“TC! Teş…(1)” sesiyle irkildi, timin(1) başındaki Komutan Jandarma Komando Teğmen Mehmet. Gecikmişti; “Yat!” komutu vermek için.

Önündeki iki askeri mayına, ya da el yapımı uzaktan kumandalı bombaya basıp havaya yükselmiş, tek parça değil, parçalar halinde; “Sadık yârleri kara toprağa(2)” yığılmışlardı.

Dağı, taşı, ormanı, toprağı bilen teröristler bir taraflarını yamaca vererek üç taraflarından kuşatmışlardı timi. Direnmeleri, başarılı olmaları mümkün değil gibiydi, ancak kanlarının son damlasına kadar mücadele etmekten vazgeçmeyi de hiçbiri akıllarına getirmemişti,

Türk askeri olarak mücadeleden vazgeçmeyi düşünmeleri bile zaten mümkün değildi. Hele ki teslim olmak? “Annem beni yetiştirdi…(3)” Esir yaşamaları mı? Mümkün olmayacak bir zilletti(1).

Komutanın biri sağında, diğeri solunda iki askeri siper etmişlerdi bedenlerini Komutanlarına. Var güçleriyle terörü destekleyenlerin otomatik ve makineli silâhlarla kusup ateş edenlerin mermilerine, kurşunlarına, havan toplarına(4) karşı cevap veriyorlar, vermeye çalışıyorlardı.

Ancak korumasızdılar ve karşılarındaki çapulcu(1), hainler bunu olağan ötesinde biliyorlardı.

Karşılarındakiler it sürüsü(4) gibi kalabalıktı, tükenmiyorlardı, tek mermilerinin bile boşa gitmediğine inanarak ateş etmeye devam ediyordu timdekiler. Karşılarından bir baş düşse, düşüyorsa, hemen bir başka baş yükseliyordu; “Ah!” sesleri ile.

Aynı “Ah!” sesleri Komutanın jandarma erlerinden de yükseliyordu; “Şehadetleri dinin temeli(5) olarak, birer birer yükseliyorlardı göğe.

Kendine kalkan olan, iki tarafındaki iki askeri de şehadet mertebesine(1) erişmiş ve tüm silâhlar susmuştu. Komutan Mehmet iki şehidinin altında hareketsiz, kendince tek gücü olan tabancası ile en uygun zamanın gelmesini beklemek pozisyonunu almıştı.

Türkçe; “Ateş kes! Çekilelim!” diyen hainin sesi ulaştı kulağına. Türkçe konuşulup, sesleniliyorsa, TC askerini pusuya düşürüp silâhla yok etmeye çalışmanın anlamını çözemiyordu Komutan, tüm askerlerini yitirmiş olarak.

Terörist başı, susan silâhlar ve yönetim konusunda bilgili ve fakat salaklık konusunda da bir o kadar uzman ve cömertti! Timin tümünü şehit ettiklerinden emin olarak, arkasında iz bırakmamak için, kendi yaralılarını taşıyıp iyi etmekle uğraşmak zahmetine girmemek için yaralıları arasında dolaşıyordu.

Kendi cürmüne ortak, yandaş, yardakçı, yalaka ahalisinden(4) yarı yaralı, yaralı, can çekişen, ancak sağ olan yaralıların acımaksızın birer mermi ile sonlarını tescilliyordu(6), sadece biri hariç, boylu boyunca hareketsiz yatan, ama kendisinin bildiği…

Yakınlardan bir ses, bir kadın sesi ulaştı kulağına, silâh sesinden önceki son sesleniş olarak;

“Etme komutan, kurbanın olam!”

Silâh sesi sonrasında ses kesilmişti, şahitti Teğmen Komutan.

Daha fazla beklemesine gerek yoktu, elindeki tek kozu olan tabancasıyla şehitlerinin üzerinde yükseldi.

Karşısındakinin ve kalleş(1) ortaklarının beklemedikleri bir şey olsa gerekti bu. Hayretle gözleri açılan iblis(1), şaşkınlığının engelleyemediği bir yalvarış içindeydi, gibi değil!

Arkasındakiler, çevresindekiler, belki de komutansız kalabilecek olmalarının tereddüdüyle anlaşılmaz bir şekilde, ölülerini de bırakarak çil yavruları(6) gibi kaçışmaya, kaçmaya başlamışlardı.

Terörist başı elinde silâh olmasına rağmen apışmış(6) bir şekilde apış arasındaki ıslaklığın farkında olmaksızın tiner(1) çekmiş apaş(1) bir sarhoş gibi sallanıyordu.

“Şerefsiz! Pis kanınla elimi kirletme! Yaşamında bir kez, mert olmayı dene, silâhını kendine çevir, daya ve öl!”

Eşkıyanın(1) tavrı hiç de emre uyacak gibi görünmüyordu, cesur ve atak sanıyor olsa gerekti kendini. Silâhları belinden yukarı doğru kaldırarak çevirirken kendini yana atıp silâhlarını ateşledi.

Hazırlıklıydı Teğmen, tedbirliydi hem, aldığı eğitimin ve cesur yüreğinin gereği. Bir çakala(1) pabuç mu bırakacaktı(4) ki? Silâhındaki tüm mermileri;

“Benden günah gitti!” deyip belki öfkeyle, belki hınçla, belki de intikam alırcasına şakinin bedenine boşalttı.

Saha sessizliğe bürünmüştü. Ancak inleyen yardım dileyen, yalvaran bir kadın sesi vardı, ölmeyen, belki de ölemeyen.

“Al şu telsizi, yerini söyle, yardım iste! Karşında olmama rağmen sana ayıracak vaktim yok, istesem de. TC dediğiniz Türk askeri yetişirse hayatta kalırsın, anlatman gerekenleri de onlara anlatırsın, haydi!”

Yaşının, daha yirmilere bile ulaşmadığına inandığı genç kız;

“İmdat! Keçiboynuzu…” diyebildikten sonra göçüp gitti yeryüzünden, gözleri açık ve telsizi açık bırakarak. Öylesine hayran olunacak gözleri vardı ki; o gözleri kapatırken üzüldü Teğmen. Nedenini bilemese de; “Kendi düşen ağlamaz!” sözleri döküldü dudaklarından.

Haklıydı, herkes örgüte kendi isteğiyle, arzusuyla, dileğiyle ve hatta umuduyla katılmıyordu ki! Tehditle, şantajla(1), iğfal edilerek, mükâfatlar vaat edilerek, engelleyerek, çaresiz bırakan engellerle “Anneni, babanı, kardeşini…” gibi sözlerle barikatlar(1) oluşturarak yoldan çıkartılan o kadar çok genç vardı ki…

“Vurulup tertemiz alnından…(7) yatıyordu, tüm eli, ayağı, kolu, bacağı, aşı, suyu, kanı, canı olan Mehmetçikleri, aslanları, cengâverleri(1), cennetlik çocukları Teğmenin…

Her biri analarının kınalı kuzuları idi, askerlik süreleri şu kadar veya bu kadar olan, ama şu anda hepsi şehit…

Önce tüm şehitlerini bir araya toplamak geçti aklından. Bu; yaşadığının belgesi olurdu, her ne kadar silâhı boş da olsa belinde, telsizi ölen genç kızın elinde olsa da. Anında çocukları için intikam almayı düşündü.

Bunun için sözüm ona, onun herkesçe teröristler tarafından kaçırılmış olmasını düşünmeleri, teröristlere karşı yapacağı tüm eylemler için saklılık, gizlilik olacaktı.

Bir bakıma ismen de, cismen de yok olmuş görünerek rastlayacağı, yakalayacağı, terörist olduğunu fark ettiği, ya da anladığı tüm teröristlerin her ne şekilde olursa olsun Azrail’i, İntikam Cellâdı, hatta teröristlere karşı İntikam Teröristi olacaktı.

Arkasında bir tek yaşlı annesi vardı arkasında, bekleyeni yoktu başka, o da çok uzakta ve bir ayağı çukurda idi. Elbette “Vatan için ölmek de vardı…(8)Ancak ölmeden önce vatan, bayrak ve millet için yapması gerekenleri yapmalı, yapabilmeliydi ve ne gibi fedakârlıkları üstlenmesi gerekiyorsa üstlenmeliydi, üstlenecekti de…

Askerlerinden Baran, bir vesile ile bir mola, bir tayın(1) üleşimi sırasında vasiyet gibi sözlerini sıralamıştı;

“Kürdüm, ama vatanım için canımı önemsemeksizin Türk’üm!” demişti, dobra dobra(25), güvenle, sadakatle, sevinçle. Bir ara yalnız kaldıklarında;

“Aslında yerim-yurdum buraya çok yakın. Belki Nüfus Kaydım babam nedeniyle batıda olduğu için bana göre köyüme yakın bu şanslı kurayı çekmiş olabilirim.”

Bir kâğıt ve resimler çıkardı ceplerinden;

“Eğer şehadet mertebesine erişirsem, söz ver komutanım, köyüme ulaş, haritasını aklımda olduğunca çizmeye çalışacağım. Hangi yoldan, nasıl gidersen ulaşacağın şekilde? Yolunun üstünde az aykırı bir köyün yanından geçeceksin, buradan yarım saat kadar ötede. Sonra bir-bir buçuk saat yürüyüp bizim köye ulaşacaksın. Bu; Rojda komutanım, benim gibi o da Kürt, ama vatanını bilen. O; onlar tarafından istenildiği halde şimdi bizim karşımızda olmayı istemediğinden, anası-babası öldürüldü, yalnız kaldı köyde, bana emanetti…”

“Anladım, peki!”

“Beni askere çağırınca o yalnız kaldı köyde, devletimin desteği ile ayakta. Ben onu sevdim, ona bağlıyım, teskere alır(6) almaz, Allah nasip ederse, köye dönüp ‘Evlen benimle!’ diyeceğim. Gönlü varsa kabullenir beni her hal, yoksa ısrar etmemin gereği yok!”

“Tamam, anladım, peki de isteğin, istediğin ne Baran, onu de hele!”

“Eğer şehit olursam dediğim gibi, köyümde bul onu, ona, onu sevdiğimi anlat. Eğer dilerse, ya da dilerseniz baba, ağabey gibi, ya da gönülleriniz uyuşursa, birbirinizi dilerseniz, onu koruyun, baş olun, benden çok sevin onu, eğer içinde gerçekten sevgi olursa, öl onun için, çünkü o önce Türk, sonra gerçek bir Müslüman…(9)

“Tanımam için şu fotoğrafına bir daha bakayım, ola ki dediğin gibi karşılaşıp tanımam gerekirse onu zihnime nakşedeyim(6). Ancak dileğim, hayırlısıyla teskere alıp, evine, yuvana, sevdiğine kavuşman…”

“Komutanım! Gördüğün gibi yarısı yırtık olmayan(10) resim şimdilik cüzdanımda kalsın. Ola ki ölürsem, cüzdanımdan onu mutlaka al, cebimdeki onun dolu olduğu, ancak gönderemediğim mektuplarla birlikte onu ara, bul ve beni ona ulaştır. O, dünyada bir tane, görüp çabucak tanıyacağına % 1000 eminim…

Bağışla komutanım, bu sözlerim vasiyet, asla emir gibi bir şey değil, hissettiklerim. Siz atamsınız, ağabeyimsiniz, komutanımsınız ama sizin gözlerinizden bile sakınırım, kıskanırım(11) onu, ben yaşarken. Bir kez daha o resmi göstermemi istemeyin benden, onun gül yüzünü görmene bile tahammüllü olmam mümkün değil…”

Ve Baran şehit olmuştu, şehitti. Rojda’nın fotoğrafını, mektupları, grup halinde çektirdiği kendinin de olduğu fotoğrafları alıp, sakladı cebine.

Baran’ın ve yanındaki diğer şehit Azad’ın silâhlarını aldı omuzlarına, aklındaki plâna göre TC gelmeden yok olmalı, kaybolmalıydı, bu; Azrail, cellât, intikam teröristi olarak yaşamasının gereği idi, gereken zamana kadar ki, bu zamanı bilmesi mümkün değildi, geleceği olarak.

Teröristlerin silâhları dış güçlerin desteği ile daha mükemmeldi uzaktan gördüğü kadarıyla. Azad’ın silâhını onun yanına bırakıp terörist, salak, akılsız komutanın silâhını almaya doğru yönelip silâhı eline aldı ki bu kendisini korumak için en çabuk ve iyi çare oldu anında.

Çünkü unvanlarını sıralamakla yetinme gayretini yaşamadığı sözüm ona komutan terörist başkanın hepsini öldürüp birini öylece bıraktığı terörist, şehitleri almak için gelecek timin yok olması için hazırlıklı bir canlı bombaydı ve kıpırdamak gafletinde bulunmuştu.

Evet, ölen genç kızın verdiği, belki bombacının da desteklediği adrese diğer TC timi koşup, gelip şehitleri için ağıt yakıp, ağlayacaklar, o da o sırada canlı bomba olmasının gereğini yapacaktı. Oysa geberesice hainler; “Türk askerlerinin bir ölüp, bin dirildiklerini” bilmiyorlardı.

Teğmen çekinmeksizin, bilmeksizin sözüm ona onların komutanlarının silâhlarındaki tüm mermileri o hainin üzerine boşalttı, defalarca yerinden fırlayan ceset, bir kum değil, kurşun çuvalı olarak toprağa yapışmıştı.

Bu; “İntikam Teröristi” olarak ilk işi, ilk eylemi olmuştu, o ana kadar olanları Türk askeri olarak gerçekleştirmişti çünkü.

Vatan haini, kalleş ve sonuçta ölmesi gereken teröristin üstüne kapandığı gerçekten el yapımı, uzaktan ya da yakından kumandalı bir bombaydı. Evet, gerçekten o an için ölmesi gerekliydi, ama yaşadığı şekilde değil, insanca, insan gibi, vatanın bir evlâdı olarak.

Şehitlerinin hüznüne terörist olsa da bu genç çocuğun ölümü, gene de hüznüne hüzün eklemişti Teğmenin. Çünkü aynı ülkede yaşayan iki canlı idiler, ölenin de, öldürenin de kesinkes Türk olduğu(12) yaşamda dış güçlerin maşası olarak ne istediklerini bilmeyen teröristlere acıyordu Teğmen.

Salaklığını gerçekten tescillediği komutanın(!) ve Baran’ın silâhlarını, el yapımı bomba ve kumandasını ve taşıyabildiği kadar mermiyi sırtlandı Teğmen. Kendine yetecek kadar azıcık kumanya, kana kana içmek zorunda kaldığı suya ek olarak bir matara suyu da boynuna asarak. Kısa zamanda ortamdan çekilmek, uzaklaşmak, kaçmak, kaybolmaktı maksadı.

Kuşkonmaz, kervan geçmez yöreler ve kendi icat ettiği yollar olsa da içindeki temiz iç çamaşırları, üstünü değiştirdiği elbiseler ve yüklerle günlerce, birilerine, kurda-kuşa rastlamamasının sebebi şansı mı, inancı mıydı, bilinmez.

Baran’ın işaretlediği, tafsilâtlı olarak bilgilendirdiği köye, üstündeki elbiseler olmasına karşın temiz-pak sakallarla ve saçlarla ulaşması uygun değildi, kamuflaj(1) hakkında engin bilgisi olmasına rağmen, görünümü doğal olmalıydı.

Öyle bir hale gelmeliydi ki; her ihtimale karşı perişan, pis, pasaklı, yağlı, paslı, kirli saçları, sakalları karışık, yarı çıplak, meczup(1), deli, sağır olmasa da dilsiz olmalıydı, oldu da…

“Orda bir köy var uzakta…(16)şarkısının arkasına gizlenmiş Baran’ın bir tanesi; öksüz ve yetim, hatta evlenmeden dul kaldığının farkında olmadığı Rojda’sının yaşadığı köy. Belki de sevdiğini beklediği köyü idi; Umutdereumut Köyü…

Dere de, köy de, nasıl ve ne kadar umutlu ve umutla dolu idiyse, tahmininde yanılmadığı inancı ile düşündüğü.

Baran’ın anlattıklarını geçirdi zihninden, hatırlamak için kendini zorlayarak.

Uçsuz, bucaksız ormanların arasındaki derenin geçtiği tek düzlüğe sıkışmış mezra iken seçimde oyların tümü silme olarak iktidara çıkınca köy haline getirilmiş bir yer idi, sadece “Mezra” yerine “Köy” şeklinde ismi değiştirilerek.

Daha ileriki yıllarda da köy aynı başarıyı gösterince köye elektrik götürülmüştü, ancak döşemeyi yapanların bilgisizliği ya da acemiliği açık-seçik belli olarak. Çünkü yazın gevşeyen teller, birkaç cana ve birkaç hayvanın telef olmasına(6), kışın ise gerilen tellerin kopmasıyla elektriklerin kesilmesine neden olmuştu.

Neyse ki sonrasında işi bilen teknisyenlerin gelip de olaya müdahale etmeleriyle, canların yitirilmesinin, elektriklerin kesilmesinin önüne geçilmişti!

Kaz gelen yerden tavuk esirgenmezdi(14). Hükümetten birkaç kişi ve yöre milletvekilleri “Aferin!” hak eden köyü ilkellikten kurtarmak için elbirliği ile gayret ve çaba göstermişlerdi.

Gelenlerin önceliği; mescit bile denilemeyecek yapıyı cami haline getirmekti. Çünkü ahırdan bozma, tabanı yörenin tek geçim kaynağı olan hayvanların pöstekileriyle(1) düzenlenmişti ve koyu bir yeşil boya ile boyanmış tenekeden, saçtan yapılmış bir minaresi vardı sadece.

Köyü ziyarete gelen bürokrat ve milletvekilleri zaten meccani(1) olarak caminin imamlığını yürüten muhtarı parasız-pulsuz-maaşsız olarak resmen cami imamı olarak atamışlardı!

Müezzine gerek yoktu. Evliliklerinin ilk yıllarında can cana olan içi geçmiş dedeler “Git öte! Git öte!(15)” devirlerini bile sonlandırmışlardı. Karı dırdırından, torun-topalak bağırış-çığırışlarından bıkmış çok sözlerine; “Bizim zamanımızda…” diye başlayan dedeler müezzinlik için daima hazır ve nazırdılar(4).

Öyle ki; göz kararı ile ezan vaktinin geldiğine inandıklarında biri balkona çıkıp ezan okuyor, diğeri kamet getiriyor(6), bir diğeri muhtarın işi varsa hoca oluyordu.

Biri ahret yolculuğuna(4) teşebbüs edecek olsa “Yandı gülüm keten helva(4)“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli” olmasında sakıncalar olacağı kesinkes belli idi.

Teğmen Mehmet, şehit Baran’ın anlattığı bu köyü bulacaktı, dere-tepe demeden, üstündeki onca ağırlığı yitirmeden, saçının-sakalının birbirine karışması için gecikme mecburiyetiyle, üstündekiler eskimiş, postalları delik deşik olarak.

Ağaçlara, taşlara vurdu iplerini çözüp sakladığı postalları. Kendini şu veya bu şekilde ele verecek elbiseleri için yerlerde yuvarlandı, acısına tahammül ederek ağaçların, çamların gövdelerine, dallarına, yapraklarına sürüyordu yüzünü.

Azrail olmak kafasındaydı. Azrail olacaktı, İntikam Teröristi olacaktı, Mehmetçiklerini şehit eden o güruhtan(1), kimler kaldıysa, her ne şekilde olursa olsun kimlere rastlarsa, birini, birkaçını hissettiği anda onlardan biri gibi onlara ölüm kusacaktı.

Kesin kararlıydı, yakalayıp devlete teslim edip hem kendini ele vermektense, hem de idam hükmünü kaldıran devletin yedirip içirip sonra açılım, af gibi safsatalarla(1) serbest bırakacağı teröristlere asla acımayacaktı.

Ancak bir pislik gibi ortada bırakıp, kurda kuşa yem olmaları da insan olarak aklından geçmiyordu. Temiz olarak(!) öldürecek ve insani bir şekilde gömecekti cesetleri, her ne kadar zahmet olacak gibi görünüyorsa da.

Büyükçe bir çukur açmıştı, duruma göre, cesetleri üstleriyle, başlarıyla, sadece kendilerini belli edecek işaretlerle, abdestsiz-namazsız dolduracaktı o çukura üst üste. Çürüyünce kokmayacak şekilde, üzerlerini örtecek kadar toprak atarak, leş yiyen hayvanları kaçırtacak koku ve koşullarla yerlerinde olacaklardı.

Başlangıcı fena değildi yorgun olmasına rağmen. Birkaç alık(1) kendi ayaklarıyla gelmişlerdi dizlerinin dibine kadar ve Allah izin vermiş, o da gereğini yapmıştı! Ölülerin silâhlara da, mermilere de, para-pula da ihtiyaçları olmaz, olamazdı. Onları da sevabına kendi bildiği özel bir yerlere gömerek sakladı, hini hacette(4) lâzım olabilir diye…

Köyü buldu Mehmet, dilsizdi, renksiz, zayıf, düşkün, çapaçul(1), kendini bilmez, anlatamaz, dermansız. Çeşmeden su içmeye çalışırken çökmüş, takatsızlıktan boğulmak üzereyken Rojda tarafından kurtarılmıştı.

Belki de bu şekilde kurtulmayı, karşısına kim çıkarsa çıksın inançla kendine yardım etmesini Mehmet özünde plânmış olabilirdi…

Bilinen öyküdür; yolu dağ köylerinden herhangi birine düşen kaymakama, nine; “Ah oğlum! Biraz daha okuyup da Jandarma Onbaşısı olaydın ya!” der ya!

Gerçekten bazı vatandaşlar, ille de kaşınır, askerimiz de gerektiği kadar kaşır, kaşınanları hak ettikleri için, hak ettikleri kadar. Genelde o askerlerin hepsi masumdur, hatta öyle ki adları; “Yumurtacıdır!”

Aç biilaç(4) geçiyor olsalar da köylerdeki, mezralardaki köylülerden istekleri olmaz. Çok zaman halden anlayan köylüler şu ya da bu şekilde, çok nadiren yarım köy ekmeği yanında bir ya da iki yumurta eklerler tayınlarına, o kadar…

Ancak parkalılar, kısaca terörist ya da eşkıyalar öyle miydiler ya? Köye geldiklerinde, hele ki zaman sabahsa, köye ölüm sessizliği çökerdi. Başkan, böbrek severdi; “Üç böbrek yeterdi(16)!” kendisine ve sözünün sonuna söz eklerdi; “Sayemde köylü de, çocuklar da bayram etsin, sakatatların hepsi sizin. Ancak akşama böbrekler hazır olsun ha!”

Hoydur hoydur gezip(6) hava aldıktan, belki de TC askeri, vatandaşı ya da o düşüncede olanlara rastlayıp onları katlettikten sonra köye döndüklerinde hele ki “Üç böbrek” için kuzular çevrilmemiş olsun, köyde kim varsa analarından emdikleri sütler burunlarından gelirdi.

Ayrıca eksikliklerinin olmamasını da isterlerdi, neşelerini bulup eğlenmek için;

“Muhtar! Aklımda kaldı! Sen caminin de hocasının, zıkkıma(1) elin değsin istemezsin. Bul köyden birini! Al şu on lirayı, bir büyük, yanında soda ve birkaç paket uçlu sigara alın, gelin. Paranın üstünü getirmeyi de unutmayın ha!”

Dürüstlük timsali(1)! Büyük dediği şeyin bedeli, verdiğinin 10-15 mislidir, sodalar, sigaralar da ayrıca. Gene de muhtar ya da yanında gidip gelen para üstünü getirmesin! Mümkün değildi! Ancak iyi niyetinden de şüphe edilmezdi, çapulcuların başkanının;

“Gidip getiren sağ olsun!” deyip şişeyi ve eklerini getirene para üstü olan üç-beş kuruş bozukluğu bahşiş olarak vermeyi esirgemezdi…

Yalaktan kurtulan Mehmet, işaretlerle derdini anlatma gayretinde oldu, dilsizdi, ama sağır değildi, sadece az duyuyordu, elini kulağının kepçesine ikinci bir kepçe gibi dayayarak.

Terörist sayılmıştı öncesinde, sonra koynundan Türk Bayrağını çıkarınca kabul edilmişti köye, bir bakıma.

Caminin bekçileri yaşlılar da toplanmıştı başına, her birinden ayrı bir ses çıkıyor, hiçbir şey anlamıyordu köye düşen şaşkın adam rolünde!

Köyün nüfusu bu yaşlılar dışında aşağı yukarı tamamen kadınlar, çocuklar ve henüz askerlik çağına ulaşmamış oğlanlarla, onlardan her birini habersizce kendi gönüllerine hapseden genç kızlardan ibaretti.

Ha! Bir de dilsiz, hatta deli Mehemmet. Bu ismi kendisine kim vermişti, bilen yoktu. Belki kesik kesik hecelemeye çalışmış, belki toprak üstüne bir dal parçasıyla yalan yanlış yazmaya çalışmıştı.

Köy; kurt, tilki ve ayılara karşı iki-üç ev sırt sırta ve yan yana olarak şekilliydi. Ortadaki boşluklarda ahırlar ve kümesler, yazın sıcak günlerinde çatılarda, kışın ahırların sıcaklığında muhafaza edilen arı kovanları vardı. Özellikle kırlangıçlar için, ancak genelde her yerde kuşların dokunulmayan, ellenilmeyen yuvaları vardı.

Köydeki evlerden sadece Rojda’nın yalnızlığını paylaştığı ev tek başınaydı; “Nem alacak felek benim! (17)kaygısızlığı ile anne ve babasını bir anda ve bir arada yitirdiği için olsa gerek belki.

Başlangıçlarda caminin gasilhanesinde(1) konuşmaksızın yatıp kalkmasına izin verilen Mehemmet, sonralarında bir gün Rojda’nın odun kırmakta güçlük çektiğini görünce, baltayı elinden alıp “Çekil kenara!” der gibi işaret yapmış ve görevini asaleten(1) tamamlamıştı.

Ve o gün onu koruyan köpeği olmuştu, kocası askerde şehit olan şanssız Rojda’nın. Gülmeyen yüzünde köpeği olan Mehemmet’in gelişiyle ilgili olarak ilginçtir tavrı hiç değişmemişti genç kızın. Gene hüzünlü, gene ürkek gibi, ancak metin ve yürekliydi.

İnkâr edilemeyecek bir bağdı bu kol-kanat geriş gibi genç kıza, bir çanak yemeğe minnet ederek. Bu bağ; ana-evlât, abi-kız kardeş gibi. Kendi tarifini, kafasına helezon(1) işareti gibi bir işaret yaparak dilsiz olması, ağır duyması yanında deli olduğunun da şekillenmesi olarak gerçekleştirmişti.

Mehemmet’in köye gelip, gasılhaneye kabulünden sonraki tarihlerde gelmişti o koca adamlar köye, “Aferin!” takdirlerini tamamlamak için.

Öncesinde iptidai(1) bir bentle önü kesilen dereden çamaşır bulaşık için, sonra dağda kar sularıyla biriken havuzda biriken suyla el elden imece şeklinde köye içme suyu getirmişti muhtarlık, köy ortasındaki çeşme, köy gibi görünse de mezranın tüm ihtiyacı için yeterli idi.

Hükümetin “Aferin!” katkısı, plân-proje kapsamına alınan müjde idi. Ama ne zaman, belli değildi, belki de o Türk büyüğünün dediği gibi, plân değil, pilâvdı(18) düşünülen. Geleceklerini önceden belirttikleri için köylü; tufeyliler(1) için gerekmeyen üç böbrek yerine, bir çift böbrek, gövde ve sakatatların tümüyle zevahiri kurtarmıştı(6), muhtemelen gerçekleşmeyecek vaatlerle karınlarını tok sayarak.

Mehmet bu devrelerde susuzluğunu gideren, boğulmasına ramak kala kurtarıldığı çeşmeden Rojda’nın sularını da taşıyarak ona yardımcı oluyordu. Bir köpek olarak kapısını beklemekten başka işi yoktu ki. Rojda bazen yıkanma işareti yapıyor, kilitlenmiş de olsa kapı önünde dakikalarca ayakta Rojda’nın “Git!” işaretini bekliyordu Mehemmet.

Kendi temizlik ihtiyacını gidermesi mi? Gasılhanede, bulabilmişse birkaç odun parçası ile sadece ısınma amaçlı olarak ocak yakıyor, soğuk suyla bedenini temizlemeye çalışıyordu. Papaz gibi olduğunda köyde sünnet, berber, hatta çok sıkışıldığında ebelik görevlerini bile yapan muhtar sevabına o işi aylık olarak hallediyordu, saç-sakal sıfır numara olarak.

Zaten köyde erkek çocukların çoğunun göbek ismi muhtarınki ile aynı; Musa idi. Çünkü o adları muhtar doğumunu yaptığı çocuklara kendi koymuştu, hatta bir kısmı tarafından isimler benimsenmiş, erkek çocukların gerçek isimleri de Musa olarak tescillenmişti. Kızların isimleri mi? Analarına, babalarına kalmıştı, olacaktı o kadar, karısının, anasının, kızlarının isimlerini koyamazdı.

Muhtarın karısının bile ebelik yapmak için niyeti yoktu, sadece Rojda. O da her zaman yetişemiyordu ki her yere…

Sessizdi, sakindi, suskundu Mehemmet, sadece köpeği değil, kölesi gibiydi de Rojda’nın. Her ayın başında yetim maaşını almak için tek katırla şehre giden Rojda’nın önünde, yırtık-pırtık üstleriyle ve pabuçlarıyla gidiyor, alınanları katırın sırtındaki küfelere yüklüyor, bir seki kenarında katırın yularını tutup Rojda’nın katıra rahatça binmesini bekliyordu.

Rojda eşek, ya da eşekbaşı değildi. Bir aybaşında, muhtelif giyecekler ve lâstik pabuçlar ile özenerek baktığı sigaralardan bir paket aldı ona.

Çıldırmıştı Mehemmet, gördüğü ilgiden, kendine alınanlar dolaysıyla ne yapacağının bilincinde değildi. Bu zaten deli olmasının da gerekliliklerinden biriydi! Eğilip ayaklarının üstünden öptü Rojda’nın. Hazmedemedi(6) Rojda, elinden tutup ayağa kaldırıp alnından öptü onu.

Şımarmıştı, yetinmedi Mehemmet, para işareti yaparak vitrinlerinde gördüğü bir şeyler için bir başka markete girdi, dili yoktu ki, üstelik dilsizdi, dili çalışmıyordu ki, seslere tepki verir gibi olsa da, anlatamıyordu demek istediklerini.

Marketteki tohum paketlerini işaretledi teker teker. Kazma, ekme ve kollarıyla yerden sarmal(1) şekilde büyüme işareti yapıp, sonra dallarından kopardıklarını yiyormuş gibi işaretledi.

Rojda’nın başıyla “Evet!” işareti yaptığı her tohum paketinden birer, bazısından ikişer paket aldı. Ayrıca iki avucunu birbirine yakınlaştırarak içindekilerin tazeliğini, üstelik son kullanım tarihlerini de kontrol etti.

Bir kenardaki fidanlardan da iki-üç tanesini, dallarını, sürgünlerini, köklerini çok dikkatli bir şekilde inceleyerek köklerini dikkatli bir şekilde bizzat kendisi sarmıştı streç filmlerle.

Bunların verdiği açıklardan ilki olduğunu bilmek aklının ucundan bile geçmemişti. Okumuş, yazmış, bilgili, çiftçilikten, topraktan anlayan bir çiftçi, ya da okumuş çiftçi çocuğu olmalıydı Rojda’nın saklı düşüncesine göre.

Paketleri özenle yerleştirdiği poşeti sıkı sıkı muhafaza ederek ikinci korkulacak açığını verdi Mehemmet; asker gibi selâm vererek “Buyur!” diyerek önden yürümesini işaret ettiğinde.

Mehemmet’in aklından geçen bütün bir yaz kendini meşgul edecek birikime sahip olacak olması idi. Bu arada bilinmemesi gereken kayboluş ve dilsizlik haklarını da gereğince kullanmayı ihmal etmeyecekti!

Şehirden köye ikindi sonları, akşamın er vakitlerinde inmelerine rağmen küfeleri kapı eşiğine taşıdı, tohumlarla, fidanları bir kenara koyup katırı ahırına bıraktı, katırı okşamayı, boynuna asılarak kucaklamayı ihmal etmeksizin.

İsmini bilmediği katır kaşınmayı çok seven, çok zaman samanlarını yatak olarak kullanan Mehemmet ile üleşen yaşlı bir hayvandı.

Mehemmet dinlenmeksizin elindeki poşet ve fidanlarla dışarıdan evin arka tarafına yöneldi. Evin kayalıklara kadar olan düzlüğünü, sınırlarını önce göz kararı ile işaretledikten sonra, elindeki çapa, çepin, bel, kürek ve hatta bir kenara yasladığı kazma ile zihnindeki işaretlediği yerleri kazmaya başladı.

Yuvalar, ocaklar açmaya çalıştı, ayrı ayrı, evlekler halinde olmasa da bölüm bölüm, bölük pörçük(4) gibi görünse de tıpkı askeri bir nizam ve intizam içinde idi çalışmaları. Gece karanlığı başlamak üzereyken kendine geldi, ne zaman, ne de yorgunluğu önemli değildi.

Ancak saklı gözlerin kendini izlediğinin ve nizam intizamla üçüncü kez açık verdiğinin farkında değildi.

İlerleyen zamanda ekmek arası bir şeyler uzatan Rojda; tüm elverişli açıklara rağmen ona; “Git! Uyu!” şeklinde işaret ederek ahırı gösterdi. Herhalde evine alacak değildi ya bilmediği eloğlunu. El âlem(6) ne derdi, ne düşünürdü, ağızlarını bırakıp bilmem nereleri ile sitemli bir şekilde güler, imam nikâhı bile olmadan beraber olduklarını var sayarak, adını gerekmese de usulünce köye yayarlardı.

Evet, köyde erkek nüfusu azdı, hatta Mehemmet dışında enine-boyuna adam, insan yoktu denebilir. Çünkü askere giden gençler, şehir kızları tarafından “Satın alınıyor, koca oluyor, iş-güç sahibi olup” oralarda kalıyorlardı.

Rojda köyde doğmuş, büyümüş, annesini babasını isyanı nedeniyle aynı köyde yitirmiş, bir sığınak derdindeyken, Baran’ın koruyucu kolları arasına sığınmıştı. Yaşadığının sevgi mi, korunma ihtiyacı olduğunu bilmeksizin. Mutlu olmak için Baran’ın yolunu beklerken şehit olduğunu öğrenip yaşama küsmüştü iyiden iyiye.

Ne bir hasta gibi sabahı, ne bir ölüyü bekleyen mezar gibi(19), hiçbir beklentisi yoktu, ya da kalmamıştı yaşamda.

Baran şehitti, üstelik onu şehit edenlerin de kendi ırkından olduğunun bilincindeydi, tıpkı anne ve babasını öldürenler gibi. Tesellisi Mehemmet idi. Onun hareketleri, koruma içgüdüsüyle davranışları yüreğindeki sızıyı eritiyordu.

Mehemmet bir gün evin arkasındaki bahçede, Rojda onun hareketlerini, çalışmasını izlerken aniden geçen bir köpeğin yarattığı yelden etkilenerek, Rojda’yı arkasına gizledikten sonra silâh şeklinde kollarının hareketine ve “Bum! Bum!” gibi seslerine engel olamamış, elinde tüfek olmadığını fark edince de çaresizlik gibi ellerine yana açmıştı önce.

Sonrasında yine koluyla Rojda’yı arkasından çekip önüne getirip elini yumruk yapıp, pazusunu gösterirken, böğrünü yumruklayıp “Humph!” gibi bir ses çıkardıktan sonra, cebinden ufacık bir başka Türk Bayrağı çıkarıp öptükten sonra Rojda’ya verip, sanki göğsüne saklamıştı Rojda’yı, tüm kötülüklerden korumak ister gibi.

Bayrağı alan Rojda hareketin anlamını içine sindirme gayretini yaşarken onun koynundan kurtulmuş, odasındaki ilkel tüfeği getirip göstermişti Mehemmet’e. Mehemmet şaşkındı, ne yapması gerektiğini bilmez gibi tüfeği eline aldı, sağını-solunu, tetiğini, emniyet pedalını, içi boş olan mermi yuvasını dikkatle inceledi.

Bu hareketlerinin Rojda’ya verdiği diğer bir koz olduğunu fark etmeksizin, boş yuvayı gösterip eliyle tetiği çekme işareti yaparken “Mermi” demek istemişti.

Rojda anlamış ve gene odasına gitmiş, bir kutu içinde mermileri getirmişti. Mermileri koklayan Mehemmet, bir tanesini küflü yuvasından çıkartıp başını sallamıştı; “İşe yaramaz, boş, önemsiz” gibi anlamlarda.

Ve sonra tüfeği, mermileri çöp kovası denecek kovanın içine bırakmıştı. Bu demekti ki, silâhlardan anlıyordu Mehemmet ve getirilip gösterilen tüfek gibi nesne hiçbir şey demekti. Rojda bu bilgiyi de bir diğer koz olarak yerleştirdi beyninin bir yerlerine.

Rojda, zekâ kıtlığı yaşayan bir kız değildi, akıllı olduğu gibi diller konuşmasa da bakışların, gözlerin konuştuğunu(20) ve konuşan gözlerin anlamlarını çözebiliyordu. Ama beklemesi gereken bir zaman dilimine ihtiyaç vardı, Mehemmet birkaç kez daha inkâr edilemeyecek gibi açık verecekti mutlaka, inanıyordu ki Mehemmet görünen değil, bir başka Mehemmet’ti.

Mehemmet de açık vermek için gayretliydi sanki özellikle çakaralmaz görünen tüfek(4) yerine çakar alır(!) Baran’ın ve komutan denilen çingenenin tüfeğini ve Baran’ın mektuplarını en uygun zamanda getirmeye ve sonrasında samanlığa saklamaya kendini açıklaması gerekse de Rojda’ya vermeye ve ona sığınmaya, gönlüne egemen olma çabasına son vermeye karar vermişti.

Mehemmet çok zaman ortalardan, ortalıklardan kayboluyordu, yolunu, izini kaybetmez bir biçimde, bazen gözleri ağlamaktan kan çanağı(4) şeklinde, bazen yüzünde güller açar gibi mutlulukla.

Bu şehitlerine ağlamanın ve şehitlerine sebep olanların bir kaçının da olsa hakkından gelmenin eseriydi, kimsenin bilmesine gerek olmayan, o; sadece Mehmet gücünde Mehemmet’ti.

Özellikle mehtap olan gecelerde Mehemmet çeşme kenarındaki testi sekisine oturur, hüzünlü, başı yere eğik gibiyken gözleri gökyüzünde dudakları kıpır kıpır dua eder gibi olurdu, sessiz, dilsiz!

Onu gözleyen Rojda onun mutlaka okuma, yazma ve dini bilgilerinin de olduğu kanısını yaşıyordu, gizlendiği pencere arkasında, ışıkları, perdeleri kapalı, ancak aralık.

Geceler bitiyor, sabahlar oluyordu. İnsanların çoğu uyur-uyanık arası, sabah ezanı ile bile ayağa kalkma hamlesinde bulunmuyorlardı. Ancak Mehemmet ezan sesini, “Kalk, çalış!” komutu olarak algılıyor ve emre itaat ediyordu.

Sabahın o vaktinden akşamın kör vaktine kadar tarımla ilgili işleri, ocaklara tohumları ekip eklemeye, gelişen fideleri ayırıp ocaklara koyup, can sularını, içme(!) sularını vaktinde tamamlamaya çalışıyor, Rojda’nın uzattıklarını minnetle kabullenip yiyor, içiyor, gereken zamanlarda camiye ulaşıyordu, Rojda’yı meşgul etmeyi hatırına getirmeksizin, düşünmeksizin.

Günlerden bir gün, bir vesile ile gecenin kör vaktinde sanki ayaklarından yara almış gibi sekerek ahıra yönelmişti, dikkatli gözlerin tetikte olduğunun farkında değildi. Samanların altına pantolonunun içine saklamak için oldukça gayret gösterdiği Baran’ın ve komutan denen zibidinin(1) silâhı ile Baran’ın mektuplarını alıp getirip samanlığa saklamıştı.

Sabahında Mehemmet’in ne sekmesi vardı, ne de acısı görünen. Rojda beyninin bir başka tarafına soru ile işaretlemişti bu durumu, araştıracak ve sonrasında mutlaka bulacaktı, bulması gerekeni, bulması gerekenin ne olduğu hakkında kanaati yokmuş gibi görünse de.

Bir sulama, çepinleme, çapalama sırasında yorulmuş, sıkışmış, montunu olduğu gibi bırakarak camiye yönelmişti Mehemmet. Rojda yaptığının yanlış olacağını bile bile montun ceplerini karıştırmış ve fotoğrafların olduğu poşeti açıp kendinin de, onun da olduğu içindekileri görmüştü tüm açıklığıyla ve tekrar yerine koymuştu.

Son çabasının ahır olması gerekliliğiyle ahıra gitmiş, işaretlemiş gibi şaşkın, şişkinleşmiş saman yığını altındaki silâhları ve kendine ait olan mektupları bulup, yatağının altına saklamıştı. Beynindeki ve elindeki tüm kozlar hazırdı, sadece esas adı her neyse Mehemmet’in itirafı gerekliydi.

Rojda, öğle yemeğine mantı yaptı alelacele ve yorgunluktan leş gibi olmasına aldırmaksızın evine, yemek masasına davet etti Mehemmet’i. Onun yakasını işaretleyip “Öf!” tavrında bir hareket sergilemesine ise gülümseyerek cevap verdi.

Yemek bitince Mehemmet’in montunu giymesini bekleyip, yakasından tutup sürükler gibi odasına götürdü, yatağının altını açıp, silâhları, mektupları gösterdikten sonra, cebindeki poşeti alıp içindekileri aynı yere saçtı ve;

“Söyle!” dedi. Gerçekten Mehmet için tam boş bulunma, Rojda’nın kozlarını tamamlama vaktiydi, verdiği açıklar yetmiyormuş gibi, şeytan dürtüklemişti;

“Neyi?” dedi, dile gelip.

“Başlangıçtan beri kim olmadığını hissediyordum. Sen verdiği söze sadık kalmaya çalışan, yorgunca, şaşkınca direnen bir askersin, susma, konuş!”

Şaşkın olma hakkını kullanma amacıyla eliyle Rojda’nın ağzını kapatıp; diğer elini dudaklarına götürüp “Sus!” işareti yaptı Mehmet.

“Evet, ben bir askerim, senin askerin, söz verdiğim Baran’ın da katillerini yok etmek için and içtim, ama yüreğime söz geçiremeyip açık verdim, bağışla beni, arzu ettiğim görevimi tamamlayıncaya kadar sadece sen bil, sakla beni, ben Mehmet, dışarıda hep Mehemmet lütfen!”

“Beni sevmene, hatta âşık olmana izin veriyorum. Çünkü Baran’ın duyguları sevgi değil, acımaydı sadece. Benim de senin duyguların gibi benzerlerini yaşadığımı düşün sadece. Seni saklayacağım, senin istediğini gerçekleştirmene yardımcı olacağım, sadece yapmam gerekenleri işaretle ve şu andan sonra da Mehemmet’imsin sen, sığınağım ve koruyucum…”

Teröristler, işlerinin bitirilmesi amacıyla sanki o gün çullanıvermişlerdi(6) köye; “Üç böbrek” teklifiyle ve ormanın içlerine dağılmışlardı. Bu kez gruptan birilerini ayırıp şehre göndermek geçmemişti başkanlarının aklından, anca beraber, kanca beraber(4) olsa gerekti düşüncesi, belki de daha çok katliamla neşelerini bulup zevkli bir akşam yemeğine ulaşmak olsa gerekti dilekleri.

Mehmet onları kendine doğru yönlendirecek izleri bırakıp, onları kendi ellerinin yapımı bombanın olduğu yere yönlendirmişti. Salaktı teröristler, askerlik terbiyesinden, harekâtından habersiz, dağınık, ancak bir aradaydılar.

Mehmet’in izlerini bıraktığı son noktaya geldiklerinde şaşkınlıkla iki taraflarına bakıyorlardı. Evet, kendi askerlerini şehit edenler değildi onlar, ancak ölmeyi hak ettiklerine emindi Mehmet. “Allah encamlarını hayretsin(21)!” diyerek kumandayı işaretledi.

Kendi askerleri nasıl salkım saçak(4) düşmüşlerdiyse, tümü aynı şekilde düşmüştü toprağa. İnleyen vardı bir-ikisi, inleseler de, debelenseler de tekrar kurşun heba etmesine gerek yoktu, son çırpınışları izledikten sonra köye yöneldi.

“Hakkını helâl et Rojda! Gitmem, beni unutmayanlara, unutulmayıp döndüğümü ispat etmem ve yasalar ne emrediyorsa katlanmam gerek!”

“Beni burda koyup gitme! Ben sana alıştım, sensizliğe tahammülüm zor, gidersen ölürüm, seni sevdim, seviyorum!”

“Gideceğim, gitmem gerek! Sen sabırlı bir kızsın, üstelik sevdiğim, beni seven. Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var(22), sözü pelesenk(1) olmuş dilimize. Ama bil ki, sana kavuşmam gerek, dizlerinin dibinde ölmem gerekse de, koynuma büzülüp nefesini sonsuzuma kadar içime çekerek yaşasam da…”

“Ben bir parçayım senden. Beni yarım bırakma! Al götür! Bana yaşamayı, sevgiyi öğrettin! Ne yaşayacaksak beraber yaşayalım, ama önce ben öleyim, sensiz yaşamaya tahammül edebilmektense!”

“Al bohçanı eline, tut elimden, seninle kıyamete kadar el ele yürüyeceğim, yasalar, kurallar her ne olursa olsun!”

Can yoldaşları(4), arkadaşları olan katırlarıyla Mehmet önde, Rojda katırı üstünde çıktılar yola. Kısa, ufak bir yolculuk sonrası uzun bir yaşam vardı önlerinde, beraber tüketecekleri…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Mesleğe ilk başladığım yıl, Van-Muradiye-Çaldıran Nahiyesine bağlı Umuttepe Köyünde görev yapmıştım. Tendürek Dağının lâv kalıntıları arasındaki yoldan ulaşım bir hayli zordu. Köyün varlığını öykümde aşağı-yukarı şekillendirmeye çalıştım.

Tesadüftür ki; oğlum Mehmet Emin de Elâzığ-Palu-Arıcak Nahiyesinde komando yedek subay olarak askerlik görevini tamamlamıştır.

TC; Teröristlerin “Türkiye Cumhuriyeti” sözünü saklaması şeklinde bir gösterge.

Terör; Korku salma, yıldırma. Genellikle siyasal bir dava uğruna girişilen toplumu korkutmaya, yıldırmaya yönelik her türlü eylem.

Terörist; Terör yaratan, terör uygulayan, kimse ya da örgüt.

Baran; Yağış, yağmur, güç, kuvvet (Kürtçe)

Rojda; Gün doğumu, güneşin doğduğu an, yeni bir gün (Kürtçe)

Azad; Özgür. Ücretsiz.

(1)

Alık; Akılsız, aptal, bön, budala, salak, sersem, şaşkın.

Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşayan.

Asaleten; Kendi adına olarak. Bir görevde asil olarak.

Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.

Cengâver; Savaşta kahramanlık gösteren, savaşçı, cenkçi, iyi dövüşen, dövüşçü, savaşkan, silahşor.

Çakal; Açıkgöz, kurnaz kimse.

Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.

Çapulcu; Başkasının malını alan, talancı, yağmacı.

Eşkıya; Dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk ve haydutlar.

Gasılhane (Gasilhane); Ölü yıkama yeri.

Güruh; Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk.

Helezon; Sarmal, kıvrımlı biçim.

İblis; Şeytan. Şeytanca işler çeviren, kötü kimse, düzenci.

İptidai; İlkel. Primitif. Zaman bakımından ilk durumunda kalmış, eskimiş, gelişmemiş olan.

Kalleş; Birine gizlice kötülük eden. Sözünde durmayıp bir işin yüzüstü bırakılmasına neden olan.

Kamuflaj; Örtme, saklama, gizleme, peçeleme, alalama.

Meccani, Meccanen; Arapça bir kelime olup ücretsiz olarak, parasız, bedava anlamlarında kullanılmakla beraber eskiden, parasız yatılı okuyan öğrenciler için de kullanılan bir deyimdi.

Meczup; Gönlü Allah sevgisiyle dolu ve bu sevgiyle kendinden geçmiş, aklını yitirmiş, kendini Tanrıya vermiş, Tanrı aşığı, inançlı insan. Deli, delirmiş. Aklını yitirmiş.

Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.

Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir. Aslı bir nevi ağaçtır. nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.

Pösteki; Kullanılacak biçime getirilmiş koyun ya da keçi postu.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Sarmal; Dolana dolana oluşmuş, helis biçiminde olan, dolantılı.

Şantaj; Bir kimseyi, istemediği bir davranışa zorlamak amacıyla, elverişli bir durumu kötüye kullanarak onu baskı altına alma, para sızdırmak ya da çıkar sağlamak amacıyla kendiyle ilgili lekeleyici, kötüleyici, gözden düşürücü bir bilgiyi açıklamak, yaymak tehdidiyle korkutmak.

Tayın; Asker azığı, asker yemeği.

Teş; “Ateş” demenin kısaltılmışı. Aynı şekilde; “Hazır ol!” demek anlamında “Hazrol!” denmesi gibi.

Tim; Birlikte görev yapan birkaç kişilik ekip. Bir silâhı, bir istasyonu, bir makineyi çalıştırmak için kurulan topluluk. Genelde askeri birlikler içinde en küçük birim olup dört kişiden müteşekkildir ve komuta onbaşı ya da çavuştadır. Ancak özel durumlar için özel yetiştirilmiş askerler (genelde komandolar) için ayrıcalık vardır.

Timsal; Sembol, örnek, simge.

Tiner; İnceltici. Yağ bazlı boyaların inceltilmesinde kullanılan organik çözücü.

Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.

Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

Zillet; Hor görülme, alçaltılma.

(2) Dost, dost diye nicelerine sarıldım… diye başlayan “Benim sadık yârim kara topraktır!” şeklinde Sivas yöresinden bir Âşık Veysel ŞATIROĞLU türküsü.

(3) Annem beni yetiştirdi / bu vatana yolladı / al sancağı teslim etti / Allahaısmarladık… şeklinde Alay Marşı.  (Bazen “vatana” yerine “ellere” de denilmektedir).

(4) Aç Biilaç; Aç, açıkta, ilaçsız, çaresiz, umutsuz.

Ahret (Ahiret) Yolculuğu; Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrıya hesap vereceği yere, öbür dünyaya yönelmesi, yani ölmesi. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âleme gidişin söylenişi.

Anca Beraber, Kanca Beraber; İki ya da daha çok kimseyle birlikte girişilen bir işte; “Sonuç ne olursa olsun, birbirimizden ayrılmayacağız” anlamında kullanılan söz.

Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.

Can Yoldaşı; Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse, ya da benzeri.

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Çakaralmaz Tüfek; Basit, ilkel, kalitesiz, işe yaramayacak durumda olan, bozuk tüfek (tabanca, çakmak).

Dobra Dobra; (Yöresel olarak) Açık açık, aleni.

Havan Topu; Üstün atış gücü bulunan, kısa namlulu top.

Hazır ve Nazır; Emre amade. Hazır. Hazırlanmış. Her yerde hazır olup, bilen, gören, yardım eden.

Hini Hacette; Gerektiğinde.

İt Sürüsü; Gereğinden fazla, oldukça çok, kalabalık.

Kan Çanağı Gibi Gözler; Gözlerin uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle çok kızarmış olması.

Salkım Saçak; Dağınık, düzensiz bir durumda, parçalara ayrılmış, parçaları sarkmış.

Yalaka Ahali; Başlarındakinin kötü işlerinde dalkavuklukla ve başlarındakinin istediği şekilde yardım eden kişiliksiz kimseler topluluğu.

Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.

(5) Bu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli / Ebedi yurdumun üstünde inlemeli… 12 Mart 1921 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen Mehmet Akif ERSOY’a ait İstiklâl Marşının (Ulusal Marşın) sekizinci kıtasının son iki dizesi ((8) Şahadet; Tanıklık, şahitlik (Şehadet; Şehit olma. Vatan uğruna ölme).

(6) Apışmak, Apışıp Kalmak; Çok şaşırmak, ne yapacağını kestirememek, bilememek, şaşırıp kalmak (Apış Arası; İki bacağın arasında kalan yer).

Çil Yavrusu Gibi Dağılmak; Topluluk halinde bulunan insanların hayvanlar gibi her birinin bir yana dağılması.

Çullanıvermek; Çok acele bir şekilde karşısındakini alta almak için üstüne atılmak, saldırmak.

Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.

Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur, Aydır-Kaydır) Gezmek; Başıboş gezmek.

Kamet Getirmek; Camide, cemaatin namaza kalkması için okunan kısa ve acil gibi ezana göre hızlı okunan ezan. Yeni doğan çocukların sol kulaklarına okunan ezan niteliğinde bir okuyuş. Farkı; ezana göre araya sıkıştırılan; “Kad Kâmetti’s selâh (‘Namaz başladı’ sözcüğüdür)”

Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.

Pabuç Bırakmamak; Hiçbir şeyden korkmamak, çekinmemek, yılmamak. Yapacağı bir işten korku sebebiyle vaz geçmemek. Aldırmamak.

Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek ya da bir kısım şeylerin elden çıkması, eksilmesi.

Tescillemek; Bir şeyi resmi olarak kaydetmek, resmileştirmek, kütüğe geçirmek.

Teskere Almak; Aslı, “Tezkere almak” olup görevini bitiren askerlerin görevini bitirdiğini belgenin onlara verilmesi.

Zevahiri Kurtarmak: Görünüşü kurtarmak. (Bir bakıma da bir işi gereğine uygun değil, yapıyormuş görüntüsü ile üstünkörü yapmak.)

(7) Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor, / Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor! Mehmet Akif ERSOY’un “ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE” şiirinin 27. Beyiti.

(8) Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır… Tevfik FİKRET “KÜÇÜK ASKER”

(9) Elhamdülillâh Türküm, Müslümanım; Ahmet YESEVİ’ye ait önemli söz. Devamı; “Din; seçim, Türklük kaderdir!”

Bir yerin denirse adına Türk ülkesi, / Gözlerim bayrak arar, kulağım ezan sesi… Mehmet Emin YURDAKUL

(10) Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan; Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı… diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “HANCI”  isimli şiirinin bir-iki dizesi olup, “Bende bir resmi var yarısı yırtık”  “Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan” şeklindedir. Şiir ayrıca Selâhattin İNAL tarafından Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği şeklinde bestelenmiştir de.

(11) Mühür gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım… Aşık VEYSEL’e ait Sivas yöresi türküsü.

(12) Her gün bıçaklı saplı / birinin arkasında… Vurulan da biziz, vuran da… Bülent ECEVİT (YARGI şiiri son dizeler).

(13) Orda Bir Köy var Uzakta; Ahmet Kutsi TECER’e ait bir şiir ve başlangıcı. Çocuk şarkısı olarak ayrıca Münir CEYHAN tarafından bestelenmiştir.

(14) Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez; Yaradılışı gereği her insan çıkarlarına düşkündür. Büyük çıkarlar beklenen yer için küçük fedakârlıklar yapılmalı, kimi sıkıntılara girilmeli ve bundan kaçınılmamalıdır.

(15) Bir tekerleme; “Evliliğin ilk yılları can cana, sonraki yıllar yan yana, daha sonraki yıllar, .öt, .öte, daha sonraki yıllar ise ‘Git öte! Git öte!’ şeklinde” özetlenir!

(16) Üç Böbrek Yeter; Tıp ilmiyle ilgisi olmayan, menfaat içerikli bir söylem. Üç böbrek için iki hayvan kesilmesi gerek. Eşkıyanın da söylemek istediği bu zaten; “İki hayvan kesin!” anlamında.

(17) Bir okkacık balım mı var, / Bir dönümlük malım mı var, / Bin derdime bin dert ular, / Nem alacak felek benim… diye başlayan, sözleri Hasan Turan’a ait  “nem” sözü türküde olduğu gibi “neyim” anlamındadır.

(18) Halk plân değil, pilâv istiyor; 1960 yıllarında CHP nin plân önerisine S. Demirel’in karşılık olarak verdiği söz.

(19) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni,  / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?”  “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK

(20) Sözler vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan. Bu söze eklenti olarak şunları yazabilirim Alıntı olarak; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! ALINTI

İmkânsızlıkları yaşamak mıdır sevmek, / Yoksa severken imkânsız mıdır yaşayabilmek?/Zor mudur gözlerine bakarken sevgiyi görmek, / Yoksa sevgi midir gözlerindeki tek gerçek? / Kolay mıdır bir anda vazgeçip gitmek, / ......Yoksa gitmekten vazgeçip, sevmek mi gerek? Özdemir ASAF

Hani gözler vardır sözleri anlatır, hani sözler vardır gözleri anlatır, bir de aşk vardır seni anlatır... ALINTI

Unutulmamalı ki; gözleri güzel yapan rengi ya da boyası değil, bakışların ta kendisidir. Müşfik KENTER

(21) Allah Encamımızı Hayreylesin; İnsanların bunaldıklarında kullandıkları bir deyim olup “Allah sonumuzu, geleceğimizi hayırlı etsin!” anlamındadır. Bunun gibi, Yasin Suresinin 58. Ayetinde söylenen “Selamın kavlen mir-rabir-rahim” şeklindeki sözün sabırla ilgisi yoktur, kısaca “Allah’tan size selâm vardır” diye tanımlayabiliriz bu sözün manasını. Keza insanların sinirlenince söyledikleri; “İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ” sözünün de sinir ve sabırla hiç alâkası olmayıp kısaca; “Gerçektir ki, biz sana apaçık bir fetih müjdeledik!” gibi bir anlamı vardır (Encam; Varılan sonuç, varılan durum anlamında kullanılan bir söz. “Geleceğimiz, sonumuz” anlamında da kullanılmaktadır).

.(22) Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var; Uzak bir yere giden kimse, ayrıldığı yere bir daha dönmeyebilir, belki de orada ölür. Ayrılırken bıraktığı yakınlarını döndüğünde bulamayabilir, onlar da ölmüş olabilirler. O halde vedalaşırken bunu hatırlamak ve helalleşmek gerektir.