Haydut, akıllı, cesur ve atılgan kendine özgü ismi ve ancak narin bir yapısı olan cins bir köpekti. Başlangıçta, yani onu edindiklerinde ona ilerilerini bilir gibi “Korsan” adını vermek istemişti aile. Ancak genç kız yine ilerilerini görmüş gibi “Haydut” ismini vermişti. İlerleyen zamanda, dişlerini göstermeye başladığında yani Suna’ya yaklaşan olursa göstermesi gerekenleri göstermekten ve sesli ikazdan çekinmeyen bir varlık olmuştu.
Tek kusuru vardı, tüm gereklilikler dışında. Kapıyı açık değil, aralık dahi görse kaçıp bakkala gidip borç bir şeyler almasıydı! Bakkal Zekeriyya Ağabeyin ona özel, onun için tuttuğu veresiye defterinde(1) özel sayfası vardı.
Başlangıçlarda bakkala ödemenin yapılmasının garantisini temin için Haydut, satın aldığı(!) şeylerin ambalajının ya da poşetinin evde açılarak kendisine ikram edilmesini ve “Afiyet olsun!” denmesini beklerdi.
Sonraları sabırsızlanmayı öğrenmişti, bu konuda en değerli yardımcısı Bakkal Zekeriyya idi, işaretlediği her ne ise açtırıp eve kadar bile sabretmeyi bilmeksizin anında tüketir olmuştu. Ama kanaatkârdı, her davranışında bir parça, günde eğer imkânlar elverirse en fazla üç kez kaçma ve bakkalı ziyaret etme hakkını kullanırdı.
Öyle şımarık, haylaz, arsız(2) olanlar gibi, ağzından salyalar akarak, bağırıp çağırarak belli etmezdi varlığını. Tek “Hav!” sorununun çözümü ve bakkalın dikkatini çekmesi için yeterliydi, o da bakkalda müşteri yoksa uluorta(2). Ha! Birinci “Hav!” sesine ilgilenmemiş miydi bakkal; ikincisi art arda yola çıkardı; “Hav! Ve Hav!” Üçüncü “Hav!” bilgiççe inceleyip hak ettiğine inandığı paketin açılması içindi.
Dördüncü “Hav!” ilgilenilmeyişinin şiddet gösterisi gibiydi ki, Allah korusun!
“Dikkatini çekerim! Dükkânı başına yıkarım, ısırırım!” ve benzeri anlamlarındaydı, sanırım!
Dükkânda müşteri varsa, kendinden çekinmemeleri için bir kenara büzülür, sabırla müşterilerin gitmesini beklerdi, ama bu kez israf olmasın diye(!) “Hav!” hakkını kullanmak istemezdi, ancak ufak bir pasiflik hissetti mi de Dartanyan(2) gibi kılıç çekerse de, arada 5-10 saniye duraklama yaşar, en acıklı yalakalık pozisyonunu alırdı, tüm tehdit unsurlarını kullanma imkânı olmasına rağmen, aldığı terbiye ve eğitim gereği, yapmazdı.
Tüm başarı çabaları boş gidecek gibi görünürse, bu kez duygu sömürüsü(1) yaparak ritimli çalışmasına ve seslenmelerine devam ederdi ki, insan taş yürekli olsa bile, o dilediği için Himalâya Dağlarından tuz da getirirdi, buz da, kar da.
Herhalde Kardan Adamı getirmelerini de bekleyecek kadar egoist değildi!
Başının okşanması kendi tercihi miydi, yoksa Bakkal Zekeriyya’nın sevgi gösterisi mi, yoksa mecburiyetten korkusu muydu, bilmek mümkün değildi. Çok iyi anlardı Türkçeyi ama “Havca!” lisanından başka bildiği bir lisan yoktu, öğrenememişti, öğrenmeye de hiç niyeti yoktu! Nasıl olsa netice de her şey istekleri doğrultusunda gerçekleşiyordu ya, niye kendi beynini zorlasındı ki?
Yalakalık denince yanlış anlaşılmamalı, bu sadece kendiyle Bakkal Zekeriyya arasında bir mesafe oluşmaması için başvurduğu çare idi. Yoksa sahibi Suna’dan başkasına ne yalakalık yapar, ne de yapılmasına izin verirdi.
Kendisini sevenler, sevmek isteyenler arasında ayrımcılık yapmak yetkisi dâhilinde idi. Bir defa ona yaklaşıp ilgi gösterenler, tıpkı sahibi gibi olacaktı, yani karşı cinsten, malûm kendisi erkekti.
Bu nedenle güzelmiş, çirkinmiş, gençmiş, yaşlıymış değerlendirmesi yapmazdı, yeter ki gereken ne ise o şekilde yapılsındı. Okşamak mı öyle tırnaklarını geçirircesine değil, kucaklamak mı öyle boğacak, kabahat yapmasına sebep olacak gibi olmamalıydı!
Mahalledeki tüm kediler için kafası daima bozuktu, mahalledeki kedilerin de pek umurundaydı sanki bakkala yalnız başına gidiyorsa gizlenirlerdi, yok, sahibi tasmasıyla gezdiriyorsa, cesur bir yürekle(!) kenarlardan köşelerden nanik yaparlardı(3) ki, bu da onlara tanınmış bir haktı.
Suna’yı tarif etmek gerekirse, Haydut’un nazarında dünyada ondan güzeli yoktu. Güler yüzlü, tatlı dilli, sevgi dolu, uzun boylu, kumral saçlı, deniz mavisi gözlüydü, burnu hokka gibi, dudakları her zaman gamzelerine uygundu.
AVM denilen alışveriş merkezlerinin neredeyse mahalle aralarına bile sokulacak şekilde aykırılığı, yanlışlığı, daha uç boyutta, zayıfları tüketme amaçlı kirliliğine direnen sadece kendine ait bakkalı ile Zekeriyya idi sokakta.
Onun da çok zaman günleri Haydut’un siftahları(2), çok zaman AVM’lere aşırı tepkisi olan Suna ve ailesinin alışverişleri ile başlayıp bitiyordu.
Ne de olsa kredi kartı denen bir musibet(2) vardı, insanlar ekmeklerini bile çekinmeksizin kredi kartı ile alıyorlardı.
Suna bir evin tek kızı, gözbebeği, her şeyi idi. Ancak Suna doğduğunda büyükbabanın tavrı nedeniyle aile, çocuk yaşlarından beri ondan her an ayrılacak oluşlarının hüznünü yaşıyordu. Çünkü büyükbaba ermiş gibi, Suna’nın büyüdüğünde ve vakti geldiğinde dolambaçlı yollardan(1) da olsa uzak akraba olan Suat ile evlenmesini dilemek, istemek, rica etmek, şart koşmak bir yana düpedüz emretmiş gibiydi.
Ve bunu Suna’nın mühendis olarak çalıştığı dairede bilmeyen yoktu.
Yaşarken de ölümü halinde de “Emir demiri kesecekti!” Bu nedenle bir ara nişanlanmışlardı aile arasında, birer yüzükle, Suna istemese de…
Belki Suat da istemiyor olabilirdi.
Sonay, isminden de anlaşılacağı üzere çok çocuklu bir ailenin tekne kazıntısı(1) son ferdi, dünyaya metelik vermeyen(3), elinden tutulmamış, tutulamamış olsa da gayretle okuyup mühendis olan, askerliğini yapmış, Suna ile aynı dairede çalışan bir devlet memuruydu.
Ancak Sonay şunu inkâr etmemeliydi. Ataması yapılınca annesi, babası şehirdeki evlerine kilit vurup boş bırakarak üç-beş parça eşya ile yanına gelip, başına dikilmişlerdi. Belki de kendisini hayırlı evlât olarak düşünüyor olsalar gerekti. Çünkü gerek ablaları, gerekse ağabeyleri birinciler kocalarının, ikinciler karılarının peşlerinden terki diyar etmişlerdi(3) ve gerçek şu ki ayda-yılda bir, birinden biri ya geçiyorken, ya da ihtiyaçtan merak edip uğruyordu, kendi başına, tek olarak…
Bu nedenledir ki, hiçbir evlâdın anne ve babasının Sonay’ın başına gelmeleri konusunda müspet ya da menfi bir söz hakkı olamazdı. Bir de hayırlı bir kısmeti çıksaydı, torunlarını görüp de gözleri açık gitmeseydiler.
Büyükbabanın tavrı ve ebedi istirahat mahalline yönelmiş olsa da sonuç beklentisinin devam ettiği farz edilse bile ortada fol yok, yumurta yokken, garip bir istek olsa gerekti bu.
Rutin(2) bir çalışma düzenindeydiler Suna ve Sonay; “Günaydın! Merhaba! İyi günler! İyi akşamlar!” o kadar işte, bunlar dışında herhangi bir yakınlıkları, arkadaşlıkları, aynı konuda beraber çalışmışlıkları bile yoktu.
Zira belki de kendiliğinden oluşmuş haremlik-selâmlık düzeninde(1) odaları bile ayrıydı.
Ancak…
Sonay’ın yere bakan, yürek yakan gibi özelliği olmamasına rağmen, çevresinde de ilgi duyacağı kimse yoktu, iş arkadaşlarından. Hani şöyle; “Duygusal yaklaşımımız olsa, birbirimizi beğenip anlaşıp yuva kuralım!” diyeceği. Doğal olarak bu düşüncesine özellikle annesinin baskı yaptığını söylemeden geçmek olmazdı.
İş yerindeki bayanların çoğu evli barklı, çoluk-çocukluydu. Hatta emekliliğini bekleyen Songül Abla ayrıca torun-topalak sahibiydi de.
Sonay’ın tüm olasılıkları, Suna’nın büyükbaba şanssızlığını unutup göz süzebileceği(3), aslında içten içe, hakkı olmadığı halde ilgilendiği tek kişi Suna idi!
Ancak o da resmen nişanlı gibi, iş yerine başı önde gidip-gelen, muhtemelen aldığı aile terbiyesi ve nişanlı olması nedeniyle Sonay’ın da, diğerlerinin de farkında bile olmayan genç bir kızdı.
Konuyla ilgili olarak Haydut’un ağzından daha önce bilgi verilmişti zaten.
Belki eklenecek söz şu olabilirdi Suna ile ilgili olarak; yaşamak için canı ona Tanrı vermişti, ancak büyükbaba; otoritesini(2) ve örfünü(2) kullanarak onun bu canı nasıl kullanacağına hâşâ(2) Tanrı adına karar vermişti.
Belki Tanrı, belki de kendisi o anki hükmeden aklıyla ahrette karşılaştığında bunun hesabını değilse bile nedenini sorup öğrenebilirdi.
Sonay’a gelince; değersizliğinin farkındaydı, elinde değildi, çekinikliği olsa da fark edileceğinden gerçekten korksa da, onunla karşılaştığında yüreğinin yerinden fırlayacakmış gibi atmasını engelleyemiyordu.
Günlerden bir günün sabahında müdür ikisini birden odasına çağırdı;
“Hadi gene iyisiniz Mühendis Hanım! Nişanlının yaşadığı koca köyde bir seminer var, seni orada görevlendireceğim. Ancak uçakla gidersen, in-bin, servis bekle, taksi tut şeklinde zorlanacağın düşüncesindeyim…
Bu nedenle eğer ikiniz de uygun görürseniz görevlendirme onayını alacağım bizim çift kabinli pikaplardan birini alıp gidin. Size ne şoför, ne de başka türlü araç yardımında bulunmam mümkün değil, sebebini bilmenize gerek yok, ama diyelim ki bize denetim, büyük beylerden ziyaret, yukarılarda zorunlu toplantılar falan var…”
Tepkilerini ölçmek istercesine yüzlerine baktıktan sonra devam etme gereğini hissetti;
“Sen nişanlınla beraber olursun, bu Homongolos(4) tipli adam da pek aklım kesmiyor, ama nişanlının çevresinden birilerinin nasibi olur belki. Sen de, nişanlın da, belki ben bile sevaba gireriz, henüz evde kalmış damgası yememiş olsa da evde kalma adayı bu genç kardeşimiz için. Seminerden yararlanacaklarınızı yok saymam mümkün değil, raporlarınız mutlaka olacaktır, müştereken hazırlayacağınız, ama şimdilik o rapor beklentisini göz ardı ediyorum(3)…”
Düşünür gibiydi, bu; taşı gediğine koymasının gerekliliği idi (galiba);
“Şu sıralarda canım öylesine bir düğün pilâvı yemek istiyor ki! Artık hanginiz önceliği sahiplenirsiniz bilemem. Ha! Suna nişanlını henüz tanımıyorum, kıskançsa, Sonay’la seyahat edeceğini anlat, izin al, ha, ‘Olmaz!’ dedi o zaman tüm zahmetlere tek başına katılacağını bilmende yarar var…
İzin verse bile ülkemizin önemli icatlarından biri olan kıskançlık nedeniyle senin Haydut’unu aranıza oturtmayı mutlaka sağlayın. Bu Müdür Ağabeyinizin bir önerisi âcizane(2)…”
Konuşmak, anlaşmak, mutabakat(2) sağlamak gerekti. Üstelik Haydut’u yanlarına almak bir dert, almamak ayrı bir dertti. Almasalar nişanlısının dilinden kurtulamazlardı ikisi de. Suna, yalnız ve bekâr bir adamla seyahat ettiğinden, kendisi ise genç ve nişanlı bir genç kızla böyle bir seyahati kabullendiğinden dolayı.
Alsalar, bakımı, zapt edilmesi, ihtiyaçlarının yerine getirilmesi, seminerde kontrolü, misafir kabul edilmelerinde reddediliş olasılığı ve en önemlisi belki de; köpek giren eve melek girmeyeceği hurafesi(5) ki, söyleyenlerin Azrail’in de bir melek olduğunu akıllarına getirmemesi gibi bir garabet…
Çözüm Sonay’ın omuzlarındaydı. Gidilen yerde köpeklerin otellere girme gibi bir lüksü yoktu. Suna nişanlısında kalabilirdi. Ya da kalamaz da otel de kalırsa fedakârlık etmesi ve Haydut’u sahiplenmek Sonay’ın mecburiyetindeydi.
Devlet misafirhanelerinde hele ki böyle seminerlerde, değil köpekle birlikte, tek başına, hatta cümbür cemaat(1) kalınan bir odada bile çok zaman yer bulmak olasılıklar dâhilinde değildi.
O halde Suna’nın üzülmemesi, sakin ve rahat olması, hatta kendilerinden haberinin bile olmaması için, devlete ait, ya da uygun bir park yerinde Haydut’la pikabı beraberce paylaşmaktı, koyun koyuna da olmasa. Çözümün bu şekilde gerçekleşmesinden başka bir çözüm düşünemiyordu.
Suna ve Sonay sözleştiler, hazırlandılar, belirlenen saatte, bavul ve çantalarını arka kanepeye, Haydut’u aralarına oturtarak serüvenlerine başladılar. Ama ne serüven? Bu Haydut’un ilk şehirlerarası deneyimi (yani ilk kez milli olması(3)) olsa gerekti. Kıç üstü oturmuş, kafasını her yöne merakla çevirerek bakınıyordu.
Direksiyonda Sonay ve kapı kenarında Suna oturuyordu doğal olarak yerleşim plânına ve Haydut’un yöntemine, yönetimine göre. Çünkü Sonay erkekti, kendi gibi ve nasıl bir kısım konularda sokakta gezerken, gezinirken kendine güvenilmiyorsa, Sonay’a da güvenilmemesi o kadar doğaldı!
Bir süre ilerleyip şehirden çıktıktan sonra bir benzin istasyonuna girip aracın deposunu tamamen doldurmak istedi Sonay. Haydut, belki de arabaya bindikten hemen sonra, belki de dünden hazırlıklıydı böyle bir molaya, duraklamaya ve yapılanmaya.
Kimseyi dinlemek istemeksizin, tasmayı umursamaksızın Suna’yı peşinden sürüklercesine koşturarak markete yönelmiş ve tek kez “Hav!” hakkını şekillendirmişti market kapısında bağımsız olarak!
Ve belki inanmakta güçlük çekilebilir, markete yarış atı gibi yöneldiğinde ayaklarının kirlenmemesi arzusuyla su birikintilerine basmamak için slalom yapması(3), edepsiz çiklet birikintilerine, çöplere karşı gerektiğinde başarılı bir şekilde hareketlerle mesaisini(!) tamamlamıştı.
Istırap çeker gibi tek “Hı!” şeklinde inildemesi(3); “Bu bir emirdir, uygun yere götür!” anlamındaydı. Aynı tandans(2) ve desibelde(2) ikinci bir “Hı!” sesi, “Poşeti, ıslak havluyu kap gel, popomu döndüğümde, utandırma beni!” anlamındaydı.
Suna, Haydut’un kendince bildiği tüm kurallarına, direktiflerine(2) aynen uyuyordu, aralarındaki iletişim, yöntem ve yönetim anlaşmasına göre. Zaten uymak zorundaydı da. Hele bir uymasındı. Çünkü; “Suna kendi bilirdi, başına gelecekleri” Haydut’tan günah giderdi (“Nerelere” olduğu önemli değildi, nereyeyse; o kadar)!
Marketten Haydut’un sevdiği bisküvilerden alması da mecburiyetti, hem Suna’nın, hem de Sonay’ın, aksi takdirde çıngar çıkardı(3), otururdu bir yerlere, düpedüz küserdi, öyle bir huyu vardı, ilk adımda Sonay da öğrenmişti bunu, ne de olsa Suna ayrıca evinde bilgisi olan, öğrenmek zorunda kaldığı konulara çalışarak öğrendiği, bildiği konularda parasız olarak ders veren, başaranların başarılarıyla mutlu olan bir öğretmendi ya!
Söylemeye gerek yok, bilinen bir gerçekti bu, sadece tüm dairenin değil, tüm ahalinin dense yeri…
Sonay, Suna’nın elinden aldı tasma ve çekeceğini ve büyük bir nezaketle şoför mahalli kapısını açıp “Buyur!” etti önce Haydut’u sonra Suna’yı. Haydut ikinci bir ısrarı beklemeksizin geçip yerine oturdu, tasma ipinin arkasından salıverilmesini bekleyip, daha sonra da tasmasının çıkarılmasını bekler gibi.
Sonay;
“Sizin de şöyle buyurmanız dileğim efendim!” dedi ve ekledi;
“Ehliyetiniz varsa da, yoksa da hiç önemli değil, yarınlarda hep kocanın ağzına mı bakacaksın, üstelik rica ile ‘Mümkünse beni şuraya götür, buraya bırak, zahmet olacak!” falan diyerek?..
Yani arabanız varsa ya da olursa; ‘Araba bugün bana lâzım, hadi sen başının çaresine bak!’ dersin, artık sözlerinin sonuna ‘Hayatım, canım, bir tanem!’ gibi yumuşatıcı ve arabaya el koyuşunu hoş gösterecek sözleri söylemek de sana kalmış!”
Bu şans, şimdi elinde! Geç bakalım direksiyona Suna Hanımefendi, Mühendis Arkadaşım. Tecrüben olsun, ben yanındayım, doğal olarak şimdilik. Kim bilir belki ilerilerde ikinci bir arabanız daha olur, çoluk-çocuk, kocanın arabasına muhtaç olmadan siz kullanırsınız artık!”
“Henüz evli değilim! Ne zaman evleneceğim, kaç çocuk doğuracağım, kaçı kız, kaçı oğlan olacak? O konularda da bilgi rica etsem?”
“Abarttım değil mi? Haydut, sen de şu imalı güler tavrını bırak lütfen, bozuluyorum ama…
Gene de sen bilirsin, ödül bisküvileri cebimde. Hadi Suna, yani Suna Hanım, nazlanma hakkınızın sonuna geldiniz, binin şu arabaya da akşam olmadan ulaşalım kente, batıya gidiyoruz, batı güneşi gözleri çok yorar çünkü. Şu andan itibaren, inatçı biri olan bana yalvarıp yakarsan dahi yerimden kıpırdamam, direksiyona geçmem, bilesin…”
“Emredersin komutan!”
“Asla emir değil, gerçekten geleceğin için bir öneri, bakarsın eşinle uzun seyahatlere çıkmanız gerekir, adamcağızı ara sıra dinlendirsen fena mı olur, sanki?”
“Bu da çoluk çocuğa karışmamla mı ilgili?”
“Hayır, sadece trafikte bu gibi durumlarda dikkatli olman gerekliliğinin izahı…”
“Anladım…”
“Sakın bana bir daha ‘Komutan!’ deme, gerektiğinde, eğer sen de istersen komutan kocandır!”
“Taktın şu kocaya…
Hadi bismillah, yola çıkıyorum, ehliyetim var, şans dile ve çenenizi de bağlarsanız memnun olurum, ne anlamda, anlamışsınızdır herhalde!”
“Ölüler gibi yani…”
“Ağzınızdan yel alsın abi, o nasıl söz öyle?”
“Öylesine işte! Allah yol açıklığı ve sürücü şansı versin Suna kardeşim, haydi ileri ve istediğin gibi sustum!”
Sonay susmuştu, ama küs gibi, bir robot, ya da namaz da kaide-i ahire(41) gibi iki eli dizlerinin üstünde, gözleri ilerilerindeydi. Haydut’un dünya yıkılsa umurunda değildi, başı Suna’nın dizi üstünde, ayakları vücudunun gerginliğinde Sonay’a dayanmış gibiydi, keşke araba biraz daha geniş olsaydı, modunda!
Suna sakin, düzenli bir şekilde yürüyor, yani yönetiyordu arabayı, kurallara uyarak, ayağını ayarlamış gibi 90 Km/Saat sürati aşmaksızın, hatta yolda karşılaştığı Trafik Polislerine tek korna sesi ile elini kaldırıp selâm vererek.
Bu Haydut’un yadırgadığı bir şey olsa gerekti, kafasını başlangıçlarına göre hafifçe de olsa görmek için yaşaması gerekenler için kaldırıyor, ayran konusunda bilgi, beceri ve isteği olmasa da ağzı açık ayran delisi(1) gibi bakınıp tekrar aynı konumda dinlenmeye devam ediyordu.
Çok yorgun olsa, seyahat onu yormuş olsa gerekti, aslında gerçek olarak tembelliğinde.
Bir ara polis olmayan flamalı trafik görevlilerinin ikazı ile daralan bir yola girmişler, muhtemelen yol üzerindeki bir arıza, onarım nedeniyle yol çift şeritliden tek şeritli gidiş-geliş şekline dönmüş ve bu tip arabalarda o tarihlerde emniyet kemeri ve hava yastığı olmadığından dolayı Sonay ikaz etmek zorunda kalmıştı Suna’yı.
“Aman Suna kardeşim, böyle zamanlarda oldukça dikkatli ol, hani sadece yolların fatihi olduğunu, en büyük rakiplerinin THY (Türk Hava Yolları) ya da YHT (Yüksek Hızlı Tren) olduğunu söyleyen, iki ayaklı ‘Mö!’ diyen varlıklar var ya, onların nereden çıkıp gelecekleri belli olmaz!” demişti.
Bu; belki hissi kabl el vuku(1), ya da her türlü anlamıyla önceden hissetmek olsa gerekti.
Ya 300, ya da en fazla 500 metre kadar ilerlemişlerdi ki, karşıdan heyulâ(2) gibi bir TIR görününce, belki çekincesinden, belki de korkusundan ayağını gaz pedalından hafifçe çekmişti Suna.
Ve belâ; “Geliyorum!” dememiş, gelmişti. Arkasından kovalayan varmış gibi aşırı bir inançla söylemek gerekir ki “Mö!” diyen varlıklardan biri, pikabı sollamaya çalışmış, başarılı olamamış sol arkası ile TIR’a, sağ arkası ile de pikaba çarptıktan sonra ödü bilmem neresine karışmış gibi arkasına bakmaksızın süratle yoluna devam etmişti.
Suna direksiyona hâkim olamamış, emniyet şeridini de geçerek bankete(2) inmişti. Bu telâş sırasında doğrudan doğruya frene basınca da motor stop etmişti. Baygın gibiydi Suna. Sonay arka kanepeye geçti, eğilerek, bükülerek, ayağını zorlukla atmasına rağmen. Suna’nın arkasına geçip başını omzuna dayamaya, nefesini kontrol etmeye çalışırken, belki de farkında olmaksızın çılgınlığı yaşar gibi sesleniyordu;
“Suna! Suna! İyi misin? Haydut izin ver, sahibin şokta, hırlama sakın! Söz! Ödül bisküvileri ile doyuracağım seni! Suna! Suna! Kendine gel lütfen!”
Arkalarındaki araçlardan olaylara şahit olanlardan bir kaçı, Sonay’ın Suna’ya sarılışından etkilenerek;
“Eşiniz iyi mi? Su içirin! Yüzüne su serpin!” gibi benzeri sözler söylerken, biri de her ihtimale karşı olsa gerek büyük bir şişe suyu uzatmıştı pencereden.
“Eşiniz?” Bu üstünde durulacak bir söz değildi. Her canlı böyle bir durumda karşısındaki ne ya da kim olursa olsun etkilenirdi, bunun etnik kökenle(1), inançla, mezheple, dille, cinsel kimlikle ilgisi düşünülemezdi.
“İyiyim!” dedi Suna ve Sonay’a rica eder, hatta yalvarır gibi; “Sen geç direksiyona!” dedi.
“Hemen pes etme, gerilme, panikleme(3)! Sana şimdi yardım edersem, ömür boyu araba kullanamazsın bir daha. Gayret et! Arabayı çalıştır, direksiyonu iyice sola kır ve çok az gaz vererek banketi aşmaya ve emniyet şeridine girmeye çalış! Korkma! Ben pikabın arkasında olacağım, dikiz aynalarından işaretlerimi takip et, ben akan trafiğe göre yönlendirmeye çalışacağım seni!”
Kurallara uydular ikisi de, aracı kurtardı Suna, Sonay izin istedi akan trafikteki araçlardan ve yola çıktılar yeniden. “Geçmiş olsun, ikimize de!” dilekleriyle, söz Haydut’a ait değildi, kimin söylediği de önemli değildi zaten, o kadar.
Haydut huzursuz gibiydi, Sonay’ın; “Ne haber Haydut!” sözüne sadece bir kez “Hav!” diye cevap verdi, üstelik bu kez kendi de bilmiyordu neden tek “Hav!” ile yetindiğini (galiba)!
“Üzülme aracın plâkasını aldım, araç gittiğimiz ile ait, aklımda, nişanlın da yardımcı olursa çabucak yakalarız keratayı(2). Yanlışlığı yanına kâr kalmayacak, umarım! Yalnız sen şimdi ilk benzin istasyonuna gir, yüzünü, gözünü yıka, bir çay iç, annemin yaptığı kurabiyeler ve poğaçalar var pikapta. İstersen açıp ikram edeyim, yok tercihin yemek yemekse sen bilirsin…”
Haydut’a dönerek konuşmasına devam etti Sonay;
“Olay sonrası Haydut’la iletişim hattımızda olan soğukluğu da ben geçiştirmeye çalışayım, kenarlarda, köşelerde ve hiç itiraz dinlemiyorum, nişanlının evine kadar komutan sensin!”
“Bu kadar iyi olmanın sebebi?”
“Kötü olmakla bir şey elde edemeyeceğimi bilmem, iyi olmakla kazanacağıma inanmam!”
“Haklısın!” dedikten sonra lâvaboya yöneldiğinde, kendi kendine, belli belirsiz söylendi;
“Keşke…” sonunu getirmedi, belki de getiremedi, belki de getirmek istemedi.
Sonay, Haydut ile uzun sohbetler sonrası, daha önceleri birbirlerini tanımıyorlarmış gibi tanışmış, uzun sohbetleri sonucunda ihtiyaç molası, su ve ödül bisküvileri ile yaşamaları gerekenleri yaşadıktan sonra Suna’yı beklemeye başlamışlardı, farklı iki konumda görünseler de her ikisi de iki koruyucu gibiydi.
Suna rahatlamış gibiydi; “Keşke…” diye söylendi yeniden, duyulması gerekmeyecek bir şekilde ve Sonay’a sarılıp yanağından öptü.
“Ne yaptın Suna? Haydut şahit, sevgili kocana…”
“Yani sadece nişanlıma…”
“İki ‘Hav!’ seslenişiyle yaptığını anlatırsa bu benim hapı yutmamın sebebi olur. Sana kıyamaz, kendine de kıyamaz, sensiz bir ömrü tüketmeyi de göze alamaz, ne yapar? ‘Al şu tabancayı, sevabına gereğini yap!” der. Gereğini nasıl yapmamı istersin? Ağzıma mı, şakağıma mı, alnıma mı dayasam daha az acı çekerim, ölürken? Gerçi dünyamdan hiçbir beklentim yok, ama başlangıcımla bugünüm arasında fark var, biliyorum ve ben ölmek değil, yaşamak istiyorum…”
Haydut’un sıkılırcasına ağzını doğal ötesi açarak esnediğini fark etmemişti Sonay.
“Özür dilerim! Zırvalamanızdan(50) şu hayvan bile sıkıldı. Dur bakalım, hayatta her şey olabilir. Gün doğmadan neler doğar? Bakarsın Suat’ın kardeşi Sunay…
Aaa! İsimleriniz de uyuşuyor, bak, isimleriniz gibi gönülleriniz de uyuşursa fena mı olur, hem iş arkadaşı, hem de akraba oluruz!”
“Hiç sanmıyorum Suna Hanım!”
“Yoksa içtenliğimi bağışla lütfen! Yere bakan, yürek yakan meslektaşımın gönlünde biri mi var?”
“Var diyemem, ama yokluğuna alışmam gerek!”
“Bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk! Bu ne? Limon! Senin söylemin de işte böyle bilmece gibi. Deminden beri arabanın içinde hareket etmeden konuşuyoruz, bıdı bıdı, vıdı vıdı. Gören, merak edenler de bizi kazadakiler gibi, ama bu sefer farklı olarak karı-koca kavga ediyorlar sanacak. Üstelik araba resmi olsa da koca küsmüş de kenara büzülmüş, pikabı karısı kullanıyormuş gibi…”
“Yakıştırma olsa da bunun böyle olmadığını arada çeşitli farklılıklar olduğunu iki iş arkadaşı olarak sen de, ben de biliyoruz. Üstelik bugüne kadar beni iş arkadaşı olarak bile fark etmediğinden eminim. Vesile oldu, uzun ince olmasa(6) da bir şehirlerarası yoldayız ve birbirimize ‘Sen!’ diyecek kadar da yakınlık hissetmemize rağmen sen nişanlı, ben evde kalmayı kabullenmiş biri...
Hadi, hareket et, artık! Haydut’un canı fazla sıkılmasın, nişanlın da geciktin, diye merak etmesin!”
“Haber vermedim ki! Aramızda bir mesafe olduğu inancını yaşıyor olsam da ona sürpriz yapayım istedim. Gerçi sana karşı tavrı ne, nasıl olur, bilemem, ama Haydut’a güvenir…
Sanırım!”
Eve ulaştıklarında olağandışı bir sürprizle karşılaşacaklarını ikisinin de tahmin etmeleri mümkün değildi.
“Gerçi yolda ıvır zıvır modunda konuşmuştuk, ama şimdi bilmem gerekiyor, nişanlının arabası var mıydı senin?”
“Yoktu, galiba yeni almış olsalar gerek!”
“Peki, sen, yani Suna Hanım, siz, bugünkü bankete inmenizle ilgili bir şeyler hatırlayabiliyor musunuz? Meselâ sadece arabanın rengini meselâ?
“Şoktaydım! Ne hatırlayabilirim ki?”
“Sormadım say! Bu araba bir tarafıyla TIR’a, diğer tarafıyla bize çarpan plâkasını aldığım arabanın ta kendisi. Bak in pikaptan ve şöyle dikkatlice bak. Sağ arkasında bizim pikabın tampon izi ve boyası, sol tarafında ise TIR’ın tamponunun göçüğü olsa gerek. Ayrıca bizim pikabın sol tarafında da o aracın rengi açık-seçik belli oluyor…
Şimdi sessiz ve sakin kalmaya çalış lütfen! Nedir, ne değildir, gör, bil ve açık verme. ‘Sürpriz!’ diye gir eve, sonrası sanırım çorap söküğü gibi açığa çıkacaktır. Ben size yardımcı ve destek olmaya çalışacağım…”
“Peki!” demesine gerek yoktu, gitti, kapıyı çaldı; “Sürpriz!” diyerek eve girmeye çalışırken kelimeleri ise seçerek kullanma gayretindeydi Suna;
“Burada bir seminer vardı, amirlerim de izlemem için iş arkadaşlarımdan biri ile beni görevlendirince, ben de sizlere haber vermeksizin sürpriz yapmak istedim!”
Evdeki sessizliği, üstelik koluna sıkı sıkı sarılmış bir kadınla nişanlısının hayret dolu bakışlarını ister istemez değerlendirmek zorundaydı.
Suat dile geldi, belki de buna mecbur hissetti kendini;
“Nişanı bozduğumu, sizin yaptığınız tüm giderleri ödeyeceğimi bildirecektim size. Ama olaylar tahminlerimin ötesinde çok çabuk gelişti!”
“Mantıksız değilim, söylerdin, anlardım, senin şıpsevdi(2) olduğunu öğrenmeme gerek yoktu. Beybaba emretmişti, sen istemiştin, ben de kabullenmiştim, yaşadığımızın sevgi olduğu inancıyla. Ahrette artık beybabanın sorularına siz cevap verirsiniz. Ama gönül bu tabii, ota da konar, başka şeye de…”
“Bir saniye çaçaron(2) karı, bana hakaret edemezsin, Suat benim yasalar önünde kocam…”
“Muhatabım(2) siz olmadığınız halde terbiye seviyenizi ve nasıl karı-koca olduğunuzu öğrenmem sevincim oldu. Sanırım kapı önündeki arabayı da ona siz aldınız, ya da kendi malınız. Peki! Sakıncası yoksa, tabii mümkünse söyler misiniz kocanızı kaça satın aldınız?”
“Bu aşırı bir hakaret ama…”
“Hayır! Bu Tanrının beni koruması, hatadan dönmem için bir uyarısı. Gene de aklımdan sizler için kötü bir şeyler söylemek geçmiyor. Allah bilmesi gerekeni biliyor, yapması ya da yaşatması gerekenleri de özenle yerine getirecektir…”
“İtin duası kabul olsa gökten kemik yağardı!”
“Önce çaçaron karı, şimdi it! Edebi bilen ne güzel bir eş bulmuşsun Suat? Güle güle, iyi günlerde kullanın birbirinizi seviyenizle, eklemeye gerek görmediğim diğer sıfatlarla. Yalnız üzüleceğiniz bir şeyi söylemezsem olmayacak. Bu seminer için beraberce görevlendirildiğimiz mühendis ağabey ile Haydut kapı önünde ve sanırım size bildiğiniz bir şeyleri yaşamış olarak anlatacak…
Sonay Bey gelebilir misiniz acaba?”
“Buyurun Suna Hanım!”
“Bu aile herkesin bildiği ‘Nişanlım’ dediğim şimdi hiçbir şey olan Suat’ın ailesi, Suat’ın koluna sıkı sıkı yapışmış olan da ismini bilmediğim karısı…
Dışarıda gördüklerini ve yolculuğumuzda ben direksiyondayken görüp yaşadıklarımızı anlatabilir misiniz acaba?”
“Tabii efendim. Görevli olarak buraya geliyorduk. Yorgunluk hissetmeme rağmen alışkanlığınız olsun düşüncesiyle direksiyon sizdeydi, arabayı siz kullanıyordunuz. Pikabı gerçekten çok iyi kullanıyordunuz, ta ki yol tamiratının olduğu, yolun gidiş-geliş olarak kullanıldığı yere kadar. Karşıdan gelen cüsseli TIR’ın varlığı sizi endişelendirmiş ve az bir süre ile gazdan ayağınızı çekmiştiniz, frene basmamıştınız bile. Sanırım buraya kadar anlattıklarımda anlaşılmayan herhangi bir şey yok!”
Evdekilerin suskunluğunda Suna’nın sesi duyuldu;
“Lütfen devam et ağabey!”
“Plâkasını aklımda tuttuğum dışarıdaki her iki taraftan da darbe yemiş araba, bizi sollamak isterken, az daha sizin de benim de hayatımıza mal olacaktı. Neyse ki cesaret ve gayretinizle sadece bankete inmiş olmanızla yaşamaya devam ediyoruz. Bizi bankete iten ve arkasına bakmadan son sürat kaçan araba dışarıdaki arabaydı Suna Hanım…
Aracın her iki tarafından ve bizim pikabın sol tarafından ayrı ayrı renkli fotoğrafları aldım. Bir Devlet Memuru olarak olayı ilgili yerlere bildirmek zorundayım…”
“Bir saniye beyefendi…”
“Sakın ola, gururlandığınız varlığınızla yanlışlık yapma gayretinde olmayın. Ancak konuyu sürüncemede bırakmak da Mühendis Hanıma yakışmaz. Eğer hanımefendi de uygun görürse hepiniz diz çökerek…”
“Sakın! Sakın ha Ağabey! Böyle bir şey isteyerek beni onların seviyesine indirme. Sizler bir ara benim ailem olmaya karar veren insanlardınız, her ne olursa olsun, ben beni aşağılayan insanlar kadar alçalmanıza izin veremem, sakın konumuzu bozmayın. Sizleri Allah’a havale ediyorum. Sunay sadece sana bir abla olarak önerim şu olacak. Asla eğilme ve ağabeyin gibi bir yanlışla da karşılaşma. Güçlü ol, diri ol! Haddimizi bilmiş olarak; ‘Allahaısmarladık!’ Bilmeniz gereken bu, bir kez daha asla görüşmemek üzere.”
Pikaba doğru giderken görülecek olmasını umursamaksızın ilk kez elini tutmuştu Suna, Sonay’ın. Bu bir vaat mi, gerçek mi, ne olduğunu bilmeksizin…
“Hadi meslektaşım, beni seminerin olduğu otele bırak, sen de başının çaresine bak. Yer varsa ne âlâ, yoksa sen Haydut ile arabada ben sana ayrılan yatakta. Olur mu? Olur tabii! Hem neden olmasın ki? Aynı müessesenin elemanlarıyız, ha Ali Veli, ha Veli Ali. Ha başka boş bir oda varsa oraya da sen yerleşirsin artık, şansımıza. Tek oda varsa, herhalde centilmen biri olarak beni dışlamazsın, değil mi?”
Misafirhaneye büyük adamlar(!) gelmiş ve tek yataklı odaları, bir bakıma silâh zoruyla olmasa da unvan zoruyla üleşmişlerdi, nihayeti kendileri mühendisti sadece, düz mühendis, büyük adam, ya da büyük kadın değillerdi!
Tek oda vardı kalınabilecek, iki yataklı, onu da hak eden Suna idi, olmalıydı da, doğal olarak Haydut’la birlikte.
Bazılarına sevdanın yolları, bazılarına kurşunlar(7)…
Suna o kurşunlara rıza gösteremezdi. Hele ki bugün bir meslektaş gibi değil de hizmetlisiymiş gibi davranışından sonra, üstelik her bakımdan kendini korumuş, karşısındakileri ezmek için razı olmadığı işareti beklemişti kendinden.
Yol boyu yaşadıklarını düşündü Suna. Umutsuz da olsa bir koruyuş, sahipleniş, ancak sevgi ve saygı duyup çekiniklik, kendisine aşırı güven veren, başlangıçta olmasa da devamında kendine, kendisi olmadığında yaşamasının mümkün olmadığı bir davranış içindeydi Sonay.
Suna bunu bir kadın olarak hissetmiş, anlamıştı, hele ki bilmece gibi;
“Var diyemem, ama yokluğuna alışmam gerek!” sözü bilmecenin gerçek çözümüydü ve bunu sükûtu hayale uğradığında(3) anlaması eksikliğiydi. O halde bir açık kapı bırakmalıydı, aralamak yerine.
“Haydut aramızda yatsın, kim kime bir dünyada yaşadıklarımdan sonra hiçbir şey umurumda değil, yan taraftaki yatağı kendin kendinle üleşebilirsin istersen!”
“Mutlu olurum, aynı mekânda, aynı anda, aynı havayı solumak, hele ki Haydut’un nöbetçiliğinde de olsa sana yakın olmak sevinç olur benim için. Allah rahatlık versin bir badireyi(2) atlatıp rahatlamış güzel kız!”
“Tek soru; ne zaman kalbine aldın beni?”
“Nerden çıkartıyorsun ki bu safsatayı(2)? Sahipliydin ve benim seni düşünmeye, hayal etmeye, hatta rüyalarımda bile görmeye hakkım yoktu ve hâlâ da yok!”
“Dediğin gibi ben bilmeksizin, bilemeksizin bir badire atlattım, Tanrı yardım etti, sen yanımdaydın. İyi ki de atlattım, yoksa seni nasıl fark ederdim ki?”
“Bana ‘Zırvalama!’ demiştin, hatırlıyor musun? Sen de zırvalama, hadi yat, uyu! Yarın, senin için yeni bir başlangıç olur inşallah, dilerim!”
“Senin için de, bizim için de, umarım!”
Akşam ayrı yattılar, belki de Haydut’un verdiği izni kullanarak beraber uyandılar, beraber yöneldiler lâvaboya dişlerini fırçalamak için.
“Gece boyu sarılıp öptün, bıkmaksızın, saklanmaksızın. Ama neden uzak durdun hep, neden uzak olmayı benimsedin, şimdiye kadar?”
“Bu, belki benim için, aslında senin için fiziksel bir arzu olsa gerek, sevdiğini, daha doğru bir deyişle sahibin sandığın nişanlından ayrıldın, ya, bu nedenle sana sarılmama, eksikliğini hissettiğin şefkati öpüşlerimle tamamladığına inandın muhtemelen!”
“Peki! Koynunda uyuduğum halde neden sahiplenmedin ki beni?”
“Bir anlık cinsel bir saldırganlıkla sana olan sonsuz sevgimi, saygımı bir ömür boyu yaşamak istediğim her anı öldürse miydim?”
“Peki! Gece boyu sarılıp öptüğün gibi şu an, tekrar sarılıp öpmenin beni mutlu edeceğine inanabiliyor musun?”
“Bir bakıma evet, belki de hayır! Seni öperken gözlerini kapatırsan ki ben de senden utanacağım için kapatacağım, sonsuza kadar veririm sana beni!”
“O halde kapadım gözlerimi, sonsuza kadar ver seni bana!”
Ufacık bir “Hav!” sesi yükseldi yan taraftan.
İlgili olan anlamıştı bundan böyle itaat edeceği, sevgisini esirgemeyeceği iki sevdiği olduğunu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Haydut; Cavalier King Charles Spaniel denilen cinsten bir köpekti. Silâhlı soygun yapan kimse. Yaramaz; sevimli çocuklar için söylenen bir söz.
Korsan; Başkalarının hakkını zor kullanarak ele geçiren kimse. Gemilere saldıran, gemileri ele geçirip yağmalayan deniz haydudu.
(1) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.
Dolambaçlı Yol; İçinden güç çıkılır, karışık, çapraşık durumlar ayrıca bu tarzdaki virajları olan yol.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Etnik Köken; Dünyanın değişik bölgeleri boyunca öğrenilen kültürel bir davranış olup, insanlar bunu isterlerse değiştirebilir, farklı seçimler yapabilir.
Haremlik-Selâmlık Düzen; Bir yerde kadınlar ayrı, erkekler ayrı oturmak, bulunmak.
Hiss-i Kabl-el-Vuku (Hissikablelvuku); Arapça bir kelime terkibi olup bir olayı meydana gelmeden evvel hissetme, altıncı his, önsezi, içine doğmak.
Kaide-i Ahire; Namazın son rekâtında, secdelerden sonra, eller dizüstünde olarak oturmak.
Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
Veresiye Defteri; Özellikle bakkalların ve onların dışında bazı esnafın, bir şey alınıp da bedeli ödenmediğinde kaydının yapıldığı defter. Genelde söz üzerine maaş alınan günlerde defterdeki borç silinir.
(2)
Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
Tandans; Eğilim. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelme, meyil, temayül.
Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.
Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.
Otorite; Yetke. Yaptırma, yasak etme, emretme, itaat ettirme hakkı veya gücü.
Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.
Hâşâ; Dine aykırı bir ihtimalden söz edilirken kullanılan söz. Asla. Katiyen. Öyle değil. Allah korusun. Bir durum ya da davranışın kesinlikle kabul edilmediğini anlatan söz.
Siftah; İlk kez olarak, ilk alışveriş.
Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.
Dartanyan (D’artagnan); Alexander DUMAS tarafından yazılan ”Üç Silahşorlar” romanındaki dördüncü silahşor.
Arsız; Utanıp sıkılması olmayan, sırnaşık, yılışık, yüzsüz. İyi yetiştirilmemiş, şımarık çocuk.
Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
Kerata; Sevgiyle söylenen(!) bir sitem sözü. Ayakkabı çekeceği.
Mutabakat; Anlaşma, uyuşma, uygunluk, konsensüs.
Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Şıpsevdi; Görür görmez hemen seven, âşık olan kimse.
Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş (ciacchierone) karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.
Muhatap; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse.
Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
Banket; Yaya ayrılmamış karayolunda, taşıt kenarı yolu ile şev başı veya hendek üst kenarı arasında kalan ve olağan olarak yayaların ve hayvanların kullanacağı, zorunlu hallerde araçların da faydalanabileceği kısım.
Âcizane; Kişinin kendisinden söz ederken alçak gönüllüğünü belirtmek için söylediği “acizlere yakışır bir biçimde” anlamında sözcük.
(3) Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Göz Süzmek; Göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak nazlı nazlı, anlamlı, anlamlı bakmak.
İnildemek; Acı, üzüntü belirten kesik sesler çıkararak inlemek. Gür, uğultulu, yankılı sesler çıkarmak.
Metelik Vermemek; Değer vermemek, önemsememek, umursamamak, aldırış etmemek.
Milli Olmak; Aslında argoda kötü bir anlamı vardır, ancak öykü de bir işi ilk kez yapmak şeklinde düşünülmüştür. (Örneğin; ilk defa kopya çekmek, ilk defa bara, pavyona gitmek gibi).
Nanik Yapmak; Başparmağı buruna dayayıp öteki parmakları açarak ve sallayarak alay işareti yapmak
Paniklemek; Büyük bir korkuya kapılmak, aşırı ölçüde korkup ne yapacağını bilemez olmak, paniğe kapılmak.
Slalom Yapmak; Engeller arasında zikzak çizmek.
Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.
Terki Diyar Etmek (Eylemek); Bir yerden gitmek, bir alışkanlıktan vazgeçmek, bir beraberliği bırakmak. Hatta ölmek.
(4) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer. (Ayrıca tıp dilinde; “cüce” anlamına geldiği gibi, çirkin bir kayabalığının adı olarak da kullanılmaktadır.)
(5) Köpek Olan Eve Melek Girmez; Safsatadır. Bu konuda bir din âliminin (Rahmetli Zekeriya TEMİZEL) sözünü aktarmak istedim, şöyle dedi; “Azrail de bir melektir, al evine üç-beş köpek, gelmesin evine Azrail, yaşa yaşayabildiğin kadar!”
(6) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(7) Asırlardır yalnızım, pişmanım alın yazım diye başlayan, “Yemin Ettim” isimli Kayahan ACAR şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…”