksilmiş olur!”
“Umurumda değil!”
“Hiç olmazsa ‘Salak!’ dememin karşılığı olarak ‘Estağfurullah!’ gibi bir söz etseydiniz bari! Ölmem, hiç umurumda değil, bir annem-babam var arkamda, ama uzaklarda, belki de gözyaşı dökecek. Ama ben güzel ve hüzünlü bir genç kızın katil olmasına asla rıza gösteremem!”
“İşte sözün bittiği yer! Biniyor musun, binmiyor musun?”
“Madem çok ısrar ettin…”
“Yoo! Hiç de ısrar etmedim, sordum sadece, şimdi de ‘Bin!’ diyorum!”
“Hemen!”
Karşılıklı diyalogla karşısındakinin gevşemesine neden olmaktan dolayı mutlu ayrıca da etkilenmiş gibiydi Mutlu. Gücenik, hüzünlü, hatta intihar etmeyi düşündüğünü sandığı genç kızı, hüznünün, üzüntüsünün ve yalnızlığının sebebini öğrenerek iyi etmeye çalışacaktı, kapıdan kovsa, bacadan girerek(3).
Arabasını çalıştırdı Ümit. Jack bilmesi gerekeni biliyordu, her yere sahibi ile gitmesinin mümkün olmadığı şeklinde.
Yaşanacak pürüzün ikisi de farkında değildi. “Açıl susam açıl!” deyince açılamayacak, iki polisin silâhlı çabasına rağmen ancak insan geçecek kadar açılan kapıdan arabayla geçmeleri mümkün değildi, durmak zorunda kaldı Ümit!
“Demin kendin için ‘Estağfurullah!’ dememi istediğin söz neydi?”
“Neden sordun?”
“Estağfurullah, demeni beklemiyorum, aynı kelimeyi söylemeni istiyorum!”
“Ya güzel Ümit! Sinirlenmene gerek yok ki! Bir taksi çağırırız, gelir, götürür, getirir, halledersin işini, ya da en kötüsü; ‘Harp oldu, darp oldu!’ deyip oturur benimle sohbet edersin, yarına halledersin. Üzülmen gereksiz yani. Üstelik övünmem gibi olacak, ama avantajın da olur, benim de nefes alacağım bir ortamda yalnız olmaktan kurtulmuş, benim yanımda neşelenirsin…
Doğal olarak; ‘Belki!’ deme hakkın saklı. Bu arada ben de bir ara usta bakarım, kapıyı tamir eder, eh arabanıza binmem için gene ısrar ederseniz, yolda beni de karakola, ya da bir münasip yere bırakıverirsiniz…”
“Size hiç deli, kendini beğenmiş(3), ukalâ diyen oldu mu? Ama fikrinizi tuttum. Yarına kalayım, siz de hemen ustayı bulun, kapıyı tamir etsin! Size müsaade, iyi günler, güle güle!”
Sözlerini bitirince aklına gelmiş gibi devam etti;
“Durun bir dakika, size taksi çağırayım, ne de olsa benim yüzümden kaldınız, taksi parasını ödemeliyim!”
“Ve ben bu davranışınızı kabulleneyim, öyle mi Ümit Hanım?”
“Ne var ki sözlerimde?”
“Kabullenemediniz beni. İğrenç bir mikrop gibi kovuyorsunuz, daha ne olsun ki? Hadi hanımefendi arabanızı alın ve evinize gidin, ben de gerekirse taksi tutarım, ya da Âşık Veysel olur; ‘Uzun ince bir yoldayım!’ diyerek yürürüm…
Kovdunuz ve her sözünüz ‘Hayır!’ kelimesiyle başlıyor, ama bir kere daha şansımı deneyeceğim, Jack’le konuşurken size de, uzaktan da olsa selâm anlamında el sallayabilir miyim?”
“Yani Jack’in bana göre önceliği var?”
“Deminden beri ne desem tersliyorsunuz, ben de; ‘Mazeret bulayım!’ dedim!”
“Jack benim kölem!”
“İyi ya, emredersiniz, ben de köleniz olurum, Jack’le aramıza oturursunuz, olur, biter, iki köleli Ümit olursunuz!”
“Deminki sıfatlarınıza ve deliliğinize ek olarak, şımarık olduğunuzu da iddia ediyorum?”
“Sadece deliliği tercih ederim!”
“Tımarhaneye gitmeniz için referans verebilirim(2), ya da sizin için böyle bir mektup yazabilirim!”
“Bak güzel kız! Deminden beri çan-çan, car-car ayakta konuşuyoruz(2). Sitemlerin, iğnelemelerin, yakıştırdığın sözlerin gücüme gitmedi. Çünkü ilk karşılaşmamızdaki ‘Teşekkür etmeyeceğim!’ sözünüzden beri ilk kez sizi rahatlamış gibi görüyorum!”
“Ya? Polis olmanın, memuriyetinizin yanında psikiyatrsınız(5) aynı zamanda demek!”
“Demeyin lütfen! İzin verin, sorununuz neyse anlatın, bildiğim, öğrendiğim, hatta öğreneceğim bir şeyse size teselli olmaya, tekmeleyeceğiniz ana kadar el uzatmaya çalışayım. Bu durumda Jack de yanımıza, hatta ortamıza, aramıza oturur, komut verirsiniz, elimi oynatsam bile dostluk bir yana etimin tadına bakar…
Düşünün, ‘Beni sevin!’ demiyorum, ‘Sizi sevmeme, el uzatmama izin verin!’ demek istiyorum…”
Sözlerinin yanlış bir mecraya yönelme olasılığı ile sözlerini şamata niyetine çevirme gayreti yaşadı Mutlu.
“Yani ‘Düşünün!’ demekle hemen cevap istiyorum, demek istedim. Ya da telefon edin, beni aradığınız, istediğiniz her yerden ‘Şıp diye’ bulursunuz(2)! Söz veriyorum, varlıklısınız diye dilenmeyeceğim. Maksadım; eğer gülmenizi sağlayabilir, yaşantınıza geri dönmenizde başarılı olabilirsem; ‘İyi ki yaşıyorum!’ diye teşekkür etmenizi beklemek olacak!”
“Çok hayalperestsiniz!”
“Üstelik arkadaşlarım bende şeytan tüyü olduğunu(2) söylerler, denemek istemez misiniz?”
“Belki!”
“Bir grubun şarkısıydı galiba; ‘Hayır dersem, belki demek, belki dersem, evet anla!’ gibi. Eee! Ödülü hak ettim, herhalde! Jack de izin verirse, seni öpeyim ve haber almak, ya da haber vermen için hemen toz olayım!”
“Sakın deneme, vururum!”
“Silâhın yok, vuramazsın, tahminim kıyamazsın da. Ama mutlaka ve çok istiyorsan, sana yakın olmayı, şaklabanlık yaparak seni hiç olmazsa gülümsetmeyi sağlamak istediğim için vuracaksan vur beni, hem benim silâhımla. Silâh benim olduğu için; ne mazeret uydurursan uydur, hepsi geçerli olur, nefsi müdafaa(3) olur, hapse falan girmezsin!”
“Peki, vicdanım?”
“Ay! Var mı o sende? Bir öpme isteğimi bile, bırak eylemimi ‘Vururum!’ diye cevapladığına göre? Her neyse, öncemde de söyledim, ölmek bana yakışır, ‘Öl!’ dersin seni vicdanınla baş başa bırakır, bu işi kendim hallederim, senin adına!”
“Güldürme insanı!”
“Gülün, kaybınız olmaz. ‘Surat asmak size yakışmıyor!’ demiştim. Hadi bana ismini verdiğin gibi söz ver, bak şarkı öyle diyor; ‘Belki demek evet demekmiş!’ Sırtım keçe gibi kalındır, değnek atacaksan da, sırtımda tepineceksen de hazır olacağım. Yarın kaçta burda olmamı istersin, ona göre izin alayım!”
“Ben ‘Peki!’ ya da ‘Evet!’ dediğimi hatırlamıyorum!”
“Şimdi dedin ya; hem peki, hem de evet!”
“Hatırlamıyorum dedim!”
“Sitem ve inat da yakışmıyor size. Yarın saat 10, sizin için uygun mu? O vakte kadar güzellik uykunuzu(55) da alıp bitirmiş olursunuz, belki de surat asmak yerine gülümsemek için makyaj da yaparsınız?”
“Siz kendinizi ne sanıyorsunuz ki?”
“Yaşamak için zaman çok kısa. İsteğim hüznünüzü dağıtmak. Çok güzelsiniz, etkilendim sizden, hemen değil, azıcık da olsa ilginizi çekmek için parende atmaya(2) çalışan, varlıklı oluşunuzla ilgisi olmayan bir polis memuruyum sadece!”
“Acaba defolmanızı rica etsem, çok kabalık etmiş mi olurum?”
“Asıl benim sözlerimi yarım bırakıp defolmam kabalık olur! Yarın demir kapınızı yaptırmak, şifre tablanızı tamir ettirmek ya da değiştirmek için usta ve teknisyenlerle birlikte geleceğim. Onlar kapıyla, tablayla uğraşırlarken, artık sen de beni boş çevirmez, bir çay, yanında kek de ikram edersin!..
Ha! Kek yapamazsan bisküvi de olur! Korkma, çekinme, ne yamyamım yerim, ne de vampirim öpeyim derken, kanını emerim. Zaten bunlara Jack de izin vermez!”
“Yeter! Defol…”
“…Dum, efendim!”
Arkasına bakmak geçti Mutlu’nun aklından. Ümit aynı konumda arkasından bakıyordu, şansını denemekte sakınca görmedi, elini salladı ve ummadığı halde cevabını aldı.
Tereddüt etmesine gerek kalmamıştı, içindeki etkilenmek adını verdiği yangın ona da sıçramıştı, sadece yangın olarak kuvvetlenmesi için körüklemek gerekecekti…
Kapıyı yaptırdı, tablayı değiştirtti Mutlu…
Ve o günler sırasında ve devam eden zaman geçti, Mutlu ve Ümit olarak. Ümit anlattı, Mutlu sabırla dinledi, hiç bir noktayı kaçırmak istemeksizin beynine not alırcasına.
“Anne-baba ilgisizliği, arkadaşsızlık, üniversite son sınıfta tek dersten kalıp mezun olamaması, yalnızlıkla hükümlü olarak sükûn bulduğunu(2) anlatarak...
Gizlendiği, gizlenmeye çalıştığı konu; elini tutacak bir sevgiye ihtiyacı olduğunu bilememesi olsa gerekti…
Devriyesinin olduğu günlerde Jack’le birlikte Ümit de bekliyordu onu, iki kelimelik söz, iki satır teselli cümlesi karalanmış kâğıt parçası yetiyordu, Jack’in bisküvi ödülü ve direksiyonu bırakmayan Umut’un bakışları ve kafasını sallamasıyla.
Sıçrayan kıvılcım büyüyordu gün geçtikçe, ya da Mutlu’ya öyle geliyor, görünüyordu, karşısındaki renk vermese(2) de, renk vermemeye çalışsa da.
Günlerden bir gün Mutlu Ümit’e;
“Bak Ümit!” dedi.
“Hemen her zamanki gibi ‘Hayır!’ demeden önce söyleyeceklerimi dinlemen mümkün mü?”
“Anlat bakalım, kaçık ama dürüst adam!”
“Eee! Öncelikle uzun zamandır birlikteyiz, bana tahammül ediyorsun, sevmeme de hissettiğim kadarıyla gayri resmi olarak izin verdiğini, mükâfat hakkımı hâlâ kullanmadığımı, zaman aşımına uğramaması(2) için beklediğimi söylemek istiyorum. Yani öpmemi helâl eder misin?”
“Hani o derisi sert olan sırtın mı kaşındı, ne? Jack burada, silâhım da ilk karşılaştığımız günlerden beri yanımda. Üstelik yanımda olmasa bile nefsi müdafaa için silâhını bana hemen vereceğinden de eminim.”
“İnsan kölelerinden birine eziyet etmekten hoşlanır mı? Cık! Cik! Jık! Ayıp hem de çok ayıp! Ancak itiraf etmeliyim ki, dileğim Nasrettin Hoca’nın ‘Ya tutarsa’ dileği gibi bir şeydi, başarısızlığı artık neyle kutlarsan kutla, güzel bayan!”
“Avucunu mu yaladın ne, yoksa bana mı öyle geldi? Söyle hadi!”
“Üniversiteden mezun olman için sınavın ne zaman?”
“Önümüzdeki ayın sonunda, konuyu değiştirip neden sordun ki?”
“Paraya dolaysıyla çalışmaya ihtiyacın yok, tamam, biliyorum. Üniversite mezunu olsan…
Hiç olmazsa bu konuda hüznün olmasa, tebessüm etsen, gülümsesen, gülmeyi denesen, demek geçiyor içimden!”
“Peki, sonuç!”
“Eh, benim sevgim seni doyurmadığına, benden etkilenmediğine ve hiç şansım olmadığına göre, bakarsın zengin bir oğlan, beyaz atlı prens olarak karşına çıkar, birbirinize ‘He!’ dersiniz, Avrupalara balaylarına gidersiniz, sizi tutan mı olacak ki? Yok! Belki bir-iki yıl gecikme, o kadar! Sizler erersiniz muradınıza, biz de avucumuzu yalarken çıkarız kerevetinize!”
“Biz?”
“Jack’le ben!”
“Dedim ya, hayallerin çok geniş, otur bir roman yaz sen istersen. Belki bir bildiğim var! Benim içimdekini bilmeksizin, beni elin oğlanına prenses olarak nasıl yakıştırırsın ki?”
“Bağışla, o dediğin romana başladım, ortalardayım. Oğlan perişan, kız ne yapacak? Tıpkı bir Türk filmi gibi kız zengin, oğlan fakir. En sonunda oğlan ölsün mü, yaşayıp mutlu mu olsun, ona karar veremiyorum şu anlarda romanımın bitimi için. Ama mutlaka bitireceğim, sonucunu nasıl bilip, bitirecek olsam da!”
“Aman! Aman! Sevgililerden hangisi olursa olmasın, kanserden, veremden, trafik kazasından ölmesin de…
Hele ki körse gözleri açılsın, değilse kör olsun, eli ayağı, tutmayan, kötürüm, sesi güzel gibi abuk-sabuk(3) sonuçlara katlanamam...”
“Peki, meselâ oğlanın ölmesi gerekirse nasıl ölmeli meselâ? Başına inşaattan bir tuğla mı düşsün, evde kalmış bir kız kurusu ısırsın da tetanos mu, kuduz mu olsun, ayı-kurt mu yesin, bindiği uçak mı düşse ki…”
“Ağzından yel alsın! En iyisi sonucu gelişmelere göre sen yazacaksın, ama bana göre en iyisi birbirini sevip evlensinler…”
“Aklıma koydun, olur, senin gibi düşünmeye çalışacağım. Ancak mezuniyetin için sorumu cevaplamadın hâlâ. ‘He!’ dersen Jack’e bakarım. Jack ve ben rahatlığın, gönlünce, istediğin gibi ders çalışman için gayretli oluruz, boğaz tokluğuna…
Keşke ben de okuyup sana yardımcı olacak kadar dersine eğilebilseydim. Eğer ki, gene ‘Hayır!’ diyeceksin diye çekiniyorum, ama isteyenin bir yüzü kara, vermeyen Arap!”
“Gene aynı konuysa, dilini hiç yorma istersen!”
“Hep aklın benimle, muhtemel eylemimle mi meşgul? Sadece dışarıdaki kanepede yatıp kalkmam için bir pike verirsen, kimse değmesin keyfime, demek istedim. Tabii bu nefesini duyacağım yakınlıkta bir kanepe olsa daha çok sevinirim, ama sen benden haz etmiyorsun(2) ki, nefesimden haz edesin!”
“Mezun olacağım konusunda umutvar(2) mısın? Diğer konulara şimdilik dokunmayacağım, ama bilesin ki ağzımı açtığımda nasıl konuştuğum aklında kalsın!”
“Mezun olacağın için evet, kalan hepsi teferruat, bana da, bugün dâhil tüm sözlerime de boş ver! Ama mezun olursan damattan önce seni ben kucaklamak ve sakın yanlış anlama yanaklarından ben öpmek isterim seni?”
“Eğer her şeye ‘Hayır!’ diyen dudaklarıma dokunmak bile istememen normal, ama sanırım bu durum, dereyi görmeden paçaları sıvamak gibi geliyor bana, ne dersin?”
“Sırf seni öpmemem için mezun olmayacaksan, unut tüm sözlerimi…”
“Peki, diyeceğim ama sen beni seviyor musun, sevmek mi, öpmek mi istiyorsun, yoksa aynı yatağı üleşmek gibi bir arzu mu var içinde, anlayamıyorum!”
“Sen bana elini uzatmadıkça, yakınlığımı istemedikçe asla dokunmam bile sana, sevgi ise içimde kalsın, ne üzerine yemin etmemi istiyorsan söyle, onun üstüne yemin edeyim. En iyisi onurlu bir Türk Polisi olarak sana dokunmayacağıma dair kendi üzerime yemin edeyim!”
“Ona razı olamam. Yemin etme, hatta söz bile verme. Ders çalışmam için beni odama azat et ki, kölelerim olarak sizlerin varlıklarınızı hissederek rahatça ders çalışayım ve başarıp mezun olayım. Dürüstsün, evdeki tüm kanepeler senin ve Jack’in. Nereyi istersen, hatta nefesimi duymak istiyorsan yakınımdaki kanepede bile olabilirsin…”
“Anlaşıldı komutanım! Rahat! Hazır ol Jack! Emir ve komuta yukarıda, biz nöbette hadi!”
“Şaklaban sen de!”
“Şaklaban ve Jack her zaman görüşleriniz için hazır komutanım!”
“Rahat şaklaban! Uğraşamayacağım sizlerle. Jack’i de kendine benzettin ya, aferin, aşk olsun!”
Mutlu, ekmek elden, su gölden örneği, bedava bir yaşam içine girmişti, görev zamanı Umut kapıya gelip alıyordu onu ve yine kapıya bırakıyordu. Ancak hakkını yememek gerekti Mutlu’nun. Koca olmasa da evcimen(1) bir ev erkeği gibiydi.
Pazar, market işlerini hallettiği gibi mutfakta cacık, salata, ayran, limonata, komposto işlerini de, yemek kitaplarına bakarak yemek yapmaya da çalışıyordu. Ama öyle karnıyarık, mantı gibi ağırlarını değil!
Tüm bunları asla sevgisini hak etmek, kendisini sevsin isteğiyle değil, kendisi içten içe severek, onunla aynı havayı teneffüs etmenin mutluluğuyla, sırf Ümit ders çalışma ahengini yitirmesin diye yapıyordu.
Doğal olarak bir kısım işlerin üstesinden gelemediği için onları da hizmetli kardeşe bırakmanın doğru olduğunu bilerek.
Ümit, Mutlu ve Jack sadece akşam yemeklerinde beraber oluyorlardı. Mutlu, sabahları Jack’in uğurlamasıyla poğaça, simit ve çayla, öğlenleri tabldot, ya da devriye gezerken nerede rastlarsa orada yiyordu yemeğini, aperatif(1) gibi.
Mutlu’nun aksatmadığı şey, Jack’in ödül bisküvisi ikram ile uzaktan da olsa sallanan el ile selâm almasıydı.
Nöbetten çıktığı gecelerin sabahında, koşuşturmaktan kendi deyişiyle “İleş gibi koktuğundan(2)” çok zaman da banyo ve çamaşır, elbise değiştirmek için evine uğruyordu. Hizmetli kadına hâlâ ihtiyacı vardı, görevine devam ediyordu, aynı ücretle, iki-üç günde bir eve geliyor ve neler yapması gerektiğini biliyordu.
Ümit de çalışanına zam yaparak ödüllendirmek istemişse de, Mutlu sayesinde bir kısım görevleri yapamadığı, daha doğrusu gözü tok(3) bir kadın olarak kabullenmediği gibi, Mutlu’nun yapamadığı zeytinyağlı yemekler, hamur işleri için de zaman ayırarak buzdolabına istifleyip yardımcı olmaya çalışmıştı Ümit’e, sırf ders çalışma ahengini yitirmemesi için.
Bir bakıma söylemekte yarar var gibi görünüyor, Ümit’in en iyi yaptığı şeyler, hazırdan tarhana çorbası, makarna ve yumurtayla yapılan türlü çeşitli sade yemeklerdi; yağda yumurta, haşlanmış yumurta, rafadan yumurta vb. gibi!
Ve tüm bunları da tüm ciddiyetiyle yaparken Mutlu’yu da, Jack’i de kışkışlıyordu(2) mutfaktan.
Jack’in hizmetli ile arası iyiydi, örneğin hizmetlinin özel kabında özel olarak pişirip ikram ettiği, dişinin kovuğuna bile gitmeyen et parçalarını kabullendiğinde. Kabullenmemek mi? Mıntıka kontrolü yaptığında bile kendine has olan o kokuyu alıp, görevini anında sonlandırıp mutfak kapısına gelip geldiğini belli etmek için tek kez havlıyordu.
Jack’in keyfi akşam yemeklerinde, özellikle makarna servislerinde daha belirgindi. Ümit’le Mutlu arasına poposunun üzerine oturuyor, “Bir sana, bir bana örneği” ikramları çevirmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu.
Mutlu’nun anlamadığı en önemli şey, anahtarları kapıların üstünde olmasına rağmen Ümit’in yasakladığı girmesine izin vermediği odalardı. Oysa öncesinde neredeyse; “Dükkân senin!” gibi bir söz etmemiş miydi?
Mutlu, Ümit’in babasının ne iş yaptığını, başka kardeşleri olup olmadığını bilmiyordu, çünkü başlangıç dışında ailesinden, evlât-ebeveyn ilişkisinden, neden burada yaşadığından da bahsetmemek için özen gösteriyor gibiydi.
Ümit’in muhtemelen siyah karanlık gözlüklerle, kendini simsiyah kapkaranlık bir dünyaya hapsetmesinin, ‘Hayır!” dolu sözlerinin ve aykırılıklarının nedeni bu iletişim eksikliği olsa gerekti.
Mutluluğun yaşanacağını umdukları o güne ulaşmıştı Ümit ve Mutlu, neşeyle yola çıktılar, Ümit’in arabasıyla sınav için, Mutlu izinli ve arabanın direksiyonundaydı. Ümit o kadar çalışmasına rağmen hırsını yitirmiş gibiydi. Tavşan gibi; dağa küsmüş de dağın haberi olmamış gibisinden tek dersi başarmak için sınava girecekti.
“Sadece başarını diliyorum!”
“Sana da çok şey borçluyum. Beni kucaklayabilirsin, morale ihtiyacım var!”
“Bana yasakladığını istersen sen gerçekleştirir, başarabilirsin! Bu; sana iyi geleceği gibi, seni beklerken sabırlı olmam için bana da iyi gelecek, bunu bil, her şeyi arkana at ve tamamen sınavına yoğunlaş, hadi beni biriciğim!”
Mutlu’nun ilk kez dilinden düşen bir kelimeydi bu, belki defalarca coşkuyla söylemek istediği halde şu ana değin söyleyemediği. Lâmı da cimi(2) de, şakası da(2), gerçeği de belli idi kendine, esiriydi, esiri olmak, onu içten içe seviyor olmak mutluluğuydu.
“Sağ ol!” dedi Ümit, yanaklarından öptü ve utanırcasına, daha çok çeyrek saatler olmasına rağmen koşarak sınav salonuna girmek istedi, kayboldu.
Beklemek zordu, evet…
Güler yüzle çıktı sınavdan Ümit, adeta sekiyordu. Yarım bıraktığına inandığı tezahüratı tamamlamak arzusunda neşeliydi. Beraberliklerinin başlangıcından beri ilk kez yaşadıkları coşkuydu bu, inkâr etmelerine gerek kalmayan.
Mutluydular, ya da öyle zannediyorlardı eve yöneldiklerinde; “Bir yerde oturup yemek ısmarlama” teklifini kabul etmemişti Ümit; “Evimizde var!” diyerek.
Evimizde?
Ve devamı gelmişti Ümit’in sözleri olarak;
“Sana oldukça alışmıştım Mutlu, bilmem ki senden nasıl ayrılacağım? Bilemiyorum, zor olacak herhalde…”
“Bir yerlere gitmezsin, gitmeyi bile düşünmezsin. Benim duygularımı aynen yaşarsın. Ayrılık demenin ölümle eşdeğer olduğunu bilip kuru ekmek, soğanla bir kümeste benimle yaşarsın, senin olmama göz yumarsın, mutlu olurduk. Seni mesut etmek, isteklerini yerine getirmek için gerekirse hamallık bile yapardım, mesai saatleri dışında. Bunu, benim gibi hayal etmek senin için o kadar mı zor Ümit?”
“Gene kendi âlemindesin! İlân-ı aşk mı ediyorsun, evlenme teklif etmek mi maksadın, kavga etmek için sebep arama gayretinde misin, anlamam zor! Hadi acele et, evimize gidelim, Jack’i fazla sinirlendirmeye gelmez, o da aramızdaki iki kişiden biri gibi küser, küsüverir maazallah(1)!”
“Öncelikle o ev ‘Evimiz’ değil, senin evin. İkincisi ben küseğen(1) değil, seven, sevdiği için kul olmayı dileyen bir öpüşü bile yasaklanan köle olmayı bile beceremeyen bir…
bir…
bir…
ne dersen işte o!”
“Hah! Ben de nasıl bir sebep uydurup da çıngar çıkaracak(2) diye düşünüp duruyordum, maşallahın var, mahcup etmedin beni!”
“Peki, sevgi düşüncelerim hariç, geri alıyorum tüm sözlerimi, yeter ki kızma, gücenme, sitem etme, en önemlisi üzülme ve her ne olursa olsun gözlerinde yaşamam için izinli say beni!”
“Peki, çok duygulandırdın beni, arabayı uygun bir yerde sağa çeker misin?”
“De…
Neden?”
“Çek ve gözlerini kapat!”
“Sürprizse söyleme, ben hissedeyim?”
Ümit yaklaştı, dudaklarını değdirdi Mutlu’ya ve çekildi;
“Öpeyim, öpeyim, diyordun, işte ben seni öptüm, silâh zoru olmadan, gözlerini açabilirsin!”
“Yani sen beni öptün zannediyorsun, öyle mi küçük hanım, bilmiyorsun, daha öpmeyi bile öğrenememişsin!”
“Öğrenirim bir gün…”
“Hemen bedava öğreteyim!”
“Nasıl?”
Sarıldı Mutlu, öptü ve cevaplandı;
“İşte böyle Ümit! Sevgiyle, saygıyla, incitmeden, duygularını anlatacak bir biçimde!”
“Bir öpüşte ne kadar çok marifet varmış? Öpeceğim derken bunları kastettiğini anlamamışım, affedersin! Hadi şimdi evimize gidelim, hem lâvaboya gitmeliyim, hem de karnım acıktı…”
Tüm hayvanların doğasında vardı, ikram edileni reddetmemek ve buna karşın onlarda olmayıp da insanlarda olan vahşet(1). Hayvanlar yaşamak için, beslenmeye ihtiyaçları olduğu için öldürürlerdi, ancak insanlar sadistçe zevkler ve menfaat için.
Eve ulaştıklarında Jack hareketsiz yatıyordu demir kapı arkasında.
Büyük bir ihtimalle, belki de sarayı soymak içindi, zehirli eti Jack’e ikram edenlerin, üstelik onun çiğ et yemediğini bilerek, bir kısmı görünen parçalardan anlaşıldığına göre pişirerek vermişler, ya da atmışlardı önüne.
Demek ki, Jack’i bilen, tanıyan biri ya da birileri olmalıydı.
Ve hataların büyüğünü yaptıklarının farkında değillerdi, başlangıcı akıl edemeyip güvenlik kamerasının üstünü siyah bir örtü ile örtmüşlerdi, Jack’e ikramda kusur etmemek için!
Amaçlarına ulaşmaya çeyrek kala vazgeçmek zorunda kalmış olsalar gerekti, belki de Ümit ve Mutlu eyleme çeyrek kala sınavdan dönmüş olabilirlerdi.
Kapının açılması için şifreyi çözerken dikkatini çekmişti, ilgililerin hazırlayıp koymuş oldukları siyah örtü.
Ve kapının açılmasıyla birlikte Ümit’in Jack’in üstüne kapanması bir anda olmuştu.
Jack için yapılacak hiçbir şey yoktu, bedeni soğumaya başlamıştı, eski halinden hiç eser yoktu. Ümit kösülürcesine(2), kendini yerden yere atarak, yitirip bitirircesine ağlıyor, dövünüyordu.
“Sevgilim! Bir tanem, korumam, esirim benim. Kim kıydı sana, hem neden? Allah cezalarını versin onların! Ne istediniz bir canlıdan? Paraysa, para, malsa mal, isterdiniz verirdim, bir candan daha mı kıymetli ki?”
Devamlı olarak höykürüyordu, yitirmişti kendini, kendinde değildi üzüntüsünden öyle ki, paçalarından sızanların bile farkında değildi, utanmak mutlaka geçmiyor olsa gerekti aklından.
Mutlu, Ümit’in ellerini incitmek istemezcesine, öpüp kucaklayarak zor ayırdı Jack’in soğumaya bile dermanı kalmamış bedeni üzerinden.
“Güzel kız! Hadi git, üstünü değiştir, ben Jack’i kanepeye getirir, yatırırım!” derken aynı şefkatle hak etmişçesine gözyaşlarını dindirmek ve kurutmak istercesine defalarca öptü gözlerinden. Ümit kendine geldi, fark etmesi gerekeni fark edince utanırcasına, ya da ne yapması gerektiğini bilerek ve burnunu çekerek eve yöneldi.
Mutlu aynı Ümit’e yönelttiği gibi bu kez de Jack’e yöneltti kollarını, yine incitmek istemezcesine kucaklayarak ve kanepenin üstüne yatırdı. Güvenlik kamerasındaki siyah örtü geçti aklından. Gereğini yapmalıydı, ama “Hemen değil!”
Beklediği sürenin farkında değildi, ama yeterli olduğu kanısındaydı Mutlu. Ümit gecikince, salondan dışarıya ulaşan iç çekişleri duyunca içeriye yöneldi. Yeni elbiseleri vardı üzerinde ve saçlarındaki şampuan kokusunu hissetmişti, başı eğikti, burnunu çekiyordu, sevgiye, şefkate ihtiyacı vardı, saçlarından öptü bu kez. Sarıldı, çenesini kaldırdı yukarı;
“Sahibimsin, kölenim, dedim. İstersen Jack’in de olurum, hem 24 saat kapında, boğaz tokluğuna. Ama ne olur ne üzül, ne büzül! Başın eğik olmasın, asla. Nasıl ki yaşama dönmüştün, Jack olmasa da, aynen o halde devam et, ben ölünceye kadar Jack gibi yanında olacağım, sevmesen de, istemesen de. Hem öylesine seviyorum ki seni, sanırım bu sevgi ikimiz için de yeterli olacak!”
Gözlerini yükseltti Mutlu’ya Ümit. Onun gözlerinde yaşamak, ama karşısındakini yok etmek gibi, öldürmek gibi bir hırs vardı sanki gözlerinde.
Başını eğdi Mutlu bu kez, Ümit’in gözlerini kapadı, ölmemek, onun için yaşamak ister gibi öptü gözlerinden, bir birinden, bir diğerinden, eşitlik bozulmasın istercesine, belki de deli gibi. Zaten Ümit’in deyişine göre, başlangıçtan beri “Deli” değil miydi?
Ümit’i Jack’le baş başa bırakıp, güvenlik kameralarının olduğu bölüme geçip kamera görüntülerini izledi. Yanılmamıştı, tanıdık yüzlerdi, sabıka dosyaları oldukça kabarık olan. CD’ye bir kopya alıp cebine koydu, ekran kararıncaya kadar olan görüntüleri yüklemiş olarak.
“Hadi Ümit! Ben onu koyacak yeri kazdırmak için bir-iki kişi bulmaya gideceğim. Ben gelinceye kadar Jack’le vedalaşmak için vaktin var. Onunla ilgili gereği için bir yer tespit et, ancak görüntüsü hep gözünün önünde olup da üzülmene sebep olmayacak bir yer seçmeye gayret et! Yalnız kalabilecek misin?”
“Olur!” dedi Ümit sessizce, Jack’in başını okşarken, hâlâ burnunu çekmemek uğraşı içindeydi.
Akşama daha oldukça uzun bir süre vardı ve bu iş resmi gibi görünse de, özel sayılırdı, taksi çağırdı ve semt kahvesine gidip aradıklarını elleriyle koymuş gibi buldu.
“Sen! Sen ve sen! Toparlanın, yanınıza kazma, kürek gibi ne gerekiyorsa kazacak bir şeyler alın, gidiyoruz ve…”
“Ne yaptık ki memur bey?”
“Hırsızlığa teşebbüs ve bir canlıyı katletmek…”
“Neresiymiş orası, biz bütün gün buradaydık, tüm arkadaşlar burada olduğumuza şahit!”
“Yalan yere yemin bile edersiniz yani?”
“Yok komiserim, vallahi biz hep buradaydık, isterseniz o evin güvenlik kamerasına bakın, bizi göremezsiniz!”
“Doğru o evin güvenlik kamerası olduğunu biliyorsunuz, ancak başını kuma sokan deve kuşu gibi, dobermana önce et verdiğinizin, güvenlik kamerasının üstünü örtünceye kadar görüntülerinizin kaydedildiğini aptal gibi bilmiyorsunuz. İşte elimdeki bu CD’de hepiniz artist gibi görünüyorsunuz, bilmem bu görüntüler amirlerimin işlerine yarar mı?..
Şimdi usulca toparlanın, kazma, kürek ve Jack’i gömmek, öncesinde sarmak için oldukça uzun patiska alın. Sizi takip edeceğim, kaçmaya kalkarsanız, bu işime gelir. Ülkemden üç mikrobu saf dışı etmiş olurum. Kamera görüntüleri, kaçmaya teşebbüs ve başarılı bir memurun kaçmaya çalışan üç hırsızı mıhlaması(2), ya da öldürmesi…
Güzel bir üçüncü sayfa gazete haberi olur sanırım. Ha fotoğraflarınızı medya elde edemezse ya Nüfus Kâğıtlarınızdan, ya da sabıka dosyalarınızdan medyaya bizzat ben, kendim servis ederim, bilesiniz!”
Bu kadar ağır ve tüm eşkıya(1) ya da hırsızların dostlarının(!) yanında konuşması uygun olmasa da ok yaydan çıkmıştı bir kere, devam etti;
“Hadi bakalım; ‘Tıpış-tıpış(3)’ değil, ‘Marş-marş!’ on dakika içinde arabanızla burada oldunuz ya da oldunuz, sonrasına ben asla karışmam, elimdeki CD nedeniyle. Bu karakol, bu emniyet teşkilâtı buradayken, bundan sonra gözüm hep üstünüzde olacak…
Bu kahvehane denilen maskara(1) mekânda konunuzla ilgili başka iş yapabilir misiniz, aklım almıyor. Bence adam olun, bu kahvehaneden sıyrılın, birer iş ve eş bulun ve hayatınızı yaşayın, bunu bir kardeş gibi söylediğimi de bilin, dürüst ve namuslu olmak için hâlâ zamanınız var!..
Bence!”
Saatine baktı Mutlu. Bir sandalyeye oturup düşünmeye başladı;
“Ümit’e ‘Bunlar Jack’in katilleri’ dese, iyi olmaları için yönlendirmeye çalıştığı insanları yitirir, Ümit de höykürmeyi bırakır, silâhını alıp, kurşuna dizerdi hepsini, sonrasını hiç mi hiç düşünmeksizin.
Oysa kendi yaşamı Ümit’e bağlıydı.
O halde Ümit onları sadece; “Mezar kazıcısı” olarak bilmeliydi. Bir bakıma hapse gidenlerden farkı olmayan, tövbe etmiş, sözüm ona hapisten ıslah olarak(2) çıkmışlardı.
Kahvehane sahibinin “Çay-kahve” teklifini reddetmişti Mutlu.
Korku dağları beklerdi! On dakika içinde hazır olmuşlardı insan müsveddeleri(3) arabalarıyla…
Ümit’in, Mutlu’nun önerisini alarak işaretlediği yere, yarı bellerine kadar kazarak, önce güvenlik kameralarına örttükleri siyah, sonra kendi getirdikleri beyaz patiska ile defalarca sarıp sarmalayıp gömdüler Jack’i, hem de başına kara bir taş dikip, itin duası kabul olacak olsa gökten kemik yağardı felsefesine uygun, hayret edilecek bir şekilde dua ederek.
Oysa bilmezler miydi ki…
Her neyse?
Gelenler işlerini bitirip arabalarına dönerlerken para verir gibi yapıp CD’yi eline verdi, birinden birinin.
“Hatıra olsun, aslı bende!” demişti sadece, fısıltı ile.
Geri döndü, Ümit gerçekten o şapşallar gibi, Jack’in mezarının başına çökmüş, dua eder pozisyonundaydı sanki.
“Adamlara bahşiş de vereydin bari hiç durmadan çalıştılar…
‘Ben öderdim!’ demiyorum, mutlaka kızardın, sana sonsuz bağlılığıma inanmaksızın!”
“Verdim tabii, bir tanem, hele ki bu sözünü işittiğimde hakkımmış gibi. Hem bakalım, göreve gittiğimde, bizim emniyetteki işler için de onları çalıştırabilecekmişim gibi bir his var içimde!”
Bu, Mutlu’nun onların üçünü de gereği için karakola alacağının resmi ifadesi gibiydi, kendine göre.
“Herhalde aç, biilaç gece boyu Jack’in başında kalmayı düşünmüyorsun, sanırım senin bana, benim de sana sonsuz ihtiyacım olduğunu bilmiyor olamazsın!”
“Ne dediğini, ne demek istediğini anlayamıyorum, beynim durgun, ama dermanım yok, dinleyeceğim seni!” deyip doğrulmaya çalışırken yıkıldı, gönül yorgunluğu, beden yorgunluğuna mağlup olmuştu!
Kucakladı onu Mutlu, Ümit şuuraltındakileri(1) söyleme gayreti yaşadı;
“Beni bırakma!”
“Bırakmayacağım, hem ömür boyu, o masum öpücüğün yıllar yılı sana bağladı beni!”
Cümlesindeki eksikliği tamamlama gayretinde oldu;
“Eğer istersen, eğer kabullenirsen, eğer beni sevmek için çaba gösterirsen…”
Tereddüt geçirdi, eve girdiğinde Ümit’in üstü-başı, toz-toprak, çamur ile sıvalıydı. Kulağına fısıldadı;
“Soyunup dökünüp, duş alıp, giyinip kuşanabilecek misin? Üstün-başın rezalet, hem karnın da aç! Bir şeyler getireyim mi?”
“Merdivenlerden çıkartırsan, odamda soyunur, duş yapar, giyinirim, sadece bir bardak su, lütfen!”
Ümit soyunup duş yapıp giyininceye kadar biraz beklemesine rağmen suyu getirmeyi başarmıştı Mutlu. Ümit’in oda kapısı açıktı.
“Gel Mutlu!” dediğinde pijamaları üstündeydi Ümit’in ve Mutlu’nun hayreti doruklardaydı. Öğlene kadar “Siz” idi, şimdi ise Mutlu... Anlamı ne olabilirdi ki?
Yatağına uzanırken; “Beni yalnız bırakma Mutlu!” dediğinde gönül üzüntüsü fiziksel üzüntüsüne mağlup olmuş, en doğrusu berabere kalmış olsa gerek, uyumaya başlamıştı.
İkinci kez Mutlu, ama nasıl?
Öpmek istedi, olamazdı, cevap veremezdi ki. Üstünü örttü, masasındaki pufu altına aldı, tünedi, olmadı. O günün elbiseleri ile halı üzerine uzanıp düşünürken uyuyakaldı.
Sabah ezanlarıyla kendine gelip uyanan Ümit idi.
“Bütün gece burada mı yattın yoksa?”
“Git başımdan, uykum var!”
“Her yerin tahta gibi olmuş, benim için mi?”
“Hıı!”
“Mesaine gidecek misin?”
“Hıı!”
“Ne zaman uyandırayım seni?”
“Hıı!”
“Hıı, demekten başka bir şey bilmez misin sen?”
“Hıı!”
“Bıktırdın beni, ama. Başından aşağıya bir kova suyu dökmemi istemiyorsan kalk ve yatağa yat! Seni kaldırıp yatıracak kadar gücüm yok!”
Sesi kesildi Mutlu’nun. Çaresizlik ve üzüntü ile banyoya yöneldi Ümit. Kovalardan birine su doldurdu. Su sesini duyan Mutlu naz yapmasının sırası olmadığını, pabucun pahalı olduğunu hissederek, Ümit’in yatağının üzerine şaşkın bir ördek(3) gibi büzüldü.
Ümit anlamıştı;
“Sorularıma cevap vermen için ne yapmalıyım?”
“Acın, hüznün, üzüntün olmasa içimden geçeni söylemek isterdim, ama buna hakkım yok! Ağlayıp sızlamayacağına söz verirsen, yalnızlığını dert etmeyeceğine söz verirsen, ben evime gidip bir duş alıp kendime geleyim, tıraş olayım, sana hoş görüneyim, kendime çeki-düzen vereyim, mesaime yetişeyim. Aynı saatlerde buralardan geçerken, eğer arzularsan sana el sallayayım, ‘Gel!’ dediğinde de ‘Kölen olarak’ yapmam gereken her şey için başarılı olmaya çalışayım!”
“Ne söyleyeceğimi bilemiyorum, öpmem değil, öpmen dünya eseriydi indimde. Bunun yanında çok iyi salata ve cacık yapıyorsun, bence sadece giyinip kuşanmak için git evine. Her akşam ve nöbetin olmadığı her gün yanımda ol, ben bunu içtenlikle istiyor, özlüyor, bekliyor ve ‘Mutlu olurum!’ diyorum!”
“Peki! Akşam yemeğinde ne var?”
“Ne çıkarsa bahtına…”
Bazı olaylar zamansız gelir, bazı olaylar peşi peşine gelmek için çılgınca bir yarış içine girerler.
Ümit’in ummadığı yaşamının bitmek üzereyken Mutlu’nun yetişmesi, kurtulması, Ümit’in mezun olma sınavında çok yüksek puan alarak başarılı olup mezun olması, Jack’in öldürülmesi ve Mutlu’nun Ümit’in yatağında üç-beş saat için de olsa sabahlaması…
Üst üste gelen belki de kelimenin bir anlamıyla hüznün de, ama öncelikle mutluluğun göstergesi gibiydi.
Ve…
Mutlu kalkma vaktini beklemekte ve ulaşmak, Ümit, Jack’in özlemini soldurmaya, sonlandırmaya çalışmak üzereyken, dış kapıya oldukça lüks ötesinde lüks bir araba gelmiş, kapı açılmayınca korna çalmıştı gelenlerin şoförü.
Ümit’in; “Kimsiniz?” sorusuna, aracın şoförü; “Anne ve babanızı getirdim, efendim!” sözünü duyunca, uzaktan kumanda ile giriş kapısını açarken, içinden söylenmeyi de unutmamıştı Ümit;
“Hayırdır inşallah! Bayram değil, seyran değil, mutlaka bir çapanoğlu(2) vardır bu ziyarette, içten pazarlıklı olarak kesin! Bir anne-baba leylek yavrusu gibi yuvadan attıkları(6) yavru için neden durup dururken ziyaretine gelmiş olsunlardı ki?
Ümit’in farkında olmadığı, Mutlu’nun da kendine gelip balkondan tıpkı Ümit’in baktığı gibi bakmasıydı.
Baba, kiralık taksinin dönmesine ve Mutlu’nun giyinmesine kadarki süre için ancak tahammüllü olabilmişti;
“Kim bu adam, balkonunda ne işi vardı? Yoksa beraber yattınız mı? Nasıl? Üstelik haberimiz olmaksızın. Şimdi ben seni evlâtlıktan reddetmeyeyim de, ne yapayım? Ele güne rezil olacağız!”
Ümit, ses çıkarmaksızın odasına çıktı, aynı sessizlikle inmekte olan Mutlu’nun koluna girip durdurdu. Çekmecelerden bir şeyler topladı, belki de gerekmeyen, bir poşete doldurdu hepsini.
Çantası ve silâhı dâhil çıkardığı her şeyi babasının salonun parkelerini ayaklarıyla dövmeye çalıştığı sandalye önündeki masaya boşalttı. Parmaklarıyla takla attıran annesinin karşısına geçti, içindekilerin tümünü boşaltmak istercesine;
“Bu kadar zamandır arayıp sormadınız bile, hem de hiç. Birileri mi haber verdi yaşamımı? Geldiniz ve ‘Nasılsın?’ demek yerine, selâm bile vermeden yaşamımı sorgulama gayretini yaşadınız. Bu adam, Mutlu yani benim her şeyim. Dünyamda onu dışında hiçbir şeyin önemi yok! Masaya döktüklerim, bu arabaların, evin anahtarları, banka kartları ve cep telefonumunum kendisi…
Bana güveniniz o kadar çok ki, hepsi sizin üzerinize kayıtlı, bir bakıma herhangi bir sebeple ölürsem, zahmete girmemeniz için. Buradan sadece üstümdekilerle ve Nüfus Kâğıdımla çıkacağım, isterseniz üstümdekileri de iade ederim, hem de en kısa zaman içinde. Mutlu kendi soyadını verecek bana, çünkü beni, bana köle olacak kadar sevdiğini biliyorum onun…
Ben sizlerin varlıklarınızla yaşamıyordum. O bana yaşamayı öğretti. Sayesinde yaşamaya devam edeceğim!”
“Dur kızım, yanlış anladın. Tepkini anlıyorum, ama senin de bizi hoş görmen gerek!’
“Neden? Oğullarınız daha kıymetli, nesebiniz(1) devam edecek diye mi? Mutlu! Al beni, götür istediğin yere. Bundan böyle buranın havası bana iyi gelmeyecek, çağır bir taksi. Bu sana sahibinin ilk, tek ve son ricasıdır, emir değil, ömrümü seninle üleşmeye hazırım iddiası, çevreme boş ver, umursama, öp beni, öğrettiğin gibi, ömür boyu sürecek gibi…”
Ayrılığı inkâr edercesine kucaklaştılar…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Aperatif; Latince dışarıya doğru açılmak anlamında olsa da yemeklerden önce iştah açmak alınan içki ve mezeler, ya da doymadan geçirilen bir öğün.
Aşina; Bildik, tanıdık, tanıdık olan, tanıyan.
Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.
Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.
Doberman; Almanya kökenli bir köpek ırkı.
Ekâbir; Kendini beğenmiş. Devlet ileri gelenleri, makamca büyük kimseler.
Eşkıya; Dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk ve haydutlar.
Evcimen; Evine, ailesine çok bağlı olan. Ev işlerini iyi bilen, becerikli, hamarat. Aklı başında, sakin.
Hadım; Kısır, kısırlaşmış erkek. Buzağı, kedi, köpek gibi hayvanların erkekliğini giderme işlemi
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
Hırçın; Açık, belli bir nedeni olmaksızın sinirlenip huysuzluk eden, kırıcı davranışlarda bulunan, öfkeli, sert, tiz.
Kramp; Bir ya da birkaç kasın ansızın ve istenç dışı olarak, ağrılı bir biçimde geçici kasılması.
Küseğen; Çabuk ve sık küsen.
Maazallah; “Tanrı korusun! Tanrı esirgesin!” anlamındadır.
Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü.
Maskara; Eğlendirici, güldürücü davranışlar sergileyen. Soytarı.
Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı.
Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.
Tertip; Kanka, Kanki gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.
Vahşet; Vahşi olma durumu. Korku.
(2) Altından Çapanoğlu Çıkmak; Bu deyim, genel olarak girişilen bir işin, araştırılan bir şeyin görünenden daha zor, daha sıkıntılı olduğunu, beklenmedik tehlike, sorun ya da zorluklarla karşılaşılacağını anlatmak için kullanılmaktadır.
Çan Çan, Car Car Konuşmak; Tutarsızca, anlaşılmaz bir şekilde, aynı sözleri tekrarlayarak, inatlaşarak, ısrarla ve saçma bir şekilde konuşmak.
Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak.
Çıra Gibi Yanmak; Büyük bir zarara uğrayarak perişan olmak.
Haz Etmemek, Hazzetmemek; Hoşlanmama, tat ve zevk almama. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyamama.
Islah Olmak; Daha iyi bir duruma gelmek, yanlışlıkları düzeltmek, iyileştirmek. Yola gelmek, uslanmak.
İleş Gibi Kokmak; Yöresel olarak Leş Gibi Kokmak, Çok pis, çok kötü, ağır, rahatsız edici bir şekilde kokmak.
Kafasının Tası Atmak; Birden bire çok öfkelenmek, sinirlenmek, kızmak.
Kısırlaştırılmak; Cinsel Özelliği giderilmek. Verimsizlik. Yaratıcı özelliğini yitirtmek. Boşluk, yararsızlık durumunda bırakmak. Söz olarak bir şey diyemez duruma getirilmek.
Kışkışlamak; Bir yerden uzaklaşmasını sağlamak, kovmak, kovalamak işlemi.
Kösnülmek; Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, korkmak” anlamlarında kullanılan bir kelime olmakla birlikte yöresel olarak; kendinden geçinceye kadar ağlamak anlamında kullanılmaktadır.
Lâmı Cimi Olmamak! Değişmesi mümkün olmamak, kesinlikle. Mazeret uydurmak gereksiz olması.
Lebalep Dolu Olmak; Bir şey ağzına kadar silme dolu olmak
Medet Ummak; Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Mıhlamak; Bir kimseyi, ya da bir şeyi yerinden ayrılamaz, kıpırdayamaz duruma getirmek. Öldürmek. Mıhla, çiviyle tutturmak, çakmak, çivilemek.
Parende (Perende) Atmak; Havada çark gibi dönerek takla atmak.
Referans Vermek; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belgeyi o kimseye vermek. Tavsiye Mektubu vermek. Bonservis vermek.
Renk Vermemek; Bir şeyi bildiği halde, bilmez gibi görünerek olacakları beklemek. Duygu ve düşüncelerini belli etmemek.
Sinekten Yağ Çıkarmak; Olmayacak şeylerden yararlanmaya çalışmak.
Sükûn Bulmak; Rahat, huzurlu, sakin, durgun, dingin, hareketsiz olmak.
Şakası Olmamak; Gerçekten, ciddi olarak.
Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.
Şıp Diye Bulmak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip bulmak.
Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.
Umutvar (Ümitvar) Olmak; Ümitli olmak. Ümitle beslenmek.
Yüksünmek; Bir işi, bir kimseyi, bir şeyi kendine yük olarak görmek, kendine yük saymak.
Zamanaşımına (Müruru Zaman) Uğramak; Hukuk kurallarının kişilere tanıdığı hakların, getirdiği yaptırımların yine hukuk kuralları ile belirlenen süreleri aşması nedeniyle bir hak kazanma, kaybetme, bir yükten kurtulma.
(3) Abuk-Sabuk; Akla-mantığa uymayan, düşünülmeden söylenen saçma, anlamsız söz(ler).
Gözü Tok; Paraya, mala düşkünlüğü olmayan.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
İnsan Müsvettesi (Müsveddesi); İnsanda bulunması gereken niteliklerden yoksun anlamında aşağılayıcı bir söz.
Kalp Krizi; Yüreğin olağan çalışmasını bir anda engelleyen rahatsızlık.
Kapıdan Kovulsa Bacadan Girer; Yüzsüz, arsız ve inatçı insanlar için kullanılan bir deyim.
Kendini Beğenmiş; Kendini başkalarından üstün gören.
Nefsi Müdafaa; Nefis müdafaası. Kendini, öz benliğini koruma.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
Suni Teneffüs; Ağızdan nefes verme ve kalp masajı ile yapılan bir eylemdir, amaç solunum sisteminin çalıştırılmasıdır ki özel kuralları vardır, ayrıca hataya uygun yaşayış birimi sağlanmalıdır.
Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.
Tıpış Tıpış; Bir yere gitmek ya da gelmek için ister istemez. Adımlarını kısa ve çabuk çabuk atarak.
(4) Beydeba; Batıda; Kelile ve Dimme olarak bilinen kitap sahibi. Eserin asıl adı; Pançatantra (Beş Kitap). Masalda; Özgürlük Aşkı olarak tanımlanacak şekilde kurt ve köpek sohbet etmekte, kurdun esaret altında tok yaşamaktansa, özgür ve aç olarak yaşamayı tercih etmesi temsil edilmektedir. Masalda en belirgin çizgi; köpeğin boynundaki esaretini gösteren tasma ve zincir izidir.
(5) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.
(6) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.