Oldum olası, neredeyse ilkokul öğrenciliğinden beri, gelişen teknolojiye rağmen ağır adımlarla ilerleyen belediye ve halk otobüslerine binmekten, inmekten, görmekten, mecburiyeti olmasına karşın bir türlü haz etmemiş(1), edememişti Erel.
Sadece belediye ve halk otobüslerinden mi? Benzer sıkıntıları şehirlerarası çalışan otobüslerden de diye de eklemesi gerekti. Doğal olarak tren, uçak ve vapurlar içinse fazla bir diyeceği olmaması gerekti ve dolaysıyla yoktu (gibiydi) de!
Şöyle bir varsayımla(2) düşüncelerini okumaya çalışmak gerekebilirdi. Belediye otobüslerinde oturacak yer 24, ayakta 76 kişi denerek kapasite 100 kişi olarak yuvarlatılmışsa, şoför efendi de otobüste 100 kişi olduğu kanaatini yaşamışsa, ne ihtiyari durak(3), ne mecburi durak(3), ne ring seferi(3) dinlemez, ekspres sefer(3) olarak ulaşırdı son durağa.
Aralarda ineceklerin olması nedeniyle otobüsün durmasına neden olup, sıkış-tepiş(3) yeni yolcu almasına sebep olanlara içten ve içtenlikle okuyarak!
Doğal olarak bu içten okuyuşun ölülere rahmet olarak okunmadığını herkes bilirdi. Türkçesi ve içseslerinin(4) kuvvetli olduğuna inananlar bu okuyuşun, bazen değil, çok zaman “Ana-avrat dümdüz gitmek(1)” olduğunun farkında idiler, hem de adları gibi bilirlerdi neyin ne olduğunu.
Şoför efendi kazasız belâsız, küfür hakkını sağlıkla savuşturmuş olarak son durağa varınca yorulmuş olduğundan, eskiden olmadığı halde şimdilerde(!) pek revaçta(2) olan stres nedeniyle kendine bir sigara molası verirdi.
Bazen bu hak(!) otobüsün içinde de gerçekleştirilirdi şoför tarafından, sağdan-soldan yürekli bir ses çıkmazsa!
Dönüş Durağındaki yolcular umurunda olmazdı şoförün, kapıları kapalı otobüste bazen en son, bazen yan koltuklardan birinde, ayakkabılarını hatta bazen çoraplarını bile çıkarıp ayaklarına hava aldırarak(!) uzanıp keyif yapmak da hakkıydı!
Belediye ne veriyordu ki, o da yolcuları düşünsündü? Oysa hatırından bile geçirmezdi onun aldığı ücretin yarısına çalışacak, ilerleyen zamanda tıpkı kendisi gibi olacak işsizlerin olduğunu!
Üstelik bazılarının dünlere kadar kamyon şoförü iken yapmadığı yağcılık(10), öpmediği el kalmamıştır da, ama unutmuş, unutuvermişlerdir çoğu. Bu son cümleyi; “Yalamadığı şey” ya da “Öpmediği, olmadığı bilmem neresinin kılı” olarak düşünmek de mümkündür!
Profesyonel eğitimi ve Sürücü Belgesi olup da profesyonellikle ilgisi olmayan bu şoförlerin otobüsleri kullanmaları da bir âlemdir(2). Vites büyütmezler, otobüs ağlar, küçültmezler, otobüs silkeler, debriyaja(4) iyi basmazlar, dünyanın bezi cayır-cayır yırtılır, şanzımanın(4) canına okunur(1), diferansiyelin(4) anası ağlar(1), otobüs bayılır…
“Otobüs bozuldu!”
Yolcular yaya olur. Arkadan gelen otobüste zaten yer, dolaysıyla yolcuların da şansları yoktur. Çünkü arkadan gelen otobüs şoförüne, otobüsün yolcu sayısı ile ilgili olarak kesin emir verilmiştir; “İstiap Haddinden(3)” fazla yolcu almaları yasak değil; günahtır, haramdır, mekruhtur(2).
Hele bu hatası bir fark edilsin en küçük memur, ya da müdürün elinde matkap(2) vardır, şoförü uygun bir şekilde oymak için!
Konu Halk Otobüslerinde farklıdır, ancak o kadar da önemsenecek şey değildir! Duygu sömürüsü(4) yüklü; “Memur arkadaşlar mesailerine geç kalmasınlar!” eki; “Camlara dönelim, çift sıra yapalım! Paralarımızı bozuk olarak hazırlayalım!” gibi muhtelif sözlerin karşılığı sıkış-tepiş binen yolcular devlete; yol-su-elektrik kazancı olarak değil, şoförün ve biletçinin (mal sahibinin haberi bile olmaz, gerekmedikçe) cepçiklerine(2) artı olarak katkıda bulunurlar.
Kangren veya ülkemin kanayan yarası(4) bir çıbanbaşı(4) olarak düşünülmesi gereken, hükümetlerin rey kaygısıyla üstüne eğilmedikleri toplu taşımanın canına okuyan(1) dolmuş minibüsleri konusunun da, halk ve yolcu otobüslerinden farkları yok gibidir.
Artısı; “Arkayı dörtleyelim!” mutlaka “Bayan yanı yasağı” ve unutulan “Lütfen!” kelimesidir. Ya da bu kelimenin “Muhtemelen” ağızlarına yakışmayacağı düşüncesidir!
Öyle ki dayıoğlu ile teyzekızı, teyzeoğlu ile dayıkızı bile aynı koltukta yan yana oturamaz! “Tövbe neuzibillah(4), Allah öyle bir günah yazar ki, cehennem de “Yan! Yan!” cezanı ödeyip bitiremezsin!
Türbanlıların başörtülülere, başörtülülerin modern yaşam tarzına uyanlara göre mutlak öncelikleri vardır ve burada slogan değişir;
“Allah kahretsin! Ekmek parası! Çoluk-çocuk!”
Bakmaz, görmez gibidirler, ancak yan gözleri tetiktedir. Hele ki mini, ya da kısa etekli, eteği yırtmaçlı biri araca binmeye kalksın, gözler birkaç santim daha açılması olası bacaklardadır, bedenlerin hiç mi hiç esbabı mucibesi(4), yani önemi yoktur.
Şehirlerarası otobüsler konusuna azıcık daha dönmek gerekirse; özellikle ikinci, ya da yedek şoför yahut da şoför muavini değil, şoför yardımcısı şeklinde görevi, ya da anlamı, sorumluluğu her neyse, dokunulmazlığı olan birinin varlığı, gece-gündüz, bayram arifesi-bayram sonu zamanlarında çok önemlidir!
Bu şoförler genelde en arkadaki perdelenmiş, reklâmlarla bezenmiş cam ile koltuk arasındaki boşluklarda hep uyuyarak dinlenirler. Lüks otellerdeki “Her şey dâhil” gibi onlar için de her şey serbesttir; horlama, geğirme, dudak şaplatma, gaz serbestiyeti, yıllardır yıkanmamış intibaı(2) veren çoraplar, çıkartılmış pabuçlar, çıplak ayakların öndeki otobüsü kullanan şoföre kadar ulaşan kokusu iğrenme uçukluğuna(4) karşın ıstırap ötesindedir.
Koltuklardaki yolcuların ayaklarının kokusu da takviye adabındadır(4), şoför için. Tespih şıkırtısı, çekirdek çitleme ve otobüsü kirletme konusundaki başarı, sigara içme, her bakımdan sakınca görülmemesi gereken bebek ağlamalarına karşın, haddini bilmeyen(1) insanların yüksek sesle yanındakilerle veya telefonlarla konuşmaları olağandır.
Şoförlerin muhtemelen yorgunluk, yaşları nedeniyle gözlerindeki hasarlar nedeniyle kasislere, virajlara ani giriş-çıkışları önemsenmez. Hatta önemseyip ikaz eden yolcular diğer yolcular tarafından haşlanır(1) ve devamlı olarak kafalar döndürülerek verilen molalarda işaretlenerek aşağılanırlar(1).
Ve Türkiye’mde yaşanan en önemli olay, özellikle gece yolculuklarında şoförlerin otobüsü durdurarak değil, hareket halindeyken kıçın-kıçın(3) şoför koltuğunda yer değiştirmeleridir ki, gaaayet olağandır!
İlerleyen zamanlarda cep telefonuyla konuşmalar, elektronik sigaralar, emniyet kemerlerinin bağlanmaması, içkili ya da uyuşturucu kullanımıyla otobüsü kullanma veya yolcu olma…
Şoförlerin radyolarından nesebi gayrisahih(4) anlamsız, anlaşılmaz şeyler dinlemesi, diğer şoför veya yardımcısı ile konuşması, yolcularla desibeli(2) veya nüansı(2) yüksek sesle sohbetinin sorun yaratmadığı olaylarla belgeli gibidir.
Sol elini pencereden sarkıtarak tek elle direksiyon kullanmak, bu arada burnunu karıştırmak gibi yanlışlıklar için değil de, meselâ vites değiştirmek için iki eli de direksiyondan uzaklaştırmak meziyettir(2), herkes bunu başaramaz!
Son olarak, geçiş yasağı olan yerlerde sollama yapmak, sinyal, selektör veya korna ile öndekini ikaz etmemek, dikiz aynalarını kullanmada ihtiyatsızlık, iç aynalarla yolcuları rahatsız edecek şekilde dikkatini yoldan ayırmak söylenebilecek diğer konulardır ve kusurların saymakla bitirilemeyeceği de gerçek bir gerçektir!
Türkiye’mde, taşımacılık konusuna ilişkin “Sorunlar, dertler, çözümsüzlükler bitmez oğlu bitmez!” durumdadır, fazla edelemeye(1) gelmemeli.
Böyle günlerden birinde henüz tedavülde(1), yani kullanımda olan eski model bir belediye otobüsünün yan koltuğuna yerleşmek zorunda kalmıştı Erel.
Karşısındaki koltukta da aynı pozisyonda yolculuk eden, hemen hemen kendi yaşlarında, gözlerinin bir yerlerden ısırdığını, hatta tanıdığı kanaatini yaşadığı bir kızın bakışları çekti dikkatini.
Neden otobüsteydi, neden otobüs o kadar tenha idi ve neden karşısındaki genç kız aşikâr(2), manidar, hatta isyankâr bir şekilde hüzünle kendisine bakıyordu? Bilmesi mümkün değildi, ama çözebilir, çözümleyebilirdi.
Yer değiştirip yanına gitmeden önce kafasını geriye atıp gözlerini kapattı, gerilere gitti, yaşamında kendine böyle dikkatli bakacak kadar ilgisini çektiğine inandığı kimse yoktu. Gözleri, gönlü, dünyası hep kapkara ve kapalıydı, ortaokulu bitirdiğinden beri.
Sadece Sonay vardı o son günde de, kendinde. Enteresan, tüm varlığına hükmedip, dünyasına egemen olup o andan sonraki yaşamını karartan bir kızdı Sonay. Öyle ismine bakıp da ailenin son çocuğu gibi anlam çıkartılmayacak bir kızdı.
Anlatmıştı.
Günlerden başka bir gün kalmamış gibi 29 Şubat tarihinde doğmuştu. Babası, annesi, “Ayın sonu, Ayın son günü, Ayson” gibi isimleri vererek Şubat ayının 29 çekmesini isminde göstermek, işaret etmek istemişler.
Sonrasında “Ayson” ismini saçmalamak şeklinde yorumlayarak “Sonay” isminde karar kılmışlar, tek kızları için.
Tanışmaları ilkokul ikinci sınıfta gerçekleşmişti. Daha başlangıçta, belki babası okula onu teslim ederken “Eti senin, kemiği benim!” demiş olabilirdi öğretmene. Erel’in umurunda değildi, “Eti de, kemiği de kimin olursa olsun, sadece gönlü benim olsun!” demişti.
Sonay’ın bir memur olan babası atanma nedeniyle şehre gelmiş, o da başladığı okulu bırakarak Erel’in okulunda öğrenimine devam etmeye başlamış. Farklılığın farkında olmaksızın…
Birincisi; yaşadığıydı. Sınıfta genelde kısa boylu kız mevcudu çok, oğlan sayısı az olduğundan sınıf öğretmeni üçerli sıralara iki kızın ortasına bir oğlan gelecek şekilde yerleştirmişti kız öğrencilerini. Arka sıralarda isteğe göre üçerli idi, karmakarışık.
Başlangıçta ön sıradaki iki kız arasında oturmak sıkılmasına neden olmuştu, “Öğretmenim!” deyişine öğretmeni “Peki! Ama gözümden fazla uzaklaşma!” şeklinde teklifi ile arka orta sıralarda karmakarışıkların içinde yer almış Erel.
Öğrenmesi gerekenleri öğrendikten sonra Sonay, o yaşta babasına baskı yaparak bir spor salonuna devam etmeye başlamıştı, konu basketbol, ihtiyaç; boyunu uzatmaktı. Nedeni; daha başlangıçta kendine elini uzatan, daha o yaşın gereği olmadığı halde, Erel’in yanında olmaktı.
Üçüncü sınıfta muradına ermişti Sonay, öğretmeninin desteğini alarak. Erel’in de bu yakınlaşmadan mutlu olduğu gözlerinden belliydi.
Aralarındaki tek deve dikeni boyutundaki sorun; Erel’in aile zoruyla “Beşik Kertmesi(4)” olarak aynı sınıfta okuyan ve görünüşte ilgisi hiç eksik değilmiş gibi görünen Emine’ye mecbur olmasıydı!
Konu ile ilgili kesin tarih; ortaokulun bitiriliş tarihiydi ve bunun için Erel’in de, Sonay’ın da, ikisinin de; “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!(5)” şeklinde bir beklentiye rızaları yoktu, daha o yaşlarda, “Kalp kalbe karşıdır! (6)” ya da “Ömür mumunun fitili bitinceye kadar(7)” şeklinde sözü gerçek olarak yaşamak gibiydi…
Emine konunun önemini hissedemeyecek gibi bir garanti içinde “Nasıl olsa benim!” diye vurdumduymaz(2) bir heves yaşıyor olsa gerekti, daha yaşları neydi ki; 9 bilemedin10! Kıskanmak bile karmaşık bir duyguydu yüreklerinde…
Dersler sekteye uğramadı, sınıflarını geçtiler bir bir, “Geçsin günler, haftalar…(8)” ezgisiyle, el ele çok zaman, mezun oldular ve ortaokul yılları başladı, yine aynı bölgede, aynı ortaokulda üçü bir arada. Zamanın durma lüksü yoktu, devam ediyordu, etti de…
Değişiklikler? Olmaz olur muydu? Oldu da? Basketbol performansı(2) ve emsallerine göre boyundaki farklılık nedeniyle basketbol oynamaya başladı Sonay!
İkiz kardeşleri oldu Sonay’ın. Kapılarına kadar geldiği, daha doğrusu Sonay’ı gördüğü götürdüğü gün görmek istedi ikizleri Erel, “Sonay’ın ortaokuldan arkadaşıyım!” diyerek.
Mutlulukla, ailesinin merak edeceğini düşünmeksizin ayrılırken;
“Ailenin sevgisini azaltacağını düşünme, et tırnaktan ayrılmaz, eğer sevgide azalma hissedersen benim seni sevdiğimi, sevgimin yeterli olacağını kabullen!” deyip uzandı dudaklarına dokundurdu, sırtını tokatladı;
“Annem beni sevgiyle böyle öpüyordu yanağımdan, sırtımı tokatlayarak. Ben başka öpme bilmiyorum. Ama mademki hissettiğim anne sevgisi değil, o halde dudağından öpmem gerek diye düşündüm!”
“Yani sevdin mi? Sevgili miyiz şimdi biz?”
“Sen aynı şeyleri hissetmiyor musun?
“Yaşıyorum!”
“O halde yeniden öpeyim seni, yaşamaya devam et!”
Yeniden dokundurdu dudaklarını, çekinmeksizin.
“Ben de seni öpeyim, sen yaşamazsan, ben de yaşamam!”
“Olmaz! Ancak erkekler öpebilir sevgililerini!”
“Kim dedi?”
“Ben! Ben öyle biliyorum!”
“Saygım var! Ancak iyi öğren lütfen! Öğretmen; ‘Kadın-erkek eşittir!’ demişti, senin olan hak, benim de olması gerek!”
Sonay da iade etmek istedi öpüşü aynı konumda, başaramadı yahut da Erel yardımcı olmak istemedi, el ele tutunuşların ötesinde.
Durgunluk abidesi gibiydi Emine. Genç kız olduğunu hissetmenin şaşkınlığı ve bunun gereği Erel’i sahiplenme arzusu yaşamaya başlamıştı. Başlangıcı; Sonay’dı!
“Bırak şu oğlanın yakasını, o benim!”
Son sınıftaydılar.
“Erel! Anneme, babama söylerim, ‘Bana bakmıyor, yoksa sözünüzü tutmam!’ derim, ona göre…”
İki arada, bir derede kalmıştı Erel, öyle “Yukarı tükürsem, aşağı tükürsem…” gibi değil. Ama Tanrı bilgiçti, çaresizliklere kendince çözüm üretmekte başarılıydı!
Sonay’ın babasının terfi ederek bir üst dereceyle bir başka ile ataması yapılmıştı. Okul bitmişti, lise, hatta her şeye rağmen ilerisi için düşünceleri vardı ikisinin de. Tanrının işaretini yanlış algıladı Erel;
“Annemi çiğneyemem!”
“Yani?”
“Mutlu olmanı dilerim! Bu; benim kaderim!”
Sözüm ona; “Hayat bazen, kaybettiğin yerden başlar!(9)” mış!
Sonay, tek kelime söylemedi söz üstüne. Sırtını döndü ve bir daha gözükmedi, bu onun yüreğine taş basmasının(1) işareti olsa gerekti. Erel ne uğurlamaya gitti, ne de gidecekleri yeri öğrenme gayreti yaşadı. Neye yarardı ki, yaşamı karardıktan sonra?
Geçen sürenin farkında değildi Erel, üstelik olan olayları hazmetmenin. Okumaya devam etmişti, hüznüne, özlemine, hiçbir şeyin kendine yararı olmayacağını bile bile. Lise, üniversite, iş-güç…
Bu arada okulu bırakan Emine, vurgun(10) yemişti! Sevdiği ile karşılaşmıştı, cehennem ödül, cennet sürgün gibiydi kendisi için, ailesine, karşısındakine tarifine göre.
Erel, ömrünü tüketmekle meşguldü, çocuk aklıyla, çocuk kalbiyle yaşamında bir kere sevmiş ve sevgisini de ispat etmişti sevdiğine, annesinin kendisini sevgiyle öpmesinden öğrendiği kadarıyla. Yaşam devam etmesine karşın boş gezenin boş kalfası(4) düzenindeydi, işi ve karanlık bir kutu olan evi, yalnızlığı ve alkolle dostluğuyla ömrünün tükenmesi, hatta birden bitmesi arzusundaydı…
Bu tatil gününde karşısına çıkan o, o idi, özlem dolu olarak karşısında gördüğüne nasıl; “Ben, benim!” diyebilirdi ki?”
Otobüs ani fren yaptı, başını yandaki demir direğe çarptı, tüm görüntüler kayboldu beyninden. Otobüsün kapıları açıldı, yaşlı birine çarpmıştı otobüs, yerde yatanı bir taksi almış götürmüş, şoför savcıyı beklemeye başlamıştı, yerinden kalkmamış, belki de kalkamamıştı Erel.
Sonay yanına geldi, durgunluğunu, dalgınlığını hissetmiş olsa gerekti;
“Yardım etmemi ister misiniz?”
“Evet! Lütfen! Zihnim çok karışık! Bir yere çömdürün(45), oturtturun beni teşekkür ederim size ve işiniz gücünüz vardır, Allah razı olsun, işinize gidin efendim!”
“Hiç mi bir şey hatırlamıyorsunuz?”
“Kafamı çarpmadan önce birine benzetmiştim sizi, hem çok iyi, iyiden öte iyi, ama neyi, kimsin, gelmiyorsun aklıma…”
Sonay cevap vermedi, başını öne eğerken alt dudağını ısırmaya başladı, kanattığının, morarttığının farkında değil gibiydi.
“Kulaklarınızın duymadığı tavrını takınmanız ilginç, ama size yakışmıyor, gerçekten siz kimsiniz, sizi tanıyormuşum gibi olmamın sebebi ne, hiç olmazsa isminizi söyleyin, belki hatırlayabilirim! Beni yaşamımda bir tek kere bir tek kişi etkiledi, o sen misin yoksa?”
“Merak eden, zihnini zorlayan sizsiniz! Öncelikle sizin ‘Ben Erel’im!’ demeniz gerekmez miydi? İsminizi bile hatırlamadığınızı söylemeyin, inanmam mümkün değil!”
Zihni perdelenmişti, bulanıktı gördükleri, kendini tanıyordu karşısındaki, demek ki ismi Erel’di, sitem dolu bakışlarını göremese de hissedebiliyordu. Tanınan kendisiydi ve kendisini tanıyanı tanıma gayreti içindeydi. Beynine hükmetmek istercesine sorular soruyordu kendi kendine, cevaplamakta sıkıntı çektiği;
“Kimdi? Nerden tanıyordum? Ne zaman tanımıştım? Neden unutmuş gibiydim? Ya da hatırlayamayışımın nedeni neydi?”
Suskunluğu sinirlendirmiş olsa gerekti karşısındakini;
“Kafanızı vurup da hafızanızı yitirmiş yalanıyla hatırlayamadınız değil mi? Demek ki ufacık bir iz, küçücük bir hatıra yok geçmişinizden. O halde beyninizi fazla yormayın, zorlamayın! Unutun gitsin! Yitirmişsiniz gibi yaptığınız hafızanız yerine geldiğinde de umarım pişmanlık duymazsınız!”
“Kovmadan önce, ufacık da olsa bir ipucu, isminin baş harfi meselâ, veremez misin?”
“İsmimin baş harfi ve veremez miyim?”
“Demek istediğim ‘Lütfen!’ anlamında isminiz yani?”
“Uzatmasanız! Konu bitmedi, ama tükendi!”
“Yalvarmalı mıyım?”
“Gereksiz!”
Erel’in boyun büküp, Sonay’ın yanından ayrılmasına izin vermek dışında bir çaresi yok gibiydi, ama çaresiz değildi, aklı başına, kendine gelir gibiydi. Düşünmesi, gerilere, hatta çok gerilere dönmesi gerekli gibi, hatta şarttı, ama öncelikle kafasını demire vurmadan önceki haline, şimdiki zamana, yaşadığı ana dönmeliydi.
Filozof; “Düşünüyorum, o halde varım(11)!” demiş. Demek ki Erel’in de var olması için düşünmesi yeterli olacaktı. Ancak zaman önemliydi, düşünürken zamana karşı da yarışmalı ve kendisini yanından kovanı gözünün önünden uzaklaşmadan (veya kaçırmadan) önce var olmayı, hatta yaşaması gerekliliğiyle yaşama gayreti yaşamalıydı (Ne demekse)!
İnsan hafızası her zaman unutmak mecburiyetinde(12) değildi Erel’e göre, sadece beynini biraz zorlamasının gerekliliğine inanıyordu, mankafa(2) olmadığı için, kendi kendine konuşarak, kendisi kendini teselli eder gibi;
“Güzel bir bayan, bana dik dik, anlamlı ve tanıyor gibi bakıyor, üstelik beni ismimle tanıyor, beynimdeki gri hücrelerin(13) bana hiçbir desteğini hissedemiyordum. Bu Allah’tan bana hak reva(4) mıydı? Üstelik yaşamımda hiçbir kişi yer etmemişken?”
Evet! Lise, üniversite, iş, güç, tatiller, seyahatler hiçbirinde böyle bir sima yer etmiyordu Erel’in yaşamında, hafızasında. Bebeklik, çocukluk…
Yok daha neler? Arada kalan zamanlar? İlkokul? Daha A, B, C öğrenmeden, “At, Tut!” demeden ortaokul, lise yılları yaşamına geçip hatırlanması gereken bir şeyleri yaşamak ve hatırlamaya çalışmak. Bir kez daha yok, daha neler?
O halde ortaokul, lise yıllarına dönüp santim-santim, saniye-saniye aynen hatırlayıp yaşamayı düşünmeli, yaşamaya gayret etmeliydi Erel. Deli-dolu olunan, her zaman, her şeye, şipşak âşık olunan devreler gibi…
“Hatırla be beyin! Yoksa Geç buldum, çabuk kaybettim(14)!’ demek gibi bir cürmü yaşayabilirsin, ilk, tek ve son olan bir imkânı kaçırarak…”
Erel devamlı olarak Sonay’a bakıyordu, onun gözleri belki saklanmak için, belki Erel’e görünüp ona hatırlaması için şans vermemek, küskünlüğünü, hatırlanmıyor olmasının hüznünü yaşatmak, Erel’in kendisine dönmesini engellemek ister gibi kapalı tutuyordu.
Kaba olarak görünse de jetonlar köşeli olmadığı gibi, öyle 50 kuruşluk madeni paralarda olduğu gibi etraflarında 56 tırtık, çentik olan yuvarlak şekillerde değildi, yuvarlaktı basbayağı ve düşmeleri gayet kolaydı, oldukça da iyi ses çıkarırlardı düştüklerinde bilmek isteyen, anlayabilenler için. Bu konuda Erel’i tasnif dışı bırakmak gerekir miydi? Evet! Mutlaka!
Ama o jetonun düşüp, yuvarlanıp ses çıkarması Erel’in tasnif dışına çıkması için yeterli olmuştu, kendine gelmişti; karşısındaki Sonay’dı, yaşamında öpüp kucakladığı, âşık olduğunu itiraf edip, kendisini hayatından silmek zorunda olduğunu söyleyip de sonrasında arayıp bulamadığı.
Oturduğu yerden kalkıp yanına geldi ve bağırırcasına; “Sonay!” dedi.
Sonay, sitemle açtı gözlerini ve ona baktı;
“Demek, hiç iz bırakmamışım sende, ancak dürtükleyince ve zorlanarak hatırladın beni!”
“Unutma gayreti yaşadıklarımla, imkânsızlıkları hatırlamam, yaşamak istediklerime çabucak geri dönmem ne kadar mümkün olabilirdi ki? Bakışlarımızın karşılaştığı anda sendeydim, ama kafamı direğe çarpmam sözlerle anlatmamı geciktirdi…”
“Ben seni o yaşlarımda unutmak için sevmedim(15), unutmak için çaba göstermeyi aklımın ucundan bile geçirmedim, ölüp ölesiye sevdim ve hep senindim. Hep seni yaşadım, hep umut ettim, hep ‘Bir gün mutlaka!’ diye hayal ettim…
Ve o gün, bugün işte Erel!..
Ve sınav gibi yorumlama lütfen, ortaokuldan mezun olurken herkes birbirinin defterlerine bir şeyler yazmıştı ve okumaya devam etmeyecekler, benim gibi şehirden ayrılacaklar birbirlerine içlerinden geçenleri söylemişlerdi. Ben hem yazmış, hem de söylemiştim. Hatırında mı?”
“Düşünmeme bile gerek yok!”
“Benimse dün gibi değil, hep hatırımda. Babam bir başka şehre atanmış ve sırf benim okulum yarım kalmasın diyerek her türlü fedakârlığa katlanarak annemle beraber şehirde kalmamı sağlamıştı. Bu yaşadığım devrede seni sahipleneni umursamayarak beni sen teselli etmiştin, o yaşamda…”
“Ben sana kardeşlerinin olduğunda, seni sevdiğimi değil, âşık olduğumu anlatmaya gayret etmiştim, öpmüştüm ve ailemin beni mecbur ettiği konuyu da söylemekten çekinmemiştim de…”
“Ha! O konu ayrı. Özenmiştim, ben de seni çocukça öpmek istemiştim, bunun benim için de hak olduğunu öğrenip bana o hakkı verecektin. Olmadı, ‘Alacaklıyım’ da diyemem, geçti artık, geçmiş zamana uğradı, alacak diye bir şey olmadı ki, ‘Kalmadı!’ diyeyim!..
Ayrıca, sahi o ‘Hayat devam edecek!’ diye seni sahiplenen o dayıkızı ile evlenip çoluk çocuğa karıştın mı? Bana sevgini yok edip, yaşatmaktan, yaşamaktan vazgeçip onun olacaktın ya hani?”
“Yaşamda en büyük hatam, peşin hükümle sevgimi, sevdiğimi, duygularımı bir kenara koyup, ‘Anne hakkını inkâr etmemeliyim!’ şeklinde isyanı bile hatırıma getirmeksizin senden ayrılışım, seni unutmamın gereklilik olduğuna inanmamdı.
Ve Tanrı beni de, annemi de, Emine’yi de nasıl cezalandırması gerektiğini gösterdi bana!”
“Anlamadım, ne gibi?”
“Evlenip, çoluk çocuğa karışıp çiftin-çubuğun başına geçecektim sözde…”
“Ne oldu?”
“Olmadı. Mezuniyet sonrası öğrendik ki, Emine sevdiği çocukla dağa kaçmış. İki tarafın ailesi de kendilerini kabullenmemiş. Doğal olarak Emine’yi benim kabullenmem de mümkün değildi. Oğlan seviyor olsa gerekti gerçekten Emine’yi. Belki Emine de onu...
Her şeyi göze alıp ona kaçtığına ve otopsi raporuna göre onun olduğuna göre. Emine’yi öldürmüş, ölüsünü bir at üstünde eve getirmiş ve Emine’yi öldürdüğü silâhı ağzına dayayarak evin önünde kendi de intihar etmiş!..
Annem, tahammül edip yaşayamadı, bana kötülük yaptığı düşüncesi ile kanser olup kısa zaman içinde, onun arkasından da aynı eziyetle babam beni ortada bıraktı”
“Başın sağ olsun, üzüldüm!”
“Sağ ol! Sen yoktun yanımda, başımı dizine dayayıp teselli edici sesini dinleyecek. Seninle ilgili hiçbir bilgim yoktu, akıl edip arayıp bulmaya çalışmam da yetersiz oldu. Babanın tayini devlet sırrıydı sanki iş yerinde ilgililere yalvarıp yakarmam, elimden tutulmasını istemem işe yaramadı…
Okumaya, kendimi avutmaya karar verdim. Okudum da ne oldu? Devlet kapısında, üç-otuz paraya memuriyet, bugüne kadar devam eden hüzün ve yalnızlığım ve sana rastlayışımla başlayan bir umut…”
“Yani şimdi, şu anda, bu tesadüfle hüznün ve yalnızlığın bitti! Öyle mi?”
“Sence?”
“Ne demiştim, senden ayrılırken, hatırında mı?”
“Dur! Düşüneyim biraz!”
“Düşünme! ‘Ömür boyu benim olarak kal! Bedenini mecbursan da, değilsen de kimle üleşirsen üleş! Umurumda değil! Ruhun, beynin, gönlün, kalbin bende kalsın yeterli. Ömrümün sonuna kadar seninim, ben hep seni yaşayacağım!’ dedim…
Sense sevmediğini bile bile, sırf annen istedi diye geleceğine hazır ve hazırlıklıydın. Bana hiçbir şey sormadın, söylemedin, hatta ‘Gidiyorum!’ diye üzüntünü belli etmek bir yana, uğurlamaya, ‘Güle güle!’ demeye bile gelmedin, yanıma!”
“Şey…”
“Kesme sözümü lütfen! Ben hep senin kaldım, bir an bile gönlümden ayırmaksızın. Hep seni yaşadım, hep peşinde oldum. Tenimde kokunu, avuçlarımda sıcaklığını, dudaklarımda çocuksu sevgini saklayıp yaşadım. Hep sende kaldım…
Ve sen şimdi yaşamak zorunda kaldığımız bu tesadüfle ve bu yaşta, beni sahiplenmeden ‘Mutlu olalım!’ diyorsun, öyle mi?
“Zamanı geri getiremeyeceğimize göre, unutmakta, ummakta ve mutlu olmayı hissederek yaşamakta ne zarar olabilir ki? Geçen zamanın kefaretini(2) ödemenin, ödemeye çalışmanın ne yararı olur ki dünyaya da, ömrümüze de? İzninle devam etmek istiyorum, ispat etmeye çalışmamın bir mecburiyeti varmış gibi görünse de!”
“Gereksiz, ihtiyaç duyulmayacak bir zaman kaybı olmaz mı?”
“Bundan böyle, seninle karşılaşıp da senin olmadığın bir zamanı tüketmeyi aklımdan geçiremiyorum. Ama önce içimi boşaltmama izin ver, sonrası zaten önemli değil!”
“Devam et Erel!”
“Beni çocukken sevdin, çok sevdin, hâlâ da seviyorsun, Tanrıma imanım gibi hissediyor, biliyorum bunu. Ben de seni sevdim, seviyorum ve ömrümün son anına kadar bu sevgiden, daha doğrusu bu aşktan vazgeçmem mümkün değil! Sana mecburiyetimi “Ana hakkı” diyerek göz ardı edemedim. Yerden göğe kadar haklısın. Seni kaybeder kaybetmez, analık hakkını yitirdim, anlattım anneme, sevgisiz bir yaşama beni mecbur etmemesini diledim. Kabullendi. Seni aramaya başladım, benim için Emine yok olmuştu, zaten yoktu. Bulamadım seni, bunaldım ve sanki teselliymiş gibi ayık gezdiğim tek anım olmadı…
Devam edeyim mi?”
“Etme desem, duracak mısın?”
“Dinlemeyeceksen, neden devam edeyim ki!”
“Öykülerle zaman yitirmek istemiyorum!”
“Peki, o zaman!”
Cebinden bir defter çıkartıp, bir sayfa kopartıp üstüne bir şeyler yazdı ve o notu ve bir anahtar uzattı Erel.
“Ev adresim ve cep telefon numaram. Şu da kapının anahtarı! ‘Yarın şu saat!’ demiyorum. İster gel, ister gelme! Şu an seninle vedalaştığımı kabullen. Seni sevdim, öptüm ve seni hep aradığım olarak gönlümde sakladım! Bilmen gereken sadece bu! İnanıyorum ki; sana sarılan, seni kucaklayan biri olmadı yaşamında, benim de öyle!..
İzin verirsen sarılayım, öpeyim, yok dersen de hazırlıklıyım! Ne ağlamana izin verir kıyarım, ne de ağlarım! Allahaısmarladık!”
İzni yoktu Sonay’ın, sırtını döndü. Bir süre arkasından baktı Erel, içini çekti…
Evine gittiğinde sade ve fakat sonucu olan bir plânı uygulayacaktı.
Evinde yatak odasının hemen ayakucundaki bir ressama tarifle çizdirdiği o büyük resmi aynıyla bıraktı duvar üstünde. Her yılın 28 Şubatlarında, her dört yılda bir 29 Şubatlarında aynı ressama çizdirdiği, çenesinin altındaki belli belirsiz benin çiziminin bile unutulmadığı resimleri topladı ve o kalın resim çantasını yerleştirdi, sonrasında da yanına koydu.
Yoksa yoktu yaşam, bedeni sürüklemenin gereği yoktu ki, severken sevilmemeye tahammül etmek gibi. Silâhının emniyetini açtı, şarjörü kontrol etti ve gecenin ilerleyen vaktini bekledi Tüm bunların sevgisinin, aşkının, ibadetinin, onu hiç unutmadığının ispatı olacağı düşüncesindeydi.
Bir cenaze namazı için sürecek saltanatta(16) ebedi yaşayacağı cehennemin(17) hiç önemi yoktu. İlerleyen zamanda silâh sesini boğmak için yastıklardan ikisini arka arkaya ekleyerek “Bir varmış, bir yokmuş!” örneği şakağına dayadığı silâhı ateşledi. Tok bir ses yankılanmıştı duvarlarda. Yaşamadığı aşk, yok olmasını emretmiş, o da bu emre uymuştu, gözleri açık!
Sabah gecikmiş olacağını hatırına bile getirmeyen Sonay, yıllar süren ayrılığın şu ya da bu şekilde kesin olarak sona ermesinin gerekliliğiyle hazır ve hazırlıklı olarak, elindeki siyanür olduğu inancı yüklü ufak bir şişeyle Erel’in evine gelip kapıyı açıp içeri girdi.
Ev kan kokusu ile yüklüydü, odalardaki pencereleri açarken duvardaki çocukluk resmini gördü yüz olarak. Sonra elindeki kalın resim çantasını açtı Erel’in. Hepsinde kendi resmi vardı, beden olarak sadece kibrit tanelerinden oluşmuş gibi ince çizgiler mevcuttu resimlerin altında küçücük, kısacık.
Hiçbir zaman bedeniyle ilgilenmediğinin belirtisi olsa gerekti bu ve resimleri alt sağ köşedeki sonsuz işaretine benzer imzaya göre kendisinin yapmadığı belliydi.
Üstüne kapandı Erel’in, kan gölünden çekinmeksizin. Dudaklarına dokundu dudaklarıyla Erel’in;
“Alacağım vardı, öpmeyi öğrenip öğretecektin sözde. Şimdi ödeştik! İçinden geçiremediğin şu olsa gerek Erel. Ben, tümümle sana ait olduğum bir dünyada sen olmadan, seni ummadan nasıl yaşardım ki? Yanına geliyorum, kabullen beni!”
Başını göğsüne dayamadan önce elindeki şişeden her ne idiyse hepsini ağzına boşalttı, bir çırpıda, bir yudumda boğazından aşağı kayması için yutkundu, öğürmeden.
Silâhı kontrol etti, bir profesyonel gibi ve tetiğe bastı. Patlama sesinin bir yerlerden duyulmasının yahut da duyulmamasının hiçbir önemi yoktu. Kanları karıştı birbirine.
Bir beşik kertmesi olayı, bir kapris, bir ihanet, bir kabullenemeyiş dört cana, iki aşka mal olmuştu, etkilenmiş olsalar da ötekiler dikkate alınmazsa.
Ölüm, öncelikle yaşamlarına kendileri kendilerince son verenlere hiç yakışmamış, ikisi de hak etmemişti, asla…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Ana Avrat Hal Hatır Sormak (Düz Gitmek, Dümdüz Gitmek); Argoda bilinen tüm küfür çeşitleriyle küfür etmek.
Anası Ağlamak; Güçlüklerle karşılaşmak. Bir işi yaparken çok zahmet çekmek. Yorulup, bitkin duruma düşmek, çok sıkıntı çekmek.
Aşağılanmak; Aşağı düzeyde görülerek küçümsenmek, hor görülmek.
Canına Okumak; Berbat ve perişan etmek. Bozmak, çalışamaz duruma getirmek.
Çömdürmek; Çöğme işlemini yaptırmak. Bir yere (sandalye, tabure, duvar üstü, yer vb. birini) oturtmak.
Edileme (Edeleme); Teferruatlı bir şekilde inceleme, bakma.
Hakkını, Haddini Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Haşlanmak; Şiddetli şekilde azarlanmak, sertçe paylanmak, zarar verilmek, sızı, acı verilmek. Canı yakılmak (Bir şeyin kaynar suya daldırmasıyla oluşan durum).
Haz Etmemek, Hazzetmemek; Hoşlanmama, tat ve zevk almama. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyamama.
Tedavülde Olmak; Bir uygulamanın, geleneğin vb. için geçerliliğinin, kullanımının devam etmesi. O paranın kullanılmasının devam etmesi.
Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.
(2) Âlem; Yadırganacak, şaşılacak hareketleri, davranışları, sözleri olma.
Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
Cepçik; Genellikle üstte taşınabilecek şeylerin konulabilmesine yarayan, giysinin belirli yerlerine kumaş parçasıyla ayrılmış, çok küçük halde kese şeklinde, torba halinde bırakılmış yer (alay anlamında).
Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
Kefaret; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günahı Tanrıya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Mankafa; Anlayışsız, aptal, kendi isteği ile kendisini dışarıdan gelecek olan bilgilere kapatmış, tekdüze yaşayan ve bildiğini okuyan, cahil, düşüncesi kıt, ahmak insan tipi.
Matkap; Tahta, maden, beton vb. sert maddeler üzerinde delik açmaya yarayan alet. Delik Açma Aleti. Delgi.
Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Nüans: Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayrıntı, ince fark.
Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.
Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(3) Ekspres Sefer; Araçların (otobüs, vapur, tren) sadece büyük veya belirlenmiş duraklarda yolcu veya inecek varsa durduğu, diğer durakları durmadan geçtiği, ya da herhangi bir yere uğramadan geçtiği seferler.
İhtiyari Durak; Eğer durakta inecek, ya da görünen binecek yolcu varsa araçların durduğu, yoksa durmadan (Pas, es) geçtiği durak.
İstiap Haddi; Deniz kara ve hava taşıtlarının yük ve yolcu miktarlarını belirleyen sınır.
Kıçın Kıçın Yer Değiştirmek; Arka arka, geri geri şekilde yer değiştirmek.
Mecburi Durak; Zorunlu Durak. Araçların Kent içindeki yolcu indirip bindirmek için durmak zorunda oldukları açık ya da kapalı bekleme durakları.
Ring; Çok anlamı olan genelde halka, daire anlamında kullanılan kelime, belediye ya da halk otobüslerinin kalktıkları yerden geniş ya da büyük bir daire çizerek aynı durağa dönmeleri şeklinde Ring Sefer olarak isimlendirilebilir. Yüzük, halka, çember, hale, pist, boks yapılan yer, muhtelif çalma sesleri, yüzük takmak, daire-çember içine almak, çalmak, çınlatmak gibi anlamları da vardır (İngilizce; “Yüzük, yüzük takmak, halka geçirmek, kuşatmak, çembere, daire içine almak, etrafını çerçevelemek” şeklinde anlamları vardır).
Sıkış Tepiş; Balık İstifi. Üst üste, çok sıkışık bir durumda. Sandviç gibi, kıpırdamaksızın bir arada.
(4) Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Çıban Başı; Her an rahatsızlık doğurabilecek olan durum. Çıbanın patlamak üzere olan sivrice noktası (Olayda bu şekilde yaşanan sorun).
Debriyaj; Kavrama. Araçlarda ilk hareketin sağlanmasında, vites değiştirmeyi sağlayan vites kutusu ile motor arasındaki bağlantı için etkili araç parçası. Şanzuman (Şanzıman); Vites kutusu. Motordan alınan dönme gücünü tekerleklere ileten araç parçası. Diferansiyel; Aracın dönüşlerde devrilmemesi, hızını koruyarak yoluna devam etmesi için gerekli araç parçası.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Esbabı Mucibe; Tam anlamı; icap eden sebepler, yeni Türkçemizle gerekçeler.
Hak Reva, Haktan Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.
İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.
İğrenme Uçukluğu; Tiksinti verici bulmanın ve tiksinmenin tahammül edilemeyecek boyutlarda olması.
Kanayan Yara; Sürekli sıkıntı, üzüntü ve zarar veren bir durum.
Nesebi Gayri Sahih; Nesebi belli olmamak. Soyu, soybağı belirsiz, varlığının nedeni olanlardan babanın hatta anne ve babanın belli olmaması.
Takviye Adabı; Takviye, destekleme, güçlendirme, pekiştirme, sağlamlaştırma ile ilgili edep, terbiye, nezaket kuralları.
Tövbe Neuzibillah; Yapılan bir günahtan, suçtan pişmanlık duyarak bağışlanmak için destekli bir şekilde; “Allah’a sığınırım!” demektir.
(5) İki Örnek;
Hak şerleri hayr eyler / Zan etme ki ğayr eyler / Ârif ânı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Geçmişle geri kalma / Müstakbele hem dalma / Hâl ile dahî olma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
(6) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(7) Ömür Mumunun Fitili Bitinceye Dek; Yaşam sona erinceye kadar.
(8) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(9) Hayat bazen kaybettiğin yerden başlar! “Elimi Bırakma” isimli diziden alıntı.
(10) Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır… şeklinde başlayan VURGUN isimli eserin Seninle cehennem ödüldür banan, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” Türk Sanat Müziği eserinin son bölümü olup eserin Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi; Selçuk TEKAY’a ait Uşşak Makamındadır.
(11) Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et. Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek… Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkartabilirim. Rene DESCARTES
(12) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(13) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.
(14) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(15) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?” nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi; Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.
(16) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…” dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.
(17) Kur’an, Nisa Suresi. 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” O halde insanın kendini öldürmesi, intihar da aynı düşünce içine hapsolur. Haksız mıyım?