Hastan olur, ustan olur, acil olarak görevlendirilirsin annen tarafından;
“Yaşlıyım, romatizmalarım var; git-git, dolaş-dolaş, dinle-dinle, çekemem, sen git, ‘Annemin de selâmı var!’ de ve dön!”
Babam yoktu zaten!
Görevlendirme; hastalık, ölüm, doğum, düğün-dernek, davul-dümbelek olur, arkadan garip bir âdet olarak su dökülse(1) de, nasihatler eksik değildir, annemden;
“Kendine dikkat et! Kendini kapıp koyuverme sakın, davranışların gösteriş yapar gibi olmasın ha!”
Ve otuzlarına çeyrek kalmış Işık denilen benim gibi bir adama örneğin düğün öncesi bir yerlere giderken;
“Gök görmedik(2) gibi hani, öyle bir şeylere aşırı yüklenme, ölçüyü kaçırma, abartma, ağzını şaplatma, yakanı, bağrını düzgün tut, pabuçlarını mutlaka boyat, ya da rugan pabuçlarını yanına al, hemen dön, geri gelince ağzını koklayacağım, öyle mentol(3), mentollü sakız falan çiğneyeyim deme! Otobüste sağ taraf, ya da tek koltuk al!”
Sözler; gece-ya da gündüz farklı senaryolarla mutlaka dillendirilirdi. Eşek kadar adam olmuşumdur, ama gene de hâlâ ve hâlâ ana kuzusuyumdur(2)!
Ve de ismimin tek çocuk olmama rağmen neden veya ne anlamda konulduğunu bilmiyorum, kuzu olarak!
Besili, bekâr bir kuzu olduğumu; herhalde sadece benim değil, cümle âlemin(2) anlaması mümkündür;
“Ne göstersem; ‘I-ıh!’ diyorsun, bari şöyle bir etrafına bak, bakın, alıcı gözüyle olsun bakışların(1)! Leblebinin kırığı, üzümün çöpü var diye düşünme, ama usturupsuz(3) birini de karşıma, evimize, ‘Gelin’ diye getirme! Ahir ömrümde(2) torun-topalak göreyim yahu!”
Annemin söylemi olası ki “Gelin adayı” demek anlamında olsa gerekti, hemen ardından duygu sömürüsüne(2) devam etti bir anne ve doğal olarak tabii;
“Ölmeden önce torun-topalak olmasa da mürüvvetini(1) görsem de yeterli bana!”
Sırf annem gülsün, görsün diye, “Aramakla bulunmaz, meğerki rastgele(4)!” diye sağa-sola bakmaktan, bakınmaktan dolayı neredeyse şaşı olmuştum (desem yeri)! “Yedi Kardeşe Yedi Gelin(5) senaryosu bir yana, otuzluk bir kazığa bir gelin bile…
Neyse tövbe(6), tövbe! Manavdan kavun-karpuz seçmiyorsun ki be güzel, dünyamın aydınlığı, doğuran, doyuran, her hakkı üzerimde olan annem? Karşımda olması gereken, asla aklının ucundan bir yanlışlık geçmemesi gereken, bir ömrü sadıkane üleşeceğim biri olmalı ve benim ona âşık olmam gerek!
Üstelik bu aşkı yaşayacağım, sevgi ötesinde, asla ve kata(3) vazgeçemeyeceğim, üleşeceğim, bir ömrü paylaşarak beraberce tüketeceğim, yani sevdiğim kadar sevildiğimi bilebileceğim biri olmalı karşımdaki…
Piyangodan çıkar gibi, bakınarak, görerek, “He!” diyerek değil! Ondan sonrası zaten teferruattı, çorap söküğü gibi, gelir…
Yaşadığım; tüm bu deyişler, talimatlar, emirler…
artık her ne denirse onun sonucu olan sonuncu bir görev(!) dönüşüydü yaşadığım, yaşamak zorunda kaldığım, hatta büsbütün mutlu olarak (yaşadığım desem mi gerek?).
Başlangıç, kısaca…
Bayan yanı kalan tek bileti, otobüsün kalkmasına üç-beş dakika kala, bir hanımefendinin tavassutu(3), ikramı, hoşgörüsü(3) ile sahiplenebilmiştim!
Ancak itiraf etmeliyim ki otobüsün hareketi ile birlikte iki yabancı gibi değil de, iki düşman, ya da bulaşıcı hastalıklı bir vatandaş gibi olmuştum o hanımefendiyle. Daha doğrusu tek ve ben; ben başıma düşman, yabancı, hastalık bulaştırıcı, menfi olan tek başına ben idim!
Genç kız ayaklarını dört numara gibi toplamış, büzülmüştü. Hani uyuklayıp kaza ile başını omzuma düşürse tavrı; değil otobüsü, dünyayı ayağa kaldırmak üzerine şekillenirdi. Öyle gibiydi yani, tavrı, durumu, davranışı ve de şekli bana göre!
Dünya üzerinde heyecanlandırılmış bir deyiş vardı; “Tanımadığınız kişilerin yiyecek, içecek ya da herhangi şekil ikramlarını kabul etmeyin!” ya da benzeri gibi bir şey. Türkiye’mde en az taraftarı olan bir öneri, tavsiye, ya da deyim. Çünkü ben de, ne yaptığımı bilmediğim bir tavırda yanımdaki genç kıza soyarak portakal ikram etmiştim ve genç kız;
“İğhk!” şeklinde bir tepki ile başını sallayıp başka bir söz söylemeksizin ikramımı reddetmişti hüzünleneceğim gibi, ancak art niyet aklımdan asla geçmeksizin.
Normal bir insan, yanındakinin bu tavrından etkilenip boğazına söz geçirmeyi deneyip bu eyleminden vazgeçerdi, değil mi? O kafa, o çalışmayan beyin neredeydi ki bende?
Genç kızın iticiliği beni etkilemiş, çekim alanına girmemi engelleyememişti. Hele ki onun sinirli bir şekilde camdan bakışına, doğa görünümlü gibi katkıda bulunmak istercesine camdan yansıyan görüntüsünü zihnime yerleştirme çabasını yaşarken, kendime hâkim değildim.
Birinci portakalın ilk ve sonraki dilimlerini ustalıkla mideme sevk edip hatta hazmederken, genç kızın bıkkınlıkla burnuna mendil tutmasını görmemişçesine sessize yakın “üf!” demesini duymamıştım.
Yahut da dürüst olmam gerek duymamış gibi davranmak daha hesaplı gibi görünmüştü kendime.
İkinci kez diğer portakalı önce ortasından ikiye ayırmış, sonra dilimleyerek ağzıma atmaya başlamıştım, tekrar ve aynı başarıyla!
Son iki dilimi, dini nikâhlı çiftmiş gibi ayırmakta, ikiye bölme çabasında zorlanınca büyük bir günaha girmiştim. Portakaldan zıplama çabasıyla sıçrayan oldukça güvenli ve haşmetli bir damla genç kızın yüzünü yalayarak pantolonuna âdeta yapışmıştı. Genç kız irkilmiş ve;
“Ah! N’aptınız siz böyle!” şeklinde höykürürcesine(1) tepkisini belli etmek mecburiyetini hissettirmişti bana.
“Affedersiniz!” diyerek, elimdeki peçeteyle genç kızın pantolonundaki o leke oluşturan damlayı silme çabası sonunda, o damla pantolonunda iyice yayılmıştı, özürle, hatta yalvarıp, yakarmayla baş edecek gibi değildim.
“Bir de sözüm ona lekeyi silme numarasıyla bacağımı okşuyorsunuz! Ayıp değil mi? Yeğenimin gelecek ayki düğünü için daha dün almıştım, hem de 245 lira vermiştim!”
“Gerçekten inanın, özür dilerim, affedersiniz, inanın, bilerek, isteyerek yaptığım bir şey değil. Kaza…
Tesadüf…
Bilgisizlik…
İsterseniz yardımcı kaptana söyleyeyim, bana bir yer bulsun, hemen ayrılayım yanınızdan. Tabiidir ki, size yeniden bir pantolon almam niyetimi kabullenmeniz ricasıyla!”
“Pantolon iade etme arzunuz hariç, ilk mola yerinde düşüncenizi uygulamanıza gerçekten inanmak ister ve arzularım!”
Tam bu anda, ön sıralardan giyimi nedeniyle varlıklı olduğu anlaşıldığı halde, neden şehirlerarası otobüslerle seyahat ettiği anlaşılmayan, poposu otobüsün süratine uygun bir şekilde ayran yayığı gibi çalkalanan orta yaşlarda bir bayan otobüs şoförüne gidip bir şeyler söyledi.
Şoför kafasını eğdi ve biraz sonra bir benzin istasyonuna girip, “Beş dakika buradayız!” deyip bir kenarda durdu, normal bir mola dışında duruştu bu, herhalde o kendini beğenmişin bir teyze olarak erkeklere has “Prostat(7) sorunu” olmasa gerekti!
Bu duraklamadan istifade eden genç kız da, çantasını hışımla koluna takıp, “İzninizle!” deyip arka kapıdan inip, daha otobüsün basamaklarındayken çantasından çıkardığı oldukça ince sarılı bir sigarayı dudaklarına yerleştirip çakmağının ateşini zor yetiştirdi sanki o sigarayı yakmak için.
O sosyete bayan, lâvabodan dönerken, o “üf!” telâşındaki genç kız da, “Boşa gitmesin!” tavrında, ya da kabilinden, sigarasından arka arkaya birkaç kez daha nefes aldı, yanılma hakkı düşünülmezse, son duman örtülü nefes tüketişleri otobüsün içinde silkelendi!..
“Diğer durumlar ve davranışlar hiç önemli değil, ancak sigara içmeniz ile ilgili bu durum sizin gibi güzel bir hanımefendiye hiç yakışmadı!”
“Size ne? Hem bu benim için devamlı bir alışkanlık değil ki!”
“O halde pantolonunuzu kirlettiğim için kızgınsınız bana. Yanımda o pantolonunuzun bedelini ödeyecek kadar param yok! Olağan mola yerinde bankamatik varsa çeker, cerememi öderim, yoksa sorar, öğrenir, varsa boş bir senet alıp, imzalar veririm size. ‘Şu gün, şurada’ ya da ‘Telefon numaranızı verin de, paranızı istediğiniz yere getireyim de’ der gibi söylemlere gerek kalmaksızın ne sesimi duyar, ne de yüzümü görürsünüz bir daha. Gerçi bilmiyorsunuz, ama ne ismim kalır zihninizde, ne de isminizi eğer saklamak gibi bir niyetiniz yoksa verirseniz, ödemeyi yaparım, olur, biter!”
“Gerek yok!”
“Sigara içecek kadar hüzünlendiğinize göre sanırım var, her ne kadar centilmenlikten nasip alamamışsam da herhalde beni bir sığır çobanı gibi görmediğinizi ummak istiyorum hanımefendi!”
“Estağfurullah(8)! Ama bilin ki bir kar tanesi bir çığa, bir su damlası sele dönüşebilir. Bir olumsuzlukla bir tabak yemeği dökebilir insan. Ancak her ne kadar baldan tatlıdır şeklinde bir safsata(3) varsa da insan öfkesine hâkim olmalıdır. Evet! Gerçek şu ki; siz benim tipim değilsiniz!”
Tepkimin ne olacağını gözlemlemek gibi başını eğip sustu çok kısa süre. Ne demem gerektiğinin farkında değildim ki. O da beklentisinin sonuca ulaşmaması nedeniyle sözlerine devam etmek zorunluluğunu yaşadı;
“Portakal gibi ekşili, turşulu ve örneğin şeftali gibi tüylü şeylerden haz etmem(1), diken diken olur her yerim. Yanlış bir niyetiniz olmadığını hissetmiş olsam da tepkime aldırmadığınız için kızgın, pantolonumu peçete ile silmeye çalıştığınız için hiddetliyim. Her şeye rağmen özür dilediniz ya, özrünüzü kabul ediyorum!”
“Anladım, öğretmenim!”
“Ben; ‘Öğretmenim!’ demedim!”
“Benim gibi bir hanzo(3) bile sözleriniz ve söyleyiş biçiminizden anladığına göre, ’Saklanmanız, ya da saklanmaya çalışmanız uygun değil!’ desem? Bu kadar düzgün ve ders verir şekilde konuşabilen kişinin yaşamda sadece annem olduğunu zannederdim. Yarınlarımızın sembolü bir öğretmenle bir öküz tavrıyla da olsa karşılaşmış olmaktan memnunum!”
“Kendinize böyle kötü sözler yakıştırmak için neden bu kadar heveslisiniz ki, anlayamıyorum. Annenizi sözlerimden tenzih ederim(1), ama keşke eski, yaşlı, kaprisli bir öğretmen gibi elinize cetvelle vurup, dilinize biber sürüp sizi kendinizi aşağılama tavrınızdan vazgeçirebilseydim…”
Tam bu sırada; “Çaylar şirketten!” anonsu adını öğrenemediğim genç kızın sözlerini yarım bırakmasına neden olmuştu.
Fırsat, bu fırsattı, güzel, güzel ötesinde şahane, harika bir öğretmendi. İçimdeki kıpırtıları azat etmemin(26) sakıncası olmayacağını düşündüm;
“Eğer sigara içmeyeceksiniz, çay içerken masanızı üleşebilir miyim?”
“Neden, benimle yakınlık kurmak mı isteyeceksiniz veya ‘Ben Ahmet!’ diyerek yakınlık kurmak mı maksadınız?”
“Adım; Işık efendim!”
Umursamadı genç kız, cep telefonunu açtı, bir sanatkâr, zamanı, mekânı duyguları hissetmiş gibi; “If you go away…” diye bir şarkıyı seslendiriyordu, sanki bana engel olmak istercesine.
Şarkıyla birlikte genç kızın gözlerinde bir hayret ifadesi büyümüştü, nedenini bilemediğim, anlayamadığım, ama hiçbir işe yaramayacağını bilerek, inanarak umursamamak hakkımı kullandığım.
Yaşamdaki en kötü ihtiyatsızlığımı, huyumu sergiledim, yanından uzaklaşarak; “Affedersiniz!” diyerek ve küserek!
Çaresizliğime çare arar gibiydim, karşımdaki kötü sözleri hak etmişim gibi kazık gibi bırakmıştı beni, önce olduğum yerde.
Genç kızın, yani öğretmen hanımın umurunda mıydım ki, hıyarın teki olarak? Ancak kendime itiraf etmeliydim ki; davranış ve erkenden yanlış çabam da beni “Eşşekten dönmüş karpuza çevirmişti!”
Bu sırada, bir ön koltukta karı koca olduklarını sandığım benim yaşlarımda iki genç yanı başımdan geçmek üzereydi ve bey bana olan yakın taraftaydı;
“Affedersiniz, bağışlayın, çayımı sizin masanızda içebilir miyim?”
Bakışları hayret doluydu, sorgulamak yerine bir centilmen olarak cevapladı beni;
“Hayhay! Neden olmasın, tabii!”
Boş bir masaya oturduk, galiba onların da benim gibi ne ihtiyaç molasına, ne de karbonatlarla desenlenmiş, kim bilir belki ne zamandan kalmış, tazeliği tereddütlü çayları içmeye ihtiyacımız vardı. Sadece soran bakışları cevaplamam yeterli olacaktı.
“Eğer ki ‘Hayır!’ derseniz, anlarım, boynumu bükerim, ısrarcı olmam, olamam, üstelik bu cesareti şu an dışında da tekrar bulabileceğimi sanmıyorum...”
“Konu nedir arkadaş?”
“Adım Işık efendim. Bir yanlışlık eseri geciktiğim için otobüse son anda yetiştim ve yanında oturduğum ismini bilmediğim öğretmen hanımın izni ile yan koltuğu sahiplendim. Ancak tavır, söz ve davranışlarından anladığım kadarıyla, kendine yakışan bir tip olmadığımı ısrarla belirten genç kızın varlığımdan hoşlanmadığını hissettim, hissediyorum da…
Cinsiyete bağlı olmaksızın genç bir insanın benim yüzümden mutsuzluk yaşamasını dilemem. Sadece bir düğün için görevimi yapıp döneceğim, bu nedenle bagajım-magajım yok. En kötü ihtimalle muavine burada kalacağımı söyleyip gelecek herhangi bir vasıta ile ileri gidebilir veya ‘Allah’ın emri değil ya hediye vermek!’, geri dönerim!”
“Peki, bizden istediğiniz ne Işık Bey?”
“Utanıyorum, ama genç bir öğretmenin üzülmemesi için şansımı denemek istiyorum, acaba eşiniz benimle yer değiştirebilir mi?”
“Doğal olarak tabii ki, ancak yanınızdaki bu durumu kabullenecek mi, bakalım?”
“Babamın kızı değil, akrabam, arkadaşım değil, dediğim gibi ismini bile bilmiyorum. Dileğimi kabulleniyorsanız, eşiniz gidip konuşup, tavrını öğrenirse, en kötüsü başlangıçta da dediğim gibi otobüsten iner, geçecek zamana göre şu ya da bu yönde bir vasıta bulmaya çalışırım!”
Genç kadın ikinci bir söylemimi beklemeksizin, tekrarıma gerek görmeksizin yerinden kalkıp genç kıza yöneldi, umutluydum başım öne eğik. Ancak neden umutlu olduğum konusunda bir kanaatim yoktu.
Hanımefendi gülümseyerek döndüğünde umudumu perçinleyen iki kelimelik bir cümle çıktı dudaklarından;
“Oldu, bu iş!”
“Teşekkür ederim, herhangi bir sille(3), sitem, istihza, hatta azar işitmeden, kimsenin canını sıkıp üzmeden hemen kaybolup sizin yerinizi kendi adıma sahipleneyim!”
Genç kadının kocasına anlamlı bir şekilde bakıp döşediği cümleden haberim olması asla mümkün değildi;
“Eskilerden, aramızdaki birinden, yanıp-tutuşma gibi bir olay geçiyor mu aklından meselâ?” dediğini ve devamında;
“Bu iş olacak, biz göremeyiz, ama mutlaka…” şeklinde bir kehanette(3) bulunacağını da aklımdan geçirmem mümkün değildi.
Kimse gelmeden, otobüsün açık kapısından yalnızlığımı üleşerek sahipleneceğim koltuğa yönelirken düşünüyordum.
İngilizce bir şarkı dinlediğine göre; İngilizce Öğretmeni olsa gerekti. Evet, öğretmen değildim, ama benim de görevim gereği azdan çok yüklüce İngilizcem vardı.
“Gel lan…”
Yakışmadı bana, hem hiçbir insan içinden yahut da sesli düşünürken kendine bile kaba olmamalı, kabalaşmamalı, kaba sayılacak söz, kelime ve cümleleri kullanmamalıydı.
“Özür dilerim!”
Tarihin hangi sayfalarında biri kendinden bu şekilde özür dilemişti ki? O bendim işte! Üstelik Kerem misali yanışının(9) şu anda bile farkında olamayan!
İngilizce Öğretmeninin cep telefonunda yüklü olduğu gibi benim cep telefonumda da Türk Sanat Müziği yanında İngilizce şarkılar vardı. Cep telefonumu açıp önce bir Türk “Every way that I can(10)”, sonra bir kör sanatçıyı “I can’t stop loving you(10)” ve de sonra I will always love you(10)” dinledim.
Kulağıma nereden ulaştığına inanamadığım, bildiğimi sandığım, unutmadığım, unutamadığım belki de unutulmaması gereken “Nobody loves you…(11)” şeklinde tamamlanamayan bir söz dizesi ulaştı.
Dize kendini tamamlamaya çalışırken bir diğer sanatkâr; “You are the answer to my lonely prayer…(10)” başlamıştı ve devamında kulağımdaki kulaklık çekilerek alındığında öncesinde ensemde bir nefes, sonrasında ise bir ses ulaştı kulağıma;
“Hiç yakışmadı!”
“Affedersiniz, ne ve niçin?”
“Hangi birini söyleyeyim ki? Kocaman, aklı başında sandığım, size yakıştıramadığım bir şekilde adam olarak küsmeniz, benden korkup beni bir aileye şikâyet edip yerinizi değiştirme çabanız, benim isimsiz bir ben olduğumu bilmenize rağmen, geriye dönüp beni görmeye çekinip, penceredeki siluetimden gözlerinizi ayırmamanız…
Ve itiraf edin ki, benden etkilenip kendinizi sakınma gayretiyle daha ötesi için ilerlemeye gayret edemeyip çekinmeniz…”
“Çok güzel ve iyi bir hayal gücünüz var hanımefendi. İsterseniz öğretmenliğe devam etmek yanında Türk Filmleri için senaryo yazma gayreti yaşayın. Vallahi çok iyi para kazanıp zengin bile olursunuz!”
“Hiç aklımdan geçen bir şey değil, bana öğrencilerim yeter…”
“Onun için ‘Öğretmenliğe devam etmek yanında’ dedim, zaten. Çünkü devletim annemi; ‘Yeter artık, emekli ol!’ diyerek kovaladı da ancak o zaman öğretmenliği bıraktı, sizi ve sizler gibi öğretmenlerimi bilip, görüp, tanımasam bile mesleğinize âşık olduğunuzu bilerek saygı duyduğumu bilmenizi isterim!”
“Işık! ‘Işık!’ diyebilirim, değil mi? Hep bu şekilde arkalı-önlü, söylediklerimizde anlaşılmayacak şeyler çıkacak tereddüdü ile saç-saça, baş-başa kavga etmesek de senin küskünlüğünde mi konuşacağız?”
“Beni sitemle, kahırla(27) itekleyip tekmeleyip uzaklaştıran sensin!”
“Yok, daha neler? Farz et ki biraz nazlandım, kapris yaptım, ne varmış ki bunda hemen küsecek, ellere şikâyet edip de yer değiştirecek? Sakın bir şeyler geveleme(1), külâhıma anlatırsın! Küsmediysen, gel yanıma otur, seni anlat, dinlemek istersen, sabredersen de ben de beni anlatmaya çalışırım sana!”
Gerçekten bazı şeyleri inkâr etmeyi de, “Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu!” dercesine, kendisine esir edecek bakışlara benim cesurca karşı koyamayacağımı, tahammülsüzlüğü yaşayacağımı bile bile yanına geçtim genç kızın, üstelik ikimiz de birbirimizin birbirimize “sen” olduğumuzun farkında değildik!
Gerçekten, yalan söyleme hakkım bir kenarda dursun, fol yokken, yumurta yokken etkilenmeyi aklımdan geçirmemiştim (desem?) Bunda benim asla ve kata suçlu olduğum iddia edilemez, çünkü o; “Beni etkileme silâhını kullanmıştı!”
İşte olay bu kadar basit, aslını kim bilmez ki? Hemen elimi tuttu, sıcak, sıcacıktı elleri, nefesi gibi ve;
“Önce adımı söyleyeyim; Işıl. İsmimi nasıl yorumlaman gerektiğini sana bırakayım, ama hemen değil! Çünkü sen adını söylediğinden beri seni değil tekmeleyip uzaklaştırmak, kadınca bir kaprisle seni masamda istememek gerçek bir hataydı, kabul ediyorum. Özür dilerim, hadi bana kendini anlatmaya gayret et, çabala!”
“Gerçekten mi, on dakika önce öfkeli gibiydin, ben beni anlatmaya çalışırken sıkılmayasın?”
“Sebebini söyledim, aynı sözleri tekrarlatma istersen bana. Seni merak ediyorum, bilmek, tanımak istiyorum.”
“Sana, seni nasıl gördüğümü mü anlatsam önce, öncelikle? Sana beni değil, içimden geçenleri, içimdekileri anlatma çabasında olacağımı düşünebilirsin, ama şu an yeri ve zamanı değil, belki de heyecanımı frenlemekte zorluk çektiğimin farkındasın?”
Cevap vermedi, hareketlenmedi bile Işıl. Çünkü makul ve mantıklı olduğuna inandığımız konuşmalarımızın, kavga-dövüş eder beklentisinde olan öncemde konuştuğum, bize hayretle bakan karı-koca, şikâyetimde samimi olup olmadığım şüphesini taşıyor gibiydiler.
Hele ki Işıl’ın, cesaretlendirmek gibi bir niyetle elini avucuma sıkıştırdığını fark ettiklerinde!
Ve şimdi biz…
Susmak mecburiyetindeydik, sesimizin ön koltukta oturan bizi merak eden aileye ulaşması olası idi, hele ki onlar şu anda elinin elimde olması dışında hiçbir ilintimizin olmadığına inançsızlıklarıyla kendilerini merakla dinlemek moduna arşivlemişlerse(1)?
Ben, yaşamımda ilk kez sevgi dolu olmasını istediğim, olmasını dileyip yalvardığım onun elini tutuyor, o sanki elimde gevşeklik varmışçasına sıkıyordu elimi. İki gardiyansız mahkûm, uçmaya hazır ve hazırlıklı, niyetli, gönüllü idik ve bu anlarda, bir çırpıda şair mi olmuştum, ne?
“Yolculuğun nereye Işıl?”
“Otobüsün ulaşacağı son yere!”
“Desenize gözünüzün arkada kalmasını(1) engelleyemeyeceksiniz. Çünkü ben annemin yakın akrabalarından birinin bu akşamki düğünü için bu yakada ineceğim!”
“Ben de öteki yakada bir hasta ziyaretinde olacağım!” dedikten sonra, sesini ancak duyabileceğim şekilde kısıp, elimi daha bir özenle ve sıkıca sıkıp;
“Düğüne beni de götür, beni şu anda yalnız bırakma, hasta ziyaretine de benimle gel, lütfen!” dediğinde bir şarkı geçti içimden, dolu dolu; “Gideceğin yere beni de götür…(12)” şeklinde seslenir gibi, kim sorabilirdi ki?
Böyle bir dileğe, hele ki kalbim olağan ötesinde çarparken nasıl “Hayır!” diyebilirdim ki? Gözlerine baktım, başımı eğdim, konuşmamıza gerek yoktu. Gözlerinin arkada kalmasına gönlüm razı olamazdı, kabullendim.
Hatta elimi bırakıp koluma girerek başını omzuma dayamasına bile rıza gösterdim. Gözlerini kapadı, nedenini bilemezdim, ben kapatsaydım, mutlaka hayallere dalar, şiirler yazardım beynimde.
Otobüs durdu, kalktı, kalktı durdu birkaç kez, sığınağı, koruyanı idim onun, ne gözümü kırptım, ne en ufak bir hareketim oldu. Orhan Veli gibi İstanbul’u dinlemek(13) için değil, belki de hayallerini şekillendirerek kendini dinliyor olsa gerekti Işıl!
Mutluydum; annemin istediğini değil, yaşamıma hükmedecek aradığımı bulmuştum!
Bizim için telâşlanıp merak edenlerin, yorum yaptıklarına inandıklarımın, ne zaman ve bize bakarak mutlaka gülümseyerek otobüsten indiklerinin farkında değildik. Gönlüme söz geçirmem, barikatlara, engellere, mânialara aldırmam mümkün değildi.
Yarı yarıya boşalmış otobüs otogara girerken yüzünü çevirip dudaklarına dokundum ve demem gerekeni fısıldadım sadece;
“Galiba değil, gerçekten seni, sensizliğe tahammülüm olmayacak gibi sevmeye başladığımı hissediyorum”
“Ben de…”
“Ne, nasıl?”
Benden daha cesur ve atılgandı;
“Seni seviyorum!”
Kabaca da olsa söylemem gereken tek söz vardı henüz başlangıcımızı yaşadığımıza inandığımız şu anda, kısaca;
“Ben de seni, hem de çok seviyorum!..”
YAZANIN NOTLARI:
(*) If you go away… (Gidersen eğer…) Shirley BASSEY’e ait muhteşem bir eser; “Bir yaz gününde gidersen eğer / Beraberinde güneşi de götürmelisin…” şeklinde devam eder!
(1) Alıcı Gözüyle Bakmak; Çok dikkatle bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.
Arşivlemek; Kurum ya da kişilerin faaliyetleri sonucu meydana gelen idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan (muhtemelen tekrar kullanılması mümkün) görsel, yazılı, data (veri) bilgileri saklamak (Öyküde saklamanın özelliği anlatılmak istenmiştir).
Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.
Giden Birinin Arkasından Su Dökmek; İslâm’da görünmeyen, batıl bir itikat olup herhalde giden kişinin hedefine kazasız, belâsız su gibi gidip dönmesinin görüntülenmesi olabilir.
Gözü Arkada (Ardında) Kalmak; Arkada bırakılan bir şeye merak ya da ilgiyle bağlı kalmak.
Haz Etmek (Haz Almak, Haz Duymak, Hazzetmek); Hoşa giden duygulanma, hoşlanmak, keyif, tat ve zevk almak. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
Tenzih Etmek; Kusurdan uzak tutmak, kusur kondurmamak.
(2) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
Ana-Baba Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş gen, ya da pek küçük kucak çocuğu. Annesi, babası ya da onların yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi.
Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Gök Görmedik; Görgüsüz, sonradan görme.
(3) Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.
Kehanet; Bir olayın olacağını önceden bilme.
Mentol; Nane esansından elde edilen, renksiz, keskin kokulu bir tür alkol.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Sille; Açık elin iç yanıyla vurulan tokat.
Tavassut; Yardım amacıyla araya girme, aracılık etme, ara bulma, aracılık.
Usturupsuz; Doğru düzgün olmayan, kurallara uygun olmaz bir şekilde anlamında daha ziyade “üstürupsuz” şeklinde kullanılan bir kelime.
(4) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.
(5) Yedi Kardeşe, Yedi Gelin; Orijinal ismi; Seven Brides, For Seven Brothers olup Jane Powell ile Howard Keel’in başrollerini oynadığı oldukça iz bırakan müzikal komedi.
(6) Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek. Dönmek, pişman olmak, günahı terk etmek (Bakara Suresi, 222. Ayet; Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri de, çok temizlenenleri de sever, şeklindedir).
(7) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
(8) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
(9) Biraz kül, biraz duman… şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri, Türk Sanat Müziği olarak Nihavent Makamında Avni ANIL tarafından bestelenmiştir. Bestenin bir bölümünde; “Kerem misali yanan, o benim işte” dizeleri hüküm sürmüştür.
(10) I feel you’re moving on a different cause… (Farklı bir hedefe ilerlediğini hissediyorum) diye başlayan 2003 yılı Eurovision Şarkı Yarışmasına “Every way that I can… (Yapabileceğim bir şekilde…) ismiyle katılan, sözlerini Demir Demirkan’ın yazdığı şarkıyla Sertap Erener BİRİNCİ olmuştur.
Nakarat kısmı için kısaca bir hatırlatma yapmam gerekirse; “Every way that I can / I’cry, I’ll die and make you mine again… I’ll try to make you love me again/ I’ll give you al my love and then… Yapabileceğim her şekilde / Ağlayacağım, öleceğim ve seni tekrar benim yapacağım… Tekrar beni sevmeni sağlamaya çalışacağım / Sana tüm sevgimi vereceğim sonra…” şeklindedir.
You are the answer to my lonely prayer… (Benim yalnız yakarışımın cevabı sensin…) Neil Sadaka’ya ait bir şarkı.
If I should stay… (Eğer kalırsam…) şeklinde başlayan Whitney HOUSTON’a ait şahane bir eser olup nakarat bölümü; “And I will always love you , Will always love you, You, my darling you (Ve seni her zaman seveceğim, Her zaman seveceğim, Sen, benim sevgilim, sen…” şeklindedir.
I can’t stop loving you…(Seni sevmekten kendimi alamıyorum…) Çeşitli sanatkârlar tarafından seslendirilmiş olan Ray Charles’e ait bir şarkı.
Son bir not; Sertab ERENER’in Eurovision finalinde başarısı üzerine aynı yıl; “Benzemez kimse sana, gülüş-ağlayışın…” şeklinde başlayan “EVERY WAY THAT I CAN…” isimli dizeler sıralamaya çalışmıştım.
(11) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “GEÇMİŞE YOLCULUK” “Çocuktuk, ufacıktık” ve “Top oynadık acıktık!” Ziya GÖKALP’e ait “ALAGEYİK” şiirinden esinlenerek başlayan dizelerimin bir yerinde bu söz; ? Nobody loves you as much as I do. Because you’re my first and last lover; “Seni hiç kimse benim kadar sevemez. Çünkü sen benim ilk ve son aşkımsın” şeklinde İngilizce söz. 1998 Yılında “GEÇMİŞE YOLCULUK” adlı dizelerimin bir kıtasında bu deyişi şöyle şekillendirmeye çalışmıştım; Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu; / Türkçesinden önce söylenmişti; ‘Nobody loves you!’/Sözün devamı gelmişti; ‘As much as I do!’/Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu…”
KARATEKİN, Erol. “CEHENNEMDE EL ELE” Bir öykü, Bu öyküde de “Nobody loves you, as much as I do” sözünü kullanmış durumdayım. Merak eden; This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. adresinden okuyabilir.
(12) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)
(13) İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı… Orhan Veli KANIK